|
1
ATEİST SİTESİNDEN ...VE CEVABIMIZ !
Bu yazıda, Kuran'da yer alan çelişkilerin bazıları sunularak Kuran'ın
geçersizliği kanıtlanacaktır...Öncelikle, Kuran'da çelişki bulmanın,
Kuran'ın geçersizliğini kanıtlayacağını kanıtlayalım. Kuran bunu
bizzat ve direkt olarak telaffuz eder:
"Hâlâ Kur'an'ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan
başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki
bulurlardı." (4:82)
İŞTE ÖNYARGI, İŞTE ATEİST MANTIĞI BU...! AYET NE DİYOR,
ATEİSTİMİZ NE ANLIYOR...NE YANI AYET, KURANDA CELİSKİ VARDIR MI
DİYOR...AKSİNE YOKTUR DİYOR...ŞİMDİ GECELİM AYNI AYETLERDEN NASIL İMAN
VE KÜFÜR ÖRNEĞİ ÇIKACAĞINA...UNUTMAYIN AYNI KUR'AN, "
KURAN MÜMİNİN İMANINI ARTIRIR, KAFİRİNDE KÜFRÜNÜ " DER...HAYDİ İMAN
ARTIRMAYA ...!
BAŞLAMADAN ÖNEMLİ BİR NOT : BUNLARI ATEİSTİMİZ ARASTIRMIŞ
DEĞİLDİR...DİREK MİSYONERLERDEN KOPYALAMIŞTIR...ŞİMDİ DÖNELİM
KONUMUZA :
Bu konuyu hallettiğimize göre çelişkileri sunmaya geçebiliriz.
...Bu yazıda Kuran'ın sadece iç çelişkilerinden söz edilecektir.
Bunlar en vahim çelişkilerdir, dış kaynaklara başvurmayı
gerektirmeden, Kuran'ın sadece kendi metni ele alınarak Kuran'ı
çürütmeye kafi gelmektedirler.Aşağıdaki listenin Kuran'daki iç
çelişkilerin tam bir listesi olduğu iddia edilmemektedir, birçokları
daha mevcut olabilir.
* Muhammed yalan söylüyorsa veya yanıldıysa bunun cezasını kim
çekecektir? 34:50'de Muhammed: “Ben eğer sapmışsam ancak kendi
aleyhime sapmış olurum. Eğer hidayete ermişsem bu da Rabbimin bana
vahyettiği sayesindedir. Şüphesiz O hakkıyla işitendir, kuluna çok
yakındır." der. Bu sav, Kuran'daki birçok diğer savla çelişmektedir,
örneğin "İnkar edenler iman edenlere, “Yolumuza uyun da sizin
günahlarınızı yüklenelim” derler. Halbuki onların günahlarından hiçbir
şey yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar kesinlikle yalancılardır."
(29 :12) Yani Muhammed insanları yanılttıysa, günahı sadece onun
boynuna olmayacak, yanılttığı insanlar da günaha girecektir.
Muhammed'in iddia ettiği gibi günahı sadece kendi boynuna
olmayacaktır. Kuran kendiyle çelişmektedir.
BE ADAM...HERKES
"KENDİ GÜNAHI İLE BERABER SAPTIRDIĞI BAŞKA İNSANLARIN DA
GÜNAHINI YÜKLENİR " AYETİ VARKEN ...NEREDE CELİŞKİ
ARARSIN...!? TABII KI SONUNDA HERKES KENDİ GÜNAHLARI İLE - YANİ
KİŞİSEL OLARAK İŞLEDİKLERİ GÜNAHLAR+BAŞKALARINI SAPTIRMALARI İLE
OLUŞAN GÜNAHTAN Kİ BU DA KENDİ PAYINA DÜŞEN BÖLÜMÜDÜR ) CEZASINI
ÇEKECEK YANİ " KENDİ ALEYHİNE İŞLEDİĞİ GÜNAHLARDAN SONUÇTA
SORUMLU OLACAKTIR ! BİR KONU İLE İLGİLİ TÜM AYETLERİ BİR ARAYA
TOPLAMADAN YAPILAN SONUCA VARMA ÇALIŞMASININ KLASIK HATALI VERSIYONUNA
BIR ORNEK DAHA...ATEIST KAFA İŞTE...! AMA MERAK ETMEYIN, HZ RESUL
KIMSEYI ALDATMAMISTIR !
* İblis melek midir, cin midir? 2:34'e göre melektir: "Hani meleklere,
“Adem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün melekler
hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış
ve kâfirlerden olmuştu." 18:50'ye göre ise cindir: "Hani biz
meleklere, “Adem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis’ten başka
hepsi saygı ile eğilmişlerdi. İblis ise cinlerdendi de Rabbinin emri
dışına çıktı." İblis'in melek mi cin mi olduğu çelişkidedir. Zaten
saygı ile eğilme emri meleklere verildiyse, ve İblis bir melek
değilse, İblis bu emre tabi değildir. İblis'in tabi olmadığı bir emre
uymadığı için cezalandırılması da bilahare çelişki teşkil etmektedir.
İBLİS - ESKİ ADI EZAZİL - MELEKLERİN LİDERİ İDİ...YANI İBLİS
MELEKLERİN KOMUTANI İDİ...O AYRI BİR KONU...AMA ŞURASI KESİN,İBLİS
ATEİSTLER GİBİ KAFASI BASMAYAN BİRİ DEĞİLDİ, ALLAH " EY MELEKLER SECDE
EDİN " DENİNCE " EY KANDIRALI İBLİS SENDE ET " DENMEDEN MESAJI ALACAK
BİR TİPTİ ..AMA İSYAN ETTİ VE EZAZILLİKTEN, İBLİSLİĞE DÜŞTÜ
...ZATEN ATEİSTLERDEN AKILLI OLDUĞUNA EMİN OLDUGUMUZ BU MELUN DA
: " EY RABBİM AMA BANA SECDE ET DEMEDIN KI " DEMEDI ..! İBLİS
ANLADI AMA ATEIST ANLAMADI ...SEVİYE... ÜLEN SEYTANI BİLE ÖVDÜRTECEK BU ATEİSTLER SONUNDA BANA
...TÖVBEEE ...!
* Melekler Allah'a karşı gelebilir mi? "Göklerde ve
yerde bulunan canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a boyun
eğerler. Üzerlerinde hakim ve üstün olan Rablerinden korkarlar ve
emrolundukları şeyleri yaparlar." (16:49-50) "Hani meleklere, “Adem
için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen
saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve
kâfirlerden olmuştu." (2:34) Bu çelişki, İblis'in bir melek olup
olmadığı çelişkisi ile de alakalıdır.
İLK BAŞTA İLK DÜĞMEYİ YANLIŞ İLİKLERSEN DEVAMI DA BÖYLE
YANLIŞ GELİR İŞTE... IBLIS MELEK DIIL, ATEIST- PARDON CIN IDI ?
* İlk Müslüman kimdir? Muhammed mi (6:14, 6:163), İbrahim mi (3:67),
yoksa İsa mı (3:52, 5:110-111)?
HEH HEEE...ATEIST İŞTE...NE YAPSA YERİDİR...İLK İNSANDAN İTİBAREN
GELEN DİNİN ADI İSLAM'DIR...BUNU BİLE BİLMEZ, KUR'AN'DA HATA ARAMAYA
ÇALIŞIR...ÜLEN ATEİST! ADEM'İDE , İSA'YIDA, MUSA'YIDA...AYNI
İLAH GÖNDERMEDİ Mİ...İNEN EMİR-YASAK ZİNCİRİ HEP AYNI DEĞİL Mİ
İDİ...!? ATEİST İŞTE... !DETAY İÇİN TIKLAYINIZ :
http://www.islamustundur.com/konular/ilkdin.html
* Cehennem'de insanlar ne yiyecektir? Acı ve kötü kokulu bir dikenli
bitki mi (88:6), kanlı irin mi (69:36)? İki ayet de, söz konusu
yiyeceklerin Cehennem'deki tek yiyecek olduğunu iddia etmektedirler,
birebir çelişmektedirler. Bunlarla bilahare çelişen 37:62-68,
cehennemde insanların zakkum ağacının meyvelerini yiyeceğini ve kaynar
sudan karışık bir içecek içeceğini iddia etmektedir. Üç yönlü bir
çelişki söz konusudur.
gidince görücen dicem ama önce cevap: cehennem kat kattır...her
katın ayrı ceza sekli vardır...hatta yeri değil ama cehennemde soğuk
ile de ceza verileceği kur'an'da bildirilir...allah hepsini
ateistimize nasip etsin ..- hidayet bulmayacaksa !- not : cennette kat
kattır, cehennem gibi...ama bu ateistimizi ilgilendiren bir haber diil
... J
* Bir Müslüman'ın kaç annesi vardır? 58:2'ye göre bir ("Onların
anaları ancak, kendilerini doğuran kadınlardır."), 33:6'ya göre ise
birden fazla ("Onun [Muhammed'in] eşleri de mü’minlerin
analarıdır.").
HAY SENIN ANAAAAA..TÖVBE...BUNA CEVAP VERMEYE GEREK VAR
MI...SÜT ANNEYİ DE EKLEYELİM DE ATEİSTİMİZ İYİCE TOZUTSUN
BARİ...ÜLEN SOLCULAR 80 ÖNCESİ KIZ SOLCULARA- ÖZELLİKLE 60'LI
YILLARDA - "BACI " FALAN DERKEN ANALARINI AYNI BABA
MI GORMUSTU ...NEYSE , KONU DAĞİLDI ! Bİ NOT : 70 'Lİ YILLARDA BACILAR
BİRDEN HEMHALDAŞ OLDU ...BUNA DA ENSEST MI DİYELİM ACABA...NE
ALAKA VAR DEMEYIN..ATEIST MANTIK İLE KONUŞUYOZ ...!-
* Meryem'e İsa'nın doğacağı haberini bir melek mi (19:17-19) yoksa
birden fazla melek mi (3:42, 3:45) vermiştir?
3:42,3:45 :DOĞUMDAN ÖNCE MELEKLERİN KONUŞMASI...19:17-19 : CEBRAİL'İN
BABASIZ DOĞUM OLAYININ OLMA ANINDAN HEMEN ÖNCEKİ
ZİYARETİ...SANKİ BİR İNSANI SADECE BİR KERE MELEK ZİYARET EDEBİLİR
DİYE BİR KURAL VAR...!
* Allah'ın bir günü, 1000 yıla mı (22:47, 32:5), 50.000 yıla mı (70:4)
eşdeğerdir?
ZAMANIN İZAFİLİĞİ DİYE Bİ Sİ DUYMADI BU ATEİSTLER Dİ Mİ ...NE
DİYELİM...UZAYDA İKİ FARKLI YER ARASINDA ZAMAN DA FAKLI
İŞLER...AYETLER OKUNURSA İKİ FARKLI YERDEN BAHSEDİLİR...DETAY İÇİN
QUANTIM FİZİGİ VE İZAFİYET TEORİSİNE MÜRACAAT: HANI ŞU
ATEİSTLERİ ÇİLEDEN ÇIKARAN İKİ FİZİK KURALI ...:) BU KONU SITEMİZDE CİNLER KONUSUNDA DA KISACA İŞLENMİŞTİR.!
* Cennet'te bir bahçe mi (39:73, 41:30, 57:21, 79:41), birden fazla
bahçe mi (18:31, 22:23, 35:33, 78:32) vardır?
TEK CENNET Mİ VAR..ÖNCE ONU ARASAN KUR'AN'DA...! ÜFF BAZENDE SABIR
TASI CATLIYOR CAHILLIK KARSISINDA...:( BİR ÇOK CENNET- 7 KAT- BİR ÇOK
BAHÇE!
* Allah insanları üç sınıfa mı (56:7) yoksa iki sınıfa mı (90:18-19,
99:6-8) ayıracaktır? IKI SINIFA ...AMA BİR KISMI - SAG TARAFINDAN
VERİLENLERİN - ÖNDE OLANLARINA HITAP EDİLİR (56:7) 'DA...! BUNLAR
TEFSİRLERDE ACIKLANIR...ASHABUL MEYMENE - SAG TARAFTAN ALANLARIN
ÖNÜNDE OLANLAR - SABIKUN - ONDE OLANLAR - VARDIR...YANI TEMELDE
IKI SINIF VARDIR...SAG VE SOL TARAFTAN KİTAPLARINI ALANLAR...AMA SAĞ
TARAF İÇİNDE YER ALIP ONLARDAN DA ÖNDE OLANLAR VAR...BUNLAR SAĞ
ELİNDEN KITAP ALANLARIN DA - FAZİLET YÖNÜNDEN ÖNUNDE - OLAN BİR
ÜÇÜNCÜ GRUPTUR !
* İnsanın canını tek bir melek mi (32:11), birden fazla melek mi
(47:27), yoksa Allah bizzat kendisi mi (39:42) alır?
HER ŞEY ALLAH'TANDIR.AMA VASITA KULLANIR...HATTA KULLARINA CEZA VERMEK
İÇİN BİLE ... TABIAT KURALLARINI MIKAIL EMRINE VERIR...CAN ALMA
GÖREVİNİ AZRAİL'E..GÜNAH YAZMA İŞLERİNİ K .KATİBİN MELEKLERİNE..AMA
HEPSİ ALLAH'A BAĞLIDIR..O'NUN İZNİ OLMADAN ONLAR HİÇ BİR ŞEY
YAPAMAZLAR!.CAN ALAN AZRAIL'IN ISE YARDIMCILARI VARDIR
:(47:27)...
* Allah, Firavun'a bir peygamber mi (7:103, 73:15), iki peygamber mi
(10:75) göndermiştir?
ÖNCE MUSA (AS)'I TEK BAŞINA FRAVUN'A GÖNDERİYOR... DAHA
SONRALARI MUSA KENDINE YARDIMCI İSTEYİNCE HARUN (AS)'I DA ALLAH
GÖREVLENDİRİP MUSA ILE BERABER YENİDEN FRAVUN'A
GÖNDERİYOR...YANI ÖNCE BİR SONRA İKİ ! BU OLAY KUR'AN'DA
ANLATILIR AMA ATEISTIMIZ OLUR YA , BİRİ OKUMAZ DA ONU KANDIRIRIM
MANTIĞI İLE HAREKET ETTİĞİ İÇİN BUNU ANLATAN AYETLERİ
GÖRMEMİŞ (!) OLABİLİR..!
* Allah, Ad kavmini bir günde mi (54:19), birden fazla günde mi
(41:16, 69:6-7) yok etmiştir?
BİRİNCİ AYET KASIRGANIN BAŞLADIĞI GUNDEN BAHSEDER...DİĞER AYETLER İSE
DETAY VERİR.YANİ BİRİNCİ AYETTE FELAKETİN BAŞLADIĞI GÜNDEN
BAHSEDİLİR...DEVAMI DİĞER AYETLERDE...ZATEN BİRİNCİ AYETTE ONLARIN
HELAK EDİLMESİNDEN BAHSEDİLMEZ, KASIRGANIN BAŞLADIĞINDAN
BAHSEDİLİR...GÜNLÜK HAYATTA DA BU KULLANILMAZ MI..."
ŞİDDETLİ YAĞMUR BİR NİSAN GÜNÜ BAŞLAMIŞTI...TAM BİR HAFTA SÜRDÜ...!"
..AMA ATEİSTİN NİYETİ BOZUK...SONUÇ MALUM...!
* Allah, gökleri ve yeri altı günde mi (7:54, 10:3,
11:7, 25:59), sekiz günde mi (41:9-12) yaratmıştır?Allah, önce
yeryüzünü sonra gökyüzünü mü (2:29), yoksa önce gökyüzünü sonra
yeryüzünü mü (79:27-30) yaratmıştır?
CEVABI
KURANDA CELISKI YOKTUR ADLI SITEMIZDEKI CALISMADA.!
* Allah, insanı "alak" [kan pıhtısı] dan mı (96:1-2), sudan mı
(25:54), çamurdan mı (15:26), topraktan mı (30:20) yaratmıştır? Yoksa
hiçbir hammadde kullanmadan, sadece "ol" diyerek mi yaratmıştır (3:47)
ALLAH " OL " DEYİNCE HER İSTEDİĞİ OLUR..AMA ZAMAN KAVRAMI BİZ İNSANLAR
İÇİN SÖZ KONUSU OLDUĞU İÇİN BİZE GÖRE O OLMA İŞİ
BELLİ SAAT-YIL ASIR ...SÜREBİLİR...ALLAH ZAMAN VE MEKANDAN
MUNEZZEHTIR CUNKU ONLARI AD O YARATMIŞTIR...YARATTIĞI
İLE KISITLANAMAZ YÜCE YARATAN... ALLAH İLK
İNSANI TOPRAK+SU= ÇAMUR'DAN YARATMIŞTIR...SONRAKİ İNSANLAR :
MENİ- SU 'DAN YARATILMIŞTIR... BU TABII ANNE KARNINDA MENI IKEN KAN
PIHTISI, SONRA ET , SONRA KEMIK ...GIDER KI BU AD KUR'AN'DA TIP
ILMINE UYGUN OLARAK ANLATILIR...! YANI YUKARIDAKI
KELIMELER ASAMA - KADEMELENDİRME - SIRALAMALARDIR...TABII
ANLAYANA, ANLAMAK İSTEYENE...BU KONUYA PARALEL BIR KONU ICIN
TIKLAYINIZ :http://www.islamustundur.com/konular/ahiret.html
* İçki Allah'ın bir nimeti olarak sadece iyi midir (16:67), hem iyi
hem kötü müdür (2:219), yoksa Şeytan işi olarak sadece kötü müdür
(5:90-91)? Üç yönlü bir çelişki söz konusudur.
(16:67) BURADA İÇKİ İYİ DENMEZ KAZMA ATEİSTİM...BAHIS KONUSU OLAN
ÜZÜMDÜR..ÜZÜMDEN İYİ RIZIK OLARAK BAHSEDİLİRKEN - HELALINDEN
YERSEN YANI - AYNI ZAMANDA İÇKİ OLUNCA KOTULUGUNDEN DE BAHSEDILIR...(2:219)
AYETIN DEVAMINDA FAYDASI ZARARINDAN FAZLADIR DENILEREK ASIL MESAJ
VERILIR...DIKKAT EDILMESI GEREKEN BURASIDIR...AYET : İÇKİYİ
YASAKLAMADA ZİHİNLERİ BUNA HAZIRLAMA AŞAMASIDIR...SİZ ONU IYI
OLARAK İÇERSİNİZ AMA ASLINDA KOTU TARAFI COK DAHA FAZLADIR DER
AYET...(5:90-91) İSE SON MESAJI VERIR...ASAMA ASAMA İÇKİ
YASAKLANMIŞTIR...ÖNCE NAMAZDA İKEN İÇİLMESİ YASAKLANMIŞ , SONRA
ZIHINSEL OLARAK BU YASAK BEYINLERE YERLEŞTİRİLMİŞ, EN SONUNDA
İSE ASIL HEDEF AÇIKÇA İFADE EDİLİR:İÇKİ ŞEYTANIN PİSLİĞİDİR...!
* 109:1-6'da Muhammed, kafirlerin tapındığı tanrının veya tanrıların
Allah'tan farklı olduğunu söylemektedir. Burada kafirler ile kime
atıfta bulunulduğu belli değildir -- Ehl-i Kitap (Yahudiler ve
Hıristiyanlar) ya da putperestler söz konusu olabilir. Halbuki Kuran,
Yahudiler ve Hıristiyanlar'ın da (2:62, 2:139, 3:64, 29:46),
putperestlerin de (16:35, 39:3) Allah'a inandığını öğretmektedir.
İddiaya göre Putperestler Allah'a ortak koşmakla birlikte Allah'a
inanmayı sürdürmektedirler. Muhammed'in iddiası
yalanlanmaktadır. ALLAH'IM SEN SABIR VER BU ATEISTLERLE UGRASMAK
NE GICIK BIR SEY ....:( TABII KI KAFIRLERIN TANRISI ILE BIZIM KI
FARKLI ...ONLAR DA ALLAH'A INANIR AMA SONRA ONA - HASA - BIR
SURU SIFAT ISNAT EDERLER...YOK MELEKLER KIZLARI, YOK PUTLAR O'NA
YAKINLASTIRACAK BIR VASITA, YOK KURBAN OLARAK ONA ZAYIF - CILIZ
VERILEBILIR...TURLU YALAN-IFTIRALAR ONA ISNAT EDILIR..EVET BIR
TANRI INANCI VAR TABII AMA ICI KOF, FARKLI VE ŞİRK DOLU.TIPKI
BAZI BEYINLER GIBI !
* Kıyamet gününde, şefaat (aracılık) mümkün olacak mıdır (20:109,
34:23, 43:86, 53:26), olmayacak mıdır (2:122-123, 2:254, 6:51,
82:18-19)?
ALLAH'IN IZNI DISINDA SEFAATCI OLMAYACAKTIR...YANI
SEFAATCI VARDIR AMA ALLAH KIME IZIN VERIRSE, YOKTUR AMA SADECE
ALLAH'IN IZIN VERDIKLERI HARIC...YANI ISTISNALAR HARIC
SEFAATCI YOKTUR...BAZI AYETLER GENELI IFADE EDERKEN - YANI SEFAAT
OLMAYACAK- BAZISI DA ISTISNALARA PARMAK BASAR - AMA ALLAH'IN
IZNI ILE SEFAAT EDECEKLERE - AMAÇ: SEFAATLE KURTULUŞA KANMA, GUVENME
,SEN KENDI İYİLİĞİN İLE CENNETİ HAK ETMEYE CALIŞ , MESAJIDIR...!
* Kötülüklerin kaynağı Allah mıdır (4:78), insanın kendisi midir
(4:79) yoksa Şeytan mıdır (38:41)? Özellikle arka arkaya gelen 4:78 ve
4:79'un birbirleri ile birebir çelişmesi dikkat çekicidir. Bu üç yönlü
çelişki, günah / kader çelişkisi ile de alakalıdır.
ALLAH'IN IZNI OLMADAN NE OLABILIR KI .O IZIN
VERMEDEN YAPRAK BILE KIMILDAMAZ...YANI HER SEY ALLAH IZIN
VERIRSE OLUR...AMA ; ALLAH SUNU ISTER : KOTULUK YAPMA,CEZASI VAR DER,
ALLAH ISTEMEZ, HARAMDIR DER, IYILIK YAP , CENNET VAR DER...AMA
BIRI ILLA BEN CEHENNEME GITMEK ISTIYORUM DER, KOTULUGE YONELIRSE
ALLAH ONA O KOTU ISI YAPMA GUCUNDEN MAHRUM BIRAKMAZ - IZIN VERIR
- AMA RAZI OLMAZ... O KISIDE KENDI ELI ILE
ISLEDIKLERI SONUCU KENDI KENDINE CEHENNEME GIDER! YANI
IYILIKLER ALLAH'TANDIR, HAVA, SU, AKIL, IYILIGI TESVIKI ILE INSANLARIN
GUZELE YONELMESI ...AMA KOTULUK SADECE BIZIM ELLERIMIZ ILE
ISLEDIKLERIMIZIN SONUCUDUR KI , O DA YINE ALLAH-TAN- IZNI ILE
OLUR...AMA O IZINI VERIRKEN ASLA ONDAN RAZI OLMAZ...KOTULUK
SEYTAN+KOTU NEFIS ISBIRLIGININ SONUCUDUR ! DETAY :
KAZA VE KADER
BASLIKLI YAZIMIZ ...
* Allah çirkin işlerin yapılmasını emreder mi? 7:28 ("Şüphesiz, Allah
çirkin işleri emretmez.") ve 16:90'da ("Şüphesiz Allah, adaleti,
iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık
ve azgınlığı da yasaklar.") Allah'ın çirkin işleri emretmediği
öğretilir. Hatta 2:169'da çirkin işleri Şeytan'ın emrettiği belirtilir
("O [Şeytan], size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah’a karşı
bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder."). Ayrıca Allah'ın bir
ülkeyi haksız yere helak etmeyeceği öğretilir (6:131). Fakat tüm bu
öğretiler 17:16'da yalanlanmaktadır: "Biz bir memleketi helâk etmek
istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına (itaati)
emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket
hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz."
Allah insanlara çirkin işlerin yapılmasını emretmekte, sonra da bunu
bahane olarak kullanıp ülkeyi haksız yere helak etmektedir. Çelişki
ortadadır.
ALLAH BIR KAVIM HELAKI HAK ETMEK ICIN YARISMADIKTAN,
KOTULUK BATAKLIGI ICINDE YUZMEDIKTEN SONRA ONLARI HELAK ETMEK ISTEMEZ...AMA
O KAVIM HELAK OLMAK ICIN HER SEYI - ADETA YARISIRCASINA- YAPINCA
, ONLARIN BASINA BIR ZALIM IDARECI GETIRTIR...O ZALIMDE ONLARA O
HAK ETTIKLERI CEZAYI VERIR.. ALLAH AZMAYANA CEZA VERMEZ, KISACA " BIZ
BIR MEMLEKETI HELAK ETMEK ISTEDIGIMIZDE " CUMLESI ; " ARTIK
HELAKI HAK EDECEK HER SEYI YAPAN MEMLKETI HELAK ETMEK ISTEDIGIMIZDE
" SEKLINDE ANLASILMALIDIR ...!
* Allah adil midir? 39:69'a göre öyledir: "Yeryüzü Rabbinin nuruyla
aydınlanır. Kitap (amel defterleri) ortaya konur. Peygamberler ve
şahitler getirilir ve haksızlığa uğratılmaksızın aralarında adaletle
hüküm verilir." Ama, örneğin 14:4'e göre, Allah insanları keyfine göre
sapkınlığa sürüklemektedir: "Allah dilediğini saptırır, dilediğini de
doğru yola iletir." Bu durum, 4:88, 4:143, 6:125, 7:178, 7:186, 13:27,
13:33, 16:93, 17:97, 35:8, 39:23, 40:33, 42:46, 74:31 ile de
desteklenmektedir. İnsanları keyfince saptıran Allah, sonra da bu
insanları saptıkları için cezalandırmaktadır, mesela 16:94'te
belirtildiği üzere: "Allah yolundan sapmanız sebebiyle kötü azabı
tadarsınız. (Ahirette de) sizin için büyük bir azap vardır." veya
72:15'te belirtildiği üzere: "Hak yoldan sapanlara gelince, onlar
cehenneme odun olmuşlardır." Allah'ın kendi saptırdığı insanları
cezalandırılması adil midir? Sapkınlığın asıl sorumlusu kimdir? Günah
/ kader çelişkisi burada açıkça ortaya konulmaktadır.
* Allah insanı doğru yola mı iletir (10:35) yoksa keyfine göre
istediğini doğru yola, istediğini sapkın yola mı iletir (4:88, 4:143,
6:125, 7:178, 7:186, 13:27, 13:33, 14:4, 16:93, 17:97, 35:8, 39:23,
40:33, 42:46, 74:31)?
BUNUN CEVABI AYNI ZAMANDA HEMEN ÜSTTEKI IDDIANIN CEVABINI DA
TAMAMLAMAKTADIR , TIKLAYINIZ LUTFEN :
TIKLA
* Melekler dostumuz mudur? 2:107 ve 29:22'ye göre Allah'tan başka
dostumuz yoktur, ama 41:31'e göre melekler dünya hayatında da âhirette
de dostlarımızdır.
MELEKLERLE ALLAH'I BU KARSI KARSIYA GETIRME MANTIGI DA NE KI...ZATEN
MELEKLER ALLAH'IN EMIRLERINI YERINE GETIREN VARLIKLAR DEGIL
MI... IMANI NOKTADA, HUKUM VERMEDE ... TEK DESTEK - DOST
TABII KI ALLAH'TIR! AMA MELEKLER DE UNUTMAYALIM KI O'NUN
EMRINDEDIRLER...YANI EGER BIRININ DOSTU MELEK ISE ASLINDA ASIL DOSTU
ALLAH'TIR!
* Herşey Allah'a boyun eğer mi? 30:26'ya göre
herşey Allah'a boyun eğer, ama düzinelerce ayet, hem Şeytan'ın (7:11,
15:28-31, 17:61, 18:50, 20:116, 38:71-74) hem de birçok değişik
insanın Allah'a boyun etmeyi reddetmesinden, başkaldırmasından sözeder.
YER VE GÖKTE HER ŞEY ALLAH'A ITEAT EDER..GEZEGENLER,AGAÇLAR,SU,HAVA,HAYVANLAR,GÜNEŞ, ..SADECE INSAN VE CIN - SEYTAN'DA CIN IDI UNUTMAYALIM !-
"SERBEST " BIRAKILMISTIR, ÖZGÜRDÜR...EGER KENDİ HUR IRADELERI ILE
ALLAH'A ITEAT EDERLERSE CENNETE GIDERLER, ETMEZLER ISE CEHENNEME !
YANI HUR IRADE SAHIBI IKI CINS VARLIK CENNET-CEHENNEM ILE
MUHATAPTIR, GERISI ZATEN KURULMUS MAKINE-ROBOT GIBI ALLAH'A
ITEAT EDERLER! HAA BIR DE INSAN CINSI ICINDE MANTIKLI DUSUNME DUT-YGUSUNU
YITIRMIS ATEISTLER VAR ISYANKAR OLANLAR ...AMA ONLAR DA INSAN SIFATLI
OLDUKLARI ICIN INSAN GRUBUNDA SAYALIM ONLARI ...!
* Allah, şirki (kendisine ortak koşulmasını) affeder mi (4:153,
25:68-71), affetmez mi (4:48, 4:116)?
ŞİRK ILE OLMEDIKTEN SONRA
TABII KI ALLAH GUNAHTAN DONENLERI AFEDER...YANI BIR KERE HATA IŞLEYEN
EBEDI CEHENNEMLIK OLSA IDI...O HOO HO ...ZATEN AYETLERDE TEVBE
EDENLERDEN, GUNAHTAN DONENLERDEN BAHSEDER...! AYETLERIN MEALLERINI
YAZSALAR HER SEY ORTAYA CIKACAK...OKUYAN ANLAYACAK- ATEIST MANTALITEYE
SAHIPLER HARIC TABII - AMA SADECE AYET NUMARASINI VER VE NUMARAYA
DEVAM ET...YA TUTARSA...:( MÜŞRİK OLARAK ÖLENİ İSE ASLA A ETMEZ!
* "Musâ’nın kavmi onun (Tur’a gitmesinin) ardından, ziynet
eşyalarından, böğürmesi olan bir buzağı heykeli (yaparak ilah)
edindiler." (7:148) Musa'nın kavmi, Musa Tur'dan dönmeden önce mi
(7:149) yoksa döndükten sonra mı (20:91) bu hatalarından vazgeçip
tövbe ettiler?
SOZ OLARAK MUSA DONMEDEN BIZ TEVBE ETMEYIZ DIYORLAR AMA O
DAHA DONMEDEN PRATIKTE PISMANLIK DUYUYORLAR! AYETIN BASINDA DEDILERKI
SOZU DE BUNU DOGRULAR...O DONMEDEN TEVBE ETMEYIZ...AMA BUYUK SOZ
SOYLEMISLER KI O DONMEDEN PISMANLIK BASLAMIS!
* Yunus sahile atıldı mı (37:145), atılmadı mı
(68:49)?
ATILDI ... (68:49) TA ZATEN ATILMADI DEMIYOR, ALLAH'IN AFFI
OLMADAN ATILACAKTI DIYOR..YANI AYETTE ATILMA OLAYI
YINE OLACAK ALLAH'IN BAGISLAMASI OLMADAN GERCEKLESECEKTI ,
DENMEKTE...AMA BAGISLANMA ILE ATILDI ...!
* Namuslu kadınlara zina isnat edenler (evlilik dışı cinsel ilişkide
bulunduğu yönünde iftira atanlar) affedilebilir mi (24:4-5),
affedilemez mi (24:23)?
CEZASINI CEKIP, TEVBE EDEN AF EDİLİR...AMA CEZASINI CEKMEDEN SU BU
SEKILDE KURTULAN ISE AHIRETTE CEZALANDIRILACAKTIR...
* Kıyamet gününde, kafirlere kitapları
(günahlarının kayıtları) arka taraflarından mı (84:10), sol
taraflarından mı (69:25) verilecektir?
SOL ARKA TARAFLARINDAN DEYINCE DAHA NE DIYEBILECEK ATEISTIMIZ
ACABA...SOL ELLERINE AMA ARKADAN... VEYA SOL ARKADAN ..
ALINCA GORUCEN ZATEN ...
* Kuran, önceki kitapları doğrulayıcı mıdır (2:97) yoksa düzeltici ve
yerine geçici midir (16:101)?
BOZULMADAN ONCEKI HALLERINI DOGRULAYICI, AMA BOZULMUS SU ANKI
HALLERININ YERINE GECEN..AMA IKINCI AYETIN ASIL AMACI
FARKLI ... ONU BILE ANLAMAMIS...!
* Kuran benzeri bir kitap kesinlikle yazılamaz denmektedir (2:24,
17:88) ama aynı zamanda Tevrat ve Kuran eşdeğer sayılmaktadır (28:49,
46:10)
BUNA CEVAP VERMEYE DEGER MI...! BOZULMAMIS TEVRAT ALLAH'IN
KELAMI DEGIL MI..KURAN'I DA O INDIRMEDI MI...BENZERI YAZILAMAZ
KAVRAMI ILE KURANDAN SONRA ARTIK YAZILAMAZ DENDIGINI ANLAMIYOR MU BU
ATEIST KAFALAR...!YOK YOK ...UMUT YOK BU KAFALARDA...ONYARGI KOTU SEY...!
* Lut'un kavminin Lut'a verdiği cevap nedir? "Lut’un ailesini
memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar temiz kalmak isteyen
insanlarmış(!)" (7:82, 27:56) "Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi
Allah’ın azabını getir bize." (29:29)
YAHU BU RESUL BIR KERE KONUSUP CIKMIS MI ORDAN...DEFALARCA
GITMIS, ANLATMIS, DEFALARCA YANIT ALMIS...BIRINDE " DEF OL GIT,
DIGERINDE TANRIN AZABI GETIRSIN BIZE...OLMUS CEVAPLAR...VE BASKA
NE CEVAPLAR...SADECE KURAN IKI CEVABI BIZLERE ILETIYOR...SIMDI
BU MU CELISKI OLUYOR..HANGI KAVIM . BIZ TEK LAF ETTIK TAMAM
BASKA BI SI DEMEYIZ DER...KIMI OYLE KARSI CIKAR KIMI BOYLE..
TAKI CEZAYI HAK EDENE DEK !
* İbrahim'in hikayesinin 19:41-49'daki anlatımı, 21:51-59'daki
anlatımından oldukça farklıdır. 21'inci surede İbrahim, kavmine
putperestlikleri konusunda sert çıkarken, hatta putlarını paramparça
ederken, 19'uncu surede İbrahim, babasının tehdidi üzerine
putperestlik karşıtı söylemine son vermekte, hatta korkup kaçmaktadır.
BU ADAM BIR KERE BU ISI YAPMAMIS KI...BIZIM PEYGAMBERIMIZI DUSUNUN...BIR
KERE MEKKE'DEN CIKTI DIYE 10 SENE GECINCE ORAYI FETHETMEYECEK MI IDI...BU
MANTIKLA . MUHAMMED TERKETMISTI MEKKE'YI , ORAYI NASIL ALDIGI
RIVAYET EDILEBILIR DESE BIRI ONA NE SIFAT TAKILABILIR: GERI ZEKALI,
ATEIST..VEYA HER IKISI ...! 19. AYETTE ISE KOPUP KACMA YOK ...ONLARDAN
YUZ CEVIRME , ARTIK BAGLARINI KOPARMA VAR... KORKMA - KACMA YOK,
SIRKTEN VE ONLARIN TAPTIKLARINDAN UZAKLASMA VAR ...AYETI MEALEN
ALALIMDA ATEIST KAFASIZLIGI ORTAYA CIKSIN...NERDE BU ADA KORKUP KACMA
:" 48 "Sizden ve Allah'tan başka
taptıklarınızdan kopup-ayrılıyorum ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki,
Rabbime dua etmekle mutsuz olmayacağım."49 Böylelikle, onlardan ve
Allah'tan başka taptıklarından kopup-ayrılınca ona İshak'ı ve (oğlu) Yakub'u armağan ettik ve her birini peygamber kıldık."
AYETIN MEALINI
YAZMAYINCA IFTIRALARI GERCEK ZANNEDILEBILINIYOR ...YUKARDA YAZDIK YA
...YA TUTARSA...!
* 21:76'ya göre Nuh'un ailesi tufandan
kurtulmuştur, ve 37:77'ye göre Nuh'un nesli devam etmiştir, ama
11:42-43'e göre Nuh'un oğlu tufanda boğulmuştur.
CUNKU KENDINE IMAN ETMEYEN OGLUNU BIZZAT KURAN NUH'UN
AILESINDEN SAYMAMISTIR...BU DA KURANDA AYNI AYETIN DEVAMINDA YAZAR...DIKKAT
HEMEN DEVAMINDA...! YANI MUTLAKA
OKUMUSTUR AMA ...AMAÇ KANDIRMAK...!
:
45 Nuh, Rabbine seslendi. Dedi
ki: "Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve senin va'din de
doğrusu haktır.47 Sen hakimlerin hakimisin."46 Dedi ki: "Ey Nuh,
kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş49
(yapmıştır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme.
Gerçekten ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum." GORMEK
ISTEMEYENDEN DAHA KOR KIM VARDIR ...! AİLENİN DEVAMI İSE NESLİ DEVAM
ETTİRMİŞTİR.GEMİYİ KİMLE YAPTI ZANNEDIYO ATE ACABA...?!
* Firavun'un Mısırlı sihirbazları Musa'ya iman etti
mi (7:103-126, 20:56-73, 26:29-51) yoksa sadece İsrailoğulları
kavminin küçük bir bölümü mü Musa'ya iman etti (10:75-83)?
SIHIRBAZLAR IMAN EDER AMA FİRAVUN ONLARI OLDURTUR...ARTIK IMAN ILE
GOCMUSLERDIR...IKINCI AYETTE ISE SAG KALANLARDAN BAHSEDILIR...ONLARDA
AZ KIMSE OLARAK FRAVUNDAN KAcARLAR...AYET ZATEN BU SAG KALANLARIN
BASLARINA GELENLERI ANLATMAKTADIR!
* 10:90'a göre Firavun, boğulmak üzere iken tövbe etmiş ve Allah'a
iman etmiştir. 10:91'e göre Firavun hayat boyu isyandaydı, kafirdi.
10:92'ye göre Firavun'un tövbesi kabul olunmuş ve Firavun
kurtulmuştur. Firavun'un sadece bedenen değil, ruhen de kurtulduğunu
kanıtlamak için 10:103'e başvurabiliriz: "Sonra resûllerimizi ve iman
edenleri kurtarırız. (Ey Muhammed!) Aynı şekilde üzerimize bir hak
olarak, inananları da kurtaracağız." Ama 4:18'e göre hayat boyu günah
içinde yaşayanların son anda ettiği tövbelerin kabul edilmesi mümkün
değildir.
10:92 NIN ANLATILANLARLA HIC ILGISI YOK...IMANI KABUL OLMADI VE
BEDENI ILE KURTARMAK DERKEN...SUDAN BEDENINI KURTARIP CESEDINI
CURUTMEDEN GELECEK NESILLERE IBRET ICIN SAKLAYACAGIZ DENIYOR AYETTE
...ATEIST INGILTERE BRITIS MUZESINI ZIYERET EDEBILIRSE O "
KURTULAN BEDENI " GORUR...HANGI MANTIK BU KADAR ANLAMLARI SAPTIRMAYA
YONLENDIRIR KENDINI ANLAMAK ZOR- MU ACABA...CEVAP ATEIST MANTIK !-
* Allah'ın kelimeleri tamdır, değişmez. (6:34, 6:115, 10:64) Buna
rağmen, Allah'ın bazı kelimeleri eksik, yanlış, veya geçersiz
bulunabilir ve "daha hayırlısı ve misli" (daha faydalısı ve çoğu) ile
değiştirilebilir. (2:106, 16:101)
BIR AYET " MISLI VEYA DAHA HAYIRLISI " ILE DEGISTIRILEBILIR TAMAM
DA...BU EKSIK, YANLIS, GECERSIZ...KAVRAMLARINI ARAYA NASIL NE NERDEN
HAREKETLE SOKUYOR BU ATEIST ONU ANLAMADIK...AYETLERDE " BENZER VE DAHA
HAYIRLISI " KAVRAMLARI VAR...AMA DIGERLERINI ARAYA SOKUSTURMAK ... :(
DIKKAT LUTFEN , HUKUM DEGISMIYOR, SADECE BENZERI VEYA AYNI
DOGRULTUDA DAHA HAYIRLISI GELIYOR...MESELA ICKININ HARAM KILINMASI...HUKUM
BELLI . HARAM !...AMA BU TOPLUM ALISTIRILARAK ULASILAN BIR SONUC...ONCE
TOPLUM KADEME KADEME YASAKLARLA ALISTIRILIYOR BU YASAGA...ASAMALAR:
NAMAZDA IKEN YASAK, ZARARI COK FAZLA, ... VE EN SON TUMDEN YASAK
: SEYTANIN BIR PISLIGIDIR ! HUKUM DEGISMIYOR AMA TOPLUM ICIN AMAC
KADEMELENDIRILIYOR...!
* Zinanın cezası nedir? 24:2'ye göre zina yapan
kadın veya erkeğe yüz değnek vurulmalıdır. 4:15'e göre zina yapan
kadına müebbet ev hapsi uygulanmalıdır. 4:16'ya göre zina yapan erkek
tövbe edip ıslah olursa hiçbir ceza uygulanmamalıdır.
4:15: ALLAH ZINANIN CEZASINI SIZE BILDIRENE DEK, ZINA EDEN KADıNLARI
EVLERINDE HAPSEDIN BUYURUYOR.SONRA ISE CEZA - 4:16. AYETTEDİ EZIYET
YANI - BILDIRILIYOR. YUZ DEĞNEK ...OLAY BU KADAR BASIT !
* Günahlardan kim sorumludur? 17:13-15 ve 53:38-42'ye göre herkes
sadece kendi günahlarından sorumludur. Ama Kuran, Muhammed zamanında
yaşayan Yahudiler'i, binlerce yıl önce başka Yahudiler'in bir buzağı
putuna taparak işledikleri günah için suçlamaktadır. (2:92-93)
ISRAIL OGULLARI- YAHUDILER - IRKÇI BIR DINI INANISI
SAVUNUYORLARDI...KENDI SOYLERININ USTUNLUGUNU ILERI
SIRIYORLARDI...AYET , GECMISTEKI YAPTIKLARINI ONLARA HATIRLATIP
SOYLARI ILE OVUNMEMELRI GEREKTIGINI ONLARA HATIRLATIYOR..SIZ SU
HATALARI YAPTINIZ HALA IRKINIZ ILE OVUNUP, SIZIN IRKINIZ DISINDA BASKA
BIR IRKTAN GELDIGI ICIN PEYGAMBERI KABUL ETMIYORSUNUZ...DIYEREK ONLARI
UYARMAKTA VE SOY USTUNLUKLERININ YANLISLIGINI GOZLER ONUNE SERMEKTEDIR...YANI
ESKIYI ONLAR HALA SAVUNUYORLAR , AYETTE ESKININ YANLISINI GOZLER ONUNE
SERIYOR...!ZATEN YAHUDILERDE..." YAHU BIZI ESKI YAPTIKLARIMIZ
ILE NEDEN SUCLUYORSUN " DIYE ITIRAZ ETMIYORLAR...ITIRAZLARI HALA
IRKCILIK TEMELINDE " NEDEN BASKA IRKTAN PEYGAMBER" MANTIGI ILE DEVAM
EDIYORDU...!
* Yahudiler Cennet'e mi (2:62, 5:69) Cehennem'e mi (3:85) gidecektir?
Hıristiyanlar Cennet'e mi (2:62, 5:69) Cehhenem'e mi (3:85, 5:72)
gidecektir? 5:69'da Cennet'e layık görülen Hıristiyanlar'ın sadece 3
ayet sonra, 5:72'de, Cehennem'e layık görülmesi özellikle ilginçtir.
ILGINC OLAN YAHUDILIK VE ISEVILIGIN TAHRIF OLMADAN
ONCEKILERIN- ASIL YAHUDI VE ISEVILERIN - CENNETE GIDEBILECEKKEN, DAHA
SONRA " ISA ALLAH'IN OGLUDUR" DEMELERI GIBI SAPMALARA UGRAYAN, TAHRIF
EDILMIS DINLERE UYANLARIN ISE CEHENNEME GIDECEKLERINI TAHMIN
EDEMEYEN ATEIST KAFACIKLARDIR...! BOZLUMAMIS TEVRAT VE INCIL'E
ZAMANINDA INANANLAR CENNETLIK, SIMDIKI HALLERINE- BOZULMUS HALLERINE
INANAN CEHENNEMLIKTIR. DETAY : MISYONERLIK-HIRISTIYANLIK YAZILARIMIZ .
* Kuran'ı kim anlayabilir, kim anlayamaz? Arapça bilen herkes mi
anlayabilir? "Kuran gayet açık bir Arapça'dır." (16:103) Sadece Allah
mı anlayabilir? "Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir." (3:7)
Akıllı insanlar mı anlayabilir? "(Bu inceliği) ancak akıl sahipleri
düşünüp anlar." (3:7)
KURANDA MUHKEM AYETLER VARDIR..YANI OKUYAN HEMEN HUKUM VEREBILIR...BIR
DE MUTESABIH AYETLER VARDIR KI ONLAR ANCAK ILIM EHLININ ANLAYABILECEGI,
DERIN ILIM GEREKTIREN AYETLERDIR...ILIM EHLI ARASTIRIR BU
MUTESABIH AYETLERI VE BIR SONUCA VARIRLAR AMA SUNU DEMEYI DE IHMAL
ETMEZLER: BIZ BU KADARINI ANLAYABILDIK. ASIL ANLAMLARINI EN IYI ALLAH
BILIR...! AYETI RABER OKUYALIM BAKALIM BI CELISKI VAR MI: 3:7 :
"O ki, Kitabı sana indirdi; ondan bir kısmı muhkem (mânası açık,yorum
götürmez, şüpheye yer vermez açıklıkta) âyetlerdir ki, bunlar.
Kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı ise müteşâbih (mânası kapalı, yorum
isteyen) âyetlerdir. Kalblerinde eğrilik bulunanlar, fitne
çıkarmak, (kendi çıarına uygun) yorumda bulunmak için Kitab'ın
müteşâbih olanına uyarlar. Halbuki onun yorumunu anCak Allah bilir.
İlimde derinleşenler ise, «Ona inandık, hepsi de Rabbimizin katından
(indirilme)dir» derler. (Bu hakikatleri) ancak akıl sahipleri
düşünebilir."
* Firavun, İsrailoğulları'nın erkek çocuklarını ne zaman öldürtmüştür?
Musa peygamber olup Firavun'a dinini anlatınca mı (40:23-25), yoksa
Musa daha çocukken mi (20:38-39)?
YAHU! BİRİNCİ AYET ILE BAHSEDILEN FIRAVUNUN MUSA'YA IMAN
EDENLERIN COCUKLARINI OLDURUN KARARINDAN BAHSEDER...(20:38-39) ISE
BILDIGIMIZ OLAY ..BELLI TARIHTE TUM DOGANLARI OLDURTMESI FRAVUNUN...BUNU
AYIRT EDEMIYOR MU ATEIST BEYIN..HALBUKI AYETLER COK ACIK...!
* Kader ne sıklıkta ve kim tarafından belirlenir? Herşeyin kaderi,
yaradılıştan önce Allah tarafından belirlenmiş miydi? (57:22) Evrenin
kaderi, her yıl bir kez olmak üzere Kadir Gecesi'nde Allah tarafından
mı belirlenir? (44:3, 97:3-4) Her insan kendi kaderini kendi mi
belirler? (17:13)
(44:3, 97:3-4)'TE YUKARIDA BAHSEDILEN ANLAM YOK BIR KERE..KURAN
KADIR GECESINDE INDIRILMEYE BASLANMISTIR AYETIN MANASI... NE
ALAKA...!? (17:13)'TA DA YUKARIDAKI ANLAM HIIIC YOK...NEYSE . KADER
KONUSU SITEMIZDE ACIKLANDI,
TIKLAYINIZ
* Şarap iyi midir kötü müdür? 2:219'da içki (dolayısıyla şarap) günahı
yararından büyük olarak, 5:90'da da Şeytan'ın işi pislik olarak
tanımlanmaktadır. Ama 47:15 ve 83:22-25'te Cennet'teki şarap
ırmaklarından söz edilmektedir. Şeytan'ın işi pisliğin Cennet'te ne
işi vardır?
ICKININ HARAM EDILISI KISACA ACIKLANDI YUKARIDA...
Ş-R-P KELIMESI ARAPÇADA İÇMEK ANLAMINA GELIR...TURKÇEDE
SARAP DENINCE SADECE SARHOS EDEN O LANET SEY AKLA GELSEDE ARAPCADA "
ICILEN SEY " ANLAMINDA KULLANILIR...SÜT, SU, MEYVE SUYU, ...VS...BU
KADAR BASIT OLAY...CENNETTE ICILEN SEY OLACAK TABII ...SARAP
OLACAK...AMA - TURKCE ANLAMI ILE - SARAP OLMAYACAK...! :) HAA BI
DE ATEISTLER OLMAYACAK CENNETTE ... : =)
* Cinler ve insanlar Allah'a kulluk etmek için mi (51:56), yoksa
Cehennem'e gitmek için mi (7:179) yaratılmışlardır? Yaratılış amaçları
Cehennem'e gitmek olan cinler ve insanlar, yani kafir olacak şekilde
yaratılmış cinler ve insanlar, Allah'a nasıl kulluk edebilirler?
YAHU KULLUK ETMEK AMACI ILE YARATILDI INSAN VE CIN...AMA HUR
IRADELI OLDUKLARI ICIN ISTERSE ETMEZDE...ETMEDIMI DE CINLERDE
ATEISTLERLE CEHENNEMDE YANARLAR...BU KADAR BASIT !
* Tüm insanlar (en azından geçici bir süre kalmak üzere) Cehennem'e
gidecektir. İnananlar bir süre Cehennem'de kaldıktan sonra
kurtarılacak, kafirler ise sonsuza dek Cehennem'de bırakılacaktır. Bu
kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir. (19:71-72) Ama bu sözde kesin
hükümle çelişkili olarak, şehitler Cehennem'e hiç uğramadan direk
Cennet'e gidecektir. (3:157-158, 3:169, 9:111)
CEHENNEME UGRAMAK ILLA YANMAK ANLAMINDA ALINMAMALI...HER
HOLIVUT STUDYOLARINA GIDEN ARTIST OLMAZ DI MI...PARA VERIP GEZEN
MILYONLAR VAR...AYNISI ..CENNET EHLIDE " KURTULDUKLARI YERI BIR
GORMESI ICIN " CEHENNEMDE BIR GEZDIRILIRLER...AMA YANMALARI ICIN DEGIL,
" GORMELERI " ICIN ...IKI KERE SUKRETMELERI ICIN...HEM CENNETI
KAZANDIKLARI ICIN, HEM O YERDEN KURTULDUKLARI ICIN..BIR DE
ATESTLERE EL SALLAYIP DONMEK ICIN OLABILIR TABII ...! :) ...
(3:157-158, 3:169, 9:111) NUMARALI AYETLERDE ISE DIREK CENNETE GIDECEK
DIYE BIR IFADE YOK...SADECE CENNETE GIDECEKLER IFADESI VAR KI O DA
YUKARIDAKI AYETLE CELISMIYOR...ATEISTLERE EL SALLAYIP GECECEKLER
CENNETE SONRA ...
* 66:8'e göre Allah Müslümanlar'ı utandırmayacaktır. Ama 19:71-72'ye
göre Müslümanlar da dahil olmak üzere tüm insanlar (en azından geçici
bir süre kalmak üzere) Cehennem'e gidecektir, ve 3:192'ye göre
Cehennem'e giden herkes rezil edilecektir, yani Allah tüm
Müslümanlar'ı rezil edecektir. Direk bir çelişki sözkonusudur.
3:192 ATESE SOKULANLARDAN BAHSEDER...YANI CEZA CEKENLERDEN...CENNETLIKLER
ZATEN ORAYI GORUP CIKACAKLAR...ATESE ATILMAYACAKLARKI...YUKARIDA
ACIKLANDI ZATEN DURUM...AMA ATEISTLER REZIL OLCAK...ORASI KESIN...!
* İsa Cehennem'de yanacak mıdır? İsa Allah katına yükselmiştir (4:158)
ve Allah'a yakın olanlardandır (3:45), ama Allah'tan başka kulluk
edilenler ve onların kulları Cehennemlik'tir (21:98).
MANTIGA BAKAR MISINIZ..YAHU O BIR NEBI..O BIR TEBLIGCI,
RESUL...O KIMSEYE " BENI ILAH EDININ " DEMEDI KI...BU DA
ZATEN KURANDA ACIKLANIR...ISA VEYA UZEYR ( AS) PEYGAMBERDIRLER..AMA
NEMRUT, FIRAVUN...VS VE ONLARA TAPANLAR ISE CEHENNEMLIKTIRLER...AYETIN
KASTETTIGI ZUMRE ONLAR...
* Allah'ın bir oğlu olabilir mi (39:4), olamaz mı (6:101)?
BU AYETIN NERESINDE COCUK OLABILIR ANLAMI
... (39:4) :
"
Eğer Allah, çocuk edinmek
isteseydi, yaratıklarından dilediğini elbette seçerdi " YANI "ISTEMIYOR,
SECMEDI " DEMEK DEGIL MI BU AYETTEN CIKAN ANLAMI ..." O'nun
nasıl bir çocuğu olabilir?"
(6:101) DIYOR ZATEN AYET...!
* Kaç yaratan vardır? 23:14 ve 37:125'e göre, Allah yaratanların en
güzelidir. Sözü edilen diğer yaratanlar kimlerdir? Eğer birden çok
yaratan sözkonusu ise, 2:54, 6:102, 12:101, 13:16, 14:10, 15:86, 35:1,
35:3, 36:81, 39:46, 39:62, 40:62, 42:11, 56:59, 59:24 gibi birçok
ayette, niye Allah'tan tek yaratan olarak sözedilmektedir?
YARATANA SEKIL VERME ANLAMI VARDIR ILK AYETTE. YANI YOKTAN VAR ETME DEGIL. SEKIL VERENLERIN EN GUZELI ALLAH'TIR...ZATEN AYET SEKILDEN
SEKILE DONMEDEN BAHSEDER...AMA YOKTAN VAR EDEN SADECE ALLAH'TIR..! BU
MANADA YARATMAK İSE SADECE ALLAH'A MAHSUSTUR!
* 33:37'de Müslüman erkeklere, üvey oğullarının boşadıkları eşleri ile
evlenme izni verilmiştir. Bu iznin özellikle gelecekte Müslümanlar'a
zorluk çıkmaması amacı ile verildiği belirtilmektedir. Ama bu iznin
bir anlamı yoktur, çünkü Kuran aynı surenin daha önceki ayetlerinde
evlat edinmeyi yasaklamaktadır. (33:4-5) Evlat edinemeyen bir adamın
üvey oğlu olamaz, üvey oğlunun boşanmış eşi ile evlenme konusunda
zorluk yaşaması da sözkonusu olamaz. 33:37'de verilen iznin sözde
verilme sebebi dolayısı ile yalanlanmaktadır.
4-5. AYETLER EVLATLIGI YASAKLAMIYOR...SADECE EVLATLIK =OZ EVLAT
GIBI DEGILDIR ANLAMINDA INDIRILMISTIR..."
evlatlıklarınızı da sizin
(öz) çocuklarınız saymadı " DIKKAT OZ COCUK SAYMADI DIYOR AMA YASAK
DEMIYOR...ZATEN ISLAM FIKHINDA DA BOYLE BIR SEY YOK...AMA ATEIST
CIKARMIS BIR YERDEN BU ANLAMI ISTE...!
* Sadece insanlar mı peygamber olabilir (12:109, 21:7-8, 25:20) yoksa
melekler de peygamber olabilir mi (22:75)?
YAHU HZ MERYEM'E ALLAH'IN ELCISI OLARAK KIM GITTI...ELCI
DEYINCE ILLA PEYGAMBER MI ANLAMAK LAZIM..PEYGAMBER; VAHIY INDIRILEN VE
INSANLARA BU VAHYI ACIKLAYANDIR. MELEK ISE ALIR ALLAH'IN EMRINI,
SOZUNU, AYETI HER NEYSE ...O'NUN ELÇISI OLARAK GOTURUR, EMREDILEN YERE
...NEREDE BURADA PEYGAMBERLIK! GÖREVİ AYETİ PEYGAMEBRE GETİRMEK,
KADAR. BAKANIN EMRINI GENEL MUDURE İLETEN POSTACI NE KADAR GENEL MUDUR
OLABILIR KI...!? ZATEN MELEKLERIN IRADELERI
YOKTUR..YANI BILDIGIMIZ ANLAMDA PEYGAMBER OLAMAZLAR!
* Ceninin cinsiyeti, döllenme anında mı (53:45-46) yoksa bir süre
geliştikten sonra mı (75:38-39) belirlenir?
(53:45-46) AYETTE CINSIYET BELIRLEMEDEN BAHSETMEZ...RABBIMIZIN
YARATTIGI CESITLI SEYLERDEN BAHSEDER...EGER SIRALAMA SOZ KONUSU OLSA
IDI O ZAMAN ONCE GULME, SONRA OLDURME, SONRA DISILIK -ERKEKLIK SOZ
KONUSU OLURDU...AYET MEALI ORTADA : "43
Doğrusu, güldüren ve ağlatan O'dur,44 Doğrusu, öldüren ve dirilten de
O'dur.45 Doğrusu, çiftleri, erkek ve dişiyi, yaratan da O'dur...
(75:38-39)
AYETI ISE TIPPA DA UYGUN SIRALAMADAN BAHSEDER...! DETAY
SITEMIZDE.
* Bir Müslüman, kafir anne babası ile nasıl
geçinmelidir? 31:15'e göre kafir anne babanın inançlarına uyulmamalı,
ama onlarla iyi geçinilmelidir. 9:23'e göre ise böyle bir durumda anne
baba dost edinilmemelidir, yani onlarla iyi geçinilmemelidir.
23. AYETTE VELI EDINMEMEKTEN BAHSEDILIR. SOYLE DIYELIM. OKULA
KAYDOLURKEN BIR VELIYE IHTIYAC VARDIR...SIZDEN SORUMLU OLACAK OLAN,
SIZIN HAKKINIZDA SOZ SAHIBI OLACAK OLAN BIRINE...ISTE BUNUN GIBI BIR
VELI OLARAK ONLARI KABUL ETMEYIN. CUNKU KAFIR OLAN ANNE BABA IMANI
NOKTADA, FARKLI ITIKATTAN OLDUKLARI ICIN VELI, VEKIL, AVUKAT, ...EDINILEMEZLER! AMA ONLARLA TABII KI IYI GECININ.
CUNKU ANNE BABA HAKKI ISLAM'DA COK ONEMLIDIR! TAKI
SIZI HAK OLAN ISLAM DININDEN DONDURMEYE CALISANA DEK...VEYA SIZI
YONETMEYE CALISANA DEK...!
* Kafirler Müslüman olmaya zorlanmalı mıdır (8:38-39, 9:29)
zorlanmamalı mıdır (2:256, 3:20, 109:6)?
AYETTE KAFIRLER YENILECEKTIR...ISLAM HAKIM OLACAKTIR DENIYOR...ZORLA
MUSLUMAN OLMAK ANLAMI YOK AYETLERDE...BURADA ZORLA MUSLUMAN
OLMALARINDAN SOZ EDILMEZ, ISLAM'A DUSMAN OLMAMALARI ISTENIR! ZATEN
AYETTE CIZYEDEN BAHSEDILIR..CIZYE MUSLUMANDAN ALINMAZ, OLAMYANDAN
ALINIR. ISLAM HUKMU
ALTINDA YASAYAN KAFIRLEDEN ALINIR! MUSLUMAN OLMALARI ICIN
ZORLANMAZ YANI!
* Hıristiyanlar şefkatli ve merhametli midir (57:27) yoksa zalimler
topluluğu mudur (5:51)?
HZ ISA ZAMANINDAKILER SEFKATLI, BOZULMUS OLANA UYAN
GUNUMUZDEKILER ISE ZALIM...ISTE HACLI SEFERLERI ISTE IRAK,ISTE
BOSNA....AFGANISTAN...BIR DAMLA PETROL BIR DAMLA KAN...!
Netice itibarı ile, bu kadar çok sayıda, önemli konularda, ve çözümü
imkansız çelişkilerin varlığı, Kuran'ın geçersizliğini tartışma
götürmeyecek biçimde kanıtlamaktadır.
NETICE ITIBARI ILE BU KADAR COK SAYIDA ATMASYON, ONYARGI, IFTIRA VE
YALAN-DOLAN, ÖNEMLİ KONULARDA VE KENDI ICINDE BILE CELISKILI
CUMLELERIN VARLIGI ATEIZMIN CIKMAZLARINI VE GECERSIZLIGINI TARTISMA
GOTURMEYECEK SEKILDE KANITLAMAKTADIR. RUHUNA TEBBET OKUYALIM !
2
SORU - CEVAP
1400 yaşında olmasına rağmen, bugünün ihtiyaçlarına
da cevap verdiği ve bilim yanlısı olduğu iddia edilen Kuran'da şu sorularımın
cevaplarını bulamadım..
SORULARLA BİLİMİN NE İLGİSİ VAR...? KUR'AN BU DETAYLAR ÜZERİNDE DURSA HACMİ
NE OLURDU, O ZAMAN DA BU YAZAR " BU İŞE YARAMAZ BİLGİLERİN KUTSAL OLDUGU İDDİA
EDİLEN KİTAPTA NE İŞİ VAR, " DEMEZ Mİ İDİ ...!? AMAÇ ÖĞRENMEK DEĞİL, SORU
SORMAK...LAF OLA BERİ GELE... :(
1)Adem ve Havva hangi tarihte yaratıldılar? Cennete hangi tarihte girdiler? Hangi
tarihte cennetten kovuldular?
KUR'AN TARİH KİTABI MI ...EVRENSEL MESAJİ İLE NE ALAKASI VAR BUNLARIN?
TARIH IMTIHANINDA MI SORULACAK SANA ?
2) Önce Adem mi yaratıldı, Havva mı? Aralarında ne kadar yaş farkı vardı?
KUR'AN AÇIKLIYOR..BİR ÖZ YARATILIYOR VE BU ÖZDEN ÖNCE ADEM SONRA HAVVA
ANNEMİZ YARATILIYOR - KABURGA KEMIGINDEN YARATILMA YOK YANI ...! -YİNE TARİH İSTİYOR... KOMIK ...NEDCEKSE ...!?
HADI VRELIM MIATTAN ONCE 123413455624756981345... YANLIŞ MI DESIN ISPAT ET,
NASREDDIN HOCA'NIN DUNYANIN MERKEZINI ISARET ETMESI GIBI AMA ISE YARIYOR
:)))
3) Doğmadıklarına göre Havva ve Adem'in göbekleri var mıydı? (Hani, çamurdan mı,
yoksa pıhtıdan mı yaratıldığı tartışma konusu olan ilk insan..) ÇAMURDAN
YARATILMA MESELESI SİTEMİZDE DEFALARCA İŞLENDİ AMA GENEL HATLARI İLE "
AHIRET,BEDEN-RUH " VE " RUHUN VARLIGI " KONULARINA BAKILABILIR. GOBEKLERİ BÜYÜK İHTİMAL
YOKTU. ÇÜNKÜ İLK
PROTOTİP İDİLER. DAHA SONRA DOĞUM YOLU İLE COĞALMA BAŞLAYINCA GOBEK VAR
OLMAYA BAŞLAMIŞTIR AMA BU SAHSI TAHMINIMIZ !
4) Ya da hayali cennetten kovulmadan önce, cinsel organlari varmiydi? SANA NE..RÖNTGENCİLİK
MERAKI MI ...!?
5) Vardı ise ne için vardı? (madem ki cinsellik yasaktı?..) KİM DEMİŞ...TEK YASAK
OLAN YASAK MEYVENİN YENİLMESİ İDİ!
6) Ya da Havva'nin göğüsleri varmıydı? (Çocuk emzirmeyecegine göre)? Yoksa bunlar
cennetten kovulur kovulmaz mi olustular? YA KOVULACAKLARI BİLİNİYOR İSE -KADER KONUSUNA MURACAAT, ALLAH'IN YAZDIGINI YAPMAYIZ, YAPACAKLARIMIZI ALLAH
BILIR ) VE DAHA İLK YARATILMADA BU ŞEKİLDE YARATILMIŞSA...HIC DUSUNEMEMISTIN DI
MI BUNU ATEISTIM BENIM ...!
7)Ya da Adem ve Havva'nin hormonlari önceden var mıydı? Vardıysa, (testesteron,
östrojen, prolaktin, oksitosin vs.) ne amaçla vardı? SONRAKI HAYATLARI- DUNYA
HAYATLARI ICIN - ONCEDEN HAZIR YARATILDILAR!
8)Havva, adet görüyor muydu? BÜYÜK İHTİMAL CENNETTE HAYIR. AMA FARKLI ORTAM - DÜNYA
ORTAMI - BU ÖZELLİĞİ BAŞLATMIŞ OLABİLİR!- NE YANİ MUHTEŞEM EVRENİN DARWİNİZM MANTIĞI İLE ŞANŞ ESERİ OLUŞABİLECEĞİNE İNANIYOR DA ATEİSTİMİZ,
ZAMAN FAKTÖRÜNÜ YARATAN RABBİMİZİN ZAMAN İÇİNDE ZAMAN İLE BU ÖZELLİĞİ
HAVVA ANNEMİZE KAZANDIRAMAYACAĞINI MI İNKAR EDECEK...:) TÜM EVRENİN TESADÜFEN
OLUŞMASI İHTİMALİNİ KABUL EDENLER İÇİN BU ZATEN OLAĞAN BİR DURUM OLUR Dİ Mİ
:D
9) Adem ile Havva'nın kıyafetleri nasıldı? Havva, başörtülü müydü, çarşaflı
mı? Yoksa ...? İLK İNSAN AYNI ZAMANDA ALLAH'IN EĞİTİMİNDEN GEÇMİŞ
OLAN VE PEYGAMBER OLAN BİR KİŞİ İDİ ...YANİ MAĞARA DEVRİ İŞİ MASAL..EĞİTİCİSİ
BELLİ OLAN ADEM ( AS)'IN HAYAT STANDARTLARI DA BELLI BIR SEVIYEDEN BAŞLAMIŞTIR
MUTLAKA... MUTLAKA BELLİ SEVİYEDE ÖRTÜLERİ VARDI ..AMA BAŞÖRTÜSÜ EMRİ İLK
NE ZAMAN İNZAL OLUNDU BU BİLİNEMEZ! BELKİ İLK İNSAN BELKİ
ZAMANLA FARZ KILINAN BİR EMİR İDİ BU!
10)Eğer bunlar yok idiyse, nasıl oldu da birbirlerine cinsel arzu duydular?.. Var
idiyse, bu arzudan dolayı neden cezalandırıldılar?
YAW BU ATEIST SALAK MI TAKTI CINSELLIK YUZUNDEN CEZA MESELESINE...CEZA YASAK
MEYVEDEN DOLAYI VERILDI ... CINSELLIK DUYGUSUNDAN DEGIL !
10)Cennette yasak olduğu söylenen meyvenin adı neydi? Bu yasak meyve bugün dünyada
yasak mı değil mi? Niye?
KUR'AN ADI UZERINDE DURMAZ. ALLAH'IN ACIKLAYAMADIGINI BIZ DE BİLEMEYIZ. ADI BİLİNSE
NE OLUR...!? ONEMLİ OLAN OLAY -NEDEN - SONUC ILISKISIDIR. KUR!AN BU NEDENLE ESKIMEZ. KUR'AN'IN ESKIMEZLIGI ADLI YAZIMIZA MURACAAT...!
11)Ensest ilişki, günah mıdır, değil midir? (Adem ve Havva'nın çocukları ensest
ilişki ile çoğalmış olmalı.. Yoksa, dünya belli bir nüfusa ulaşıncaya kadar ana
ve babalar Allah'ın verdiği bir özel formülle seks yapmadan çocuklarını çamurdan
mı yapmaya devam ettiler? HZ ADEM-HAVVA VE COCUKLARI YAZIMIZA MURACAAT
12)Adem ile Havva ne kadar yaşadılar? Kaç yılında öldüler?
YINE TARIH..ALLAH'TAN ATEIST MANTIGI ILE BIR ILAHI KITAP
GELMEMIS...TARIH, ELBISE DESENI, ÖZEL FANTAZI İLE DOLU BIR HAYLI HACIMLI AMA ICI
BOS, GUNCEL VE AKTUELITESI OLMAYAN BIR KITAP OLURDU...! TABII K. MUKADDES'E
BENZEYEN BIR KITAP OLURDU BOYLECE...ATEISTIN ISTEDIKERI ORADA VARDA :)))
DIKKAT LUTFEN ...SORULAN SORULARIN COGU ..CEVABI BILINSE DE GUNUMUZDE PRATIK HAYATI
ETKILEYECEK BILGILER DEGIL... O ZAMANDA MUHTEMELEN " YAHU BU BILGILERE NE GEREK
VAR, ILAHI KITAP DEDIGIN SOMURUYE ENGEL OLUYOR MU, ADALETSIZLIGI ENGELLIYOR MU,
INSAN HAKLARINA NASIL BAKIYOR...? ONEMLI
OLAN BUNLAR, BANA NE ILK INSANIN OZEL YASAMINDAN..." DERLERDI KI ELHAMDULILLAH KUTSAL
KITABIMIZ KURAN DA ASIL BUNLARI ICINDE BARINDIRIYOR...!
ASIL BEN ATEISTIMIZE BI SORU SORAYIM...NASIL OLURSA SANS ESERI BIR
ATOM KENDI
KENDINE OLUSUR..O ATOMLARDAN SANS ESERI BASKALARIDA OLUSUR VE SANSA BAKIN BIR ARAYA
GELIP ELEMENTLERI , AYNI SEKILDE OLUSAN ELEMENTLER YINE SANS ESERI
... , TABI HER SEFERINDE HER BIR EN
KUCUK PARCA SANS ESERI OLUSUP SANS ESERI DIGERI ILE BIRLESIP SANS ESERI ORTAYA DEVAM
EDEN BIRBIRINI TAMAMLAYAN BIR BUTUNUN PARCALARINI OLUSTURMAKTADIR ... VE SU SANSA
BAKIN KI ORTAM DA - OYLE YA OKSIJEN, SU , BESIN ...ZINCIRI DE SANS ESERI HEP TAM KIVAMINDA
HAZIR OLUSUP AYRICA ORDA BEKLEMEKTEDIRLER! EVET BU ELEMENTLER SANS ESERİ BAŞKA
OLUŞAN ELEMENTLERLE BİRLEŞMEKTE ,ŞARTLAR BUNA MÜSAİT OLMAKTA VE MOLEKULLER
OLUŞMAKTADIR..ŞANSA BAKINIZ Kİ BU MOLEKULLER OYLE BOYLE OLUŞAN BAŞKA
MOLEKULLERLE BİRLEŞİP AMINO ASITLERI OLUŞTURMAKTADIR...BU SEKILDE SANS ESERİ
OLUSAN BASKA AMINOASITLERLE BIRLESEN BU ZINCIR PEPTIT, ONLAR SANS ESERİ
AYRICA OLUSAN BASKALARI ILE BIRLESIP POLIPEPTIT, ONLAR SANS ESERI BASKA OLUSANLARLA BIRLESIP PROTEIN, ... ONLAR... HUCRE...ONLAR DOKU,
ONLAR ORGAN, ONLAR SISTEM VE
SONUCTA TÜMÜ DE ORGANIZMA- CANLIYI OLUSTURMAKTADIR...VE HER BİR EN KUCUK ATOM SANS
ESERI OLUSUP HER BIR PARCA SANS ESERİ BİRLESİRKEN AHENK -BUTUN OLUSTURMAKTA,
BİRBİRİNİ YOK ETMEDEN BIR UYUM ICINDE BIRLESIRKEN HER PARCA AYNI
ZAMANDA CEVRE SARTLARIDA BUNU ENGELLEYECEK BIR KONUMDA OLMAYACAK OZELLIKLERE
SAHIP OLMAKTADIR...VE BU ORGANIZMA SANS ESERI HAYATINI DEVAM ETTIRECEK
CEVRESEL SARTLARIN TAM ORTASINDA - KI TUM BU SARTLARDA AYRI BIR SANS ESERI
OLUSMA ZINCIRININ SONUCUDUR!- BULUNMAKTA VE KENDI GIBI ...UHUUUUU HU ,SANS
ESERI OLUSAN BASKA BIR ORGANIZMA ILE UYUM ICINDE UREME OZELLILERINE SAHIP
OLUP HAVADAN SUYA, ORADAN TOPRAK, ISIK, YEME, BARINMA...TUM SARTLARIN SANS
ESERI TAM OLMASI GEREKTIGI SEKILDE OLUSTUGU BIR ALEMDE DEVAMLI SANSLARI
YAVER GIDIP COGALIP ZAMANLA DA FARKLI TURLERE GECEBILMISTIR... BUNA
ANCAK MASAL DENEBILIRKEN - HANI UZUUUN FASULYELERE TIRMANIP GOKYUZUNE
TIRMANILAN MASALLAR GIBI ... - BUNU BILIMSELLIK ADINA " OLDU " DIYE
SAVUNANLAR BANA GELIPTE BIR DE BILIMSELLIKTEN BAHSEDECEKLER VE BENDE ONLARI
DINLEYECEGIM , OYLE MI...HADI CANIM ...! HADI CANIMM , BAŞKA KAPIYA, YALLA
ATE YALLAAA...
Ayrıca,
Muhammed'in kendisinin Allah'ın-varsa eğer- elçisi olduğunu iddia ederek
İslamiyet dinini ortaya çıkarması üzerine de şu sorular akla geliyor
ALLAH ( CC) VAR...ISPATI SİTEMİZDEKİ
ILK IKI KONU
Eger siz Allah-varsa eğer- olsa idiniz:
1) Dünyadaki tüm insanlara hitap edecek bir kitap gönderecek olsanız, sadece Arapça
dilini mi kullanırdınız? Yoksa, ne kadar dil varsa o kadar dilde hazırlamış
olduğunuz kitapları mı gönderirdiniz?
HEH HEE.KOMIK...BOYLE OLSA IDI HZ. MUHAMMED NE YAPACAKTI BIR BIZANSA BIR AFRIKAYA BIR CINE
MI GIDECEKTI ...BI DE DEMEZ MI NE KADAR DIL VARSA DIYE ..YAHU KUCUK KABILE
DILLERINI DE SAYSAK BINLERCE DIL VAR BE ADAM...SORUNUN PRATIKTEKI UYGULAMA
VEHAMETINI DUSUNEBILIYOR MUSUNUZ...SORUSUNA GORE SORUYU SORANIN ZEKA SEVIYESINI ANLAYINIZ
LUTFEN. HA SURASININ ALTINI CIZELIM ...RABBIM HER TOPLULUGA MUTLAKA BIR
PEYGAMBER GONDERMISTIR...BU KONUDA SITEMIZDE CESITLI YERLERDE ISLENDI AMA GENEL OZET ICIN
TIKLAYINIZ :TEK DIN ISLAMDIR ADLI KONU !
PEKI MANTIKLI OLAN NE :ONCE BIR MERKEZ OLUSTURULUR...ORADAN CEVREYE YAYILMA
HAREKETI , İRSAT FAALİYETİ YÜRÜTÜLÜR..TERCÜMELER, ACIKLAYICILAR... YAPILANDA BUDUR ZATEN...
2) Dünyadaki tüm insanlara zaman zaman mesajlar iletmek isteseniz, bir aracı
(elçi/peygamber) mi kullanırdınız yoksa doğrudan mı iletirdiniz?
AYNI CEVAP...MERKEZDEN CEVREYE ...ZATEN MESAJDA ULASMISTIR TUM DUNYAYA..AMA HALA
INAT ILE INANMAYAN HATTA KARSI CIKAN VARKEN ...SORMAK LAZIM ...SANA O MESAJ GELDI DE
SEN DEGISTIN MI ...YANI AMAC YETER KI ARINMAK OLSUN...
SU SORU AKLA GELEBILIR: HER TOPLULUGA NEBI GELMISTIR TAMAM DA YA AZ VEYA TEK 3-4
KISININ YASADIGI YERLER NE OLACAK...ONUN CEVABI SU: BU KISI-LER- SADECE
" TEK , BIR OLAN YARATICIYA" INANACAKLAR...YANI AKIL ZATEN YARATANI
BULUR AMA BU YARATICININ TEK OLDUGUNU KABUL ETMELI BIREY...ARTI IYI AHLAK
YETERLIDIR...ZATEN IBRAHIM ( AS) IN KISSASI KURAN DA BU NEDNELE ANLATILIR...ARAYANIN
TEK YARATICIYI BULMASINI ...! TOPLU YASANAN YERLERE ZATEN ILAHI EMIRLER PEYGAMBERLERLE
GONDERILMISTIR..AMA AFRIKANIN ORTASINDA YASAYAN INSANLARA FAIZ YASAK DIYE HARAM EMRI
GELMEZ TABII ...ORTAM, SEVIYEYE UYGUN EMIR-YASAK ZINCIRI GELIR...ATEISTIMIZIN
MANTIGINA GORE HAREKET EDILSE AFRIKADA KI BALTA GIRMEMIS KABILELERIN ICINE DUSECEGI
DURUMU DUSUNUN : -HER YERE KENDI DILLERINDE KITAP GELECEK YA !- YAW FAIZ NE, YA KARABORSA,
AAA BI DE KIZ COCUKLARINI GOMMEDEN BAHSEDILMIS...BU NE BICIM KITAP ...DAHA BIZDEN HABERI
YOK ..." KOMIK OLUYO DI MI ...IYIKI RABBIMIZ - HASA - ATEIST MANTIK
ILE HAREKET ETMIYOR...
3) Dünyadaki tüm insanlara en son dini göndermek isteseniz, sadece Arabistan'a bir
elçi mi gönderirdiniz, yoksa dünyanın herbir yerine aynı anda aynı şeyleri anlatmak
için birden çok elçiler mi gönderirdiniz?
HER YERE ZATEN ELÇI GITMISTIR... O BÖLGENİN ÖZELLİKLERİNE GÖRE İHTİYACI
OLAN ILAHI MESAJLAR İLETİLMİŞTİR...!AZ OLAN TOPLULUKLARIN YAPMASI GEREKENLERI
YUKARIDA YAZDIK..BİR DE KIYAMET YAKLASTIGI ICIN TUM DUNYAYA SON EVRENSEL MESAJ
GONDERILMISTIR ... O DA KISA SUREDE YAYGINLASMISTIR...
YANI RABBIM : PEYGAMBER GONDERMEDIKCE HIC KIMSEYE ZULMETMEYIZ
" DERKEN , YANI : KITAPLI PEYGAMBER, KABILELER GONDERILEN UYARICI PEYGAMBER VE
KUCUK GRUPLARDAN ISTEDIGI TEK ILAHA INANMA +AHLAK ... KURALLARI TUM EVRENE
HITAP ETMEMEKTEMIDIR DE ATEISTIMIZ HALA BILINC ALTINDAKI EZIKLIK ILE KENDINI HAKLI
CIKARMAYA CALISMAKTADIR... HAYRET DOGRUSU...!
4) Dünyadaki tüm insanların iyi olmasını ve doğru yolu bulmasını mı isterdiniz?
Eğer bu sorunun cevabı "evet" ise, onlara kötülüğü veren şeytana
karışmadan, şeytanlığını yapmasına müsaade eder miydiniz? (Tavşana kaç, tazıya
tut mu derdiniz?) Şeytanı yok etmez miydiniz? SADECE IYILIK YAPAN VARLIKLAR ZATEN
YARATILMISTIR...ONLAR ALLAH'A ASLA ISYAN ETMEZ, GOREVLERINI AYNEN YERINE
GETIRIRLER...MELEK, HAYVANLAR, BITKILER, GEZEGENLER...SU , ATES...VS...
BUNUN IKI ISTISNASI VARDIR...CIN VE INSAN ...BUNLAR IKI TERCIH
ILE KARSI KARSIYADIR : CENNET - VE IYILILER YOLU :
HUMANIZM KONUSU OZELLIKLE
OKUNMALIDIR !- VE CEHENNEM YOLU... RABBIM AKIL VERMISTIR, DOGRU YANLISI AYIRAN! KITAP
GONDERMISTIR, ACIKLAYICISI OLARAK PEYGAMBER GONDERMISTIR, CENNETE GIRMENIZI ISTERIM ,
CEHENNEM KOTUDUR DIYE DEFALARCA- 120. 000 PEYGAMBER VE YUZBINLERCE YIL SUREN TEBLIB
CALISMALARI ...!- SIZIN CENNETE GITMENIZI ISTERIM DEMISTIR...BUNDAN SONRA ISE
TERCIHI SECMEK INSANALARA - VE CINLERE , CINLER ADLI
IKI YAZIYA MURACAAT -
KALMISTIR! ISTERSE KENDI IRADESI ILE KOTULUK YAPARAK CEHENNEME ISTERSE KOLAYCA -
DETAY
HUMANIZM ADLI YAZIMIZ- CENNETE GIDER...CENNET YOLUDA HEP INSANALARIN FAYDASINA
OLAN ISLERIN YAPILMASI ILE ASILIR- YINE
HUMANIZM DOSYASININ ALTINI CIZELIM !-
YANI KISACA :Bir yol düşünelim yolun iki tarafında beyaz ve kırmızı
ışık veren sınır taşları vardır. Elimizde trafik rehberi önümüzde kılavuz olan
bir trafik polisi vardır. Ayrıca Allah insana akıl da vermiştir. Şimdi polis yolu gösteriyor,
trafik rehberi yol hakkında bilgi veriyor sınır taşları yolun sınırlarını
çiziyor akıl da doğru yol bulabiliyorken bir kişi bu yolda kaza yapsa, yoldan çıksa
uçuruma düşse suç kimde olur? Şoförde mi, kılavuz (polis) da mı, rehber de mi,
sınır çizgisi taşlarında mı?
KAZA -KADER KONUMUZDAN ALINMISTIR !-
6) Elçinizi görevlendirirken, kimsenin şahit olarak bulunmadığı bir mağarada mı
görevi tebliğ ederdiniz? Sonra da herkesin bu elçiye inanmasını bekler
miydiniz?
BİLİM ADAMLARI DENEY YAPARKEN HALKI ETRAFLARINA MI TOPLARLAR YOKSA O
EN ÖNEMLİ ASAMA KENDI ORTAMINDA GERCEKLESTIRILDIKTEN SONRA MI SONUC VE DETAY
HALKA ACIKLANIR...ONEMLI OLAN MESAJ VE ICERIK ISE SORU MUAFTIR...YOK ILLA MUCIZE
BEKLENMEKTE ISE BIR COK MUCIZE GOSTERILMISTIR...AMA O ZAMANDA INANMAK ISTEMEYEN
INANMAMISTIR, GUNUMUZDE DE INANMAK ISTEMEYEN INANMAMAKTEDIR...YANI CEBRAIL MAGARA
YERINE SEHRIN ORTASINDA ILAHI MESAJI TEBLIG ETSE IDI ATEISTMIZ INANACAK MI IDI...!? BASKA
MUCIZLERE GOSTERDIGINDE- DETAYA GIRMIYORUZ- O MEKKELI MUSRIKLER INANDI MI KI BU SEKILDE DE
BIR ILK KARSILASMA ANININ HERKESCE GORULMESININ ALTI CIZILMEKTEDIR...NE OLDUGU
ORTADA...KORKAN, ÜRKEN BIR NEBI ...BU ANLAR ÖZEL VE İLK ANLAR ...GOREVLENDIRILEN
KISININ RUH HALI ONEMLI ...ONCE O KISI BUNU ZIHINSEL OLARAK KABULLENMELI ...BU OZEL
DURUM KABULENILDIKTEN SONRA - YANI TEMEL SAGLAM ATILINCA - TEBLIG BASLAR...HER NEBI DE DE
BU BOYLE OLMUSTUR ... ONCE INSAN OLAN NEBI, BILINCLENIR SONRA O CELIK IRADE HAZIR
OLUNCA ATEISTLERE DE DAHIL, TEBLIĞ BASLAR !
ASIL SUPHECILIK OLAMAZ SIKKINI TERCIH ETMEK
DEGILDIR " OLABILIRLIK " SIKKINI TERCIH ETMEKTIR. ASIL SUPHECILIK ONCE
KARAR VERIP SONRA NEDEN - MAZERET ARAMAZ.BU SADECE ONYARGININ TEZAHÜRÜDÜR!
INANMAK ISTEMEYEN MUCIZELER GORSE DE INANMAZ - HZ RESUL DONEMINDE BOL BOL
ORNEGI GORULDU - ,ZATEN ASIL MUCIZE KUR'AN'DIR...1400 SENEDIR GUNCELLIGINI ASLA
KAYBETMEMISTIR... O ASIL MESAJ ATLANIP ARAYA - UNUTMAYALIM DENEYI YAPILAMAYACAK BILIM
DALLARINDAN BIRI DE TARIHTIR , ISTANBUL YENIDEN FETHEDILEMEZ, FETHEDILDIGINI GOREN DE
KALMAMISTIR, AMA DILDEN DILE , ESERDEN ESERE GUNUMUZE GELMISTIR BU GERCEK UNUN GIBI :-
TARIH, KENDI METODUNU KABULENDIRME, KURAN'I OKUMADAN IFTIRA ATMA...CALISMALARI HER ZAMAN
OLMUS VE HER DAIM OLACAKTIR...AMA ONLAR TARİHİN TOZLU SAYFALARI ARASINDA
KAYBOLMUŞ, KUR'AN HALA CAPCANLI , AKTULE HAYATA HITAP
EDER SEKILDE INSANLIGA ISIK TUTMAYA DEVAM ETMEKTEDİR!
3
ATEİZM VE ÇIKMAZLARI
"Ateizm ve
Çıkmaz!arı", kapsamı oldukça geniş bir konudur. Bir din ulusu,
"Tanrı'ya giden yollar yıldızların sayısı kadar çoktur" der. Ateizme
giden yollar, belki bu kadar çok değildir ama burada da bir değil,
birden çok yolların bulunduğu bir gerçektir ve bu yolların her biri,
başlı başına birer inceleme konusudur. Biz bu incelememizde, ateizme
temel olan veya temel olduğu öne sürülen görüşlerden sadece çok önemli
olan birkaçı üzerinde duracak ve onların eleştirisini yaparak ana
çizgileriyle konunun genel görünümünü ortaya koymaya
çalışacağız.Konumuzun başlığında "Ateizm" terimine yer vermemiz, bu
terimi dilimizde tam olarak karşılayan ve yaygın bir kullanıma sahip
olan bir terimin bulunmayışından ötürüdür. Din literatürümüzde ateizm
terimine en yakın terim olarak, 'ilhad" kelimesi
kullanılmaktadır. Arapça olan bu kelimeyi, bugün ancak klasik dini
yazılarda bulmaktayız. Yine Arapçada kullanılan ve "inanç yolundan
sapan" anlamına gelen "zındık", "zaman yönünden dünyanın
bir başlangıcı olduğuna inanan" anlamına gelen "dehri" (çoğulu:
Dehriyyun) kelimeleri, tıpkı "ilhad" kelimesi gibi, günümüz felsefe
yazılarında hemen hiç kullanılmamakta, ayrıca bu son iki terim ateizm
terimini tam olarak karşılamamaktadır. Günlük dilde ve halk arasında
kullanılan "Allahsız!" sözü, bilindiği gibi, "insafsız, merhametsiz
v.b." anlamında ve daha çok bir yergi ifadesi olarak kullanıldığı
için, ateizmle doğrudan bir ilgisi yoktur. Basım tarihleri oldukça
yeni olan bazı sözlüklerimiz, ateizm terimini, genellikle "tanrıtanımazlık"
terimi ile ifade etmektedirler. Sanıyorum iki kelimeden oluşan bıı
terimin güçlüğü, "tanımak" fiilinden gelmektedir. Bildiğim kadarıyla,
"tanımak" fiilini, "inanmak" fiili yerine pek kullanmamaktayız.
Nitekim "Siz Tanrı tanır mısınız?" veya, "Tarıya inanır mısınız ?"
yerine, "Tanrıyı tanır mısınız ?" şeklinde bir soru, kulağa oldukça
yabancı gelmektedir. Kanaatimce "Tanrıyı tanımama" daha çok, "Tanrıya
inanmam" anlamında değil de, "Tanrıya bir tür meydan okuma"
anlamında kullanılmaktadır. Ateizm terimi yerine "Tanrıya
inanmazlık" sözünü kullanmak belki daha yerinde olur; ancak burada
ismin "e" halinin araya girmesi, kelimenin tek terim olarak kullanım
kolaylığını ortadan kaldırmaktadır.Batı dillerinin çoğunda, Tanrı
hakkında düşünmenin bejli başlı akımları için kullanılan terimler
genellikle ya Yunancadaki "theos"dan, ya da Latincedeki "deus"dan
türetilmiştir. Bu kelimelerden türetilen "teizm", "ateizm",
"panteizm", "henoteizm", "deizm" ve benzeri
terimlerin derli-toplu tanımlarını yapmanın kolay bir iş olmadığı
hemen her filozof ve ilahiyatçının itiraf ettiği bir noktadır. Söz
gelişi, kime ateist diyeceğiz? Felsefe tarihinde, ateistlikle suçlanan
birçok büyük düşünür, böyle bir suçu kesinlikle reddetmiştir: Fichte
ateistlikle suçlanmış, ancak o, "Bir insanın gerçek anlamda ateist
olabilmesi için hiçbir ahlaki ideale sahip olmaması gerektiğini öne
sürerek", kendisine yöneltilen suçu kabul etmemiştir. Spinoza'nın
Tanrı kavramı, Yahova'dan daha geniş olduğu için, ateistlikle
suçlanmıştır 1. Yine yüzyılımızın tanınmış Hıristiyan
ilahiyatçılarından biri olan Paul Tillich, Tanrı'yı "varlığın
bizzat kendisi" veya "var olan her şeyin gerçek temeli"
şeklinde tanımladığı ve O'nu evrenin dışında bulunan tek ve şahsi bir
varlık olarak düşünmediği için, ateistlikle. Suçlanmıştır 2.
Dahası var: Sokrates, Yunan "popüler" tanrılarını reddettiği ve
bir tür monoteizme yöneldiği için, ateistlikle suçlanmıştır. Yine eski
Romalılar, kendi Tanrı kavramlarını kabul etmedikleri için, ilk
hıristiyanları bile ateistlikle suçlayarak cezalandırmışlardır. 3Bu
durumda kimlere ateist dendiğine bakarak, ateizmin ne olduğu konusunda
birtakım ipuçları yakalamak mümkünse de terimin çeşitli kullanımlarını
içerebilecek bir tanıma ulaşmak mümkün değildir. Tanımlamadaki güçlük,
büyük ölçüde, ortada farklı ve çok sayıda tanrı kavramlarının,
dolayısıyla buna karşılık çok sayıda. ateistik anlayışların
bulunmasından ileri gelmektedir. Orta ve Doğu Asya'da yaygın olan bazı
dinler bir yana, tek tanrıcı dinlere mensup kişilerin zihinlerindeki
tanrı tasavvurları bile bir ve aynı değildir. Öyle ise nasıl farklı
teistik sistemler varsa, aynı şekilde farklı ateistik anlayışların
bulunması da tabiidir.Ateizm sözü, genellikle, bir geniş bir de dar
anlamda olmak üzere iki ayrı şekilde kullanılmaktadır. Genel anlamda
ateist sadece "teist olmayan", başka bir deyişle "Tanrıyı
hayatına sokma gereğini duymayan" kişi, şeklinde tanımlanabilir.
Bu anlamda kullanılan ateizmdeki olumluluk takısı "a", tıpkı "apolitik"
ve "asosyal" kelimelerinde olduğu gibi, nisbeten daha nötr bir
durumu ifade eder. Dar anlamda ise ateist, düşünerek ve tartışarak
Tanrı'nın var olmadığını öne süren kişidir. Bazen bunlardan,
ikincisine "pozitif ateist" birincisine de "negatif ateist"
denmektedir. Pozitif ateist, sadece Tanrı'nın varlığına inanmamakla
kalmıyor, aynı zamanda O'nun yokluğunu kanıtlamaya çabalıyor 4.
Felsefede asıl önemli olan, bu ikinci tür ateisttir. Kaldı ki geniş
anlamda veya negatif anlamda ateizmin varlığı da tartışma konusudur.
İnsan, apolitik ve asosyal olduğu gibi, kolayca ateist olamaz.
Özellikle tek tanrıcı dinler geleneği içinde doğup büyüyen bir
insanın, ciddi olarak düşünmeden ve bir takım gerekçelere dayanmadan
Tanrı'nın varlığını inkâr etmesi hiç de kolay bir iş değildir. Aslında
Tanrı'nın varlığına pek aldırış etmeden hayatlarını sürdüren kişiler
için "ateist" sözünü kullanmak doğru değildir.
İmdi, kişi Tanrı'nın varlığına ya inanır ya da inanmaz.
İnanma fenomeni ışığında bakıldığında, teiznıle ateizm arasında orta
bir yerde bulunmak pek mümkün görünmemektedir. Gerçi felsefe tarihinde
teizm ve ateizm terimleri kadar, "agnostisizm" terimi de önemli
bir yer tutar. Bilindiği gibi, agnostik, Tanrı'nın varlığı ya da
yokluğu hakkında hiçbir şey bilmediğini, dolayısıyla bu konuda hiçbir
şey söyleyemeyeceğini öne süren kişidir. Burada dikkatimizin bir
ayırıma çekilmesinde yarar vardır: Tanrı'nın varlığına inanmak başka
şey, O'nun var olduğunu kanıtlamak ise daha başka şeydir. Tanrı'nın
varlığını kanıtlayamamaktan agnostisizmi veya ateizmi çıkarmamız doğru
olmaz. Agnostisizmin haklı olabilmesi için, şu iddialardan birinin ya
da ötekinin kabul edilmesi gerekir: (a) Tanrı'nın hem var hem de yok
olduğunu gösteren birtakım ipuçları vardır; (b) Tanrı'nın var veya yok
olduğunu gösteren hiçbir ipucu yoktur. Agnostik birinci iddiayı kabul
edemez; çünkü "orta yerde" (yani teizmle ateizm arasında) durabilmesi
için, leh ve aleyhteki ipuçlarının tam anlamıyla denkleştirmek
zorundadır. Aksi takdirde ya teizme, ya da ateizme kaymadan edemez. 0,
ikinci iddiayı da kabul edemez; çünkü Tanrı'nın varlığı veya yokluğu
hakkında hiçbir ipucu yoksa agnostisizmin dayanacağı bir temel de yok
demektir. Bundan dolayı yalnız teistler değil, ateistlerin de çoğu (Marx
ve Engels başta olmak üzre) agnostisizmi tutarlı ve geçerli
bulmamaktadırlar.Bu arada şu noktaya da işaret edelim ki, eğer teizmin
sınırları çok geniş tutulursa, sadece agnostisizmin değil, ateizmin de
imkânsız olduğu öne sürülebilir. Nitekim böyle bir iddia ile ortaya
çıkan düşünürler de yok değildir. Söz gelişi, ilk hıristiyan
ilahiyatçılarından Anselm, Kutsal Kitab'ın "Mezmurlar" (Psalm 14: 1 /)
bölümündeki şu ifadeyi tekrarlamaktadır: "Kalbinde 'Tanrı yoktur'
diyen bir aptalın zihninde bile 'kendisinden daha yetkini
düşünülemeyen bir Tanrı fikri' vardır." Yine tanınmış hıristiyan
ilahiyatçısı, Augustine, bir duasında şöyle der: "Tanrım, sen bizi
kendin için yarattın; kalplerimiz Senin varlığında sükûn buluncaya
kadar huzursuz olmaya devam edecektir!" Bu demektir ki, insan
kendi hayatını er-geç dini bir yoruma tabi tutacak ve birtakım
bocalamalar ve kuşkular geçirse bile, sonunda Tanrı'ya varacaktır. Bu
görüş açısından hareket edilince, inanç konusunda içine düşülen
şüphelerin ve hatta ateizmin bile bir dini değer taşıdığı
düşünülebilir, düşünülmüştür de.. Bazıları putperestliğin her türünden
arınmış ve arındırılmış bir teizm için ateizmin bir tehlike olması bir
yana, yararlı bir araç olduğunu, dolayısıyla onun büyük bir dini anlam
ve değer taşıdığını öne sürmüşlerdir. Bu bakımdan birkaç yıl önce Paul
Riceur ve A. Maclntyre'ın birlikte yazdıkları bir kitaba "Ateizmin
Dini Önemi" (The Religious Significance of Atheism) şeklinde
oldukça dikkat çekici bir başlık koydukları görülmektedir. Ateizme
dini bir değer atfedenler ateizmin değil, Tanrı karşısında
ilgisizliğin teizm için bir tehlike olduğu görüşündedirler. Ateist,
olumsuz bir açıdan da olsa, Tanrı ile ilgilenmektedir; dolayısıyla
ciddi bir ateist, bir tür mistik bir tavır içinde bulunmaktadır. Bu
tavır onu psikolojik olarak duyarlı bir noktaya götürebilir ve ateizm
bir tür teizme dönüşebilir.Salt ateizmin çok zor, hatta imkânsız
olduğu görüşü yüzyılımızda da birçok savunucu bulabilmiştir. Tanınmış
İngiliz düşünürü John Baillie, Solipsist'in içinde bulunduğu
durumundan söz ederken şöyle der: "Demeliyiz ki, solipsistler
zihinlerinin ucuyla komşularının ve çevrelerindeki dünyanın gerçek
varlıklarını inkâr ettikleri halde kalplerinin derinliklerinde onların
var olduklarından asla şüphe etmemektedirler. 0 halde ateistler için
niçin aynı şeyi düşünmeyelim ?" 5 Baillie'nin düşüncesine
göre, ateist, her nekadar Tanrı'nın varlığına inanmadığını açıkça
söylemekte ise de, onun varlığının derinliklerinde Tanrı fikri
gizlidir.
Günümüz düşünürlerinden J.A.T. Robinson, "Tam anlamıyla
çağdaş olan bir insan ateist olmayabilir mi ?" başlığını
taşıyan bir yazısında dogmatik, başka bir deyişle düşünülmüş ve
tartışılmış bir ateizmin mümkün olmadığını ifade etmektedir. Ona göre,
insan ilahi gücün varlığını, içinden gelen bir zorlama ile
duymaktadır. Bu duyuş, tabiatın aracılığı ile artistik ve bilimsel bir
kanalla, toplumsal ilişkiler yoluyla ortaya çıkabilir. Böyle bir
durumda olan insan kendisini çepeçevre saran bir varlığa ne ad
verebileceğini ve onu nasıl tasavvur edebileceğini bilemeyebilir,
hatta onun duygu ve düşünce dünyası tam bir karışıklık içine
gömülebilir. Buna rağmen o, kendi yolunu açmak ve ilahi sese doğru
gitmek gereğini ergeç idrak eder" 6. Görülüyor ki, Robinson bir
"iç zorlama" dan söz etmekte ve ateizmi bir tür "kaçış"
olarak görmektedir.
Salt ateizmin imkânsız olduğu inancı, öyle sanıyorum ki,
iki önemli düşünceden kaynaklanmaktadır: Bunlardan birincisi, biraz
önce de işaret ettiğimiz gibi, teizmin sınırlarının çok geniş
tutulmasıdır. Söz gelişi Ficlıte, "Tanrı" terimi ile "ahlak kanunu"
terimi arasında bir özdeşlik gördüğü için, ahlak kanununa boyun eğen
herkesi Tanrı'nın sesine kulak veren kişi olarak kabul etmiştir.
İkinci düşünce ise, ateizmle nihilizmin aynı şey olduğu inancıdır.
Çevresinde, ateist olduğu halde nihilist ve hatta materyalist olmayan
insanların varlığına tanık olan teist, bir bakıma kolay bir çözüm
biçimini seçmekte ve ateizmin imkânsızlığını öne sürerek güçlüklerden
kurtulmayı denemektedir.Kanaatimce bu, doğru ve geçerli bir çözüm
şekli değildir. Ateist olduğunu söyleyen bir insanın öyle olduğunu
kabul etmekten başka çıkar yol yoktur. Anlatıldığına göre, David
Hume'un, onsekiz kişi ile birlikte Baron D'Holbach'ın evinde ziyafette
iken, dogmatik bir ateistin gerçekten bulunup-bulunamayacağından şüphe
ettiğini söylemesi üzerine ev sahibi şöyle konuşmuştur: "Azizim Sir,
şu anda bu şekilde olan onyedi kişi ile aynı masada oturmaktasınız7."
Sanıyorum en doğru yol, ateizm gerçeğini bir yana itmek değil, onu
anlamaya ve güçlüklerini görmeye çalışmak olmalıdır.
Ateizm gerçeği, felsefe tarihindeki kökleri çok gerilere,
teknik anlamda felsefenin başlangıç günlerine kadar uzanan bir
olgudur. Ancak biraz önce de işaret ettiğimiz gibi, bir değil birçok
çeşit ateizm vardır. Antik dönemlerin ateistik fikirleri ile Orta ve
Yeniçağların ateistik düşünce ve tutumları arasında önemli farklar
bulunmaktadır. Yunan filozofları arasında tanrıların varlığını inkâr
edenler çıkmıştır; ancak Yunan halk inanışları teistik bir sistem
oluşturmadığı için, orada bugünkü anlamda bir ateizm yoktu. Bugünkü
anlamda ateizm, teistik sistemlere bağlı olarak ortaya çıkan bir
harekettir. Başka deyişle, ateizm, evreni yaratan ve onun varlığını
devam ettiren, özü itibariyle aşkın fakat sonsuz gücü, bilgisi,
iradesi ve sairesi ile evren de içkin olan teistik, hatta belki de
daha yerinde bir terimle monoteistik tanrı inancına karşı tepki olarak
doğan bir düşünce hareketidir. Bu bakımdan düşünce tarihinin
geleneksel ateizmi gıdasını büyük ölçüde teizmden, özellikle de
Tanrı'nın varlığını kanıtlamaya çalışan felsefi kanıtlardan
almaktadır.Tanrı'nın varlığının aleyhinde öne sürülen klasik
tartışmaların başında "kötülük problemi", maddenin ezeliliği, teistik
kanıtların yetersizliği, hatta geçersizliğine ilişkin görüşlerle
özellikle günümüzde büyük bir önem kazanan bazı sosyolojik ve
psikolojik teoriler gelmektedir. Ayrıca Nietzche tarafından önemle
savunulan ve ateist varoluşçularca geliştirilen 'ahlaki gerekçelere
dayanarak Tanrıyı reddetme' görüşünün de günümüz ateizminde önemli bir
yeri vardır. Şimdi kısaca söz konusu bu tartışmalara bir göz atarak
onların ateizm için sağlam bir temel oluşturup oluşturmadığı konusuna
gelelim.
1. "Kötülük Problemi"
Teizmin aleyhinde kullanılan belki de en eski iddia,
dünyadaki kötülüğün reel varlığından kaynaklanan iddiadır. "Eğer her
şeye gücü yeten, her şeyi bilen ve mutlak anlamda iyilik sahibi olan
bir Tanrı varsa, yeryüzündeki bu kadar kötülük nereden geldi " sorusu
düşünce tarihinde yüzlerce kez sorulmuş ve cevaplandırılmaya
çalışılmıştır. Kötülük, şu ya da bu yolla yaşayan her canlının
hayatına girdiği için bu soru, düşünürler kadar sıradan insanları da
yakından ilgilendirmektedir. David Hume, "Tabii Din Üzerine Dialog"
adlı yazısında teizmin kötülük problemine ilişkin çelişkisini şu
sözlerle dile getirmektedir:
Tanrı kötülüğü Önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor; o halde O
güçsüzdür.
Yoksa gücü yetiyor da Önlemek mi
istemiyorsa, o halde O kötü niyetlidir.
Eğer Tanrı hem güçlü hem de kötülüğü
ortadan kaldırmak niyetinde ise, bunca kötülük nasıl oldu da var oldu?
8. David Hume, bu çeşit bir akıl yürütme ile
özellikle teistik Düzen Kanıtının geçersizliğini göstermeye
çalışmaktadır.Bazı teistler, kötülüğün reel varlığını inkâr ederek;
bazıları onu insanın olgunlaşması için bir araç şeklinde yorumlayarak;
bazıları kötülüğü Tanrı'nın öfke ve uyarısına bağlayarak, bazıları da
sınırlı bir tanrı kavramı kabul ederek 9. Hume'un ortaya
koyduğu ikilemi çözmeye çalışmışlardır. Ancak birçok felsefe
probleminde olduğu gibi, burada da kesin bir sonuca ulaşılmış olduğu
söylenemez. Kötülüğün teist için bir problem olduğu doğrudur. Bu
problem, özellikle monoteist dinler söz konusu olduğunda çok daha
karmaşık bir görünüm kazanmaktadır. Buna rağmen bu problem, ne teizmin
geçersizliğini göstermek, ne de ateizmi kurmak gibi bir görevi yerine
getirecek güçtedir. Kötülüğün varlığına rağmen insanlık, iyiye doğru
ilerleyebilmiş, içinde yaşanabilir bir uygarlık düzeyine
ulaşabilmiştir. Ateistik iddiaların çoğu, "dünyada gereğinden fazla
kötülüğün bulunduğu" düşüncesi çevresinde dönüp dolaşmaktadır. Her
şeyden önce bu "gereğinden fazla" sözü, oldukça üstü kapalı bir
sözdür. Ateist, insanlık tarihi boyunca var olageldiğine inandığı
büyük felaketleri, doğal afetleri ve saireyi birlikte düşünerek böyle
bir yargıya varıyor olsa gerek. Oysa bizim evren hakkındaki bilgimiz
oldukça yetersizdir; dolayısıyla topyekûn evrende gereğinden fazla
kötülük var mı yok mu, bu konuda bir şey söyleyemeyiz. Kaldı ki,
kötülüğün yaygınlaşmasını Tanrı'dan çok insana atfetmek, daha akla
yatkın görünmektedir. Özelliklc Tanrı'ya atfedilen doğal
kötülükler (deprem, su baskını v.s.) insanın çalışma ve didinmeleri
sonucu büyük ölçüde önlenebilir, önlenmiştir de. İnsanla daha doğrudan
ilgili olan ahlaki kötülük, bugün tanıdığımız ve bildiğimiz insan
yapısı söz konusu olduğu sürece, büsbütün ortadan kalkmayacaktır;
ancak burada da büyük ölçüde bir azalma gerçekleştirilebilir. Bir gün
bütün dünyamızın kötülükle dolup taşacağına inanmamız için akla yatkın
hiçbir neden yoktur.Kısacası, "dünyada kötülük vardır" yargısıyla,
"bilgi, irade, güç ve iyilik sahibi bir Tanrı vardır" yargısını hiçbir
şekilde karşı karşıya koyup bundan bir ateizm çıkaramayız.Leibniz'in "Theodiciee"si,
insanlık tarihinde gergin ve bunalımlı dönemlerinde çok iyimser
görünebilir. Fakat bu teodisenin ana iddiasının hala ayakta olduğunu
kabul ediyorum. Hiç şüphesiz Tanrı, başka dünyalar da yaratabilirdi.
Böyle bir imkan, bu dünyanın, "yaratılması mümkün olan dünyaların en
iyisi olduğu" görüşünü savunmamıza engel olmaz. Eğer şu veya bu
derecede kötülüğün bulunması, dünyanın "mümkün olan en iyi dünya"
olduğu görüşüyle çatışmıyorsa ve hatta böyle bir dünya için belli
oranda kötülüğün varlığı kaçınılmaz ise, bu takdirde "dünyada kötülük
vardır" ve "dünya mutlak anlamda iyi olan bir yaratıcının yönetimi
altındadır" iddiaları mantıken bir arada bulunabilir. Eğer dünyada
kötülük var olduğu için kişinin Tanrı'nın varlığına olan inancı
sarsılsaydı, başta Peygamber Eyüb olmak üzere Hz. İsa'nın ve Hz.
Muhammed'in inançları sarsılırdı.
2. Maddenin Ezeliliği ve Kozmolojik Kanta Yöneltilen
Eleştiriler:
Başka önemli bir ateistik iddia da maddenin ezeliliği ve
onun her şeyin kaynağı olduğu görüşünden hareketle ateizmi
temellendirmeye çalışmaktadır. Bu iddianın iki önemli basamağı vardır.
İlk basamakta maddenin ezeliliğinin apaçık olduğu, hatta bunun
bilimsel olarak kanıtlandığı ve maddenin, şuur dahil her her şeyin
kaynağı oluşturduğu söylenmekte; ikinci basamakta ise, bu görüşün
yaratıcı bir Tanrı fikrini imkansız kıldığı öne sürülmektedir. İddiaya
göre, yaratıcı Tanrı fikrine yer verirsek, madde miktarının ya da
kütle-enerjinin sıfır düzeyde olduğu bir zamanın var olduğu
düşüncesini kabul etmemiz gerekir ki, bu, fizik biliminin vardığı
sonuçlar açısından mümkün değildir.Maddenin ezeliliği görüşünü temel
alan bu iddia, aslında kozmolojik kanıtın ve belli bir yere kadar da
teleolojik kanıtın geçersizliğini göstermeye çalışmaktadır. Bilindiği
gibi kozmolojik kanıt, dünyadaki varlıkların, var oluş nedenlerini
kendi içlerinde taşımadıkları, dolayısıyla kendi varlık alanlarının
dışında bir nedene muhtaç oldukları, bu nedenin de kendi kendine
yeterli ve başka bir şeye muhtaç olmayan bir varlık olduğu sonucuna
varmaktadır. Eğer en Son Neden kendi kendine yeterli olmasaydı başka
bir deyişle var oluş nedenini bizzat kendi içinde taşımasaydı, o zaman
neden-sonuç zinciri sonsuza değin uzayacaktı ki bu Teolojik bir
deyimle "muhal"dir, yani imkânsızdır.Bizim burada ateistik maddeciliği
ayrıntılı olarak ele almamız mümkün değildir. Bu konuda öne sürülen
bir sürü varsayım, çözüm bekleyen bir yığın problem ve ardı arkası
kesilmeyen birçok tartışmalar vardır. Ateistin iddia ettiği gibi,
maddenin ezeli olduğu ve şuur dâhil her türlü canlı faaliyetin kaynağı
olduğu bilimsel yöntemlerle doğrulanmış değildir. Hatta bir an için
maddenin ezeli olduğunu kabul etsek bile, bu, çeşitli şekillerde dile
getirilen teistik anlayışların hepsinin geçersizliklerini göstermeye
yetmez. Yaratma fiili için bir başlangıç tanımayan ve onun
sürekliliğini kabul eden birçok teist vardır. Farabi, Muhammed İkbal,
Lotze burada sayabileceğimiz birkaç örnektir. Bilimsel sonuçlar,
kozmolojik kanıtın, ya da klasik İslami terminoloji ile "hudus" ve
"ibdâ" delillerinin formüle edildikleri dönemlerin ilkel ve zayıf
bilimsel anlayışlarının geçersizliklerini, hatta bizzat kozmolojik
kanıtın geçersizliğini ortaya koyabilir; ama bunların hiçbirinden "o
halde Tanrı yoktur" yargısı çıkarılamaz. Aslında Kant'ın da işaret
ettiği gibi, bilimi böyle bir yargıyı vermeye zorlamak onu meşru
olmayan bir alana itmek demek olur.
3- Ateizmin Dayandığı Bazı Sosyolojik ve Psikolojik Teoriler:
Günümüzdeki ateistik görüşlerin önemli kaynaklarından biri olan ve
Fransız sosyologu Emille Durkheim tarafından geliştirilen "sosyolojik
teori"ye göre Tanrı toplumun, bireylerin düşünce ve davranışlarını
kontrol altında tutmak için farkına varmadan uydurduğu hayal ürünü bir
kavramdır. Yine bu teoriye göre insan, dini bir duyguyla kendisini
aşan bir varlık karşısında korku ve ümit içinde beklerken aslında
Tanrı adı verilen evrenin ötesindeki bir varlık karşısında değil,
kendisini çepeçevre saran toplumun realitesi karşısında durmaktadır.
Tanrı fikri toplumun güç ve işlevini gösteren bir simgeden başka bir
şey değildir. 10Böyle bir teoriden kaynaklanan ateizm,
kozmolojik ve teleolojik kanıtlar çevresinde dönüp dolaşan ateistik
tartışmalardan daha kolay anlaşılır bir niteliktedir; bundan dolayı da
çok daha etkindir. Ancak bu teorinin zayıflığı ortadadır. Şöyle ki:
1. Bu teori, dini şuurun evrenselliğini
açıklayamamaktadır. Söz konusu bu şuur, bireyin içinde yaşadığı
toplumun çok daha ötesine gitmekte, evrensel nitelikte bağlar ve
toplumsal birlikler oluşturmaktadır. Yine bu şuur, bütün insanlığa
kapısını açık tutan bir özellik taşımaktadır. Eğer Tanrı, toplumun bir
simgesi ise, bütün insanları içine alma zorunluluğu nereden doğuyor?
Bir bütün olarak insanlığın "toplum" olduğu söylenemez; çünkü
sosyolojik teori, toplum terimini bu anlamda kullanmamaktadır.
2. Sosyolojik teori, bir dinin belli bir toplumda otaya
çıktığı sırada dile getirdiği Tanrı kavramı ile toplumsal_ideallerin
çok kere çatıştığını görmezlikten gelmektedir. Söz gelişi Kur'an'ın
ilk inen sürelerinde ifadesini bulan Tanrı'nın; Mekke toplumunun,
özellikle Mekke aristokrasinin ideallerinin yanında değil, karşısında
olduğu bilinen bir gerçektir. İlk müslümanların kafalarına ve
gönüllerine yerleştirilen dünya görüşü, Mekke toplumunun düşünce ve
davranışlarının, dolayısıyla yaptırım gücünün sembolik bir ifadesi
olmamış, tam tersine bu etki ve gücü temelinden sarsan bir faktör
olmuştur. Eğer Tanrı, kılık değiştirmiş toplum olsaydı, tanrısal güç,
her halde kendi kuyusunu bizzat kendisi kazmazdı.Bilimsel bir temele
dayandığı öne sürülen ve ifadesini özellikle Freud ve Feurbach
yazılarında bulan, günümüzde ateizme önemli ölçüde destek sağlayan "Yansıtma
Din Teorisi" (The Projection Theory of Religion) de sosyolojik
teorinin karşılaştığı güçlüklere benzeyen güçlükler içinde düşmektir.
Freud'a göre Tanrı fikri çocuktaki baba imajının bir yansımasıdır.
Tanrı fikrinin kaynağı, insan soyunun, çocukluk döneminde karşı
karşıya kaldığı zorluklar karşısında geliştirdiği zihinsel bir
savunma mekanizmasıdır. Bundan dolayı din, Freud'un nazarında "nürotik
bir kalıntı"dan ibarettir. Feuerbach ise, Tanrı hakkındaki bütün
konuşmaları insan hakkında konuşmaya, başka bir deyişle teolojiyi
antropolojiye indirgemektedir. İnsan, kendisinde görmek istediği,
fakat bir türlü görmeyi başaramadığı nitelikleri hayal bir varlığa
yansıtmakta; bunu yaptığı için de kendisini söz konusu bu varlık
karşısında küçülterek öz benliğinden soğumakta ve yabancılaşmaktadır.
12Gerek Freud'e göre, gerekse Feuebach'a göre, insanlık büyüyüp
olgunlaştıkça hayali varlıkların yardımına ihtiyaç duymayacak yavaş
yavaş Tanrı fikrinden kurtulacaktır.Freud'un görüşü teizmin aleyhine
kullanılabildiği kadar ateizmin de aleyhine kullanılabilir. Her şeyden
önce ateizm, bir olgunluk işareti değildir. Onda da çocukluk döneminde
yer alan bir ruh, halinin tekrarı söz konusudur. Babasını kıskanan,
ondan korkan, onun buyruklarından memnun olmayan ve hatta onun salt
varlığından rahatsız olan çocuk, babasından kurtulmak istemekte, onun
var olmamasını arzu etmektedir.Buna dayanarak denebilir ki, ateizm,
babanın var olmaması arzusunun bir yansıması, bir projeksiyonudur.
Ancak baba imajına o kadar alışmıştır ki, onsuz edememekte, baba,
dolayısıyla Tanrı otoritesi yerine bir düşünürün, bir siyasi liderin,
bir partinin ve sairenin otoritesini koymaktır.Feuerbach'ın yansıtma
teorisine gelince bunun bazı dinler, mesela eski Yunan ve Mısır
dinleri için geçerli olduğu kabul edilse bile, her din için geçerli
olduğu söylenemez. Büyük harfle yazılan İnsanı bir tarafa bırakıp,
sıradan bir insanın, söz gelişi Miladdan sonra 620'lerde Mekke' de
yaşayan bir Arabın ideallerinin yansıması ile Kur'an'ın Tanrı kavramı
arasındaki ilişkiyi görmek, Feuerbach'ın tezinin zayıflığını görmek
için yeterlidir sanıyorum. Neydi bu sıradan insanın idealleri, arayıp
da bulamadığı şeyler? Bol servet, çok sayıda erkek çocuk, çok sayıda
kadın v.s... Bu ve benzeri arzuların yansıması, olsa olsa muhteşem bir
Arap şeyhinin özelliklerini oluştururdu, İslam'ın Tanrı anlayışını
değil.Feuerbach, ciddi ve tutarlı çözümlemelerle teizmin
tutarsızlığını ve yanlışlığını gösterme yerine, vecize kabilinden
birtakım parlak sözlerle metafizik bir problemi psiko-antropolojik bir
terminoloji içinde çözmeye çalışmaktadır. 0, bize Tanrı fikrinin bir
tür psiko-genesisini sunmaktadır ki, bu, savunulabilir bir ateizm için
yeterli değildir. İnsan ya da insan soyu, Feuerbach'ın anlattığı yolla
Tanrı fikrine ulaşmış olsa bile bu, böyle bir fikrin ontolojik bir
temelden yoksun olduğunu göstermez. İnsanın, Tanrı'nın varlığı fikrine
nasıl vardığını açıklamakla ateizm arasında mantıksal bir bağ yoktur.
4. Tanrı'nın Ahlaki Gerekçelerden Dolayı Reddedilmesi:
Özellikle Nietzche ile felsefe sahnesinde ön plana çıkan,
Sartre ve Camus gibi ateist var oluşçularca geliştirilen bir başka
önemli ateistik görüş de ahlâki bir endişede çıkış noktasını
bulmaktadır. Bilindiği gibi Kant, insanın ahlâki otonomisini
koruyabilmek için Tanrı'nın ahlâk alanına sokulmasına, yani teolojik
ahlâka temelden karşıydı. Ancak o, buna dayanarak Tanrı'nın var
olmaması gerektiğini öne sürmüyordu. Tam tersine, o, Tanrı'nın
varlığını, ahlâklılığın ve mutluluğun bir arada bulunması demek olan
"en yüksek iyi"nin elde edilmesi için zorunlu bir postülat olarak
koyuyordu. Kant'ın tanrısı bir Ahlâk Tanrısı idi. İşte Nietzche ve
ateist var oluşçuların yıkmak istedikleri Tanrı fikri de buydu.
Onların, antolojik, kozmolojik, teleolojik kanıtların Tanrı anlayışı
üzerinde hemen hiç durmamış olmaları da bunu göstermektedir. Onlar,
Kant'ın çıkış noktasını benimsemekte, ama onun vardığı sonucu ortadan
kaldırmak istemekteydiler.Nietzche'ye ve var oluşçuluğun ateist
kanadına mensup düşünürlere göre, ya insanın önceden belirlenmiş bir "öz"ü
vardır; ya da insan tam anlamıyla karmakarışık bir akıntı içindedir;
dolayısıyla özünü kendisi oluşturmak zorundadır. Nietzche, kısır ve
sıkıcı akılcı felsefelerin insanın önceden belirlenmiş bir özü olduğu
görüşüne dayandıklarını söyler. Yine insan, bu düşünürlere göre, ya
kölece bir bağlılık ve bağımlılık içindedir yahut da, Sartre'ın
deyimiyle özgürlüğe mahkûmdur. Şimdi eğer Tanrı, yani bir yaratıcı
varsa, insanın bir özü de var demektir ve insan, kendi özünü oluşturma
imkân ve gücünden yoksundur. Başka bir deyişle eğer Tanrı varsa,
özgürlük yok demektir ve insan, kendi özünü oluşturma gücünden
yoksundur. Bu imkân ve gücün olabilmesi için, Tanrı'nın olmaması
gerekir. Acaba Tanrı'dan bu derece çabuk kurtulmak kolay bir iş midir?
Nietzche, Tanrı'nın ölümünün ne büyük ve endişe verici bir olay
olduğunun farkındadır. O şöyle der: "Dünyanın bir daha sahip
olamayacağı en kutsal ve güçlü varlık hançerlerimizin altında kana
boyandı. Bu, insanlığın kaldıramayacağı kadar büyük bir olaydır".13
Buna rağmen Nietzche'ye göre bu, yerine getirilmesi gereken bir işti.
Eğer insan gücünün bir değeri olacaksa sonsuzca güce sahip olan bir
varlığın olmaması gerekirdi; çünkü sonsuz-olanla sınırlı-olan, en
yetkinle, yetkin olmayan, tamla eksik bir ve aynı dünyada barınamazdı.
Camus'un deyimiyle. Sisyphus baş kaldırmalı ve her türlü tehlikeyi
göze alarak özgürlüğünü ilân etmeliydi.14Ne Nietzche, ne
Sartre, ne de Camus ve ne de onlar gibi düşünenler yavaş yol alan,
kılı kırk yaran serinkanlı bir düşünür gibi çıkarlar karşımıza.
Onların ispat etmeye, hatta ikna etmeye ne vakit ne de sabırları
vardı. Onlar, bir haykırış içindedirler; muhatapları ise, ne teolog,
ne de filozoftur, sadece bunalım içinde olan insandır.Bu bunalım
felsefesi, "Tanrı yoktur" demekten çok "Tanrı var
olmamalıdır" diyor. Bunun için gösterdiği gerekçeler ise,
aşırılıklarla dopdolu. Öyle ki, bu felsefe bize iki aşırı uçtan birini
seçmemizi söylüyor. Oysa böyle bir zorunluluk yoktur. Şöyle ki;
(1) Ya aşırı ve katı bir rasyonalizmi, ya da irrasyonalizmi
seçmek zorunda değiliz. İnsanın kurduğu kavramsal yapının suni,
zorlanmış ve gelişi güzel yönleri vardır; ama bu yapının bütünüyle
kötü ve güvenilmez olduğunu söylemek mümkün değildir.
(2) İnsan söz konusu olunca, niçin katı ve
belirlenmiş bir tür "okult öz"le başıboş bir akıntı arasında orta bir
yer bulunmasın?
(3) Kölece boyun eğme ile şiddete başvurarak şiddete
başvurarak sürekli bir direniş içinde bulunma arasında kalınabilecek
hiçbir nokta yok mudur? Sokrates, görüşleriyle içinde yaşadığı
toplumun temellerini sarsmış bir insandı; ama aynı insan ölüm
cezasından kaçıp kurtulma imkânı bulduğu halde, toplumun yasalarına
uymayı -isterseniz buna bir tür muhafazakârlık' da diyebilirsiniz- bir
görev bilmişti.Mademki bu aşırılıklardan birini ya da ötekini seçmek
zorunda değiliz; "o halde Tanrı'yı öldürmeye de gerek yoktur." Ahlaki
yücelişin dinin özü olduğunu söyleyen ve onu hayatın nirengi noktası
haline getiren bir varlığı ahlak adına, insanlık adına öldürmek
istemek, gerçekten büyük bir bunalım içinde olmanın belirtisi olsa
gerektir.
5. Tanrı. Kavramının Anlamsızlığı:
Şimdiye kadar üzerinde durduğumuz çeşitli ateistik görüşlerin
ortak bir yanı vardır. 0 da teizmin son derece ciddiye alınmasıdır.
Aynı ciddiliği, analitik felsefe geleneğine bağlı ateist düşünürlerde
ve özellikle de mantıksal pozitivizmi savunanlarda görmemekteyiz.
Bunlardan - bazılarına göre, Tanrı, aleyhinde bile konuşulacak bir
konu değildir çünkü Tanrı kavramı derli-toplu bir anlam ifade
etmemektedir. Bu görüşte olanların ilk ele aldıkları konu ontolojik
kanıt olmuştur. Bu kanıt daha çok düşünce ve dil çerçevesi içinde
kaldığından dolayı kavramsal çözümleme için verimli bir alan
oluşturmaktadır. Ontolojik kanıtla ilgili tartışmalar şu ana kadar
ertelememizin nedeni de budur.Bilindiği gibi Anselm tarafından formüle
edilen ve daha sonra akılcı filozoflarca geliştirilen bu kanıt,
Tanrı'nın varlığı düşüncesinden O'nun varlığının gerçek ve
zorunluluğuna gitmektedir. Kısaca söyleyecek olursak ontolojik kanıtın
temel iddiası şudur: Kendisinden daha yetkinini düşünemeyeceğimiz bir
varlık kavramı vardır zihnimizde. Bu varlık, ya sadece zihindedir, ya
da hem zihinde hem de zihnin dışında vardır. Sadece zihinde var olan,
hem zihinde hem de zihnin dışında var olandan daha yetkindir. Tanrı,
terimin tanıma gereği, kendisinden daha yetkini düşünülemeyen bir
varlık olduğundan O'nun hem zihinde hem de gerçekte var olması
zorunludur.Biz burada bu kanıtla ilgili uzun tartışmaları bir yana
bırakarak onlardan önemli olduğuna inandığımız sadece bir tekine
dokunmakla yetineceğiz.Ateist olduğunu açıkça söyleyen günümüz
filozoflarından J.N. Findlay, "zorunlu varlık" kavramını
çözümleyerek bir tür "ontolojik ateistik kanıt"
çıkarmaya çalışmıştır 15. Findlay, "Tanrı vardır" önermesinin
zorunlu olamayacağını söyler. Ona göre, "zorunlu varlık"
kavramı tıp "yuvarlak kare" kavramı gibi, bir zıtlığı
içermektedir. Zorunlu önermelerden hiçbiri "cxistentielle" bir durumu
içermez. Zorunluluk, mantıksal çıkarımlar ve dildeki kurallar için söz
konusudur. Varlığa ilişkin yargılarımız ise, zorunlu değil
mümkündürler. Bu durumda "Tanrı zorunlu olarak vardır." önermesi kendi
içinde bir zıtlığa yer vermekte, dolayısıyla anlamsız olmaktadır.Bize
öyle geliyor ki, bu tür bir çözümlemeye dayanarak ateistik bir kanıt
dile getirmek kolay bir iş değildir. Şöyle "zorunlu varlık" kavramıyla
varlığının başlangıcı ve sonu olmayan, yok edilemeyen, sınırlayıcı
herhangi bir şarta bağlı olmayan bir varlığı kastetmektedir. Bu çeşit
bir zorunluluğu, mantıksal zorunluluktan ayrı düşünmek gerekir. Hatta
Tanrı'nın varlığının zorunlu olması ile bizim Tanrı'nın varlığına
ilişkin iddialarımızın zorunlu olup-olmadıkları hususu arasında da bir
ayırım yapmak zorundayız. Gerçi bu gün birçok düşünürün "zorunlu" ve
"mümkün" terimlerinden hoşlanmadıkları ve onları sadece önermelerle
ilgili olarak kullandıkları doğrudur. Buna rağmen hiç kimse bu güne
kadar varlığa ilişkin bütün önermelerin, kesinlikle
olumsal olduklarını kanıtlayamamıştır. Bu işi, şu anda üzerinde
durduğumuz tartışmanın en ciddi anlamda başlatıcısı olan Kant bile
başaramamıştır. Çoğunlukla "Tanrı vardır" önermesindeki "varlık"
ın konuya bir şey eklemediği, dolayısıyla gerçek bir yüklem
olmadığı öne sürülmüştür. Öyle sanıyorum ki, "Tanrı zorunlu olarak
vardır." önermesi, varlığın yüklem olamayacağı iddiasının boy hedefi
olmamaktadır. Tanrı, "zorunlu olarak vardır", "zorunlu olarak
güçlüdür" ve "zorunlu olarak bilendir" şeklindeki önermelerde,
"zorunlu varlık", "zorunlu bilme" v.s, birer yüklem olmaktadır.
Özetle ifade etmek gerekirse, ontolojik kanıtın birçok
güçlükleri ve hatta çıkmazları bulunabilir. Ancak ontolojik ateistik
bir kanıt bulabilmenin güçlükleri ve çıkmazları kat kat daha fazladır.Findlay'in
"Tanrı zorunlu olarak vardır" önermesi hakkında öne sürdüğü
çözümlemelere ve itirazlara benzer çözümlemeler mantıksal pozitivizm
geleneğini sürdürenlerce hemen bütün teistik yargılar için öne
sürülmüştür. İlhamını Viyana Çevresi filozoflarından alan birçok
düşünür, dar anlamda ele aldıkları Doğrulama İlkesini teistik
önermelere uygulayarak onların anlamsız olduklarını göstermeye
çalışmışlardır. Bu tür bir doğrulama ilkesine göre, bir iddianın
doğrulama ilkesine göre, bir iddianın doğru olabilmesi için onun ya
tecrübî verilerle, ya da mantık ve matematikte görülen zihinsel bir
işlemle doğrulanması gerekir. İmdi "Tanrı vardır" önermesini bu
yollardan biri ya da ötekiyle doğrulamak mümkün değildir; öyle ise,
bir iddia anlamsızdır.Çağdaş İngiliz filozoflarından A. Flew,
doğrulama ilkesinden esinlenerek bir yanlışlama ilkesi formüle etmeye
çalışmış ve şöyle demiştir: Teistik iddialar doğrulanamazlar, çünkü
onların yanlışlığını gösterecek hiçbir verinin bulunabileceği
düşünülemez. Eğer bir iddia hiçbir şeyi inkâr etmiyorsa,
yanlışlamıyorsa, doğruladığı bir şey de yok demektir. Öyle ise, "Tanrı
dünyayı yarattı" veya "Tanrı insanları sever" ve benzeri iddialar
anlamsızdır. 16Her şeyden önce böyle bir çözümleme yöntemi ile
hareket edilerek ateizmi savunmak mümkün değildir. Çünkü burada
teistik iddialar kadar ateistik iddialar da anlamsız olmaktadır.
"Tanrı vardır" iddiasıyla "Tanrı yoktur" iddiası aynı mantık statüsü
içine girmektedirler. Bu durumda Tanrı'ya inanma veya inanma konusu
başka temellere dayanılarak verilecek bir kararın sonucu olacaktır.
Kaldı ki dilci filozoflar, özellikle Wittgenstein'in hayatının son
döneminde kaleme aldığı yazılarındaki "anlam kuramı"nı geliştiren
filozofların da haklı olarak belirttikleri gibi, "anlamlı olma" ile
"doğrulanabilme" yi birbirinden ayırmak gerekir. Anlamlı olup da
emprik yollarla ya da zihinsel bir işlemle doğrulanamayan bir sürü
önerme vardır. Söz gelişi ahlak önermelerinin büyük bir bölümünü, katı
doğrulama ilkesi ile doğrulamak mümkün değildir. Her dil biriminin,
söz gelişi din dilinin ve ahlak dilinin kendilerine özgü bir mantığı,
yani işlev görme biçimi vardır. Bu bakımdan "Tanrı dünyayı yarattı",
"Tanrı insanları sever" ve benzeri önermeleri emprik önermeler gibi
kabul edip çözümlemeye başlarsak, daha işin başında iken çıkmaza
düşeriz.
Sonuç
Gerek klasik teistik kanıtlara, yapılan hücumlar, gerekse
teistik iddiaların kavramsal çözümlemelerinde öne sürülen itirazlar,
genellikle inancın birtakım kanıtlamalarla ayakta durduğu görüşüne
dayanmaktadırlar. 0 kadar ki, bazı iddialı ateistler, Tanrı'nın
varlığına ilişkin derli toplu bir kanıtın bulunmayışını ateizm için
yeterli görmektedirler. Nitekim Baron D'Holbach , "Tabiat Sistemi"
adlı yazısında şöyle demekteydi; Eğer Tanrı var olsaydı, bu derece
akıl, bilgi hikmet sahibi varlık, kendisi hakkında bize akıl ve mantık
dışı mucizelerle değil, daha doğrudan bilgi ulaştırırdı.11
Benim de şahsen dinleme fırsatı bulduğum bir BBC programında B.
Russell'a şöyle bir soru yöneltilmişti: "Eğer öldükten sonra bir öteki
dünya var da bu dünyada varlığına inanmadığımız Tanrı, "Bana niçin
inanmadın ?" diye sorarsa ne cevap vereceksiniz ?" Russell'n soruya
verdiği karşılık şu olmuştu: Tanrım, bana var olduğuna ilişkin niçin
doğru dürüst bir kanıt göstermedin?Gerek D'Holbach, gerekse Russell ve
onlar gibi düşünen birçok kimse, Tanrı'nın varlığına ilişkin bir tür
doğrulanabilir kanıt istemektedirler. Oysa böyle bir kanıt, inanmanın
özüne ters düşer. Eğer Tanrı'nın varlığı, herhangi bir emprik ya da
soyut objenin varlığı gibi kanıtlanabilseydi dindeki anlamıyla inanma
yok olurdu. İnanma, bilerek düşünerek inanma, bir özgürlük, bir seçim
ve bir karar verme işidir. Görünmeyene inanmanın, dini deyimiyle "gayba
iman"ın önemi ve değeri, buradan gelmektedir. Eğer Tanrı,
varlığını önümde duran şu masanın varlığı gibi bana dıştan empoze
ettirseydi, eski bir deyimle "Tanrı bi-la hicab Tecelli"
etseydi, o zaman tek alternatif inanmak olurdu. Bu ise, insan
özgürlüğünün sonu demektir.Hele Tanrı'nın varlığı için emprik ya da
akli bir kanıtın bulunmayışını ateizmin yeter nedeni saymak, son
derece naiv bir tutum olur. "Suçun kanıtlanmaması, kişinin
suçsuzluğunun bir kanıtıdır" hükmü, yalnız mahkemede, o da sadece bir
hukuk ilkesi olarak geçerlidir. "Hukuk ilkesi olarak" diyoruz, çünkü
suçu kanıtlanmamış bir sürü suçlu bulunabilir ortada. Aslında kanıt
yetersizliği, teistten çok, ateistin işini zorlaştırmaktadır; çünkü
bir şeyin var olmadığını kanıtlamak, var olduğunu kanıtlamaktan daha
güçtür. 'Söz gelişi, ıssız bir adaya giden bir kimse, birkaç ayak
izine rastlamakla orada insanın yaşadığı ya da yaşamakta olduğu
sonucuna varabilir. "Bu adada hiç kimse yaşamamıştır ve
yaşamamaktadır" diyebilmek için, adanın her karış toprağının inceden
inceye incelenmesi gerekir. Tanrı'nın varlığına ilişkin kanıtlar,
kanaatimizce, teistin ortaya koymak istediği bazı "işaretler" ve "ipuçları"nın
ötesinde fazla bir güç taşımamaktadır. 0, bu ipuçları yardımıyla bir
yaratıcının var olduğu sonucuna ulaşmakta veyahut bu yolla bir başka
kanaldan edinmiş olduğu inancını pekiştirmektedir. Ateistin aynı
çizgide yürüyerek "Tanrı yoktur" diyebilmesi için, tabiri yerinde ise
bir "kozmik beyin"e sahip olması gerekir. Öte yandan eğer
pozitivistlerin iddia ettiği gibi, "Tanrı vardır" önermesi anlamsız
ise, "Tanrı yoktur" önermesi de aynı ölçüde ve aynı nedenlerden dolayı
anlamsız demektir. Ateistin hücumları teisti inancından vazgeçirecek
güçte değildir. Bu hücumlar olsa olsa onu "imancı" (fideist)
bir noktaya götürür ki, fideizm, yani "inanıyorum ama
kanıtlayamıyorum" görüşü psikolojik hiçbir rahatsızlığa neden olmayan
bir durak noktası olabilir.İnanan bir kimse, inancını destekleyecek
bir kanıt bulamadığı için, inancından vazgeçmez. İnanmayan bir kimse
de teıstık kanıtlar karşısında söyleyecek hiçbir şeyi bulunmasa da
inanmayabilir. Ernest Nagel'in "Ateizmin Savunması'.' (The
Defence of Atheism) adlı yazısında da işaret ettiği gibi,
ateistin, "inanıyorum ve isbat etme gereğini duymuyorum" diyen bir
kimseye söyleyecek hiçbir şeyi bulunamaz. 18. Binbir şüphesi
olmadığı için, binbir kanıt getirmeyi gereksiz gören "kömürcünün
imanı" karşısında ateistin eli ve dili bağlıdır. Özetle söyleyecek
olursak, bu yazımızda ateizmi dört görüş açısından incelemeye
çalıştık:
(1) Klasik teistik
kanıtların eleştirisinden güç alan ateistik görüşler;
(2) Bazı sosyolojik ve psikolojik teorilerden kaynaklanan
görüşler;
(3) Ahlaki bir ilgi ve endişeden kalkan görüşler
(4) Bir dizi kavram çözümlemelerinden kalkarak teistik
iddiaların anlamsızlığını ortaya koymaya çalışan görüşler.
Unutmamak gerekir ki, bu görüşlerin büyük bir kısmı Batı
hıristiyan teizmi geleneği içinde doğmuş ve gelişmiştir. Hıristiyan
teizmindeki Baba-Oğul teriminin önemle yer aldığı Üçleme (Teslis)
düşüncesiyle Freud'un ateizmi İsa'nın kişiliği üzerine kurulduğu öne
sürülen hıristiyan ahlakının "bir de yüzünün öbür yanını çevir"
anlayışı ve insanın günahkar olarak dünyaya geldiği görüşü ile
Nietzche ve Camus'un "başkaldırı"sı; köleliği ve ırk ayırımını
kaldırmanın, yoksulluktan yakınmanın, Tanrı'nın yaratma bilgeliğine
ters düştüğünü kabul etmekle Feuerbach, Marx ve Engels'in iddiaları
arasındaki ilişkiyi -görmek pek zor bir iş olmasa gerek. Başka türden
bir teizm karşısında bütün bu eleştiriler güçlerinin önemli bir
bölümünü yitirebilirler.Eğer taklitten, günümüzde çok kullanılan bir
deyimle "kültür emperyalizmi"nden kurtulmanın ve otantik bir kişilik
ortaya koymanın bir anlam ve değeri varsa, o zaman "Tanrı öldü"
yargısı karşısında herkesin şu üç soruya cevap bulması gerekir: Ölen
hangi Tanrıdır? Kim öldürdü onu? Ve niçin öldürdü? Eğer ölen, günahın,
ümitsizliğin, korku ve dehşetin kaynağı olan bir kavram ise, varsın
ölsün. Eğer metafizik, yüzyıllar boyunca kurduğu bir yapıyı, kendi
içinden gelen bir çözülme ve nihilizm ile bugün yıkılıyorsa, varsın
yıksın. Ama eğer öldürülmek istenen, Tevrat'ın, İncil'in ve Kur'an'ın
ortaklaşa kullandıkları bir ifadeyle "İbrahim'in ve İshak'ın Rabbi"
ise, buna insanlığın gücü yetmeyecektir.
1-Bk. E. Gilson, God and Philosophy, Yak University Press, 1941, c.
63 vd. 2-P. Tillich, Shaking of the Foundations, New York,
1948, s. 63 vd. 3-Krş., Sidney Hook, The Atheism of Paul
Tillich, Religious Experience and Truth, New York U.P., 1961, s. 59.
4-A. Flew, The Presumption of Atheism, New York, 1976,.. 59 vd.
5-Baille, The Sense of the Presence of God, Oxford, 1939, s. 4 vd.
Ayrıca bk. aynı yazarın, Our Knowledge of God, Orford, 946, s. 2.
6-J.A. T. Robinson, The New Reformation. London, 1965, s. 117-8.
7-Encyclopedia of Re!igion and Eghcs (Hasting) "Theism" maddesi.
8-D. Hurne, Diologues Concerning Natural Religion, Ed. N. K. Smith,
New York, 1947, s.198.
9-Sınırlı bir Tanrı kavramından hareket ederek "kötülük problemi"ni
çözmeye gayret edenlerin görüşleri için bk. E.H.Madden, "Evil and the
Concept of a Limited God". Phisophical Studies, 18, 1967, 65-70.10-E. Durkheim, The Elementary Forms of Religious Life, London, 1915;
Sosyolojik görüşün eleştirisi için bk. J. Hick, Philosophy of Religion,
New Jersy, 1965, s. 31 vd.11-Freud, bu görüşlerine, Totem ve Tabu, Bir Yanılmanın Geleceği,
Musa ve Monoteizm gibi eserlerinde geniş yer verir. Onun görüşlerinin
derli toplu bir eleştirisi için bk. R.S. Lee, Freud and Christianity,
London, 1948. özellikle Dokuzuncu Bölüm; ayrıca bk. E. Fromm,
Psychoanolyasis and Religion, Yale, U.P., 1950, s. 21 vd. 12-Feuerbach'ın
görüşleri için bk. P. Masterson, Atheism a d Alineation, (Plican Books)
13-The Porzable Nietzsche, ed. W.Kaufmann, New York, 1954, s.
95. 14-A. Camuse, The Myth of Sisyphus, İng. çev. J.0. Brien,
London, 1955, s. 99.
15-J.N. Findley, "Can God's Existence Be Diepoved", New Essays in
Philosophicol Theolgoy, ed. A. Flee ve A. Mac Intyre, London, 1955, s.
47-5616-A. Flew, "Theology ad Fa1sification",New Essays in Philosophical
Theology, . 98. 17-Eneyclopedia of Religion and Ethics, "Theism" maddesi.
18-E. Nagel. "The Defence of Atheism", A. Introduction to Philosophy,
(ed. P. Edward ve A. Pop. New York, 1965), eserin içinde.
(Ankara
Ünv. İlahiyat Fak.C.XXIV 1981)
Pr.
Dr. Mehmet AYDIN
4
TURAN DURSUN'UN PSİKOLOJİK YAPISI-KİTAPLARINDAKİ
tavrI
Turan Dursun Kitaplarındaki Tavrı:
1-Kitaplarında
genellikle Türkçesi olan kaynaklardan alıntı yapmıştır.
2-İddia
ettikleri şeyler kendi orijinal ürünü değil yıllardır
Hıristiyan-Yahudi oryantalistlerin gündemde tutmaya çalıştıkları
konulardır. Dursun sadece pazarlamacılık yapmıştır. Zaten bir
alıntısında buna yer vererek “Leoni Caetani öyle diyor,
araştırılması lazım” diyerek zekice okuyucunun aklını karıştırmak
istemiş "ama doğru bir şey yaptığını sanıp, yanlış iş yapan"
insanın yaptığını yaparak onlardan faydalandığının da açığını
vermiştir.
3-Ayetin
ayetle, ayetin hadisle, hadisin ayetle, hadisin hadisle açıklanacağını
bilemeyecek kadar usul bilgisinden habersizdir. Haberi Vahid'le,
Haberi mütevatir'in farkından habersizdir.
4-Kitaplardaki
bir konuyla ilgili, pek çok rivayet arasından, yüzyıllardır âlimlerin
(raviler açısından) seçip kabul ettiği doğru olanları değil, işine
gelen rivayetleri okuyucuya doğru olarak sunmuştur. Bu da
onun ne kadar objektif (!) olduğunu gösterir.
5-Hadislere
uydurma rivayetler karıştırıldığını söylemiş ama kendisi o uydurma
rivayetleri işine geldiği zaman istediği gibi kullanmıştır.
6-En
basit olayları bile alaycı bir üslupla ifade ederek, doğru-yanlış güya
kaynak ta göstererek bu konuda hiçbir bilgisi olmayan okuyucuyu
istediği gibi yönlendirmeye çalışmıştır.
7-“Bozacının
şahidi şıracı” sözünde olduğu gibi İlhan Arsel’le* paslaşmakta
birbirlerini kaynak göstermektedir. Bir fetva kitabındaki, “…Tavaif-i
nisadan biri talak-ı bain ile zevcinden talik oldukta akil ve baliğ
olmayan bir velede veyahut bir sabiye veyahut içi göçmüş bir pire
nikah olsa, badehu ondan da talak-ı bain ile talik olsa, önceki zevci
ile nikahı caiz olur mu?” Yaşlı erkek anlamına gelen “Pir”
kelimesini “Pire” anlayacak kadar ilmi(!) salahiyeti olan
kişiyi kavalye kabul ederek dans etmiştir.
HZ. AİŞE'NİN YAŞI VE İFK HADİSESİ
1-Hz.
Aişe:
Hz. Ebu bekir’in kızı olan Aişe, Peygamberimizin dul olmayan tek
eşidir. Hz. Peygamberi Aişe ile çocuk yaşta evlendiğini anlatmaya
çalışan Dursun ve yandaşları işlerine gelen rivayetleri almakta ve
amaçlarına ulaşmak için makyavelist bir felsefeyle her yolu mubah
görmektedirler. Hz. Aişe'nin 9 yaşında olduğunu gösteren bazı
rivayetlere Dursun mal bulmuş mağribi gibi saldırmış, yaşının 17-18
yaşında olduğunu gösteren diğer rivayetleri hiç görmemiş ya da ya da
anlayamadığı için es geçmiştir. İşin aslı şudur; Hz.
Aişe evlendiğinde yaşının kaç olduğu kesin bilinmediği için değişik
bir takım rivayetler mevcuttur. Bu o döneme has bir problem değildir.
Bırakın 7. yüzyılı daha 20-30 sene öncesine kadar Anadolu'da da aynı
problem vardı. Doğan bebeklerin yaşları önemli bir olay öncesi ya da
sonrasıyla tayin edilirdi.
1.1-Hz.
Aişe’nin ablası Esma yüz yaşına kadar yaşamış, hicretin 73. senesinde
ölmüştür. Hz. Esma kardeşi Aişe’den on yaş büyüktü ve Esma hicrette 27
yaşındaydı. Hz. Aişe ablasından 10 yaş küçük olduğuna göre hicrette 17
yaşındaydı (el-Mesudi, Murucu’z-Zeheb,II,309; İbni Asakir, Teracimu’n-Nisa,
9,10,28; et-Tebrizi, el-İkmal, III, 610).
1.2-Ayrıca
Hz. Aişe peygamberimizden önce Cübeyr’le nişanlanmış, daha sonra nişan
dini nedenlerden dolayı karşı tarafın isteğiyle bozulmuştur. Hz.
Peygamber, Hz. Aişe'yle nişanlanmış Hicretin II. yılında iki bayram
arası olan Şevval ayında da evlenmiştir. Demek ki evlenecek çağda bir
kızdı, daha önce bir başkasıyla nişanlanmış, nişanı bozulmuş, sonra da
peygamberimizle evlenmiştir.
1.3-
Hz. Aişe şöyle der:“…. Hz. Muhammed (a.s.) Mekke'de iken ve ben de
henüz oynayan bir çocuk idim ki “Onların vadeleri, kıyamettir.
Kıyamet ne dehşetli, ne acıdır!” (El-Kamer sûresi, ayet: 46)
mealindeki ayet inmişti. Bakara ile Nisa sûreleri ise ben O'nun
yanında iken nazil olmuştu.”… (Sahîh-i Buharı, cild: 6, sayfa: 100,
Te'lîfül-Kur'an babı; İstanbul Devlet matbaası)Hz. Aişe, Kur'an'ın
Mekkî ayetlerinden Kamer suresi iniyorken, oynayan bir çocuk olduğunu
ifade ediyor ve Kamer sûresinden olan âyetin kendisi sokakta oynayacak
yaşta iken indiğini söylüyor yani Kamer suresinin nerede indiğini
bilecek kadar büyük. Kur'an-ı Kerîm'in 54. sûresi olan Kamer sûresi,
Mekke'de, ilk inen surelerdendir. Yaklaşık Hz. Aişe'nin bahis mevzuu
ettiği âyetler, Hz. Muhammed'in peygamberliğin dördüncü senelerinde
inmiştir. Hz. Aişe, bu sıralarda oynayan bir kız çocuğu, “ben
oynayan bir kız çocuğu idim” dediğine ve o zamanki hal ve olayları
ayrıntısıyla hatırladığına göre, mantıken altı-yedi yaşında ya da daha
büyük olması ve Hicretten 2–3 yıl önce doğmuş olması gerekir. Hz.
Peygamberin, Hicretin ikinci senesinde Hz. Aişe ile evlendiğine göre
onun 17–18 yaşında olduğu gün gibi aşikârdır. Turan istemese de.
1.4-
İfk hadisesinde sorguya çekilen Hz. Aişe’nin cariyesi Berire, Hz. Aişe
için “O evinde hamurunu yoğururken uyuyakalan ve hamurunu kuzuya
yediren gencecik bir kadındır.” Diyerek tek kusurunun bu olduğunu
ve kendisinin masum olduğunu belirtmiş aynı zamanda Hz. Aişe’nin
yaşının ne olduğu konusunda “gencecik bir kadındır” diyerek
bilgi vermiştir. Hani 9 yaşında evlenmişti? Kafirler görmek istemese
de..
2.1-Ayet
şöyledir: “Eşlerinden dilediği (nin nöbetini) geri bırakır,
dilediğini yanına alırsın. Boşadığın eşini de arzu ettiğin takdirde
tekrar geri alabilirsin. Bunda senin üzerine bir günah yoktur…” Hz.
Aişe'nin sözü: "Mâ erâ (urâ) rabbeke illâ yüsâriu hevâke"
(Bkz. Buharî, e's-Sahih, Kitabu't-Tefsîr/33/7, Kitabu'n-Nikâh/29;
Diyanet yayınlarından Tecrîd, hadis no: 1721; Müslim, e´s-Sahih,
Kitabu'r-Rıdâ'/49, hadis no: 1464; Ibn Mace Sünen, Kitabu'n-Nikâh/57,
hadis no: 200; Ahmed İbnHanbel, 6/134-158.)Yapılan tercümeler:“Vallahi
Rabbinin, senin arzunu hemen yerine getirdiğini görüyorum." (A
Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi. 7/ 402)"Rabbin şüphesiz
senin dilek ve arzunu geciktirmeden derhal gerçekleştirir." (H.
Hatiboğlu Sünen-i Ibn-i Mace Tercümesi ve Şerhi, 5/495.) "Rabbin Teâlâ
(kadınlarının değil) ancak senin arzunun tahakkukuna müsâraat ediyor."
(Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, hadis no: 1721,
çev. Kamil Miras, Diyanet yayınlarından)TURAN 'ın yaptığı tercüme: “Görüyorum
ki, senin Allah'ın yanlızca senin şeyinin keyfini yerine getirmek için
koşuyor.” Son zamanlarda yetişen en büyük âlimlerden olan Molla
Sadreddin YÜKSEL şöyle der: “Hz. Âişe'nin söylediği sözden maksadı
şudur: Ben evvelâ mehirsiz olarak kendilerini Peygamber'e hibe eden
kadınları kadınlık hissiyle kınıyordum. Sonra baktım ki, Allah c.c.
gerçekten Onun arzu ve isteğini —meselâ eşleri arasında nöbet usulünün
uygulanmasından muaf tutulmasını— süratle yerine getiriyor. Artık ben
de kınamayı bıraktım. Çünkü benim kınamam O'nu da —Peygamberi de—
rahatsız edebilirdi.”Ayrıca Molla S.Yüksel şunu da ilave eder:
“Hz. Aişe, Hz. Peygamberin(a.s) huzurunda böyle konuştuysa niçin
Peygamber (a.s) onu “Tecdidi İman’a” davet etmemiştir? Davet etmesi
gerekirdi. Demek ki, Hz. Aişe kesinlikle bu şekilde konuşmamıştır. Ve
öyle bir manayı da kast etmemiştir.” (Kur’an dan Cevaplar, S. YÜKSEL,
8-9) Ayrıca Ahzab suresinde “Eşlerinden dilediği (nin
nöbetini) geri bırakır, dilediğini yanına alırsın. Boşadığın eşini
de arzu ettiğin takdirde tekrar geri alabilirsin. Bunda senin
üzerine bir günah yoktur…” ayetinden çıkan hükümler şunlardır:
1-Eşlerinin arasında nöbet usulünü uygulamak zorunda değilsin.
2-Talak-ı reci ile boşadığın eşini de arzu ettiğin takdirde tekrar
geri alabilirsin. Kaldı ki bu sadece Peygambere has bir durum
değildir, Reci talak ile boşanan eşler isterlerse tekrar bir araya
gelip evliliklerine devam edebilirler.Bu sure inice Hz. Aişe: “Kanaatim
şudur ki, Rabbin senin arzu ve isteğini geciktirmeden hemen (ayeti
indirmek suretiyle) yerine getirir.” Diyor.Nerde çarpılmış
DURSUN’un dediği “Görüyorum ki, senin Allah'ın yanlızca senin
şeyinin keyfini yerine getirmek için koşuyor.” Sözü, nerede Hz.
Aişe’nin sözleri? Bunu neresinden çıkarıyorsa?Dürüst T. DURSUN’un
dürüstlüğü dursun, o çarpıtmalara devam etsin nasılsa okuyucusu
anlamayacak ya!
3-Muhammed’in
çok karısı vardı 1.2.3.4.5…Böyle gidiyor. Yaşlanmış olan Şevde Bint
Zem'a'nın dışında hepsi genç, hepsi güzel. Ve hepsi de cinsel istekli.
"Adalet" olsun diye, Muhammed'in bunlarla cinsel birleşmesi "sıra"ya
konmuştur. Sevde'nin dışında kimse, sırasını başkasına kaptırmak
istemiyor, işte bu böyleyken, "âyet" geliyor; durumu değiştiriyor:Şule
Perinçekle yapılan röportajdan anlaşıldığına göre; Küçük yaşlarda
sevgilisi Safi den çok şey öğrenen Turan’ın evlendikten sonra da çok
Sevgilisi olmuş 1.2.3.4.5….Böyle gidiyor ve Turan’ın karısı da
buna hiç ses çıkarmamış, çıkaramamış ya da ses çıkarmış da sesi bize
kadar ulaşmadı….
3.2-“Yaşlanmış
olan Şevde Bint Zem'a'nın dışında hepsi genç, hepsi güzel”
diyen Turan’ın ne denli doğruyu yansıttığını, Hz. Peygamberler
evlendiğinde, eşleri ve kendisinin kaç yaşında olduğu konusunda ki
doğru bilgi için “Hz. Peygamberin Evlilikleri” makalesine
bakınız.
3.3-Peygamberin
(a.v) dilediği kadını alma hakkı vardı. Kimi kadınlar kendilerini
Peygamber'e armağan ediyordu.Ha
evet! Tarkan’ın ya da M. Jackson’ın konserlerindeki gibi herkes üstünü
başını da yırtıyordur herhalde? Sanki görmüş gibi kadınların tavrını
tarif ediyor, tam havaya girmiş anlaşılan hele bir de kafa dumanlıysa
daha ne senaryolar çıkar o kafadan?
4-İFK HADİSESİ:
Adını, Kur'an'daki olaya ilişkin âyetlerde (en-Nûr 24/11-22) iki defa
geçen (en-Nûr 24/11, 12) ifk kelimesinden alır. İfk "iftira, en kötü
ve en çirkin yalan" demektir. İfk, Kur'an'da ayrıca iki yerde
(el-Furkân 25/4, Sebe' 34/43) sözlük anlamında geçmektedir. İftiraya
yol açan ve hemen hemen bütün kaynaklarca Hz. Aişe'den aynı şekilde
nakledilen hadise şöyle gelişmiştir: Resûl-i Ekrem Mustalik (Müreysî)
Gazvesi'nden dönerken beraberinde götürdüğü eşi Âişe, konakladıkları
bir yerde sabaha karşı tekrar hareket emri verildiğinde tabii
ihtiyacını gidermek üzere ordugâhtan uzaklaşır. Geri gelirken
boynundaki Yemen (Zafâr) akiği gerdanlığın düşmüş olduğunu fark eder
ve kendisini bekleyecekleri düşüncesiyle dönüp aramaya koyulur; ancak
karanlıkta onu bulup el yordamıyla tanelerini toplayıncaya kadar çok
vakit kaybeder. Konak yerine geldiğinde diğerlerinin hareket ettiğini
görür ve yokluğunu anlayınca aramaya çıkacakları inancıyla orada
beklemeye başlar; bu arada uyuyakalır. Ordunun artçılarından Safvân b.
Muattal es-Sülemî görevi gereği kamp yerini kontrol ederken onu bulur
ve devesine bindirip hayvanı yederek orduya yetiştirir; fakat hızlı
yürümekle birlikte kendisi yaya olduğu için kafileye ancak kuşluk
sıcağında mola verdikleri zaman ulaşabilir.Söz konusu gecikme
başlangıçta kötüye yorumlanmamış, hatta kimsenin dikkatini bile
çekmemişken, hicretten önce Hazrec kabilesinin reisi olan ve
Medine'nin yönetimi kendisine verilmek üzere iken Hz. Peygamber'in
gelmesiyle bundan mahrum kalan Abdullah b. Übey b. Selûl'ün başlattığı
dedikoduyla birlikte iç huzursuzluklara yol açan önemli bir olay
halini almıştır. İslâmiyet'i istemeyerek kabul ettiği için
münafıkların reisi diye bilinen Abdullah b. Übey ile adamlarının
Resûl-i Ekrem'i ve kayınpederi Hz. Ebû Bekir'i küçük düşürmeye ve
aralarını açmaya yönelik sözleri, bazı müminlerin de katılmasıyla
(kaynaklar bunlardan Hassan b. Sabit, Mistah b. Üsâse ve Hamne bint
Cahş'ın adını vermektedir) kısa zamanda yayılma istidadı göstermişti.
Sefer dönüşü rahatızlanarak bir ay kadar yatan Hz. Âişe ise bunu
duymamış, sadece bu süre içerisinde daha önceki rahatsızlıklarında
gösterdiği ilgiyi göstermeyen Resûlullah'ın odasına seyrek
uğramasından bir şeyler olduğunu sezmişti. Hz. Âişe, hastalığının
nekahet döneminde bir tesadüfle babasının teyze kızı Ümmü Mistah'tan
oğlunun bu dedikoduyu anlattığını duymuş ve üzüntüsünden tekrar
hastalanmış, arkasından da Hz. Peygamber'den izin alıp babasının evine
gitmişti…..” (İslam Ans. T.D.V. 21/507–509) olay bundan ibarettir.
5.1-Siz
bu olayı bir senariste verseniz belki 10 tane film yapar ama bu sadece
film olmaktan ileri gitmez. Dursun’un yazdığı senaryo da belki en
kötülerinden olurdu.
5.2-“Ali,
gerçeği öğrenmek için Aişe'nin cariyesi Berire'nin tanıklığına da
başvurulabileceğini söylüyor Muhammed'e. Muhammed bu tanıklığa
başvurduğunda, cariye, "hanımı için iyilikten başka bir şey
bilmediğini" söylüyor.
Berire, Hz. Aişe’yle sürekli beraberdi, belki de Hz. Peygamberden
daha fazla yanında oluyordu. T. Dursun Berire'nin sözünü kabul
etmiyor, görmezden geliyor ve hemen geçiştiriyor.
5.3-Hz.
Peygamber'in hanımlarından hiçbiri iftirada en ufak bir rol
almadıkları gibi, onu tasvip edici en ufak bir söz bile söylemediler.
O kadar ki, uğruna kız kardeşi Hamne bint-i Cahş'ın iftirada rol
oynadığı Hz. Zeyneb bile rakibesi (Hz. Aişe) hakkında ancak iyi sözler
etti. Bizzat Hz. Aişe (r.a) bunu şöyle açıklar: "Hz. Peygamber'in
hanımları içinde Zeynep benim en güçlü rakibimdi. Fakat iftira
olayıyla ilgili olarak Hz. Peygamber kendisine görüşünü sorduğunda, o
şöyle cevap vermişti: "Ey Allah'ın Rasûlü, Allah'a yemin ederim ki,
onda takvadan başka bir şey görmüş değilim." (Mevdudi,Tefhimü'l-Kur'an
3/502)
5.4-Eğer
Hz. Peygamber, Hz. Aişe’nin zina yaptığına inansa ve
boşasaydı kim ne diyebilir di ki? Kaldı ki Hz. Ali boşamasını
söylemiştir, ama Hz. Peygamber vahyi beklemiştir. Yüce Allah'ta onun
masum olduğunu kafirlerin dedikodularıyla hareket edilemeyeceğini
bildirmiştir.
5.5-Zina
yapan kadınla kim beraber olmak ister ki, Hz. Peygamber olsun.
5.6-Bu
olayı o zaman gündeme getiren siyasi amaç peşinde koşan, inanç olarak
kâfir olan münafıklardı, onlar günümüzde de mevcuttur ve kıyamete
kadar da olacaktır.
5.7-Rivayetlerde,
söylentileri birkaç kişinin yaydığı ifade olunmaktadır. Bunlar da
Abdullan b. Übeyy, Zeyd b. Rifa (muhtemelen Yahudi münafık Rifaa b.
Zeyd in oğlu), Mistah b. Üsase, Hassan b. Sabit ve Hamne bint-i
Cahş'tı. Bunlardan ilk ikisi münafık, kalan üçü ise yanlış anlama ve
zayıflıktan dolayı şerre karışmış müslümanlardı. Şerre az veya çok
bulaşmış başka kişilerin adlarına Hadis ve Siyer kitaplarında
rastlanmamaktadır.
5.8-O
gün ordunun artçısı olan Safvân b. Muattal es-Sülemî'dir. Bir
Müslüman'ın, Peygamberin eşine karşı anormal bir duygu taşıdığını
hangi akıl kabul edebilir ki? İstanbul Eyyüb semtinde mezarı bulunan
Eba eyyul el-Ensari'nin karısı iftira söylentilerinden söz ettiğinde,
bu büyük sahabi şöyle demiştir: "Ey Eyyub'un annesi, Aişe'nin yerinde
orada sen olsaydın böyle bir şey yapar miydin?" Karısının "Allah'a
yemin olsun ki asla yapmazdım." demesi üzerine de şunu
söylemiştir: "O halde Aişe senden daha iyi bir kadındır. Bana
gelince, Safvan'ın yerinde ben olsaydım, böylesine kötü bir düşünceyi
aklımdan bile geçirmezdim. Safvan ise benden daha iyi bir
müslümandır.”(Mevdudi,Tefhimü'l-Kur'an 3/503)Böyle bir durumdan vazife
çıkaran ayrıca kendisini hoca gibi lanse eden herhangi birisinin ders
okuttuğu zamanlarda ki talebelerden birisinin, hocasının karısına
sulandığını ya da … var saymalı mıyız…?
TIKLAYINIZ.
NUH VE TUFANI
Yazısına; "Nuh"un "tufan" öyküsü de, kendisinin "ne kadar
yaşadığına ilişkin açıklama da "akıl ve bilim dışılık" için çarpıcı
örneklerdendir. Diye başlayan Dursun, Nuh Peygamberin Kur’an’da
950 sene yaşadığını yazdığını bunun da Tevrat’tan (Tevrat, Tekvin,
9:29) alındığını söylüyor.Hikâye ve istihza tarzıyla kısaca anlattığı
Hz. Nuh’un hayatından sonra, “Ve tüm araştırmacılar, Tevrat'taki bu
öykünün kaynağının da "SÜMER TUFAN EFSANESİ" olduğunda birleşirler.
Tevrat'tan bin yılı aşkın bir zaman öncesinin ürünü olan GILGAMIŞ
DESTANI”nın "efsane"deki adının, "Utnapiştim" olduğunu ve
İlahiyatçıların da bunu kabul ettiğini söyleyerek, inandırıcı olmak
için de 1932 yılına Ankara İlahiyat Fakültesinde yayınlanmış bir
“araştırmayı” göstererek, “gerçekten çaplı incelemesinde”
diyerek yazısını delillendirir.(!)
Önce Ankara İlahiyat fakültesinin hangi amaçla kurulduğunun erbabına
malum olduğunu söyleyip konuya geçelim.
1.1-Kur’an’ı
Kerim; Tevrat, Zebur, İncil’i reddetmez onların da İlahi kaynaklı
olduğunu, kaynaklarının bir olduğunu ama tahrif edildiklerini söyler.
Dolayısıyla onlardaki bazı bilgilerin Kur’an’la benzerlik taşıması
normaldir.
Taberi, İbni Kesir, ve Hazin gibi tefsirlerde geçen Hz. Nuh’un yaşı
ile ilgili rivayetler, Yahudi kökenli olan insanlardan gelen ve
onların dinlerinde olan rivayetlerdir.
1.2-Hz.
Peygamberin, Hz. Nuh’la ilgili kıssayı Tevrat’tan aldığını söyleyen
T.Dursun, anlaşılan Nuh suresinin Mekke’de indiğinden habersizdir.
Okuma yazma bilmeyen Hz. Peygamber’in Tevrat’ı okuması mümkün olmadığı
gibi kendisinden Mekke’de bilgi alabileceği bir yahudi de yoktur.
1.3-Günümüzdeki
arkeolojik bulguların tamamen doğru olduğunu varsayarak hareket eden
Dursun, bu tavrıyla arkeoloji ilminin tamamen önünü kapayarak yeni bir
bulguyu kabul etmeyecek bir tavır sergilemiştir.1.4-Tevrat’ta
ve Kur’an’da 950 sene yaşadığı bildirilen Nuh Peygamberin, bu kadar
yaşayamayacağını söyleyerek de sanki o dönemde yaşamış, olaylara şahit
olmuş gibi konuşarak “bilimi, kutsal inek” kabul eden insanın
tavrını çizmiştir. Bulunacak bir arkeolojik bulgunun insanlık
tarihinin yeniden yazılmasını sağlayacağından habersizdir.
1.5-Eminiz
ki, Arapça cümlelerin nasıl tahrif edileceği konusunda uzman olan
Dursun, Sümer yazıtlarının tercümelerine de güvenmemiş oturup
Sümerceyi öğrenmiş ve yazıtları orijinalinden okuyarak konuya vakıf
olmuş, okuyucusuna öyle sunmak istemiştir. Zaten bir dinler tarihi
uzmanından da bu beklenir.
1.6-Hatta
bununla yetinmemiş, Afrika, Mezopotamya, Amerika, Çin, eski yunan
medeniyetlerini en ince ayrıntısına kadar araştırmış, 1985 te bulunan
Yonaguni piramitleri ve Taiwan açıklarındaki Hujing su altı kenti
hakkında yeterli araştırmaları yapmış ve hatta o bölgeye gidip,
dalarak gerekli tüm belgeleri araştırmacılardan önce bulmuş tufan ile
bulguları araştırmış sonra okuyucuya sunmak istemiştir.
1.7-Umarız
ki, araştırmacıların dediği, "Yaratılış" ve "tufan" gibi tek
tanrılı dinlerde de karşılaşılan ilk dinsel anlatılar önce Sümerler ve
sonrasında diğer Mezopotamya toplumları tarafından kayıt edildi."
Cümlesindeki “kayıt” ile "ilk defa onlar tarafından yazıldı"
ifadelerinin farkını kavrayabilecek anlayışa sahiptir.
2.1-Herhalde
aşağıda vereceğimiz bulgulardan da haberdardı:
Sir Leonard Wooley isimli amatör bir İngiliz arkeologun Mezopotamya'da
yaptığı kazılar sırasında ki ele geçen bulgular, o güne kadar bir
efsane gözüyle bakılan Nuh Tufanıyla bağlantılıydı. Batı insanı çok
haklı sebeplerden dolayı Kitab-ı Mukaddes'i güvenilir bir kitap olarak
saymadığı için bu kitapta anlatılan Tufan olayını da mitolojik bir
hikâye olarak değerlendirmekteydi. Ama Wooley'in araştırması bu
inancın yanlışlığını ortaya koyuyordu. Özellikle sevinenler Hıristiyan
ve Yahudi din adamları oldular. Derhal heyetler oluşturulup
çalışmalara başlanıldı.Bu arada dünyanın her tarafında yapılan
araştırmalar, Tufanın hemen bütün toplumların efsanelerinde yer
aldığını gösterdi. Asya'da 13, Avrupa'da 4, Amerika'da 37, Avustralya
ve Okyanusya adalarında ise 9 adet Tufan tespit edilmişti. Bunların en
şaşırtıcısı da Hopi kızılderililerine ait olanıydı. Denizden çok
uzakta, Kuzey Amerika'nın güney batısında yaşayan Hopilerin
destanlarında kabaran suların ülkelerini baştanbaşa kapladığı,
dağların tepelerine kadar yükseldiği ve yeryüzündeki canlıları yok
ettiği anlatılıyordu. Amerika'nın eski sahiplerinden olan Azteklerin
destanlarından ise Tufanın süresi bile veriliyordu. Bütün bunlar,
insanlık tarihinin hemen hemen başlarında meydana geldiğini gösterir…
İngiliz arkeolog Sir Leonard Wooley, 1922-1929 yılları arasında,
Mezopotamya'nın antik şehirlerinden Ur'da uzun kazılar yaptı. Wooley
ve ekibi, büyük başarılar göstererek MÖ. 4. bin yılından kalma kral
mezarlarını ortaya çıkardılar. Mezopotamya tarihinin öğrenilmesinde
dönüm noktası olan bu çalışmalar sırasında arkeolojik değeri çok
yüksek kap, kaçak, miğfer, silah vs. yanında Tufandan önceki kralların
listesini ihtiva eden kil tabletler de bulundu. O zamana kadar kral
listeleri mitolojik olarak görülüyordu. Tabletlerin bulunmasından
sonra, Wooley, vakit kaybetmeden aynı yerde kazılara devam etti. Ne
var ki 12 metre daha derine inildiğinde izler tamamen kesilmişti.
Tarihi hiç bir bulguya rastlanmıyordu. Bu arada toprağın yapısı
incelendiğinde tuhaf bir şeyle karşılaşıldı. Zemin tamamen balçıkla
kaplıydı, fakat bu kadar derinlikte saf balçığın ne işi vardı? Üstelik
kazı çukurunun dibi, denizden çok uzakta ve nehir seviyesinden de bir
kaç metre daha yukarıdaydı. Hiçbir arkeolog tatmin edici cevabı
bulamamıştı.
Wooley kazıyı devam ettirdi ve daha aşağılara indi. Derken 3 metreden
fazla derinlik tutan balçık tabakası birden bire kesildi. Şimdi normal
toprak tabakalarına gelindiği düşünülebilirdi ama hayır, zımpara
taşlarına ve kap kaçak gibi eşyalara rastlanılmıştı yeniden. Demek
oluyordu ki bu çok eski medeniyetin üzerini 3 metrelik balçık tabakası
örtmüş, en üstte de Ur medeniyeti yeşermişti.
Balçığın sebebi ve kapladığı sahayı öğrenebilmek için
civar bölgelerde bir dizi kazı daha yapıldı. İlk çukurdan 300 metre
uzakta açılan ikinci çukurda da aynı sonuç elde edildi. Wooley, bu
sefer de yüksekçe bir tepeyi kazdırdı. Sonuç değişmemişti, Böylece,
balçık yığılmasının, ancak çok kuvvetli bir su baskını, yani Tufanın
eseri olabileceğine dair rapor hazırlandı ve bütün dünyada heyecanlı
yankılar doğdu. Bu arada bazı çevreler su baskınının dar bir çevrede
yaşandığını ileri sürmüşlerdi ama yeni kazılar, onların iddiasını
iflas ettirdi. Şuruppak kralı Ubartutu zamanında bölgenin bütünüyle
korkunç bir felakete uğradığı ve kültür izlerinin tamamıyla gömüldüğü
açıkça anlaşılıyordu. Tufanla ilgili olarak Mezopotamya dışında
etraflıca bir çalışma yapılmadığından, su baskınının nerelere kadar
uzandığını tam olarak bilemiyoruz. Tahmin edilen mıntıka, Basra
körfezinin kuzeybatısında, 400 mil uzunluğunda ve 100 mil genişliğinde
bir sahadır. Olayın tarihi, MÖ. 4 binden çok önceki yüzyıllardır. Bu
tufan bildiğimiz Nuh tufanı değildi elbette. Ama bu bile, geniş çaplı
bir su baskınının neler yapabileceğini göstermesi bakımından
önemlidir.
Öte yandan yapılan jeolojik araştırmalar, mahiyeti bilinemeyen
sebeplerden dolayı dünyamızın yer yer bir kaç defa suya gömüldüğünü
gösteriyor. Miami Üniversitesinden jeokimyacı Jerry Stip'e göre,
dünyanın yaşadığı en müthiş su baskını, günümüzden yaklaşık 11.600
sene önce olmuştur. Ancak bütün bu bulgular Nuh aleyhisselam
zamanındaki tufana ait midir bilinememektedir. Mezopotamya dışında
yapılacak kazıların bizi sonuca daha fazla yaklaştıracağı muhakkaktır.
Özellikle Hazret-i Nuh'un inşa ettiği geminin kalıntıları ortaya
çıkarılabilirse tufanın ne zaman meydana geldiğini öğrenmemiz mümkün
olacaktır...
3.1-Nuh
aleyhisselamdan, Kur'ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde çokça
bahsedilmiştir. Çeşitli vesilelerle Kur'ân-ı Kerîm'de 43 yerde ismi
geçer. Zamanında meydana gelen Tufan sebebiyle "İkinci Âdem"
diye de anıla gelmiştir. Asıl isminin Yesker olduğu, fakat kavminin
kurtuluşu için çok ağladığından, ağlamak manasına gelen "nevh"
kökünden türemiş Nuh sıfatının asıl ismine dönüştüğü kayıtlıdır. Bu
isim sami kökenlidir. Mezopotamya metinlerinden Gılgamış Destanında bu
isim yerine Utnapiştim kullanılmıştır. Gerek Nuh'un ve gerekse
Utnapiştim'in sözlük manaları bilinmemektedir. Sümerlerin Tufan
kahramanına verdikleri isim ise Zî-ud-Sudra'dır. Zî;
hayat/can/ruh, Ud; zaman, Sudda ise; uzun manasına gelmektedir.
Bu üç kelimeden meydana gelen ismin anlamı; Uzun ömürlü demektir.Nuh
aleyhisselamın kavmi içerisinde 950 sene kaldığı bildirilmektedir.
Bugünkü yaş ortalamaları gözönüne getirildiğinde akıl almaz bir
durumla karşılaşıyoruz. Kur'ân-ı Kerîm, Hazret-i Nuh'un dışındaki
hiçbir peygamberin ömründen bahsetmez. Hemen ilave edelim ki;
Mezopotamya'da bulunan tabletlerde anlatılan Tufan'dan kurtulan
insanların önderi Ziussudra adını taşımaktadır ki; uzun ömür sahibi
anlamına gelmektedir.
Arkeologların Mezopotamyada buldukları bütün kral listeleri
birbirini doğrular mahiyettedir. Arkeoloji literatürüne göre tufandan
önceki Sümer krallarına Er sülaleler 1 (ES-1) denilmektedir ki Tufan'a
kadar 10 hükümdarın ismini içerir. 1932 yılında Irak'ın Horsabad şehri
civarında, arkeologların WB-444 adını verdikleri 20.5 cm. kalınlığında
bir tablet daha bulunmuştur. Bu tablete göre Tufan'dan önce tam 10
kral yönetici olmuştur. Bunlardan 7. nin adı Enok olarak verilmiştir
ki, kayıtlardan İdris aleyhisselam olduğu tahmin edilmektedir. Eğer
böyleyse İdris aleyhisselamdan 3 hükümdar sonra Nuh aleyhisselam
göreve başlamış ve onuncu kral zamanında Tufan meydana gelmiştir.Kur'ân-ı
Kerîm ve hadis-i şerifler başta olmak üzere diğer İslami kaynaklar
tarandığında pek çok arkeolojik, antropolojik ve jeolojik bilmece
kolaylıkla çözülecek gibi görülmektedir. Tabletlerdeki kayda göre
Tufanın 10. Kral zamanında meydana geldiğini belirtmiştik. Bir hadîs-i
şerîfte bunu teyid eden bir ifade vardır. Efendimiz, Eshab-ı kiramdan
gelen bir soru üzerine; "Âdem aleyhisselam ile Hazret-i Nuh
arasında 10 karn (kuşak, asır, dönem...) geçmiştir"
buyurmuşlardır. İslam âlimlerinin nakillerine göre ilk peygamberler
Âdem, Şit, İdris (a.s) hem peygamber, hem de o zamanki insanların
yöneticisiydiler. Tabletlerde de buna benzer bazı ifadelere
rastlanmaktadır. Tabletlere göre Tufandan önce gelen hükümdarlar, aynı
zamanda birer din adamıdırlar. Maalesef tabletler İslami birikimden
yoksun insanlar tarafından deşifre edildiklerinden, pek çok muğlâk
ifadenin açıklanmasında zorluk çekilmektedir.Babilonya kayıtlarına
göre gemi Nisir dağına, Tevrat'a göre Ararat dağları üzerine, Kur'ân-ı
Kerîm'in buyurduğu şekliyle Cûdî dağına oturmuştur. Kurtuluş anlamına
gelen Nisir, Asur topraklarının doğusunda bulunan bir bölgedir ki;
Musul şehrinin kuzeyinde yer almaktadır. Yeni bulgularla,
Babilonyalıların hangi dağa Nisir adı verdikleri tespit edilebilir.
Hahamlarca tahrif edilmiş Tevrat'ta ise Ararat dağları kaydı vardır.
Metinler üzerinde çok oynanmış olmasına rağmen bu isimlendirme
doğrudur. Zira Ararat, Urartu kelimesinin İbranice transliterasyonudur
ve MÖ. 1.000 yıllarında Van bölgesinde hâkim olan Asya menşeli
Urartuların yaşadığı topraklar için kullanılmaktadır. Asurlular bu
bölgeye Uruadri adını vermişlerdir ki; Ararat ve Urartu
kelimelerinin değişik söylenişidir. Manası ise yüksek dağlar ülkesi
veya yüksek ülkedir. Arkeolojik verilere ve tahrif edilmiş Tevrat'a
göre gemi; Ağrı dağına değil "yüksek ülke"ye, yani Ararat-Uruadri-Urartu
bölgesinde bir dağın üzerine oturmuştur. Yine aynı Tevrat'ta geminin,
suların (Fırat-Dicle) doğduğu bölgeye yürüdükleri bildirilmektedir.
Kısacası eldeki bütün belgeler bizi Ağrı dağından çok daha aşağılara
götürmektedir.Cûdî adında iki dağ vardır. Birincisi Cizre
yakınlarındaki Cûdî dağıdır. İslam tarihçilerine göre Cizre, Tufandan
sonra kurulan ikinci şehirdir. Mu'cemul Buldan; Cûdî dağında Nuh’un
(a.s.) mescidinin, Herevi ise evinin bulunduğunu yazmaktadır. Halen
Cizre'de, Nuh’a (a.s.) nisbet edilen bir türbe vardır. Anadolu’nun en
eski kavimlerinden olan Gutilere ait olan ve halen Londra'da bulunan
tabletlerde de Nuh’un (a.s.) mezarının "Rayat" bölgesinde
olduğu yazılıdır. Rayat, Dicle nehrinden itibaren, Cizre ovasının
Silopi'ye kavuştuğu bölgenin adıdır ki, bu noktada Cûdî dağı
bulunmaktadır. Daha eski bir kaynak olan ve MÖ. 250 yıllarında Babilli
bir rahip olan Berossus'un yazdığı tufan kayıtlarına göre gemi,
Cordiyan dağlarında durmaktadır ve yöre halkı, geminin dışını kaplayan
katranı kazıyıp muska şeklinde kullanmaktadır. Berossus'un bahsettiği
bölge Van gölünün güneyinde bulunmaktadır. 2 bin metrelik Cûdî,
Mezopotamya ile Ararat arasındaki sınır dağdır. Bu dağ, Ağrı gibi
kapsamlı bir şekilde araştırılmamıştır. Ancak bu dağda yürütülen
araştırmalardan biri sırasında, geminin izlerine rastlandığı öne
sürülmüşse de bu keşif ilmi açıdan kesin sonuca bağlanamamıştır. 1949
yılında batılı bir ekip tarafından yapılan araştırmanın sonuçları
France Le Soir gazetesinin 31 Ağustos 1949 tarihli sayısında; "Nuh'un
gemisini gördük fakat Ağrı'da değil" şeklinde sansasyonel bir
başlıkla verilmiştir. Bu yazıya göre geminin boyu 150 metre, genişliği
24 metre, yüksekliği ise 15 metredir. 23 yıl önce de, Cûdî dağında
bazı antik tahta parçaları bulunduğu iddia edilmiş, 6 Şubat 1972
tarihli bazı Türk gazeteleri bu keşfi; "Nuh'un gemisinin Cûdî
dağında olduğu tespit edildi" başlığıyla vermişlerdir. Keşfi
yapan, Alman Devletler Araştırma Enstitüsü ilim adamlarından Friedrich
Bender'dir. Bender, Cûdî dağında bulduğu katrana benzer bir madde ile
birbirine yapışmış kalın tahta parçalarını Almanya'ya götürerek analiz
ettirmiştir. Sonuçta katranımsı maddenin 50 bin, tahta parçalarının
ise; 6630 yıllık olduğu açıklanmıştır. İlim adamları bu tarihlemedeki
hata payının 300 yılı geçmeyeceğini söylemişlerdir. Bender'in,
çalışmaya başlamadan önce Kur'ân-ı Kerîm'i ve Tufanı anlatan Gılgamış
destanını incelediği ve geminin Dicle ile Zap suyu arasında karaya
oturduğu kanaatine vardığı da bildirilmiştir.Cûdî adını taşıyan ikinci
yer ise, Doğu Beyazıt bölgesindeki Cûdî tepesidir. Halen bu tepede
gemiye benzeyen bir kütle mevcuttur. Buradan alınan örneklerde,
silisleşmiş ağaç kırıntıları ve saf demiroksitten ibaret parçacıklar
bulunmuştur. Kütlenin yapısı, etrafındaki topraktan son derece
farklıdır ve civarda yapılan jeolojik araştırmalar bu bölgede bir su
baskınının meydana geldiğini doğrulamaktadır.Kabul edip etmemek
kâfirlerin bileceği bir şeydir.
KUR’AN’IN
ASLI YAKILDI MI?
1.-Vahiy nedir? Kur’an Nasıl Toplanmıştır?
VAHİY:
Kelime anlamı, imâ, fısıldama, işaret, bir şeyi hızla yapmaktır. Dini
anlamda ise Vahiy; Yüce Allah'ın, insanlara ulaştırmak istediği mesajı
(emir, yasak, tavsiye, bilgi...), değişik yollarla Peygamberine
iletmesine denir. Vahiy kelimesi Kur'ân-ı Kerimde; ilham etmek,
içgüdü, emretmek, işaret etmek, fısıldamak anlamlarında da
geçmektedir...Peygamberimiz (a.s.), Peygamberliğinin ilk altı ayında
sâlih rüyalar görür ve gördükleri aynen çıkardı. "...Mü'minin
rüyası, peygamberliğin kırkaltı parçasından biridir.” Buyurmuştur.
(Peygamberlik süresi yirmi üç yıldır, altı ayda bu sürenin kırk altı
da birini oluşturur.) Cebrâil (a.s.), vahyi Peygamberimize görünmeden
getirdiği gibi, asıl şekliyle ya da bir insan şeklinde görünerek
getirdiği de olurdu. Miraçta olduğu gibi aracısız olarak doğrudan Yüce
Allah tarafından verildiği de olmuştur...Vahiy gelmeye başladığında
Peygamberimiz oldukça zor ve dayanılması güç anlar geçirir,
“Doğrusu biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz."(Müzzemmil-5)
ayetinde olduğu bildirildiği gibi kendisini sıkıntı basardı. Soğuk
günlerde bile çok fazla terlerdi, deve üzerinde vahiy geldiğinde, deve
buna dayanamaz hemen yere çökerdi. Mekke'de vahyin gelmeye başladığı
ilk yıllarda vahiy inerken, Hz. Peygamber sesli olarak inen âyetleri
tekrarlardı fakat daha sonra bunu terk etmiştir. Vahyin gelişi anında
bilincini kaybetmez, vahiyden hemen sonra, inen âyet ya da sureyi
görevlendirdiği vahiy katiplerine yazdırırdı. (Vahiy kâtiplerinin
sayısı zaman zaman değişmekle birlikte, yaklaşık kırk kişidir), daha
sonra arkadaşlarına okurdu, onlar yazar dileyenlerde hem ezberlerdi.
Bir âyet indiğinde, onun hangi surede, hangi âyetten sonra olması
gerektiğini belirtir, vahiy katipleri de onu oraya ilave ederlerdi.
Vefatından dokuz gün öncesine kadar vahiy indiği için, hayattayken
ciltli tek bir kitap haline getirilmemiştir. Hz. Ebu Bekir, halife
olduktan sonra bazı bölgelerde dinden dönme (ridde) olayları meydana
gelmiş, Yemame savaşında (M.633), 70 hafız şehit olmuştur. Bunun
üzerine, Hz. Ömer'in teşvik ve ısrarıyla, Hz. Ebu Bekir, kendisi hafız
ve aynı zamanda vahiy kâtibi olan Zeyd bin Sabit başkanlığında bir
heyet oluşturmuş, Kur'ânı toplayıp bir kitap haline getirme görevini
bu heyete vermiştir. Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Osman, İbni Kâab Zeyd’e
büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Oldukça titiz çalışmalar sonucunda
yaklaşık bir yıl sonra Kur'ân-ı Kerim, ciltli bir kitap haline
getirilmiştir ama sure sıralarına riayet edilmemiştir.
Ermeniyye bölgesindeki bir savaşta bir araya gelen değişik
kabilelerdeki Müslümanların Kur’an’ın kelimelerini değişik şekillerde
okudukları haberi üzerine, Hz. Osman’ın emriyle dördü asıl, on iki
kişilik bir heyet oluşturulmuş. Hz. Ebu Bekir zamanında yazılan Kur'ân-ı
Kerim'e bakılarak çoğaltılmış olan Mushaf, aynı zamanda sure sıraları
da Hz. Peygamberin emir buyurduğu gibi düzenlenmiştir. Bu tasnifte
ihtilaf edilen kelimelerde Kureyş lehçesine göre yazılmıştır. Bundan
sonra Kur’an önemli şehir merkezlerine gönderilmiştir. (H.25/M.646)O
dönemde Arap harflerinde nokta ve hareke yoktu, Hz. Muaviye devri Irak
valisi Ziyad bin Ebih, Arapçayı bilmeyen Müslümanların, Kur'ân'ı
Kerim'i yanlış okumasını önlemek için devrin âlimlerinden Ebu'l Esved
Dueli'yi görevlendirmiş. O da kelimelerin sonuna harekeyi belirlemek
için nokta koymuştu. Daha sonra Haccac, kâtiplerinden Nasr bin Asım ve
Yahya bin Ya’mer’e harflere nokta koymalarını emreder. Harflere ve
noktalara bugünkü şeklini veren, Halil bin Ahmet (M.718) olmuştur.Zeyd
İbni Said şöyle der:”Kur'ân'ı araştırmağa, hurma dallarından, yassı
taşlardan ve insanların hafızalarından derlemeğe başladım. Tevbe
Suresi'nin sonu olan:“Andolsun size kendi içinizden öyle bir elçi
geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere
şefkatli, merhametlidir. Eğer (inanmaktan) yüz çevirirlerse de ki:
'Allah bana yeter. O'ndan başka tanrı yoktur. O'na dayandım. O, büyük
Arşın sahibidir' âyetini yalnız Ebû Huzeyme el-Ensârî'nin yanında
buldum." (Buhârî, Fedâilu'l Kuran, 3, 4 ncü bâblar, Ibn Hanbel,
Musned, 1/13; Ebu Dâvûd, Kitâbu'l-Mesâhif, s. 6–7) Zeyd İbni Said ve
komisyonda bulunan diğer üyeler güçlü hafız olmalarına rağmen titiz
çalışmasından dolayı başka iki şahidin bulunmasını da istemişlerdir.
İbni Hacer Askalani “Belki de iki şahitten maksat: Hem ezberlemek
hem de yazılı olarak getirmekti.” Der. Ebu Şâme: Zeyd “ Onu
Huzeyme’den başkasında bulamadım” demiştir. Yani onu Ebu
Huzeyme’den başkasında yazılı olarak bulamadım, demektir.” Der.
Doğrusu da budur.Zeyd'in derlediği bu Mushaf, Ebubekir'in yanında
kalmış, onun vefatıyla Ömer'e intikal etmiş, onun vefatından sonra da
kızı Hafsa'nın eline geçmiştir.Hz. Osman, okuma farklarını ortadan
kaldırıp müslümanları bir tek kıraatte birleştirmek amacıyla başka
bütün mushafların ve Kur'ân parçalarının yakılmasını emretmiştir. (Beyhekî,
es-Sunen, Kitabu's-Salât, 2/42)Hz. Osman'ın, yazdırdığı resmî
Mushaf dışındaki mushafların yakılmasını emretmesi, kıraat
ihtilâflarını ortadan kaldırmak, müslümanları tek kıraatte
birleştirmek, birliği sağlamak içindi. Nitekim Hz. Ali’nin: "Ey
insanlar, Osman hakkında aşırı sözler söylemekten, ona 'Mushaflar
yakıcısı!' demekten sakının. Vallahi o, mushafları, biz Muhammed'in
ashabı önünde yaktı.", "Osman zamanında yönetici ben olsaydım,
onun mushaflar hakkında yaptığını ben de yapardım." dediği rivayet
edilir.(Kurtubî, 1/54; el-Fethu'r-Rabbânî, 18/34)Nedense Dursun’un
Kurtubi’deki bu rivayeti görmek işine gelmemiştir.Hz. Osman'ın, özel
mushafları yaktırdığı rivayet edilmektedir ama onun bu emrine uymayıp
kendi özel mushaflarını saklayanların bulunduğu da tarihen sabittir.
Çünkü Hz. Alî, Abdullah ibn Mes'ud, Übeyy ibn Ka'b'ın özel
mushaflarından söz edilmektedir.(Kurtubî, 1/53) (Bu Mushaflara
dokunulmamış olmasının nedeni düzgün ve imla kurallarına uygun olarak
yazılmış olmalarıdır.)Ebûbekir ibn Dâvûd, özel sahâbî mushaflarındaki
farkları Kitâbu'l-Mesâhif’inde toplamıştır. Buhârî'nin
rivayetine göre Hz. Âişe, mushafını görmek üzere gelen bir Iraklıya,
özel mushafını göstermiştir.(Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân, b. 5, h.
14)Tüm Mushaflar yakıldıysa Hz. Aişe kendi tasnifi olan mushafı nasıl
gösterebilmiştir?Hz. Hafsa'ya iade edilmiş olan ana Mushaf da ölünceye
dek onun yanında kalmış, Medine valisi olan Mervân ibn el-Hakem,
yakmak üzere o nüshayı istemişse de Hz. Hafsa vermemiş, fakat bu
mü'minler anasının vefatı üzerine Mervân o Mushafı alıp yakmıştır. (el-Fethu'r-Rabbânî,
18/34)T.Dursun şöyle diyor:Îbn
Ömer diyor ki:"Hiçbiriniz, Kur'ân'ın tümünü aldım (elimde
bulunduruyorum) demesin. Bilemez ki Kur'ân'ın çoğu yok olup gitmiştir.
“Ne kadar ortada varsa o kadarını elimde tutuyorum” desin yalnızca."
(Süyûtî, el İtkân,2/32.)Bu tanıklık, bugün elimizdeki Kurân’la
Muhammed'in "vahy kâtipleri"ne yazdırdığı bildirilen Kur'ân'ın aynı
olmadığı çok açık biçimde anlatmıyor mu? Kaldı ki îbn Ömer, Osman
dönemindeki derlemeden sonra bu sözü söylemiştir. Yani Osman döneminde
oluşturulan "Mushaf'ın orijinali de yok. O el yazması, dünyanın hiçbir
yerinde bulunmuyor."
İbni Ömer’İn sözünü alıntı yapan Dursun’a karşı, S. ATEŞ de şöyle
diyor:"Konunun içine girmeden önce bu kişinin bol bol yaptığı sinsice
bir çarpıtmasına dikkati çekmem gerek:Suyûtî'den aldığı Arapça metinde
İbn Ömer'e nisbet edilen sözü, bilerek veya bilmeyerek yanlış
çevirmiş. Kendi çevirisine göre îbn Ömer:".......Kur'ân'ın çoğu,
yok olup gitmiştir." demiş. Oysa altı çizilen Arapça sözün anlamı
öyle değil, farklı. Dursun'un bu metne yaptığı çeviri aslında tamamen
yanlıştır. Çünkü yüklemi baştan olumsuz alarak "hiçbiriniz,
Kur'ân'ın tümünü aldım demesin" şeklinde çevirmiştir. Oysa yüklem
olumsuz değil, vurgulu olarak olumludur. "Biriniz Kur'ân'ın
tamamını aldım (elimdedir) diyor," şeklindedir. Devamı "bilemez
ki Kur'ân'ın çoğu yok olup gitmiştir" şeklindeki çeviri de
yanlıştır.Doğrusu şu: "Tamamını nereden bilecek? Bundan birçok
Kur'ân (âyeti) gitmiştir (kaybolmuştur)."Îbn Ömer bu sözüyle,
Kur'ân'ın çoğunun kaybolduğunu değil, mevcut Mushaf’tan birçok âyetin
gittiğini, yani neshedildiğini anlatmaktadır. Dursun'un çevirisi ile
İbn Ömer'in sözü arasında büyük fark var. Çünkü "Kur'ân'ın çoğu"
ifadesi başka, "Kur'ân'dan birçok âyet" ifadesi başkadır.
Birinde Kur'ân'ın çoğunun kaybolduğu ifade edilirken ikincisinde
Kur'ân'dan bazı âyetlerin çıktığı anlatılmış olur. İşte İbn Ömer'in
sözü ikinci türdendir." (Gerçek Din Bu, s.124)Basra ve Kufe’de
bile görülmeyecek kadar büyük âlim(!) olan Dursun her zaman ki gibi
cümleyi yanlış tercüme etmiş, hatta tercümeden öte İbni Ömer’in
maksadını anlayamamıştır.
1.2-Kur’an’ı
Kerimde bazı ayetler neshedilmiş yani önce Peygambere inmiş daha sonra
ise hükmü kaldırılmıştır. Buna niye gerek vardı acaba? Dursun’un
iğneli bir üslupla bazı yazılarında yazdığı gibi Allah fikir mi
değiştirmişti?İslam’dan anlamayan bir kişinin soracağı böyle
basitlikte ki soruya verilecek cevap şudur:Hayır! Yüce Allah fikir
değiştirmez, Kur’an bu üslubuyla tedriciliği yani kolaydan, zora doğru
eğitimi insanlara öğretmektedir. Aynen Hz. Aişe’nin dediği gibi “…İnsanlar
Müslümanlığı kabul ettikten sonra helal ve harama dair ayetler indi.
İlk evvel “içki içmeyiniz” tarzında ayet inseydi “içkiyi terk etmeyiz”
diyecek yahut ilk evvel “zina etmeyiniz” tarzında ayet inseydi, herkes
“zinayı terk etmeyiz” diyecekti…” (Buhari, telifü’l-Kur’an Babı)
Günümüz modern eğitiminde de yerini almış olan bu metot, daha o
zamanlarda topluma yön veriyordu. Hükmü kalkan o emirlerin büyük bir
bölümü yine Yüce Allah’ın emriyle Kur’an’da yer almadı.
2- Resmî Mushaf Dışındaki Mushaflar Neden Yakıldı?
2.1-Özel
mushafların yakılmasının temel nedeni, Kur'ân üzerinde bir düşünce
ayrılığının doğmasını önlemek idi. Henüz gelişmemiş, noktasız ve
harekesiz olan o zamanki Arap yazısı ile tutulan notların, aynen
Peygamber'den duyulduğu biçimde okunması da çok zor idi. İşte bundan
ötürüdür ki okuma farkları baş göstermişti.
2.2-Kur’an'ı
yazan Müslümanlar, anlamını bilmedikleri kelimelerin yanına
Peygamberden duydukları anlamları da yazıyorlardı. Bu ileride büyük
karışıklıklara neden olacaktı.
2.3-Kişilerin,
kendi kendilerine tuttukları notları, evlerinde veya herhangi bir
yerde okurken yanılabilmeleri mümkün idi. İşte bu yanılmalardan ötürü
bazı kelimelerin okunuşunda farklar doğmuştu. Kimi bir kelimeyi hitap
kipiyle okurken, kimi de onu üçüncü şahıs kipiyle okumuştu.Bu farkları
ancak uzmanlardan oluşan bir komisyon ortadan kaldırabilirdi. İşte bu
iş, ilk olarak Ebubekir zamanında yapıldı. Titiz bir çalışma ile
Kur'ân'ın sûreleri derlendi, bir araya getirildi. Fakat sûre denilen
bu bölümler, esaslı bir sıraya konmamış, derlenen parçalar, rast gele
bir araya getirilip bir cild (Mushaf) halinde bağlanmıştı. Bu Mushaf,
özel nüshalardan farklı idi. Çünkü özel nüshaların kiminde sûreler
iniş sırasına göre dizilmiş, kiminde böyle bir metot
izlenmemişti.Böylece Peygamber'e vahyedilmiş olan bütün Kur'ân
âyetlerini ve sûrelerini içeren Mushaf yazılmış oldu. Bu Mushaf
çoğaltıldı, biri Başkent Medine'de bırakıldı, ötekiler, eyalet
merkezlerine gönderildi.
2.4-Resmî
Kur'ân'dan az da olsa farklı birtakım özel Kur'ân nüshaları durdukça
Kur'ân üzerindeki ihtilâflar sürüp gider ve hattâ büyürdü. İşte böyle
bir ihtilâfı önlemek için özel Mushaflar yakıldı.
2.5-İkinci
derlemede meydana gelen Kur'ân nüshasının, diğerinden farkı birinci
derlenen Mushaf’ın sûreleri bir sıraya konmamıştı. İşte Osman
zamanında kurulmuş olan komisyon, daha titiz ve daha rahat bir çalışma
ile Kur'ân'ın tüm âyetlerini ve surelerini derleyip Hz. Peygamber’in
işaret ettiği gibi yerli yerince konmuştur.
2.6-Hz.
Osman zamanında yapılmış olan derleme, Peygamber'in yazdırdığı
Kur'ân'dan farklı olsaydı, Osman'dan sonra halîfe olan Hz. Alî, kendi
özel Mushafını resmîleştirir, Osman Mushafını yürürlükten kaldırırdı.
Oysa öyle yapmamış, kendi Mushafını muhafaza etmekle beraber
resmîleştirmemiş, Osman Mushafını resmî Muhsaf kabul etmiştir. Bu
durum da mevcut Mushafın, asıl Kur'ân'a uygunluğunu gösterir.Hz. Âlî
Mushafını görmüş olanlar, onun-sûrelerinin iniş sırasına göre
düzenlenmiş olmakla beraber-içerikte Osman Mushafının aynı olduğunu
söylemektedirler. Sadece sayısı pek az bazı kelime farkları vardır.
Bunlar da anlam değişikliği yapmayan sinonim kelimelerdir.
2.7-Resmî
Mushaf'tan ayrı olarak meydana getirilmiş olan özel nüshalar yakılmış
olmakla beraber, bunlardan bazıları saklanarak sonraki kuşaklara
intikal etmiştir. Bunları görenler, bunlarla resmî Mushaf arasındaki
farkları tesbit etmişlerdir. İbn Ebî Davud'un Kitâbu'l-Mesâhifi,
bu farkları belirtmiştir. Bunlar gözden geçirilince resmî Mushaf ile
bu özel nüshalar arasında da temelde bir fark olmadığı, sadece ufak
tefek bazı kelime farkları bulunduğu, çok az olan bu farkların da bir
anlam değişikliği yapmadığı görülür. Bu durum da resmî Mushafın,
Peygamber’in okuduğu Kur'ân olduğunu kesin bir biçimde ortaya koyar.
3- Hz Peygamber Devrinde Kaç Hafız vardı
3.1-T.Dursun,
Peygamber zamanında en iyi ihtimale göre 7 hafızın olduğunu söylüyor
ve bunu bir rivayete dayandırıyor.Hz. Peygamber zamanında sadece 7
hafız varsa Peygamberin vefatından bir yıl sonra yapılan Yemame
savaşında nasıl oluyor da 70 sahabe şehid düşüyor? Yirmiüç yıl süren
Peygamberlik döneminde ki hafız sayısı 7, Hz. Peygamberin vefatından
bir yıl sonra sadece Yemame savaşında 70hafız öyle mi? Bi’ri Maune
olayında 70 hafızın şehid düştüğü göz önüne alınırsa 7 rakamının
gerçekçi olmadığı anlaşılır.O rivayet muhtemel ki Medine’de bulunan
hafızlar için söylenmiştir. Diğer şehirlerdeki hafızlar bu sayıya
dahil değildir.
3.2-
Mesela, bir sahabe 1-10 arasında ki sureleri ezbere biliyor, bir
başkası 5-13, bir diğeri de 10-20…arası sureleri biliyordu. Bunların
ortak bildikler sureler hesaba alındığında sadece Medine’de bile aynı
sureleri bilen Müslüman sayısının ne kadar çok olduğu ortaya çıkar.
Veda haccında yüzbin müslümanın Hz. Peygamberi dinlediği göz önüne
alınırsa nasıl bir rakamın ortaya çıkacağı gün gibi aşikârdır.
4.1-Çevre
ülke, şehir ve kasabalara dağılan Hz. Peygamberin arkadaşları
gittikleri yerde öğrencilerine Kur’anı ve Peygamberin sünnetini
öğretmişlerdir. Eğer onların bildikleri, tertip edilen Kur’an’dan
farklı olsaydı mutlaka farklılıklar olurdu? Ama Dünyanın neresine
gidilirse gidilsin farklılık yoktur.
4.2-“Kur’an’ın
aslı yakıldı” diyerek gerçek Kur’an’ın ortada olmadığını
iftirasını atanlar, o devir müslümanlarının ezberledikleri surelerin
hafızalarının nasıl silindiğini açıklamak durumundadırlar. Demek ki
Hz. Peygamberden dinledikleri Kur’an’la aynıydı ki itiraz etmediler.
4.3-O
devirde yaşayan Müslümanlar, günümüzde İslam’a, Hz. Peygambere en
küçük bir hakarette ayaklanan Müslümanlardan daha mı duyarsızdılar ki
Kur’an’ın aslı yakılırken(!) hiçbir itiraz ve tepki göstermeyip sineye
çektiler?
4.4-İbni
Hacer Askalani’ye göre, Osman diğer nüshaları yakmamış, okunmasını
düzeltmiş, düzelmesi mümkün olmayanları toplamış, yanlış okumaya,
hatalı okuyuşa meydan vermemek için bozmuş suyla silmiştir. Noktasız “Haraga”
kelimesi yakmak anlamına gelir, “Haraga” noktalı olarak
yazılırsa yırtmak anlamına gelir. Düzeltilmesi mümkün olmayan
sayfaları yırttı attı demektir.
4.5-Kâfirlerin
akıl hocalarından olan oryantalistlerden Schwally, Hz. Osman’a isnad
olunan bu yakma işini çok şüpheli bulur.
5.1-Dursun,
Müslümanlardaki bulunup ta diğer milletlerde olmayan icazet metodundan
habersiz anlaşılan. Prof. M. Hamidullah şöyle der:“Kur'an'ın bütün
metnini ezberleme alışkanlığı Hz. Peygamber (s.a.) zamanından başlar.
Halifeler ve İslâm devlet reisleri daima bu alışkanlığı teşvik
etmişlerdir... Başlangıçtan beri müslümanlar bir eseri müellifinin
veya icazetli bir talebesinin huzurunda okumayı ve karşılaştırmayı,
zamanında gerekli düzeltmeler yapılmış ve tesbit edilmiş metnin
rivayeti için yazılı iznini (icazetnamesin) almayı âdet edinmişlerdi.
Kur'an'ı ezberden okuyanlar yahut sadece yazılı metni yüzünden
okuyanlar da aynı şeyi yaptılar ve bu itiyat günümüze kadar böylece
devam etti. Bu işin dikkat çeken yönü şuydu: Her üstad kendisi
tarafından verilen icazetnamede talebesinin yalnız okuyuşunun
doğruluğunu değil, aynı zamanda kendisinin üstadından işittiği okuyuşa
uygun olduğunu açık bir şekilde söyler ve kendi üstadının da
üstadından bunu böyle okuduğunu ve talebesine öyle öğrettiğini
zikrederek zincir Hz. Peygambere (s.a.) kadar devam ederek götürülür.
Bu satırların yazarı Kur'an'ı Medine'de şeyh Hasan eş-Şair'den okudu
ve aldığı icazetnamede diğer bilgiler arasında üstadların ve
üstadların üstadlarının zinciri nihaî kısımlardaki üstadın aynı
zamanda Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. İbn Mesud, Hz. Übey İbn Kâab ve Hz.
Zeyd bin Sabit'den (ki hepsi ashabdandırlar. Allah Cümlesinden razı
olsun) okuduğunu kayıt eder. Hafızların sayısı dünyada şimdi
yüzbinlerle sayılmaktadır, ve metnin kopyaları (yani Kur'an-ı Kerîm'in
aslî nüshaları) dünyanın her tarafında bulunur ve birinin metniyle
diğerinin metni arasında kafiyen fark bulunmaz. Bu kayda değer bir
noktadır ki, hafızların hafızalarındaki Kur'an ile eldeki Kur'an metni
arasında hiç bir ayrılık yoktur. (İslam Giriş, Prof. M.
Hamidullah, s.42)
6.1-“İbn
Mesud'un "Mushaf'ında Fatiha Suresi gibi çok temel bir sure yok. Felak
ve Nâs sureleri de, Ali'nin surelerinin sırası bugünküne uymuyor.
Suyuti, kitabında, Bakara Suresinin Ahzab Süresiyle aynı uzunlukta
olduğunu aktarıyor.” Diyen Dursun’un, 1505 yılında Mısır’da ölen
C. Es-Suyuti’nin zamanına kadar İbni Mesud’un mushafının değişmeden
nasıl geldiğini açıklaması gerekirdi?
6.2-İmamı
Nevevi, Müslim şerhi Şerhi Mühezzeb’te: Bütün Müslümanlar felak-nas
ve Fatiha’nın Kur’an’dan olduğunda ittifak ve icma etmişlerdir.
Onların Kur’an’dan olduğunu inkar eden kafir olur. İbni Mesud’dan
rivayet edilen şey batıldır ve doğru değildir. İbni Hazm, Fahreddi
Razi’de bunun bir yalan ve iftira olduğunu söyler.
6.3-Dr.
Muhammed İbni Lütfî es-Sabbâğ, "Lemehât fî Ulûmi'l-Kur'ân" adlı
kitabında; "Osmanî Mushaflar şimdi nerede?" başlıklı kısımda şöyle
diyor.
..Hicri 614 yılında ölen İbni Cübeyr, Seyahatnâme'sinde, Dımışk
Câmi'inden söz ederken şunu zikretmiştir.“Mısırdaki yeni
maksurenin doğu rüknünde (köşesinde) büyük bir dolap (hazâne) vardır
ki içinde Osman'ın mushaflarından bir mushaf bulunmaktadır. O
Osman'ın Şam'a gönderdiği mushaftır. Dolap her gün nazmın ardı sıra
açılır. İnsanlar ona dokunup öpmekle teberruk ederler. Onu uğurlu
sayarlar.” (el-Burhan, 1/235-el-İtkan, 1/60)İbni
Faldan el- Ömeri Ö.Hicri 749) de Dımışk’ta bir mushaf görmüştür. Onun
Osmani mushaflardan biri olduğunu anlatıp “Onun sol tarafında,
müminlerin emir Osman ibni Affan’ın hattıyla “Osmani mushaf” diye
yazılı olduğunu söylemiştir. (Mesalikü’l-Ebsar fi memaliki’l-Emsar,
195)İbni Batuta, Şam’daki nüshadan ayrı Basra’da Osmani mushafından
bir tane daha gördüğünden bahseder. (Rıhletü İbni Batuta,
1/116)Dr. Abdurrahman eş-Şehbender demiştir ki: Dımışk-ı Şam'da bu
Osmânî mushaflardan bir nüsha elde ettim. Maalesef onu, otuz yıl önce
Emevî Camiini yakıp kül eden yangında ateş telef etmiş." O, bu sözü,
M. 1922 yılının Nisan ayında yazmıştır. (Müzekkirât-ı Abdurrahman
eş-Şehbender, s. 34)Üstad el-Kevserî'nin zikrettiğine göre; Şeyh
Abdulhakîm el-Efgânî (ö.H. 1326-M.1908), ölümünden önce bu Osmânî
Mushaf'ın resmine (yazı ve imlâsına) uygun bir mushaf kopya etmiştir.Kevserî,
bu Osmânî Mushaf'ın, Birinci Dünya savaşı sırasında İstanbul'a
nakledildiği zannındadır. Efgânî'nin kopya ettiği mushafın ise
Dımışk'taki adamlarından birinde mahfuz olduğu zikredilmiştir. (
Makâlâtu'l-Kevserî, s. 12)Yine Kevserî, Küfe Mushafının, Humus'ta
bulunduğunu ve onun, Birinci Dünya Savaşı sırasında başkent İstanbul'a
götürüldüğünü zikretmiş, ancak Humus'ta hangi mescidde bulunduğunu
zikretmemiştir.Nitekim Kevserî, Medine'de bulunan Medine mushafının
da, Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'a götürüldüğünü
zikretmiştir. ( Makâlâtu'l-Kevserî, s. 12)İstanbul’da “Türk
ve İslam Eserleri Müzesinde” şu tarihi mushaflar bulunmaktadır.457
numarada: Hz. Osman imzasını ve hicri 30 yılını içeren Mushafı
Şerif.557 numarada: Hz. Ali’nin imzasını içeren Mushafı Şerif.458
numarada: Hz. Ali’nin yazısı olduğu belirtilen Mushafı Şerif.Hz.
Ömer’e nisbet edilen ve ceylan derisine yazılmış, tahtaya
yapıştırılmış bir Kur’an sayfası.
(Ulumu’l-Kur’an,187–190)
7.1-
C.es-Suyuti'den işine gelen alıntıyı yapan
araştırmacı(!)-gazeteci-yazar T. Dursun işine gelen rivayetleri alıp
işine gelmeyen rivayetleri okuyucuya göstermeyerek bu meselede de
sınıfta kalmıştır.
Bir mucizedir ki nur-i Kur’ân
Durdukça cihan durur numâyan
(Ziya Paşa)
KIZ ÇOCUKLARI ÖLDÜRÜLMEDİ Mİ?
Şimdi gelelim T.Dursun’un, “kız çocuklarının diri diri
gömülmemiştir” yalanına.Turan Dursun, İslâm’dan önce Araplar arasında
kız çocuklarını diri diri toprağa gömmenin yalan olduğunu iddia
ediyor. Bunu Kur'ân ifade ettiğine göre demek ki Kur'ân'ın söylediği,
gerçeği yansıtmıyor.Böylece Turan Dursun, bütün tarihçilerin
kaydettiği bir gerçeği, dolambaçlı yollara dalarak inkâr ediyor.
1.1-Peki,
ama böyle bir şey yok ise Kur'ân neden böyle söylesin?
1.2-Kur'ân
bunu söylediği zaman, dinleyenler böyle bir şey yok, diye neden itiraz
etmemişler.
1.3-Olmayan
bir şeyi söylemesi, Kur'ân'a karşı o zaman inanmış olanların da
inancını sarsmaz mıydı?
1.4-Turan
Dursun, İslâm öncesi şâirlerden Ferazdak'ın şiirinde de geçen bu olayı
nasıl inkâr eder? Dursun, bu olayı anlatan şiiri de kuşkulu
görmektedir. Ferazdak'a âit dizelerin "sonradan uydurulmuş olduğu
düşünülebilir" diyor. Neye dayanarak? Neden uydurulan bu dizeler
yalnız Ferazdak'a dayandırılmış öyleyse? Buna gerek olsaydı, A'şâ'ya
da bu mealde şiirler yakıştırılırdı. Neden Ferazdak?Turan, vâide'
(kelimesi)nin, çocuğunu toprağa gömen kadın anlamına geldiğinden de
şüphelenmektedir. Oysa en güvenilir lügatlerden Lisânu'l-Arab'da
kelime: " Vede’b-netehu: “Sağ kızını toprağa gömdü." şeklinde
açıklanıyor. "Toprağa gömülmüş kıza sorulduğu zaman, hangi
günâhından ötürü öldürüldü, diye!" (Tekvîr: 8-9).Turan'a göre:"Araplarda,
hem de "yaygın biçimde" yaşandığı ileri sürülen bu olayların olduğu
apaçık yalan. Ne bir baba, ne de bir anne burada ileri sürüleni yapar.
Bu tür şeyin olması, insan doğasına aykırı olduğu gibi, hayvanlarda
bile görülmez, ilkellerde, "çocukların Tanrılara kurban edildiklerini
biliyoruz. Ama Araplar, o sıralarda, "ilkellik" dönemini çoktan
gerilerde bırakmışlardı, İslam döneminden daha ileri bir uygarlığa
sahiptiler. Bunun tersine, yalanlar uydurulmuş olsa da... Kaldı ki
burada söz konusu olan "Tanrı'ya kurban" da değil. Aktarmalarda da bu
ileri sürülmüyor. Yani "kız çocuklarının, Tanrılara kurban etmek için
diri diri gömüldükleri"nden söz edilmiyor. Böyle bir şey, yani "çocuğu
Tanrı'ya kurban etme" de hangi dönemde ve nerede yaşanmış olursa
olsun; "çok yaygın" değil, tek tük olurdu. "Tanrı'ya kurban etme"
durumu da söz konusu olmayınca, işin mantığı büsbütün ortadan
kalkıyor. "Kız çocuklarının yoksulluk için, ya da leke sayıldığı
için... diri diri gömüldüklerini" ileri sürmek ve bunu kabul etmek,
"annelik, babalık" ne demek; bilmemektir. Ayrıca "insan"ı. insanın
doğasını tanımamaktır, insanlar, ileri sürülen türden şeyi yapmış
olsalardı, türlerini sürdüremezlerdi."Turan'a
göre hiçbir anne baba yüreği bunu yapamaz. Doğru, normal anne baba
bunu yapamaz. Ama toplum, bunu yapmayı aile şerefinin korunması için
gerekli görürse yapar. Merhamet duygusu fazla gelişmemiş ilkel
insanlarda bunun yapılması olağandır.Bu uygulamanın,-bütün Araplar
arasında, yaygın biçimde yapıldığını, halkın tümünün bunu hoş
gördüğünü kimse iddia edemez elbette.Bu uygulamanın, uygarlık düzeyi
ileri aşamalara varmış kabilelerde değil, daha ilkel bedevi kabileler
arasında görüldüğü muhakkak. Elbette kabilede her aile böyle
yapmıyordu. Ama tek tük de olsa bazı taş yürekliler bunu yapıyorlardı.
Abdulaziz Çaviş'in ifadesine göre Kureyş ve Kinde gibi bazı Arap
kabilelerinde, kızları diri diri gömmeyi güzel işlerden sayanlar
vardı. Nitekim "Defnu'l-benât mine'l-mekrumât: Kızları gömmek,
güzel işlerdendir." gibi mesel haline gelmiş sözler de bunu
kanıtlamaktadır (Anglikan Kilisesine Cevap, 169).Ancak dediğimiz gibi
bunun yaygın bir uygulama olduğunu söylemek hatadır. Öyle olsa
toplumda kadın kalmaz, toplum inkıraz bulurdu. Bunu bugün uygulanmakta
olan kürtajla karşılaştırabiliriz. Çeşitli nedenlerle kürtaj
uygulanmaktadır ama bundan herkesin kürtaj yaptığını sanmak hata olur.
Masum yavrunun diri diri toprağa gömülmesi veya çeşitli biçimlerde
öldürülmesi, toplumun çoğunluğu tarafından hoş karşılanmıyordu. Bundan
dolayı, biz, Hz. Ömer'in, müslüman olmazdan önce kızını toprağa gömmüş
olduğu yolundaki rivayetin düzme olduğu kanısındayız.Ne var ki yaygın
olmasa da bu âdet toplumda vardı ve bunun temel nedeni de aile
şerefini korumak, ya da fakirlik endişesi idi. Onun için Kur'ân,
fakirlik korkusuyla bu işi yapanlara: "Fakirlik korkusuyla
çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları
öldürmek büyük günahtır." (İsra: 31) buyurmaktadır. Demek ki bu
uygulama toplumda vardı ki Kur'ân böyle söylüyor.
2.1-Turan
Dursun, hiçbir anne babanın böyle bir şey yapamayacağını, bunun doğaya
aykırı olduğunu söylüyor. Söylüyor da günümüzde henüz dünyaya gelmemiş
de olsa anne karnında gelişimini tamamlamış, dünyaya gelmek için
hazırlanmış binlerce çocuğun, kürtaj yoluyla katledilmekte olduğun
yine doğurduğu çocuğu öldürüp çöp bidonlarına atan yahut sağ olarak
cami duvarına bırakanlar bulunduğunu hiç düşünmüyor. Bunları yapanlar,
yaptıranlar anne baba değil mi? Bunları yapan kürtajcılar insan değil
mi?Turan Dursun, 244. sayfada kız çocuğunu diri diri gömme ile ilgili
olarak Ebû Dâvud'dan bir hadis meali aktarıyor: "Vâide de, mev'ûde
de ateştedir." (Kitâbu's-Sunneh, bâb fî Zerâriyyi'l-muşrikîn,
2/532). Ve şu yargıya varıyor:"Kız çocuğunu diri diri gömen kimsenin
cehenneme gitmesini anladık ama o zavallı kız çocuğunun cehennemde işi
ne? O niye cezalandırılıyor?" diye sorabilirsiniz." diyor.Dursun,
işine yarar bulduğu her rivayeti toplamış ve bile bile bunları
katıksız doğru saymıştır. Bir kitapta Hz. Muhammed'e nisbet edilen bir
rivayet olsun da, sağlam olsun, çürük olsun ona göre fark etmez. Nasıl
olsa okuyanlar hadis uzmanı değillerdir. Kimse bunun çürüklüğünü fark
etmeyecektir. Böyle düşünmüş ve amacına da ulaşmıştır.Şunu
vurgulayalım ki hadisçiler, hadis derlemek için gezmiş, dolaşmışlar
bir senede bağlayabildikleri her hadisi, hatta zinciri kopuk da olsa (mürsel)
kesik de olsa (münkta’ı) derleyip kitaplarına yazmışlar. Bunların
içinde pek çok zayıf, ağızdan ağıza dolaşırken anlamı değişmiş söz,
Peygamber'e bağlanmıştır. Bu rivayetlerin içeriği, Kur'ân ile, Hz.
Muhammed'in temel düşünce yapısıyla karşılaştırılmadan, sadece rivayet
zinciri yönünden kritik edilip alınmıştır.
2.2-Şimdi
Kur'ân-ı Kerîm'de kız çocuklarına yapılan bu zulüm, şiddetle
kınanırken: "Toprağa gömülmüş kıza sorulduğu zaman, hangi
günâhından ölürü öldürüldü, diye?" ifadesiyle yavrunun masumluğu
vurgulanırken; Kur'ân'ın tebliğcisi, Kur'ân'ın, masumluğunu
vurguladığı yavrunun cehenneme gideceğini söyler mi? Bunu sağduyu
kabul eder mi? Bu Kur'ân'a ve Peygamber’in düşünce yapısına aykırı
uydurma rivayetler, nasıl Peygamber sözü olarak değerlendirilir? Hele
bunun tam tersini söyleyen rivayetler de varsa? İşte İbn Hanbel'in
Müsned'inde, bu rivayetin tam tersini söyleyen bir hadis: “Dedim:-
Ey Allah’ın elçisi, kim cennettedir? Peygamber (a.s), peygamberler
cennettedir, şehid cennettedir, yeni doğmuş çocuk cennettedir ve
mev’ude (canlı olarak gömülmüş kız) cennettedir.” (Müsned,
5/58)Yukarıya aldığımız S. ATEŞ’in makalesine ilave olarak:
3.1-Dursun,
Tefsirlerde geçen; “Kız çocukları, "yoksulluk yüzünden diri diri
gömülüyordu.", "ailelerine leke sayıldığı için diri diri
gömülüyordu.", "meleklere katılsınlar diye diri diri
gömülüyordu. Çünkü Melekler de Tanrı'nın kızları diye niteleniyordu."
ifadelerine değinmiş, aklınca çelişki bulmuş.Ortada bir olay ve bunun
değişik sebeplerinin olabileceğini görmezden gelmiştir. Kürtaj bir
vakıadır. Sebebi ise, a-Çocuğa bakamama endişesi olur.b-Gayrimeşru
ilişkiden dolayı olur.c-Aileye kabul ettirememekten olur.d-Tecavüzden
olur.e-İyi bir eğitim veremeyeceği endişesinden dolayı olur.f-Kocası
ya da kendisi istemediğinden olur…Herkes kendi gerekçesini üretir ama
Dursun’un gerekçe çelişkisi kendi problemi olarak kalır.
3.2-"Melek"
son derece "kutsal bir varlık" görüldüğüne göre, kız çocuğu ailesi
için "leke, utanç verici" olamaz. Diyen Turan, değişik kabilelerin
değişik gerekçesi olabileceğini aklına bile getirmek istemiyor ya da
düşünemiyor.
3.3-Din
etnologu(!) da olan ve Tanrılara “darı” ikram ettiren Dursun, "çocukların
Tanrı’lara kurban edildikleri"ni biliyoruz, ama "çok yaygın
değil, tek tüktü” diyor. M.S.640’lı yıllarda Mısır’da, Nil’e genç
kız atılarak, adak yapıldığından haberi de yok.
4.1-“Tefsirler,
Ferezdak'ın iki dizesi üzerinde durur. Ne var ki, tefsirlerde bu iki
dizi de hep aynı sözcüklerden oluşmuyor, iki dizi de değişik biçimde
yer alıyor, diyen Dursun kendisi 2000’e doğru dergisinde yazdığı
yazıları kitaplaştırmak için tekrar gözden geçirip, bazı çıkarmalar ve
ilaveler yapabiliyor. Bu normalde, 1500 sene öncesine ait olan
Ferezdak’ın şiirlerinde aynı kelimelerin olmaması garip öylemi?
İlginç, doğrusu?
5.1-Şimdi
de Hamdi Yazır merhum’un dediğine bakalım: MEV'ADE:
Küçükken diri olarak gömülüp öldürülen kızcağız demektir ki, “V’ed”den
müştaktır. Ve'd, aslında evd gibi ağır basmak mânâsıyla alâkadar olup
Câhiliyye Arablarının kız çocuklarını diri diri kabre gömmek âdeti
şemalarına denilir. Müfessirînin beyan ettikleri veçhiyle Câhiliyye
Arabları'nda bu çirkin âdet şayi' idi ve bunu türlü türlü yaparlardı.
Kimisi, kızlar yüzünden bir ar gelmek korkusiyle yapar, kimisi,
züğürtlük ve besleyememek korkusiyle yapar, kimisi de, Melâike
Allah'ın kızlarıdır dediklerinden dolayı kızlarını da Melâikeye ilhak
etmek üzere Allah'a daha lâyıktırlar diye yaparlardı. Alûsî'nin
beyanına göre bir değil, birçokları zikr etmiştir ki: Bir adamın bir
kızı doğduğu vakit, onu öldürmeyip berhayat bırakmak istediği surette
ona yünden veya kıldan bir cübbe giydirir badiyede koyun veya deve
güttürürdü. Öldürmek istediği takdirde de bırakır altı yaşlarına doğru
gelince anasına: “Bunu, temizle, süsle, hısımlarına gezmeye
götüreceğim” der. Hâlbuki sahrada bir kuyu kazmıştır onu oraya
götürür. «Bak şunun içine» der. Sonra arkasından iter ve üzerine
toprağı yığar, kuyuyu arz ile dümdüz edene kadar örterdi. Bir de gebe
kadın vakti yaklaştığı zaman bir kuyu kazar, ağrısı tutunca başına
gider, kız doğurursa onu, onun içine atar, oğlan doğurursa alıkordu
denilmiştir. Kamus şârihi der ki: “Cahiliyyede Arablar, kız evlâdını
açlık veya ar gelme korkusunda kabre defn ederlerdi. Bâzıları açlık
korkusuyla oğlanı dahi defn ederlerdi “"Toprağa gömülmüş kıza
sorulduğu zaman, hangi günâhından ötürü öldürüldü, diye!"” ol
babda” nazil oldu.” Mısır müftîsi Abduh, burada şöyle demiştir: “Bak
şu kasvete, şu katı yürekliliğe, şu fakr-u âr korkusundan başka bir
günahı olmayan ma'sum kızcağızları öldürmek vahşetine ki, Arab'ın
kalbine müslümanlık karıştıktan sonra nasıl merhamet ve şefekate
mübeddel olmuş, İslâm bu çirkin âdeti temamen mahvetmekle bütün
insaniyyete ne büyük bir ni'met olmuştur.”Âlûsî, Bezzar, ve “Künâ”da
Hâkim ve “Sünen”'de Beyhakî, Hazret-i Ömer ibn Hattab
radıyallahü anh'den rivayet etmişlerdir. Demiştir ki: “Kays ibn Asım-ı
Temîmî, Resulullah'a geldi de: “Ben, dedi, Cahiliyye de sekiz kızımı
ve'd ettim.” Peygamber sallâllahü aleyhi vesellem, “Her birinden
bir rakabe azâd et” buyurdu. O: “Ben, dedi, deve sahibiyim.” “O
halde, buyurdu, her birinden bir bedene hedy et.” “İslâm makeblini
keser atar” olmasına nazaran bu emir, tevbenin sıhhatinde vücub için
olmayıp nedb için olmak gerektir. Ve bunda ve'din pek büyük cinayet
olduğuna ayrıca bir tenbih vardır. Maamafih Arablar, içinde ve'di
çirkin görenler de vardi. Ferezdek'in dedesi Sa'saa ibn Nâciyete'l-mücaşî,
kavmi Benî Temîm'den mevûdeleri fidye ile kurtarırdı, Ferezdek, şu
beytinde;
“Dedem hakkı için ki, çocuklarını gömen vâ'ideleri men'etti.
O suretle gömülecek olanı ihya etti de gömülmez oldular.”
Diye onunla iftihar etmiştir. Taberânî, müşarünileyh Sa'sa'a'dan şöyle
rivayet eylemiştir: “Ya Resulâllah! Dedim, ben cahiliyyede bâzı
ameller işledim onlarda bir ecir var mıdır? Üçyüz altmış mev'ûdenin
hayatını kurtardım. Her birini iki uşera' naka ile iştira ederdim.
Bunlarda bana bir ecir var mıdır?” Hazret-i Peygamber sallâllahü
aleyhi vesellem buyurdu ki: “Sana, onun ecri var. Çünkü Allah Teâlâ,
sana İslâm'ı in'âm buyurdu” demiştir.Ve'd denilen bu büyük
cinayetin hâsılı, evlâdını öldürmekten ibaret olduğu ve bunun en çok
sebebi fukaralık ve besleyememek korkusu bulunduğu için Sûre-i
En'am'da, "Yoksulluk yüzünden evlâdınızı öldürmeyin, sizin de
onların da rızkınızı Biz veririz." (En'âm 6/151) Sûre-i İsra'da "Bir
de züğürtlük korkusuyla evlâdlarınızı Öldürmeyin, onlara da rızkı Biz
veririz size de, elbette onları öldürmek büyük bir cinayet bulunuyor."
İsrâ 17/31) âyetleriyle de defeat ile nehy olunduğu gibi Hazret-i
Peygamber sallâllahü aleyhi vesellem kadınlardan bey'at alırken, "Ve
evlâdlarını öldürmeyecekler." (Mümtehine-60/12) evlâdlarını katl
etmemek kaydının da tasrih olunduğu Sûre-i Mümtehane'de geçmişti. Bu
âyetlere nazaran yalnız gömmek suretiyle değil, her hangi bir suretle
olursa olsun evlâdını âmden öldürmek de böyle büyük bir cinayettir.
Onun için, “büyük hata” buyurulmuştur. Şu halde iskat-ı cenîn, kasden
çocuk düşürmek dahi evlâdını katletmek olduğu için aynî mahiyyette bir
katil cinayeti olduğu unutulmamak lâzım gelir. Câhil bedevilerin ve'd
vahşetlerini, dinlerken tüyleri ürperen Medenîlerin iskatı cenîn
cinayetlerinden yüzleri kızarmamasına da, ne kadar teessüf olunsa
azdır. Hattâ azlin bile bir ve'd-i hafi olduğu hakkında bir hadîs-î
şerif mervidir. İmam Ahmad, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, İbn
Mace, Taberânî ve İbn Merduye, Huzâme bint Vehb'den rivayet
etmişlerdir ki, Resulullah sallâllahü aleyhi vesellem Hazretleri'ne
azilden sual olundu: “O, ve'd-i hafidir.” buyurdu demiştir.
Bundan dolayı azlin de hürmetine kail olanlar olmuşsa da, Fıkıhda
kerahet olması tahkîk olunmuştur. Çünkü nesli kesmeğe bir yol, bir
sû-i isti'mâldir. Azl, ve'd-i hafî olunca hilkati tebeyyün etmiş
cenînlerin iskatı ve yeni doğan yavruların itlafı gerek tesebbüb ve
gerek mübaşeret i'tibariyle ve'd-i celîye mübaşeret veya tesebbüb
mânâsında, "Evlâdlarınızı öldürmeyin." (İsrâ-17/ 31) nehy-i
sarihinin hükmü dahilinde haram bir cinayet olduğunu anlamak kolay
olur. Şayan-ı dikkattir ki, burada tezvic-i nüfustan sonra mes'uliyyet
vakti ihtar olunurken ve'din ve bigayri hakkın katl-i nüfusun
mes'uliyyetindeki ağırlık anlatılmak üzere evvel emirde hâmîsi yok
farz edilen mev'ûdenin suali tasrih olunmuş ve bunun evvelâ katile
değil, kati olunan ma'sum kızcağaza sorulacağı anlatılarak, "Mev'ûdeye
sorulduğu vakit ki hangi günahla katledildi." Tekvir-81/8-9)
buyurulmuştur. Cinayetin sebebi doğrudan doğruya cânîye sorulmayıp da
davacısı olan masum mev'ûdeye sorulması o ve'di yapan katilin
vicdanını sızlatacak ve hamisiz gördüğü mazlumun karşısında
mağlûbiyyetini duyuracak ve haksızlığını bütün mânâsiyle tanıtarak
hakkın huzurunda hiç bir müdafaaya kadir olamayacak vech ile gayz ve
ukubete istihkakını anlatacak şiddetli bir ihtar ve tariz vardır ki,
buna, tebkît tâbir olunur. Nitekim Nasârâ muvacehesinde Hazret-i
İsa'ya, "Hem Allah buyurduğu vakit: “Ey Meryem'in oğlu İsâ! Sen mi
dedin o insanlara; "beni ve anamı Allah'ın yanında iki ilâh edinin"
diye?" Maide 5/116) diye sorulması da Nasârâ'ya bu kabîlden bir
tariz ile tebkîttir. Bundan başka her türlü amellerin hesabı rü'yet
olunacağı da şununla anlatılıyor. (Hamdi Yazır, Hak dini, Kur’an Dili
8/433-436)Yukarıda ki metinden de anlaşılacağı üzere Hamdi Yazır,
Ferezdek’in şiirinden hareketle,erkeklerin öldürmediğini değil,
kadınların daha çok öldürdüğüne işaret ediyor.Ama
bu alanda kafa yormaya gerek yok. Nasıl olsa hepsi bir "yalan" üstüne
kurulu.
diyen Dursun’un dediği gibi fazla kafa yormaya gerek yok. Nasılsa
Dursun’un dediklerinin hepsi “yalan ve saptırma üzerine kurulu”
GARÂNÎK OLAYI VEYA ŞEYTÂN ÂYETLERİ
T. Dursun, Salman Rüşdü'nün ortaya attığı "Şeytan Âyetleri" meselesine
de “değinerek” bunların gerçek olduğunu iddia ediyor. Kur’an’ın,
yakıldığı söyleyen bir kişinin kalkıp “Şeytan Âyetleri" gerçektir
demesi oldukça ilginç bir olaydır. Zaten Turan, Kur’an’a ve İslam’a
saldıran kim olursa olsun doğru ya da yanlış onun şiddetli
müdafaacısıdır.Hacc
Suresi'nin 52. ayetinin, bunu izleyen âyetlerin ve bu âyetlere ilişkin
aktarma ve yorumların tanıklığıyla "Şeytan Âyetleri" olayı bir
gerçektir. Kaynak, ileri sürüldüğü gibi yalnızca Taberi değildir.
Taberi'den 150 yılı aşkın bir zaman önce yaşamış olan îbn Ishak'ın es-Sire’sinde
de olay yer alır. (Bkz. Siretü İbn İshak, yay. Muhammed Hamidullah,
fıkra: 219.) Bunun yanında bir başka gerçek, laik ve özgür düşünen
insan -ki Salman Rüşdü de böyle bir insandır- "din kutsallıklarımın
çerçevesine sokulamaz. Bunu yapma yolundaki "din terörü" karşısında
korkmadan, yılmadan yeterince savaşım verilmelidir artık.Yukarıdaki
cümleler Dursun’a ait buna karşılık verdiği kaynaklar ve kaynaklardaki
bilgiler doğru mu, İbni İshak’ın “Sire’si nasıl bir kitap ona
bakalım, S. ATEŞ söyle diyor: “Dursun, olayın, İbn İshâk’ın Sîre'sinde
yer almasını doğruluğunun kanıtı saymaktadır. Şimdi bu İbn İshak
hakkında hadîs bilginlerinin görüşlerini verelim:Dârekutnî gibi büyük
hadisçiler, bunun rivayetlerini vâhî, son derece sakat görmüşlerdir.
Zehebî: "Sîresini, rivayet zinciri kopuk, tanınmayan, bilinmeyen
şeylerle, yalan şiirlerle doldurmasından başka bir günahını bilmiyorum"
diyor. Nesâi ve başkaları, İbn İshak için "Sağlam değildir",
Dârekutnî: "Sözleri kanıt olamaz", Süleyman et-Teymî, Hişâm ibn
Urve: "Yalancıdır", imam Mâlik: "Deccâllerden biridir!",Hammâd
ibn Seleme: "Zarurî olmadıkça İbn İshak’tan rivayet etmedim";
Yahya el-Kattân: "Muhammed ibn Ishâk'ın yalancı olduğuna tanıklık
ederim." demişlerdir.Kendisine onun yalancı olduğunu nereden
bildiği sorulan Yahya, bunu Vüheyb'in söylediğini, ona da Mâlik ibn
Enes'in söylemiş olduğunu, ona da Hişâm İbn Urve'nin söylediğini
anlatmıştır: İbn İshâk, Hişâm'ın karısı Münzir kızı Fâtıma'dan
hadis rivayet etmiş. Oysa Hişâm henüz yedi yaşında iken bu kızla
evlenmiş olduğunu, o günden beri karısı Fâtıma'nın, hiçbir erkek yüzü
görmediğini anlatmıştır. Böyle iken İbn İshâk, ondan rivayet
naklediyor.Hatîb-i Bağdâdî'nin tespitine göre İbn İshâk, gaza
(savaş) haberlerini vaktinin şâirlerine gönderir ve onlardan bu
olayların temasına uygun şiirler yazmalarını istermiş ki o şiirleri,
olaylara eklesin. (Mîzânu'l-İ'tidâl: 3/468-471).Şimdi yalancılığı ile
ün yapmış böyle bir adamın kitabında bu olayın anlatılmış olması,
doğruluğunu mu gösterir? Kaldı ki İbn İshak’ın Sîre’sinde,
şeytân âyetlerinden söz edilmez.Yazar, olayın bir bölümünün, Buhârî'de
de yer almış olduğunu söylüyor. Oysa Buhârî'de yer alan, şeytân
âyetleri olayı değil, sadece ilk sûrelerden olan Necm Sûresini
dinleyen müşriklerin, sûrenin cazibesine kapılıp müslümanlarla
birlikte secde etmiş olmalarıdır, işte Buhârî'nin rivayeti:“İçerisinde
secde (ayeti) olup indirilen ilk sure Necm suresidir. Rasulullah
(a.s) ve arkasında olan herkes secde etti. Ancak secde etmeyen bir
kişi vardı o da yerden bir avuç toprak alıp ona secde etti. Daha sonra
onu kâfir olduğu halde öldürüldüğünü gördüm.” (Buhârî, Tefsîr,
Necm Sûresi: 65/54) (Tercüme tarafımızdan yapıldı R.G.)Olay nedir?
Önce bunu kısaca anlatalım:Kavminin kendisinden yüz çevirmesine son
derece üzülen Peygamber (s.a.v.), Allah'tan, kendisiyle kavminin
arasını uzlaştıracak bir şeyin (vahyin) gelmesini ve böylece kavminin
inanmasını çok arzu ediyordu. Bir gün Kureyş’in kalabalık bir
meclisinde oturmuştu. O gün Kureyş’in kendisinden uzaklaşmalarına
sebeb olacak bir şeyin inmemesini istiyordu. Yüce Allah “Aşağı
kayan yıldıza andolsun” sûresini indirdi. Allah'ın Elçisi (s.a.v.)
sûreyi okuyup: “Gördünüz mü Lât ve Uzza’yı ve üçüncüsü olan Menat’ı?”
âyetine gelince şeytân, onun diline "Şu yüce turnalardır ve onların
şefaati umulur” sözlerini attı. Kureyşliler: "Muhammed bundan önce
hiç tanrılarımızı hayır ile anmamıştı" dediler. Peygamber
okumasına devam edip sûreyi bitirince secde etti, onlar da
müslümanlarla birlikte secde ettiler. Akşam olunca Cebrail Peygamber'e
geldi: "Sen ne yaptın, benim Allah'tan sana getirmediğim, söylemediğim
şeyi insanlara okudun" dedi. Yüce Allah: "Senden önce hiçbir resul
ve nebi göndermemiştik ki o, temenni ettiği zaman şeytân onun
ümniyyesine (bir düşünce) atmış olmasın..." âyetini indirdi. (Câmi'u'l-beyân:
17/87; Mefîtihul-ğayb: 23/49-50; İbn Kesîr, Tefsir: 3/230.)Olayın ve
rivayetin genişçe tahlilini yapan S.ATEŞ şöyle devam ediyor:
1.1-Hac
süresindeki bu âyetin, bu olayla ilgili olarak inmesi mümkün değildir.
Çünkü Ğarânîk uydurmasının bağlandığı Necm sûresi, Mekke'de inen ilk
sûrelerdendir. Oysa Hac Sûresi, Medîne devresinin sonlarına doğru
inmiştir. 88. sırada yer alır.
1.2-Bu
hadis, Said ibn Cübeyr yoluyla İbn Abbâs'tan, Ebu Ma'şer ve Yezîd ibn
Ziyâd yoluyla da Muhammed ibn Ka'b el-Kurazî'den rivayet edilir. Ama
Hz. Peygamber'e kadar giden kopuksuz bir senedi yoktur. Bu rivayeti
Kelbî de Ebû Salih yoluyla İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir. Ama Kelbî
itimâda şayan görülmez. Sağlam hadîs mecmuaları bu rivayeti
almamışlardır. Kadî İyâd, Râzî ve birçok âlim bunun uydurma olduğu
kanısındadırlar. Çünkü bunu Peygamber'in masumluğuna, şeriatın
korunmuş olma vasfına aykırı görmektedirler.
1.3-Turan
Dursun, bu olayın, îbn Hacer Askalânî tarafından doğrulandığını
söylüyor ki bu, yanlıştır. îbn Hacer, bu konuda Kirmânî'nin şu sözünü
naklediyor: "Bu secde olayının, Peygamber'in okuması sırasında,
şeytanın attığı sözler sebebiyle vuku bulduğu şeklinde söylenen söz,
ne akıl ne de nakil bakımından doğru değildir." (Fethu'l-Bârî:
8/614)
1.4-Hac
Sûresinin: "Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermemiştik ki o,
temenni ettiği zaman şeytân onun ümniyyesine (bir düşünce) atmış
olmasın. Fakat Allah, şeytânın attığını siler, sonra kendi âyetlerini
sağlamlaştırır." (Hac: 52)Âyette geçen temenni, bir şeyi arzu
etmek demektir ki, felsefede buna ideal denilir. Buna göre şeytân,
peygamberin gerçekleştirmeğe çalıştığı ideali, karıştırmak istediği
düşüncelerle bozmağa çalışır, demektir. Fakat çoğunluğun kanısına göre
temennî, ezberden okumak anlamınadır. Buna göre âyette her peygamber,
kendisine gelen vahiyleri okuduğu zaman, mutlaka şeytânın, onun
okumasına bozuk düşünceler katmaya çalışacağı, fakat Allah'ın,
şeytanın attığı düşünceleri silip, vahy âyetlerini yerleştireceği
anlatılmaktadır.
1.5-İbn
Hacer, âyetin tefsirinde şeytânın düşünce attığı hakkındaki görüşleri
sıralıyor. Bu rivayetlerin hepsinin ya zayıf veya kopuk olduğunu,
ancak rivayetlerin çokluğunun, bu olayın bir aslının bulunduğunu
kanıtladığını söylüyor. Daha sonra Ebûbekr ibn el-Arabînin ve Kadî
îyad'ın, anlatılan bu olayın düzme olduğu hakkındaki görüşlerini
veriyor:lbnu'l-Arabî şöyle diyor: "Taberî, asılsız birçok rivayet
aktarmıştır. Bunların aslı yoktur..." Kadî lyâd da: "Sağlam
hadîsçilerin hiçbiri, bu olayı sağlam, kopuksuz bir zincirle
nakletmemiştir. Bu rivayetin aktarıcıları zayıf, rivayetleri
karmakarışık, senedi (rivayet zinciri) kopuktur... Bu rivayetin
dayandırıldığı tabiînin ve müfessirlerin hiçbiri, rivayet zincirini
vermemişler, bunu herhangi bir sahâbîye dayandırmamışlardır. Bu konuda
tabiîlere varan rivayet yollarının çoğu zayıftır, çürüktür. Bezzâr,
bunun anlatımı doğru olan hiçbir yolu yoktur. Bir tek Ebû bişr'in,
Saîd ibn Cübeyr'den rivayeti anılabilir ama o da sahâbilere varmaz.
Kelbî ise rivayeti caiz olmayan, çok zayıf (güvensiz) bir kişidir.
Şayet bu rivayet doğru olsaydı, müslüman olanların çoğunun dinden
dönmeleri gerekirdi." demiştir…İbn Hacer, Dursun'un anlattığı
biçimde olayı doğrulamıyor. Sadece doğruluğu varsayılan bu
rivayetlerin yorumunu yapıyor.Evet, bu rivayetlerin hepsi çürük
olmasına rağmen çoğunluk, bu sûrenin, hattâ başka sûrelerin de okunuşu
sırasında şeytânın, daha doğrusu şeytân ruhlu kâfir bir sabotajcının,
bildiği bazı sözleri, şiirleri okuyarak Peygamberin sözlerine
karıştırmak istemişler, yani onun okuduğu şeyleri etkisiz bırakmak,
bozmak, anlaşılmasını önlemek, tevhîd çağrısını sabote etmek
istemişlerdir. Bu, günümüzde dahi hatiplerin, konferansçıların
konuşması sırasında yapılan olağan şeylerdendir. Hatîb konuşurken,
muarızları slogan atarak sataşır, onun moralini bozmak isterler. Hattâ
Meclislerde bunun örnekleri çok görülmektedir. (Gerçek Din Bu 1,
S.ATEŞ, 212–221)
1.5-Görüldüğü
gibi rivayetin elle tutulur hiçbir yanı yoktur. Sağlam raviler
tarafından ve kesintisiz olarak rivayet edilmemiştir. Nedense sahih
rivayetlere pek aldırış etmeyen Dursun, zayıf, mevzu (uydurma), mürsel
rivayetlere balıklama atlamaktadır.
2.1-Tevhid
inancını yaymak için ömrü boyunca mücadele eden Hz. Peygamber niye
putların ismi geçtiğinde, putlar için secdeye kapansın?
3.1-Ğaranik
meselesinde ciddi hiçbir şey, söyleyemeyen Dursun, hızını alamayıp “laik
kafa, özgür kafa, özgür düşünür” diyerek, dini inanışa sahip hiç
kimseye saygı duyamayacaklarını sinyalini veriyor. Sen ve senin
gibilerden saygı beklediğimizi kim söyledi ki? Komünist Rusya’nın,
Çin’in ve Kamboçya’daki Kızıl Kmerlerin dine ve dindarlara ne
yaptığını gördük. Saygı göstermeyen Dursun, ne ilginçtir ki kendi
saygı görmeyi isteyebilmektedir.
4.1-
"Nerede bulursanız öldürün!..." Kuran böyle diyor. (Bkz.
Bakara, ayet: 191, Nisa: 89, 91 Tevbe: 5.) diyen Dursun, bir önceki
ayetin ne olduğunu normal olarak vermiyor. Yoksa insanları nasıl
aldatacak? “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de
savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.”
(Bakara, ayet: 190)
5.1-“Tarih
boyunca hep böyle denmiştir. Bir Cemel Olayı'nda 15 bin kişi
öldürülmüştür. Çarpışan iki yanda da "Peygamber"in en yakın arkadaştan
bulunduğu halde...” diyen Dursun, Cemel vakasının siyasi bir
hareket olduğunu bilmiyor. Birinci-İkinci dünya savaşında, Komünizmi
ya da değişik rejimleri getirmek için değişik ülkelerde kurulan
mahkemelerde öldürülen insanlardan haberi yok anlaşılan (?) Hem ne
alakası var Cemel olayının, İslam mı emretti savaşmalarını? Laf ola
beri gele...
T. DURSUN'UN SAPTIRMALARINDAN ÖRNEKLER VE DOĞRUSU
Allah Rahmet etsin allame Sadreddin YÜKSEL hoca T. DURSUN’un
2000’e Doğru dergisindeki yazılarının bir kısmına cevap vermişti
hiçbir ilave yapmadan aşağıya alıyoruz. Gayemiz; Kuranda "eimmetü'l-küfr"
diye tanımlanan, küfür önderlerinin maksatlarını ve metotlarını ortaya
koymaktır. (2000'e
Doğru) adlı dergi (Aişe ile Hafsa oyunu) başlığı altında yine
terbiyesizliğine devam ediyor.Ben şimdi burada evvelâ yalnız o
derginin müstehcen parçalarını aktaracağım. Ondan sonra meselenin
gerçek veçhesini ortaya koymak için çalışacağım. Şöyle ki:“Peygamber’in
çevresinde, Ona güzel kadın bulma yarışı vardır. Eş'as, bu yansı
kazanırım ümidi ile Peygamber'e koçar, “bir kız buldum. Mekke
civarında bundan daha güzeli yoktur. Ancak sana lâyıktır.” Muhammed,
“haydi aldım gitti” der.Bu “Haydi aldım gitti” Peygamber'in
ünlü bir sözüdür. Esma getirilir... Eş'as, Esma'yı Hazreti
Muhammed'in çadırına götürür... O sırada Hazreti Muhammed ayakta
durmaktadır... Bacağını ayırmıştır ve entarisi çadır gibi olmuştur.”
(Kavuşulamayan Küteyle) başlığı altında da şu bölümler yer
alıyor: “Peygamber'in bu olaydan sonra hastalandığı rivayet edilir.
Peygamber ateşler içinde yanarken Eş'as, yine gelir “ey Peygamber Esma
olayı seni çok sarstı. Ben daha güzel bir kadın biliyorum. İstersen
onu getiririm” der. Bu güzel kız Eş'as'ın kız kardeşi Küteyle'dir.
Peygamber hasta yatağında ünlü sözünü tekrarlar: “Haydi evlendim
gitti”... Yine Küteyle genç yaşında Peygamber'in hanımı olur. Bu
nedenle artık evlenmeyecektir. Bu durumda Eş'as'm kabilesi çaresiz
kalıp Müslümanlıktan çıkar.” Derginin burada Hasreti Peygamber
hakkında kullandığı söz ve ifadeler var ya, (hâşâ) en çapkın bir insan
ve ölüm döşeğinde bile öyle şeyleri düşünen, unutmayan bir seks adamı
hakkında söylenebilir. Başka türlü tasavvur edilemez, İşin en garip
tarafı da, bu uygunsuz ifadelerin Buhari, Müslim ve siyer
kitaplarından alınmış gibi gösterilmesidir.Şimdi bize düşen ilk
vazife, Esma ile Küteyle'nin asıl kıssalarını, Buhari, İmamı Ahmed'in
Müsned'i ve Siyer kitaplarından vermek. Sonra bazı incelemelerde
—eleştirilerde— bulunmaktır. Verelim ki komünistlerin bu babtaki yalan
ve uydurmaları meydana çıksın:“Ebu Üseyd anlatıyor: Nu'man kızı Esma
—zifaf maksadıyla —Peygamber'in odasına getirildi. Beraberinde ebesi,
dadısı da bulunuyordu. Peygamber “nefsini bana bağışla” diye buyurdu.
Esma, “melike bir kadın hiç nefsini avamdan olan birine bağışlar mı”
diye cevap verdi." (1) Peygamber, onun asabiyetini yatıştırmak için
elini uzatıp başına koymak istediğinde Esma: “Euzu billahi minke”
(senden Allah'a sığınırım) dedi. —Bir rivayete göre, bu cümle maksatlı
olarak Hazreti Âhe ile Hazreti Hafra tarafından ona öğretilmiştir—
Rasûlüllah: “Gerçekten sen yüce bir makama sığındın” dedi.Sonra
çıkarken “Ya Eba Üseyd (mehir olarak) ona iki kat beyaz elbise giydir
ve götür ailesine teslim et” diye emir verdi.”(2)Şunu da hemen ilâve
edeyim ki İbni Sai'd'den gelen bir rivayete göre: Kinde emîri, Hazreti
Peygamber'le karabet (akrabalık) tesis etmek için dul kalmış kızı
Esma'yı Rasûlü Ekrem'e arz etti. O da muvafakat buyurdu.(3)Sıra şimdi
Küteyle'dedir. Onun Peygamber'le evlendirilme şekli, sahih kaynaklar
tarafından şöyle anlatılır:“Kays kızı Küteyle, Hadramut adlı bölgede
iken kardeşi Es'ad tarafından Peygamber'le evlendiriliyor. Sonra
kardeşi onu oradan alıp getirmeğe gidiyor. Fakat daha Medine'ye
varmadan Hazreti Peygamber vefat ediyor.Vefatından önce, Küteyle
hakkında: “O serbesttir, dilerse kapanıp ümmehatülmü'minin arasına
girer, dilerse ayrılıp istediği kimse ile evlenir.” diye vasiyette
bulunur. Küteyle, ayrılmayı tercih edip Hadramut’da Ebu Cehl'in oğlu
îkrime ile evlenir.” (4)Evet, Esma ile Küteyle'nin kıssalarını sahih
kaynaklardan eksiksiz olarak verdikten sonra bir de dönüp derginin o
mevzulardaki çirkin, müstehcen, hakaretamiz, terbiye dışı ifadelerine
bakalım. O sahih kaynakların neresiyle bağdaşır, neresinde yerleri
vardır? Emin olun ki, o kaynaklarla hiç bir münasebeti yoktur. Sadece
Peygambere karşı besledikleri düşmanlık hissinden ileri gelmiştir.
Yalnız bazı Müslümanları yanıltmak için İslâmi kaynakların adlarını
vermeyi de ihmal etmemişlerdir.Dergide saçma bir başlık daha. O baslık
altında da Hazreti Peygamber'e karşı savrulan hakaretler... Şimdi
ibretle, nefretle maslahat icabı olarak onu yazımıza alalım:“Herise
yiyeceksin” Şehveti ne denli talkın olca da bir sınırı vardı. Ve
gücünün bir gün sonu gelmişti. İmam'ı Gazali'nin yazdığına göre
Peygamberin cinsel organı (Gazali en açık ifadeyi kullanır) artık
kalkmaz olmuştu, kaygılanıyordu, konuyu Cebrail'e açtı. Bu şeyin nasıl
kaldırılıp sertleştirilebileceğini sordu. Cebrail bu konuda Allah’tan
aldığı bilgiyi Muhammed'e iletti: “Herise (aşure gibi bir şey)
yiyeceksin.” (Gazali, İhya, Kitabü'n Nikâh c. 2, s.
29)Malumunuz olsun ki yukarıda naklettiğimiz bölümün içinde gecen edeb
dışı ifadelerin hiçbirisi İhya il-ulum'da yoktur, geçmemiştir,
İmam-ı Gazali'yi onun gibi şeylerden tenzih ederiz. Yalnız Hadis
olarak zikrettiği şöyle bir ibare geçiyor:“Cinsi münasebetteki
zayıflığımı, güçsüzlüğümü Cebrail'e şikâyet ettim. O da bana herise
yememi tavsiye etti.”Onların bu münasebette kullandıkları ifadelerin,
cümlelerin İmam'ı Gazali'ninkinden ne kadar farklı olduğunu
görüyorsunuz. Anlatmağa, izah etmeğe hacet yok. Evet, İmam'ı Gazali
yukarıda geçen Arabça ibareyi hadis olarak nakletmiş ise de
nefsilemirde mevzudur (uydurmadır). Aslı yoktur, Hamd olsun çok büyük
kabul edilen âlimlerimiz, bunun mevzuluğu hususunda görüş birliği
içindeler...(5) Demek burada da komünistler, büyük bir hezimete
uğradılar. Hayret! Şu malum yazarların kendi ağızlarından hiç
düşürmedikleri, eksiltmedikleri ne kadar da müstehcen kelime ve
ifadeleri vardır. Meselâ: kalkmış Zeker'in, Zeker'in öfkesi, kalkmış
dikilmiş gibi, kelimeler. Bunları onlar söylemişler, fakat onların
yerine bizler utanıyoruz... Hem bunun yanı başında ne kadar da iftira,
uydurma ve tahrifleri vardır! Bakın: “zekerin öfkesi giderilmeli”
başlığı altında neler konuşuyorlar, ne tahrifatlar yapıyorlar: (...Bu
kalkmış zekerin indirilmesi için hiç zaman yitirilmemesi istenir.
Nerede ve ne zaman olursa olsun zekerin öfkesi giderilmelidir. Hacda,
ihram sırasında bile olsa. O nedenle, Cabir'den aktarılan bir hadise
göre, bir hac sırasında Peygamber şu buyruğu verir: “Hemen ihramdan
çıkın ve karılarınızla yatın!” Cabir diyor ki: “Hacda, biz,
zekerlerimizden meni damlaya damlaya Mina'ya yönelmiştik.” (Buhari;
Hac, umre, şirket, Müslim; Hac, Nesei, menasik. İbni
Mace; menasik. Ahmed bin Hanbel; El müsned.)
Evet, ifadelerin çirkinlikleri gündüz gibi aşikârdır,
açıktır, üzerinde durmağa hiç hacet yoktur. Yalnız tahriflere gelince
onların üzerinde durmak gerekir. Meselâ, tahriflerden birisi: “Hemen
ihramdan çıkın ve karılarınızla yatın.” cümlesidir. Bu tahriftir.
Çünkü Buhari'de bu mânâya delâlet eden bir İbare mevcut
değildir.İsterseniz iddia ettiğimiz tahrifi ilmi bir biçimde
ispatlamak için Buhari Şerifden o hadisin orijinal bir kısmını
verelim: “Rasûlü Ekrem, Ashabına beyti tavaf; Safa ile Merve arasında
da sa'y etmelerini, sonra saçlarını kestirip ihramdan çıkmalarını
emreyledi. Rasûlüllah'ın bu emri de, beraberinde boynuna kılade
takılmış kurbanı bulunmayan hacılar hakkında idi. Böyle bir kimse
ihramdan çıkınca yanında zevcesi varsa onunla cinsî münasebette
bulunması helâl olur.” (Et Tecridi's sarih c. 1, s. 106).İşte
Buhari'de mevcud olan “yanında zevcesi varsa onunla cinsî münasebette
bulunması helâl olur.” cümlesidir. Onların hadis nâmına yazdıkları ise
bambaşka şeydir. Evet, Buhari'nin bu hadisinde emir sîgası yoktu ki:
“hemen ihramdan çıkın ve karılarınızla yatın” mânâsı ondan çıkarılmış
olsun. Demek onların bu yazdıkları düpedüz tahriftir. Gaye Peygamber
hakkında iddia ettikleri aşın cinsîliği —akıllarınca— bununla
ispatlamaktır. Hâlbuki Efendimiz burada, sadece şer'î bir hükmü beyan
etmek istiyor. O da şöyledir: İhramda iken kişiye yasaklanmış olan
şeyler, ihramdan çıktıktan sonra kendisine helâl olur. Meselâ: cinsî
münasebet, güzel koku sürünmek gibi...Bu mevzuda Müslim'e de
bakalım. Oraya baktığımız da karşımıza şöyle bir cümle çıkıyor:“Umre
ihramından çıkın da kadınlarınızla münasebette bulunun.” Fakat bu
hadisi şerifi Cabir'den rivayet eden Atâ adındaki zat, “Hazreti
Peygamber, kadınlarla ilgili olarak vermiş olduğu emirden vücub değil
ancak ibaha mânâsını kastetmiştir. Yani Umre ihramından çıkan bir
kimse dilerse hanımı ile cinsî münasebette bulunabilir.” diye
konuşmuştur.(6)Binaenaleyh, Müslim'in bu mevzudaki mefhumu
Buhari'ninki ile birleşiyor. İkisinin arasındaki fark sadece
lafızdadır. Velhasıl, kötü niyetlilerin, o hadisi şerife verdikleri
mânâ bir gerçeği tamamen tahrif ve değiştirmekten ibarettir.
Yaptıkları bir tahrif de aşağıdaki gibidir: “Cabir diyor ki, o hacda
biz, zekerlerimizden meni damlaya damlaya yönelmiştik.”Dergide böyle
geçiyor. Fakat gerçekten bu cümle son derece yanlıştır, hilafı
hakikattir. Sahabenin söylediği ile hiç alâkası yoktur. Şimdi hadisi
şerifin baş tarafını verelim ki, hakikat olduğu gibi anlaşılsın.
Bakın:“Cabir'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Hazreti Peygamber
Sahabeleri ile birlikte hac ihramını bağladılar. Rasûlüllah ile Talha
hariç hiç kimsenin beraberinde kesilecek kurban yoktu... (Mekke'ye
geldiğimizde) Peygamber, ashabına “Hacc'ı, umre'ye çevirmelerini,
tavaf (ve sa'yi) eylemelerini, sonra saçlarını kestirip ihramdan
çıkmalarını, yalnız yanında kurban bulunanların ihramlarını muhafaza
etmelerini emreyledi.” (Ashab kendi aralarında bu hale taaccüp ederek)
“bu ne haldir, nasıl olur, tenasül uzvumuzdan meni damlarken mi
Mina'ya, Arafat'a çıkacağız?"(7)Demek istedikleri şey şudur: Hacc'ı
umreye çevirmek suretiyle ihramı açmamız, kadınlarımızdan istifade
etmemize de yol açabilir. Hacca az bir süre kaldığından ötürü hemen o
münasebetin akabinde hac ihramını bağlamak zorundayız. Bağlayıp
Arafe'ye çıktığımızda tenasül uzvumuzdan meninin damlaması
muhtemeldir. Böyle refahlı bir hal hacc'la nasıl bağdaşır? (8) (Çünkü
Hacc zorluktur. R.G.)
Demek sahabeler kendi aralarında bir ihtimalden
bahsetmiş oluyorlar. Yoksa bizler, Arefe'ye çıkarken meni bilfiil
damlıyordu demek istemiyorlar.Hayret doğrusu. İnanmayanların zekâ ve
anlayış kabiliyetleri bu kadar da kıt olabilir mi? Bence bu, kuvvetli
ihtimale göre onların kötü niyetlerinden ileri gelmiş bir
tahriftir.Malum derginin yazarları, âdet haline getirmişler: Her
münasebette Hazreti Âişe'yi Hazreti Peygamberin tüm söylediklerine
karşı şüphe ve tereddüt içinde imiş gibi gösterirler. Bu hiç tasavvur
edilir mi? İftiraya uğradığı zaman lehinde on tane ayeti kerimenin
indirilmesiyle Cenab-ı Hakkın büyük iltifatına mazhar olan Âişe, onun
en büyük Peygamberine karşı nasıl böyle davranır. Bu hiç mümkün mü?
Bakın ifk hadisesini anlatırlarken ne yazıyorlar: “... Ayetler
üzerine, annesi Âişe'ye “kızım Peygambere teşekkür etsene” der.
Âişe’nin cevabı şu olur: “Eğer âyetleri Allah indirdi ise Peygamber'e
değil Allah'a teşekkür etmem gerekir.” Böyle kaydediyorlar. Hâlbuki bu
yalandır. Âişe böyle konuşmamıştır. Tüm hadis kitaplarında geçen
orijinal şöyledir:“Ben, hayır kalkmam ve yalnız Allah'a teşekkür
ederim dedim.” —Eğer âyetleri Allah indirdi ise bunun neresinde var?
Şimdilik, bu kadar ile yetinelim. Eğer ileride yine Peygambere karşı
saldırı başlarsa Allah'ın yardımı ile onu da ilmen geri püskürtmeye
hazırız.
1-Bu söz nasipsizlik, şakilik ve
Peygamberi yüce kadrini bilmezlikten söylenmiştir. (el-İrşadü’s-Sari
lil Kastalani c.8/126)2-Buhari, Kitabu’t-Talak, et-Tecridü’s-Sarih,
c.2 Kitabu’t-Talak s.124, el- Fethu’r-Rabbani c. 22/ 145,
es-Siretü’ Halebiye c.3/ 3623-Fethu’l-Bari lil Askalani
c.11/275 4-Es siretü'l-halebiye c: 3. s: 362, El-fethurrabbâni
c: 22. s: 147.5-Tahricü ma fil ihya mine'l ahbar - Hafız'ül
hadîs Zeynüddin Irakî - El-Ehbar'ül mevzu'a - Allame
Aliyvülkarî –Mevzuat, îbnül Cevzî, Rafuddesise an ehbari'l
herîse - El Hafız ibni Nasırüddin.6-Müslim şerhi li’n-Nevevi,
c.5/298 7-Tecridi Sarih, c.1/111
8-İrsadüs sari şerhi Sahihi! Buhari, lil-Kastalani c:
3/258.259. (Günümüz meselelerine KUR’ANDAN CEVAPLAR 21-29)
Allah Bİldİ,
Anladı
Çok yerde yerde
gösterdik ki T. Dursun, bütüncül muhakeme ve yargıdan yoksun,
Arap dilinin temel özelliklerini bilmeyen, garazlı ve
çarpıtıcı bir kişiliğe sahiptir. Bu konuda yine dediklerimizi
doğrular nitelikte saçmalıklar sunmuştur."Bütüncül
muhakemeden yoksundur" diyoruz... öyle olmasaydı, Kur'an'ı bir
bütün olarak göz önünde bulundurur, böyle cahilliklere
düşmezdi. Onun cahilliğini gösterecek bir iki noktayı burada
açıklayacağız
1) Allah'ın
evrensel niteliklerini bilmediğini, Kur'an'ın bu evrensel
nitelikleri anlatan ayetlerini göz önünde bulundurmadığını,
dolayısıyla böyle saplantılara sürüklendiğini
göstereceğiz.
2) Arapçada
çoğunlukla geniş zaman kipi mazi kipiyle yani geçmiş sığasıyla
kullanıldığını örneklerle sunacağız.
A) Allah'ın
ilminin bütün zamanlan aştığını bildiren bazı
ayetler:“Biliniz ki
Allah içinizdeki sırları bilir. Ondan sakının." (Bakara:
235)"O, göklerde
ve yerde ne varsa her şeyi bilir.' (Ali İmran:
29)"Göklerde de
Ona İbadet edilir, yerde de. Allah açığa vurduğunuzu ve
gizlediğinizi bilir. Ne kazandığınızı da bilir."
(En'am:
3)Görüldüğü gibi
Allah'ın ilmi sonsuzdur. Zaman ve madde (ki zaman,
maddenin uzay içindeki hareketinden ibarettir) Allah'ın
yaratıkları olduğu için, Allah maddeden de, uzaydan da
münezzehtir. Yaratan yaratılanın cinsinden olmaz.
Olursa onu zaten yaratamaz.Fakat Allah'ın
ilminin iki boyutu var: Madde ve zamanı aşan geçmiş, gelecek
ve hal Onun için bir an gibi olan evrensel boyutu yanında
bir de maddiyata, zamana bağlı olarak ortaya çıkan diğer bir
boyutu var dır.Mesela: Bir
incir çekirdeğinin bir hücresi içinde bir milyon sahifelik
maddi (genetik) bir bilgi
yerleştirilmiştir. Böyle iğne başı gibi küçük bir yerde bu
kadar bilgiyi sığdıran, ancak sonsuz, evrensel bir güç ve
bilgi olabilir. Demek çekirdeklerdeki genetik bilgiler, ilahi
ilmin, madde dünyasındaki örnekleri ve
yansımalarıdır.Şimdi: Bu gizli
bilgi ortaya çıkıp incir ağacı olarak görününce; yani neyin ne
olduğu ayırt edilince, maddi bir bilgi olarak ortaya çıkmış
olur.Bitki, insan,
hayvan., vs. yaratıklardaki bu maddi bilgiler, ortaya çıkış
zamanlarına göre bizim dil kalıplarımızla ifade edilir. Eğer,
bu ortaya çıkış ve görünüm, gelecekle ilgili ise gelecek kipi
kullanılır. Yok, eğer bu ortaya çıkış, geçmiş ile ilgili ise
geçmiş zaman kipi ile ifade edilir.
1. Örnek:
"Allah sizin içinizdeki mücahitleri bilmeden Cennete
gireceğinizi mi sandınız?" (Ali lmran:
42)
Yani, özü sağlam
mücahit ruhlular ortaya çıkmadan, sağlamlar çürüklerden ayırt
edilmeyince, yani önemli cihad işlevi yapılmadan Cennete
giremezsiniz.
2.
Örnek:"Sizin bilmediğinizi O bildi. Ondan dolayı bir
fütuhat kapısı açtı." (Fetih:
27)
Yani; evrensel
bilgisinden Peygamberine Hudeybiye barışının hayırlı olacağını
bildirmiş: bu evrensel bilgi. Peygamberin kalbinde geçmiş
zaman içinde ortaya çıkmış ve geçmiş zaman kipi ile ifade
edilmiştir.
B) Arapçanın bir
dil mantığı olarak TE'KİD (Pekiştirme) çok kere
geniş zaman, geçmiş zaman kipi ile kullanılır. Bunun çok
örnekleri var
1) "Biz
geçmişleri de bildik (biliyoruz), gelecekleri de
bildik
(biliyoruz). (Hicr:
27)
2)
"(Ya
Lut) Sen bildin;
(biliyorsun) Senin
kızlarında bizim bir hakkımız yok." (Hud:
79)
3) “Siz cahil
iken Yusuf a ne yaptığınızı bildiniz mi? (bilmiyor
musunuz)”?
4) 'Biz,
Yusuf hakkında iyilikten başka bir şey bilmedik
(bilmiyoruz). (Yusuf:
51)
İşte: Bakara
Sûresi ayet 187, 235'te geçen "Allah bildi" ayetlerinin
bizim dilimizdeki karşılığı "Allah biliyor" dur.
İnsanlara göre o olayın zamanı geçmiş olduğundan, hem de İlahi
ilmin kesinliğini dile getirmek için, "bildi" kelimesi ile
ifade edilmiştir.Keşke T. Dursun,
bu nitelikleri bilseydi veya sağ kalıp cahilliğini öğrenseydi.
"Beda"' (görüş
değiştirme) ise, Allah
hakkında muhaldir, İslami metinlerde böyle bir görüşü
destekleyecek bir bilgi yoktur. Bazı sapık gurupların bu
şekildeki iddiaları ise, cahilliklerinden kaynaklanır. Heva ve
heveslerine uymak için İslami emirleri kaldırmak
istemelerinden dolayıdır.Gariptir ki T.
Dursun, Şiilerin kaynaklarını hiç kale almazken burada sapık
bir Şii gurup olan Keysanilerin iddialarını malzeme
yapmıştır... Görülüyor ki işine geldiği gibi kaynakları
malzeme yapıyor."Allah,
İstediğini siler, İstediğini sabit bırakır. Ana kitap onun
katındadır." (Rad:
39)
Ayetinin ise "Beda" ile hiç ilgisi yoktur.Ayetin Anlamı
Şudur:
"Evrenin temel
yasaları ve planları vardır. Bir ağacın çekirdeğinden çiçek
verişine kadar, yüzlerce yasaları, planları var, ağaç büyük
bir bütünlük içindedir."
"Evren de, bir
ağaç gibi, ilk temel elementlerden, insanın yaradılışına kadar
her şey birbirine bakar, birbirini bütünler."
Bu yasalar,
planlar, programlar olmakla beraber, Allah onlara bağlı
değildir, o planlardan istediğini siler, (zamanı dolduğu
için silinir) istediğini de
sabit bırakır. Onun sonsuz kudret ve bilgisi olduğu gibi,
sonsuz iradesi de var, her an her şeyi yeniden
yapabilir.Not: Kur'an
meallerinde ve metninde "anladı" kelimesi hiç
geçmediği, bulunmadığı halde T. Dursun tarafından, konuyu
çarpıtmak için meallere sokulmuştur.
ALLAH GÖRÜŞ
DEĞİŞTİRİR Mİ?
"Kur'an'ı
düşünmüyorlar mı? Eğer Allah'tan başkası tarafından olsaydı
onda çok çelişki bulurlardı." (Nisa:
82)
İnsanoğlu
devamlı gelişim içindedir. Biyolojik açıdan bebeklik, çocukluk
gençlik ve ihtiyarlık gibi bir değişim sürecinden geçtiği gibi
sosyal (toplumsal) açıdan da
zaman süreci içinde değişim geçirmiştir. Bu değişim kâinattaki
diyalektik yapının sonucudur.İnsanoğlu
düşünce ve toplumsal yaşam alanında uzun yıllar evvelinden
günümüze değin değişimlerle oluşan bir gelişim içindedir.
İnsanı olgunluğa, mükemmelliğe ve barışa götüren din de doğal
olarak bu değişimlere göre şekillenecektir. Burada
unutulmaması gereken şey değişen olguların inanç alanında
değil uygulamalar (pratikler) alanında olmasıdır. Mesela her
devirde insanlara emredilen ibadet şekillerinde ve sürelerinde
farklılık olmuştur. Fakat ibadet (Allah'a yönelme
faaliyeti) gerçeğinde bir
farklılık olmamıştır. Örneğin, Müslümanlar Peygamberimiz
döneminde ilk zamanlar Kudüs'e yönelerek namaz kılıyorlardı.
Daha sonra Kabeye yönelmeleri emredildi, önce Kudüs'e sonra
Mekke'ye yönelmesi, Hz. Muhammed'e gelen vahiyle ondan önceki
vahyin (Musa ve İsa'ya
gelen) birbirlerine
bağlı olduğuna, ikisi arasında inanç noktasında çelişki
bulunmadığına, şekilsel farklılığın önemli olmadığına önemli
olanın tek Allah'a inanmak ve O'na yönelmek olduğuna işaret
etmekti o devirde özden yoksun olup şekle bakan Yahudilerden
bir bir kısmı şekilsel değişikliklere bakarak Hz. Muhammed'i
kınıyorlardı. Kur'an buna şöyle cevap veriyor: “Biz ondan
daha hayırlısını veya benzerini getirinceye kadar hiçbir
ayeti yürürlükten kaldırmaz veya ertelemeyiz."
(Bakara:
106)
'Biz bir ayeti (dinsel bir
pratiği veya sembolü) bir başka
ayetin yerine değiştirdiğimiz zaman sen yalnızca iftira
edicisin, dediler. Hayır, onların çoğu (bu
inceliği)
bilmezler." (Nahl:
101)Allah
kendilerine mesaj gönderdiği toplumun yapısına göre bazı
hükümleri toplumsal değişime bağlı olarak kaldırabilir, yerine
daha uygununu getirebilir. Yani bazı hükümler deyim yerindeyse
geçici maddelerdir. Bazıları ise kalıcıdır. (Nasıl ki bebeğin
beslenmesindeki bazı kurallar ve yöntemler geçicidir, büyüdüğü
zaman bunlar değişir. Yine Allah'ın bir başka kitabı olan
kainatta da bazı bitki ve hayvanlar ekolojik denge içindeki
yerlerini başka türlere bırakırlar dinazorlar gibi.) İşte insan
biyolojisinden tabiata ve ilahi mesajlara kadar her realitede
geçerli olan bu kanuna şu ayet işaret etmektedir "Allah
dilediğini siler, dilediğini yerleştirir." (Rad:
39)Bu ilahi
incelikleri kavrayamayan statik kafalar (T.Dursun
gibi) bu
değişiklikleri anlamazlar. Anlamadıkları gibi bu inceliği
çarpıtıp "görüş değiştiren Tanrı, yazma bos tahtası" gibi
yorumlara kalkışırlar.
KUR'AN'DA ÇELİŞKİ
VAR MI?
İnsanın elindeki
ayna kırıksa aynayı neye karşı tutsa ona kırık görünür. İşte
bunun gibi T. Dursun Kur'an'a çelişkilerle dolu olan dünya
görüşüyle baktığından Kur'anda çelişki olduğunu
zannetmektedir. Şimdi onun çelişki zannettiği ayetlere tevhid
ışığının altında birer birer bakalım.1-
“Müşriklerden kendileriyle anlaşma imzaladıklarınızdan,
anlaşmadan bir şey eksiltmeyenler ve size karşı hiç kimseye
yardım etmeyenler başka (yani bunların
dışında) Haram aylar
çıkınca şirk koşanları nerede bulursanız öldürün, onları
tutuklayın, kuşatın ve onların geçit yerlerini kesip tutun...
Eğer müşriklerden biri senden sığınma hakkı (güvenlik) talep
ederse ona eman tanı (güvenlik ve
sığınma hakkı ver.)"
(Tevbe:
4-6)"Sizinle
savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın. Ancak aşırı gitmeyin.
Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları bulduğunuz yerde öldürün
ve sizi (yurtlarınızdan) çıkardıktan
gibi siz de onları (bu işgal
ettikleri yerlerden)
çıkarın." (Bakara:
190-191)T. Dursun,
"Dinde zorlama yoktur." Bakara:
256
ayetinin yukarıdaki ayetlerle çeliştiğini bu nedenle bu gibi
ayetlerin yürürlükten kaldırıldıklarını dolayısıyla da İslamın
hoşgörüsüzlük ve savaş dini olduğunu iddia ediyor. Hâlbuki bu
ayetler arasında kesinlikle çelişki yoktur. Bunu şöyle bir
örnekle anlatalım: Bir komutan askerlerine şu emirleri vermiş
olsun:
— Siz insanları
barışa davet edin, bu konuda zorlayıcı olmayın.
— Size karşı
savaşırlarsa siz de onlarla topyekûn savaşın, aşırı
gitmeyin.
— Eğer sizinle
anlaşma yapmak isterlerse onlarla anlaşın.
— Anlaşmaya
sadık kalmayıp bozarlarsa onları nerede bulursanız
öldürün.
Şimdi düşünelim,
bu emirler arasında çelişki var mı? Elbette ki yok. Ama T.
Dursun gibi bu emirleri Bektaşi mantığı ile alırsanız sonuç
şöyle olur:
— İnsanları
barışa davet edin
— Onlarla
topyekûn savaşın
— Onları nerede
bulursanız öldürün
Görülüyor ki
verilen emirlerden yukarıdaki gibi bir seçimde bulunursanız
emirler arasında bir çelişki olduğu zannedilir. Ancak her
emrin veriliş nedeni zamanı ve şartları dikkate alınırsa,
hiçbir çelişki olmadığı görülür. Şimdi bu konudaki Kur'an
ayetlerini değerlendirelim:Peygamberimizin
hayatını ve Kur'an ayetlerinin iniş sırasını incelediğimizde
inkârcılara karşı takınılan tavrı şu safhalar içinde
değerlendirmek mümkündür.
a) Davet ve
tebliğ safhası
b) Savaş veya
anlaşma safhası
c) Anlaşmaya
uyulmadığı durumda ültimatom ve topyekun savaş
safhası
işte inen
ayetlerin hepsi de bu şart ve ortamlar içinde geçerlidirler.
Aralarında bir çelişki yoktur.
2) "Sizden
sabreden 20 kişi olsa ikiyüzü (düşmanı) yenerler.
Sizden sabreden 100 kişi olsa kâfirlerden 1000 kişiyi
yenerler." (8:65)
"Şimdi Allah
sizden yükü hafifletti sizdeki zaafı gördü. Sizden sabreden
100 kişi olsa 200'ü yenerler. Eğer sizden 1000 kişi olsa
Allah'ın izniyle 2000’i yenerler." (8:66)İlk ayette
mü'minlerin karşı koyabilecekleri düşman sayısı oranı 1/10
iken ikinci ayette bu oranın 1/2 olduğu görülmektedir. T.
Dursun bunun bir çelişki olduğunu söylemektedir. Hâlbuki
ayetler sebep sonuç ilişkisi açısından incelendiğinde
ayetlerde çelişki olmadığı görülür. Şöyle ki: Önce iki ayette
geçen sayıları karşılaştıralım, birinci ayette 20 ve 100,
ikinci ayette ise 100 ve 1000 mü'minden bahsedilmektedir.
İkinci ayetteki sayı artışından anlıyoruz ki Müslümanlar
çoğalmıştır. Müslümanların sayıca artışına karşılık nitelik
(güç
ve kararlılık vs.) aynı oranda
gelişmemiştir. Yani nicelik artmış fakat ortalama nitelik
azalmıştır. Bu nedenle ilk ayette Müslümanlarda zaaftan
bahsedilmemekte, İkinci ayette ise onlarda zaaf olduğundan söz
edilmektedir. Bu açıdan bakıldığında ilk Müslümanlar güçlü
olduklarından dolayı biri on düşmana karşı gelebilirken yeni
Müslümanlardan her biri zaaftan dolayı iki düşmana karşı ancak
savaşabilirdi. Görülüyor ki ayetler arasında çelişki yoktur.
Aksine burada sosyolojik bir kanundan bahsedilmektedir. İddia
edildiği gibi haşa Allah bilmediği şeyi öğrenip yanılgı sonucu
görüşünü değiştirmiş değildir.Son olarak şunu
söyleyebiliriz ki, söz konusu ayetlerin her biri ayrı
şartlarda geçerlidir. Müslümanlar birlik içinde kuvvetli bir
imana sahiplerse birinci ayetle, bu konuda zaafları varsa
ikinci ayetle amel edeceklerdir. Allah'ın sözünde
(prensiplerinde,
adaletinde ve merhametinde) değişme
yoktur. Değişiklik toplumsal değişmeye bağlı olarak
pratiklerde olur.
İSKENDERİYE KÜTÜPHANESİNİ KİM YAKMIŞ?
M.Ö. III.
yüzyılda İskenderiye'de kurulmuş olan kütüphane, insanlık
tarihinde meydana getirilmiş önemli eserlerden biridir. Eski
kaynaklar, burada 900 bin cilt el yazması eserin toplandığını
kaydeder.İskenderiye
şehri M.Ö. 382 yılında, Makedonyalı Büyük İskender tarafından
kurulmuştur. Onun ölümüyle imparatorluğun dağılışı sonunda
kumandanlarından Lagus’un oğlu Ptolemaeus’un eline geçti. O da
Mısır’da krallığını ilan etti. Mısır’da 300 yıl devam eden bu
hanedanın ilk hükümdarı olup, 383 yılında 24 yaşında iken 24
yıl hüküm sürmüştür. Savaşı sevmeyen Ptolemaeus, hiçbir zaman
ülkesinin sınırlarını genişletmek hevesine kapılmadı. Bilim ve
edebiyata düşkünlüğüyle, Mısırlılar'ın gelenek ve
göreneklerini, dinlerini benimseyerek halkın sevgisini
kazandı. Eski kanunları, dini törenleri muhafaza etmekle
kalmayıp, eski Mısır hükümdarlarının lakabı olan Firavun
unvanını aldı ve onları taklit ederek öz kız kardeşiyle
evlendi.Bu yeni devletin
merkezi İskenderiye şehriydi. Yeni firavun burayı baştanbaşa
onarıp, genişleterek o devrin en meşhur başkenti haline
getirdi. Burada meydana getirdiği en önemli eser ise müze ve
buna bağlı olan kütüphane idi. Kurulması için saray civarında
ve güzel bir yer seçildi. Müzede o devirde bilinen bütün
ülkelerdeki hayvan ve bitkilerin bir örneği vardı. Ayrıca
botanik bahçesi ve bir rasathane bulunuyordu. Otopsi yoluyla
insan vücudunun incelenmesi için bir anatomi salonu açılmıştı.
Bu bilim sitesinde fizik, kimya, tıp, astronomi, matematik,
felsefe, edebiyat ve fizyoloji bilgileri için evler
yapılmıştı.Müzenin en
önemli bölümü kütüphanesiydi. Kütüphanenin müdürü,
bulabileceği her yazılı eseri alma yetkisine sahipti. Mısır’a
giren her kitabın buraya götürülmesi mecburiyeti vardı.
Kitabın burada bir nüshası çıkarılıp sahibine verilir, kitabın
aslı ise kütüphanede kalırdı. Bir taraftan da yurt dışına
gönderilen memurlar, başka ülkelerde buldukları kitapları
satın alıp, getirirlerdi. Böylece, o zamana kadar birçok
bilime ait dağınık halde ve kaybolmaya mahkûm durumda olan
eserler emin bir yerde toplanmış oldu.
KÜTÜPHANENİN
YIKILIŞI
Genel kanı bu
kütüphanenin, çıkan çeşitli fanatik görüşler nedeniyle, antik
Pagan tapınakları ve yapıların imhası sırasında Hıristiyanlar
tarafından yakıldığı yönündedir. Bu görüşe göre 391 yılında
Bizans’ın Mısır Valisi Theophilos, İskenderiye’de Mısır’ın
eski din mensuplarına ait Osiris tapınağının yeri olan bir
arsayı, kilise inşa edilmesi için Hrıstiyanlar’a verdi. Burada
yapılacak kilisenin temel kazıları sırasında üzerinde eski
dine ait yazılar bulunan bir taş çıktı. Hıristiyanlar bunu bir
alay konusu yaptılar. Bu olay şehirde oldukça kalabalık halde
bulunan putperestleri kızdırdı ve sonunda İskenderiye’de dini
bir ayaklanma çıktı. İki taraf çarpıştı, insanlar kitle
halinde kılıçtan geçirildi. İskenderiye Kütüphanesi’nin olduğu
bölge yerle bir edildi. İmparator I. Theodosius, valiye başka
büyük şehirlere göre eski dinin İskenderiye’de hala neden bu
kadar canlı olarak devam ettiğini sorunca, buna sebep olarak
İskenderiye Kütüphanesi’nin eski putperestlik kültürünü devam
ettiren kitaplarını ileri sürdü. İmparator, bunun üzerine
hepsinin yok edilmesini emretti. İskenderiye Kütüphanesi’ndeki
tüm eserler şehrin hamamlarına dağıtılarak yaktırıldı ve
böylece insanlık tarihinin bu bilim ve kültür hazinesi yok
oldu.Daha önceleri bu
kütüphanenin şehrin Müslümanlar tarafından alınmasından kısa
bir süre sonra ikinci İslam Halifesi Hz. Ömer’in emriyle Mısır
Fatihi Amr İbnül-As tarafından yakılarak yok edildiği ileri
sürülmüştür. Genelde bu iddialar Hristiyanların Müslümanlara
suçu atmaları olarak kabul görmüştür. Tarihi gerçeklerden
habersiz bir takım sürüler şunu der: “Kasıtlı olan bu
yanışının sorumlusu Ömer Bin Hattab'dır.. Hatta kitaplar,
yakılmadan bir kaç dakika önce, şu konuşmaları işitmişlerdir
Ömer Bin Hattab'ın ağzından: Bu kitaplarda, ya Kuran'da
olanlar vardır, ya da başka şeyler. Her iki durumda da
gereksizler.” 630'lu yıllarda olan bu olay, kan davasına
dönüşmüştür adeta…
Burada şunu
söylemek gereksizse de insaf ehline belki faydası olur. Hz.
Muhammed (s.a.v.) 632 yılında vefat etmiş daha sonra hilafete
Hz. Ebu Bekir (r.a.) geçmiş ve hilafet makamında 2 yıl
kalmıştır. İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) 624 yılında halife
olmuştur. Nasıl oluyor da Hz. Ömer halife iken 630 yılında
İskenderiye kütüphanesini yakabiliyor.Princeton
Üniversitesi Doğu tetkikleri kürsüsü başkanı Prof. Philip K.
Hitti şöyle diyor: Halifenin (Hz.Ömer’in) emriyle Amr
İbn As'ın altı ay boyunca şehrin çok sayıdaki hamamlarında,
ocaklarında İskenderiye Kütüphanesindeki kitapları yaktığına
dair anlatılanlar, tamamen hayali ve farazi tatlı HİKÂYELERDEN
ibaret olup tarihi gerçeklerle alakası yoktur.Büyük Plotemy
Kütüphanesi pek erken bir devirde daha M.Ö. 48 senesinde
Julius Sezar tarafından ateşe verilmişti. Yeni İskenderiye
Kütüphanesi ise İmparator Teodoius emri üzerine takriben M.S.
389 yılında ikinci defa ve tamamen yok edilmiştir. Bu duruma
göre İslam fetihleri esnasında İskenderiye'de önem taşıyan
herhangi bir kitaplık mevcut olamazdı ve ayrıca o çağda
yaşamış hiçbir tarihçi ne Amr'a ne de Ömer'e bu konuda bir suç
atfetmez. (İslam Tarihi C.l
Sf. 251)Kütüphanenin
Sezar tarafından, İskenderiye'yi kuşattığı sırada yok edildiği
görüşü de çeşitli tarihi eserlerde yer almaktadır.
Kütüphanenin varlığını 4. yüzyıla kadar sürdürdüğü
bilinmektedir. Sezar'ın kuşatmasında sadece bir bölümünün
zarar görmüş veya yıkılmış olduğu da
düşünülmektedir.İskenderiye
Kütüphanesi üstüne araştırmalar yapan Gazi Üniversitesi
öğretim görevlisi Tuncer Tuğcu; "Hz. Ömer zamanında, Müslüman
olanların sayısı çığ gibi büyümüştü. Hıristiyanlar sayılarının
giderek azalması karşısında çaresizliğe düşmüşler ve o dönem
İskenderiye"deki putperestleri (paganları) Hıristiyanlaştırıp
Müslümanlara karşı kışkırtmışlardır. Aynı dönemde İskenderiye
Kütüphanesi"nin başında ünlü kadın matematikçi ve filozof
Hypatia bulunuyordu. Paganları kışkırtan Piskopos Cyril (18.
yüzyılda aziz ilan edildi), Hypatia"nın Hıristiyan dogmalarına
karşı öne sürdüğü savları duyunca şaşkına döndü. İskenderiye
Kütüphanesi"nin yakılması dönemin en önemli aydınlarından olan
Hypatia"nın açıklamalarından sonra oldu" diyor.İskenderiye
Kütüphanesi"ndeki eserler, bu kütüphaneyi kullanan aydınlar ve
kütüphane müdiresi Hypatia, Hıristiyanlığın dogmalarına karşı
etkin bir savaş veriyorlardı. Kütüphane, Hıristiyan
karşıtlarının bir merkezi olmuştu o dönemde. Burada şekillenen
fikirlerin Hıristiyan inancına zarar vereceğine inanan azizler
ise rahipler aracılığıyla savaş başlattılar. Hypatia
öldürülüyor, suç başkasına atılıyor Tuncer Tuğcu, İskenderiye
Kütüphanesi"nin yakıldığı günü şöyle anlatıyor: "414 yılının
Lent bayramında, Hypatia"nın konuşmalarından etkilenen halk
kütüphanenin önünde toplandı. Piskopos Cyril"in rahipleri bu
kalabalıktan rahatsız oldu ve silahlı güçleri çağırdı. İlk
Hypatia tutuklandı, eziyet edilerek öldürüldü. Daha sonra
İskenderiye Kütüphanesi"ndeki kitaplar toplatıldı ve
hamamlarda ateşe verildi. Ve kütüphane alevler arasında sonsuz
bir sessizliğe gömüldü. Böylece insanlık tarihinin bu eşsiz
bilim ve kültür hazinesi yok oldu, dünyanın eski çağlarına ait
pek çok değerli bilgi bir daha elde edilmeyecek şekilde
ortadan kalktı."Antik örneği
devam ettirme düşünceleri seksenli yılların sonunda,
kütüphanenin yeniden inşası için bir uluslararası komitenin
kurulmasıyla ön plana çıktı. Planlara göre, binanın eski
yerinde 1995 yılına kadar 100 milyon Dolar değerinde bir
inşaat yapılacaktı. Ancak ardından gelen dönemde bölgedeki
politik ihtilaflar ve temellerin altında eski kral
saraylarının olduğunu düşünen arkeologların muhalefeti
nedeniyle gecikmeler yaşandı.UNESCO’nun 1987
yılında yaptığı çağrıda sonra 1990 yılındaki Assuan
Konferansı’na katılan komisyona bazı Arap ülkeleri ve özel
kişiler 65 milyon Dolar yardımda bulundu. Kütüphanenin
inşaatına 1995 yılında başlandı ve inşaat 2001 yılında
bitirildi. 45 bin metrekarelik kullanım alanına sahip olan
yapı toplam 250 milyon Dolara mal oldu.(Bahaettin
SAĞLAM-İsmail ACARKAN -Turan Dursun ve Din)- www.sadabat.net
(Rıza
GÖRÜŞ)
Bernard Lewis de konu hakkındaki makalesinde, kütüphanenin
Müslümanlar tarafından yok edildiği hikayesini bizzat Alfred J. Butler, Victor
Chauvin, Paul Casanova ve Eugenio Griffin gibi Batılı ilim adamlarının
reddettiğini yazmaktadır.( Mostafa El-Abbadi ve Omnia Mounir Fathallah, What
Happened to The Ancient Library of Alexandria?, Brill, 2008, sayfa 214)
Princeton Üniversitesi Doğu tetkikleri kürsüsü başkanı Prof. Philip K.
Hitti şöyle diyor; Halifenin {Hz.Ömer} emriyle Amr İbn As'ın altı ay
boyunca şehrin çok sayıdaki hamamlarında, ocaklarında İskenderiye
Kütüphanesindeki kitapları yaktığına dair anlatılanlar, tamamen HAYALİ ve
farazi TATLI HİKAYELERDEN ibaret olup tarihi gerçeklerle alakası yoktur.Büyük Plotemy Kütüphanesi pek erken bir devirde daha mö 48 senesinde Julius Sezar tarafından ateşe verilmişti. Yeni İskenderiye kütüphanesi ise
İmparator Teoduius'un emri üzerine takriben ms 389 yılında ikinci defa ve
tamamen yok edilmiştir. Bu duruma göre İslam fetihleri esnasında
İskenderiye'de önem taşıyan herhangi bir kitaplık mevcut olamazdı ve
ayrıca o çağda yaşamış hiçbir tarihçi ne Amr'a ne de Ömer'e bu konuda bir
suç atfetmez... Philip Hitti, Turan Dursun'u tanımadığı için şanssız mı? Ne dersiniz?
I. YAZININ TENKİDİ
A. Kaynakların Değerlendirilmesi:
Adı geçen yazıda bir bölüm, “İslâmcı düşünürlerin kaynaklar hakkındaki
görüşleri ve değerlendirmelerine” ayrılmış ve bu zevatın, sözde
“kaynakların güvenilirliğini” doğruladıkları ifade edilmiş,
kaynaklardaki hangi konu işleneceği ve bu konu ile ilgili bilgilerin
doğru olup olmadığı sorulmamış, yalnızca “genel olarak” bu kaynaklara
güvenilip güvenilemeyeceği hususunda bilgi alınmıştır.
“Meşhur altı hadîs kitabı (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, Tirmizî,
İbn Mâce), Muvatta’, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i, Gazzâlî’nin İhyâ’sı,
İbn Sa’d, İbn Hişâm, İbn Hallikân ve Taberî’nin Târih kitapları; Râzi,
Kurtubî, İbn Kesîr ve Sâbûnî’nin Tefsir’lerinden ibâret olan” bu
kaynakların güvenilir olup olmadıkları kendilerinden sorulan zevât,
meseleye genel açıdan baktıkları için müsbet cevap vermişlerdir.
Bir balya malın içinde birkaç adet bozuk parça bulunur ve bunların
bozuk olduğu da balyanın üzerinde yazılmış olursa, işten anlayan
kişiye, “bu balyadaki mallara güvenebilir miyim?” şeklinde bir soru
sorulduğu zaman, onun vereceği cevap “evet”tir. Yukarıda sayılan
hadîs kitaplarının bir kısmı, bazı zayıf, gerçeğe nisbetle değişik,
hattâ bazıları uydurma haberleri de ihtivâ etmektedir; ancak bu işin
uzmanları onları tesbit etmiş ve yerinde işaretlemişlerdir.“Târih
ve tefsir kitaplarında yazılı olanların tamamına güvenilir, ne
yazılmış ise doğrudur” diyecek bir tane İslâm âlimi bulmak mümkün
değildir. Bu kitaplar umûmî vasıfları itibarıyla değerlendirilir ve bu
mânâda güvenilir olup olmadıkları ifade edilebilir. Belli konulara
ait haber ve yorum sözkonusu olunca “ancak incelenerek, ilmî metodlar
uygulanarak” doğru olup olmadıklarına karar verilir.Gazzâlî’nin
İhyâ isimli eseri tarih, hadîs ve tefsir kitabı değildir. Bütün
yönleriyle İslâm’ı anlatmak ve gereken yerlerde yorumlamak üzere
kaleme alınmış, ilhâm ve ictihad mahsulü bir kitaptır. Bu eserde geçen
hadîslerin güvenilir olup olmadıkları konusunda hadîs âlimleri,
onlarca yılı kaplayan çalışmalar yapmış ve doğruyu yanlıştan,
güvenilir olanı böyle olmayandan ayırmışlar, bu çalışmalar da İhyâ ile
birlikte neşredilmiştir. Bugün her ilgilinin elinde bulunan İhyâ
nüshalarının her sayfasının altında, metinde geçen hadîslerin sahih
olanları ile böyle olmayanları, hatta aslı olmayanları tesbit
edilmiştir.
Şu halde kaynakların değerlendirilmesi konusunda hile ve saptırma
sözkonusudur.
B.
Üslûp:
Laik Türkiye Cumhuriyetinde kişiler bir dine inanmak mecburiyetinde
değildirler; dileyen mümin, dileyen münkir olabilir. Ancak hiçbir kimsenin bir
mümini inancından dolayı kınamaya, onun imanı ve dini kanaatlarıyla alay etmeye,
tahkir ve tazyifte bulunmaya hakkı yoktur. Nüfusunun yüzde doksanından fazlası
müslüman olan bir ülkede, kitle iletişim vasıtalarında hizmet veren şahısların,
vicdanî kanâatlere saygı göstermeleri, bu saygıyı üslûplarında da ortaya
koymaları beklenir. Eskiler “üslûb-i beyân aynıyle insandır” derler; yani
kişinin üslûbuna bakarak nasıl bir insan olduğunu anlamak mümkündür.İnanan
kişileri rencide etmek, 1 milyar insanın aşk ve sevgilerinin hedefi olan bir
değere böylesine âdî bir üslûp içinde dil uzatmak medenî bir kişinin davranışı
olamaz. Gerçekleri saptırmak, insanlara tuzak kurmak, doğruyu yanlışa, yaşı
kuruya katmak, işine geleni görüp, işine gelmeyenden yan çizmek… ilmî trafsızlık
ile bağdaşmadığı gibi, adı geçen yazının başında yer alan “hiçbir yorum
yapmaksızın ve orijinal anlatıma bağlı kalarak” vaadlerine de ters düşer.
Aşağıdaki satırlarda işte bu “eylemlerin” örneklerini göreceğiz.
C.
Temas Edilen Konular:
1. Hz. Âişe’nin “görüyorum ki senin Allah’ın yalnızca senin şeyinin
keyfini yerine getirmek için koşuyor” demesi:
Yazıya göre Hz. Âişe, bazı kadınların kendilerini Hz. Peygamber’e (sav) armağan
etmelerine kızıyor ve kıskançlık duygusu içinde “dünyada ne kadınlar varmış, hiç
kadın da kendini peygambere armağan eder miymiş?” diyor, bu söz üzerine -âdetâ
onu susturmak için- bunun caiz olduğunu bildiren âyet iniyor. Sonra yine Hz.
Âişe’nin sırasını koruma konusundaki titizliği ve bunu başkalarına kaptırma
endişesi karşısında, Hz. Peygamber’i (sav) sıra konusunda serbest bırakan âyet
iniyor ve bunun üzerine Hz. Âişe yukarıdaki sözü söylüyor!
Burada sözler ve âyet meâlleri, “Kur’ân âyetlerinin, Hz. Peygamber’in (sav)
arzularını tatmin etmek üzere indiği, yahut Hz. Peygamber (sav), çevresini
susturmak ve arzularını gerçekleştirmek için sözler söyleyip bunları âyet diye
takdim ettiği” mânâsı çıkacak şekilde sıralanmış, satır aralarına sokuşturulan
kelime ve cümlelerle -meselâ “ne var ki âyet hemen iniyordu”- okuyucu bu menfî
mânâya yönlendirilmiştir.Yanlışlara ve saptırmalara işaret etmeden önce ilgili
iki âyetin meâlini verelim:
“…Bir de peygamber kendisi ile evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere
bağışlayan2 mü’min kadını -diğer mü’minlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere-
helâl kıldık… Ta ki sana zorluk olmasın; Allah bağışlayandır, merhamet
edendir.”3
“Onların dilediğini geriye bırakır, dilediğini de yanına alırsın. Boşadığın
hanımlardan arzu ettiğini, tekrar yanına almanda senin üzerine bir günah yoktur.
Böyle yapman onların gözlerinin aydın olmasına (sevinmelerine), üzülmemelerine
ve hepsinin senin verdiklerine razı olmalarına daha uygundur…”4
Dergide verilen meâller doğru değildi. Birinci âyette geçen “Ta ki sana zorluk
olmasın” kısmı Hz. Peygamber’e (sav) verilen özel izinlerle ilgilidir. “…onların
da üzerine neyi farz kıldığımızı bildirdik” şeklindeki tercüme yanlıştır; âyette
“bildirdik” değil, “bildik, biliriz” meâlinde bir kelime vardır. İkinci âyetin
meâlinde “…bu onların gözlerinin aydın olmasından, tasalanmamalarını hepsine
verdiğin şeylere razı olmanı daha iyi temin eder” şeklinde dergide yer alan
mânâsız sözlerin, âyetin meâli ile ilgisi yoktur; doğrusu yukarıda yazdığımız
gibidir.
Hz. Âişe’nin her iki sözü de kıskançlıktan kaynaklanan sözlerdir; ancak
kıskançlık tabiî bir duygu olduğu ve sevgiye de dayandığı için Hz. Peygamber
(sav) onu mazûr görmüştür. Hemen işaret edelim ki Hz. Âişe’nin söylediği ve
Peygamberimiz’in (sav) de mazur gördüğü sözler dergide saptırılmış, kasten
yanlış çevrilmiştir. Verilen kaynaklara baktığımız zaman Hz. Âişe’nin “dünyada
ne kadınlar varmış!” gibi bir sözüne rastlamadık. Kendisi şöyle diyor: “Kendini
Hz. Peygamber’e (sav) bağışlayan (mehir istemeden onunla evlenmeye razı olan)
kadınları kıskanırdım ve kadın kendini armağan eder mi, bir kadın, kenidisini
bir erkeğe bağışlarken utanmaz mı? derdim.” Bu sözler, kocasını kıskanan bir
kadının rahatça söyleyebileceği sözlerdir.
“Senin Allah’ın, yalnızca senin şeyinin keyfini yerine getirmek için koşuyor”
sözü ise Hz. Âişe’nin ağzından asla çıkmamıştır. O’nun söylediği sözün kelime
kelime tercümesi şudur: “Rabbin, senin arzunu hemen yerine getiriyor” Bu da
kıskançlık yüzünden söylenmiş bir sözdür; ancak dergideki edep dışı sözle bunun
bir alâkası yoktur.
Allah Teâlâ’nın, Peygamberi (sav) için gerçekleştirdiği arzular, daha doğrusu
O’na (sav) bahşettiği bazı özel izinler ve kolaylıklar doğrudan cinsî istek ve
doyum ile ilgili olmayıp, taşıdığı ağır yükle alâkalıdır. O (sav), birçok kadını
nikâhı altında tutarken veya yeniden evlenirken de çoğu kez cinsî arzu dışında
maksatları gerçekleştirmeye, yüklendiği vazifeyi yerine getirmeye yönelmiştir.
Bu hususu aşağıda O’nun (sav) niçin birden fazla evlendiğini ve dörtten fazla
eşini boşamadığını açıklarken göreceğiz.
Peygamberimiz’in (sav) arzularını gerçekleştirdiği ileri sürülen âyetlerden
birincisinde Hz. Peygamber’e (sav), mehir istemeden kendisi ile evlenmek isteyen
kadınlar ile evlenebileceği bildirilmiştir. Bu hükmün, bütün mü’minler için
geçerli olan hüküm ile büyük bir farkı yoktur; çünkü diğer müslümanlar da peşin
ödemeden bir mehir üzerinde anlaşarak bir kadınla evlenebilirler ve kadın,
evlendikten sonra rızası ile bu mehri kocasına bağışlayabilir.
İkinci âyette söz konusu edilen “kadınlar arasında adâlete riâyet” konusu da
dergideki yazıda hedefinden saptırılmıştır. Bir kere müfessirler, adâlet ile
ilgili kısmın mânâsında birleşmiş değillerdir; bazılarına göre “dilediğini
geride bırakır, dilediğini de yanına alırsın” cümlesi, eşlerinden dilediğini
boşaması, dilediğini nikâhı altında tutması ile ilgilidir. “Kadınların yanında
geceleme konusunda serbestlik verildiği” yorumunu benimseyen müfessirler de
vardır. Ancak Hz. Peygamber’in (sav) bu konuda ömrünün sonuna kadar genellikle
adâlete riâyet ettiği bilinmektedir.
Adâlet konusunda (kasm) önemli olan, kişilerin mükellef tutulduğu husûs,
kadınların yanında gecelemeyi sıraya koymak, bu konuda adâlete riâyet etmektir.
Yanında kalınan kadınla birleşme mecburiyeti hiçbir kimse için sözkonusu
değildir; ayrıca eşit sevme yükümlülüğü de yoktur; çünkü sevgi yükümlülükle
olmaz. Hz. Âişe “ne yapıp etmiş herkesten çok sıra ve ayrıcalık almayı
başarmıştı” cümlesi dayanaksızdır. Bunun doğrusunu Müslim’in Sahih’inden
öğreniyoruz. Şöyle ki; Hz. Peygamber’in (sav) eşlerinden Sevde yaşlanınca kendi
sırasını, rızası ile Hz. Âişe’ye vermiş, bu sebeple Peygamberimiz (sav) ona iki
gece ayırmıştır.5
2.
Hz. Âişe ile altı yaşında evlenmesi:
Dergide, mûteber hadîs kitaplarına dayanılarak Hz. Âişe’nin, Resûl-i Ekrem (sav)
ile evlenmesi anlatılmış, bu kaynaklarda bulunmayan bazı kelimeler tercümeye
eklenerek maksada hizmet edilmiştir. Dergideki hadîs tercümesinde “Hiçbir şeyden
korkmadım. Ama ansızın karşılaştığım Peygamber’den (sav) çok korktum…” cümlesi
vardır. Metinde bu tercümeye tekabül eden kısmın doğru tercümesi ise şöyledir:
“Kuşluk vakti Resûlullah’ı karşımda buluvermem dışında beni hiçbir şey
heyecanlandırmadı”. Burada geçen “rava’” kelimesi, tehlikeli bir şeyden
korkmaktan ziyade “ürkütmek, heyecanlandırmak” mânâsına gelmektedir.
3. Zeyneb ile evlenmesi:
Dergide Hz. Peygamber’in (sav), halasının kızı Zeyneb b. Cahş ile evlenmesi tam
bir aşk romanına çevrilmiş, uydurma tasvirler yapılmış, Resûlullah’ın (sav)
kalbi okunmuşçasına ahkâm kesilmiştir. Bu cümleden olarak “…Zeyneb yorgunluktan
ve terden pembeleşmiş yüzü ve yarı çıplak haliyle son derece çekicidir.
Peygamber, Zeyneb’in güzelliği karşısında coşkuya kapılır ve şu sözleri
söylemekten kendisini alamaz: ‘Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım, gönlümü
çeviriverdin…’ Zeyd, karısını yitireceği önsezisi ile Peygamber’e koşar,
‘Zeyneb’i sevdinse hemen boşayayım sen al’ der, Muhammed’in karşılığı ‘O nasıl
söz, karını boşama, Allah’tan kork’ olur… Peygamber gerçekten seviyordu Zeyneb’i,
ama… insanlardan çekiniyordu… gizlediği… Zeyneb’e vurulmasından başka birşey
değildi…” denilmektedir.
“Hiç yorum yapılmaksızın ve orijinal anlatıma bağlı kalarak” aktardıklarını
iddiâ ettikleri bu satırları, atıf yaptıkları kaynaklardan bir de biz aktaralım:
Ahzâb sûresi’nin 37. âyeti bu hâdise ile ilgilidir: “Allah’ın nimet verdiği ve
senin de kendisine lûtufta bulunduğun kimseye eşini yanında tut, Allah’tan kork’
diyorsun. Halbuki Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde
gizliyorsun. Oysa asıl korkulamaya lâyık olan Allah’tır. Zeyd o kadından
ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları, karılarıyla
ilişkilerini kestiklerinde (onlarla evlenme konusunda) mü’minlere bir güçlük
olmasın. Allah’ın emri daima yerine getirilmiştir.”
Müteakip âyetlerde de Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi yapmanın peygamberlere de
vebal olmayacağı, Resûlullah’ın (sav), hiçbir erkeğin babası (bu arada Zeyneb’in
eski kocası Zeyd’in de babası) olmadığı… bildirilmektedir.
Bilindiği üzere Hz. Hatîce, Resûlullah’a (sav) Zeyd isimli bir köle hediye
etmişti. Peygamberimiz (sav) sonradan bu zatı hürriyete kavuşturarak evlatlık
aldı (o zaman evlât edinmek serbest idi), sonra İslâm’ın getirdiği “insanların
birbirine eşit olduğu” fikir ve inancını pekiştirmek için bu eski köleyi, kendi
halasının kızı (asil bir aileye mensup bulunan) Zeyneb b. Cahş ile evlendirdi.
Bu evlilik bir inkılâb mahiyetinde idi. Zeyneb önce bu evliliğe karşı çıktı ise
de Peygamberimiz’in (sav) ısrarı üzerine kabul etti. Ancak bu evlilik yürümedi,
taraflar sık sık birbirinden şikâyet ediyorlardı, Hz. Peygamber (sav) de
kendilerine öğüt vererek sabretmelerini istiyordu. Sonunda bu işin
yürümeyeceğini anladı ve Zeyd’e eşini boşaması konusunda izin verdi. Zeyneb
Zeyd’den boşandıktan sonra, ikinci bir inkılâb hükmünü gerçekleştirmek ve bu
arada Zeyneb’in vaktiyle kendisini kırmayarak eski köle Zeyd ile evlenme
fedâkârlığını mükâfatlandırmak üzere onunla evlendi. Bu ikinci inkılâb da
“evlatlığın gerçekte evlât olmadığını ve onun boşadığı eşi ile babalığın
evlenmesinde bir sakınca bulunmadığını” ortaya koyarak bir cahiliyet inancını
daha yıkmaktı. Bu olayda, mahut derginin istismar ettiği ve yanlış aktardığı
cümleyi, vâkıa ile birlikte İbn Sa’d’ın Tabakat’ından aktaralım: “Hz. Peygamber
(sav) bir gün Zeyd’i bulmak üzere evine gitmişti, Zeyd’in karısı Zeyneb ev
kıyafeti ile (tam giyimli değil iken) kalktı, Resûlullah (sav) onu görünce
arkasını döndü, Zeyneb ‘Zeyd evde yok, buyurun Ya Resûlullâh (sav)’ dedi ise de
Hz. Peygamber (sav) girmedi. Zeyneb O’nun girmediğini görünce çabucak giyindi,
örtündü ve dışarı fırladı ve -bu hali- Resûlullah’ın (sav) hoşuna gitti, sonra
bir şeyler mırıldanarak dönüp gitti, söylediklerinden yalnızca şu anlaşılıyordu:
“Büyük Allah’ım seni tenzih ederim, kalbleri evirip çeviren Allah’ım seni tenzih
ederim!” Sonra Zeyd eve gelir, Zeyneb ona olayı anlatır, Zeyd ‘niçin buyur
etmedin!’ diye çıkışır ve hemen Resûlullah’a (sav) gider, evde bulunup O’nu
(sav) ağırlayamadığı için hayıflanır, Zeyneb’i beğeniyorsa alması için hemen
boşayabileceğini söyler, Resûlullah reddeder. Bu teklif defalarca tekrarlanır,
sonunda Allah Resûlü (sav) boşamaya izin verir, kadın iddetini bekledikten sonra
da onunla evlenir.7
Bu âyet meâlleri ve tarihî rivâyetlerden sonra derginin tahrif ve saptırmalarını
şöylece sıralamak mümkündür:
a) Bu nakiller içinde Peygamberimiz’in (sav) Zeyneb’i sevdiğine
ait bir ifade yoktur. Esasen Zeyneb, O’nun (sav) halasının kızıdır, kendisini
eskiden beri tanımaktadır ve Zeyd’e onu kendisi almıştır (onları Hz. Peygamber
(sav) evlendirmiştir). İlk defa görüp yıldırım aşkına tutulmak için hiçbir sebep
mevcut değildir.
b) Geri dönerken söylediği sözün gerçek karşılığı yukarıda
verdiğimiz gibidir, burada “gönlümü çeviriverdin” şeklinde bir ifade mevcut
değildir. Doğru tercümesini yukarıda verdiğimiz cümle ise İslâm âlimleri
tarafından şöyle anlaşılmıştır: “Allahım! Gönüllere hükmeden sensin, nasıl
oluyor da Zeyd, böyle bir kadınla geçinemiyor ve mutlu olamıyor!”8
c) Hz. Peygamber’in (sav) gizlediği ve Allah’ın açıklayacağım
deyip, âyette açıkladığı husûs ayan beyan ortadadır; bu da -dergide iddiâ
edildiği gibi- bir aşk hikâyesi değil, “evlâtlık eşleri ile evlenmenin caiz
olduğunu fiilen göstermek üzere Allah’ın, boşanacak olan Zeyneb ile Resûlü’nün
(sav) evlenmesini takdir etmesi ve bunu da Resûlü’ne (sav) bildirmiş
bulunmasıdır.” Cahiliye devrinde bu evlilik yasak olduğu için Hz. Peygamber
(sav), bunu açıklamanın zamanı konusunda tereddüt göstermiş, bunun üzerine Allah
Teâlâ vahiy göndererek hükmü açıklamıştır.
d) Âyette ve sahih hadîslerde bir aşk hikâyesinden
bahsedilmediğine göre bunu uydurmak veya uyduranlardan nakletmek kötü maksada
dayalı bir davranıştır. Dâvûd Peygamber (a.s) hakkında uydurulan ve Tevrat’tan
nakledilen hikâye de çirkin bir iftiradır.
4.
Hafsa’nın sırasında Mâriye ile yatması:
Derginin düzmecesine göre Hz. Ömer’in kızı ve Peygamber’in (sav) eşi Hafsa,
ana-babasını ziyarete gider, Peygamber (sav) onunla birleşmeye hazırlanmıştır,
kadının gittiğini cariye Marya gelip haber verir. O, cinsel birleşmeye tam
hazırlanmıştır, Marya’yı da çok sevmektedir, güzel cariyeyi Hafsa’nın yatağına
çeker ve birleşir. Tam o sırada Hafsa döner, Peygamber (sav) ona biraz
beklemesini söyler, Marya ile birleşmesi bittikten sonra Hafsa’ya döner, tam
konuşacakken Hafsa kıskançlık hiddeti içinde “Bu ne biçim şey! Bir köle kadını,
benim günümde, benim yatağımda yapıyorsun” der. Peygamber de onu yatıştırmak
için hemen “VAllahi billahi bir daha onunla yatmayacağım” der, hem de Hafsa’ya,
babasının birgün halîfe olacağını haber verir. Bunun üzerine Tahrim sûresinin
ilk âyeti iner…
Hâdisenin aslında hiçbir çirkinlik ve dine, ahlâka aykırılık bulunmadığı halde,
derginin yukarıya aldığımız anlatımı ile olay son derecede çirkinleşmiştir.
Derginin kullandığını iddiâ ettiği kaynaklara göre olayın aslı ve derginin
saptırmaları, uydurmaları şöyledir:
a) Hz. Hafsa, ana-babasını ziyaret için Peygamberimizden (sav)
bizzat izin alıp gitmiştir. Câriyesi Mâriye’ye haber gönderip onu çağıran da
Peygamberimizdir (sav) (Birisine hazırlanıp, diğeri ile yatma gibi bir olay
yoktur).
b) Mâriye, Peygamberimiz’e (sav) Mısır devlet başkanı
tarafından hediye edilmiş bir cariyedir ve bu cariyeden İbrâhim isimli bir oğlu
olmuştur. Hz. Peygamber’in (sav) de, diğer müminlerin de cariyeleri ile
karı-koca hayatı yaşamaları serbesttir, cariye için yapılan akit, nikâh akdi
yerine geçmektedir.
c) Hafsa döndüğü zaman odasına girmemiş, dışarıda Marya’nın
çıkmasını beklemiştir; sonraki konuşmalar Mariye’nın çıkıp gitmesinden sonra
ikisi arasında geçmiştir.9
d) Hafsa’nın kıskançlık duygusuna kapılması ve Hz. Peygamber’e
(sav) karşı “kendisini küçük düşürdüğünden şikâyet etmesi” normaldir. Resûlullah
(sav) eşine sevgi, eşinin babasına saygı duyduğu için onu teselli etmek istemiş,
bunun için de hem “onu kendime haram kıldım, bir daha beraber olmayacağım”
demiş, hem de Hafsa’ya, bir gün babasının halîfe olacağını bildirmiş, ancak bunu
kimseye söylememesini istemiştir. Peygamber (sav) de olsa, hiçbir kimse Allah’ın
helâl kıldığını haram edemeyeceği için -bunu müslümanların böyle bilmeleri
gerektiği için- ilgili âyet gelmiş ve gerekli açıklamayı yapmıştır. Bu arada
Hafsa, eşinin sırrını saklamadığı için Kur’ân, onu da ikaz etmiştir:
“Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi
niçin kendine haram ediyorsun. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”10
5.
Cüveyriye ile evlenmesi:
Derginin düzmecesi:
“Tutsaklar arasında… nefes kesen bir kız. Âişe, bunu Peygamber görür de
yine bir âyet gelir diye kaygılanır ve kızı çadırın yanından uzaklaştırır. Ne
var ki korktuğu başına gelir, Peygamber kızı görür, “vahiy geldi, Cebrail bu
kızı bana nikâhladı” der. Buhârî’nin anlattığına göre bu akıllı kız, Peygamber
akrabasının tutsak olamayacağını söyler ve kabilesinden yediyüz kişiyi âzâd
ettirir.
Doğrusu:
a) Bu olay ne bu şekilde, ne de başka şekilde Buhârî’nin işaret edilen
yerinde yoktur.11 Burada yalnızca Cüveyriye’nin kabilesine baskın yapıldığı,
birçok esir arasında Cüveyriye’nin de bulunduğu yazılıdır.
b) Güvenilir kaynaklara göre olay şöyle cereyan etmiştir:
Cüveyriye Benî-Mustalık kabilesinin reisinin kızıdır. Bu kabile müslümanlar
aleyhine düşmanla birleşmiş ve savaşmıştır. Bir fırsatı düşünce, bir İslâm
müfrezesi baskın düzenleyerek kabileyi yenmiş ve savaşçıları öldürmüş, geri
kalanları esir almıştır. Hz. Peygamber (sav) esirleri savaşçılara paylaştırmış,
Cüveyriye de iki gâzîye düşmüştür. Bunlar cariye üzerinde ortaklık istedikleri
için satıp parasını paylaşmaya karar vermişlerdir. Cüveyriye bunun üzerine Hz.
Peygamber’in (sav) huzuruna çıkmış, müslüman olduğunu bildirmiş ve ondan yardım
istemiştir. Peygamberimiz (sav) de ricasını kabul ederek ona evlenme teklif
etmiş, Cüveyriye bunu sevinçle kabul etmiştir. Haber yayılınca müslümanlar, Hz.
Peygamber’e (sav) akraba sayılan insanların esir olarak kalmalarını istememiş
hepsini serbest bırakmışlardır. Bunun üzerine gerek serbest kalan esirler ve
gerekse kaçaklar gelip müslüman olmuşlardır.12
6.
Safiyye ile evlenmesi:
Derginin düzmecesi:
“…Safiyye’nin güzelliği Peygamber’in yakınlarının dilinden düşmüyordu.
O, ancak Peygamber’e lâyık olabilirdi. Safiyye tutsaklar arasında idi. Dihye
adında bir genç onu aldı. Hadîslere göre Peygamber onları çağırtır ve der ki: Bu
kadını Cebrâil bana nikâhladı, sen git başkasını al. Dihye de üzgün ayrılır, ‘bu
sırada sanki Uhud dağı üzerime çökmüştü’ diye anlatır.”13
Doğrusu:
Bu kısım için verilen kaynaklara baktığımızda ne “Cebrâil’in
nikâhlamasından, ne Dihye’nin üzerine Uhud dağının çöktüğünden, ne de
Safiyye’nin güzelliğine vurulmaktan söz ediliyor! Buhârî’de yalnızca Hayber
savaşından sonra bir yahûdî liderin kızı olan Safiyye’nin, esirlerin taksiminde
Dihye’ye düştüğü, sonra Resûlullah’a (sav) geçtiği ve O’nun (sav) da Safiyye’yi
âzâd ederek -bu âzâd bedelini mehir sayarak- onunla evlendiği” kaydedilmiştir.14
Müslim’in Sahih’inde olay bir parça daha aydınlanıyor: Hayber fethedilince
esirler bir araya toplanmıştı. Dihye, Resûlullah’a (sav) gelerek bir câriye
istedi. Resûlullah (sav) “bak, dilediğini al” dedi, o da Safiyye’yi beğenip
aldı, bu sırada birisi Resûlullah’a (sav) gelerek “bu, Kurayza ve Nadîr
yahudilerinin başkanı olan Huyeyy’in kızıdır, bunu cariye olarak ona vermeniz
uygun değildir; kendinizin alması daha uygundur” dedi. Peygamberimiz (sav) bunun
üzerine Dihye ile Safiyye’yi çağırdı, Dihye’ye “bir başka cariye al” dedi,
Safiyye’yi ise hürriyetine kavuşturdu ve sonra evlilik teklifinde bulundu, o da
kabul edince kendisine nikâhladı.15
Görüldüğü üzere, Safiyye’nin alınması, diğer birçok izdivaçlarında olduğu gibi,
yeniden bir topluluğun gönlünü almak, onlara şeref bahşetmek ve müslümanlar
adına kazanmak hikmetine bağlıdır. Böyle olmasaydı önceden onu eş veya cariye
olarak alması için hiçbir engel mevcut değildi ve bu sebeple de alabilirdi.
Dihye ise onu henüz seçmiş bulunuyordu, aralarında bir gönül veya vücut ilişkisi
sözkonusu olmamıştı.16
7.
Esmâ ve Kuteyle:
Derginin uydurmalarına, yahut uyduranlarından naklettiğine göre Eş’as
isimli birisi Peygamberimiz’e (sav) çok güzel bir dul kadından bahsetmiş ve bunu
almasını teklif etmiştir, Peygamber (sav) “aldım gitti” demiştir, Eş’as kadını
getirince Hafsa ve Âişe kıskançlığa düşerek kadına “zifafa girdiğin zaman
Peygamber’e (sav) ’senden Allah’a sığınırım’ de, O, bundan çok hoşlanır”
demişlerdir, kadın da bunu deyince Peygamber (sav) onu terketmiştir. Bunun
üzerine Eş’as kendi kız kardeşi Kuteyle’yi teklif etmiştir, Peygamber (sav) yine
‘aldım gitti’ demiştir, kız getirilirken Peygamber (sav) ölmüş, kız da
başkasıyla evlenebilmek için dinden dönmüştür, kabilesi de aynı yolu takip
etmişlerdir.”
Doğrusu:
Buhârî ve Müslim’de böyle bir hikâye yoktur. İbn Sa’d’in Tabakat’ında
her iki olay da çeşitli şekillerde rivâyet edilmiştir, rivâyetler arasında
farklar vardır, olay hakkında kesin bilgi yoktur. Yine de rivâyetler içinde
“aldım gitti” gibi hafif ifadeler mevcut değildir. Ayrıca hayatının son
günlerini yaşayan Resûlullah’ın (sav) bu konularla uğraşmaya vakti de yoktur.
Eş’as’ın ısrarı, Esmâ’nın da bir prenses olduğunu ve Peygamberimiz’i çok
istediğini söylemesi üzerine getirmesine izin vermiştir. İbn Sa’d’in eserinde
Kuteyle ile asla evlenmediği rivâyeti de mevcuttur. Bu son evlenme olayında da o
bölge ahâlisini bu vâsıta ile İslâm’a kazanma niyeti açıkça görülmektedir.17
8.
Âişe’nin kaybolan kolyesi ve Safvân:
Benî-Mustalık savaşından dönerken Hz. Âişe, bir konaklama yerinde
tuvâlet ihtiyacı için birlikten uzak bir yere gider, orada farkında olmadan
kolyesini düşürür, dönünce bunu farkeder ve aramaya gider, o aramada iken
hareket emri verilir, kadınlar deve üzerine konan kapalı odacıklarda seyâhat
ettikleri ve Hz. Peygamber’in (sav) eşlerinin artık perde arkasından konuşup
görüşmeleri emri de gelmiş bulunduğu için onun devesini çekenler, kendisini
mahfede zannederler ve çekip giderler, Hz. Âişe döndüğü zaman birliği bulamaz,
düşünür ve “en iyisi konaklama yerinde beklemektir, arayınca beni burada
bulurlar” diyerek orada bekler. Sonra askerî birliğin artçılarından Safvân
gelir, Hz. Âişe’yi orada bekler bulur, devesini çöktürüp bindirir ve bundan
sonraki konaklama yerinde birliğe yetişirler. İslâm’ın ve Hz. Peygamber’in (sav)
düşmanı, münafıkların başı Abdullah b. Übeyy bu olayı kullanarak büyük bir
iftira kampanyası başlatır, bazı şahısları da tesiri altına alır ve Hz. Âişe’nin
iffetine iftira atarlar. Hz. Peygamber (sav) uzun ve ince bir araştırma yapar,
sonunda Hz. Âişe’nin ve Safvân’ın masum olduklarına, iftiraya uğradıklarına kani
olur. Bu sırada Nûr sûresinin 11. ve müteakip on âyeti iner ve hem iftira
edenlerin maskelerini indirir, hem de önemli hükümler getirir. Bütün mûteber
kaynakların tafsilâtıyla ihtiva ettiği bu olayı, mahut dergi, çerçeve içinde
özetledikten sonra, baş münafık İbn Ubeyy ve yandaşları ile ağız birliği ederek
şu zehirleri kusmaktadır:
“Safvan Âişe’yi, Âişe Safvân’ı tanıyorlardı… Gecenin önemli bir bölümünde
birlikte kalan Âişe ile Safvân, bu birlikteliği daha önce planlamış olamazlar
mıydı? Çünkü Safvân’ın arkadan geldiğini herkes gibi Âişe de biliyordu. Âişe
isteseydi kolyeyi aramaya giderken haber verebilirdi…”
Dergi, bu ifadelerle, iki bin yılına doğru hâlâ eski iftiracı ve münâfıkların
peşinden gidenlerin bulunduğunu ortaya koymaktadır. İddiâlara gelince:
a) Güvenilir kaynaklara göre ve orijinal anlatıma uygun olarak
olayları verdiğini iddiâ eden yazara soruyoruz: Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm’den
daha güvenilir bir kaynak, Buhârî ve Müslim’in Sahih’lerinden daha mevsuk bir
başka hadîs kitabı var mıdır? Bu kaynaklarda, yukarıda tekrarlanan iftiralar
bulunmadığına göre ve Hz. Âişe’nin iffetli bir müminler annesi olduğu tasdik
edildiği halde, yukarıdaki anlatım mızrağı hangi çuvala sığacaktır? Hangi
güvenilir kaynakta bu iftiralara yer verilmiştir?
b) Gerek Müslim18 ve gerekse Buhârî19 Sahih’lerinde hâdiseyi
bütün tafsilatıyla vermişlerdir. Buradan anlaşıldığına göre Hz. Âişe sabaha
karşı tuvalet için gitmiştir. Zâten Hz. Peygamber (sav) bu zamanlarda hareket
emri verirlerdi. Hz. Âişe’nin gerdanlığı aramak üzere gitmesi ve bulması da
ortalığın ağarmakta olduğunu gösterir. Buhârî’de Safvân’ın tan yeri ağardıktan
sonra oraya geldiği açıkça ifade edilmiştir. İkinci konaklama yerinde hemen
arkalarından yetiştikleri de yine bütün rivâyetlerde kaydedilmektedir. Bütün
bunlar güvenilir kaynaklarda yer aldığına göre “gecenin önemli bir bölümünü
birlikte geçirdiler” sözü, baş münafıkın baş iftirasına benzemiyor mu?
c) Hz. Âişe’nin kolyeyi aramak üzere gittiğini haber
vermemesinin makul sebepleri vardır: Hemen gidip dönecektir, Peygamber (sav)
hanımlarının perde arkasından olmaksızın başkalarıyle konuşmaları yasaktır,
insanlar birşeylerini kaybedince hemen söylemez, önce arayıp bulmaya çalışırlar…
9.
Cebrâil’den cinsel kudret ilâcı:
Derginin belki en çirkin ve en desteksiz düzmecesi örneğini şu satırlarında
buluyor: “…Peygamber’in cinsel gücünün bir gün sonu gelmişti. İmam Gazzâlî’nin
yazdığına göre, Peygamber’in cinsel organı (Gazzâlî en açık ifadeyi kullanır)
artık kalkmaz olmuştu. Kaygılanıyordu, konuyu Cebrâîl’e açtı. Bu şeyin nasıl
kaldırılıp sertleştirilebileceğini sordu. Cebrâil bu konuda Allah’tan aldığı
bilgiyi Muhammed’e iletti: Herîse (aşûre gibi bir şey) yiyeceksin.”20
Bu katmerli düzmecenin katlarını açalım:
a) Gazzâlî’nin İhyâ’sı güvenilir bir hadîs kitabı değildir.
Kitabın içindeki hadîsler, sonradan hadîs uzmanlarınca incelenmiş ve asılsız
olanlar ile mûteber olanlar ayrılmış, kitabın her sayfasının altında dipnotu
şeklinde yazılmıştır. Derginin hadîs diye naklettiği söz ve olayın rivâyet
yönünden güvenilir olmadığı, zayıf, asılsız ve uydurma olduğu, aynı sayfanın
altında, 6 numaralı dipnotunda açıklanmıştır. Hem “tarafsızlık” ve “bilimsellik”
örtüsüne bürünmek, hem de bu açıklamayı görmezlikten gelmek en azından göz
boyamadır. Böyle bir olay ve böyle bir hadîs yoktur.
b) Gazzâlî bu söze ve dergide yer verilen diğer zevâtın bu
konudaki sözlerine şu başlık altında yer vermiştir: “Evliliğin beş faydası
vardır: Çocuk sahibi olmak, cinsî doyum, ev idaresi, ailenin genişlemesi,
onların bakım ve eğitimlerini sağlama yoluyla nefis terbiyesi.” Bu faydalardan
biri olarak kişinin eşi ile aile hayatını yaşamasını açıklarken Gazzâlî, her
zaman ibâdet yapılamayacağını, birşeyi devamlı yapmanın rûhî sıkıntılara yol
açacağını, insanların ruh yapılarına göre eğlencelerinin olduğunu, akar suya
bakmak, kırda dolaşmak gibi yollarla ruhunu dinlendirenler olduğu gibi eşleriyle
beraber olarak da aynı sonucu elde edenlerin bulunduğunu kaydetmiştir. İşte bu
çerçeve içinde derginin hadîs diye ileri sürdüğü söz ve olayı da kaydetmiştir.
Ancak “bazı rivâyetlerde geldiğine göre”, “eğer bu haber doğru ise” demek
suretiyle kendisinin de de hadîsin sıhhatinden şüphede olduğuna işaret etmiştir.
(s. 31). Bütün bu hususları belirtmemek bilimsellikle(!) bağdaşmaz.
c) Uydurma olduğu halde bu haberi bir de biz, doğru olarak
tercüme edelim ve derginin yaptığı saptırmanın, tahrîfin ve düzmecenin
boyutlarını görelim: “Cebrâîl’e, cinsî temas konusundaki zayıflığımdan şikâyet
ettim, o da bana herîseyi tavsiye etti.” Evet, bu uydurma sözün de tamamı
kelimesi kelimesine bundan ibârettir. Buna göre:
aa) “Peygamber’in cinsel organı artık kalkmaz olmuştu” sözü derginin
uydurmasıdır.
ab) “Gazzâlî en açık ifadeyi kullanır” sözü, o şeyi yazı boyunca ağzından
düşürmeyen yazarın uydurmasıdır.
ac) “Bu şeyin nasıl kaldırılıp sertleştirilebileceğini sordu” sözü yazarın
katmerli yalanlarındandır.
ad) “Cebrâîl, Allah’tan aldığı bilgiyi Muhammed’e iletti” sözü yazarın
uydurmasıdır.
Sonuç olarak böyle bir hadîs yoktur. Derginin yazarı, uydurma hadîsle de
yetinememiş, birkaç cümle de kendisi uydurarak yalancılar safına katılmıştır.
10.
“Hemen ihramdan çıkın ve karılarınızla yatın”:
Derginin mahut yazıyı hazırlayan yazarına göre “kalkmış zekerin indirilmesi için
hiç zaman yitirilmemesi istenir. Nerede ve ne zaman olursa olsun zekerin öfkesi
giderilmelidir. Bir hadîse göre bir hacc esnasında Peygamber şu buyruğu verir:
“Hemen ihramdan çıkın ve karılarınızla yatın…”
Bu sözleri okuyan kimse, “insanın cinsel duygusu harekete geçince haccda bile
olsa ihramdan çıkıp eşi ile yatmalıdır, Hz. Peygamber (sav) böyle emretmiştir”
mânâ ve hükmünü çıkaracak ve yanılacaktır. Çünkü ihramın belli bir yeri ve
müddeti vardır ve bu müddet içinde ihramdan çıkıp eşi ile yatmak yasaktır, bunun
dinî cezası bile vardır. Yazının altında gösterdiği kaynakları yazar da okusa ve
ilim namusuna sadık kalarak okuduğunu doğru aktarsa idi hâdisenin şundan ibâret
olduğu anlaşılacaktı: Peygamberimiz (sav) yalnızca hacc etmeyi niyet ederek
gelen ashâbının, uzun zaman ihram içinde ve ihram yasaklarını yaşayarak vakit
geçirmelerini önlemek üzere -zamanı geldiği, müddeti dolduğu için- ihramdan
çıkmalarını ve isterlerse eşleri ile de yatabileceklerini, sonra Arafât’a
çıkılacağı zaman yeniden ihrama gireceklerini bildirmiştir. Müslim’in
Sahîh’inde, hadîsi Câbir’den nakleden Atâ, bu emrin mâhiyetini, yukarıda
gördüğümüz şekilde istismar edilmesin diye, nasıl da güzel açıklamıştır:
“Peygamberimiz (sav) bu emri ile ashâba, ille de karılarınızla yatın demedi,
yalnızca bunun helâl olduğunu onlara bildirdi”21
II.
HZ. PEYGAMBER VE KADINLAR
Burada, Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz’in kadına verdiği değeri, kadınlarla
ilgili ıslâhatını, niçin birden fazla evlendiğini özet halinde sunmaya
çalışacağız.
İslâm’dan önce kadınların birçok insanî haktan mahrum bulunduğu ve eşya gibi
kullanıldığı bilinmektedir. İslâm kadını yüceltmiş, özelliklerine bağlı
farklar dışında erkeğe eşit kılmış, aile ve toplum hayatı içinde yerini almasını
sağlamıştır. Kadın istemediği bir kimse ile zorla evlendirilemez, istemezse
-evlenirken şart koşmak suretiyle- kocasının ikinci bir kadınla evlenmesine mâni
olabilir, gerektiğinde camiye giderek ibadet eder, öğrenim görür (bunlardan onu
kimse mahrum bırakamaz), evin geçimi kocaya ve erkek yakınlarına ait olduğu için
geçim tasası yoktur, ev işlerini gücü yettiği kadar yapar, kocası ve
çocuklarından başkasına hizmet etmeye mecbur değildir, mirasta erkek kardeşinin
aldığının yarısı kadar pay alır;- detaylı açıklama İslam'da kadın hakları adlı
dosyamızda - fakat kendisi cihadla (askerlikle) yükümlü olmadığı, evin
masraflarına ve evlenme masraflarına katılmadığı için aldığı yanında kalır,
sonunda erkek kardeşinin aldığına eşit hale gelir, seçme (bey’at) ve danışmaya
katılma hakkı vardır, toplum içinde kendi özellikleriyle bağdaşacak görevler
alır ve hizmete katılır…
Peygamberimiz (sav) bütün evlilik hayatında eşlerinden birine bir fiske
vurmamış, hakaret etmemiş, sevgi ve saygı göstermiş, ev işlerinde -gerektiğinde-
onlara yardım etmiş, müslümanlara “kadınlar hakkında daima iyi davranmalarını,
onları kendi akıllarınca düzeltmeye kalkmamalarını, maddî ve mânevî
ihtiyaçlarını temin etmelerini tavsiye etmiş”, “iyileriniz, kadınlarınıza karşı
iyi olanlarınızdır” buyurmuştur.
İslâm’da boşama hakkı prensip olarak erkekte bulunmakla beraber, akit
esnasında veya daha sonra bu hakkı kadının da alması mümkündür. Ayrıca
geçimsizlik, erkeğin yetersizliği, bazı hastalıklar, kayıplık vb. sebeplerle
hâkim veya hakeme başvurmak suretiyle kadına da, evlilik hayatını sona erdirme
hakkı verilmiştir.
Sevgili Peygamberimiz (sav) kadınları (eşlerini) severdi, “Bana dünyanızdan üç
şey sevdirildi (üç şeyi severim): Kadın, güzel koku ve namaz; ama benim gönlüm
namazdadır” buyurmuştur. O eşlerini sever, onları mutlu etmeye çalışırdı,
ancak sabahlara kadar da namaz kılar, günlerce -bazen iftar etmeden- oruç tutar,
başta peygamberlik, toplumun liderliği ve devlet başkanlığı olmak üzere
yüklendiği birçok görevi mükemmel bir şekilde yütürdü. Peygamberimizin (sav)
niçin birden fazla kadınla evlendiğini anlamak isteyenler önce şu gerçekleri
bilmelidirler:
Kendisi yirmi beş yaşında iken, kırk yaşında dul bir kadın olan Hz. Hatice ile
evlenmiş ve yirmi beş yıl yalnızca bu eşi ile mutlu bir hayat yaşamışlardır.
Kırk yaşından sonra Kureyş
büyükleri, İslâm dâvasından vazgeçmesi pahasına kendisine başkanlık, kadın
(kızlarını) ve servet teklif ettikleri zaman “Güneşi sağ elime, ayı da sol elime
verseniz, ya uğrunda ölmeden, yahut da hedefime varmadan bu dâvadan dönmem”
demiştir. Hz. Hatice’den sonra, kendisi elli üç yaşlarında iken evlendiği ikinci
kadın ise elli yaşında dul ve kimsesiz bir kadın olan Sevde idi.
Bütün bunları iz’an ve insaf ile düşünen kimse, ister müslüman olsun, ister
gayrimüslim, Peygamberimiz’in (sav) birden fazla kadınla evlenmesine, cinsî
tatmin dışında sebepler aramak durumundadır. Biz bu sebepleri şu maddeler içinde
görüyoruz:
a) Birden fazla kadınla evliliği Hz. Peygamber (sav)
getirmemiştir. İslâm geldiği zaman dünyanın birçok yerinde ve bu arada
Arabistan’da erkekler birden fazla kadınla evli idiler. İslâm zaman içinde
bir yandan kadına çeşitli haklar verip onun durumunu iyileştirmiş, diğer yandan
zarûrî haller dışında tek kadınla evlenmeyi tavsiye etmiş, gerektiğinde birden
fazla kadınla evlenmeyi ise yeterlik ve adâlet şartlarına bağlamıştır. Bütün
bu ıslâhatın tamamlandığı zamanlarda, Peygamberimiz (sav) de -aşağıda
sıralanacak sebeplerle- birden fazla eşe sahipti, O’nun (sav) boşadığı kadınlar
da mü’minlerin anneleri olmakta devam edecekleri için başkasıyla evlenemezler,
b) Kadınlarından bir kısmı ile evlenmesi onların İslâm
uğrunda çektikleri meşakkatlere karşı bir mükâfatlandırma mahiyetindedir. Ümmü
Seleme, Ümmü Habîbe, Sevde gibi eşleriyle bu yüzden evlenmiştir. Bu hanımlar
dinlerini koruma uğrunda Habeşistan’a göç etmişler, orada eşlerini de kaybederek
dul kalmışlardı.
c) Birkaç eşiyle evlenme sebebi, onların kabilelerini
İslâm’a kazanmak, aradaki düşmanlık duygularını dostluğa çevirmektir; Safiyye,
Cüveyriye gibi hanımları ile bu yüzden evlenmiştir.
d) Ebû Bekir, Ömer gibi en büyük dostları ve yardımcıları
kızlarını O’na (sav) teklif etmişler, kendileri de bunu uygun buldukları için
Âişe ve Hafsa ile evlenmiş ve dostlarının arzularını yerine getirmişlerdir.
e) Resûlullah’ın (sav) en önemli görevi İslâm’ı ümmetine doğru
bir şekilde aktarmak, öğretmek, yaşatmak ve gelecek nesillere intikalini
sağlamaktı; ümmetin yarısı kadındı, onların da İslâm’ı ve bu arada aile hayatı
ile ilgili ahkâmı bilmeleri gerekiyordu; birden fazla kadın, bir kadından daha
çok bilgi edinme ve aktarma kaynağı demekti ve Allah Resûlü (sav) bundan da
istifade etti, bugün elimizde bulunan birçok hadîsin ilk râvîleri O’nun (sav)
sevgili eşleridir.
Eğer Peygamberimiz (sav) isteseydi yüzlerce kadınla evlenebilirdi, bunlarla
sırf cinsî tatmin için evlense idi, birçoğu yaşlı dul kadınlarla değil, daima
güzel ve çekici kızlarla evlenirdi. (Hz. Âişe’den başka kızla evlenmemiştir).
O’nunla (sav) evlenmeye can atanların, nikâhı altında kalmak için her
fedâkârlığa razı olanların ruh halini anlamak için O’na (sav), kafasını “cinsel
dürtü” ile bozmuş insanların gözüyle değil, ümmetin gözüyle bakmak gerekir;
ümmetine göre, O (sav), Allah sevgilisi, günahkârların şefâatçisi, eşsiz ve
üstün örnek; insan, cin ve peygamberlerin Efendisi, kâinatın yaratılış sebebi,
dışı insanlar ile, içi daima Allah ile meşgul, dünyanın en büyük dininin
Peygamber’i ve Allah’ın insanlığa son elçisidir. Bugün dünyada yaşayan bir
milyar müslümanın her gün kendisini, iman ve sevgi ile selâmladığı, dünya ve
âhirette şefâatini dilediği yegâne kâmil insandır.
III.
PEYGAMBERİMİZİN GÜNLÜK VE AİLE HAYATI
A. Günlük Hayatı:
Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz sabah namazını kıldıktan sonra seccadenin üstüne
uzanır, güneş doğuncaya kadar istirahat eder, sonra uzaktan yakından kendisini
görmeye gelenleri kabul etmeye başlardı. Gelenler halka şeklinde etrafında
toplanırlardı, O, çevresindekilere vaaz eder, öğütler verir, sorularını
cevaplandırır, hattâ gördükleri rüyâları tabir ederdi. Bazen arkadaşlarına kendi
rüyâlarını anlatırdı. Hem okul, hem meclis, hem de sohbet yeri olan mescitteki
bu oturumlarda herşey konuşulurdu. Bir yandan cahiliyye devri konuşulur, bu
devre ait şiirler okunur, öte yandan yeni İslâm devlet ve toplumunun sosyal,
ekonomik, siyâsî meseleleri müzâkere edilir, ganîmet ve zekât dağıtılır, gelir
ve gider durumu görüşülürdü.
Genellikle bu faaliyet kuşluk zamanına kadar sürerdi. Kuşluk vakti gelince
(güneşin doğmasından bir iki saat sonra) Peygamberimiz (sav) dört, yahut sekiz
rek’at kuşluk (duhâ) namazı kılar, sonra evine gelir, ev işleriyle meşgul olur,
elbise ve ayakkabıları tamir eder, hayvanlarını sağardı.
İkindi namazından sonra eşlerini teker teker ziyaret eder, hal ve hatırlarını
sorar, geceyi ise -genellikle- sırayla birinin yanında geçirirdi.
Peygamberimiz’in (sav) evi, herbirini bir eşine tahsis ettiği, kerpiçten
yapılmış, üstü hurma dallarıyle örtülmüş basit odacıklardan ibaretti. Geceyi
geçireceği eve diğer eşleri de gelir, Peygamberimiz (sav) yatsı namazından
dönünceye kadar aralarında görüşüp konuşurlardı. O (sav), namazdan dönünce
herbiri kendi odasına çekilirdi; Resûlullah (sav) Efendimiz, yatsı namazından
sonra oturup konuşmayı, vakit geçirmeyi sevmezdi. Yatmadan önce “İsrâ, Zümer,
Hadîd, Haşr, Teğâbun, Cum’a” sûrelerinden birini okur, sonra dûasını yapar ve
sağ tarafı üzerine yatar, sağ elini, sağ yanağının altına koyardı. Yatağı ya
deri, ya hasır, yahut da basit bir yataktı.
Allah’ın ve ümmetin Sevgilisi Peygamberimiz Efendimiz (sav) gecenin yarısı,
yahut üçte ikisi geçince uyanır, yastığına yakın bir yerde bulundurduğu misvakı
(belli bir ağaçtan yapılmış bir nevi fırça) ile dişlerini ovar, sonra kalkar,
abdest alarak -bütün ömrünce devam ettiği- gece namazını kılardı.22 Bu namaz on
bir rek’attı, uzun zaman ayakta durduğu için ayaklarının şiştiği olurdu.
Önceleri sekiz rek’atta bir oturduğu, sonra on bire tamamladığı halde,
yaşlanınca iki rek’atta bir oturarak kılardı. Gece ibâdetini edâ edince bir süre
daha yatağında uyur, sonra Bilâl sabah ezanını okurken uyanır, abdest alır,
sabah namazının sünnetini odasında kılar ve cemâatle farzı edâ etmek üzere
mescide giderdi.
B.
Aile Hayatı:
İnsânî duygular, siyâsî ve sosyal sebeplerle hayatını birleştirdiği eşleri,
O’nun (sav) sâde hayatına ayak uydurmak zorunda idiler. Bu sebeple bazen
hayatlarından şikâyetçi olur, bazen de birbirlerini kıskanırlardı; fakat Resûl-i
Ekrem (sav) bir gün bile onlardan şikâyetçi olmamış ve kendilerine karşı sertlik
göstermemiştir.
Eşleri arasında en çok Hz. Hatice’yi severdi; kendisi yirmi beş, o ise kırk
yaşlarında iken evlenmişlerdi, buna rağmen yirmi beş yıl, yalnız Hatice ile
iffetli ve mutlu bir hayat yaşamış, çok yaygın bir âdet olmasına rağmen onun
üzerine ikinci bir kadınla evlenmemişti. Sevgili eşinin vefâtından sonra da onu
hiçbir zaman unutmamıştı. En küçük bir hatıra ona olan sevgisini tazeler, sevgi
ve rahmetle anmasına vesile olurdu. Hz. Hatice’nin vefatından sonra idi; bir gün
kızkardeşi Hâle, Efendimiz’i (sav) ziyarete gelmiş, huzuruna girmek için izin
istemişti. Sesi, Hz. Hatice’nin sesine benzediği için Peygamberimiz (sav)
heyecanlanmış ve “bu gelen muhakkak Hâle’dir” demişti. Yanında bulunan Âişe bu
durumdan üzülmüş, “ölen bir kadını böylesine hatırlamanın ne mânâsı var, Allah
sana daha iyi zevceler verdi” demişti. Resûlullah’ın (sav) cevabı şöyle oldu:
“Hayır, gerçek senin dediğin gibi değildir; herkes bana inanmadığı zaman bana
inanan o idi, herkes Allah’a ortak koşarken o müslümanlığı kabul etmişti, benim
hiçbir yardımcım yok iken o bana yardım ediyordu!”
Resûl-i zîşân Efendimiz (sav) Hz. Hatice’den sonra en çok Hz. Âişe’yi severdi;
ancak bu sevginin yönlendiricisi ne çekicilik idi, ne de cinsî arzû! Çünkü
Sâfiyye, Âişe’den daha güzeldi, güzellikte ondan geri kalmayan başka eşleri de
vardı. Bu sevginin sebebi, Hz. Âişe’nin kabiliyeti, zekâsı, İslâm’ı anlama,
yorumlama ve aktarmadaki başarısı idi. Peygamberimiz (sav) “Bir kadın dört şeyi
için seçilir: Malı, güzelliği, soyu ve dindarlığı; siz kadının dindar olanını
tercih ediniz” buyurmuşlardır. Kendileri de tercihlerinde bunu dikkate
almışlardır. Hz. Âişe ictihad kafasına sahip, görüp işittiğini iyi kavrayan,
kavradığını iyi yorumlayan bir kadındı. Ashâb ile dînî konular üzerine girdiği
tartışmaların çoğunda kendisi haklı çıkmıştır (Bu konuda Zerkeşî’nin müstakil
bir eseri vardır).
Efendimizin (sav) eşleri arasında arasıra meydana gelen sürtüşmeler kalıcı
olmaz. Muhterem Eşlerinin, eğitimi sayesinde temizlenmiş gönülleri, kötü
duygulara kısa zamanda galip gelir, dostlukları avdet ederdi. Her gün bir araya
gelip yatsı sonuna kadar Peygamberimizi (sav), sırası gelenin odasında
beklemeleri de bunu göstermektedir. Hz. Âişe’nin, münafıklar tarafından ortaya
atılan bir iftira ile suçlandığı sırada -meşhûr deyişimizle kuması olan-
Zeyneb’in onun lehinde şahitlik etmesi bu dostluğun bir başka delilidir.
Hz. Âişe, Sevgili Eşine (sav) karşı beslediği aşırı muhabbet sebebiyle sık sık
kıskançlık duygusuna kapılır, bazen bunu yenemeyerek sert çıkışlar yapardı.
Böyle bir davranışının üzerine babası Ebû Bekir gelmiş, onu azarlamak istemiş,
fakat Peygamberimiz (sav) bunu önlemişti. Ebû Bekir kalkıp gitti, bir süre sonra
tekrar uğradığında karı-kocanın barıştıklarını, sevgi içinde sohbet ettiklerini
görmüş ve “demin kavganıza katıldık, şimdi de barışınıza katılalım” demişti.
Tarih boyunca birçok büyük insan, yüce hedeflere erişebilmek için dünya
menfaatlerine, rahat ve huzura arkasını dönmüş, büyük çileler çekmişlerdir. Bu
sıkıntılı ve çileli hayatı, sevdiklerine yaşatmamak için bunların çoğu bekâr
kalmayı tercih etmiş, kadın ve çocuk sevgisinden mahrum yaşamışlardır. Resûl-i
Ekrem Efendimiz (sav) bu konuda emsalsiz bir örnektir; O (sav), hem çilelerin en
büyüğünü yaşamış, hem evlenip çoluk çocuk sahibi olmuş, hem de -çoğu servet ve
refâh ortamında yetişmiş- eşleri ile çocuklarına, diğer müslümanların altında
bir refah yaşatmıştır. Fetihler İslâm toplumuna servet akıtmaya başlayınca,
eşleri bundan pay istemişler, O (sav), buna karşı çıkarak “ya ben, yahut da
dünya zineti ve zevkleri” demişti. Eşsiz eğitiminin tesiri iledir ki hepsi O’nu
(sav) tercih etmiş, birer kat elbiselerini ve kerpiçten odaları içinde birer
gönül sultânı olarak yaşamışlardı. Olayı Kur’ân âyetlerinden takip edelim: “Ey
Peygamber, eşlerine şöyle de: Eğer dünya(nın parlak) hayatını ve güzelliklerini
istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle
(gönül hoşluğu) ile serbest bırakayım. Eğer Allah’ı, peygamberini ve âhiret
yurdunu diliyorsanız bilin ki, Allah içinizden güzel davrananlar için büyük bir
mükâfat hazırlamıştır.”23 Resûl-i Ekrem (sav) bu zühd hayatını yaşarken
zorlanmıyordu. Çünkü insanlara maddî varlığın ve zevklerin bahşettiği huzur ve
mutluluğu O (sav), sevdiği Rabbi ile, bir an kesintiye uğramadan devam eden
beraberlikte buluyor, “bu kadar açlık ve susuzluğa nasıl dayandığını” soranlara
“O beni yedirip, içiriyor” cevabını veriyordu. Bu ruh halini ve kemâlini, yirmi
üç yıllık eğitimcilik hayatında, başta ailesi ve yakınları olmak üzere ashâbına
da aktarmaya çalışmış ve büyük ölçüde başarılı olmuştur. Sevgili Peygamberimiz
(sav) dünya menfaat ve zevklerine hor bakan hayatı ile, kendisinden sonra
gelecek olan devletlilere de örnek olmak istemiştir.
Örnek İnsan, Yüce Peygamber (sav) ev idaresi ile bizzat meşgul olmaz, eline
geçeni, evine gelmeden son kuruşuna ve parçasına kadar ümmete dağıtırdı. Kendisi
ve âilesi, Hayber civarındaki küçük arâziden elde edilen gelir ile geçinirlerdi.
Evin idaresini Hz. Bilâl yürütürdü, bir gün kendisine Hz. Peyamber’in (sav)
âilesinin nasıl geçindiğini sordular. Bilâl şöyle anlattı: “Resûlullah’ın (sav)
evinin idaresini ben yürütüyordum. Kendileri çok sâde ve yoksulca bir hayat
sürerlerdi. Bununla beraber hiçbir misafiri çevirmez, onlara bazen bizzat hizmet
ederdi. Eve bir yoksul gelir de yardım isterse olanı verirdi, evde birşey
bulunmazsa beni gönderir, ödünç buldurur ve yoksulu yine boş çevirmezdi.”
C.
Çocuklar ve Çocukları:
1. Çocuklar:
Resûl-i Ekrem (sav) ümmetini, evlenip çocuk sahibi olmaya ve çoğalmaya
teşvik etmiş, çocukları sevmiş ve herkesin sevmesini istemiştir. Kendileri deve
üzerinde bir yerden gelirken çocukları görürse onları devesine alır ve
sevindirirdi. Çocukları sevdiği için rastladığı yerde selâm verir, böylece hem
onları sevindirir, hem de eğitirdi.Bir gün Hâlid b. Sa’îd isimli sahâbî, yanına
aldığı küçük kızı ile beraber Peygamberimiz’i (sav) ziyarete gelmişti. Kız
Habeşistan’da dünyaya geldiği için ona, Habeş dili ile “güzel kız” diye hitap
etmiş, onu yanına almış, kızın kendisi ile oynamasına ve bu arada, iki kürek
kemiği arasındaki “peygamberlik mührü” ile oynamasına izin vermişti. Bilâhare
kendisine bir yerden, etrafı işlemeli kumaş parçaları hediye edilmiş, bunu kime
vereceğini bir müddet düşündükten ve yanındakilere sorduktan sonra, Hâlid’in bu
küçük kızını çağırtarak kumaşları ona vermişti. Bir başka gün yoksul bir kadın,
iki çocuğu ile beraber Hz. Âişe’ye gelir, Âişe bunlara verecek başka bir şey
bulamadığı için bir tek hurma verir, kadın da bu hurmayı iki parçaya böler ve
çocuklarına verir. Misafirler ayrıldıktan sonra Resûlullah (sav) Hz. Âişe’nin
yanına gelince Âişe olayı kendilerine anlatır, Efendimiz (sav) şu cevabı verir:
“Allah kimlere çocukları sevdirir, onlar da hakkıyle severlerse ateşten
kurtulurlar.” Çocukluğunu Hz. Peygamber’in (sav) yanında geçiren Hz. Enes,
Resûlullah’ın (sav) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Uzunca kılmak üzere bir
namaza durduğum zaman, bir çocuğun ağladığını duyarsam, namazımı kısaltırım;
çünkü çocuğun ağlaması anneyi üzer.”O’nun (sav) çocuklara karşı sevgisi ve
merhameti, yalnızca müslüman çocuklarına ait değildir. Bir savaşta, iki birlik
arasında kalan birkaç çocuk ölmüştü. Sonradan Resûlullah (sav) durumu haber aldı
ve son derece üzüldü. Ashâb O’nun (sav) bu derecede üzüldüğünü görünce “Ey
Allah’ın Resûlü (sav)! Niçin bu kadar üzülüyorsunuz, onlar nihayet kâfir
çocukları değil mi?” dediler ve şu cevabı aldılar: “Bu çocuklar, Allah’a ortak
koşan kâfirlerin çocukları da olsalar sizden daha iyidirler; dikkat ediniz,
çocukları öldürmeyiniz, asla çocukları öldürmeyiniz! Her insan, Allah’ın insan
nev’ine verdiği özellikler (fıtrat) ile doğmaktadır!”Efendimiz (sav) elindeki
meyvaları en küçük çocuklara verir, onları sever, okşar ve öperdi. Bir gün yine
çocukları severken bir bedevî gelmiş, “siz çocukları böyle sever misiniz, benim
on torunum var, daha bir tanesini kucağıma alıp sevmedim” demişti. Resûl-i Ekrem
(sav): “O halde Allah seni, şefkat duygusundan mahrum etmiş” buyurdu.Kâinâtın
Öğünç Vesilesi (sav), Mekke’den Medine’ye ulaştığı sırada ensâr kızları -diğer
kalabalık içinde- karşılamaya çıkmış, şarkı ve marşlar okumuşlardı.
Peygamberimiz (sav) bu çocukları okşadı ve onlara sordu: “Beni sever misiniz?”
hepsi birden “evet” diye bağırdılar; O (sav), “ben de sizi, hepinizi seviyorum”
dedi.
2.
Çocukları:
Peygamberimiz’in (sav) -ittifak edilen haberlere göre- altı çocuğu olmuştur.
Bunlardan ikisi (Kâsım ve İbrâhim) erkek, dördü ise (Zeyneb, Rukayye, Ümmü
Külsûm ve Fâtıma) kızdır. Bu çocuklardan beşi Hz. Hatîce’den, İbrâhim ise
Mâriye’den doğmuştur. Allah’ın takdiri ve nice hikmetleri yüzünden olmalı ki,
çocuklarından erkek olanlar küçük yaşlarında vefat etmişler, kendisinden sonraya
kalan tek çocuğu Hz. Fâtıma da, Sevgili Babasından altı ay kadar sonra O’na
(sav) kavuşmuştur.
Efendimizin (sav) oğlu İbrâhîm son nefeslerini solurken gönderilen haber üzerine
Peygamberimiz (sav) yetişmiş, çocuğu kucağına almış ve üzüntüsünden ağlamıştı.
Yanlarında bulunan Abdurrahman b. Avf “Ey Allah’ın Resûlü, ne yapıyorsunuz, siz
de mi ağlıyorsunuz?” deyince şu cevabı vermişlerdi: “Gönül üzülür, göz yaş
döker, ancak -bu sırada dilini göstererek- şu, Allah’ın razı olmadığı bir kelime
söylemez, Ey İbrâhîm, ölümünden dolayı çok üzgünüm!” Hz. Fâtıma, onbeş
yaşlarında iken kendisinden beş altı yaş büyük olan Hz. Ali ile evlenmiştir. Onu
daha önce Ebû Bekir ve Ömer de istemişler, Resûl-i Ekrem (sav) kendilerine
müsbet veya menfî bir cevap vermemişti, bu sırada Hz. Alî de isteyince ona
verdi. Mü’minlerin “Fâtıma Anamız” diye en az kendi anaları kadar sevdikleri bu
büyük kadının çeyizi “bir yatak, bir yatak çarşafı, iki el değirmeni (un ve
bulgur için) ve bir su tulumundan ibaret idi.
Resûlullah’ın (sav) çok sevdiği bu iki aziz varlık mutlu, fakat yoksul bir hayat
geçirdiler… Aile hayatında kaçınılmaz olan kırgınlıklar olursa Sevgili Babaları
(sav) hemen gelir, onları barıştırır, neşe ve mutluluklarını görünce mesut
olarak ayrılırdı. Birgün böyle bir barışma dönüşünde kendisine sevincinin
sebebini sormuşlardı, “en çok sevdiğim iki kişiyi barıştırdım” cevabını verdi.
Allah Sevgilisi’nin (sav) bu ölçüde sevdiği kızı unu kendi eliyle öğütür, bu
yüzden elleri yaralanırdı, evinin suyunu taşır, bu yüzden göksü yara olurdu,
evini barkını süpürür, toz toprak içinde kalırdı, ekmek ve yemeğini kendi
pişirir, dumana boğulurdu. Bu hal müslümanlar fakir iken böyle olduğu gibi,
servete kavuştuktan sonra da böyle devam etmiştir. Bir gün karı koca aralarında
dertleştiler; Hz. Alî su taşımaktan göğsünün yara olduğunu söyler, eşi de un
öğütmekten elinin yaralandığını dile getirir, Hz. Alî “babana bugünlerde birçok
esir geldi, gidip bir tane hizmetçi istesen” der, eşi de bunu uygun görüp
babasına gelir. Babası (sav) “hayır ola kızım, bir isteğin mi var?” diye sorunca
utanır, isteğini söyleyemez ve “babacığım sizi görmek ve selâm vermek için
geldim” diyerek evine döner. Bu defa Hz. Alî de yanına katılır, birlikte tekrar
gelirler ve durumlarını arzederek bir hizmetçi isterler. Yüce Peygamber (sav)
onlara “Suffe ehli ve diğer yoksullar sizden daha muhtaç, size veremem” der,
çaresiz dönerler. Resûl-i Ekrem (sav) işlerini bitirince, gönüllerini almak
üzere evlerine gelir, bu sırada yatmışlardır. Üzerlerinde kısa bir yorgan
vardır, başlarına çekseler ayakları, ayaklarına çekseler başları açıkta kalır,
Sevgili Babaları’nı görünce fırlarlar, O (sav), “sakın kalkmayın” der, gelip
yanlarına oturur ve şöyle buyurur: “Size, hakkınızda, sizin benden
istediğinizden daha hayırlı olacak bir şey (bilgi) vermeye geldim, bunu bana
Cebrâîl öğretti, yatacağınız zaman otuz üç kere sübhânellah, otuz üç kere
elhamdülillah, otuz dört defa da Allahuekber deyiniz”. Evet hizmetçi
çalıştırmanın birçok maddî ve mânevî sorumlulukları vardı. Bir Peygamber kızına
bunları taşımak ve belki de üzerinde kul hakkı bulunarak Rabbine kavuşmaktan
çok, çileli hayatın içinde pişmek, bitip tükenmez dünya işleri arasında devamlı
Allah’ı anmak ve ebedî hayatta Babası’nın (sav) meclisine lâyık olmaya çalışmak
yakışırdı.
Peygamber hanesinde hâkim olan sade hayat, O’nun çocuklarının evlerinde de
görülmeli idi. Nitekim Hz. Fâtıma’ya kocası bir altın gerdanlık hediye etmişti.
Peygamberimiz (sav) bunu görünce -doğrudan kendisine bir şey söylemeyip- Hz.
Âişe’ye: “Herkesin, Peygamber’in kızı Fatma’nın boynunda alevden bir halka
gördük” demelerini kabul eder misiniz?” demiş, Hz. Fâtıma bunu duyunca derhal
gerdanlığı sattırmıştı. Onlar Peygamber hanımları, peygamber çocukları idi,
diğer müslümanlardan farklı olmalı idiler; ancak bu fark, başkalarından daha
zengin, daha müreffeh olmak şeklinde değil, başkaları açlıktan karınlarına bir
taş bağlarken onlar iki taş bağlamak, başkaları doymadan doymamak, başkaları
zînetler içinde dolaşırken onlar sade yaşamak suretinde gerçekleşecekti.
O’nun (sav) engin sevgi gölgesinin, torunlarının üzerine düşmemesi
düşünülemezdi. Onları sık sık görür, sever, gönüllerini alır, gerektiği zaman
avuturdu. Kızı Zeyneb’den olma torunu Ümâme küçüktü, Peygamberimiz’in (sav)
yanında bulunuyordu, Sevgili Dede çocuğu bir şeyler ile oyalayıp namaza
durmuştu, başını secdeye koyunca çocuk koşarak geldi ve sırtına bindi, merhamet
ve şefkat kaynağı Yüce Peygamber (sav), namazının geri kalan kısmını çocukla
tamamladı, kalktıkça düşmesin diye onu bir eliyle omuzunda tutuyor, secde
ettikçe bırakıyordu.
Bir gün elinde bir gerdanlık olduğu halde eve geldi ve “bunu, içinizde en çok
sevdiğime vereceğim” dedi, evdekiler “her halde Ebû Bekr’in kızına (Âişe’ye)
verecek” dediler, torunu Ümâme’yi çağırttı, gerdanlığı eliyle onun boynuna
bağladı, çocuğun gözleri ağrıyordu, mübârek elleriyle onları da sildi.
Asırlar boyu milyarlarca insanın gönlünde taht kuran Yüce Peygamber’in (sav)
sâde ve mütevâzı görünüşü içinde insana ürperti, hayret ve gıpta duygularını
birlikte yaşatan aile hayatından çizgiler sunmaya çalıştık. Görülen odur ki kişi
dururken Peygamber, has kul, büyük ve kâmil insan, milyarların sevgilisi
olamıyor!*
1. Tercüman gazetesi ve Girişim
dergisinde yayımlanmıştır. Yıl: 1987.
2. Bunun mânâsı “mehir istemeden onunla evlenmeye razı olan kadınlar”dır.
3. Ahzâb: 33/50.
4. Ahzâb: 33/51.
5. Müslim, Sahih, 1463.
6. İslâm Peygamberi, c. II, s. 18; Mevlânâ Şiblî’ye göre Hz. Âişe, Peygamberimiz
(sav) ile evlendiği zaman on sekiz yaşında idi; Asr-ı Sa’âdet, İst. 1928, c. II,
s. 997.
7. Tabakât, c. VIII, s. 101 vd.; Prof. Hamîdullah, age., c. II, s. 20 vd.
8. Prof. Hamîdullah, age., c. II, s. 20 vd.
9. Taberî, c. 28, s. 91.
10. Tahrîm: 66/1.
11. Itk, 13.
12. Muhabbar, s. 88-89; Prof. Hamîdullah, age., c. 2, s. 22.
13. Buhârî, Meğâzî, 38; Hucurât, 11; Talâk, 1.
14. Meğâzî, 38.
15. Müslim, Nikâh, 84.
16. Ayrıca bkz. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, c. 2, s. 24.
17. Tabakât, c. 8, s. 148.
18. Müslim, Tevbe, 56.
19. Buhârî, Tefsîru sureti’n-Nûr, 6.
20. Gazzâlî, İhyâ, c. 2, s. 28.
21. Müslim, Hacc, 141.
22. Müzzemmil: 73/20.
23. Ahzâb: 33/28-29.
* Peygamberimiz’in (sav) âile hayatını yazarken başvurduğumuz kaynaklar: Kur’ân-ı
Kerîm, meşhur altı hadîs kitabı (el-Kütüb’s-sitte), İbn Sa’d, Tabakat (8. cilt),
Prof. M. Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I-II, Mevlânâ Şiblî, Asr-ı Sa’âdet, II,
A. Azzâm, Resûl-i Ekrem’in (sav) Örnek Ahlâkı…
Yazan - Derleyen :Tuğra
SÂBİLİK - ORUÇ
İslam’a ve müslümanlara her fırsatta saldırmayı kendisine şiar edinen T.
Dursun şöyle başlıyor yazısına:
1-Sâbiler’in ismi Kur’anı Kerimde üç yerde geçmekte ancak inanç ve
ibadetlerinden söz edilmemektedir.“..İbrahim Peygamber, yıldızı görür,
yıldıza , “Tanrım” der; Ay’ı görür, Ay’a “Tanrım” der. Güneş’i görür,
Güneş’e “Tanrım” der. Bu gökcisimlerinden Güneş’i daha büyük ve daha parlak
görünce, “İşte Tanrım budur, bu daha büyüktür” diye konuşur. Ne var ki,
“Tanrı” dedikleri batınca, onlara “Tanrı” demekten vazgeçer. İbrahim
Peygamber önce yıldızdan, sonra Ay’dan en sonunda da Güneş’ten vazgeçer.
Kur’an’ın En’am Suresi’nin 76, 77 ve 78. Ayetleri böyle anlatır, İbrahim
Peygamber’in “asıl Tanrı”ya dönüşünü…
Hz.
İbrahim’in “Tanrı” arayışını Kur’an ayetlerinden aktararak vermektedir.
Sonunda da “Güneş’ten vazgeçer. Kur’an’ın En’am Suresi’nin 76, 77 ve 78.
Ayetleri böyle anlatır, İbrahim Peygamber’in “asıl Tanrı”ya dönüşünü.” Diye
bitirir. Aklınca Hz. İbrahim’in Yıldızları ve Güneşi Tanrı olarak kabul
eden Sabii’lerden etkilendiği imajını vermek istemekte ve buna zemin
hazırlamaktadır. Ancak En’am suresinin 78. ayetinin anlamını vermemekte kısa
bir cümleyle geçirmekte okuyucuya dürüst olduğunu(!)göstermek içinde sadece
78. ayet numarasını vermektedir. İsteyen okuyucu oraya baksın der gibilerden
ama kaç tane okuyucusu açıp Kur’ana bakacaktır ki? Kendisini zamanın en
büyük alimi olarak lanse etmiştir ya. Ama nedense ayetlerin devamı ve
sonucu olan “Ben, her dinden geçip yalnız hakka eğilerek yüzümü o gökleri ve
yeri yaratana çevirdim. Ve ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim."
dedi.” 79. Ayet numarasını vermemiştir. Hadi onu görmemiştir diyelim… Biz
aşağıda Kuranı Kerim de Hz. İbrahim’in Tanrı değil ama “Rab” arayışının
ayetlerinin tercümesi vererek okuyucuların yardımcı olalım.76.Üzerini gece
kaplayınca bir yıldız gördü: "Bu imiş Rabbim!" dedi. Batıverince de: "Ben
böyle batanları sevmem." dedi.77.Ay'ı doğarken görünce: "Bu imiş Rabbim!"
dedi. Batınca da: "Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermemiş
olsaydı, muhakkak ki, şu şaşkın topluluktan biri olacakmışım."
dedi.78.Güneşi doğmak üzere görünce: "Bu imiş Rabbim, bu hepsinden büyük!"
dedi. O da batınca: "Ey kavmim, haberiniz olsun, ben sizin şirk koştuğunuz
şeylerden uzağım! 79.Ben, her dinden geçip yalnız hakka eğilerek yüzümü o
gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben, Allah'a ortak koşanlardan
değilim." dedi. Ayetlerden de anlaşılacağı gibi Hz. İbrahim’in
Rabbini araması, gerçek yaratıcıyı bulmasıyla son bulmuştur.
2-“İbrahim Peygamber’i Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar
paylaşamaz. Ali İmran Suresi, O’nun için “hanif” ve “müslim”di der. İbn
Nedim’in ünlü “El Fihrist” adlı eserinde “Hanifler” şöyle tanıtılır:
“Hanifler, İbrahimci (el İbrahimmiye) Sabiilerin ta kendileridir.(s.32)”
İslam’ın,
Yüce Allah tarafından gönderilen dinlerin bir devamı olduğu, Âdem’den (a.s)
beri gönderilen peygamberlerin hep birbirini desteklediğini ilkokul mezunu
bir çocuk bile bilirken, "İbrahim’i(a.s) üç dinin mensuplarının
paylaşamadığını" söylemesi abesle iştigaldir. Ayrıca Kur’an’ı Kerim,
İbrahim’in (a.s) gerçek kimliğini şu ayetle ortaya koymuştur. “İbrahim, ne
yahudi ne de hıristiyandı; ancak o, lekesiz bir müslümandı ve Allah'a ortak
koşanlardan da olmamıştı.”(Âli İmran 67).
3-Abdest,
namaz, cenaze namazı, fıtr bayramı, kurban, hac, Kabe’nin kutsallığı gibi
inançların hepsi, yıldızlara ve Güneşe tapan Sabiilik’te var.Allah, Rahman,
Kur’an, Furkan, kitab, melek, insan, Adem, Havva, nebi, salat, alem hep
Süranca’dır.
1-Bir
dildeki kavramların bir diğer dile geçmesi, bir dilin bir başka dilden
kavramlarıyla aynı olması yadırganacak bir durum mu ki?
Kur'anı
Kerimde yabancı kelime olup olmadığı konusunda Kurtubi tefsirinden
yaptığımız alıntı umarız faydalı olur.Kur´ân-ı
Kerim´de arapların anlatım üslubuna göre dizilmemiş söz dizisinin olmadığı,
bununla birlikte Kur´ân-ı Kerim´de İsrail, Cibril, İmran, Nuh ve Lut gibi
arap dili ile konuşmayan kimselere ait özel isimlerin bulunduğu hususunda
imamlar arasında görüş ayrılığı yoktur... "kasvere" Habeşçedir.el-Ğassak,
Türkçede kokuşmuş ve soğuk anlamındadır. el-Kıstas rumca’da mizan,
terazi demektir. Siccil, farsçada taşlı çamur anlamındadır. Tur,
dağ anlamındadır. el-Yemm, süryanice deniz anlamındadır. et-Tennur
ise acemcede yeryüzü anlamındadır.İbn Atiyye der ki: Bütün bu kelimelerin
gerçek durumu şudur. Bunlar asıl itibariyle arapça değildir. Fakat
araplar bu kelimeleri kullanmış ve arapçalaştırmışlardır. O bakımdan bu
kelimeler arapçadırlar. Kur´ân-ı Kerim’in dilleriyle nazil olduğu Arab-ı
aribenin ticaretlerle Kureyşlilerin Şam ve Yemen tarafına yaptığı
yolculuklarıyla Müsafir b. Ebu Amr’ın Şam´a, Ömer b. el-Hattab’ın, Amr b.
el-As’ın, Umare b. el-Velid’in Habeşistan’a yolculuk yapmalarında görüldüğü
şekilde, diğer dillerin bazı kelimelerinin karıştığı da sözkonusu
olmuştur.Dil konusunda sözleri belge mahiyetinde olan el-A’şa´nın Hire’ye
yaptığı yolculuk ve oranın hıristiyanlarıyla sohbeti de bu türdendir. İşte
bütün bunlar aracılığıyla arapçaya, arapça olmayan birtakım kelimeler de
karışmıştır. Bunların bir kısmının harfleri azaltılarak değiştirilmiş,
arapça olmayan kelimelerin ağır söylenişleri hafifletilmiş ve araplar bu
kelimeleri şiirlerinde, karşılıklı konuşmalarında kullanmaya başlamış,
nihayet bu kelimeler sahih arapça kelimeler gibi kullanılır olmuş, bunlarla
birtakım hususlar açıklanır olmuştur. İşte bu noktada Kur’ân-ı Kerim de
bu gibi kelimeleri kullanmıştır.Kaynak olarak sâbiîlerin dilini ve dinini
alan yazar, acaba sâbiî dilinin bir başka dilden ve dinden etkilenip o
dildeki kelimeleri ve dini kavramları alabileceğini nedense hiç
düşünmemiştir. 2-Allah: Şu bir gerçektir ki Araplar Allah lafzını
kullanıyor ve biliyorlardı. Dil bilginleri bu ismin türemiş (müştak) midir,
yoksa zat-ı bari’nin özel ismi olmak üzere mi konulmuştur hususunda da
farklı görüşlere sahiptir. İmamı Şafiî, Ebu’l-Meali, el-Hattabi, el-Ğazzali,
el-Mufaddal, el-Halil, Sibeveyh gibi birçok arap dil bilgini ve İslam
âliminin “Allah ismi, özel isimdir türememiştir” sözünü bir kenara bıraksak
bile, türemiş bir isim olduğunu kabul eden dil âlimleri lah-elihe-lahe-velehe
kelimelerinden türemiş olabileceklerini söylemiş ve bunu delillendirmeye
çalışmışlardır ama hiçbir âlim bunun Arapça olmadığını iddia etmemiştir. T.
Dursun da âlim olmadığına göre onun sözünün ne değeri olur ki? 3-Rahman:
İnsanların cumhuru (çoğunluğu) "er-Rahmân" lafzının mübalağa ifade etmek
üzere "rahmet" kökünden türemiş ve mebni bir kelime olduğunu kabul
etmektedir. Manası ise, eşsiz olan rahmet sahibi demektir. İbnu´l-Enbârî´nin
"ez-Zâhir" adlı eserinde zikrettiğine göre el-Müberred "er-Rahmân"ın
İbranice bir isim olduğunu, Ebu İshak ez-Zeccac "Meani´l-Kur´ân" da:
Ahmed b. Yahya dedi ki: "er-Rahîm" arapça ve "er-Rahmân" İbranicedir. Fakat
bu kabul edilmeyen bir görüştür. 15 asırlık İslam tarihinde bu kelimenin
Arapça olmadığını söyleyen iki kişi çıkmıştır ve onlarda dikkat edilirse bu
kelimenin kökenin İbranice olduğunu iddia etmişlerdir.
4-Melek:
Sâbiîlerin tapındıkları yüce varlığa verdikleri bir isim olan Malka d Nhura
terimindeki “malka”, T. DURSUN’u şaşırtmış, melek kelimesinin Mandence’den
geldiğini sanmış olsa gerek.
5-Kurban:Sâbiîlerce kutsal öğretilerin deri üzerine yazılması
yasaklanmıştır. Zira her ne kadar Sâbiîler bazı ayinlerinde zaman zaman
çeşitli hayvanları kurban etseler de onlarca genel bir kural olarak hayat
yıkmak anlamına gelen öldürmenin doğru olmadığına inanılır. Bu nedenle
öldürülen hayvanların derilerini dini metinler için kullanmayı hoş
karşılamamaktadır.Sâbiîlerde kurban ayrı bir ibadet şekli olmaktan ziyade
rit yemeklerinin bir parçası olarak kabul edilir. Kesilecekse koç ya da
güvercin kurban edilir. Koyun kurbanına izin verilmez. Masigta töreninde
kurban edilen güvercin tören bitiminde kutsal ekmeklerle birlikte kült
kulübesine gömülür. Sâbiîlerde sığır ve tavuk gibi diğer hayvanların kurban
edilmesi ise hoş karşılanmaz.Kurban töreninde rahibin hazır bulunması
gerekir. Kesilirken dikkat edilecek hususlar 1-Demir bir bıçağın
kullanılması 2-Kurban kesilirken rahibin elinde yaklaşık 15 cm uzunluğunda
bir değneğin bulunması 3-Kurban öncesi rahibin bıçak ve değnekle nehirde
vaftiz olması 4-Kesim sırasında rahibin Kuzeye doğru dönmesi 5-Kesim sonrası
rahip elinde tuttuğu değneği nehre atması.Şimdi İslam'da ki kurbanla,
Sâbiîlikte kurbanın ne alakası var diye sormak lazım.
6-Nebi:Sâbiî kutsal kitaplarında peygamber kelimesine karşılık olarak nbiha
terimi kullanılır.Sâbiî metinlerinde iki grup peygamberin varlığından
bahsedilir. Sâbiîlerce iyi olarak kabul edilmeyen İbrahim, Musa ve İsa
tarihi şahsiyetlerin oluşturduğu ilk grup nbiha d kadba (sahte peygamber
veya sahteliğin peygamberi) olarak adlandırılır. nbiha d kuşta (gerçek
peygamber veya doğrulun peygamberi) olarak adlandırılan ikinci temsilcisi ve
eğiticisi olarak Yüce Tanrı tarafından görevlendirilen Şit ve Yahya gibi
kişiler bulunmaktadır. İslam'daki nebi kelimesinin sâbiîlikteki nbiha
kelimesinden geldiğini iddia eden
Dursun'a şunu sormak isterdik acaba Türkçedeki malak kelimesi de
sâbiîlikte olduğunu iddia ettiği melek kelimesinden mi gelmiştir. Ön bilgi
olarak şunu verelim onlarda melek inancı yok.Diğer
kelime yapıları üzerinde durmayı gereksiz görerek sözü uzatmak istemiyor,
verdiğimiz örnekler DURSUN’un ilmi kariyerini gözler önüne sermeye yeter
diye düşünüyoruz.“Hac, Kabe’nin kutsallığı inançların hepsi, yıldızlara ve
Güneşe tapan Sabiilik’te var” diyen yazar, Kabe’nin Hz. İbrahim ve oğlu
İsmail tarafından yapıldığını ve bunun Kur’anda da ifade edildiğini nedense
göz ardı etmektedir.
4-Ramazan
ayında Müslümanların tuttuğu oruç da Sabiilik’ten geliyor. Müslümanlıkta,
“farz” oruçlar bir aydır. Bu ay da kimi zaman 29, kimi zaman 30 gün çeker.
Sabiilik’te de aynen böyle. Ibn Nedim, “El Fihrist” adlı eserinde,
Sabiilik’teki farz orucunun 8 Mart’ta başladığını belirtiyor. Bunun dışında
9 Aralık’ta başlayan 9 günlük bir oruç ta var. Ayrıca, 8 Şubat’ta başlayan 7
günlük bir oruca çok önem veriyorlar. 16 ve 17 günlük “nafile” oruçlara da
değiniliyor.Öyle ya sâbiîlikte oruç var Müslümanlıktaki oruç ta oradan
gelmiştir. “E hristiyanlıkta ve Yahudilikte de oruç var onlardan gelmiştir"
demesi daha mantıklı olmaz mıydı? Hem Yahudilik, sâbiîlikten daha önce
gelmiştir. Nitekim Yüce Allah: “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten
sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz
kılındı.” (Bakara 183) Oruç Hz. Âdem’den beri ola gelen bir ibadettir.Yazar
“el-fihrist”teki sâbiîlikle ilgili bir bilgiyi alarak istediği gibi evirip
çevireceğini sanıyor. Sâbiîlik’te 9 Aralık’ta başlayan ve 9 gün devam eden
bir oruç varmış, bu İslam da yok şimdi ne yapacağız. Hz. Peygamberin (s.a.v)
tuttuğu ve tavsiye ettiği Pazartesi, Perşembe orucu var, her kameri ayın
13–14–15 inde tuttuğu oruç var, aşure orucu var receb ve şaban aylarında
tavsiye edilen oruçlar var ama sâbiîlikteki 9 günlük, 7 günlük, 16–17 günlük
oruç yok ne olacak şimdi Turan’ın teorisi suya düştü.Şimdi
de sâbiîlik'teki orucun nasıl bir ibadet olduğunu görelim: "Sâbiî
geleneğinde oruç önemli bir yere sahip değildir. sâbiîlikte oruç, diğer
dinlerin bazılarında yer alan yeme-içme ve cinsi münasebetten uzak durmak
şeklindeki oruçtan farklı olarak günah ve kötülüklerden uzak durmak şeklinde
değerlendirilir." Ginza'da inananlar günah şer ve kötü fiil ve
davranışlardan kaçınmak tarzındaki oruca davet edilirler...
5-Namazlarında,
Kabe’ye, El Beyt’ül Haram’a dönerler. Mekke’ye ve Kâbe’ye saygı
gösterirler.”
Sâbiîlikte,
yalnızca dua etmekten ibaret olan namaz İslam’daki namazdan oldukça
farklıdır. Şekil olarak İslam’daki namazla hiçbir ilişkisi yoktur. Dua
sâbiîlerin bütün yaşantılarına baştan sona hakim olan bir unsurdur. (Sâbiîler-son
gnostikler-Şinasi Gündüz, s.159)Kâbe’ye sadece sâbiîler değil müşrik Araplar
da saygı gösteriyordu. Hatta biz günah işlediğimiz elbiselerle Kâbe’yi tavaf
etmeyiz diyor ve çıplak olarak tavaf ediyorlardı. Şimdi Hz. Peygamberin
Kâbe’ye saygıyı müşriklerden aldığını söylese daha mantıklı olmaz mıydı?
6-“Bilindiği
gibi, Kabe bir Güneş tapınağı olarak yapılıp kullanılmıştı.”…”İslam’ın
yapısını oluşturan inanç ve ibadet biçimlerinin tümüne yakını “güneşe tapma”
ağırlıklı Sabiilik’ten kaynaklandı.”
Yazar acaba
Kâbe’nin güneş tapınağı olarak yapıldığı ve kullanıldığı bilgisine nereden
ulaşabiliyor. Tarihin hangi döneminde güneş tapınağı olarak kullanılmış
acaba, kimin tarafından ne için yapılmış? Cahil olup ta her konuda bir
şeyler söyleme zorunluluğu hissetmek oldukça zor olsa gerek burada yazar
“sâbiîliğin güneşe tapınma ağırlıklı olduğunu söylüyor.” Sâbiîlik konusunda
Türkiye de otorite olan ve onların kaynak kitaplarını okuyabilecek derecede
dillerine vakıf olan Doç Dr. Şinasi Gündüz, Sâbiîlerin inanç sistemlerinin
gnostik din anlayışının bütün özelliklerini taşıdığını söyler ve şöyle devam
eder: “Gnostik bir dualizm esasına dayalı olan teoloji, demiurg inancı, ruh
tasavvuru, kutsal gizli bilgi (gnosis) ve kurtarıcı (redeemer) doktriniyle
Sâbiîlik derli toplu tipik bir gnostik geleneği sergiler.” (Sâbiîler-son
gnostikler-Şinasi Gündüz, s.64) "Sâbiîler
yıldızlara tapıyorlardı.
Yıldızların içinde de en başta, Ay ve Güneş sayılıyordu"
diyen özellikle de
güneşe taptığını
söyleyen Turan’ın peşinden gidenlere şu örneği de verelim ki kılavuzlarını
değiştirsinler. “İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk yarısında Iraklı yazar
Abdurrezzak el-Hasanî, Sâbiîlerin kim oldukları nerede yaşadıkları, inanç ve
ibadetleri hakkında bir çalışma yayınladı. Bu çalışmasında Sâbiîlerin
yıldızların uluhiyetine inanan bir topluluk olduğunu ve yıldız ve
gezegenlere tapınmanın Sâbiîlerin temel ibadet şekilleri arasında
bulunduğunu iddia etti. Bu çalışmanın yayınlanması, Irak’ta yaşayan ve Arap
komşularınca Sâbiî olarak isimlendirilen topluluk içinde büyük
huzursuzlukların yayılmasına neden oldu. Zira bu itham, yani Sâbiîlerin
yıldız ve gezegenlere tapanlar olduğu iddiası, Sâbiîler için dinlerinin
temel inanç esaslarına zıt, kabul edilemez ağır bir suçlamaydı. Bunun
üzerine Sâbiî toplumu bu Arap yazar aleyhine mahkemede dava açtı. İçlerinde
bir de Ganzibra’nın (baş
rahip)
bulunduğu bir grup, yanlarına kutsal kitapları Ginza Rabba, Qolasta ve
diğerlerini alarak mahkemeye gittiler. Mahkemede, Sâbiî teolojisinde
yıldız ve gezegen kültünün kesinlikle reddedildiği ve yıldızlara ve
gezegenlere tapanların lanetlendiği ifadeler, bu kutsal kitaplardan Arapçaya
tercüme edilerek, yazarın iddiaları aleyhine delil olarak sunuldu ve yazar
aleyhine tazminat davası açıldı.” (Abdurrezzak el-Hasanî, es-Sâbi'ûn fî
Hâdirihim ve Mâdîhim, Sayda (1955). ss.7-8. Krş. Drower, E.S., The Mandaeans
of Iraq and Iran, Oxford (1937), ss.xvii vd.; Şinasi Gündüz, Kur’an’daki
Sâbiîlerin Kimliği Üzerine Bir Tahlil ve Değerlendirme, Türkiye I. Dinler
Tarihi Araştırmaları Sempozyumu (24-25 Eylül 1992), Samsun 1992, ss. 43-81)
7-İslam
öncesinin Mekke’sinde, “putataparlar” diye adlandırılan bir topluluğun
ibadetleri arasında “oruç” da vardı. Bunu, Buhari’nin yer verdiği bir
hadiste de açıkça görüyoruz: “Aişe anlatıyor: Islam öncesinde Kureyş, Aşure
gününde oruç tutardı..”(Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’s Savm/1.)Burada sorulması
gereken şu: ”Putlara taptıkları” söylenen insanlar, “oruç” tutarlarken
“hangi Tanrı” için tutuyorlardı?
Müşrik kelimesinin,
kafir-ateist kelimesiyle aynı olduğunu düşünen büyük araştırmacı-gazeteci
yazar burada da çuvallamış Mekkeli müşriklerin, Allah’ın varlığını kabul
etmediklerini sanmış ya da işine öyle geldiği için bilmemezlikten gelmiş.
Araplar Allah’ı biliyordu bunun en basit örneği Hz. Peygamberin
babasının isminin Abdullah (Allah’ın kulu) olmasıdır. Ancak şefaat edecekler
düşüncesiyle putlara taparak Allah’a şirk koşuyorlardı. Yani araplar tanrıya
inanıyordu. Bu kısa bilgiyi, imam-hatipte okuyan herhangi bir öğrenciye
sorsaydı öğrenir, Arapların kime ibadet ettikleri konusundaki cehaletini de
gidermiş olurdu. "hangi tanrı için tutuyorlardı?" sorusunun
cevabı,yaptıkları ibadetleri yaratıcı olduğuna inandıkları ilaha
yapıyorlardı.
8-“Namaz gibi
oruç da “Güneş”e ayarlı”…“Tabii, gecenin ve gündüzün aylarca sürdüğü
yerler, kutuplar hesaba katılmamış.” Diyor.
“Zırva tevil
kabul etmez” demişler ama ne yaparsınız. 15 asır önce gelen bir peygamber
namaz ve oruç vakitlerini dijital saate göre mi ayarlayacaktı. İslam'da
namaz, hac ve oruç vakitleri, modern toplumlardan en gelişmemiş toplumlara
kadar her zaman ve mekanda geçerli olan her yerden görülebilen güneş ve
aya göre tayin edilmiştir. “kutuplar hesaba katılmamış” diyerek aklınca
ofsayttan gol atıyor, kendisi için bir hayli geç ama peşinden gidenlere
“deccal hadisini” ve ondan çıkan hükümleri okumalarını tavsiye ederiz,
normal şartlara uymayan bölgelerde namaz ve orucun nasıl olması gerektiğini
öğrenirler belki.
9-Muhammed, 570 veya 571’de doğdu, 632’de öldü. 40 yaşında da “Tanrı
ile insanlar arasında aracılık” görevini aldığını açıkladı. 61-62 yıllık
yaşamı ve 21-22 yıllık “Tanrı’nın özel sözcülüğü” içinde topu topu 8 islam
ramazanı var.Muhammed, 53 ya da 54 yaşında oruç buyruğunu aldığını söylemiş,
632 yılının ramazan ayına varmadan ölmüştür. İlk ramazanı Hicri 1 ramazan 2
(Miladi 26 Şubat 624), son ramazanı da Hicri 8 ramazan 9 (Miladi 12 Aralık
631) olup, günleri kısa olan kış aylarına rastlamıştır. Eğer, uzun yaz
günlerinde de oruç tutturacak kadar tecrübesi olsa idi, muhtemelen, orucun
katı kurallarını biraz daha yumuşatır, insanı sıcak yaz günlerinde uzun
saatler boyu aç ve susuz bırakacak kadar sağlıksız bir adet koymazdı
dinine..
Kendini zeki
sanan yazar, Hz. Muhammed’in az oruç tuttuğu ve bunun da zaten kış
günlerinde olduğunu söyleyerek, kendisinin yiyip içtiğini, orucun
zorluklarını da müslümanların çektiğini ifade ediyor ve yalan yanlış
bilgilerle dolu olan yazısını sona erdirmiş.Hem yazar nereden bilecek ki:
Günde bir öğün yiyen Hz. Peygamber(s.a.) için oruç tutmak bir nimet çünkü
oruçluyken günde iki öğün, iftar ve sahur da yemek yiyecek?
Haftanın her pazartesi ve perşembe günü oruç tuttuğunu? Receb ve
şaban aylarında çok fazla oruç tuttuğunu? Her ayın 13-14-15 inde oruç
tuttuğu? Muharrem ayında üç gün oruç tuttuğunu?
Günde ikinci öğün
yemek yiyen eşi Hz Aişe’ye “Bir günde iki öğün yemek mi yiyorsun diye sitem
ettiğini?.” Bazı günler de açlıktan diğer sahabeler gibi karnına taş
bağladığını? Hz. Aişe’nin “aylarca evimizde ocak yanmazdı dediğini?” Eşi Hz.
Aişe'nin karanlık çökünce yatsıdan sonra hemen uyuduklarını söylediğinde,
"kandilde yağınız yok muydu? Diyen hanım sahabeye “yağımız olsaydı onu
yakmaz, yerdik” dediğini.
Kaynaklar:1-Kurtubi,Abdullah
Muhammed İbn Ahmed Ibn Ebî Bekr İbn Farh el-Kurtubî
2-İslam ve Bilim,
Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr, s.10 3-Sâbiîler-son gnostikler- Doç.
Dr.Şinasi Gündüz.
Rıza
GÖRÜŞ |