IRKÇILIK - ÜMMETÇİLİK |
|
|
|
HALKALARIN KARDEŞLİĞİ
İSLAM'A GÖRE
İNSANLAR YA FITRATTAN ( DOĞUŞTAN : HZ. ADEM VE HAVVA 'DAN ) VEYA DİNDE
KARDEŞTİRLER ( " İNANANLAR KARDEŞTİR ") .
TÜRKİYE OLARAK
POLİTİKAMIZI BELLİ BİR IRKIN ÜZERİNE KURARSAK , OLAYA GENİŞ AÇIDAN BAKIP , ÜMMET
KARDEŞLİĞİ AÇIDAN BAKMAZSAK , SONUÇTA BÖYLE BİR KISIR DÖNGÜYE DÜŞERİZ ;
- AFGANİSTAN'DA TÜRK
DİYE KATİL RAŞİT DOSTUM'U DESTEKLEDİK SONUÇTA OLUŞTURULAN YENİ
OLUŞUMDA AFGANİSTAN'DA NE RAŞİT DOSTUM'UN NE DE TÜRKİYE'NİN ADI DUYULDU, ANILDI
- IRAK'TA TÜRKMEN KARTI
ÜZERİNDE OLAYLARA MÜDAHELE ETMEK İSTEYEN TÜRKİYE , IRKÇILIK
YAPAN KÜRTLERE KARŞI AYNI YANLIŞA DÜŞÜP IRK TEMELİ ÜZERİNDEN IRAK'TA SÖZ
SAHİBİ OLMAK İSTİYOR VE MÜSLÜMAN KÜRTLERİ , DİLİ ,KÜLTÜRÜ,IRKI AYRI OLAN
YAHUDİLERİN KUCAĞINA ATIYOR. SONRADA YALNIZ KALIP YİNE ORTADA TOZ TOPLAYAN
SINIFLAR İÇİNDE KALIYOR.
Kürtler, Türk korkusu ile
Amerika’ya sığınıyor. Türkler Kürt korkusu ile ABD’ye sığınıyor. Araplar
Türk ve Kürtlerden korkup ABD’ye sığınıyor.Türkiye
Kerkük’e Kürtlerin girmesinin engellenmesini istiyor ve ABD’yi bölgede görev
yapmaya çağırıyor..
Bizi bize düşman yaptılar. Birileri bizim kanlarımız ve göz yaşlarımız
üzerine hâlâ kendilerine iktidar ve servet üretmeye devam ediyor.. Asıl utanç
duyulacak durum bu.
Türkler yıllarca Kürtleri İngiliz âmaline hizmet
etmekle suçladılar. Şeyh Said, İngilizlerin oyununa geldi diye bilinir Türkler
tarafından. Şeyh Said’in torununa göre ise, İngilizler Mustafa Kemal’i
destekliyordu. Kürtleri tehdit olarak gördükleri için böyle bir oyun oynadılar.
Şeyh Said’in asılmasını sağladılar.
Lozan’da Kürt meselesinin
ele alınmaması Musul’a ilişkin Misak-ı Milli hedeflerinin unutulmasının arkasında
da bu sebeb vardı..
Adalar’ın Yunanistan’a, Musul’un Irak’a nasıl verildiğini bilen
var mı aramızda?!.
OLAYA GENİŞ AÇIDAN
BAKIP , İSLAM ÜMMETÇİLİĞİ AÇISINDAN OLAYLARA , HALKA , GENİŞ KİTLELERE HİTAP
ETMEK BİZİ HER ZAMAN KARLI ÇIKARACAKTIR ( OLAYA İSTER EKONOMİK İSTER ASKERİ İSTER
İSLAMİ AÇIDAN BAKALIM , HER ZAMAN EN DOĞRU OLAN YOL BUDUR! )
TÜRKÇÜLÜK ÜZERİNDEN
SİYASET YAPTIKTA NE OLDU ...?
- İŞTE KIBRIS.YILLARCA
TÜRK DİYE MALİ VE ASKERİ DESTEK OLDUK SONUNDA BİZE KARŞI AB TARAFTARI OLMAKLA ONLARI
YİNE BİZ SUÇLUYORUZ...!
- HANGİ TÜRK
CUMHURİYETİ KIBRIS'I RESMEN TANIDI ? HİÇ BİRİ !
-AZERBAYCAN SINIRIMIZDAKİ
BİR ÜSSÜ RUSYA'YA KİRALADI VE RUSYA BURNUMUZUN DİBİNDE ARTIK BİZİ DİNLİYOR!
- AZERBAYCAN ERMENİSTAN
İLE SAVAŞIRKEN , EN MİLLİYETÇİ PARTİNİN DE OYLARI DAHİL ERMENİSTANA
BUĞDAY SATIŞINA MECLİS'TEN OKEY VERDİK.
TÜRK - KÜRT - ARAP ...
DEĞİL ; DİNİ , ,TARİHİ , HAYAT FELSEFESİ AYNI OLAN İSLAM ÜMMETÇİLİĞİ ,
HALKALARIN KARDEŞLİĞİ - DİN VEYA FITRAT KARDEŞLİĞİ - BİZİM HAREKET
NOKTAMIZ OLMALI , YOKSA DAİMA KAYBEDEN TARAFTA BİZ OLURUZ!

Ulusçuluk,kavmiyetçilik, asabiyet, Şuubiye, nasyonalizm.
Ülkemizde, hemen her alanda yaşanan kavram kargaşası, kendini "milleyetçilik"
kavramında da belli etmektedir. Bu nedenle öncelikle kavramla adı arasındaki
tutarsızlık ve çeliskiyi belirlemek gerekir. Millet kelimesi, Kur'anı
anlamlandırmayla din" ve "şeriat" kelimeleriyle aynı anlamı dile getirir.
Kelime ancak mecazi olarak belli bir toplumu dile getirmek üzere
kullanılabilir. Ama bu durumda da, doğal olarak bir kabileyi, ırk ya da ulusu
değil, gerçek anlamının belirlediği din ve şeriata inanan, bağlanan insanların
tümünü belirtir: Buna göre kelimenin türevi olan milliyet, insanların
kendisine bağlandığı din ve şeriati ifade eder. Milliyetçilik ise, aynı din ve
şeriata bağlılığın adıdır. Oysa günümüzdeki yaygın kullanımında kelimeye, asli
anlamı görmezden gelinerek, "ulus" anlamı yüklenmekte ve büyük bir karışıklığa
neden olunmaktadır. Çünkü "ulus" belli bir inancı, din ve şeriati değil; bir
soydan gelen insanları belirtir. Bu nedenle, bir ulusa bağlığı temel alan
anlayış ve yaklaşımlar milliyetçilik kelimesiyle değil, anlamına uygun biçimde
ulusçuluk ya da kavmiyetçilik kelimeleriyle isimlendirilebilir.
İslam öncesi Arap toplumunda kan bağının ve yakınlığının temel alındığı
merkezden çevreye doğru genişleyen güçlü bir ulusçuluk egemendi. Asabiyet
olarak adlandırılan ulusçu yaklaşımlar, toplumu, merkez kabul edilen aileden
ulusa doğru genişleyen çeşitli kategorilere ayırıyordu. Asabiyetin en şiddetli
biçimi, Fasile denilen aile bireyleri arasında görülüyordu. Akraba ailelerin
birliği, Fahz adını alan ikinci kategoriyi oluşturuyordu. Yine belirleyici
ilke kan bağı olmak üzere Fahzlar Batn'ları, Batn'lar Amere'leri, Amere'ler
Kabile'leri ve Kabile'ler de Şa'b'ları meydana getiriyor ve böylece ulus
bütünlüğüne (Şuub) ulaşılıyordu. Bu bölümlemeye uygun olarak bağlılık duygusu
en yakından uzağa, ulusa doğru genişliyordu. Çağdaş anlamda siyasal bir
anlayışı temellendirmese de asabiyet duygusu tüm bireysel ve toplumsal
ilişkilerde belirleyici bir rol oynuyordu. Bir aileye, bir kabileye ya da
şa'ba bağlılık her şeyin önüne geçiyor, tüm değerlerin üstünde tutuluyordu.
İslam kan bağının, akrabalığın, ilişkilerinin önemini inkar etmedi. Bunları
kabul ederek bağların güçlendirilmesini, ilişkilerin geliştirilmesini öngördü.
Bu nedenle Kur'an'da mü'minler akrabalık bağlarının kesilmesi konusunda
sakındırılır: ".. Allah'tan ve akrabalık (bağlarını kırmak)tan sakının"
(en-Nisa, 4/1). Mü'minler, münafıklar örneğiyle böyle bir davranış ihtimaline
karşı şiddetle uyarılır: "Demek iş başına gelecek olursanız, yeryüzünde
bozgunculuk yapacak, akrabalık bağlarını koparacaksınız öyle mi? Onlar
Allah'ın lânetleyip sağırlaştırdığı, gözlerini kör ettiği kimselerdir"
(Muhammed 47/22-23). Kur'an'a göre mü'minler kardeştirler (el-Hucurât, 49/10)
ama; akrabalar birbirine daha da yakındır: "Rahim sahipleri (kan akrabaları)
Allah'ın kitabına göre birbirine daha yakındırlar" (el-Enfal, 8/75). "Rahim
sahipleri (anne tarafından akrabalar) da Allah'ın kitabında birbirlerine öteki
mü'minlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar" (el-Ahzab, 33/6). Bu nedenle
birbirlerinin mirası hakkında öncelikle hak sahibidirler. Ancak bunun dışında
da akrabaların gözetilmesi, onlara yardım edilmesi gerekir: "Allah adaleti,
ihsanı, akrabaya vermeyi emreder" (en-Nahl, 16/90). "Sizden fazilet ve servet
sahibi kimseler, yakınlığı bulunanlara, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere
birşey vermemeye yemin etmesinler..." (en-Nur, 24/22). Akrabalık bireye daha
başka görev, yetki ve sorumluluklar da yükler. Sözgelimi haksız yere öldürülen
kişilerin yakınları katilin cezalandırılması konusunda yetki sahibidirler:
"Kim zulmen öldürülürse, onun velisi (olan mirasçısı)na yetki vermişizdir"
(el-İsra,17/33). Hz. Peygamber (s.a.s)'in uygulamaları gereğince de, hata
yoluyla olan öldürmelerde, suçlunun ödemesi gereken diyet yakınlarınca ödenir.
Bununla birlikte İslâm, akrabalık bağlarının, giderek ulusal bağların toplumu
belirleyecek, ilişkileri düzenleyecek başlıca ilke sayılmasına izin vermez.
İslam'ın öngördüğü toplum kan bağı, soy ya da çıkar birliği gibi maddi
temeller üzerine kurulamaz; insanların doğal biçimde ve iradeleri dışında
sahip oldukları nitelikler İslâm toplumunun belirleyici ilkesi olamaz. İslâm'a
göre toplumun oluşmasında, bireysel ve toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde
belirleyici tek ilke, insanların özgür iradeleriyle seçerek başlandıkları
akidedir. İnanç bağı İslâm toplumunun temelini oluşturur. Tüm bireysel ve
toplumsal şart ve nitelikler ancak bu ortak inanç, ortak bağ içerisinde bir
anlam kazanır. İnancın birleştirmediği insanlar arasındaki kan yakınlığı, soy
birliği gibi tüm bağlar anlamını, geçerliliğini yitirir. Kur'an bu olguyu Hz.
Nuh'un kıssası ile açık ve kesin biçimde gözler önüne serer. Aynı inancı
paylaşmayan insanlar, aynı toplumun değil, aynı ailenin bile üyesi
sayılamazlar: "Nuh seslendi; Rabb'im! dedi; oğlum benim ailemdendir, senin
sözün elbette haktır ve sen hakimlerin hakimisin! (Rabb'i), 'Ey Nuh' dedi, o
senin ailenden değildir. O(nun yaptığı) yaramaz iştir. Bilemediğin şeyi benden
isteme. Sana cahillerden olmamanı öğütlerim" (Hud,11/45-46). İnanç birliği
gerçekleşmedikçe, kan bağının en güçlü olduğu aile bireyleri arasındaki bağlar
bile kopar, karşılıklı haklar ve yükümlülükler sona erer: "Allah'a ve ahiret
gününe inanan bir toplumun babaları, oğulları, kardeşleri ya da akrabaları da
olsa, Allah'a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin"
(el-Mücadele, 58/22). "Ey insanlar, eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa,
babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin. Sizden kim onları veli
edinirse, işte zalimler onlardır" (et-Tevbe, 9/23).
İslâm'a göre, uluslar büyük insanlık ailesinin bireyleri gibidir. Çünkü tüm
insanlar aynı anne-babadan türemişlerdir. Farklı şartlara, niteliklere sahip
toplumlar halinde ayrılmalarının amacı, tanışmaları, yardımlaşmaları,
dayanışmalarıdır: "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve
birbirinizi tanımanız için uluslara, kabilelere ayırdık" (el-Hucurât, 49/13).
Bütün bu uluslar, kabileler içinden Allah'ın öngördüğü inanç çevresinde
toplananlar birbirlerinin kardeşidirler ve soyları, dilleri, renkleri ne
olursa olsun, tek bir ümmet, tek bir millet oluştururlar: Muhakkak mü'minler
kardeştirler" (el-Hucurât, 49/10). Allah yanında herhangi bir ulusun
diğerinden, herhangi bir insanın diğer bir insandan doğal ve maddi nitelikleri
nedeniyle bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük yalnızca bağlandığı inancın
buyruklarını yerine getirme ve yasaklarından sakınma konusundaki titizlikten
kaynaklanır: Allah yanında en üstün olanınız en muttaki olanınızdır" (el-Hucurât,
49/13). Mü'minler yalnız birbirlerini dost edinirler ve yalnız birbirlerinin
velisidirler: "Onlar ki inandılar, hicret ettiler, Allah yolunda mallarıyla,
canlarıyla savaştılar ve onlar ki (yurtlarına göçenleri) barındırdılar ve
yardım ettiler işte onlar birbirlerinin velisidirler" (el-Enfal, 8/72). İnanan
erkekler ve inanan kadınlar birbirlerinin velisidirler" (et-Tevbe, 9/71). Buna
karşılık bir mü'min, bir kâfirle velâyet ilişkisi kuramaz: "Ey inananlar!
Kendinizden başkasını kendinize veli edinmeyin. Onlar sizi bozmaktan geri
durmazlar" (Alu İmran, 3/118). "Ey iman edenler! Mü'minleri bırakıp kâfirleri
veli edinmeyin. Allah'a aleyhinizde olacak açık bir delil vermek mi
istiyorsunuz?" (en-Nisa, 4/144).
Hz. Peygamber (s.a.s)'de, söz ve davranışlarıyla hayatı boyunca ulusçu anlayış
ve davranışları, cahili yönelişler olduğunu vurgulayarak mahkum etmiş;
özellikle belli bir ulusa mensubiyetin üstünlük nedeni sayılmasını, insan ve
toplum hayatında belirleyici ilke olarak kabul edilmesini şiddetle
reddetmiştir. Veda hutbesinde bu konuda şöyle buyurmuştur: "Ey insanlar!
Biliniz ki, Rabb'iniz birdir; biliniz ki, babanız da birdir. Biliniz ki, hiç
bir Arabın Arap olmayana, hiçbir Arap olmayanın da Arap üzerine; aynı şekilde
hiçbir siyahinin siyah olmayan, hiç bir siyah olmayanın da siyah olan üzerine
üstünlüğü yoktur. Takva ile olan üstünlük müstesna, " Hz. Peygamber (s.a.s)
diğer bir hadislerinde de ulusculuğun İslam dışı bir anlayış olduğunu kesin
bir dille açıklar: "İnsanları bir asabiyet için toplanmaya çağıran, bir
asabiyet için savaşan ve asabiyet uğrunda ölen bizden değildir. Bu ölüm
cahiliye ölümüdür" (Müslim, İmare, 57; Nesaî, Tahrinı, 28; İbn Mace, Filen,
7). Çünkü tüm bu davranışlar cahili toplumlara özgüdür, cahili inanç ve
düşüncelerden kaynaklanır. Bu nedenle İslâm dışıdır ve kokuşmuştur: "Onu
(ulusçu düşünce ve davranışları) bırakınız, çünkü o kokuşmuştur. "
İslâm'ın bu kesin tavrına rağmen ulusçuluk Raşid Halifeler döneminden sonra
yeniden ortaya çıktı. İktidarları boyunca bazı Emevi idarecileri, Araplar
içinde Kureyşiliği, Arap olmayanlara karşı da Araplığı öne çıkaran uluscu bir
politika izlediler. Arap olmayan Müslümanları genel olarak Mevali (azad
edilmiş köleler) biçiminde adlandıran Emevilerin bu ulusçu politikaları hemen
her alanda kendini şiddetle duyurdu. Sözgelimi yaygın biçimde Arapların diğer
uluslardan üstün yaratıldığına inanılıyor, Arap olmayan Müslümanlara hizmetçi
gözüyle bakıyordu. Arap olmayanların kadılık görevine getirilmesi hoş
karşılanmıyor, önden geçmesi halinde yalnız eşek, köpek ve mevaliden birinin
namazı keseceği kabul ediliyordu. Bir mevlaya denk sayılmadığı için kız
verilmiyor, birlikte yürünürken mevalinin ancak arkadan gelmesine izin
veriliyor, Araplar yemek yerken mevali ayakta bekletiliyordu. Çoğalarak Arap
egemenliğine son verebilecekleri gerekmesiyle Arap olmayan Müslümanların bir
bölümünün ortadan kaldırılması bile düşünülebiliyordu.
Bazı yöneticilerin ulusçu politikaları, diğer müslüman kesimlerde, özellikle
İranlılarla Türkler arasında bir tepkiye neden oldu. Bu tepkiler Şuubiye
olarak adlandırılan ulusçu hareketleri doğurdu. Emevilerin baskıcı yönetimleri
bu hareketlerin örgütlü bir etkinlik durumuna dönüşmesine izin vermediyse de,
ulusçu yönelişler giderek genişleyen bir muhalefet cephesi oluşturdu. Bu
nedenle Abbasilerin başlattığı propaganda çalışmalarına ilk olumlu tepki
İranlılar ile Türklerden geldi. Geniş bir kitleye sahip olan bu kesimler
Emevilerin iktidarına son verilerek Abbasilerin yönetimi ele geçirmelerinde
önemli bir rol oynadılar. Abbasiler döneminde ulusçu politikalara önemli
ölçüde son verilmesi, İranlılarla Türklere yönetim kademelerinde yer verilmesi
üzerine Şuubiye hareketi siyasal niteliğinden uzaklaşarak kültürel bir nitelik
kazandı. Özellikle İranlı sanatçılar, Arap kültürüne karşı eski İran kültür ve
sanatını canlandırmaya yönelik eserler meydana getirdiler. Bundan böyle İslam
devletleri içinde, özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde siyasal amaçlı
ulusçuluk eğilimleri görülmedi. Bu durum on dokuzuncu yüzyılın sonlarına değin
sürdü.
Avrupa'da on sekizinci yüzyılda ortaya çıkarak hızla gelişen, siyasal
bağlılığın temelinde ulusların varlığı varsayımına dayalı ulusçuluk, Osmanlı
devleti içinde de yankı uyandırdı. Önce Balkanlarda yaşayan gayri müslim
ulusları etkileyen bu hareketler zamanla bir yandan Türk aydın ve
politikacılarını, diğer yandan da Arapları etkisi altına aldı. Özellikle
İttihad ve Terakki yönetiminin ulusçu uygulamaları ve imparatorluğu
parçalamayı amaçlayan Avrupalıların çalışmaları sonunda Araplar arasında
ayrıkçı ulusal hareketler güç kazandı. I. Dünya Savaşı'nın arkasından Osmanlı
imparatorluğu parçalanarak yerini çok sayıda ulusal devlete bıraktı. II.
Meşrutiyet'ten sonra güç kazanan Türkçü-Turancı çizgideki ulusçuluk anlayışı,
Anadolu'da kurulan yeni Türk devletinin siyasal ve ideolojik temelini
oluşturdu.
Cumhuriyet döneminde etkili olan ulusçuluk anlayışı Ziya Gökalp tarafından
sistemleştirilmişti. Ulusçuluğun en üstün ideal olduğu kabulüne dayanan bu
anlayışa göre bireyin mutlak bir değeri yoktur. Birey ancak ulusunu temsil
ettiği ölçüde saygınlık kazanır. Ulus yalnız bireyin değil, ailenin ve
insanlığın da üstünde yer alır. İslâm bağımsız manevi bir güç olarak kabul
edilemez. İslâmî değerler yalnız Türk kültürü içinde eridikleri oranda bir
önem taşırlar. Bu. nedenle din ile devlet birbirinden ayrılmalı, yasama hakkı
devlete aktarılmalıdır. Dine dayalı her tür kurum ve kural ortadan
kaldırılmalı, Batı uygarlığı içinde yer alabilmek için din ve uygarlık
arasındaki ilişki koparılmalıdır.Parlamentarizm döneminde ulusçuluk devletin resmi görüşünü oluşturmasına
karşın, çeşitli ulusal öğeleri öne çıkaran farklı ulusçuluk anlayışları da
ortaya çıktı. Türk ırkının üstünlüğü varsayımına dayanan, tüm Türklerin
birleşmesini amaçlayan Irkçı-Turancı ulusçuluk anlayışının yanısıra dini
değerleri, kültürü, tarihi ve coğrafyayı temel alan ulusçuluk anlayışları da
savunuldu. Bütün bu anlayışlar günümüzde de siyasal, ideolojik ya da kültürel
platformlarda etkinliğini belli ölçülerde sürdürmektedirler.
Ahmet ÖZALP

Irkçılık nedir ve kaynağı neye dayanır?
Irkçılığı men eden ve insanların aynı asıldan geldiğini ders veren âyet-i
kerimede “Muhakkak ki, Allah indinde en kerim olanınız, takvada en ileri
olanınızdır” buyuruluyor.
Demek ki, Allah’tan korkma mefhumu içinde, ırkçılıktan sakınma da dahil. Allah
indinde en makbul olanlar, şu veya bu ırka mensup olanlar değil, hangi ırktan
olursa olsun takvada en ileri gidenlerdir.
Takva, Allah’tan korkmak, O’nun yasaklarından şiddetle kaçınmak,
hassasiyetiyle uzak durmak mânâsına geliyor... Ama, takva sahiplerinin
sıfatlarıyla ilgili âyetlere baktığımızda; takvanın, İslâm’ı bütünüyle
yaşamanın âdetâ simgesi, alâmeti olduğunu görürüz...
Âl-i İmran Sûresinde; Rabbimiz bizi, mağfiretine, Cennetine çağırıyor,
çağırmaktan da öte, “koşunuz” diyor. Ve âyetin sonu, bu Cennetin, muttakiler
için hazırlandığını beyan ile geliyor... Dolayısıyla âyet, Müslümanları
takvada yarışmaya davet etmiş olmuyor mu? Takva sahipleri için hazırlanmış
Cennete girmek üzere...
Âyetin devamında; takva sahiplerinin sıfatları şöyle sıralanır:
“Onlar darda ve genişlikte infak ederler.” (Nafaka verirler, muhtaçların
yardımına koşarlar.)
“Kızdıkları zaman, gayzlarını, öfkelerini yutarlar.”
“İnsanlardan gelen kötülüklere karşı affedici olurlar.”
Sonraki âyette de, bu sıfatlar, sayılmaya devam edilir.
“Onlar bir kötülük yaptıklarında, yahut nefislerine zulmettiklerinde hemen
Allah’ı hatırlarlar da günahları için istiğfar ederler...”
“Yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.”
İşte Allah’ın sevdiği kullar bu sıfatları taşıyanlardır. Hangi milletten,
hangi tabakadan, hangi makamda ve hangi gelir seviyesinde olursa olsun.
Allah’ın kulu olmanın şuuruna eren ve bunun zevkini tadan her mü’min de,
Allah’ın sevdiklerini sevmekle mükellef değil mi?. Allah bu kullarını severken
bir mü’min nasıl olur da, bu sıfatlardan uzak bir ırkdaşını sevebilir?..
Fatihayı hemen takip eden sûrede de “Kur’an-ı Kerîm’in muttakiler için bir
hidayet olduğu”nun beyan edilmesi ve takvaya dikkat çekilmesi ne kadar
mânidardır!.. Bu sûrede muttakinin sıfatları: “Gayba iman etmek”, “namaz
kılmak”, “Allah’ın ihsan ettiklerinden infak etmek”, “Kur’an’a ve daha önce
inen kitaplara iman etmek”, “Âhirete şüphesiz inanmak” şeklinde sıralanır.
Bu sûrede de, ırktan, kabileden, amirden, memurdan, köleden, efendiden söz
edilmez...
Bu âyetler sadece iki misal... Bu nazarla baktığımızda Kur’an’ın bütün
âyetlerinin ırk ayırımını reddettiğini açık açık görürüz...
Bütün emirler ya topyekün insanlara, yahut mü’minleredir. Hidayete çağıran
âyetlerde hitap bütün insanlığa yapılır. Ne ırk, ne kabile, ne makam, ne rütbe
gözetilmez... Bir Arabın hidayete ermesi, bir İngilizin hidayete gelmesinden
daha önemli değildir.
İbadete, itaate dair emirlerde ise hitap mü’minleredir... Bu hususta mü’minler
arasında hiçbir ayırım yapılmaz... “Allah’a ibadet edin”, “O’na secde edin”,
“zekâtlarınızı verin” gibi emirler ve “faiz yemeyin”, “zinaya yaklaşmayın”,
“gıybet etmeyin” gibi nehiyler mü’minlerin tamamınadır. Bu emirlere uymanın ve
bu yasaklardan kaçınmanın fazileti bütün kavimler için aynı...
Bir de azap âyetleri var... Geçmiş kavimlerin başına gelen azaplarla ilgili
ikaz âyetleri... Bu âyetlerde; kavimlerin işledikleri cürümlere, isyanlara,
tekziplere, azgınlıklara ve Peygamberlerine karşı yaptıkları eza ve cefalara
dikkat çekilir. Azap, bu cürümleri için gelmiştir. Yoksa şu veya bu kavimden
oldukları için değil.
Onlar, Peygamberlerini dinlememenin, Onları rencide etmenin cezasını çektiler.
Bu âyetler bizim için büyük bir tehdit. Zira, bizim Peygamberimiz (a.s.m.)
âlem-i bekaya teşrif etti ama, her an ümmetiyle alâkadar.
Her isyanımız Onun ulvî ruhunu incitiyor. Onun mümtaz kalbine dokunuyor.
Bunları niçin yazıyoruz? Irkçılığı reddeden âyet-i kerimenin bulunduğu sûrenin
hemen tamamı bu mânâ ile alâkadar da onun için. “Sizi kabile kabile yarattım”,
âyet-i kerimesi “Hucurat Sûresinde”... Bu sûrenin başında ashab-ı kiram,
seslerini, Resulûllahın (a.s.m.) sesinden daha fazla yükseltmemeleri hususunda
ikaz olunurlar. O Rahmeten-lil-Âlemin’i incitmekten sakındırmak üzere...
Daha sonra, sûreye ismini veren olay anlatılır. Bir grup bedevinin Resulûllah
Efendimizi (a.s.m. ) dışarıdan yüksek sesle çağırmaları hâdisesi. Bu sûre bir
bakıma mü’minleri kötülüklerden sakındırmayla dolu. Dolayısıyla da Resulûllah
Efendimizi (a.s.m.) rahatsız etmeme ihtarlarıyla...
Dokuzuncu âyette, “Müminlerden iki topluluk birbirleriyle çarpışacak olurlarsa
aralarını düzeltin. Onlardan biri diğerine karşı tecavüzde ısrar ederse,
saldıran tarafla, onlar Allah’ın hükmüne dönünceye kadar savaşın” emri verilir
ve müminler fitne çıkartmaktan şiddetle men edilir.
Bir sonraki âyette, müminlerin birbiriyle kardeş oldukları hükmü getirilir ve
“kardeşlerinizin arasını düzeltin” diye emir verilir...
Onu takip eden âyette, müminlerin birbirlerini alaya almaları yasaklanır.
Hemen peşindeki âyette, müminler diğer mümin kardeşleri hakkında kötü zan
beslemekten ve onların gıybetini yapmaktan sakındırılır. Ve nihayet bu âyeti
takip eden âyet-i kerimede de insanların bir ana ve babadan yaratıldıkları
haber verilerek, müminler ırkçılıktan men edilir ve “Allah katında en
şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır” buyrulur.
Bu sûreden tam dersini alan bir mü’min, büyüklerinin yanında sesini
yükseltmekten tut, gıybet etmeğe, su-i zan beslemeye ve nihayet ırkçılık
gütmeğe kadar her kötülükten şiddetle sakınır... Bu hususta Allah’tan korkar.
Zaten sûrenin ilk âyeti de, “Ey iman edenler! Allah’ın ve Resulünün önüne
geçmeyin, Allah’tan korkun” buyurarak, mü’mini, Kitap ve Sünnete muhalif nefsî
ölçüler getirmekten ve o yanlış zanların peşine takılmaktan menetmiyor mu?
Bu İlâhî emri iyi değerlendiren bir mü’min, sûrenin devamında gelen, “Allah
katında en şerefliniz, takvaca en üstün olanınızdır” ölçüsüne sımsıkı sarılır
ve kavmini ileri sürmekle yeni bir şeref ölçüsü getirmekten şiddetle kaçınır.
Zaten övünme başlı başına bir hastalık. Kalbi karartan koyu bir is. Ruhu
kemiren büyük düşman. İslâm’ın yasakladığı kötü huylardan bir huy var: Ucb,
yâni, amele güvenme. İşlediği iyiliklerle, yaptığı güzel amellerle iftihar
etme ve kendini Cehennemden uzak zannetme...
Allah korkusuna perde olduğu için bu huy kötü addedilmiş.
Şimdi insafla düşünelim: Kendi irademizle ve Allah’ın emrine uyarak
işlediğimiz güzel bir amelle övünmek bizi günaha sokarsa, tamamen irademiz
dışında vuku bulan, hiçbir tercih hakkımızın bahis konusu olmadığı ırk
mevzuunda, nasıl kendimizi övebilir, kavmiyet ile övünebilir ve yine tamamen
kendi iradesi dışında başka bir ırka mensup olmuş kişiyi nasıl
aşağılayabiliriz? Onu nasıl kınayabilir ve en kötüsü ona nasıl düşman
olabiliriz?..
Bunun akılla, ilimle, insafla hiçbir alâkası olmadığını Resulûllah Efendimizin
(a.s.m.) ırkçılık hakkındaki şu kelâmı güzelce ortaya koyar: “Asabiyyet-i
cahiliyye...”
...
İnsan, ırkından dolayı ne iyi olabilir, ne de kötü... İyinin ve kötünün
tarifleri içinde böyle bir unsur yok. Bunu her akıl tasdik ettiği gibi, her
vicdan da yakînen bilir... Bir insanın iyiliğinden söz ederken; onun güzel
ahlâkını, takvasını, salih amelini, dürüstlüğünü, çalışkanlığını anlatırız.
Bunların tamamı onun iradesiyle ilgilidir... Kimse kendi ırkını kendi
iradesiyle seçmediğine göre, biz falan adam iyidir, çünkü filân ırka mensuptur
desek cehlimizi ilân etmiş oluruz.
Asabiyyet-i cahiliyye... Neresinden bakarsanız bakınız ırkçılık dâvâsı
cahiliyetten başka bir şey değil.
Ruhun ırkı var mıdır?
Ruh, beden ülkesinin misafiri... İnsan, ana rahminde dört aylık oluncaya kadar
bir nevi bitki hayatı yaşıyor. Falan ırktan olan bir babanın sulbünden gelmiş
ve yine falan ırktan bir annenin rahminde karar kılmış... Babasında insan
tohumunu halk eden, annesinin rahmini ona karargâh yapan Rabbinin ihsanıyla, o
karanlık menzilde büyümesini sürdürüyor.
İşte ırk mefhumu, ancak bu menzil için, bu ev için geçerli. Oraya gelen
misafir hiçbir ırka mensup değil. Ruhlar âleminden geliyor rahme. Ruhun ırkı
yoktur. Ve insan da kâmil mânâsıyla ruhtan ibarettir. Beden onun elbisesi.
İnsan değişik kumaşlardan elbiseler giymekle değişmez...
Geliniz, akılsız çocuklar gibi elbise dâvâsı gütmekten vazgeçelim...
Geliniz ruhumuza dönelim, irfanımızı artıralım. Kalbimizi Mevlâ’mızın razı
olduğu güzel hasletlerle bezeyelim. O’nun sevgisini ruh âlemimize sultan
yapalım. Diğer bütün sevgiler O’na tâbi olsun. O’nun marifetini aklımıza gaye
kılalım. Bütün bilgiler O’na hizmet ettikçe güzelleşsin. Kendimize şu veya bu
ideolojinin sapık liderlerini değil, Allah Resulünü rehber edelim...
O, Arap milliyetiyle ortaya atılmadı... O, sadece Araplara değil, bütün
âlemlere rahmet olarak gönderilmişti... Arap âlemi bu âlemlerden ancak birisi
olabilirdi. O, tevhid dâvâsıyla ortaya çıktı... Karşısında, her nev’iyle şirk
vardı. İnsanları putların köleliğinden, nefsin esaretinden, bâtıl inançların
tahakkümünden kurtarıp Allah’a kul etmek, O’nun dergâhında boyun büktürmek
istiyordu...
Zulmün yerine adaleti ikame edecek, her türlü yanlış telâkkiyi vahiy nuruyla
ortadan kaldıracaktı. Kötü ahlâkın her çeşidini, Kur’an ahlâkıyla
değiştirecekti. O’nun bu dâvâsı kabileler ötesi, ırklar ötesi, hatta kâinat
ötesiydi. Yaratıcısına inanmayan kul nasıl üstün olabilirdi?. Öyleyse O, işe
imandan başlayacaktı. Nitekim öyle yaptı...
Rabbine isyan eden kul nasıl faziletli olabilirdi? O halde O, insanları ibadet
etrafında halelendirecekti. Nitekim öyle yaptı. O’na kendi kavmi karşı çıktı.
Kendi akrabaları karşı çıktı. Öz amcası karşı çıktı...
Asr-ı Saadette, sahabelerin, inanmayan yakınları ile harp etmeleri ne kadar
mânidardır!.. O harplerde, kopan her küffar başıyla birlikte; hem
putperestlik, hem de ırkçılık yere yıkılıyordu... Ashap, hiçbir nesebî
karabetleri olmayan mü’min kardeşleriyle omuz omuza veriyor ve kendi
babalarını, kardeşlerini öldürüyorlardı. O dökülen kanla şirk ve ırkçılık
birlikte akıp maziye karışıyordu. Şeytanın göz yaşlarıyla beraber...
Aradan bindörtyüz sene geçti. Ama, şeytan yine aynı şeytandı... Belki de
maziye göre hayli tecrübe kazanmıştı... Bugün, İslâm âlemini ırkçılığın
parçaladığını ve bunun altında, en fazla, İngiliz parmağının olduğunu
bilmeyenimiz yok. Ama, ben işi İngiliz’den de öteye götürecek ve şeytana
bağlayacağım... İngiliz, şeytanın oyuncağı olmuş, ona kapılanlar da İngiliz’in
oyuncağı olmuştu. Ve en büyük düşmanımız icraatını perdeli olarak yürütmeyi
başarmıştı.
Aradan yıllar geçti, şimdi şeytanın vazifesini Almanlar yüklenmeğe
kalkışıyorlar. Türkiye’yi bölmek hususunda hain emeller beslemek suretiyle...
İngilizi, Almanı suçlamanın bize bir fayda vereceğini zannetmiyoruz...
Geliniz, “O (Şeytan), sizin apaçık düşmanınızdır” âyetine kulak verelim.
Babamızı Cennetten çıkaranın peşine takılıp Cehenneme gitmeyelim...
Kan dâvâsının asıl yeri bizce burası...
Irkçılığı ilk dâvâ eden kimdir ve bu davranış, kimin özelliğidir?
Irkçılık, zaten bir dâvâ olmaktan çok uzak. Şu veya bu ırktan olmamız nasıl
irademiz dışında ise, ırk değiştirmekten mahrum olduğumuz da bir gerçek... O
halde, insan ırk dâvâsı güttüğü ve onun reklâmını yaptığı zaman ne demek
istiyor?.. Bir adam ortaya atılıp, “benim gibi boylu var mı” diye bir dâvâ
gütse maskara olmaz mı?.. Herkes ona der ki: “Arkadaşım, annenle baban seni
çekip uzatarak uzun yapmadılar... Kısa boyluyu da, kimse mengenede
sıkıştırmadı... Senin dâvân tamamen yersiz. Ben seni takdir etsem bile senin
gibi olmak elimde mi? Öyle ise neyin dâvâsını güdüyorsun?”
Soy dâvâsı gütmek de buna benzemiyor mu? Türk olan, Kürt olan, Arap olan zaten
olmuştur. Bundan çıkmaları mümkün değil. Olmayanlar da olmamışlardır. Buna
girmeleri mümkün değil. Dâvâ ona derler ki, insan, onu kabullendiğinde intisap
edebilsin. Irkçılıkta bu mümkün mü?..
Bir zamanlar birtakım kimseler Türkçülük namına bu milletin İslâm âleminden
kopmasına yardım ediyor ve onları bizden ayırmaya çalışan İngiliz ajanlarının
işini kolaylaştırıyorlardı...
Bu sırada bu milletin bağrından çıkan büyük Üstad Bediüzzaman’ın şöyle
haykırdığını işitiyoruz: “Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et... Senin
milliyetin İslâmiyet ile imtizaç etmiş, ondan kabil-i tefrik değil, tefrik
etsen mahvsın. Bütün senin mazideki mefahirin İslâmiyet defterine geçmiş, bu
mefahir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların
vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme!..”
O günkü fitnenin bir başkası şimdi sahneleniyor. O halde aynı ikazı Türk
yerine Kürt kelimesini koyarak şarktaki din kardeşlerimize, mazideki silah
arkadaşlarımıza, Osmanlı’nın önemli bir rüknü olmakla garbı titreten kahraman
vatandaşlarımıza yine Üstadın dilinden okumamız gerekmiyor mu? Gerekiyor...
Hem de mazidekinden kat kat fazla vurgulayarak...
Irkçılık dendi mi hemen akla iki millet gelir: Yahudi ve Alman. Üstün ırk
safsatasına kendini en fazla kaptıran Yahudiler, diğer milletleri hayvandan da
aşağı görürken, hatta onlara zulmetmeyi, haksızlık etmeyi sevap sayarken,
Almanlar da Hitler’in bayraklaştırdığı Alman ırkçılığının sarhoşluğuyla cihana
hâkim olma hayaline kapıldılar ve dünyanın huzurunu altüst ettiler... Ne
gariptir ki, bugün memleketimizi parçalamaya dönük faaliyetlerin arkasında, bu
iki ırkçı milletin desiseleri, entrikaları, propagandaları ilk sıraları
alıyor...
Irkçılığın bu iki temsilcisinden daha ön sırada biri var... Bu felsefe,
temelde ona dayanıyor: Şeytan...Aslıyla övünmeyi, başka asıldan gelenleri hor
görmeyi o başlatmıştı. “Onu topraktan yarattın, beni ise ateşten” diyerek Hz.
Âdem’e (A.S) secde etmemişti. “Ateş topraktan üstün. Öyle ise ben kendimden
daha aşağı birine nasıl secde edebilirim?” diyerek isyanını müdafaaya
kalkışmıştı.
Şimdi ise, hepsi topraktan yaratılanlar arasında yine aynı şeytan mantığının
hüküm sürdüğünü görüyor ve üzülüyoruz. Bu ters mantık, bu yanlış
değerlendirme, sahibini ancak şeytanın yanına götürür. Zira, bu düşüncenin
mucidi odur, patenti ona aittir...
Kur’an-ı Kerimin ırkçılığa bakışı nasıldır?
Hucurat Sûresinden ezelî hüküm ve İlâhî emir: “Ancak mü’minler birbirinin
kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını ıslah edin.”
Allah ne Türkleri, ne Kürtleri değil, ancak, mü’minleri birbiriyle kardeş
ediyor. Mü’min olmayan bir insan, mü’min babasına varis olamıyor. İman
gidince, maddî, uzvî ve ırkî bağlılık bir işe yaramıyor.
“Kendi nefsi için istediğini mü’min kardeşi için de istemeyen (kâmil) mü’min
olamaz” buyuran Allah Resulü (a.s.m.), bu âyetin amel ve his âlemimize nasıl
aksedeceği hususunda yol gösteriyor bize...
Müminler birbirlerini böylesine sevmeleri gerektiği halde şu veya bu sebeple
aralarına kin ve husumet girerse, bu takdirde ne yapacaklardır? Âyet-i
kerimenin devamı şunu emreder: “Kardeşlerinizin arasını ıslah edin.” Onları
sulha, sükûna kavuşturun. Düşmanlıklarını, dostluğa, muhabbete, uhuvvete
çevirin...
Evet, Kuran’ın hükmüne göre müminler kardeş. Hepsi bir tek aile. Tek cephe...
Onların arasına nifak sokanlar ise bilerek veya bilmeyerek karşı cephe namına
çalışmış olmuyorlar mı? Zaten tatbikat da böyle. Aramıza tefrika sokmak
isteyenler, tarihî hasımlarımız... Haçlı zihniyeti... Küfür örgütleri... Nifak
locaları...
Onlar vazifelerini yapıyorlar. Tıpkı şeytan gibi. Ateşin vazifesi yakmaktır.
Ama, elimizi korumak da bize düşüyor. Bugün aramıza sokulmak istenen bu
fitneye karşı çıkmak ve müminler arasındaki muhabbet bağlarını arttırmak büyük
bir cihat... Bizi, düşman kardeşler hâline getirmek isteyenlerin heveslerini
kursaklarında koymak, hepimiz için, en ileri bir vecibe...
Hud Sûresinden ulvî bir ders: Nuh (A.S) “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da benim
ailemdendir (benim ehlimdendir)” diye tufan hâdisesinden onun kurtulmasını
istediğinde, İlâhî cevap şöyle gelir: “Ey Nuh o senin ailenden (ehlinden)
değildir” ve Nuh (A.S) oğlunu gemiye almaktan men edilir... Demek ki; insanın,
inanmayan, isyan eden oğlu onun ehli sayılmıyor.
Öyle ise inanmayan ırkdaşı da onun dostu, kardeşi olamaz. Bu hakikati hiçbir
tevile imkân vermeyecek kadar net biçimde ortaya koyan bir Allah kelâmı: “Ey
iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi eğer küfrü imana tercih
etmişlerse dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar,
zalimlerin ta kendisidir.” (Tevbe suresi, 23)
“Ancak müminler birbirinin kardeşidirler” âyet-i kerimesinde ders verilen ince
ruhun, derin şuurun bir başka ifadesi. İnanmayan babanız sizin dostunuz değil,
inanmayan kardeşiniz de sizin dostunuz değil… Ve onları dost edinmek zalimlik.
Onları dost edinen insan, hakikati çiğnemiş, zulmetmiştir.
Allah’ın ona bir ihsanı olan sevgi hissini yanlış yerde kullanmış,
zulmetmiştir…
Yanlış bir tercihle kendisini Cehenneme sokmaya sebep olmuş, nefsine
zulmetmiştir.
Onun sevgi hanesinde küffar, mü’mine ağır basmış ve o adam bu büyük
adaletsizliği işlemekle zalim olmuştur.
Mahşer, mutlak aziz olan Allah’ın huzurunda herkesin zilletini ilân ettiği
müstesna meydan… ‘Maliki yevmiddin’ olan Allah haber veriyor: “O gün ne mal,
ne evlât bir fayda vermez. Allah’a kalb-i selim ile gelenler müstesna..”
(Şuara suresi, 88-89)
Irk yakınlığının en birinci basamağı, en ileri seviyesi evlâtla baba
arasındaki münasebet değil midir? Bu âyet, bu yakınlığın o meydanda para
etmeyeceğini haber veriyor bize… Artık hangi ırkçılıktan bahsediyoruz… O gün
kimsenin ne malına, ne mülküne, ne de kazandığı evlât sayısına bakılmayacak…
O gün tek geçer akçe var: Kalb-i selim. Allah’a teslim olmuş, O’nun her emrine
ram olmuş temiz ve halis bir kalp… O’ndan başkasına bağlanmamış bir gönül. Bu
gönül kimde bulunursa bulunsun, Arapta olsun, Acemde olsun makbuldür. Ve
Cennet, kalb-i selim sahiplerinin varacağı mükâfat menzili. Orada her mü’mine,
ihlâsına, ameline, ahlâkına, gayretine, himmetine göre makam verilecek… Ondaki
bütün tabakalar bu esaslara göre. Orada her ırkın ayrı bir makamı yok…
Irkçılığı men eden âyet-i kerimeyi bir kez daha hatırlayalım: “Ey insanlar!
Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık... Ve sizi millet
millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız... Allah katında en
şerefliniz O’ndan en çok korkanınızdır.” (Hucurat suresi, 13)
Allah resulünün (a.s.m.) ırkçılığa bakışı nasıldır?
İns ve cinnin o yegâne rehberi, ırkçılık hakkında, “asabiyyet-i cahiliyye”
tabirini kullanmış ve onu İslâm öncesi, Asr-ı Saadet öncesi, cehalet
devrinden, fetret devrinden kalma çirkin bir dâvâ olarak görmüş ve
göstermiştir. Bu vadide pek çok Hadis-i Şerifleri mevcut... Bunlardan birisi
şöyle:
“Ümmetimin helâk olması üç şeyden ileri gelecektir: “Kaderiye (‘kişi kendi
fiilinin yaratıcısıdır’ cümlesinde ifadesini bulan, kaderi inkâr dâvâsı).
Unsuruyet dâvâsı (ırkçılık) ve dinî meselelerde gevşeklik etmek.” (Taberanî,
Mu’cemüs Sağir, 158)
Bir diğer Hadis-i Şerif: “Asabiyet dâvâsına kalkışan, onu yaymaya çalışan, bu
dâvâ uğrunda mücadele eden kimse bizden değildir” (Ebu Davut, Edeb, 121)
Bir başka Hadisleri: “Kim hevasına uyarak bâtıl yolda cenk eder,
kavmiyetçiliğe çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre
kapılırsa cahiliye ölümü üzere ölür.” (İbni Mace, Fiten, 7)
Bu Hadis-i Şerifleri iyi değerlendirdiğimizde kavmini sevmekle, kavmiyetçilik
dâvâsı gütmenin ayrı şeyler olduğunu anlarız. İslâm’ın yasakladığı, Allah
Resulü’nün şiddetle menettiği, “kavmiyetçilik dâvâsında bulunmak”, diğer
Müslümanlara hor bakmak, İslâm’ı bölüp parçalamak ve takvanın dışında bir
başka fazilet ve üstünlük ölçüsü getirmekle İslâm’ın ruhuna ters düşmektir.
Yoksa, her insan akrabasını sever, onlara iyilikte bulunur. Yâni sıla-ı rahim
yapar. Bu hususta Allah fermanında nice teşvikler vardır. İnsanın içinde
yaşadığı milletini sevmesi, onlara acıması, onların hatasını düzeltmeye
çalışması, ecdadının mazideki iftihar verici hallerini hatırlayıp onlara lâyık
bir evlât olmak için gayret göstermesi ırkçılıktan tamamen ayrıdır.
İslâm ırkı reddetmez, ırkçılığı men eder… Buna bir misal olarak cinsiyeti
verebiliriz. Kur’an-ı Kerîm, bizim kabile kabile yaratıldığımızı da haber
veriyor, erkekli dişili yaratıldığımızı da…
Biz ne ırkları inkâr ediyoruz, ne de cinsiyeti… Erkeklerin ve kadınların ayrı
birer cephe kurarak mücadeleye girmeleri hâlinde nasıl aile kökünden
yıkılırsa, ırk dâvâsı güderek parçalanmak da millet mefhumunu, devlet
mefhumunu yaralar ve bizi düşmanlarımız karşısında zayıf düşürmekten başka bir
şeye yaramaz.
Allah Resulünün ırkçılık hakkındaki beyanlarını ‘Veda Hutbesi’ ile
noktalayalım.
Resulûllah Efendimiz (a.s.m.), 23 senelik tebliğ ve irşat hayatını noktalamaya
yakın olduğu günlerde son haccını, veda haccını yapar ve oradan irat ettiği
eşsiz hutbesiyle Müslümanların dikkatini ana meselelerde bir kez daha
yoğunlaştırır. Irkçılık âfetine de bu hutbede dikkat çekilmesi ayrıca bir önem
arz eder...
Hutbenin bu bölümünde şöyle buyurulur: “Ey İnsanlar!.. Rabbiniz birdir,
babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır.
Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi,
kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir
üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah
yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.
Prof. Dr. Alaaddin Başar |
|