HALIFEMİZİ BEKLİYORUZ ! *
SU AN ISLAM ÜMMETININ EN BUYUK SORUNU BIR LIDERLERININ OLMAMASI...
İMAMESİ OLMAYAN TESBİH TANELERİ GİBİYİZ...ASLINDA
BIRBIRINI TAMAMLAYAN BIR BUTUNUN PARCALARI OLAN ISLAMI CEMAATLER SU AN BIRBIRI ILE
UGRASMAKTADIRLAR... BIRBIRLERINI "PARTICILIK, MISYONER-DIALOGCU,RADIKAL-TASAVVUF
DUSMANI, MUSRIK, TAVIZCI, ...VS ILE SUCLAYAN MUSLUMAN
CEMAATLER, BIR
HALIFENIN ETRAFINDA BIRLESTIKLERI AN, BIRBILERI ILE UGRASMAYI BIRAKIP, BIR
BUTUNU OLUSTURAN TEMEL PARCALAR OLDUKLARINI FARKEDECEKLER VE O ANA
KADAR IHTISASLASTIKLARI KONULARDA IS BOLUMUNE
GIDECEKLERDIR...!SU AN ONLARIN BIRLESMESINE ENGEL OLAN EN BUYUK BELKI DE
TEK NEDEN, ISLAM HUZUR TOPLUMUNUN OLUSMASINA ENGEL OLANLARA KARSI
MUCADELE ETMEDE ,SORUNLARI COZMEDE ,HEDEFE ULASMADA KULLANDIKLARI FARKLI
METODLARDIR...
MILLI GORUSCULER;EKONOMI, FETULLAHCILAR; MILLI EGITIM ,
SULEYMANCILAR; DIYANET, TARIKATCILAR;SOSYAL YARDIM , RADIKAL DENEN ISLAMI KESIM ISE
MILLI SAVUNMAYI,... ALACAKLAR VE BOYLECE KULLANDIKLARI FARKLI METODLARIN SU AN
YAPTIKLARI GIBI BIRBIRLERINI SUÇLAMAYA BIR SEBEP DEGIL , IDEAL HUZUR
TOPLUMUNU OLUSTURDUKLARIN DA BIRBIRLERINI TAMAMLAYAN VE BIRBINE IHTIYAC DUYAN, BIR
DIGERI OLMADAN KENDININ DE VAR OLAMAYACAGI BIR BÜTÜNÜN OLMAZSA OLMAZ
PARÇALARI OLDUKLARINI FARKEDECEKLERDIR..., ASLINDA AYRI,FARKLI VE DUSMAN DEGIL, BIRBIRINI TAMAMLAYAN BIR
ARAYA GELINCE PARCALANAMAZ BIR GUC OLDUKLARINI
ANLAYACAKLARDIR...
BILIM VE TEKNOLOJIYI ONPLANA ALAN ISLAMI CEMAATLER ;BEYIN, RADIKAL
DENEN GRUPLAR; YUMRUK, TARIKATCILAR ISE
KALPTIR...KALPSIZ, ELSIZ VEYA BEYINSIZ VUCUT EKSIKTIR...
BIRBIRLERI ILE ISLAMI CEMAATLERIN
UGRASMALARI SADECE COZUM YOLUNDA URETTIKLERI METODLARIN FARKLILIGIDIR...IDEAL
ISLAM TOPLUMUNDA ISE BU FARKLILIKLAR BIRER IHTIYAC VE LUZUM , MUTLAKA OLMASI
GEREKEN FARKLI ZENGINLIKLER BUTUNU OLACAKLARDIR...!
OSMANLI SEVGİSİ , ÜMMET BİLİNCİ
HİLAFETİN SİLİNMEYEN İZLERİ
Bosna, Singapur, Sudan, Filistin, Makedonya, Kosova, Sudan, Pakistan,
Endonozya, Cezayir, Mısır, Habeşistan...
Balkanlar'dan Orta Doğu'ya kadar büyük bir
coğrafyanın 1. Cihan Savaşından sonra elimizden çıkmasına
rağmen, o topraklarda yaşayan halkın hala büyük bir hasretle
"Osmanlı, Osmanlı " diye sayıkladığını… Budapeşte'den gelen
bir yazarımıza bir Boşnak’ın'. "Madem ki İstanbul'a gidiyorsun
Allah aşkına o şehrin toprağını benim için öp Allah benim
canımı İstanbul'u görmeden almasın!" dediğini Trablusgarp’taki
ihtiyar Cezayirlilerin, boyunlarına muska diye Osmanlı parası taktıklarını
(Yakın Tarihimiz, 6 Eylül 1962,
cilt 3, sayı: 28 s. 42. Vatan Gazetecilik A.Ş İst/1962)
SİNGAPUR Osmanlı Devleti’nin önemli padişahlarından İkinci Abdülhamit, geçtiğimiz hafta
ölümünün 88. yıldönümü vesilesiyle anıldı. Singapurlu Müslümanlar da onun ruhuna
bağışlamak için mevlid-i şerif okudu.(Aksiyon-Sayı:
585 - 20.02.2006) Sudan'da
hutbeler hâlâ Abdülhamid adına okunuyor ( Zaman :13/01/2007)Filistinlilerin Osmanlı sevgisi
:Gerek Kudüs'te ve gerekse diğer bölgelerde yaptığımız gezintilerde Filistinlerin
Osmanlı'ya karşı tahmin edilemez boyuttaki sevgisine şahit oluyoruz. Özellikle
Abdülhamid Han onlar için sembol bir isim. Bizlerden bugün de aynı ağabeyliği
yapmamızı bekliyorlar. Yaşlılarla konuştuğunuzda halifeliğin onların en büyük
özlemlerinden biri olduğunu görüyorsunuz. Halifelik olmuş olsaydı bugünkü
zilleti çekmeyeceklerini ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların bu sayede
kendilerine gerçekten yardım elini uzatacaklarını söylüyorlar. Filistin meselesi
koltuklarından sonra gelen bölgedeki krallara veya kral benzeri devlet
başkanlarına bakıldığında bir Filistinli için halifeliğin neden tek kurtuluş
yolu olarak görüldüğünü çok iyi anlıyorsunuz. Ürdün'de Bek'a kampında ziyaret
ettiğim ve kırk yıldır yurdundan uzakta yaşayan Filistin ve Osmanlı dediğinde
kendisini titreme alan yaşlı amcadan da benzer şeyleri dinledim. Onların
deyişiyle, Osmanlı Filistinlilerin zilletini 400 yıl geciktirmişti.Türklere derin sevgi besleyen Filistinliler devlet yöneticilerimizi "üzerine
düşen görevi yapmayan abi" olarak görmekteler.
(
Enbiya Yıldırım
- Milli gazete
26/02/2006)'Hiçbir Filistinli Abdülhamit’i
unutamaz'
Filistin
Başbakanı Haniye,sözü Osmanlı padişahı 2. Abdülhamit’e getiriyor. Teklif edilen
paralara rağmen, Abdülhamit’in Yahudilerin Filistin topraklarına göç etmelerine
razı olmadığını hatırlatan Başbakan Haniye, bunu her Filistinlinin bildiğine
dikkat çekiyor.( Zaman:
09.09.2006 ) Balkan uzmanı Eran Frankel'e göre, ''Makedonyalı Müslümanlar hiç bir zaman
Makedonyalılık adına İslam'ı geri plana atmış ya da reddetmiş değillerdir.
Aksine, çoğu kez kendi Slavlıklarını reddetmişler ve Slav olmayan bir İslam
kimliğini benimsemişlerdir. Yine Frankel'e göre Makedonya'daki Müslüman
Arnavutlar ya da Çingeneler, kendilerine Slav kimliğini benimsemektense,
''Türk'' olarak tanımlamayı tercih ederler.'' (Eran Frankel. ''Turning a Donkey
into a Horse: Conflict and Paradox in the Identitiy of Macedonian Muslims.'',
23rd National Covention of the AAASS, Miami, 1991)
İşte bu nedenle de, Türkiye'nin Balkan yarımadasındaki uzantısı olan
milletler, yalnızca birkaç milyonluk Balkan Türkü değil, nüfüsları 10 milyonu
bulan Balkan Müslümanlarıdır. Çoğu etnik olarak Türk olmayan ve Türkçe
konuşmayan bu insanlar, kendilerini aynı dili konuştukları Sırplar'dan ya da
Bulgarlar'dan çok Türklere yakın hissetmektedirler.Çünkü bu insanlar her şeyden önce ''Osmanlı'' dırlar ve Türkiye de
Osmanlı'nın yegane mirasçısıdır. Yukarıdaki satırları yazan Maria Todorova, bu
konuda şöyle der:''Türkiye'nin Balkanlar'daki etkisi olduça komplekstir. Bu etki, öncellikle
Balkanlardaki Türkçe konuşan nüfüsa yöneliktir. Bu nüfüsun büyük bölümü
Bulgaristan'da yaşar, kalan kısmı ise çok daha az sayılarda Yunanistan, Romanya
ve eski Yugoslavya'dadır. Ancak Türkiye'nin etki alanı bununla sınırlı değildir.
Aynı zamanda Slav dilinde konuşan Müslümanlar da Türkiye'nin etki alanı
içindedirler.'' (Maria Todorova. ''The Ottoman Legacy in the Balkans''. The
Balkans: A Mirror of the New International Order. (ed. G. G. Özdoğan, K.
Saşbaşlı) Eren, İstanbul, 1995. s. 71)Todorova, Türk olmayan Balkan Müslümanlarının kendilerini Türklük'le
özdeşleştirme eğilimlerine örnek olarak ilginç bir noktanın daha altını çizer:
20. yüzyıl boyunca Balkanlar'dan Türkiye'ye göç eden Slav Müslümanlar
(Arnavutlar dahil), Türk kimliğini benimseyerek Türk toplumu içinde asimile
olmuşlardır. Bu durum Todorova'ya göre, ''Osmanlı'nın mirasının Türk etkisine
dönüşmesinin açık bir örneğidir.''Kuşkusuz bu fenomen Türkiye açısından son derece önemli bir stratejik
avantajdır. Tüm Balkanlar'da aslında etnik olarak ''Türk'' olmamalarına karşın,
kendilerini ''Türk'' olarak gören ya da görmeye eğilimli büyük bir Müslüman
nüfüs vardır. Bu ''fahri soydaşlarımız''ı bize bu denli bağlayan unsur ise
Osmanlı mirasıdır.Osmanlı
gitti, Ortadoğu bitti.” 1991’deki Körfez Savaşı sırasında Mısır Dışişleri
Bakanı’nın ağzından dökülen bu cümle boş değil...
Arap İhtilâl Teşkilatı
‘El Ahd’in liderlerlerinden Aziz Ali Mısrî,
Osmanlı Devleti’nin tasfiyesinin Ortadoğu’da
meydana getirdiği boşluğu geç de olsa anlayarak
itiraf ediyordu: “Bugün Ortadoğu, Osmanlı
Devleti’nin cömert ve âdil bir hükümran olarak
karşılıksız verdiklerinin pek azını arıyor; ama
bulamıyor!”
(AKİT-16 TEMMUZ 2001)
Küçük Osmanlı: Kosova :Osmanlı’nın Kosova’daki varlık ve hakimiyeti 1389’daki I. Kosova Savaşı ile
başlamış ve 1913 Londra Konferansı’na kadar sürmüştür. Osmanlı, insanlık, adalet
ve hoşgörü temeline dayanan idaresi, engin kültür ve medeniyetiyle herkes gibi
Kosovalıları da çepeçevre kuşatmış ve gönüllerine taht kurmuştu. Zamanla Kosova,
zengin kültürü, şehir hayatı ve klasikleşen eserleriyle Osmanlı’nın bir numunesi
haline gelmiş ve “Küçük Osmanlı” pâyesini almıştır. 1913’teki Londra
Konferansı’nda, Avrupalı Devletler bile, Küçük Arnavutluğu (Kosova’yı),
“Türkiye’nin Balkanlarda kalan ucu” olarak vasıflandırmışlardır.Çanakkale’de
şehit düşenlerin arasında çok sayıda Kosovalı vardı ve sadece Çanakkale’de
değil, 5 asır boyunca Viyana’dan Yemen’e kadar gazâ meydanlarında Arnavutlar,
Osmanlı ile birlikte “i’lâ-yı kelimetullâh davası” uğrunda canlarını feda
etmesini bilmişlerdi.Kosova’da Osmanlı’nın eksikliği ve Arnavutların benliklerinin derinliklerinde
yatan eşsiz sevgi, kendisini esas, Osmanlı’nın bölgeden çıkarılıp yerini
Sırpların alması ve Evlâd-ı Fâtihan’ın ardı arkası kesilmez “Sırp terörü”ne
maruz kalmasıyla göstermiştir. Bundan sonraki süreçte, iyice gemiyi azıya alan
Sırp terör ve soykırımının gayesi, “Osmanlı’nın bölgedeki vârisi ve
yetimlerinden” birisi olarak gördükleri Kosovalı Arnavutlara, Devlet-i Âli ile
I. Kosova Savaşı’ndan kalan “tarihi hesabı“ ödetmek olmuştur.Kosova başbakanlarından Prof. Buyar Bukoşi’nin; “Unutmamalısınız ki, biz
Osmanlı’nın Kosova’daki temsilcisi olduğumuz için Sırplar bize bu muameleyi revâ
görüyorlar.” sözleri bu fikrin ispatından ibarettir. Kosova İslâm Birliği
Başkanı Recep Boya’nın, Sırpların kendilerini Osmanlı’nın devamı olarak
gördükleri için etnik temizliğe tâbi tuttuklarına dikkati çeken şu sözleri de,
aynı acı gerçeğe parmak basmaktadır: “Sırplar Boşnaklara saldırırken, ‘Siz
Osmanlı’nın devamısınız, Türk’sünüz’ diye öldürüyorlardı. Bizi de Müslüman ve
Türk olarak görüyorlar.” Bu cümleden olarak, Arnavut aydınlar nazarında Kosova,
o günden bugüne uzanan çizgide “Balkanların Filistin’i” pozisyonuna düşmüş
vaziyettedir.Bosnalılar gerçekten de, Sırpların sert tepkilerine sebep olacak
kadar, “Osmanlı kimliği ve bilincine”, zamanımıza uzanan süreçte sımsıkı (kimi
zaman bizi dahi utandıracak ölçüde) sarılmışlardır. Boşnaklardaki, son derece
köklü bir derinliğe sahip “Osmanlı bilinci”nin müşahhas belirtilerini ve sürgit
etkilerini, hem tarih içinde hem de günümüzde bariz bir şekilde görmek
mümkündür. Mustafa Armağan’ın izlenim ve değerlendirmeleri, konu hakkındaki en
çarpıcı ve tatmin edici ip uçlarındandır:
“Unutamıyorlar Osmanlı’yı. Kendilerini yüzüstü bırakıp giden babalarının
arkasından konuşur gibi kırık bir sesle, ‘Bizi Avrupa’nın ortasında bir başımıza
bırakıp gitti Osmanlı!’ diye tekrarlıyorlar... ‘Biz Bosna’da Osmanlı’yı muhafaza
ediyoruz ve günün birinde, şu veya bu yerde insanlığın şeref ve haysiyetini
koruyup gözetecek bir “Osmanlı” muhakkak gelecektir.’ Adları gibi inanıyorlar
buna. Nitekim Şarkiyat Enstitüsü’nü ziyaretimizde araştırmacı Adnan Kadriç,
fakirin “Osmanlı: İnsanlığın Son Adası” kitabına göndermede bulunarak Bosna
gezimizi mühürleyen sözü söylüyordu: “Osmanlı insanlığın son adası ise, Bosna da
Osmanlı’nın son adasıdır.”Bir Bosnalı annenin, kocasını “vatanı” kurtarmak gayesiyle Çanakkale’ye
göndermesi münasebetiyle yaktığı ve çocuklarına ninni formatında söylediği şu
ağıt, onlardaki “Osmanlı sevgisi ve kimliğinin” en güzel misallerindendir:Çanakkale’de kalır düşman olur mu?Söyle anne, babamız da ne oldu?Yoktur, Çanakkale’de şehid mi oldu?Ninni... Ninni...Makedonya
Cumhuriyeti Çalışma ve Sosyal İşler Bakanlarından İlyas Sabri’ye
bırakalım: “Balkanlar, Osmanlı’dan sonra huzurunu yitirmiştir... Osmanlı’nın
torunları Balkanları daha fazla öksüz bırakamaz, bırakmamalıdır!”
(Kaynakça: M. Necati Özfatura, Hedefteki Ülke Kosova, İst.1998, s.77-175;
Aleksandre Popovic, Balkanlar’da İslâm, İst.1995, s.220-221; Yavuz Bülent
Bakiler, Üsküp’ten Kosova’ya, Ank.1991, s.38; Selim Yıldız, Osmanlı, İst.2004,
s.193; İsmail Çolak, Doğu-Batı Kavşağında Osmanlı, İst.2004, 339-357; Ahmet
Uçar, “Kosova’nın Zencileri(!), Tarih ve Medeniyet Dergisi, Mayıs 1998, Sayı:
50, s.30; Mustafa Armağan, “Nizam-ı Cedid Bosna’da Nasıl ‘Nizam-ı Yezid’ Oldu?”,
Zaman Gazetesi Turkuaz Eki, 8 Ağustos 2004; “Bosna’ya Paşa Geldi?”, Zaman
Gazetesi Turkuaz Eki, 15 Ağustos 2004; “Bosna: Osmanlı’nın Son Adası”, Zaman
Gazetesi, 15 Ağustos 2004; İsmail Yediler, “Osmanlı’nın Yani İslam’ın”, Zaman
Gazetesi, 22 Eylül 1994; Aksiyon Dergisi, 14-20 Mart 1998, Sayı: 171; Zaman
Gazetesi, 1 Haziran 1998; Milli Gazete, 24 Şubat 1993.yenidunyadergisi- İsmail ÇOLAK Eylul 30, 2005)
Suriye
Kızhıl
Köyü...Köyde çocuklara sıklıkla verilen “Osman” isminin arkasında Osmanlı
sevgisi var ( Aksiyon -12.12.2005
) Cezayir’de Osmanlı döneminden kalan çok
sayıda Türk aile var. Soy isimleri hep Türkçe. Demirci,
Bakırcı, Kalaycı, Kahveci, İzmirli, İstanbullu,
Menemenli, Bursalı, Çavuş, kulağımıza çalınan soy
isimlerinden. Ayrıca yemek isimleri de buranın asıl
sahibinin kimler olduğunu fısıldıyor. Börek, çörek,
baklava, dolma, döner gibi yemekler bu isimlerle
söylenip yeniliyor. Cezayir’de bazı sokak ve semt
isimlerinin Türkçe olduğu da dikkatlerimizden kaçmıyor.
“Bir Murad Reis”, “Deli İbrahim”, “Hüseyin Bey”,
“Baş Cerrah” gibi sokak, cadde ve semt isimleri görüyoruz. Hüseyin Bey de
Hüseyin Dayı demek. Baş Cerrah, Cerrah Paşa’dan geliyor.Çarşıda yürürken Cami-i
Kebir’in yani Ulu Cami’nin imamı Şeyh Ahmet Bey’le karşılaşıyoruz. Türkiye’den
geldiğimizi görünce çok seviniyor ve bizi çok sıcak karşılıyor. Cezayir’de
Osmanlı’ya “Hıyarünnas” diyorlar. Yani insanların en hayırlıları, en iyileri
demek. Bugün bile hâlâ bir Türk gördüklerinde “Hıyarünnas” diye sesleniyorlar
( Zaman TURKUAZ ).
1969’da
Habeşistan(Etyopya) Büyükelçiliği yapan emekli
diplomat Nihat Dinç, anılarında Habeşistan’da
Osmanlı devletinin ve Türkiye Cumhuriyeti
devletinin büyük bir itibara sahip olduğunu,
ancak Türk yönetici elitlerinin bu olguyu doğru
dürüst değerlendirmediklerinden yakınıyor.(Nihat Dinç, Gönüllü
Diplomat. İthaki Yayınları,
s.66-67)
Afrika'da
kurban dağıtan Türkler 'Osmanlı torunları' diye karşılandı.İnsani Yardım Vakfı -İHH - Genel Başkanı Bülent Yıldırım, "Gittiğimiz fakir
ülkeler de halkın ortak görüşü 'Osmanlı'nın torunları 80 yıl sonra geri döndü'
şeklinde oldu." diye konuştu.(Zaman :05/01/2007)
Endonozya -Ace'de hala OSmanlı patişahı
Abdülhamid Adına cuma hutbeleri okunur..Pakistan kurtuluş savaşı sırasında
hilafet merkezinin kurtuluşu için ülke çapında para toplar...Hala "kardeş ülke "
özelliğini korur!
Afganistan:Burada
Müslüman olmanın ötesinde Türk olmak anlatamayacağım bir güce sahip.Tüm kapıları
açan bir anahtar bizim kimliğimiz.Bu derin muhabbetin lezzetli ve büyülü
şerbetini Şam’da, Halep’te, Tahran’da, İsfahan’da da tatmıştım.Amsterdam, Paris,
New York, Berlin, Roma, Barcelona’da asla tadamayacağınız tek şey belki de bu
muhabbet.( Akşam:Serdar Akinan:29 Subat 2008 )




ARAPLAR BİZİ ARKADAN MI VURDU ?
Bölüm 1
Balkanları kaybettikten sonra Osmanlı Devleti içindeki Arap
nüfusu Türk nüfusunu geçmişti. Milliyetçilik cereyanına kapılmış olan İttihat ve
Terakki partisi taraftarları da bunun üzerine "Türkçeyi resmi dil yapma,
Arapçayı yasaklama çalışmaları yanında ilk seçimde meclisteki 75 olan
Arap milletvekili sayısını 5'e düşürdü ayrıca mecliste Arapça konuşmayı
yasaklandı, Arapça okullar da yasaklandı, Arap asıllı paşalar yerlerinden
alındı, basında Arapları aşağılayan yazılar arttı, Türkçü söylemler ön plana
çıktı.... Halide E. Adıvar gibi ileri gelenlerinin deyimi ile" Arapları
sürülmeli ve topraklarını sömürgelileştirilmeli, yerlerine Türkler
yerleştirilmeli..." temennili, Arapları fikri çalışmalardan yurtlarından kovmaya
dek" bir çok ırkçı görüşü açıkça ileri sürmeye başlarlar. Araplar
horlanmaya başlanır, Arap kökenli yöneticiler makamlarından alınır, Arap
topraklarına Arapça bilmeyen idareciler atanır, 6 Mayıs 1916'ta Şam valisi Cemal
paşa Suriye ve Lübnan aydınlarını toplayarak Şam ve Beyrut meydanlarında idam
eder. Bu arada Avrupalı devletlerde -Başta İngilizler - Arap Müslümanlar
arasında İttihatçıların yaptıklarını körükleyerek Arap unsur arasındaki
huzursuzluğu artırırlar. İttihatçıların anlamadığı milliyetçiliğin İslam'da
olmadığı idi. Ümmet şuurundan habersiz, ırkçı dayatmalar ne yazık ki
ümmeti parçalamıştır.Bunu da yapan ittihatçıların eylemleridir. Bu arada İttihat
ve Terakki içinde Arap nüfuzu azalırken Yahudi ve Hıristiyan unsurların tesiri
artmaya devam eder! Bizzat ittihatçıların atadığı Şerif Hüseyin, bu
olaylar zincirini kullanarak 10 Haziran'da ayaklanır. Bir çok Arap aydını
ve kabileler onu eleştirir, ayaklanmaya katılmazlar.Detay
aşağıda !
Kısaca İttihatçılar gelene dek Araplarla Türkler yan yana bir çok cephede
savaşmışlardır.I. Dünya savaşı ilan edilince " Cihad çağrısına " uyan yüz
binlerce Arap Osmanlı safında savaşlara katılır. Çanakkale (Şehitlerimizin 3'te biri Arap idi; Şam, Halep, Kudüs,
Bağdat, Trablus'lu... Arap kardeşlerimiz idiler), Kafkas, balkanlarda yatan en az 200 Arap kökenli
şehit buna delildir, hatta ilginçtir Arap oldukları halde kendilerine " Türk "
olarak tanıtan Araplarda mevcuttur daha 1900 yıllara dek, yani Jön
Türklerin ırkçı Türkçülük söylemlerinin başlama tarihlerine dek... 1900'lü
yıllarda Arjantin'e göç eden ve şimdiki Cumhur başbakanları olan Carlos Menem'in
dedeleri Lübnanlı Arap iken kendilerini " El-Turko" olarak tanıtmışlardı...Tâ ki
Türkçülük iddiası ile Osmanlı'nın başına Mason ağırlıklı Yahudi-ermeni-Hıristiyan
kırması İttihatçılar gelene dek.Ayaklanma çıkartma gayreti denebilecek
hata-hainlikleri ile yüzlerce yıllık kardeşliğimize gölge düşürürler. Kısaca iyi
organize olmuş Mason-Yahudi lobisi emelleri için İttihat ve terakki partisini
kullanır, Türk - Arap ayırımı ile Filistin Yahudiler için toprak ayarlanırken,
Başta Balkanlar bir çok toprak İttihatçılar yüzünden kaybedilir. Ne ilginçtir
günümüzde hala " Araplar bizi arkadan vurdu "diye bağıranlar, Türkiye'nin
İsrail'e bağımlı olmasını isteyen kesimdir.Yani Osmanlı'yı böldürtüp Yahudi
devletini kurduran aşağılık zihniyet, o devletin devamı için, eskisi gibi hala
Arap düşmanlığını Türkler arasında körüklemektedir.Ama Rusya'nın - Hala devam
eden - tarihi düşmanlığını unutup, onunla beraber hareket etmemiz gerektiğini de
savunanlar aynı kesimdir... Oyun açıkça ortaya çıkmamış mıdır sizce de
...!Ayrıca bizlerde bir çok hatayı hala sürdürdük, Kıbrıs Barış Harekatında bize
destek olan Kaddafi'yi, ABD bombalayınca , ABD tarafında yer aldık.Ama Kıbrıs
harekatında ABD bize karşı idi. Yani karşılıklı hatalar çok.Nedeni de hep
sırtımızı birbirimize değil de dünyaya bakışları menfaat olan batılılara
dayamamız değil midir.Ama bizi bize benzeriz ; hayat kaynağımız, önderimiz,
kıstaslarımız bir, asıl bunu değerlendirmek gerekmez mi...!
ABD-İngiliz-Yahudi başta bizim yeniden eskisi gibi İslam Ümmeti olarak güçlü
olmamızı istemiyorlar.Sömürgelerine tek engel olacak olan gücün İslam Ümmeti
olduğunun farkındalar.Birliğimize engel olmalı için her şeyi yapmaya
hazırlar.Bizi bize düşeni yapmazsak kainat boşluk kabul etmez, kafir kafirliğini
yapar ! Müslüman Müslümanlığının gereğini sadece dünyamız değil, ahiretimiz de
yanar, iki alemin kurtuluşu da vahdette, birlikte.Viyana kapılarına dayanan
tarihimiz buna şahit ! Sömürmeden, her türlü sömürüye engel olmak için tek çare
VAHDET !
Bölüm
2
Her Türk genci "Araplar'ın I. Dünya
Savaşı'nda bize ihanet ettiğini" öğrenerek büyür. Oysa bu, ancak kısmen
doğrudur. I. Dünya Savaşı'nda Mekke Şerifi Hüseyin'in İngilizler ile anlaşarak
Osmanlı'ya isyan ettiği ve ordumuzu arkadan vurduğu doğrudur. Ama hep atlanan
nokta Şerif Hüseyin'in "Araplar"ın tümünü temsil etmediği, aksine bir istisna
olduğudur. Ortadoğu uzmanı tecrübeli gazeteci Cengiz Çandar, "Arapların
ihaneti" söylemi ile tarihsel gerçek arasındaki önemli farka şöyle işaret
ediyor:"Mekke Emiri Şerif Hüseyin'in Hicaz'da bazı Arap bedevi kabilelerini
ayaklandırarak 1916'da İngilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, Birinci
Dünya Savaşı konusunda genel bir bilgisi ve fikri olan herkes, bunun 'askeri
açıdan' tayin edici bir değer taşımadığını bilir. İngilizlerin daha sonra yerine
getirmediği 'bağımsızlık vaadi' ile işbirliğine çektikleri Şerif Hüseyin'in ve
oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani 'asıl
cephenin gerisi'nde İngiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur. 'Asıl cephe', önce
Şüveyş Kanalı ve Kanal Harbi'nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden
sonra Filistin'de kurulmuştur. Filistin'de tek bir Arap ayaklanmamıştır.
Suriye'de, Irak'ta, Lübnan'da Türk kuvvetlerini 'arkadan vuran' herhangi bir
olay olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul'a yani Türkiye'ye sadık
kalmıştır... Arabistan Yarımadası'nın Hicaz bölümünden Akabe'ye kadar olan
'cephe gerisi' dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte
herhangi bir kayıt yoktur."(1) Aynı gerçek, American-Israeli Cooperative
Enterprise (Amerikan-Israil İşbirliği Girişimi) adlı düşünce kuruluşunun
başkanı, Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da, sözkonusu kuruluşun
sitesinde
şöyle vurgulanıyor:"O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu I.
Dünya Savaşı'nda Türklere karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar. İngiliz
Başbakanı David Lloyd George'un belirttiği gibi, Arapların çoğu, Türk
yöneticileri için savaştı. [Osmanlı İmparatorluğu'na isyan eden] Faysal'ın
Arabistan'daki taraftarları, bir istisnaydı."Araplar'ın topluca ihanet
etmesi bir yana, bazıları Osmanlı ordularını fiilen desteklemiştir de. Konu
hakkındaki uzmanlardan biri olan Dr. Zekeriya Kurşun'un ifadesiyle, "I. Dünya
Savaşı'nda Türk ordusu ile beraber çeşitli cephelerde Türklerle omuz omuza
çarpışan Arapların büyük yararlıklar gösterdikleri bir hakikattir." (2)
Peter Mansfield'a göre:"1904'te Osmanlı Padişahı Sina üzerinde hak iddia ettiğinde,
Mısırlı milliyetçi lider Mustafa Kamil, İslamcılık ruhu içinde, onun yanında ve
Mısır'ın çıkarlarını savunan Lord Cromer'in karşısında yer almıştır." (3) Hüseyin’in
oluşturduğu gücün askeri açıdan bir önemi yoktu. Önemli Arap aileler isyana
katılmamıştı. Şerif Hüseyin’e katılanlar Medine çevresinde parayla tutulmuş
birkaç bedevi kabile ile Haşimiler’in Banu Kolu’na mensup birkaç kabileden
ibaretti (toplam 5000 kişi ) Mesela, Mekke, Taif, Cidde bölgesindeki
kabilelerin hiçbiri isyana taraftar olmamıştır. Daha da önemlisi ne
Bağdat ne de Şam’da ufak-tefek birkaç patırtı dışında, “isyan” olarak
adlandırılabilecek bir hareket görülmemiştir (4)
1) Cengiz
Çandar, "Sharon'cu Vicdansızlar-Filistin Yalanları", Yeni Şafak, 5 Nisan 2002
2) Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap İlişkileri, İrfan Yayınevi,
İstanbul. 1992, s. 153 - Aynı
görüşü savunan: Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard
3) Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye
ve Arap Dünyası, s. 29; Peter Mansfield, The British in Egypt, Londra, 1971, s.
164-165 4) Yavuz BAHADIROĞLU- Vakit:19-21.06.2010. “…
Genç entellektüel Araplar, mücadelelerinin geleceğini Türk idaresinden bağımsızlık
olarak görmüyorlardı. Hiçbiri Arap topraklarının bağımsızlığından söz
etmedikleri gibi böyle bir amaç için çalışmıyorlardı. Tam tersine, birçoğu, daha
geniş ve daha büyük bir Türk imparatorluğu görmek istiyorlardı…”
(Ben Gurion
Looks Back-Talks with Moshe Pearlman, s.46)” Peki, 1922 sonlarında Türk Milli Mücadelesi zafere doğru yürürken, ‘bazı
Filistinli Arap liderlerin Kemalistlere başvurarak, kendi kaderlerini tayin
hakkı elde edebilecekleri Türk mandası istediklerini’ biliyor muydunuz?
Filistin, İngiliz mandası altına konulmuşken, Filistinli Araplar, ‘Türk mandası’
istiyorlar. Kaynak, yine bir Yahudi-İsrailli tarihçi; Y.Porath’ın ‘The Emergence
of Palestinian-Arab National Movement 1918-1929′
(Filistin Arap Ulusal Hareketinin Doğuşu 1918-1929, Sayfa: 160-165
)
Ne Yaptı Araplar?
Cemal Paşa'nın İttihat ve Terakki'nin yanlış ve kasıtlı politikaları
çerçevesinde mayıs 1916'da Şam ve Beyrut'ta Arap aydınlarını asması
asla tüm Türklere ve o zaman var olan Osmanlı yönetimine mal edilemez.
...Aynı İttihat ve Terakkiciler Sultan Abdülhamit tarafından
İstanbul'da mecburi ikamete tabi tutulan Şerif Hüseyin'i Mekke'ye
göndererek Haziran 1916'da Osmanlıya karşı ayaklanmasını sağladı. Ve
bu ayaklanma her nedense 'Arapların Türkleri arkadan vurması' olarak
kabul edilmiş ve Türk halkına böyle kabul ettirilmiştir. Araplar
Türkleri arkadan vurmadı. Vuran biri varsa o da İttihatçılar
tarafından kışkırtılan ve İngilizler tarafından kullanılan Şerif
Hüseyin'dir. Mekke emiri, yani belediye başkanı olan Şerif Hüseyin'in
ne bir ordusu ne de bir gücü vardı. Nitekim Osmanlı'ya ayaklandığı
söylenen Şerif Hüseyin'in ordusunda büyük ölçüde İngiliz askerler
ve siyonistler tarafından örgütlenen yahudi gönüllüler bulunuyordu.
Tam da o sırada eski Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in belirttiği
gibi yüz binlerce Arap insanı Osmanlı ordusunda tüm cephelerde
savaşıyordu. Bu gönüllülerden on binlercesi Çanakkale'de,
Sarıkamış'ta, Balkanlar'da şehit düşmüştü...
Hiçbir ulus ve devlet tarihin bir döneminin anıları ile kendi geleceğini
rehin alamaz ve aldırmaz. Unutmamak gerekir ki; Türkler bağımsızlık ve
kurtuluş savaşını İngiltere, Fransa, Yunanistan ve İtalya'ya karşı
vermiştir. Oysa Türkiye bugün NATO içinde bu ülkelerin müttefikidir ve
AB uğruna bu ülkelerin neredeyse her dediğini yapmak durumdadır.
Türkler, Araplar, Acemler, Kürtler ve bölgenin diğer halkları ve ulusları
olarak birlikte olmak zorundayız. Yabancıların ve ortak düşmanların
aramıza girerek bizi birbirimize kışkırtmasına ve kırdırmasına izin
vermemeliyiz. Bu kırdırma her zaman askeri olmuyor. Yanlış
önyargıların yerleştirilmesi ve zaman zaman bunların hatırlatılması
çok daha tehlikelidir... 1910'lardaki kıyametin öncesinde 400 yıllık
bir Arap-Türk birlikteliği vardır. Türkiye'nin Irak İşgalindeki
duyarlı tavrı ve Filistin davasına gösterdiği yakın ilgi, bu ortak
mazinin dostane anılarını öne çıkarmıştır.
(Hüsnü Mahalli-Akşam:07.03.2006 )
Araplar
bizi arkadan vurdu mu?
İttihat Terakki’nin iktidara geldiği ilk sene Meclis-i Mebusan’ın 245
üyesinden 75’i Arap’tı. Ama Birinci Dünya Savaşı’na girdiğimizde bu
sayı 5’e inmişti. İmparatorluk çatısı altında yaşayan diğer uluslar
milliyetçilik derdine düştüğü halde o zaman kadar böyle bir düşünce
taşımayan, daha ötesi dış dünyada kendilerini Türk olarak tanıtmakta
beis görmeyen bir halktı Araplar. Örneğin yıllar sonra Arjantin devlet
başkanı olan Karlos Menem’in ailesi Lübnan’dan göç ettiğinde el- Türko
lakabını almıştı.
1. Dünya Savaşı içinde Filistin ve Çanakkale cephesinde savaşa katılan
Araplar’ı soğutan Cemal Paşa’nın ‘tehcir’ siyaseti ve Arap
milliyetçisi olarak belirlediği aydınları Şam’da idam ettirmesi oldu.
Tehcir denildiğinde bizin aklımıza Ermeniler geliyor. Oysa ilk tehcir
uygulamasına Suriye’de Araplar muhatap oldular. Binlerce insan zorunlu
olarak Anadolu’ya göç ettirildi. Ve tarihi birlikteliğe son darbeyi 6
Mayıs 1916’da Şam’da 21 Arap aydınını idam ettirerek Cemal Paşa vurdu.
Son bir not olarak Mustafa kemal’in gerek milli mücadele süresince
gerekse savaş bittikten sonra Araplara muhalif bir tavır içinde olmak
bir yana mutasavver Türk- Arap federasyonu dahil ileriye matuf kimi
düşünceleri kendisini ziyaret eden Arap heyetlerine ifade ettiğini de
kaydedeyim. Kaldı ki Atatürk gelecekte İslam ülkelerinin hilafet
makamına ihtiyaç olduğu fikrinde ittifak etmeleri halinde TBMM’nin
manevi şahsiyetinde mündemiç olan İslam hilafetinin yeniden ihdas
edilebileceği fikrindeydi. ( Avni Özgürel :
Radikal: 13.6.2010 )
İçimizdeki
Araplar
Suriye'de bir şekerci dükkânı Hani şu, "Ne
Arap'ın yüzü, ne Şam'ın şekeri" sözünden bildiğimiz meyve
şekerlerinden satılıyor içeride. Dükkân sahibi, kese kâğıtlarından
birine fazladan bir avuç şeker daha bırakıyor; müşterisinin İstanbullu
olduğunu öğrendi çünkü... İstanbul âşığı başka bir Halepli, Emine Er
Ragıp Güngören'deki evinde Suriye'ye özgü kâkûle kokulu kahvelerimizi
yudumlarken, İstanbul'a geliş hikâyesini anlatıyor... Araplara ilişkin
dostâne birkaç söz edecek olsanız duyacağınız cümle bellidir: "Ama
onlar bizi sırtımızdan vurdu." Bu itham, Arapları yaralıyor. İngiliz
oyununa gelip ihanet eden soydaşlarının yükünü taşımaktan fazlasıyla
muzdaripler. Halepli Emine'nin, söyleşi boyunca belki sesi ilk kez
titriyor: "Bazı Türk arkadaşlar, 'Araplar bizi sattı.' diyor. Ben de
onlara, 'Babamın iki amcası Çanakkale Savaşı'nda şehit düşmüş. Gidin
bakın.' diyorum." Emine'ye göre Türklerin, daha önce savaştıkları Batı
ülkelerini artık dost kabul etmesinin bir nedeni var; onların daha
güçlü olması. "Araplar şimdi çok zayıf." diyor, "Türk kardeşlerimiz
bakıyor ki, bizde ne demokrasi var, ne sanayi, ne teknoloji. Daha
güçlü olsaydık böyle söylemezlerdi." Büyük babası Osmanlı ordusunda
savaşanlardan biri de Mahmud Osman. On altı sene hizmet ettiği orduyla
Yemen savaşına katılan dede Türkçe de bilirmiş; ama o vakitler bu,
vakayı adiyeden sayılırmış. "Dedelerimizin hemen hepsi Türkçe
konuşurdu." diyor Osman, "Biz çocukken, seferberlik ağıtları
yakarlardı. Aralarında Çanakkale'ye katılanlar da olmuş; ancak bugün
hiçbir Halepli mücahitten bahsedilmiyor." El Cezire Televizyonu
İstanbul Temsilcisi Fikri Şaban'ın ailesinde de bir Osmanlı askeri
var: "Benim büyük dedem 1900'lerde Osmanlı'yla savaşa gitti ve bir
daha dönmedi. Çanakkale'de kardeş kardeş yatıyorlar şimdi. Gidince
görürsünüz; kimi Kudüs'ten, kimi Şam'dan, kimi Halep'ten...
(Ülkü Özel
Akagündüz -Aksiyon: 17-09-2007 )
Sharon'cu vicdansızlar-Filistin yalanları
Şerif Hüseyin’in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan
hattında, yani ‘asıl cephenin gerisi’nde İngiliz kuvvetlerine yardımcı
olmuştur. Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de,
Irak’ta, Lübnan’da Türk kuvvetlerini ‘arkadan vuran’ herhangi bir olay
olmamıştır. Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul’a yani Türkiye’ye
sadık kalmıştır… Arabistan Yarımadası’nın Hicaz bölümünden Akabe’ye
kadar olan ‘cephe gerisi’ dışında, Arapların Türkleri arkadan
vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.”
(Cengiz Çandar, “Sharon’cu Vicdansızlar-Filistin
Yalanları”, Yeni Şafak, 5 Nisan 2002 )
Yazının devamı için
Tıklayınız
Muhafazakar Müslüman Arapların çoğu, Osmanlı’ya sadakat duyguları
içindeydiler. Hatta sadece Sünni Araplar değil, Irak ve Suriye’deki
Şii Araplar arasında bile Osmanlı’ya ve Hilafet’e bağlılık duygusu
vardı. (Kemal Karpat, İslam’ın Siyasallaşması,
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, s. 379 )
Araplar Türkleri Arkadan Vurdu
Masalına fotoğraflarla cevap:
Tıklayınız
Son söz
İttihat ve Terakki'nin nasyonalist politikası bazı Arap toplumlarında
tepki toplar. Özellikle Arap ülkelerinde sokakta Arapça konuşmanın yasaklanması
ve Türkçenin zorunlu kılınması çalışmaları, idareci, savcı...vs olarak
gönderilenlerin bir yabancı imiş gibi hiç Arapça bilmemeleri, İttihatçılar
içinde var olan ve epey yetkili konumdaki siyonist-ermeni,ayrılıkçı yönetici
kadro-ki Osmanlı'yı onlar bitirmişti- Arap toplumunda, dış ülkelerin de
körüklemesi ile isyanlara yol açar.Buna bir de krallık hayalindeki Şerif-siz-
Hüseyin'in eklenmesi bazı grupları isyana yöneltir.Yönetici konumdaki İttihatçıların yanlış politikaları ve bunu kendi
menfaatlerine kanalize eden İngilizlerin kışkırtması ile bazı Araplar isyan
eder.
KISACA BAZI ARAPLARIN İSYAN ETMELERİ KADAR İSYAN ETMELERİNE NEDEN OLAN
ORTAM-ŞARTLARDA DEĞERLENDİRİLMELİDİR.O ZAMAN OLAYIN TEMELİNDE "IRK,MİLLİYET-ÇİLİK-"
DEĞİL, YANLIŞ POLİTİKA VE ISLAM'DAN UZAKLAŞMANIN OLDUĞU ANLAŞILIR!
BİZ İSLAM'A AYKIRI OSMANLI'YA İSYAN EDEN ARAPLARI MAZUR MU GÖSTERMEYE
ÇALIŞIYORUZ .ASLA !ZATEN ALLAH'U TEALA 'DA ŞERİF HÜSEYİN'E YAŞARKEN HATASINI
FARKETME CEZASI VERDI...ANEKTODLARA GİRMİYORUZ...CEZANIN GERİSİ AHİRETTE...AMA
ŞUNUN ALTINI ÖZELLİKLE ÇİZMEK İSTİYORUZ; II. DÜNYA SAVAŞINDA ALMANYA FRANSA'YI
İŞGALE ETTİKTEN SADECE 10 SENE SONRA ALMANYA-FRANSA İTTİFAK KURAR VE AB'NİN
TEMELLERİNİ ATARLAR.PEKİ BİZE NE OLUYOR...!? iSTİSNAİ VE YİNE KENDİ İÇİMİZDEKİ
YANLIŞ POLİTİKALARIN SONUCU ORTAYA ÇIKAN BU KISMI BİR AZINLIĞI VE ASLA TÜM ARAP
KARDEŞLERİMİZİ KAPSAMAYAN BU OLAYIN ÜZERİNDEN GEÇEN YAKLAŞIK 100 YILIN ARDINDAN HALA
İSLAM KARDEŞLİĞİ ÇERÇEVESİNDE BİRLEŞMİYORUZ...FRANSA'YI İŞGAL EDEN ALMANYA- VEYA
TERSİ - KADAR DA MI OLAMADIK..HER İKİ TARAFTA BUNUN CEZASINI VE ZARARINI
DEFALARCA GÖRMEDİ Mİ, HALA GÖRMÜYOR MU...! ARTIK ÜMMET OLMA ZAMANI.HATTA ÇOK GEÇ BİLE
KALDIK!
NOT:
BİZİ ARAP AŞIĞI,GERİCİ FİKİRLİ, ÇAĞDIŞI,ATATÜRK DÜŞMANI...VS OLARAK
NİTELEME NİYETİNDE OLAN KEMALİST KARDEŞLERE Bİ HATIRLATMA:
SOLCU-KEMALİST AYTUNC ALTINDAL'IN " ATATÜRK'ÜN SIR VASİYETİ "İLE İLGİLİ
YAZILARINI OKUMALARINI TAVSİYE EDERİZ! HİLAFETİN BİLDİĞİMİZ MANADA TAMAMEN
KALDIRILMADIĞI, "TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN MANEVİ ŞAHSİYYETİNE MUNDEMİC"
OLDUĞUNU DA BU VASİYET İDDİASINA EKLERSEK SONUÇTA " AKLIN YOLU BİRDİR " DER AYNI
SONUCA ULAŞTIĞIMIZI RAHATLIKLA İLERİ SÜREBİLİRİZ ...! " OKUYAN"
BİLİR!




DEVAMI
>>
BİZ
UYUYALIM. ATI ALAN ÜSKÜDARI GEÇİYOR, HEMİ DE GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE...!



Katoliklerden sonra Ortodokslar da birleşme yoluna giriyor.Alemin tek kerizi
bizler miyiz...!?

Cevap belli oldu...:((

Bu da KDV'si !
*
BU
BEKLENTİNİN " HİLAFETİN İSLAM ÜMMETİ ÜZERİNDEKİ ÖNEMİNİ " BİR ÇOK LAİK GEÇİNEN MÜSLÜMAN'DAN DAHA ÖNCE FARK EDEN ABD'NIN KENDİ PATENDİ İLE ORTAYA CIKARMAYA
ÇALIŞTIĞI HALİFE ADAYI İLE HİÇ BİR İLGİSİ YOKTUR !