TÜRKİYE’DE ATEİST SOLUN DİN SÖYLEMİ
Giriş
Marx
(1820-1895) ve Engels’in (1820-1895)
1948 yılında başlattıkları modern sosyalist hareket, ateizmi toplumsal yapıdan
hareketle ön plana çıkarmış ve açıklamaya çalışmıştır. Bu durum ‘sosyo-politik
ateizm’
olarak da isimlendirilir. Aslında sosyalizmin öncelikli amacı dini yok etmek
olmadığı gibi onun karşıtı da teizm değil, kapitalizmdir. Buna göre dinle soyut
ve saf entelektüel sâiklerle değil, sosyalist ideallerin engeli olması sebebiyle
mücadele edilmelidir. Sosyalist ideolog ve siyasetçiler toplumu yeniden
yapılandırma sürecinde dini en büyük engel olarak görmüşlerdir. Lenin
(1870-1924) 1905 yılında yazdığı bir
makalesinde şu ifadelere yer verir:
“Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ni, işçilerin her
türlü dinsel uyutmacadan kurtulması adına mücadele etmek için kurduk... Bizim
propagandamız tamamen bilimsel, dahası materyalist dünya görüşü üzerindedir...
Fakat
bu hiçbir zaman yeri olamadığı halde din sorununun birinci plana alınması
demek değildir.”
Sosyolojik
bir olgu olarak algılanan din, mülkiyetin ve sınıf çatışmalarının olmadığı bir
toplum düzeni -yani sosyalizm- kurulup, toplumsal bütünün rahatsızlıkları tedavi
edildiğinde kendiliğinden ortadan kalkacaktı. Marx’a göre yahûdiler seyyar
satıcı hayatından kurtarılabilirse, Yahûdilik kolayca yok olacaktı.
Son iki
yüzyılda dinin tamamen sosyolojik bir olgu olduğu ve ortadan kaldırılabileceği
şeklindeki tasavvur, bazı dışa kapalı, katı ideolojik yapı ve toplumlar dışında,
günümüzde artık önemini ve geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiş, düşünce, inanç
ve teşebbüs hürriyetine dayalı ılımlı bir liberalizm ön plana çıkmışsa da
ülkemizde 19. yy.’da olduğu şekliyle sosyalist teorilere büyük ölçüde bugün de
bağlılığını sürdüren ve bu sâikle bütün dinî inanç ve değerlerin ortadan
kaldırılacağına inanan ve bunun mücâdelesini veren kesimler mevcuttur. Eskiden
Sovyetler Birliği’nde ve sosyalizmin hakim olduğu bazı üçüncü dünya ülkelerinde
olduğu gibi ülkemizde de bazı sosyalistler ateizmi ideolojilerinin ayrılmaz bir
parçası ve propaganda aracı olarak değerlendirmekte ve bilimsel ateizm olarak
takdim etmektedirler.Bu
makalede, mümkün olduğunca sınırlayıcı tanımlamalardan uzak kalmaya çalışarak bu
ideali paylaşan çevrelerin, yazarların görüşlerinden örnekler vermek sûretiyle,
eleştirel bir üslûpla, onların din söyleminin koordinatlarını belirleme amacını
güdeceğiz.
Şunu da
ifade etmeliyiz ki, inceleme konusu yaptığımız bu söylem, sol düşünceye sahip
bütün ateistlerin din anlayışını yansıtmamaktadır. Kendilerine ve eserlerine
atıfta bulunacağımız isimlerin
ortak özelliği ateizmi ve İslâm’a karşı mücadeleyi bayraklaştırmalarıdır. Ancak
bu mücadelede Erdoğan Aydın ve Doğu Perinçek gibi bazılarında sosyalizm, İlhan
Arsel ve Turan Dursun
gibi bazılarında ise akılcılık ve bilim vurgusu öne çıkar.
1.
Din Algısı
Batı’da
özellikle sosyal bilimlerde ilerlemecilik söylemi, pozitivist dogmatizm ve
evrimci materyalist ideolojinin hakim olduğu XVIII: ve XIX. yüzyıldan itibaren
Jhon Lubbock (1834-1913), E. B. Taylor (1832-1917), E. Durkheim (1858-1917)
gibi sosyal bilimciler dinin kaynağını psiko-sosyal etmenlere indirgemişlerdir.
Bu söylem sosyalist ideolojinin de benimsediği bir söylem olmakla birlikte,
onlar dini daha çok sınıflar arası mücadelelerin bir ürünü olarak görmüşlerdir.
Doğaya yenik düşen ilk insanlar tanrılara, şeytanlara, mûcizelere vb. şeylere
inanmışlardır. Din, yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere bu dünyada azla
yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada cennet umudunu
sürdürmeyi öğretir.
Bu yönüyle Max’ın en ünlü sözleriyle din; “kalpsiz dünyanın kalbi, acı çeken
kitlelerin afyonu (veya ağrı kesicisi) dur.”
Buna göre halkı uyutan, sömürü ilişkilerini kolaylaştıran, zihni uyuşturan dinle
mücadele edilmelidir.
Dine
ilişkin bu tasavvuru -belki de biraz daha vulgarize versiyonuyla- ülkemizdeki
ateist sol yayınlarda görmek mümkündür: Buna göre din insanların
anlayamadıkları, karşısında güçsüz kaldıkları doğa ve toplum olaylarını,
tasarladıkları doğa üstü gizemsel nitelikli güçlerle açıklamaya yönelmeleri ile
ortaya çıkan toplumsal ve tarihsel bir olgudur.
İnsanların çaresizlik ve bilgisizliklerinden yararlanılarak üretilmiş olan
dinler, insanın ölüm, cehennem ve tanrı korkusunu sömürerek yaşamaktadır.
Din sayesinde inanmaya elverişli yoksul insanlar, tanrının kendilerini denediği
sanısıyla içinde bulundukları duruma katlanmaları sağlanarak zenginler yararına
uyutulmaktadır.
Dinler çok tanrıcılıktan tektanrıcılığa doğru evrilmiş olup insanlık tarihine
göre oldukça yeni sayılırlar. Din ne ezelidir ne de ebedî, gelecek zorunlu
olarak dinsiz olacaktır
Kapitalizmin yıkılması sonucu, dine destek olan koşullar da yok olunca, süreç
içinde dinin kaybolup gitmesi de kaçınılmazdır. Batı aydınlanmasında olduğu
türden dinin dogmaları yerle bir edilmeden bilim, felsefe, özgür düşünce, laik
ve demokratik bir hayat özetle aydınlığa giden yollar açılmayacaktır.
Cüretkâr
bir hareket ve tarafgir bir kısmî üstünlük ile sosyoloji, psikoloji ve kültürel
antropoloji dinin doğuşunu ve özünü açıklamaya yönelik teoriler kurdu. Bazı
çevrelerin tabulaştırdığı bu açıklayıcı teori rüyası ya da hayali artık
bitmiştir.Kanaatimize göre bunun sebebi sadece nazarî ispatların kusuru değil,
beşerî ilimlerin tabiatları gereği yargılama yetkisinin sınırlı oluşudur.
Zira sosyal bilimler insan dışında kalan olguları veya insan eyleminin yöneldiği
dünyayı değil, bu yönelme eyleminin kendisini inceler.
2.
İslâm Algısı
Sözünü
ettiğimiz sol kesimin İslâm’a ilgisi, anlam arayışının veya bilgi ve hakikat
sevgisinin güdülediği bir anlama kaygısından ziyade, İslâm’ın, ideolojilerine
engel teşkil ettiğini düşünmelerinden ve halkı din konusunda aydınlatma
hevesinden kaynaklanmaktadır. Zira müslümanlar genel kültürden, akılcı
düşünceden ve pozitif bilimden mahrum olmaları nedeniyle kendi dinlerini
değerlendirebilecek yetkinliğe sahip olmadıklarından içeriğini bilir
göründükleri şeriattan da habersizdirler.
Dolayısıyla İslâm’ın değeri ancak dışarıdan nesnel bir bakışla, aydınlanmış
zihinlerce, layıkıyla takdir edilebilir. Ancak bu nâdir şahsiyetler, müslüman
halka İslâm’ın ne kadar ilkel bir din olduğunu göstermek ve onları aydınlatmak
için dahi olsa İslâm’ın orijinal kaynaklarını ve dilini öğrenmek adına yıllarını
ve emeklerini israf etme lüksüne sahip değildirler. Bundan dolayı yüzyılda
birkaç tane dahi olsa, yıllarını vererek medreselerde, ilkel koşullarda İslâm
geleneği içinde yetişmiş Turan Dursun ve Arif Tekin
gibi aydınlanma kahramanları İslâm kaynaklarından malzeme sağlamaları bakımından
iyi değerlendirilmelidir. Hedef ve yönteme ilişkin bu ön açıklamadan sonra
söylemlerinde İslâm’a dair öne çıkan vurgularını açıklamaya geçebiliriz.
2.1.
“İslamiyet, Yahudilik ve Hristiyanlık Kaynaklıdır.”
Bu söylemin sahipleri ilahi kitaplar arasındaki
benzerlikten hareketle İncil, Tevrat ve şerhlerini Kur’an’ın ve İslâm’ın en
önemli kaynakları olarak görmektedirler. Ancak Tevrat ve İncil de ilahi kökenli
değildir. Turan Dursun’a göre, İslâm’ın da Yahudilik ve Hristiyanlığın da asıl
kaynağı dinlerin en eskisi olan Sabiîlik’tir.
Muazzez İlmiye Çığ ise Sümer din ve edebiyatı ile Tevrat İncil ve Kur’an’daki
benzerliklerden hareketle bu dinlerin asıl kaynağı olarak Sümer kültürünü
gösterir.Ancak ateist sol söylemi örneklemesi bakımından
Erdoğan Aydın’ın yorumu daha karakteristiktir: Hristiyanlığın toplumsallaşıp
devletleşemediği, Yahûdîliğin de kavimler üstü bir anlayışa sahip olamadığı
Ortadoğu’da, tektanrıcı kültürün çok tanrıcı kültüre göre ileri ve üstün bir
kültür olması nedeniyle, tek tanrıcı bir din için ortam hazır idi. İşte İslâm bu
olanakları değerlendirecek bir yapıda ortaya çıktı. Egemen sınıfların dini
olarak ortaya çıkan İslâmiyet, bölgenin egemen üretim ilişkilerine muhalif
olmayıp, kölecilik dahil, sömürü ilişkilerini kutsaması ve ticareti önemsemesi
nedeniyle kısa sürede Ortadoğu’ya egemen oldu.
İslâm
dininin Yahudilik ve Hristiyanlık kaynaklı olduğu iddiası Batı’da özellikle XII.
yüzyılda Haçlı seferleri sırasında bir savaş propagandası olarak işlev
görmüştür. XX. yy.’da bazı müslüman âlimlerce ve müsteşriklerce ilmî ciddiyetle
yapılmış çalışmalara kadar Hristiyan dünyada savunulagelmiş ve genel kabul
görmüş bu yaklaşıma bugün şarkiyatçılar dahi iltifat etmemektedir.
Kur’an’ın
sunduğu tarih perspektifinde İslâm, Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün
peygamberlerin tebliğ ettiği ve esası tek Allah’a ve âhirete iman ile güzel
ahlâk olan Allah’ın dininin genel adı olarak sunulmuştur. İlahi kitaplar, farklı
ilahî dinler vaaz etmekten ziyade, tek ilahi dinin farklı şeriatları (Musevî,
İsevî) olarak konumlandırılmıştır. Bu nedenle İslâm dini ile başta Yahudilik ve Hristiyanlık gibi ilahî dinler olmak üzere, İslâm’ın dejenere olmuş versiyonu
olarak görülebilecek Sabiîlik gibi bazı dinî gelenekler arasındaki benzerlik, bu
dinlerin kaynağının özde “Bir” olduğunun işareti olarak görülebilir. Şu halde
dinler arası benzerlik Kur’an’ın sunduğu İslâm tasavvurunu zayıflatması bir yana
güçlendirmektedir.
2.2.
“İslâm Şeriattır, Şeriat İse Çağdışı Bir Devlet Modelidir.”
İslâm’ın
öncelikle bir devlet modeli ve şeriat olarak algılandığı, İslâm’la şeriatın
özdeşleştirildiği bu söylemin kurgusunu şöylece özetlemek mümkündür:
Şeriat
demek, İslâm demek olduğu gibi şeriat devleti demek de teokratik devlet demektir
ve İslâm’la teokrasi aynı paranın iki yüzü gibidir. Bu yönetim şeklinde,
Tanrı’nın yeryüzündeki vekili olan halife, iktidarı Tanrı adına kullanmaktadır,
halkına değil Tanrı’ya karşı sorumludur ve iktidarını kötüye kullansa, halkına
zulmetse dahi ona itaat edilir. Cumhuriyet kuruluncaya dek 1400 yıl boyunca
Müslümanlar bu despotik, monarşik yönetimlerle ilkel toplum şartlarında koyun
sürüsü gibi yönetilmişlerdir.
Diğer yandan şeriat kuralları değişmez
özelliktedir; dinamik değildir ve evrensel olamazlar. Yaşamsa sürekli değişim
içindedir. Beliren yeni gereksinimler yeni karşılıklar ister. Değişmeyen sabit
bir hukukla ilerlenemez ve çağdaş olunamaz. Bundan dolayıdır ki, gerçek
anlamıyla bir hukuk devletinde ve çağdaş toplum yaşamında egemenlik, geleneklere
din ve inançlara verilemez. Verilirse hukuktan ve çağdaşlıktan söz edilemez.
İnsan hakları, laiklik, demokrasi gibi çağdaş insanlık değerleri ile uzlaşması
mümkün olmayan İslâmcı akımlarla hesaplaşmak zorunludur; çünkü sadece
cumhuriyetin kurumları değil, iki yüzyıllık geçmişe sahip olan ulusal aydınlanma
hareketimizin bütün değerleri tehlikededir. Çağdaşlaşmak için aydınlanma
zorunludur. Aydınlanma, aklın inançtan bilimin dinden bağımsızlaşması, aklın ve
bilimin öncülüğüne, insan haklarına ve demokrasiye yöneliştir.
Batı bugünkü gelişimini, ilerlemesini ve uygarlığını din adamlarının saltanatına
ve mel’anetine son vermekle sağlamıştır. İnsanlık tarihinin en önemli aşamaları
insan aklının dinin tasallutundan kurtarılmış olduğu son üç dört yüzyıl
içerisinde kendisini göstermiştir. Batı’da bu durum aydının dine karşı
mücadelesinin bir sonucudur. Toplumlar ve kişiler ancak bağlı ve saplı
bulundukları inançlarının temelsiz ve boş şeyler olduğunu gördükleri zaman değer
sistemlerine ve ideolojilere yönelirler.Türkiye’de emekçi halkın siyasal ve
ekonomik mücadelesi hiç kuşkusuz ideolojik ve kültürel alanda aydınlanma
mücadelesiyle el ele gelişecektir. Bundan dolayı şeriata karşı savaşmak kendini
aydın bilen her insan için kutsal bir görevdir;
bu savaşa katılmayan aydınlarımız hıyanet içerisindedir.
Bu söylem
sahiplerinin aydınlanma, akıl, bilim, çağdaşlık, kavramlarıyla kurguladıkları
retorik, Batı’nın kendi tarihsel koşullarında yaşadığı, bugün bir çok açıdan
sorgulayıp aştığı bir dönemdeki tecrübelerinin evrenselleştirilip kutsanmasına
dayanmaktadır. Onların XVIII. veya XIX. yüzyılda ve Hristiyan dünyada
yaşamadığımızı fark etmeleri bir yana, pozitivizme ve marksizmin hazır
kalıplarına ayarlanmış zihinleri, kutsadıkları aydınlanma dönemini dahi
layıkıyla anlamalarına engel olmaktadır.
Her din,
ideoloji ve felsefe ancak kendi mâkuliyeti içinde ve tarihsel koşullarında doğru
kavranabilir. Bu nedenle İslâm’ın ilahi kitabı Kur’an-ı Kerim’in ana konuları
olan inanç, ahlâk-hukuk ve ibadetlerin İslâm’ın değer yapısındaki yerinin doğru
kavranması birçok açıdan önemlidir. Oysa sol söylem İslâm’ı, “evrensel, ilâhî ve
ebedî hakikatin olmadığı, her şeyin tarihsel ve konjonktürel zorunluluklarca
şekillendiği” ön kabulüne dayanan materyalist tarihselci perspektiften
okumaktadır. Bu durumda tarihsel olanın evrenseli, konjonktürün ilkeyi, sınırlı
olanın mutlak ve ilâhî olanı belirlediği öncelikle kabul edilmiş oluyor. Erdoğan
Aydın’ın, namaz, oruç, kurban gibi ibâdetleri, “Arap toplumundaki ‘köle-efendi’
diyalektiğinin ‘Allah-kul’ ilişkisi olarak kurgulanması”; zekât ve sadaka
ibâdetini, “İslâm’ın zengin ve fakir ayrımını dolayısıyla eşitsizlik toplumunu
kutsallaştırıp meşrulaştırması ve sömürüyü teşvik etmesi” şeklinde yorumlaması
İslâm’ı “tersinden okumasının” sonucudur. Oysa İslâm nazarında tarihsel koşullar
sadece birer etkileyicidir, yani ilâhî hitap tarihsel olanı dikkate alır, fakat
belirleyici ve asıl olan, sınırsız, mutlak ve hakîm varlık olan Allah’tır. Aynı
şekilde Kur’an’ın fiili yasama ile ilgili az sayıdaki hukukî kuralları veya
İslâm’ın belli bir tarihsel dönemdeki uygulama formu anlamıyla “şeriat” kavramı
ile İslâm’ı özdeşleştirmek İslâmî değer yapısını tersine çevirmek veya İslâm’ı
tersinden okumak demektir. Bu tavrın sebebi maddeyi ve sosyal pratikleri esas
alan maddeci, marksist felsefenin mutlaklaştırılıp adetâ dogmalaştırılması ve
İslâm’ın da bu bağlamda değerlendirilmesidir.
Konu
ettiğimiz sol yaklaşımın İslâm ile bilim ve akıl ilişkisindeki temel vurguları
şöylece özetlenebilir:
İnsanlığın ilerlemesini belirleyen din değil,
bilimdir. Din, bilim ve felsefe ile uzlaşmaz. Çünkü bilim ve felsefe özgür aklın
işlediği konulardır ve dogmalara karşıdır.
Bilim maddeyi, din ruhu esas alır. Bilimsel bilgi doğrulanabilir, dini bilgi ise
fantastik imgelerde ifadesini bulan dogmatik bir bilgidir.
Akıl-dışılık İslâm şeriatının temel eğitim ilkelerinden biridir ki, kişiyi
düşünme gücünden ve yaratıcı zekâdan yoksun kılar.
Bilim geliştikçe insanlık metafizik düşüncenin
avutucu etkisinden kurtulacaktır. Gerçek bilim felsefesi olan diyalektik
materyalizmin, hayatın her öğesine ilişkin süregelen aydınlatma sürecinin henüz
kanıtlayamadığı olgular, tanrının varlığını kanıtlayan olgular olmaktan
çıkmıştır. Bilimin henüz tam anlamıyla açıklayamadığı olguların, öncekilerin
izlediği evrim ışığında açıklanacağına “bilimsel anlamda mutlak bir inanç”
beslenir olmuştur.
Bu söylemin sahipleri genel görüşleri çerçevesinde
İslâm’ın inanç esaslarını, insanın yaratılış öyküsünü, peygamber kıssalarını,
mucizeleri değerlendirmeye tabi tutarak Kur’an’ın verileriyle bilimsel ve tarihi
verilerin çeliştiğini uzun uzun ıspatlamaya çalışırlar.
Oysa İslâm’ın İlâhî Kitabı, insanın duyu akıl gibi
yetileri sayesinde bilgi edinebileceği fizik alana dair bilimsel bilgi veya
geçmişe yönelik tarihî bilgi vermeyi amaçlamamaktadır. İlâhî bilginin asıl amacı
insanı Tek Yaratıcı’nın varlığı ve nitelikleri konusunda bilgilendirmek ve bütün
ilişkiler örgüsünü (Allah-insan-alem) buna göre düzenlemektir.
Kur’an’ın yer, gök, insanın ve alemin yaratılışı, yağmurun yağması,
gemilerin yürütülmesi gibi fizik olaylardan bahsetmesinin sebebi, bu konularda
pozitif (bilimsel) bilgi vermek değil, o dönem Arap toplumunun gözlemlediği
fizik olaylardan hareketle varlığın anlamlandırılması konusunda insana yol
göstermektir.
Kur’an
" tabiata ilişkin açıklamalarda bulunurken, tabiî sebepleri inkâr etmez;
onun reddettiği, tabiî sebeplerin nihaî sebepler olarak görülmesidir."
Özetle
Allah’ın insanlara vahiy aracılığıyla verdiği bilgi temelde; varlığın fizik
değil, metafizik boyutu (gayb) hakkında bize yol gösterir. Zira
tanrı veya varlığın, hayatın anlamı üzerine pozitif
bilimin sınırlarında söylenebilecek çok şey yoktur. İnsanların metafizik alana
dair geliştirdiği felsefelerin bilgisel bir değeri vardır, fakat nihaî olarak bu
felsefelerin doğruluğunun delili yokturİnsan açısından, varlığı kavrama iddiasında olan,
başka bir deyişle metafizik alana giren her bilgide, bilgi ile inancın
bütünleşmesi, hatta birbirine dönüşmesi kaçınılmazdır. Duyu ve akıl
seviyesindeki bilgi, sınırlılığı sebebiyle mutlak bilgiyi kuşatma imkânına sahip
olmadığından, bu alana ilişkin bilgilerimiz pozitif bilgi gibi objektif olamaz.
Fizikten metafiziğe, başka bir deyişle somut bilgiden soyut bilgiye doğru
gidildikçe, bilgiyi test etme olanakları, nesnellik azalır, öznellik artar,
hatta bir noktadan sonra imkânsızlaşır. Bu hem insan bilgisinin sınırları, hem
de varlık âleminin yapısıyla ilgilidir.
Ancak bu durum, öznel bilginin değersiz ve önemsiz, nesnel bilginin ise değerli
ve önemli olduğu anlamına gelmez. Bilginin değeri sadece onun yöntemine değil,
kaynağına ve insan için ifade ettiği anlama da bağlıdır. Vahiy bilgisi mutlak ve
kuşatıcı bilginin sahibi Allah’tan kaynaklanır. Diğer yandan ilâhî kaynaklı
olmasa dahi metafizik bilgi insan için vazgeçilmez bir öneme sahiptir.
Çünkü insan yaşayabilmek için varoluşunu anlamlandırmak durumundadır. İnsan için
varlığın anlamlandırılması ise -ister dinî olsun ister din dışı- metafizik
bilginin konusudur. Tarih boyunca insanlığın, fizik doğaya ilişkin bilimsel
nitelikli bilgilere sahip olmadan pekâla yaşamış olmasına karşın, varlığı
anlamlandırma bağlamında inançlardan ayrı kalamaması bu tezimizi destekler
niteliktedir.
2.4.
“İslâm İnançları Adâlete, Bilime ve Akla Aykırıdır.”
Söz konusu
ateist söylemin kurgusunun kavranması bakımından İslâm dininin inanç konularına
ilişkin yaklaşımlarından örnekler vermenin yararlı olacağı kanaatindeyiz:
İslâm’ın bütün inanç esasları gibi Allah’ın
varlığının da gözleme ve deneye dayanarak bilimsel yöntemle ispatı mümkün
değildir. Allah kendi varlığını, O’na inanmamızı gerektirecek açıklıkta ortaya
koymamıştır. Tanrı’nın mutlak egemeni olduğu dünyada, binlerce yıldan beri
süregelen adaletsizlik ve zulüm, O’nun yokluğunu göstermeye yeterlidir. Eğer
mutlaka bir tanrı varsa onun adil bir tanrı olmadığını düşünmek gerekir. Tanrı’nın varlığı gibi metafizik iddiaların meşru
karşılandığı zamanlardan bugüne kadar geçen uzun yıllar sonrasında artık bilim,
yaşamın doğa üstü bir güç tarafından yaratılmayıp, milyarlarca yıllık bir evrim
içinde oluştuğunu göstermiş bulunmaktadır. Somut gerçeklerden hareketle,
materyalist mantıkta ifadesini bulan biricik yaratıcı güç, uygun maddî koşullar
üzerinde yükselen insan bilinci ve emeğinden başkası değildir.Gerçekte peygamberlik diye bir kurum olmadığı gibi
olması da gereksizdir. Üstelik vahyi ilhamdan ayırmak olanaksız olup, vahyin
Allah’tan geldiği iddiasının bilimsel bir dayanağı yoktur. Çünkü ruh diye bir
varlığın olmadığı, her şeyin yüksek düzeyde maddî varlık olan beynimizde
başlayıp beynimizde bittiği, dolayısıyla insan düşüncelerinin, sezgilerinin,
duygularının, karakterinin, heyecanlarının insan üstü güçlerce değil; “insanî ve
maddî süreçlerce belirlendiği”, bilimsel gerçeği ışığında tanrıdan gelen vahiy
düşüncesi, tipik bir VII. yy. insanı yargısıdır.
Kur’an, yeni peygamberler ortaya çıkmasının,
ideolojik ortamını kurutmak, iktidar parçalanmasının önüne geçmek, ideolojik ve
anayasal boşluğu gidermek ve kazanılmış egemenliği koruyup genişletmek gibi
doğrudan siyasi gereksinimleri karşılamak üzere toplanıp kitaplaştırıldı.
Kur’an’ın iç yapısının, dil, üslûp ve metin kurgusunun, mûcize oluşu bir yana,
onun sistemsiz ve çelişkilerle dolu bir kitap olduğunu söylemek gerekir.Bilimsel açıdan bakıldığında ahiret inancı verili
yaşamdaki doyumsuzluğun sonucu olarak, insanın tüm beklentilerinin karşılandığı
koşullarda, süreğen yaşama özleminin, basit bir yansımasından ibarettir. Ahiret
inancı, insanlara “nasıl olsa öbür dünyada hak yerini bulacak; iyilerin tüm
özlemleri gerçekleşecek, kötüler cezalandırılacaktır” düşüncesini aşıladığından
egemenlerin sömürü düzenine hizmet eder: Bu durumda insanlar; zulme, sömürüye,
eşitsizliğe karşı örgütlenip haklarını arayacaklarına ibâdete ve tevekküle
yönelirler. Bundan dolayı tarih boyunca öbür dünya inancı; emekçi, dar gelirli
ve ezilen kesimlerin sömürü düzenine yedeklenip, avutulması ve uyuşturulmasını
kolaylaştırmıştır.
Kur’an’da tasvir edilen cennet yaşamı, tam
anlamıyla asalak bir Arap aristokrat yaşamıdır. Diğer yandan dehşetli ve korkunç
cehennem tasvirleri, zaman ve mekân üstü, bilge, erdemli ve merhemetli bir
tanrıya değil, olsa olsa VII. yy. Arap insanına ait olabilir.Sözünü ettiğimiz kesim ‘kader’ inancını, daha çok
‘insanın özgürlüğü’ ve ‘rızık’ konuları bağlamında tartışır. Onlara göre Kur’an’ın sunduğu kader anlayışında, her şey Tanrı tarafından belirlenmiş ve
hiçbir ahlâkî, hukukî, değer ve norma bağlı olmaksızın, Tanrı’nın ‘keyfi gereği’
gerçekleşmektedir. Bu işleyişte insanın herhangi bir katkısı olmadığı gibi,
maddî şartların da belirleyiciliği yoktur. Şu halde insanın kaderini belirleyen
Allah’ın insanı sorumlu tutup cezalandırması da zulümdür.
Diğer yandan rızkı Allah’ın paylaştırdığı inancı, sömürünün ve eşitsizliğin
kutsanmasını ve inanırların pasifize edilmesini sağlamaktadır.
Hiç
kuşkusuz bu ateist söylem sahiplerinin en önemli zaaflarından biri inanç
kavramının ontolojik gerçekliğinin farkında olmayışlarıdır. İnanç insanın bigâne
kalamayacağı hayatî bir gerçekliktir. Her dinin, ideolojinin temel, şartsız ön
kabulleri vardır ve bunların tümü inanç kapsamındadır. Kişinin inancında
rasyonel, somut, bilimsel etkenler söz konusu olsa da inanç, mahiyeti gereği
hiçbir zaman düşünüşümüzün kurallılığı ve somut olanla, bilimle
sınırlandırılamaz. Bundan dolayı inanç, ilkece nesnel doğrulanmayı, denetlenme
ve gerekçelenmeyi beklemeyen kabuldür. Bir takım ön kabulleri benimsemeden fen
bilimlerinin bile kurulamayacağının, tabiata ilişkin bilgilerimizin dahi nihaî,
kesin bilgiler olmadığının kabul edildiği günümüz dünyasında, ateistler kendi
ideolojilerinin materyalist ön kabullerini hangi nesnel kritere göre
ispatlayabilirler?Öncelikle ifade etmeliyiz ki, mahiyetinin ve
üslûbunun farkında olunmadığında Kur’an’ı ve tabi ki İslâm inançlarını da doğru
anlama ve değerlendirme imkânı peşinen yitirilmiş olur. Bundan dolayı yazarların
İslâmî inanç ve değerlerle ilgili olarak Kur’an’a atfen ileri sürdükleri
görüşleri, çoğu zaman, kendi önyargıları ve yanlış İslâm tasavvurlarının ürünü
olup hakikatle ilgisi yoktur.
Öte yandan Tanrı, vahiy, melek, ahiret, gibi inanç ve değerler, metafizik (gaybî)
olgular hakkında gerek savunmak gerekse reddetmek gayesiyle pozitif bilimlerin
ölçülerine göre değerlendirmeler yapmak bilim değil, yalnızca bilim söylemiyle
“metafizik” ya da “verimsiz spekülasyon” yapmaktır. Bu açıdan bakıldığında İslâm
inançları bilim dışı değil bilim ötesi olduğunu söylemek mümkündür.
3.
Söylemin Genel Karakteri ve Başlıca Zaafları:
Konu ettiğimiz
ateist sol söylem özetle, İslâm’ı pozitivist ‘bilim ve akıl’ ile ‘çağdaş
insanlık değerleri’ ve Marksist teoriler ölçütünde değerlendirir. İslâmî
değerlerin bu ölçülere ters düştüğü, çağın gerisinde kaldığı, modernleşme imkânı
olmadığı gibi modernleşmemizi de engellediği, dolayısıyla reddedilmesi gerektiği
sonucuna varır. Ayrıca dinin sömürü ilişkilerinin devamını sağladığı, dogmatik
bir yapıda olduğu, özgür ve yaratıcı düşünceyi engellediği de sıkça vurgulanır.
İslâm’a
yöneltilen bu eleştirel söylemin bir yönüyle XIX. yy.’ın son ve XX. yy.’ın ilk
yarısında pozitivizmin Türkiye’ye girişiyle,Abdullah
Cevdet(1869-1932),Hüseyin Cahit Yalçın(1874-1959) gibi
pozitivistlerce
İslâm’a karşı yöneltilen söylemin
–biraz daha vulgarize-
bir versiyonu ve kendi geleneğimiz bakımından “köksüz” olduğunu söyleyebiliriz.
Oryantalizm adına
İslâm’a yöneltilen eleştirilerin adetâ sözcülüğünü üstlenen Batı kökenli bu
söylemin en önemli zaaflarından birisi de İslâm ve Hıristiyanlığı “din” adı
altında aynı kefeye koyup aynı ölçülerle değerlendirmesidir.Sosyalizmden
çok ateizme vurgu yapan, katı pozitivizmden beslenen bu söylemin sahipleri
ateizmi felsefi bir problem olmaktan ziyade, ideolojik bir dünya görüşü ve
politik bir yaşam biçimi olarak sunmaktadır.
Toplumumuzun
kimliğinin ve kültürünün ana unsurunu yok etmeyi, anlam kaynağını kurutmayı
hedefleyen, deyim yerindeyse ‘müslüman mahallede salyangoz satmaya’ çalışan
bu söylemin,
sosyalist ideallerden çok kapitalist emellerin ekmeğine yağ sürdüğü
söylenebilir.Bulundukları konumları
itibariyle “dünyevî makam ve imkânlara” kavuşan solcuların önemli bir kısmı,
önceleri geçilmesi gereken zorunlu bir aşama olarak gördükleri kapitalizmin,
gençliğinde okudukları kitaplarda anlatıldığı kadar da kötü bir şey olmadığını
fark ettiler, sosyalist ideallerinden vazgeçtiler."
Söylem düzeyinde ideallerini
sürdüren bir diğer kısmının fiili konumları ise tartışma konusu; zira bir dönem
sağ, milliyetçi, muhafazakar çevreleri “yeşil kuşak” teorisine payandalık
etmekle suçlayan sol söylem, bugün “seküler kuşak” stratejisindeki konumunu
sorgulamaktan oldukça uzak görünmektedir.
Diğer
yandan var olduğu toplumun, tarihinin ve kültürünün mayasına –dinine- ve ezici
çoğunluğuna –dindarlarına- karşı dayatmacı bir hedefi idealleştiren; buna karşın
özgürlük, insan hakları, demokrasi gibi çağdaş değerleri kutsayan bu söylemin,
paradoksal bir biçimde kendisini inkar üzerine kurulduğunu ve totalitarizmi
içselleştirdiğini söylemek mümkündür."
Bu söylem sahiplerinin ılımlıları her ne
kadar kalbin sınırlarındaki dine saygı duyulması gerektiğini ifade ediyorlarsa
da, bunun lâf cambazlığından başka bir şey değildir; zira
"
kalbe hapsedilmiş bir
din, inanç ve ideoloji tasavvurunun gerçekliği yoktur. Türk solu kendi
benliğinden vazgeçerek başka bir “şey” olma idealini, imkansızı sürdürebilme
uğruna konjonktürün estirdiği rüzgârı, gücü arkasına almaktan da çekinmez."
Öte
yandan, yerli ve kendisi olamayan her durumda nesne olma, başkalarının dümen
suyuna kapılma zorunluluğuyla karşı karşıyadır.
Müslüman bir
toplumda İslâm eleştirisi sadece entelektüel, felsefi bir tartışma değil, aynı
zamanda bir kültür, medeniyet, değer ve kimlik eleştirisidir.
Elbette farklı
kültür ve medeniyetlerden istifade ederek kendi kültürümüzü eleştirebilir,
zenginleştirebilir ve geliştirebiliriz. Ancak böyle bir faaliyet, yeni katılan
unsurların kodlarını kendi değer sistemimizle bütünleştirerek başarılı olabilir.
Asırlar boyunca oluşan ve derin anlam boyutları kazanan semboller dünyamızda ve
tarih bilincimizde ani ve köksüz değişimler, toplumda onulmaz yaralar
açabilmekte, aşılması güç problemler doğurabilmektedir. Fert ve cemiyet planında
beşerî şahsiyetin devamı önemlidir. Bu istikrar ile oynamak toplumun şuuru ve kollektif bilinciyle oynamaktır. Bu durum toplumsal bunalımlara, benlik ve
kültür krizlerine sebep olabilmektedir."
Bu söylem sahipleri İslâm’ı değerlendirirken “bilim” ve “akıl”ı temel ölçüt
alırken “bilim”i “Bilimcilik”, “akıl”ı “Akılcılık ” ile karıştırmak suretiyle
zaman zaman “dogmatizm” olarak nitelendirilebilecek “katı ideolojik” bir
yaklaşım sergilerler."
Felsefi ve metafizik konular mahiyeti itibariyle deney ve tecrübenin,
dolayısıyla pozitif bilimin konusu olmadığı halde -bilimin çağımızdaki
otoritesinden yararlanmak amacıyla- dinî inançları çoğu zaman bilimsel ölçülere
göre değerlendirirler. Din ve bilim felsefesi açısından değeri olmayan,
bilimi
kutsallaştıran
bu yaklaşım “tabu” diye niteledikleri dinin yaklaşımından daha dogmatik bir
anlayıştır. Tarihin hiçbir döneminde bilim kendisini dine karşı bir “kurtuluş
yolu” olarak görmedi.
Bilimin yegâne “yol gösterici” olduğu görüşü, çağımızda
modern pozitivizmin güçlendirdiği bir inançtır. Bilgi imkânları tecrübî alanla
sınırlı olan bilim, tasvir edici konumdan irşâd edici konuma gelerek, hakikat
alanını da kendi ufkuyla sınırladı.
Bilim kendisini pozitivizmin doğal mensubu
olarak gören ülkemiz aydınlarının önemli bir kısmının kutsalları arasında yer
almaktadır.
Oysa bilimin ne’liği yerli yerince sorgulanmadan, dinin bilim adına
sorgulanması ve hakkıyla değerlendirilmesi mümkün görünmemektedir.
Modern Batı Felsefesi ilk olarak insanı, “bilen
özne” olarak tanımladı; bilen özne (insan), ile nesneyi (madde) birbirinden
ayırdı ve bir ilke getirdi: “Matematikle ifade edilemeyen bilinemez.” Fakat
‘özne’yi, ‘ben’i matematikle ifade edemedi. Bundan sonra öznel olanın ‘düşsel’,
‘gerçek dışı’, ‘yanılgı ürünü’ olduğu sonucuna ulaştı. Bir yanda güvenilmez
‘özne-llik-’ diğer yanda matematikle ifade edilebilen ‘nesne-llik-’: Hayalî,
gerçek dışı, uçan ruh (ben), sahici ve sabit madde. Bu felsefe, ikinci aşamada
ise ‘ben’i organizma saymayı benimsedi.
Böyle bir bilgi anlayışının varacağı yer ‘madde dünyasının’, ‘beni’ belirlemesi
olabilirdi ve öyle oldu. Sonuç: “Özne’nin yitimi, insanî değerlerin tahribi ve
maddenin hakimiyeti”.
Bu söylem
sahiplerinin tezlerinden birisi de İslâm’ın çağdaş insanlık değerlerine karşı
olduğu, modernleşme imkânının bulunmadığı, değerini yitirdiği, hatta
modernleşmemizin önünde engel teşkil ettiği ve dolayısıyla reddedilmesi
gerektiğidir.Tanrı’ya, dine
ve kutsala rağmen insanî kazanım ve hak iddiası Antik Yunan kültürü ve onun
üzerine inşa edilen Batı kültür ve medeniyetine ait bir tasavvurdur ve bugün de
anlaşıldığı üzere bir yanılsamadan ibarettir. İslâm kültür ve medeniyeti
perspektifinden bakıldığında,
bugün insanlığın “evrensel insanlık değerleri”
olarak nitelendirilen kazanımları “Allah’a rağmen” değildir.
Çünkü İslâm
nazarında, vahiy gibi insan aklının kullanımı da ilahi bir buyruktur...Ancak gerek tarihi tecrübeler
gerekse günümüzde yaşananlar bize göstermektedir ki,
asıl önemli olan ahlâk
teorileri, evrensel bildirgeler vs. değil, bunların hayata geçirilmesidir. Bunun
için de evrensel bildirgelerin, “evrensel ödevler ve ahlakî sorumluluklar”
bakımından desteklenmeye ihtiyacı vardır. Bu da ancak değer üreten sistemler ve
dinlerle mümkündür.
Aslında başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere, ilahi kitaplar
incelendiğinde dinî öğretilerin asıl amacının insanlara ahlâk ve değerler
konusunda
bilgi vermek değil, onları ahlakî ve değer sahibi yaşam konusunda
eğitmek ve onlara yol göstermek olduğu görülür. Bundan dolayı İslâm’ın
modernleşmesi, modernizme teslim olup işlevsizleşmesi değil, evrensel mana ve
ruhunu modern hayata vererek, ona muhteva ve anlam katmasıdır.Ancak bu ateist
söylemin zaafları inananlar olarak bizlerin din söylemlerinin sağlıklı oluşunun
göstergesi sayılmayacağı gibi bu iki söylemin uç versiyonlarının çoğu zaman
birbirini beslediğini söylemek dahi mümkündür...Bu problemlerin aşılması için
öncelikle yönlendirici, araçsal bir din eğitiminden çok
objektif,
baskısız ve seviyeli bir din eğitimine önem verilmesi
gerekmektedir.
Diğer yandan, “fikri ve vicdanı hür” fertler yetişmesi için,
din veya bilim
öğretiminde, bilginin mahiyeti, sınırları ve hiyerarşisinin kavranması, bunun
için de “Din ve Bilim Felsefesi” öğretimine önem verilmesi zorunludur.
Aksi durumda
toplumda özgür düşüncenin gelişmesi, din veya bilim kaynaklı dogmatizmin
hafiflemesi beklenmemelidir.
Kanaatimizce
dünya standartları ve bilimsel ölçüler dikkate alınarak, gerek müslüman ilim
adamları, gerekse şarkiyatçılar tarafından yapılmış çalışmalara kıyasla
değerlendirmek gerekirse
bu eleştirel söylemi, “ideolojik kavram ve şablonlar”,
“bilimsellikten uzak”, “avamî, kaba, ham, hamasî” bazen de “agresif” unsurların
belirlediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Daha da üzücü olanı şu ki, bu söylem
düzeyinde şekillenen din anlayışı, aralarında bazı aydınların da bulunduğu,
azımsanmayacak bir kesimin, çoğu zaman medyada ve siyasi düzlemde gündeme gelen
din anlayışının da düzeyine işaret etmesidir. Aslında toplum olarak bizim kendi
kültür tarihimiz, inanç ve değerlerimiz konusundaki amatörlüğümüzün de bir
işareti olarak görülebilecek bu durum,
sadece itikadî
bakımdan değil, sosyal, siyasî ve iktisadî bakımdan da önemli sonuçlar
doğurmaktadır. Bunun sonucu olarak
profesyonellerce
belirlenen dünya arenasında, hem “milli varlığımızı” ortaya koymamız zorlaşmakta
hem de aleyhimizdeki kültürel ve siyasî tehlikeleri fark etme konusundaki
basiretimiz bağlanmaktadır.
Mehmet Aydın’ın
da işaret ettiği gibi, “Bugün hem İslâm’ı hem de modern hayatı bilen inanmış
aydınların yeniden düşünmek, İslâm’ın fikrî yapısını modern bilim ve düşünceyi
dikkate alarak yeniden kurmak gibi zor ama şerefli bir görev ve sorumlulukları
vardır.”
Aydın Topaloğlu, Teizm Ya da Ateizm, İst., 2001, s. 54.
Bk., V. Ilich Lenin; “Sosylizm ve Din”, Novaya Zihn, (Eriş yayınları
tarafından düzenlenmiştir) sayı: 28, 1905.
Marxist Düşünce Sözlüğü, “Din” md., İstanbul: İletişim yay. 1993, s.
138.
Ateist solun din söylemini tespit etmeye çalışırken eselerine atıfta
bulunacağımız başlıca isimler şunlardır.: Doğu Perinçek, İlhan Arsel, Turan
Dursun, Erdoğan Aydın, Server Tanilli, Muazzez İlmiye Çığ.
Aslında Turan Dursun sol dünya görüşüne sahip değildir. Fakat, kendi din
söylemlerine hizmet ettiği için sözünü ettiğimiz müfrid sol ekol onu büyük
bir iştiyakla bağrına basmıştır.
Sol eğilimli yirmi dört aydın ve
yazarın Turan Dursun’a ilişkin değerlendirmelerinin derlendiği Turan
Dursun ve Aydınlanma (İst. 2000) isimli kitapta o, “Doğu ve İslâm
dünyasının Luther’i, Rousseau’su”, “aydınlanma savaşçısı” gibi sıfatlarla
anılmaktadır. Diğer yandan o, biraz da teröre kurban gitmesinin yarattığı
popülarite ile sosyalizm adına yayıncılık kulvarında mücadele yürüten bazı
yayınevlerinin ve çevrelerin de, deyim yerindeyse, din üstadıdır. Bundan
dolayı onun söylemi konumuz açısından bize önemli veriler sağlayabilir.
Lenin, agm.
Marxist Düşünce Sözlüğü, “Din” md., s. 137.
Erdoğan Aydın, Kur’an ve Din, Ankara 1996, s.10.
Turan Dursun, Kutsal Kitapların Kaynakları 1, İstanbul 1997, s. 15.
Dursun, ae., s. 47.
Server Tanilli, İslâm Çağımıza Yanıt Verebilir mi, İst. 1991, s. 14.
Server Tanilli, “Turan Dursun’un Ardından”, [Abit Dursun, Turan Dursun ve
Aydınlanma, İst. 2000 içinde] s. 129.
Bkz., Antoine Vergote, Din İnanç ve İnançsızlık, İst. 1999 s. 11
Lucien Goldman, İnsan Bilimleri ve Felsefe, (trc. Afşar Timuçin) İst.
1997, s. 21.
İlhan Arsel, Kur’an Eleştirisi, İst. 1999, s. 21.
Turan Dursun, Arif Tekin [İkisi de uzun yıllar Diyanet teşkilatında üst
düzeyde din hizmeti vermişlerdir] ve Erdoğan Aydın hayatlarının bir dönemini
dindarca yaşamış, sonradan İslam’a karşı mücadeleye girişmişlerdir. Bu
kişiliklerin oluşmasına olanak sağlayan geleneksel din anlayışının ve din
eğitiminin bu vechesi çok yönlü olarak incelenmeyi gerektirmektedir. Bu
bağlamda Turan Dursun ve Erdoğan Aydın’ın inanç serüvenlerini ve
yetiştikleri ortamı da dikkate alan bir “otobiyografik tahlil denemesi” için
bk., Muhammet Altaytaş, Hangi Din, İstanbul: Eylül Yayınları 2001, s.
15-34.
Bk., Turan Dursun, Din Bu 2, İst. 1995. (Kitabın tamamı bu konuya
ayrılmıştır.)
Bk. Muazzez İlmiye Çığ, Kur’an İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni,
İst. 1995.E.
Aydın, Kur’an ve Din, s. 25.
Bk., İlhan Arsel, Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet
Anlayışına; Ankara 1975, s. XVIII-XXII
Turan Dursun, Din Bu 1, İst. 1998, s.259.
Tanilli, age, s. 9.
Bk., Arsel, “Giriş Bölümü”, Toplumsal Geriliklerimizin Sorunları,
Ankara 1972.
Doğu Perinçek, “Önsöz” [Turan Dursun, Hayatını Anlatıyor, İst. 1997
içinde]
Arsel, agy.
Mehmet Aydın, “İrtica Üzerine Bazı Düşünceler”, İçe Kritik Bakış,
İstanbul 1999, s.162.
Bk., Adil Çiftçi, Fazlur Rahman ile İslâm’ı Yeniden Düşünmek, Ankara
2000, s. 231.
Tanilli, age, s. 19.
E. Aydın, İslâmiyet ve Bilim, Ankara 1996, s. 39.
İlhan Arsel “Sunuş”, [T. Dursun, Şeriat Böyle, İst. 1997 s. 5.]
Bk.,Erdoğan Aydın, age, 10
Bu konuda ayrıntılı bilgi ve önekler için, bk., E. Aydın, İslâmiyet ve
Bilim, T. Dursun, Din Bu 1 s. 190-217; S. Tanilli, age,
59-98.Mehmet
Aydın, “İlim-İslâm Münasebeti”, Bilgi-Bilim ve İslâm, I, İstanbul
1992, s. 74.
“Göklerin ve yerin yaratılışında akıl sahipleri için alınacak
öğütler(âyet) vardır. Onlar ayaktayken de otururken de yan gelip yatarken de
Allah’ı anarlar ve göklerin, yerin yaratılışı konusunda düşünürler.
Rabbimiz! Bunları boşa yaratmadın sen, derler.” (Âl-i İmrân 3/190, 191)
“Bizim için dünya hayatından başka bir hayat yoktur. Ölür ve yaşarız.
Bizi öldüren zamandan başka bir şey değildir.” (el-Casiye 45/24) diyen
müşriklere Kur’an: “Onların kesin bilgileri yoktur, onlar sadece
zannediyorlar” (el-En’am 6/148) der.Kadir
Canatan, “İslâm Epistemelojisinin Temelleri”, İslâmiyât (2000) III,
155.
Felsefeciler tarafından metafizik, ilimlerin en değerlisi, yücesi olarak
görülmüştür. Bk., Mehmet Bayraktar, İslâm Felsefesine Giriş, Ankara 1997,
s. 146.
Burada “metafizik” kavramı vahyi ve rasyonel bilgiyi, başka bir deyişle din
ve felsefeyi kapsayacak şekilde, geniş anlamıyla kullanılmaktadır.
Erdoğan Aydın, İslâmiyetin Ekonomi Politiği, Ankara 1996, s. 55.
Erdoğan Aydın, ae., s. 68.
Erdoğan Aydın, Kur’an ve Din s. 121, 122.
Erdoğan Aydın, ae., s.81.
Erdoğan Aydın, İslâmiyet ve Bilim., s.1-3.
E. Aydın Kur’an ve Din, s. 37, 38.
Bilgi için bk., Muhammet Altaytaş, age, s. 152.
Pozitivizmin Türkiye’ye girişi ile ilgili öz bilgi için bk., Murtaza
Korlaelçi, “Pozitivist Düşüncenin İthali”, Modern Türkiye’de Siyasî
Düşünce, Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi, İstanbul 2001, I, 214-222.
Bk., Ahmet İshak Demir, Cumhuriyet Dönemi Aydınlarının Dine Bakışı,
İstanbul 2000 (basılmamış doktora tezi)
Örneğin Erdoğan Aydın metafizik konuların tartışıldığı 175 sayfalık,
Kuran ve Din isimli kitabında, “bilim ortaya koymuştur ki...”, “bilimsel
veriler ispatlamıştır ki...”, “çağdaş insanlık değerlerine göre...”
şeklindeki ifadeleri 60 defa kullanmaktadır.
Bk., İsmet Özel, “Müslüman ve Bilgi”, Bilgi-Bilim ve İslâm II,
İstanbul 1992, s. 60.
Günümüzde, Turan Dursun ve Erdoğan Aydın örneğinden hareketle İslâm’a
yöneltilen eleştirel söylem ve bunun ilmî değerlendirmesi için bk., Muhammet
Altaytaş, age.
Mehmet Aydın, İslâm’ın Evrenselliği, İst. 2000, s. 21. Geniş bilgi
için özellikle İslâm’ın evrenselliği ve modernleşmesi konularında
yararlandığımız ufuk açıcı bu esere bakılabilir.
(Muhammet Altaytaş
- İslamiyat
Dergisi)
NOT:
Yazarın Ensar
yayınlarında çıkan " Çağdaş inkarcılık " adlı eserini
tavsiye ederiz !
|