|
DAVAYA SADAKAT BEDEL İSTER !
BİZ
ERKEK MÜCAHİDLER (...) KONUŞMAYA DEVAM EDELİM... !
Başörtüsü eylemine toplam 4 yIl hapis
Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde hak ve özgürlükleri genişletici
adımlar atan Türkiye, reformları uygulamaya yansıtamıyor. Bunun son
örneği Nurcihan ve Nurulhak Saatçioğlu isimli kız kardeşler hakkında
verilen hapis cezasında görüldü. 1999’da başörtüsü yasağını protesto
ettikleri gerekçesiyle tutuklanan iki kardeş, 7 ay cezaevinde kaldı.
‘Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye çalışmak’ suçlamasıyla
açılan davada Malatya DGM takipsizlik kararı verdi.
Mahkeme, sanıkları bu kez Toplantı ve
Yürüyüş Kanunu’na muhalefetten yargıladı. Nurulhak 2 yıl 6 ay,
Nurcihan ise 1 yıl 8 ay hapse mahkum edildi. Tutuklu kaldıkları süre
başka bir suçu kapsadığı için bu cezalardan düşülmeyecek. Saatçioğlu
kardeşler, dün İstanbul’da tutuklanarak Bakırköy Kadın ve Çocuk
Tutukevi’ne gönderildi. Anne Hüda Kaya aynı yürüyüşe katıldığı için
3 yıl hapis yatmıştı. Üçüncü kardeş ise tutuklanmayı bekliyor.
Mazlum-der Başkanı Ahmet Mercan, Nurcihan
ve Nurulhak’ın işlemedikleri bir suçtan dolayı 7 ay tutuklu
kaldıklarını iddia ederek, mahkeme kararını Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ne götüreceklerini söyledi. İnönü Üniversitesi’nde yapılan
başörtüsü eylemine katılan üç kız ile anneleri, Malatya DGM
tarafından Türk Ceza Kanunu’nun 146. maddesine göre ‘anayasal düzeni
silah zoruyla değiştirmek istedikleri’ gerekçesiyle yargılandı. Söz
konusu dönemde 7 ay cezaevinde kalan iki kız kardeş, DGM’nin
takipsizlik kararı vermesi üzerine tutuksuz yargılanmak üzerine
serbest bırakıldı. Daha sonra İstanbul’a taşınan kız kardeşlerin
Malatya’da devam eden davalarının seyri değişti. Mahkeme, bu kez
kızkardeşleri ‘Toplantı ve Yürüyüş Kanunu‘na muhalefet’ etmekle
suçladı. Aynı başörtüsü eylemine katılan anne Hüda Kaya da, hakkında
verilen hapis cezasını Malatya’da çekti. Anne Kaya, İstanbul’a
kızlarının yanına gelirken, diğer kız kardeş İntifar ise, hapis
cezasının infaz edileceği günü bekliyor.
Tutuklama olayını takip eden Mazlum–Der
avukatı Gülden Selman, kız kardeşlerin 7 ay tutuklu kalmalarının
zaten kanuna aykırı olduğunu belirterek, “Anayasal düzeni yıkmaya
teşebbüs gibi idamla yargılanıp da 7 ay tutuklu kaldıktan sonra
şimdi ‘yanlışlık oldu, aslında şu suç oluşmuştu’ deniyor. Kaldı ki
Anayasa, yetkili mercilerden izin aldıktan sonra her türlü gösteriyi
serbest kılar. Ama başörtüsü ile ilgili yapılan bir gösteride
maalesef 19 kişiye böyle bir karar verildi.” diye konuştu.
Mazlum-der Başkanı Ahmet Mercan ise kız kardeşlerin işlemedikleri
bir suçtan dolayı tutuklu kaldıklarını savunarak, AİHM’ye
götürecekleri davada Mazlum–Der’in müdahil olacağını söyledi. Avukat
Gülden Sönmez ise AB’ye giriş sürecinde Yürüyüş ve Toplantılar
Kanunu’nda yapılan değişikliklerin bu kararı etkilemediğini, suçun
birkaç kez işlendiği için de cezanın ağırlaştırıldığını ifade etti.
Önceki gün tutuklanan kardeşler, Bakırköy Tutukevi’ne götürülürken
yakınları gözyaşına hakim olamadı. Fikri Reçber, nişanlısı
Nurulhak’ın cezaevine girdiğini görünce gözyaşlarını tutamadı.
Reçber, uzun süre cezaevi önünde bekledi.

Başörtüsü Direnişinin sembol
isimlerinden olan İntizar Saatçioglu'nun kardeşi Nurulhak Saatçioğlu
vefat etti
Nurulhak Saatçioğlu kardeşimiz
Balıkesir’in Bandırma ilçesinde dün (6 Ağustos
2005) geçirdiği bir trafik kazası neticesinde
vefat etmişti.Başörtüsü direnişinin sembol
isimlerinden Nurulhak Saatçioğlu'nun cenazesi
bugün ikindi namazını müteakiben Fatih Camii'nde
kılınacak namazın ardından
defnedilecek. Malatya’daki başörtüsü direnişinde yer
almaktan dolayı annesi Hüda Kaya ve ablaları
İntizar ve Nurcihan ile birlikte DGM tarafından
cezalandırılan Nurulhak Saatçioğlu 19 Mayıs 1999
tarihinde hapsedilmişti. İşkenceli
sorgulamalara, cezaevi sorgulamalarına boyun
eğmeyen Nurulhak kardeşimiz bugün daha önce
demir parmaklıklar arkasında kaldığı Bandırma’da
rahmet-i rahmana yürüdü. Kardeşimiz için
Rabbimizden mağfiret diliyoruz. Annesi Hüda Kaya
ve kardeşleri İntizar, Nurcihan ve Cihat
Saatçioğlu başta olmak üzere tüm dava
arkadaşlarına sabrı cemil niyaz
ediyoruz...Nurulhak kardeşimiz
Kur’an’ın emri ve müslüman kadının kimliği olan
başörtüsüne kesintisiz bir biçimde sahip
çıktı.Nurulhak onuruyla yaşadı ve
onuruyla öldü. Rabbimiz de onuru için dimdik
ayakta durarak mücadele eden kardeşimize
inşa-Allah sonsuz merhametiyle muamele
etsin.Direnişin idamla yargılanan
ailesine mensub Nurulhak'a Allah'tan
rahmet ve yakınlarına sabır
diliyoruz.
07.08.2005
MEKANIN CENNET OLSUN BACIM...RABBIM SENI CENNETINE KABUL EYLESIN...AMIN
Sen çekip gitmek nedir bilir misin Bekir Amca?
- Bekir Coşkun'un ,"Deveye
binip Arabistan'a gitsinler " şeklinde yazdığı yazından sonra...!-
Geçmiş zamanlardı, Bekir Amca. Nazenin genç kızlar
yurtlarından çekip gitmek zorunda kaldılar. İstemeye istemeye.
Ayaklarını sürüyerek gittiler. Analarını son defa koklayarak. Çekip
gittiler. Babalarına bir daha sarılamama korkusuna sarılıp gittiler.Genceciktiler. Kelebek gibiydi kalpleri. Al aldı yanakları.
Moldova’ya gittiler, meselâ. Dillerini anlamayan ve dinlerini
bilmeyen adamlardan medet umdular.. Romanya’ya uçtular.
Hollanda’da
hasret çektiler. Orta Asya’nın demir perde artığı soğuk ve suskun
şehirlerine çekildiler. Viyana’ya çekip gittiler. Niye mi? Dillerini
bilen, dinlerini bilen, Bekir Coşkun amcaları gibi taze mısır
ekmeğinin mis gibi kokusunu seven büyüklerinden, kırılgan
hayallerine analık etmelerini bekledikleri kadınlardan, tazecik
umutlarına babalık etmelerini umdukları adamlardan çektiler.
Varlıkları, yere göğe sığmayan bir ayıpmış gibi sınıftan
uzaklaştırıldılar. Sınavdan kovuldular. Umutlarını nokta nokta
dizmeye hazırlandıkları kurşun kalemlerini gözyaşları içinde
çektiler kâğıttan. Başları önde, çekip gittiler.Çekip gitmesini bildi o incecik kızlar. Rantiye hesaplarının
üzerine perde olarak çekilen laik-Müslüman çekişmesinin gerilimini
13-14 yaşlarındaki dal gibi kızların saçlarının ucuna bağladılar.
Kızlar da “Bana mısın!” demediler, çektiler. Çekip gittiler. İhale
takipçilerinin aç gözlerine sürme yaptığı “irtica geliyor!”
tehditlerinin kapkara dehşetini 17’lik kızların omuzlarına yıktılar.
Kaçmadı kızlar. Kaçamadılar. Çaresiz, çektiler. Ağlayacak gibi
olsalar da, belli etmediler. Boylarını aşan hıçkırıklarını içlerine
çekip gittiler.Bazıları, okul kapısında bir kuytuya çekildi. İlk defa ulu orta.
İlk defa herkesin göreceği yerde. Ak duvağının arkasına koymak üzere
cevher gibi sarıp sarmaladığı saçlarını yağmalatırcasına. Sadece
helâlinin bakışına sakladığı zülüflerini çamura yatırırcasına. Her
defasında ilk defa yapıyormuşçasına gibi ezilerek. Utanarak.
Çekinerek. Sıkılarak. Yutkunarak. Ağlayarak. Ağlamıyormuş gibi
yaparak, başından örtüsünü çekti. Çekip gitti sınıfa. Bazıları da
elini eteğini çekip gitti. Okuma hayallerini kirli bir mendil gibi
katlayıp, köşelerine çekildiler. Şimdi, ülkenin aydınları olarak
çıkacakları üniversite kapılarının önünden, başını örterse, kızını
nerede okutacağını kara kara düşünen “oku(tul)mamış ev hanımları”
olarak iç çeke çeke geçiyorlar. Yaralı geçmişlerini, ezilmiş
gençliklerini hatırlıyorlar: Arkadaşlarının yanında
aşağılanmışlardı, utandırılmışlardı. Kardeşçe sarmaş dolaş
oldukları, sırdaş edindikleri başı açık arkadaşlarıyla aralarına
s/ağır mı s/ağır setler çekmişlerdi. Başı açık olanlar da çekmişti.
Onları da utandırmışlardı. Yanı başından kaldırılan arkadaşının
ardından sınavı terk etme “delikanlılığı” ile sınavı verip okulu
bitirme “pısırıklığı” arasında, vicdanları yalım yapalak bir oraya
bir buraya çekilmişti. Okul kapısında bekletilen “kanka”larının
yüzüne bakamadan, kendilerini en çetin hesaplara çekip de
gitmişlerdi amfiye.Kimisi hazırlık sınıfına başlayamadan. Kimisi diplomasına birkaç
ay kala. Çekip gitmişti. Bekir amcalarının güzelce tarif ettiği o
yeri, kendisi ya da eşi başörtülü ya da başörtüsüz olsa da, kendisi
ya da anası/kızı/kız kardeşi çarşaflı yahut dekolte olsa da, “her
insanın asla kovulamayacağı, kovuldukça kalacağı, gönderilmek
istendikçe yerleşeceği, atıldıkça geleceği” o yeri arayıp durdular.
Her defasında, karşılarında, “kamusal alan” uydurması etrafına
çekilmiş dikenli teller buldular. Ülkelerinin orta yerinde, habire
genişletilen ve nerede kardeşlik umudu varsa üzerine sünger çeken o
dikenli tellerde kanadı hayalleri. Dün ben de çekip gittim. Kamusal alandan rahmetsel alana
attım kendimi. Medine’deyim. Başını örteni de, örtemeyeni de, örtmek
istemeyeni de, örteni istemeyeni de huzuruna alan Muhammed-i Emin’in
[asm] huzurundayım. Kin ve nefret çöllerinden kardeşlik vahaları
yeşerten Sevgili’nin yurdundayım. Çekip gelse, Bekir Coşkun’u da R.
Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül kadar sımsıkı kucaklayacakları, kırk
yıllık dost gibi ağırlayacakları, teklifsiz sofraya buyur edecekleri
yer burası. Çekip gitmiş kızların, kendilerine çektiren büyüklerini
görecek olsalar, ömürlerinde görmedikleri içten bir sevgiyle, her
şeyi unutarak kucaklayacakları yer burası. Kardeşler arasına
ayrıkotları dikenlerin ayakları altına gül dikenlerin bağı burası.
Misilleme, rövanş ve intikam duygusunu yanağında serinleten O Gül’ün
[asm] gülüşleri çoğalttığı yer burası...( SENAİ
DEMİRCİ-Zaman: 26 Ağustos 2007 )




Mahkemelik olunca böyle duyuru yaparlar: "Köpekler ve Tesettürlüler
giremez" der gibi...! Şerrefsizler !!!

ÇOCUKLAR ÖĞRETMENLERİNİ MODEL ALIRLAR.BAŞÖRTÜLÜ OLMASINDA MODEL
İSTERSE OROSPU OLSUN.NO PROBLEM :((



İş arayan başörtülü kIza hakaret dolu cevap
Türkiye'de organizasyon işi yapan bir
şirketten, iş başvurusu yapan kapalı bir genç kıza gönderilen mail
okuyanları şaşkına döndürdü.Başörtüsü ile iş arayan Şeyma Engin bir çok yere iş
başvurusu yaptı. Bu başvurulardan biride Çilek Grup adıyla faaliyet gösteren bir
organizasyon şirketine oldu. Ancak şirketten gelen mail Şeyma Engin'i şok etti.
Laiklik ve çağdaşlıktan söz eden mail sahibi Emir Onur Çilek iş başvurusu yapan
genç kıza ağza alınmayacak hakaretlerde bulundu. Başörtüsüne "Bez parçası"
diye hakaret eden Çilek, Engin'e nerelerde iş bulması gerektiğini bile
söyledi. Genç kıza Fatih Bölgesi'nde iş bulmasını tavsiye eden Çilek'in
hakaretleri bununla da sınırlı kalmadı. Engin'i 'Din üzerinden ticaret yapmak'
ile suçlayan kişi, din sömürüsü yapanları bünyelerinde barındıramayacaklarını da
yazdı. Ancak Emir Onur Çilek'in iş başvurusu yapan bayanla bir kez dahi
görüşmediği ortaya çıktı:
Şeyma
Hanım;
Başvurunuzu inceledik. Üzgünüz.
Laik Atatürk Türkiye'sinde yaşayan, cumhuriyet çocukları ve muhafızlarından
oluşan bir kurum olarak sizin gibi başörtüsü, türban, tesettür şeklindeki bez
parçalarını dini inançlar ile hiçbir bağlantısı olmamasına rağmen bu şekilde
gösteren, tamamen siyasi amaç güden, din üzerinden ticaret, din üzerinden
siyaset yaparak din sömürüsü yapan insanları bünyemizde barındırmıyoruz.
Unutmayınız; Demokrasi gericiliğin önünü açmak değildir.
İş arayışınızda başarılar. Fatih bölgesini denemenizi şiddetle tavsiye ederiz.
İyi Çalışmalar..
Emir Onur Çilek Çilek Grup (info@cilekgrup.com)
Gönderme tarihi: 22 Temmuz 2009 Çarşamba 19:24:35
NOT:
Çilek Mobilya A.Ş. kurumsal iletişim sorumlu Ebru Çalım, 'Çilek Grup'
organizasyon ile kendi şirketlerinin hiç bir kurumsal bağının olmadığını
açıkladı.
( Zaman:27.07.2009)

İşte asIl mahalle baskIsI
Türbanlı cüzzamlı mıdır?
Yeme, içme, gezme, denize girme hakkı yok mudur? Hayatımda ilk defa
başkalarının yaptıklarından bu kadar utandım.
Sahne 1 :Bodrum'da bir sahil. İki haşemalı genç kız denize doğru yürüyor.
Ne yalan söyleyeyim ben de uzun uzun baktım. Alışık olduğum bir
görüntü değil. Bir tanesi yeşil bir tanesi mor üstelik. O sıcakta
terlemezler mi diye düşündüm. Bir tanesi yanıma yaklaştı. "Biz"
dedi. "Bursa'dan geliyoruz, ilk defa buraya geldik. Sizin de
ikizlerinizi görünce benim de 1,5 yaşında oğlum var acaba ne
önerirsiniz? Ne yapsak, otelden memnun değiliz nerede kalsak?" Bir
süre sohbet ettik. Sonra ben ikizleri simitlerine oturtup denize
girdim.Sohbet ettiğim genç kadın da kız kardeşi olduğunu sonradan
öğrendiğim genç bir kızla denize girdi. O sırada diğer kadınlardan
taciz başladı.Hem de yüksek sesle.-Şunlara bak, ne biçim kıyafet...
Üstelik rüküş.-Buralara kadar geldiler. Bodrum'un da tadı
kaçtı.-Maşallah hiçbir şeyden de geri durmuyorlar.Utandım. Öylesine
utandım ki sormayın. Biz ne zaman böylesine sert, vicdansız acımasız
ve tacizkar olduk? Biz ne zamandan beri insanları kıyafetlerine ve
dış görünüşlerine göre yargılar ve idam eder olduk? Hep "Sorun bizi
yönetenlerde, aşağıda bir problem yok" demiyor muyduk?Haşemalı
kızlardan biri dayanamadı."Niye bize laf atıyorsunuz, ben de sizin
gibi tatile geldim. Üstelik ben sizi rahatsız etmiyorum"Karşıdan
cevap gecikmedi."Görüntün beni rahatsız ediyor"Nasıl yani?
Sahne 2 :İstanbul Kemerburgaz'da bir site. Sitenin sakinlerini bir telaş
almış ki sormayın. Elimde bir mail var. Site sakinleri sitelerine
yeni taşınan aileden son derece rahatsız olmuşlar. Neden? Çünkü
ailenin "anne"si türbanlı. Diğer site sakinlerine gönderilen mailde
"Hemen bir çözüm bulmalıyız deniliyor. Artık buralara kadar
geldiler. Nasıl olur da böyle bir aileye ev kiralarlar anlamıyoruz.
Acilen bir toplantı düzenleyip "Kimlere ev kiralanabilir" maddesinin
üzerinde detaylıca konuşmalıyız." Kendini bilmez bir site sakini
böyle bir mail atmış ne olacak ki... Diyebilirsiniz. Ben de öyle
dedim. Bu mail bana geleli 2 ay olmuştu. Taa ki diğer site
sakinlerini cevaplarını ve konuyla ilgili önerilen çözümleri
okuyuncaya kadar... İnanın öyle öneriler var ki yazmaya elim
gitmiyor.Yine utandım. Hayatımda ilk defa bu kadar net bir şekilde,
ait olduğumu hissettiğim topluluktan ne kadar uzaklaştığım fark
ettim birdenbire.
Sahne 3 :İstanbul Levent'te bir İtalyan restoran. Dört gün önce... Saat
21.30'da. Elele bir çift geldi mekana. Kadının başı kapalı. Kenarda
bir masayı tercih ettiler. Bir süre sonra yine taciz başladı.
Bakışlar, yüksek sesle söylenmeler, gereksiz gürültüler. Bir süre
sonra "Bir daha burayı adım atmam" diye mekanı terk edenler bile
oldu. Elimde içki kadehim ağzım açık kaldı. O çift herkesin elinde
içki kadehinden, şortlarımızdan, mini eteklerimizden rahatsız
olmadan baş başa bir gece geçirmek için kalkıp restorana geliyor ve
biz ne yapıyoruz? Ne yapsın adam hayatını Fatih ve çevresinde mi
geçirsin? Üstelik ortada insan haklarına aykırı bir durum yok mu?
Tekrar soruyorum biz ne zaman bu hale geldik? Şimdi beni topa
tutacak kendi deyimleriyle türban konusunda taraf olan okuyucularıma
sesleniyorum. "Elinizi vicdanınıza koyun. Bu yapılanlar ayıp değil
mi? Günün birinde türbanlı biri sizden bir yardım isterse el
uzatmayacak mısınız? Biz böylesine insanlıktan çıktık mı? Zaten
birilerinin amacı toplumu bölmek, biz böylesine garip insanlar
haline getirmek değil miydi? Peki biz niye alet oluyoruz?
(Balçiçek Pamir- Habertürk:27 Ağustos 2008)
Türbanlılara saygısızlık mı yapılıyor?
"...Nişantaşı’da bir kafede eşimle birlikte
oturuyordum.Yanımızdaki ve arkamızdaki masalarda tamamı
kadınlardan oluşan gruplar vardı.Beymen’den ardı ardına
türbanlı kadınlar çıkıyor, kapıya yanaşan lüks otomobillere,
Mercedes'lere, Range Rover’lara binip gidiyorlardı.1 saati
bulmayan süre içinde en az 20 türbanlı ellerinde poşetlerle
çıkıp, benzer görüntüler sergilediler.Bu sırada yanımızdaki ve
arkamızdaki masalarda oturan kadınlar neredeyse türbanlıların da
duyacağı bir sesle “Bunların ne işi var burada. Tekbir giyimden
giyinsinler.” diye söyleniyorlardı.Türbanlı kadınlardan ikisi
gelip Brasserie’de yemeğe oturunca söylentiler arttı.Ben de eşime
dönüp, “Eskiden de burada türbanlılar olurdu ama kimse sesini
çıkarmazdı. Bak ne hale geldik” dedim.Yaz başında gittiğim bir
otelin havuzuna haşemalı bir kadın girdiği zaman güneşlenmekte olan
mayolu bir kadının “Bu pis kıyafetle girilen havuza ben girmem”
deyip havuz kenarından kalktığını da gözlerimle gördüm...Her şeyden önce türbanlılardan
rahatsızlık duyduğunu ifade etmekten kaçınmayan kadınların büyük
bölümü en az türbanlılar kadar müslüman. Kendilerini öyle
görüyorlar. Ancak bunu yaşam biçimlerine yansıtmıyorlar.
Müslümanlıklarını yaşam biçimlerine yansıtanların, yansıtmayanlara
“İnançsız” gözüyle bakmalarından rahatsız oluyor, bunu uzun vadede
kendi yaşam biçimlerine bir tehdit olarak algılıyorlar..."( Fatih ALTAYLI:29
AĞUSTOS 2008)

Zenciler ve Bayram
Ahmet Altan birkaç yazı üst üste, bence Türkiye’nin en ama en temel
meselesini yazdı...Bu ülkede kendi tercihinin dışında içine doğduğu ortamdan
ötürü “zenci” kabul edilen insanlar var...Kürtler, Aleviler, gayrimüslimler ve
Sünni-dindarlar bu ülkenin zencileri...Bu kimliklerini ifade ederek, bu
kimliklerinden kaynaklanan tezahürleri hayatlarında yaşayarak bu ülkenin
beyazlarından olamazlar...Sünni-dindarlar noktasında ise ilginç bir durum var. Bu kimlik
Kürtlük yada Alevilik gibi değil. Bir yaşam tarzına ilişkin bir kimlik...İslami
kimliğin yaşam tarzına yansıyan bazı net tezahürleri var... Aslen Kürt olan Abdurrahman Yalçınkaya kimliğini inkâr eder, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na
kadar gelir hatta LAST (Laik yaşam tarzına sahip Sünni Türk) egemenlerin
kahramanı bile oluverir... Ama İslami yaşam tarzınızla oralara zaten
gelemezsiniz... Erkek olarak da bir yere kadar kıvırmak mümkün ama hele
kadınların bu anlamda hiç şansları yoktur... Savcıyı ve yargıcı bırakın kâtip
hatta mübaşir bile olamazlar. Zaten hukuk fakültesine de gidemezler...Aslında bu
bağlamda türbanlı kadınlar mecazi değil gerçek anlamda bu ülkenin zencilerini
temsil ederler... Kaçamayıp, inkâr edemeyecekleri sabit bir kimlik formudur
bu... Çünkü türbanlı kadınlar direkt bir görünürlülüğe sahip...
Siyah deri gibi kaçılıp, inkâr edilemeyecek bir dışlanma damgası bu
ülkede türban...Bu “zenci” kimlikler birçok yerde bu
şekilde araya sızma yapabilirler... Fakat türbanlı kadınlar yapamaz... Yaptığı
an “kara derileri” sebebiyle fark edilirler, gözler onlara döner... Plajda rahat
edemezler, gözde bir mekânda, işyerinde rahat edemezler, lüks bir araba
kullanırken rahat edemezler... Direkt “Bak türbanlılar buraya da gelmiş” olur...
“Bak türbanlılar en lüks arabaları kullanıyor” olur... Olur da olur...İşte o
sebeple, türbanlı kadınlar bu anlamda “kara derileri”ni üzerlerinde taşıdıkları
için LAST egemenlerin bilinçaltındaki ırkçılıkla özdeş o hastalıklı duyguyu
varlıklarıyla sürekli kaşıdıkları için, bu ülkede en çok türban meselesini
konuşuyoruz...LAST egemenlerin gözünde türbanlı kadınlar sadece
görünürlükleriyle bile sürekli bir nefret edilme objesidir. O manevi işkenceyi
sürekli üzerlerinde hissederler...Bu devlet düzeni zencinin zenciye
kırdırtılmasıyla ayakta durdu hep... Bunu da hep başardı... Bu bayramda
kendimize sormamız gereken şey “Bu daha ne kadar böyle sürecek,” sorusudur
bence... Bu ülkenin zencileri öbür “zenci”lerden bahsederken egemen beyazların
diliyle konuşmaya daha ne kadar devam edecek?Bilin ki bu kepaze durum devam
ettikçe bu ülke zencileri asla ve asla gönlünce bayram edemeyecek...Herkesin
gönülden bayram edebildiği günleri bu ülkenin de görmesi dileğiyle bayramınızı
kutlarım...
(Taraf-Rasim Ozan Kütahyalı:01.10.2008)
Laikçiler, dindarlardan nefret eder mi?
Anlattık,
tartıştık, örnekler verdik, karşılaştırmalar yaptık ama betonlaşmış kafalarına
nüfuz edemedik. Hala aynı şeyi söyleyip duruyorlar. Önce soruyorlar:
" Laikçiler, dindarlardan nefret eder mi? " Sonra da cevap
veriyorlar: " Hayır, etmeyiz." Yalan söylüyorlar.Bal gibi nefret ediyorlar.Çünkü kendilerini " çağdaş, modern, Batılı, Avrupalı, demokrat, özgürlükçü "
filan görürler. Dindarlar ise bu değerlerin tam karşıtını temsil eder.Bir erkeğin, dindar olup olmadığını anlamak bazen zordur. Dindar kadını saptamak
ise kolaydır çünkü (günümüzde) türban takar. Ortalama bir laikçinin, türbanlıya
karşı tutumu şöyledir:
Hor görme: Bir türbanlı, temizlikçi kadının kızıdır. Bu noktada
" sınıfsal " bir hor görme mekanizması çalışır. " Karafatma ", " örümcek
kafalı " gibi sıfatlar kullanılır. Türbanlı kadınlara sorun: Size
marketlerde, alışveriş merkezlerinde, milli bayramlarda, okul müsamerelerinde
filan kendilerine nasıl laf atıldığını anlatsınlar.
Tiksinme: Aynı mekanda, mesela bir kafede karşılaşma durumu olursa
türbanlılardan tiksinilir. " Ne işleri var burada " denir. Laikçi bir
kadın, mecbur kalmadıkça, türbanlı kızların yanındaki masada oturmak istenmez.
Hani şu " aynı fotoğraf karesinde yer almama " özeni... Bu tiksinme
öylesine güçlüdür ki geniş bir kaldırımda yürürken dahi yan yana gelmemeye
dikkat edilir.
Nefret etme: Bu güçlü duygu, ekonomiden ideolojiye çeşitli
düzeylerdeki menfaatler zedelendiğinde devreye girer. Mesela bir türbanlı,
diyelim ki TV'de, bir laikçinin iddialarını sorgularsa, ondan daha bilgili, daha
kültürlü olduğunu gösterirse "hor görme ve tiksinme" yetersiz kalır. Nefret
devreye girer. Kendini aşağılanmış hisseden laikçi arkadaş "Cumhuriyetin
elden gittiğini " düşünür.
Durum böyle. Biliyorum çünkü laikçilerin yazdıklarını ( kitap, gazete, dergi,
eposta ) okuyor, konuşmalarını ( akraba, komşu, iş arkadaşı ) dinliyorum.Ve tam da böyle hissedip böyle davrandıkları için yarın öbür gün dindarların da
aynı şeyi yapmasından korkuyorlar.(
Sabah:Emre
AKÖZ- 24 Şubat
2008)
The Times
gazetesinden Janice
Turner, ' İslam ve Türkiye'deki Büyük
Türban Savaşı' adlı incelemesini hazırlarken birçok kişiyle konuşmuş. ( 18
Temmuz )
Bunlardan biri Prof. Aysel Ekşi. Kimdir Aysel Ekşi? İngiliz gazeteci okurlarına
onu şöyle anlatıyor: Çocuk ve genç psikiyatrı. 74 yaşında.
International Hospital İstanbul'da çalışıyor. Eskiden
İstanbul Üniversitesi'nde görev yapıyordu.Ancak Aysel Hanımın bir
özelliğini atlamış Turner: O aynı zamanda, Hürriyet gazetesinin başyazarı
Oktay Ekşi'nin eşi.Röportaj sırasında Aysel Ekşi'ye, o akşam
Cumhurbaşkanının eşi Hayrünnisa Gül ile buluşacağını söylüyor
Turner.Bunun üzerine Aysel Hanım, hışımla masasına vurarak bağırıyor: " O
kadından nefret ediyorum! "
Bir kişi,
diğerinden kolay kolay nefret etmez. Çünkü 'nefret' ruhu 'kemiren',
taşıması zor bir duygudur.'Terzi kendi söküğünü dikemez' derler ama yine de bir psikiyatrdan bunu duymak
garip gelebilir. " O anlamda söylememiştir " diye düşünebilirsiniz.Ancak masaya da vurmasından anlıyoruz ki gelişigüzel kullanılmış, ağızdan kaçmış
bir kelime değil bu. Gerçekten de Hayrünnisa Gül'den nefret ediyor Aysel Hanım.
Hıncını masadan çıkartmaya çalışıyor.Her şeye rağmen tuhaf!Tuhaflık şurada: Sokaktaki bir vatandaş, Abdullah Gül'den nefret edebilir. Çünkü
Gül bir siyasi aktör, bir karar verici. Dünden bugüne; yaptıkları ve
yapmadıklarıyla nefret uyandırmış olabilir. Bu mümkün.Peki ya Hayrünnisa Gül?Bugüne kadar kimsenin tavuğuna kış dememiş bu hanımı sevmeyebilirsin.
Hoşlanmayabilirsin. 'First Lady'liğe uygun bulmayabilirsin.Hepsi tamam da, ondan nefret etmek için nasıl bir sebebi olabilir
insanın? Hem de bir psikiyatrın?Şaşırtıcı bir durum! ...
Not: Acaba Prof. Aysel Ekşi, International Hospital'a başvuran
türbanlı gençlerin ruhsal sorunlarıyla ilgileniyor mu? Yoksa hastayı görür
görmez, "Türbanını çıkar da gel" mi diyor? (Masaya da vurarak!)
Sabah:Emre AKÖZ-21 Temmuz 2008
Bitter
çikolata bayram
“…Laik
kesimde herkesin böyle bir latent ikirciklilik içinde olduğunu
söylemek haliyle doğru olmaz... Bu kesimin içinde inancı
bireyselliğe indirip Müslümanlığın cemaatçi kalıplarından
uzaklaşırken, İslami kodlar üzerinden deist bir anlayış geliştirmiş
olanlar var... Tabii ayrıca inancı tümüyle reddeden, bu sorunsalı
son karşılaşmaya havale edenler de mevcut…laik kesimin geri
kalanında epeyce sıkıntılı bir ruh hali görülüyor. Bir yandan
İslam’ı baskıcı bir dinsel rejime çanak tutan bir din, Müslümanları
ise söz konusu ‘şeriat’ düzenine eğilimli insanlar olarak görüyor;
ama aynı zamanda da “biz de Müslüman’ız” demek istiyorlar…Ama bunun
için asgari bir samimiyet gerekir.Bu da seçtiğiniz dinin
akidelerine uymakla, ya da uymadığınız akidelere ilişkin tutarlı ve
tatmin edici bir yorum geliştirmekle mümkündür. Ancak o zaman
söz konusu dinin diğer takipçileri sizi ciddiye alır ve sizin de
inançlı olduğunuzu kabullenebilir. Bizdeki laik kesim ise
İslam’ın genel kabul gören hiçbir şartına uymadığı halde ‘Müslüman’
sayılmak gibi garip bir isteğe sahip. Gündelik bir pratik olarak
namaz kılmayan, cenaze dışında camiye gitmeyen, zekât vermeyen, oruç
tutmayan, hele hacca gitmeyi aklına bile getirmeyen; ama bayramları
kutlayan garip bir ‘dindar’ kimliği bu…İşin ironik yanı şu ki, aynı
laik kesim dindarlığın sürekli arttığından şikâyetçi…Öte yandan
aynı laik kesim dine karşı tedbirini almaktan da vazgeçmiyor.Çünkü
bu inancın sahibi son kertede ‘başkası’.O nedenle de gereklerini
yerine getirmediği Ramazan’ın bayramına ‘şeker’ demek istiyor.
Böylece bayramla Ramazan’ın birbirinden ayrılacağını, belki de
sırf bayramı yaşayarak Müslüman olunacağını sanıyor.Ama ‘şeker’
bu bayrama ne kadar uygun düşebilir ki? Otelimizdeki bayramlaşan
misafirlerin neredeyse hiçbiri çaya bile şeker koymuyor! Gelişen
modernliğin teknolojik imkânlarını da düşünürsek belki de ‘çikolata’
daha uygun düşecek. Ama orada da kilo meselesi var.Hafif meltemli
bir bayram akşam üstüsü bunları yazarken en uygun bayram adının
‘bitter çikolata’ olabileceği aklıma geldi. Doğrusunu isterseniz,
‘bitter’ sözcüğünün dinin laiklerin ağzında bıraktığı tada gönderme
yapabileceğini de düşünmedim değil...”
(Taraf:
Etyen Mahçupyan
- 03.10.2008
)







BİRİLERİ İLLA BİZİM CUMHURİYET VE ATATÜRK DÜŞMANI OLMAMIZI
İSTİYOR AMA BAŞARAMAYACAKLAR !






DEVAMI 1
> >
DEVAMI 2 > >




30 Yıl Geç Kaldınız ...
L

Bizde seçilen milletvekili mecliste konuşturulmuyor be !
L

Wallahi biz 20 yıldır sadece utanmıyoz, deliriyoz ...!



Günümüz gençlerini düşününce bu kızlarımıza saygı duymamak elde mi?
İlim Bosna'da da olsa alacak onlar!




Baskı altında delilik sınırındaki insan mizaha daha çok yaklaştırıyor !

Yerli ve İslam Düşmanı Cadı Avcıları

Tesettürlü Hanımları yok sayan soysuzlar!

Yahu! Üniversite kapısında " Ya açıl ya defol" faşistliğini her gün
yaşamasak inanıcaz...YUH!

AŞIRI, HAVADAN NEM KAPAN
%20'LİK KESİM VAR DİYE % 80 DİKEN ÜZERİNDE. AMA O 20'LİK
KESİM TELAŞLANMASIN DİYE EN DOĞAL HAKLARIMIZ KISITLANMA HATTA BASKI
ALTINDA ... YAW ONLARIN BİZE REVA GÖRDÜKLERİNİ BİZ ONLARA REVA
GÖRMİCEZ, BİZDEN NE İSTİYORLAR, CANIMIZI MI , YOKSA ONLARLA KADEH
TOKUŞTURMAMIZI MI? ( ERTUĞRUL ÖZKÖK ONU DA İSTEDİ YA...! )
ALLAH'IM KAFAYI YICEM, AZILI BATILILARIN BASKISINDA
GINA GELDI...!
DEVAMI > >

|