Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun Biz Kimiz ? İlkelerimiz
TURAN DURSUN'A  CEVAPLAR
 
 

                                                                  TURAN DURSUNLAR NASIL YETİŞİYOR
 

 Turan Dursun ülkemizin doğusunda Müslüman bir anne babanın oğlu olarak dünyaya gelmiş, geleneksel dini eğitim kurumlarımız olan camilerde, medreselerde yetişmiş, daha sonra Diyanet teşkilatında vaizlik, müftülük, TRT’de “Din ve Ahlâk” programları yapmış sonra hayatının bir döneminden itibaren İslâmî inanç ve değerlerle mücadeleye girişmiştir. Bu tarzın bir diğer örneği de Arif Tekin’dir. Bu ve benzeri isimlerin kaleme aldığı kitaplar ateist sol çevrelerce piyasaya sürülmekte ve İslam’a karşı mücadelede adetâ silah olarak kullanılmaktadır. Biz bu anlamda Turan Dursun’u bir prototip olarak ele alacak ve onun hayat hikayesini yetiştiği koşullar ve düşünce ve inanç serüveni ile ilişkilendirerek bir tahlil yapacağız.

Turan Dursun’un kendi şahsına münhasır bir istisnâ olduğunu söyleyip geçiştirmek de gerçekçi görünmemektedir. Bugün örneğin İstanbul’da dini yayınların ağırlıkta olduğu yayınevleri dışındaki merkezi yayınevlerinden herhangi birine bakıldığında “Din” bölümündeki kitapların önemli bir kısmının Turan Dursun’un kitaplarından oluştuğunu görmek mümkündür. Diğer yandan bugün çoğu zaman dindar kesim tarafından dışlayıcı bir tepkisellikle eleştirilen bu insanlar, müslüman bir ailede, çevrede ve toplumda yetişmişlerdir ve yazdıkları belirli bir çevrede dahi olsa bu toplumda karşılık bulmaktadır. Başta inancımız gereği, onların doğuştan İslâm’a karşı önyargılı olduklarını iddia edemeyiz. Bundan dolayı onları önyargısızca anlamak, aslında bir yönüyle kendi problemlerimizle yüzleşmek demektir.

Şüphesiz her yazarın görüşleri ile yaşamı ve şahsiyeti arasında yakın ilişki vardır. Ancak Turan Dursun’da bu ilişkinin özel bir boyutu gözlenmektedir. Hatta Dursun’un hayatı ve eserleri üzerine yaptığımız okumalar sonucunda bizim ulaştığımız kanaat, kişiliği, yaşadıkları, yetiştiği şartlar bilinmeden onun görüşlerinin doğru değerlendirilemeyeceği, çünkü İslâm’la ilgili duygu ve düşüncelerinin, tşahsiyeti ile din adına yaşadıkları emelinde biçimlendiği yönündedir. Şunu da ifade edelim ki hiçbir insanın düşünsel gelişimi ve inançları yetiştiği koşullar veya bir takım psiko-sosyol etmenlerle açıklanmayacak kadar çok boyutludur. Ancak bu gerçek, sözünü ettiğimiz unsurların önemsiz ve değersiz olduğu anlamına gelmez. Değerlendirmelerimize geçmeden önce Turan Dursun’un hayat hikayesi hakkında öz bilgi vermenin yararlı olacağı kanaatindeyiz.

Turan Dursun 1934 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Gümüştepe (Yapıaltı) köyünde Kürt asıllı bir anne ile köy imamlığı yapan Türk bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. 8-17 yaşları arasında Erzurum Ağrı ve Muş’un değişik köylerinde daha çok Kürt kökenli ve Şafii hocalardan, son iki yılda da Adana ve Konya’da, başta Arap dili olmak üzere, Temel İslâm ilimleri, mantık ve felsefe konusunda eğitim görür. 17 yaşında iken köy imamı olur. 1955-1957 yıları arasında askerliğini yapar, ilkokula gitmediği için Türkçe okuma yazmayı da askerde öğrenir.

Askerlik dönüşü 1958 yılında önce merkez vaizi sonra müftü olmak üzere Tekirdağ ilinde göreve başlar. 1966 yılında “Din ve Ahlâk” programları yapmak üzere TRT’ye geçer, on yıl bu görevine devam ettikten sonra yine TRT’ de prodüktör olarak, “Başlangıcından Bu Yana İnsanlık”, “Vergi Programı”, “Akşama Doğru” gibi programları yapar.

1982 yılında TRT’den emekli olunca sayılı reklam ajanslarından birisinin sahibi olan arkadaşına, Kur’an Ansiklopedisi hazırlama projesini sunar. Arkadaşı onun bu teklifini olumlu karşılar. Varılan anlaşmaya göre, Dursun çalışmalarını sürdürmek üzere, ailesi Ankara’da olduğu halde, İstanbul’a yerleşecek, ajans da onun tüm masrafını karşılayacak, eser yayınlandığında kâr paylaşılacaktır. Onun bu çalışmasını 1987 yılında tamamladığı anlaşılıyor. Ancak eserin yayınlanması için birçok yayınevi ve gazete ile görüşmesine rağmen hiçbirinden olumlu cevap alamaması, söz konusu ajansın Dursun ile ilgili bazı kaygıları sebebiyle ekonomik sıkıntıları gerekçe göstererek ona olan maddi desteğini çekmesi kendisini maddi açıdan zora sokar. Bundan böyle İstanbul’da çalışmalarını sürdürebilmek için maddi kaynağa ihtiyaç duyar. Tam bu sırada “Şeriat Böyle” isimli bir senaryo-film çalışması ve İlhan Arsel’in başta Şeriat ve Kadın kitabı olmak üzere, bütün eserlerini yaygınlaştırmak amacıyla düşünülen, başkanlığını Turan Dursun’un üstleneceği, “İlhan Arsel Vakfı” projesi gündemdedir. Tüm bu çalışmalar için, Arsel aracılığıyla tanıştığı Amerika’da yaşayan Erkan Boynuince Dursun’a ayda beşyüz dolar maddi katkıda bulunmaya başlar.

Dursun’u bugünkü ününe kavuşturan, 1987 yılından 1990 yılındaki ölümüne kadar geçen sürede çeşitli dergilerde yayınlanan yazılarıdır. Onun bu yazıları daha çok Sosyalist çevrelerin yayın organları olan 2000’e Doğru, Teori, Görüş, Saçak, Sosyalist Birlik, Sosyal Demokrat, Emeğin Bayrağı ve Yüzyıl gibi dergilerde yayınlanır.

Bu yazıları döneminde, sözü edilen çevre tarafından yoğun övgülere mazhar olan Dursun’un, kendilerine derin sevgi ve saygıyla bağlandığı ve onların büyük desteğini gördüğü başlıca üç isim ile yakın irtibat halindedir. Bunlardan ilki o dönemde 2000’e Doğru Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı olan daha sonra Sosyalist Parti ve İşçi Partisi’nin genel başkanı olan Doğu Perinçek; ikincisi Perinçek’le teyze çocukları olan ve Dursun’u Perinçek’le tanıştıran, ODTÜ’de öğretim üyesi ve aynı zamanda Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Sekreteri Gürbüz Tüfekçi, üçüncüsü de, Dursun’nun sıkça yazdığı mektuplarında kendisine “Çok Çok Değerli, Sevgiliden Sevgili Dostum”, “İlhan Ağabey” diye hitap ettiği Amerika’da yaşayan İlhan Arsel’dir.

Turan Dursun’un sözü edilen dergilerde, İslâm’a karşı sert üslupla kaleme aldığı yazılar dindar insanlarca İslâmî değerlere hakaret olarak algılanarak onların tepkisine sebep oldu. Dursun 4 Eylül 1990 tarihinde esrarı hâla çözülemeyen bir terörist saldırı sonucu hayatını kaybetti.

Turan Dursun’nun başlıca eseri Kur’an Ansiklopedisi’dir[1]. Dursun bu eserinde, diğer eserlerinden ve aşağıda açıklamaya çalışacağımız ilmî şahsiyetinden farklı bir tavır takındığı izlenimi verir. Öncelikle şunu ifade etmeliyiz ki o, klasik İslâmî literatüre büyük ölçüde vakıftır. Kur’an Ansiklopedisi’nde bu konudaki yetkinliğini ortaya koymuştur. O bu çalışmasında, başlıca Kur’anî kavram ve konularla ilgili ayetleri, hadisleri ve kaynaklardaki malumatı derlemiş, mümkün olduğunca şahsi yorumlardan kaçınmıştır. Kendisi Ansiklopedi’nin girişinde bunun gerekçesini şöyle açıklar: “Ben Kur’an Ansiklopedisi’ni herhangi biçimde yorumlar getirerek, “İslâm’ın çağdaş yorumlar”la yorumlanmasını ve bu yolla “dinsel bağnazlıktan” uzaklaşmasını sağlamak gibi bir amaçla hazırlamadım. Din alanındaki aydınlanmanın yorumlarla değil, neyin ne olduğunu açık seçik ortaya döküp sergileme yoluyla olacağı kanaatindeyim.” Dursun bu çalışmasında zaman zaman pozitivist aydınların ve bazı müsteşriklerin görüşlerine yer vererek onlardan yana tavır alsa da, ilmi ciddiyetin sınırlarını aşmamaya özen gösterir.

Bilindiği üzere bilim adamlığının asıl göstergesi herhangi bir konudaki malumatı, derlemekten çok onu anlamlandırmak ve yorumlamaktır. Ansiklopedisi dışındaki eserlerini, onun İslâm hakkında derlediği bu malumata ilişkin yorumları olarak kabul edebiliriz. Turan Dursun’u değerlendirirken hem konumuzla alakası hem de ona bu günkü konumunu sağlayan eserleri olması nedeniyle bu eserlerini esas aldık.

Kanaatimizce Dursun özellikle hayatının son yıllarında yazdığı ve yayınladığı bu eserlerini yazmasaydı, Kur’an Ansiklopedisi’yle anılacak ve belki bugünkü şöhretine kavuşamayacaktı ama her açıdan daha saygın bir konumda olacaktı. Fakat her şeye rağmen onun, Kur’an Ansiklopedisi’ndeki tavrıyla diğer eserlerindeki tavrını aynı kişide düşünmek çelişkili gibi görünmektedir. Onun birbiriyle uzlaşmaz görünen bu iki tavrını te’lif etmek için şu ihtimaller üzerine düşünülebilir:

1. Dursun Kur’an Ansiklopedisi’ni yazdığı dönemde İslâm aleyhinde bu kadar keskin bir görüşe sahip değildi.

2. O İslâm’a inanmamakla birlikte hem İslâm hakkındaki bilgi birikimini değerlendirmek hem de bilim adamı olarak anılmak arzusundaydı. Fakat Ansiklopedi’yi tamamladıktan sonra maddi sıkıntı içinde olduğu bir zamanda, basımı konusunda karşılaştığı güçlüklere rağmen başarılı olamaması onu adetâ bezdirdi. Diğer yandan İslâm’a karşı biriktirdiği kin ve nefrete de yenik düşerek bu birikimini bu defa İslâm’a saldırmak için kullandı. Böylece duygularına yenik düşmüş oldu.

Dergilerde yazılarının yayınlanmaya başladığı ilk dönemlerde Ansiklopedi projesinin zarar görebileceği kaygısıyla müstear isim kullanarak gerçek görüşlerini gizlemeyi düşünmesi bu ihtimali desteklemektedir.

3. Dursun’un bu tavrı göstermektedir ki, Allah’a iman ve bağlılık için salt bilgi fazla bir değer taşımamaktadır.

Dursun’un köy imamı olan babası, oğlu daha doğmadan onun için kitaplar satın almaya başlar ve onu daha küçük yaşta, “Basra ve Küfe’de bulunmayacak ölçüde büyük bir din alimi” olması yönünde yoğun olarak koşullandırır. Bu amaçla babası onu 7-8 yaşlarına geldiğinde, daha ilkokula gidip okuma yazmayı öğrenmeden, camilerde medrese usûlü dinî eğitim veren hocaların yanına gönderir. Daha küçük bir çocuk olan Dursun kendisinden ileri yaştaki talebelerin eğitim gördüğü bu ortamlarda büyük sıkıntılara maruz kalır: Genelde Türkçe bilmeyen kürt hocalardan eğitim aldığı için öncelikle Kürtçe’yi öğrenmek durumunda kalır. Diğer talebelere göre yaşça küçük olduğu için bir çok açıdan zorluklarla karşılaşır. Temizlik imkanları sınırlı olduğu ve henüz kendisine bakabilecek yaşta olmadığı için bacaklarını zedeleyecek kadar kaşıntıya sebebiyet veren bitlerle boğuşur. Ama her şeyden önemlisi de anne-baba sevgisinden mahrum kalır, çocukluğunu yaşayamaz. Güzel elbiseler içinde oynayan, okula giden çocuk resimlerine imrenerek bakar. Tatil için gittiği memleketinde yaşıtlarıyla “tadına doyulmaz” oyuna daldığı bir zamanda babasının ‘pençesiyle’ yere yuvarlanır.[2]

Bütün bu olumsuzluklara rağmen onu büyük bir hırsla okumaya motive eden yegane sebep “Basra ve Küfe’deki alimlerin derecesine ulaşmak, hatta onları geçmek”; en büyük alim olur, en akıllı insan olduğunu kanıtlarsa “başa geçebilirdi”, hatta “cumurbaşkanı” bile olabilirdi. Yine kendi tanımlamasıyla “ne yapıp edip herkesi geçmeyi kafasına koymuş bir yarışçının tutkusu vardır içinde. Tüm varlığını sarıp sarmalayan bir tutku, aşk gibi.”[3]

O böyle bir tutkuyla başkalarının 15-20 yılda öğrendiklerinden daha fazlasını 3-5 yılda öğrendiğini, karşılaştığı birçok hocanın da onun bu durumunu mucize ve keramet olarak nitelediğini hayatı boyunca övünerek anlatır. O çocukluk yıllarında başta Arapça olmak üzere Temel İslâm bilimleri, felsefe ve mantıkla ilgili birçok eseri ezberlediğini anlatır. Bütün bu öğrendiklerini de onu “hedefine götürecek bir basamak” olarak görür.[4] Ancak Türkçe okuma-yazmayı bile henüz bilmeyen, yaşadığı dünyadan habersiz olan Dursun’un, hem de daha çocuk yaşta, kelam, felsefe ve mantık ile ilgili eserleri kavraması beklenemez. Bundan dolayı okuyup ezberlediği bu eserler çoğu zaman onun kafasını karıştırır, zaman zaman kendi deyimiyle Tanrı’yla “kavga” eder; okuduğu kitaplarda “Adem’in topraktan, Havva’nın onun kaburga kemiğinden, Hz. Muhammed’in nurdan, Hz. İsa’nın Cebrail’in üfürüğünden, kendisinin ise meniden yaratıldığını” okur ve bunu haksızlık olarak yorumlar. Özürlü bir kızı, ormanda başı kesilmiş bir insanı, nehri geçerken boğulan arkadaşını, kurbağayı yutan yılanı gördüğünde bütün bunlardan dolayı sorumlu tuttuğu Tanrı’yı rüyasında görür ve O’na yaptığı işleri beğenmediğini söyler.

Çocukluğunda koşullandığı “en önde olma”, “kendisinden herhangi bir şekilde söz ettirme” tutkuları, din adına yaşadığı bütün negatif tecrübeleri, ileride bilinçaltından çıkacak, büyük ölçüde şahsiyetini ve dine bakışını etkisi altına alacaktır. İleri yaşlarda yazdığı Kulleteyn isimli kitabında çocukluğunu anlatırken bütün olumsuzlukların sebebi olarak, annesine ve kendisine şiddet ve baskı uygulayan, sürekli “Abdul Hoca” diye bahsettiği ve dinle özdeşleştirerek “zalim baba” şeklinde nitelendirdiği babasını gösterir. Diğer yandan masumâne, insanî duygu ve güdülerini de din karşıtı bir bağlamda konumlandırır ve kendisine şefkatle davranan annesi ile özdeşleştirir. Babasının zulmünden kurtulup, insanî ideallerini gerçekleştirmek için çok okuyup ‘en öne’ geçmesi gerektiğini düşünür.

Dursun için “din ve ilim” sözü edilen duygular denkleminde hayatı boyunca hep “araçsal” bir niteliğe sahip olmuştur. Öyle görünüyor ki, İslâm adına küçük yaşta, henüz anlamayacağı seviyede aldığı eğitim, ezberlediği kitaplar ve çektiği sıkıntılar, hayatı boyunca onu hedefine ulaştırması bakımından işlevsel olmuştur. Fakat diğer yandan da bütün bunlar hakikatte dini anlayıp kavramasına, Tanrı ile içsel bir iletişim kurmasına hayatı boyunca aşamayacağı bir engel oluşturmuştur. Bundan dolayı onun dini inanç ve anlayışının, aslında hayatının hiçbir döneminde, dinin özü olan Allah’a duygusal yakınlık ve içten bağlılık düzeyine ulaşmadığı anlaşılıyor.

Dursun, müftülüğü döneminde farklı görüşleri ve uygulamalarıyla, “din sayesinde” basında sıkça sözü edilen “aydın müftü” unvânıyla popüler olmuştur. 1966 yılında maaşının azlığı ve sürgünleri sebebiyle[5] kendisine yapılan öneri üzerine bir mektup aracılığıyla TRT’ye geçtiği yıllarda dine bakışı da değişir, namazı ve orucu da bu yıllarda bırakır. Dursun’a, dini varoluş meselesi olarak algılayan, samimi ve bilgi temelli inanç sahibi bir mü’min gözüyle baktığımızda onun bu değişimini anlamamız güçleşir. Şöyle ki, Türkiye Gençlik Teşkilatı aydın bir dindar olarak gördüğü Dursun’a Papa ile tartışma teklifi götürdüğünde, okuma ihtiyacı hissettiği Tevrat ve İncil’de Kur’an’da anlatılanların benzerini görünce, Hz. Muhammed’in bir “sahtekâr” olduğu fikrine vardığını ve Peygamberlik inancını yitirdiğini anlatır.[6] O’nun bu iddiasında samimi olduğunu kabul etmemiz için, Kur’an’ı da hiç okumadığını düşünmemiz gerekir. Çünkü Kur’an’ın birçok ayeti zaten bu benzerlikten bahseder, hatta bazı tahrifleri dışında bu kitapları onayladığını belirtir.

Dursun, “Allah İnancı” konusunu işlerken anlatacağımız, bilimsel olarak nitelediği ilginç bir deneyle Allah’ın da olmadığına karar verir.  Bu aşamadan sonra din, şahsiyetinin belirleyici yönlerinden biri olan ve İslâm’a karşı şekillenen “kin, nefret ve saldırganlık” duygularını besler. Bunu kendisi de ifade etmekten çekinmez: “O an bende öyle bir hınç oluştu ki, çünkü o (din, peygamber) benim gençliğimi, çocukluğumu aldı, onun yüzünden çocukluğumu yaşayamadım. Hiçbir hastalığın, kanser AİDS vb. hiçbir felâketin korkunçluğu, dinden gelen korkunçluk kadar korkunç değildir. O dakikadan itibaren dinle savaşa girdim.”[7] Bundan dolayı Dursun’un önerdiği dünyada öncelikle dinsizlik olacaktır.[8]

Dursun aslında sadece dinle kavgalı değildir. Çevresiyle de uyumsuzdur. Gerek müftülüğü gerekse TRT’deki görevi esnasında yaşadığı sürgünlerin gerçek sebebi de bu olsa gerektir. TRT’den emekli olmasına sebebiyet veren son sürgüne gerekçe olarak “bunalım içine düşmek”, “iş çevresiyle uyumsuzluk” ve “psikolojik dengesizlik” gibi nedenlerin gösterildiğini yine kendisi anlatır.[9] O, bu sürgünlerini her yerde doğruyu söyleme kararlılığına bağlarsa da bu tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü o hayatının her döneminde bulunduğu yer ve konumla uyumlu görüşleri, en sivri ve uç düzeyde savunmuştur. Müftülüğü döneminde aydın, ilerici din adamı olarak tanınırken, TRT’de “katı laiklik, akılcılık, bilimcilik” gibi temaları ön plana çıkarır, emekliliğinde ise ilişkide olduğu çevre ve yazılarını yayınladığı dergiler paralelinde keskin bir “din karşıtı” ve “Aydınlanma savaşçısı” kesilir. Öyle görünüyor ki, hayatının her döneminde onu “mücadele etmek durumunda kalan bir muhalif” konumuna düşüren iddiaları değil, iddialarında kullandığı sert, katı ve agresif üslûbu ve tarzıdır.

Dursun’un kişiliğinde belirgin olarak öne çıkan unsurlardan birisi de cinsel içerikli tecrübeleridir. Bunda bulunduğu eğitim ortamlarında kendisinden yaşça büyük olan talebelerde şahit olduğu, sağlıksız cinsel davranış ve konuşmaların yetiştiği ortamdaki katı geleneklerin vs. etkisi olmuş olabilir. Çünkü Kulleteyn isimli romanında bunlara uzunca yer verir. Dursun yine aynı romanında köpeklerin, koyunların çiftleşmesi gibi anlatımlara doğal görünmeyen bir tarzda yer verirken, koça masturbasyon yaptırdığını da anlatır. Rüyasında gördüğü peygamberden, sevdiği kızı elinden alacağı endişesiyle kaçar. Çocukluğunu anlattığı bu çalışmasında yazar, bazen aynı sayfada onlarca olmak üzere, yüzlerce defa argo ve iğrendirici ifadeye yer verir. Çoğu zaman da bu kullanımlarla İslâmî kavram ve değerler arasında irtibat kurar. Bütün bunlar aynı zamanda onun çocukluğunda din adına yaşadıklarının kişiliğinde bıraktığı derin izlerin işaretleri olarak görülebilir. Dursun’un bu üslûbu sadece bu romanında değil, başta Hz. Muhammed’i tanıtırken olmak üzere bütün yazılarında öne çıkar. Öyle ki kitaplarının yayıncısının bile, zaman zaman küfür derecesine varan bu ifadeleri “.......” işareti koyarak çıkarmak durumunda kaldığı anlaşılmaktadır. Onun İslâmî değerleri tanımlarken kullandığı üslûp ancak kendi kişiliğini tanımlaması bakımından bir anlam ifade edebilir. Çünkü herhangi bir nesneyi/değeri tanımlarken kullanılan sıfatların gerçeği yansıtıp yansıtmadığı ancak tartışmalı yollardan sabit olabilir, fakat uslûp ve ifade tarzının sahibiyle alakası direkt ve tartışmasızdır.

Şimdi buraya kadar saydığımız bütün bu şahsiyet özelliklerinin, esası nesnellik ve tarafsızlık olan ilmi şahsiyeti zedeleyeceği açıktır. Onun değerlendirmeleri çoğu zaman hamâsi, agresif, hatta isterik denebilecek özellikler gösterir. Dursun’un bu tavrını örneklemek üzere herkesin yakından tanıdığı bazı kişi ve kurumlarla ilgili bazı değerlendirmelerini aktarmak ilginç olacaktır:

Cengiz Çandar için: “Din ve Arap kokar”, “İslâm mücahidi rolü”nü oynar.

Hasan Cemal için: “Şeriat ve İslâm savunuru bir Selâmetçi”, “İslâm mücahidi”, “İslâm birliği yanlısı çizgi paralelinde “Türk-İslâm sentezciliği” savunuru.

İlhan Selçuk için: “İslâmcı Marksist” veya “Marksist İslâmcı”, “MHP çizgisine kaymış”.

Cumhuriyet Gazetesi için: Özellikle Cengiz Çandar, Hasan Cemal ve İlhan Selçuk’un yazılarıyla “dinlileştirilmiş”, “İslâmlaşma” ve “Araplaşma” eğilimine girmiştir.

R. Garaudy için: Onun müslüman oluşunu aldatmaca ve sahtelik olarak tanımlar ve çıkar hesaplarına bağlar, “karanlıkçı aydınların sapıklıkları” olarak değerlendirir.[10]

Kanaatimizce Dursun’un İslâm’ı değerlendirme konusundaki tavrı, bu kişi ve kurumları tanımlarkenki tavrından daha bilimsel, nesnel ve samimi değildir.

Öyle görünüyor ki, Dursun kişiliği ve eserleriyle bir “bilim adamı” tavrından çok, İslâm’a duyduğu kin ve düşmanlık sebebiyle, ne pahasına olursa olsun onunla mücadele eden bir “savaşımcı”, “dava insanı”  tavrı sergilemektedir. Eğer Dursun’u bu bağlamda değerlendirecek olursak onun, üslûbu dışında, inancı uğruna gösterdiği fedakârlığına, çoşkusuna, ve idealizmine saygı duymamız gerekir. Dursun o kadar azimli ve inanmış bir dava insanıdır ki, kendisini “yüzyılların doğurduğu ölüm” olarak tanımlar; yani yüzyılların birikimiyle ortaya çıkan Dursun artık dinlerin sonu olacaktır, zaten “tabu can çekişmektedir” ve o dünyayı tek başına değiştireceğine inanır. Aslında o bu yönüyle adetâ bir “mesih” ve “kurtarıcı”yı andırmaktadır.

İşte bütün bu tavrından dolayı onu, ancak Sosyalist Partisi, İşçi Partisi gibi aşırı sol çevreler ve her ne şekilde olursa olsun hiçbir ahlâkî ve bilimsel kaygı gözetmeden İslâm’ın geriletilmesi gerektiğini düşünenler sahiplenebilmiştir. Onun kitapları, sözü edilen bu anlayış sahiplerinin yoğun desteği, öldürülmesiyle oluşan popülaritesi, özellikle gençlerin din konusundaki bilgi yetersizliği ve onun dine bakışının materyalist ideoloji sahiplerinin bakışıyla paralelliği gibi sebeplerle geniş bir okur kitlesine sahip olmuştur. Başka bir ifadeyle o, bazı kesimlerin din konusundaki duygu ve düşüncelerinin hem tercümanı hem de tasavvurlarına uygun bir din anlayışının üstadı olmuştur.

Tüm bunların ötesinde Turan Dursun’un bir kesim aydın tarafından “İslâmiyet konusunda dünya çapında bir otorite”, “Aydınlanma savaşçısı” gibi sıfatlarla anılması tamamen ideolojik bir bakışın sonucu olsa gerektir.
                                                                                                                                       
Muhammet Altaytaş
[1] Dursun’un bu eseri mucize maddesine kadar 8 cilt halinde onun ölümünden sonra Kaynak Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Yayınevi, eserin diğer bölümlerinin Dursun’un öldürülmesinin ardından, polis tarafından evinde yapılan aramalar esnasında kaybolduğunu iddia etmektedir. [2] Turan Dursun, Kulleteyn, s. 179.[3] Dursun, ae., s. 101.[4] Ş. Perinçek, Turan Dursun Hayatını, Anlatıyor, s. 21 [5] Abit Dursun, Babam Turan Dursun, İst., 1995, s. 51. Bir başka zaman da müftü olarak dinle savaşmanın dürüstçe olmayacağı için bu mesleği bıraktığını anlatır. (Dursun, Hayatını Anlatıyor, İst. 1997, s. 36) Fakat bu iddiası pek tutarlı görünmüyor. Çünkü bundan sonra TRT’de on yıl süreyle “Din ve Ahlâk” programları yapmıştır.[6] Ş. Perinçek,, Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 35, 36.  [7] Ş. Perinçek, ae., s. 36.[8] Ş. Perinçek, ae., s. 61.[9] Abit Dursun, Babam Turan Dursun, s. 52. Turan Dursun kendisine resmî olarak gösterilen bu gerekçelerin sürgün için “bahane” olduğunu ileri sürer.[10] Bu değerlendirmeler için Turan Dursun’un Ünlülere Mektuplar (İst. 95) kitabındaki adı geçen şahıslara gönderdiği mektuplara bakılabilir.[11] Turan Dursun tahlili ile ilgili bu yazı büyük ölçüde Hangi Din (İstanbul: Eylül Yayınları İstanbul 2001) isimli kitabımız temel alınarak hazırlanmıştır. Turan Dursun’un görüşleri ve bunların din ilimleri açısından değerlendirilmesi için sözü edilen kitaba müracaat edilebilir.

        Turan Dursun ve Din-Din Bu 1, 2 ve 3’e Cevap (Kavram Yay.) ve İlginç Sorular (Vural Yay.) Kitaplarından Bir Derleme (Bahaeddin Sağlam-İsmail Acarkan)
 

Hak dini özünden farklı göstermeye çalışarak küfrün gerçek yüzünü ortaya koyan iftiracılardan birinin hezeyanlarına cevap nitelikli bu bölümde birçok sorunuzun da yanıtını bulabileceksiniz; ne mutlu gerçeği arayan, bulan ve onu yaşayabilenlere!.. İnançsızlara da şunu söylemek gerekir ki olgulara tek taraflı bir bakışaçısı ve önyargılarla yaklaşmayınız, aksi takdirde gerçekten her zaman için uzak kalırsınız; önyargı, gerçeği olduğu gibi algılamaya engeldir...
 

                                          T. Dursun'un Düşünsel YapIsIndakI Temel Eksiklikler

Tepki mi, Metod mu?

T. Dursun'un yazıları bir metoda mı dayanıyor? Yoksa (Don Kişotça) bazı itilimlerden doğan tepkiler midir? İslami kaynakları değerlendirmede hiçbir metoda dayanmayışı, İslam'ın temelinden olmayan (İslam’ın temeli Kuran ve ona uygun rivayetlerdir) kitaplardan eleştirebileceği parçaları alışı; buna karşın işine gelmeyen bölümlere gözünü kapayışı onun tepkisel olduğunu gösteriyor. Buna birkaç örnek vermek istiyoruz;

1) Şeytan ayetleri masalını anlatırken; "Olayın kalan bölümü, sayılamayacak kadar çok hadis ve tefsir kitaplarında var" (Din Bu I: s101) diyor. Halbuki sayılamayacak kadar çok dediği 3-4 kitabı geçmiyor. T.Dursun ayrıca bu rivayetleri reddeden (Kadı Iyaz, Fahreddin Razi, Alusi, Kadı Beyzavi, Muhyiddin Arabi, İzmirli İsmail Hakkı, Muhammed Abduh, Muhammed b. İshak b. Huzeyme, Beyhaki, Şevkani, Kurtubi, Ayni vs.) birçok alimi yok saymıştır.

2) Ayetlerin geliş tarihine ilişkin kesin bir bilgi ileri sürülemez (s104) diyerek şeytan ayetleri masalını ispatlamaya çalışırken her nedense ayetlerin tarihine ilişkin kesin bilgi veren kaynakları unutuveriyor!

3) Arap dilindeki mecazi (benzetme, sembolik) kavramları, sanki anlamlarını bilmiyormuş gibi kasıtlı çevirmektedir. Mesela Allah'ın gözetlemesi demek olan "Allah'ın gözü" deyimini "insanın gözü gibi göz" diye tercüme etmiştir.

4) Eş kelimesini karı diye çevirerek okuyucunun zihninde olumsuz anlamlar uyandırıyor. Mekr kelimesini düzen yerine kasten tuzak olarak çevirerek yine aynı anlam saptırmasına başvuruyor.

5) Tefsirlerdeki bilgilerden işine geleni alarak farklı yorumları gözardı etmekte, hatalı bir tefsirde gördüğü hatayı, İslam’ın görüşüymüş gibi vermektedir. Mesela: Ayın yarılması konusunda (s217) İbnül Cevzi'nin tefsirini kendi yorumuna ters düştüğü için reddetmektedir. s230'da ise İbnül Cevzi'yi güvenilir bir müfessir olarak kabul etmektedir.

Biz T. Dursun un bu "bilimsel!" yöntemli uygulamalarını objektif düşünme ve değerlendirme hassasiyetine zıt buluyor ve reddediyoruz.

6) Bazı konularda tefsirleri kanıt olarak bir hünermiş gibi sıralarken nedense Arapların kızlarını öldürmesi konusunda "güvenilir" dediği tüm tefsirleri bir çırpıda arkasına atıyor, reddediyor ve şöyle diyor: “Tefsirler Ferezdak'ın iki dizesi üzerinde durur. Ne var ki tefsirlerde bu iki dize hep aynı sözcüklerden oluşmuyor. İki dize de değişik biçimde yer alıyor, dizelerin değişik olması gözönünde tutulursa sonradan uydurulduğu bile düşünülebilir (s204)”

Aynı akıl yürütmeyi şeytan ayetleri konusunda nedense yapmıyor. Halbuki şeytan ayetleri denen uydurma dizeler 20 değişik şekilde aktarılmıştır. Şeytan ayetleri bu yüzden uydurmadır deseydi T.Dursun'un samimiyetine inanabilirdik. Şu durumda ise tepkiselciliğine ve sübjektifliğine şahit oluyoruz.

7) Nefislerinizi öldürün ayetini mecburi anlayış istikameti gibi kendinizi (birbirinizi) öldürün diye anlamak gerektiğini söylerken nefsi, insanın eğilimleri olarak anlayanları bilgisizlikle ve Arapçayı bilmemekle suçluyor (s222). Halbuki aynı kitabın 254. sayfasında Şerif Cürcani'nin Tarifat'ından aldığı tanımda nefsin doğal eğilim anlamına geldiğini söylüyor. Göstermek bizden, takdir sizden, çarpıtma T.Dursun'dan...

8) Aslında kendisinin de güvenilirliğinden şüphe ettiği bazı hadisleri delil olarak öne sürüyor. Halbuki kendisi bunların uydurma olduğunu kabul ediyor. İşte itirafı: "Gerçekten de hadis kitaplarının en güçlü sayılanları bile uydurma hadislerle doldurulmuştur" (2.Kitap, s158)

Bazı yerlerde sorduğu sorular ise saçmalığın doruğunu zorlar nitelikte; işte ilginç soruları: "Neden son peygamber bir Arabi. Muhammedi seçmiş hem neden son Peygamber?" Bu soruda neye itiraz ettiği anlaşılmıyor. Son peygamber kavramına mı? Onun Arap (ki başka bir milletten olsa idi yine aynı şekilde soracaktı) oluşuna mı? Adının Muhammed oluşuna mı? (Aslında son Peygamber bir Türk de olabilirdi, hatta adı T.Dursun da olabilirdi!) Ama Allah kime katından bir rahmet (Peygamberlik) indireceğini bilir. (bkz. İbrahim, 11)

Allah teala, Hz. Muhamned'e vahiy gelmesi karşısında o dönemdeki insanların itirazlarını aynen şöyle aktarıyor: "Onlara bir ayet gelince Allah'ın elçilerine verilenin aynısı bize de verilmedikçe katiyyen inanmayız dediler. Allah elçiliğini kime vereceğini daha iyi bilir." (Enam:124)

Görülüyor ki 1400 yıl evvelinin inkarcılarıyla T.Dursun’un mantığı ve itirazı arasında pek fark yok.
"Onlar kendilerinden bir uyarıcı gelmesine hayret ettiler ve o kafirler dediler ki; bu yalancı bir sihirbazdır." (Sad: 4)

Neden son peygamber sorusuna ise şu kısa cevabı vermekle yetineceğiz. Kuran'dan sonra gerek olmadığından (İlahi öğreti korunduğundan dolayı) yeni bir peygamberin gönderilmesine ihtiyaç kalmamıştır. Dolayısıyla Hz. Muhammed doğal olarak son peygamber olarak kalmıştır.

Görülüyor ki, T.Dursun'un kitapları bir metoddan yoksundur. Sadece İslam'a duyduğu tepkiden doğan kimi yerde duygusal, kimi yerde muhakemesiz yargılardır. T.Dursun iyi niyetli olsaydı ve din kavramına şu iki açıdan bakabilseydi böyle bir bataklığa sürüklenmezdi:

A - Din tarih boyunca özbirliğe sahiptir. Bununla beraber dinin pratikleri geldiği toplumun düşünsel, kültürel ve sosyal yapısına göre farklılık gösterir. Bu farklılık (ve değişim) kainattaki diyalektiğin gereğidir.

Gönderilen her dinde inanç esasları (Allah'ın varlığı ve birliği, iyilik ve kötülüğün karşılıksız kalmayacağı vs) birdir. İbadet ve insanlar arasındaki ilişkiler ve bunlarla ilgili hükümler ise toplumdan topluma değişirler.

B - Din tarih boyunca karşı din (karşı devrim) taraftarlarınca ya yok edilmeye çalışılmış ya da çarpıtılmıştır. Bu çarpıtmanın dinamiğini üç grup oluşturmaktadır:
a) Kuran'da Firavun ile özdeşleştirilen iktidar sahipleri,
b) Karun ile örneklendirilen sermaye sahipleri (burjuvazi),
c) Bel'am ile tarihsel örneği verilen sahte, özünden uzak, şekilci oportünist, revizyonist din adamları.

Bu dinamiklerin tarihte çok örnekleri vardır. İşte birkaçı:

-Sabiilikteki ruhanilik (aşkınlık), Mezopotamya astrolojisi tarafından materyalize edildi.

-Hz.İbrahim'in Tevhid dini, Arapların tabiatperestlik ve putperestliği ile örtüldü.

-Musevilik dini, Yahudi ırkçılığı ile evrenselliğini yitirdi.

-Hıristiyanlık, Aziz Pavlos tarafından Roma'nın hukuki ve sosyal yapısı ile neo-platonizme adapte edildi.

-İslamiyet (uygulama ve uydurma rivayetler ile) Emeviler'in kabileci (milliyetçi), müşrik ruhlu materyalist saltanatları tarafından çarpıtılmaya çalışıldı.

-T.Dursun'un kullandığı tarih ve tefsirlerdeki rivayetlerin ve israiliyatın çoğu Emevilerin döneminde uyduruldu ve yazıldı. İslam savaş ve ceza hukukunu (uygulamada ve uydurma rivayetlerle) zulüm kanunlarına dönüştürmeye çalıştılar. Bu noktada akıl ve vicdan sahibi her insan İslam'ı bulanık olmayan kaynaktan (Kuran'dan ve ona uygun rivayetlerden) alarak ilahi tekamül yolunda ilerlemeli, uydurma ve çarpıtmalara karşı uyanık olmalıdır. Allah doğru olanların yardımcısıdır. (29:69)

Kız Çocukların Diri Diri Gömülmesi Yalan Mı?

Kadını cennet üstü bir varlık olarak gören Peygamber, geldiği Arap toplumunda, kadının statüsünü yükseltmiştir. T.Dursun'un iddialarının aksine, kadın, o dönemde İslam toplumunda ikinci sınıf değildi.

Peygamberimiz en hayati konularda bile eşleriyle görüş alışverişinde bulunmuş, hatta Hudeybiye Barışında Hz.Seleme'nin tavsiyesini doğru bularak yerine getirmiştir. O, bununla; kadınla erkeğin birbirlerine yardımcı olması gerektiğini vurgulayarak; kadının fikrine değer verilmemesi anlayışına en ağır darbeyi indirmiştir. İşte o dönemin anlayışlarından biri de kız çocuklarından çok, erkek çocuklara değer verilmesiydi. Kuran bu düşünceyi şöyle ifade ederek kınıyor:

16/58-59. Aralarından birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır; onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hükmediyorlar!

Görüldüğü gibi, Arapların bir kısmı, kız çocuğunu ileride savaşamayacağı, ailenin şeref ve namusuna leke getirebileceği düşüncesiyle, kızları olduğu zaman üzülürlerdi. Bu düşünceden dolayı Arapların ilkel bazı kabileleri (hepsi değil), çocuklarını öldürürlerdi. Bunun birkaç nedeni vardı:

Birinci neden; ekonomik idi. Fakirlik korkusundan, aile fertlerinin az olması isteniyordu. Erkek çocuklar, büyüdükten sonra aile bütçesine katkıda bulunurlar ümidiyle yetiştiriliyordu (İsra 31). Fakat kız çocuklarının böyle bir katkısı olmadığından bazen öldürülüyorlardı.

İkinci neden; kız çocukları savaş zamanlarında işe yaramadıkları gibi korunmaları da gerekiyordu. Bazen esir düşüp cariye olma ihtimali de vardı. İşte bu nedenlerden dolayı kız çocuklarını daha küçükken öldürebiliyorlardı. Kız çocuklarını öldürme adeti; Kinde, Temim gibi bazı ilkel Arap kabilelerinde vardı (bkz. İslam Ans. Cahiliyye mad.).

Kureyş ve diğer Mekke kabilelerinde bu yanlış ve çirkin davranış yoktu. Çünkü Mekke civardaki çöl kabilelerine göre zengin sayılırdı. İşte bu nedenle Arap şiirinde bu gelenek çokça yer almamıştır... Ferezdak aşağıdaki şiiriyle dedesinin bu yaptığı isten (öldürülecek kız çocuklarını fidye vererek kurtarması) dolayı övünmüştür;

"Dedem ki kız çocuğunu gömenleri men ederek çocukları yaşattı, o zavallılar gömülmediler"

T.Dursun'un iddiasına göre, Arapların hiçbirinde bu adet yokmuş. Şimdi düşünelim; Kuran hiç yapılmayan birşeyden bahseder mi? Bahsederse kendini yalanlamaları için kafirlere büyük bir koz vermiş olmaz mı? Halbuki Kuran böyle bir adetin yapıldığını söylemiş, hiç kimse de bu yapılmıyor diye itirazda bulunmamıştır. T.Dursun böyle bir itirazın yapıldığını söyleyemiyor.

İşte bu adetin Kuran'da yasaklanması çok önemli bir devrimdir. Peygamberimiz bu yanlış anlayışların tam aksine, kız çocuklarının terbiye edilmesi ve onların iyi birer hanımefendi olarak yetiştirilmesini teşvik etmiştir... İşte bu talimatlar sadece Araplarda değil İslam nerelere yayılmışsa, orada da kadın hakkındaki düşünceleri değiştirmiştir.

T.Dursun bu konunun sonunda (s244) kız çocuklarını öldürmekle ilgili bir rivayeti aktarıyor: "Kız çocuğunu öldüren de ölen de ateştedir"

Hadis usulünde şöyle bir kural vardır: "Kuran'a zıt rivayetler senedi ne kadar sağlam olursa olsun kabul edilemez, reddedilir" Zaten bu hadisin senedi de zayıftır...

Kuran'da öldürülen çocuğun masumluğu kesinkes vurgulanırken ve bunu yapanlar kınanırken yukarıdaki rivayetin uydurma olduğu apaçık ortaya çıkmaktadır: "İnleye inleye toprağa gömülen kız çocuğu, hangi günahtan öldürüldü? diye sorulunca..." Tekvir 8-9

Bu ayete dayanarak diyebiliriz ki: Ebu Davud Kitab-üs Sünne'de geçen müşrik ve kafir çocukları ile ilgili olan 9 hadis, değişmez bir kader zihniyetini oluşturmak için uydurulmuştur. Peygamberin anlayışıyla hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü; İslam inancında, masum insanların hiçbir zaman sorumlu olamayacağı kesin bir kuralken, müşrik çocuklarının kaderlerini babalarının kaderleriyle bir saymak, tipik bir kadercilik tezidir.

Bilindiği gibi; hadislere önem vermeyen Mutezile ekolü kaderi inkar ederken, bunlara tepki olarak hadisçi ekol, herşeyi önceden tesbit edilmiş bir kader zihniyetiyle izah etmeye çalışıyorlardı. İşte yukarıda aktarılan "hadis" de, bu yaklaşımın bir sonucu olarak uydurulmuştur. Zaten bu hadis de aynı bölüm içinde yer almıştır.

Turan Dursun'un Psikolojik Yapısı ve Düşünce Boyutu

Nasrettin Hoca anahtarını kaybetmiş, onu ararken bir adam gelmiş, birlikte aramaya başlamışlar, en sonunda adam "burada düşürdüğünden emin misin?" diye sormuş. O da evinde düşürdüğünü söyleyince adam kızmış ve neden burada aradığını sormuş, Hoca da şöyle demiş: "Burası evimden daha aydınlık ta ondan!"

Bunu niye anlattık, T.Dursun "Yüzyıl Dergisi"nde (sayı:6) aydınlanma savaşçısı olarak lanse edilince yukarıdaki hikaye aklımıza geldi. T.Dursun yukarıdaki olaya benzer bir şekilde Dinin özünü Kuran'da arayıp bulmuyor.

Bunun yerine uydurma olduğunu kendisinin de kabul ettiği bazı sözlerle dinin ne olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Ve işte "Din Bu" diyor (aslında "kin bu").

Neden böyle yapıyor, dersiniz. Çünkü yanlış aktarılmış bazı hadisler ve israiliyattan etkilenmiş tefsirlerle dini kötüleyebileceğini düşünüyor. Mesela Peygamberimizin savaşta kadın, çocuk ve ihtiyarlara dokunulmamasını emreden yüzlerce hadisini görmezlikten geliyor, buna karşın uydurma birkaç hadisle bunun aksini iddia ediyor.

Şimdi T.Dursun'a soruyoruz: ortaya koymak istediğin dini neden böyle uydurma rivayetlerde arıyorsun? Cevabı herhalde şu olacaktı; "Burası karanlık da ondan!"

Sıradan Bilinç ve Yüzeysel Düşünüş

Bir baba şaşı olan oğluna: "Oğlum, sen herşeyi birken iki görüyorsun değil mi?" dedi. Oğul, "Nasıl olur?" diye cevap verdi; "eğer öyle olsaydı, gökyüzünde iki ay yerine dört ay olması gerekirdi"

Biz dinlerin tek bir ilahi kaynaktan geldiğini göstererek aralarında bu yüzden benzerlik olacağını söylediğimiz halde, o hala kutsal kitapların birbirinden kopyalandığını söylüyor. Halbuki aynı kaynaktan gelmiş şeylerin aynı özellikleri taşımasından daha doğal ne olabilir. Ona göre Kuran'daki hiçbir bilgi Tevrat, Zebur ve İncilde geçmemeli. Geçerse kopyaladığını iddia ediyor. Geçmese, herhalde birbirinden farklı şeyler nasıl aynı kaynaktan olabilir, diyecekti...

Turan Dursun’u Tanımak

Turan Dursun, kendisini ateist olmaya götüren düşünce dolu bilimsel deneyini(!), Yüzyıl Dergisi, sayı 6'da kendi ağzından şöyle anlatır: "Allah'a inanıyordum. Ancak deneyimler yaptım kendi kendime. Su dolu kovanın içine süpürgeyi batırıp duvara sürdüm. Şekiller bir rastlantı.. Dünya'nın oluşumu da öyle olmasın.. Bu arada o da tümden silindi."

Evet T. Dursun duvardaki şekillere bakarak, dünyanın da böyle bir rastlantı sonucu olabileceğini savunuyor. Yani duvardaki şekiller=dünyadaki düzen. Aklı ve mantığı olan hiçbir insan bunu kabul etmez. Bir düşünün güneş sistemi, gezegenler, dünyanın etrafını saran atmosfer ve tüm bunları kıyasladığı duvardaki şekiller!

T. Dursun'un zekasının durduğu ve ilme nasıl yaklaştığı böylece tescil edilmiş oluyor. Lakin, bilim bu arada boş durmuyor, işin gerçeğini şöyle açıklıyor: "Yapılan hesaplara göre, evrenimizin başlangıçtaki gerçek yoğunluğu ile ötesinde oluşması imkanı bulunmayan kritik yoğunluğu arasındaki fark, yüzde birin bir kovadrilyonundan azdır. Bu, bir kalemi sivri ucu üzerinde bir milyar yıl sonra da durabilecek biçimde yerleştirmeye benzer. Üstelik evren genişledikçe, bu denge daha da hassaslaşmaktadır." (Bilim ve Teknik, Sayı 201, s.16)

T. Dursun'un ateizm deneyi gibi, ilgi çekme deneyi de çok çarpıcı; "Şişman bir kıza aşık olmuş, kızın ilgisini nasıl çeksin, kendini nasıl beğendirsin. İç çamaşırını görürse belki. Çok çaba harcamış ama olmamış" (Yüzyıl, s6).

Yine T.Dursun İslamın akıl ve ilimle olan bağlantısını çarpıtıyor, düşünce ve akılla ilgili yüzlerce ayeti gözardı ederek şöyle diyor: "Din varken kafanızı daha ileri daha güzel şeyleri yapmaya kullanamıyorsunuz. Kullandığınız zaman engeller çıkıyor" (s16) Şimdi soruyoruz;

Harizmi (9 yy) sıfırı bulup kullandığında İslam buna engel mi oldu?.. El-Cezeri tarihte ilk robotları yaparken, Abdüsselam kendisine 1979 Nobel Ödülünü kazandıran teoriyi düşünürken din engel mi oldu?..

Din ve İslam Dini

İslam Bilginleri Kuran'ın verilerine dayanarak din için şu tanımlamaları yapmışlardır:

1. Allah'a teslimiyet; 2. Allah’ın insanlığa yönelik hükümler halinde kanunlaştırdığı buyrukların tümü; 3. Tanrısal buyruklar toplamıdır ki, akıl sahiplerini kendi serbest seçenekleriyle, doğrudan doğruya hayra iletir; 4. Akıl sahiplerini kabule çağıran tanrısal mesajlar toplamı.

Kuran, çok açık bir biçimde insanlar ve cinler dışındaki tüm varlıkların Allah'ın iradesine (kanunlarına) uyduklarını belirtir. Bu yüzden insan elinin ulaşamadığı her yerde tam bir denge, barış ve adalet hakimdir. İnsan ise kendisine verilen irade ve bilgi ile bu denge ve barış ortamına ve kanunlarına uyup uymamakta özgürdür...

İnsanın bu iki yönlü yapısı sayesinde çeşit çeşit eğilimler, arzular ve duygular içindedir. İnsana, yer yüzünde yaşamını sürdürebilmesi için üç temel kuvvet/güç verilmiştir:
a) Kuvve-i şeheviye (yeme, içme, üreme... dürtüleri);
b) Kuvve-i gadabiyye (savunma ve korunma için gerekli tepki gösterme, mücadele, savunma... dürtüleri);
c) Kuvve-i akliyye (düşünme, muhakeme, zeka... dürtüleri)

Bu kuvvetler yaratıcı tarafından sınırlandırılmamış olup insanın bu konularda iradesini kullanması istenmiştir. Eğer insan sahip olduğu bu kuvvetleri bireysel ve toplumsal hayatının barış içinde düzenli olması için gerekli biçimde sınırlandırmazsa bu iç güçler “iffetsizlik, hak adalet tanımama, hakka tecavüz; önü alınmaz ve gereksiz öfke, yanlışı doğru, doğruyu yanlış gösterme; demogoji” gibi uç noktalara kayar ve bunun sonucunda bireysel ve toplumsal yaşamda her türlü olumsuzluk baş gösterir.

İnsan, gerek bu olumsuzlukları, haksızlıkları ve sömürüyü önlemek, gerekse bu nitelikleri kendisine ve topluma yararlı, mükemmellik boyutuna ulaştırmak için, kapsamlı bir bilgiye (akla, adalete) muhtaçtır.

İşte, kişiyi kendi hayatında tam bir mutluluk, uyum ve barış içinde geçirebileceği mükemmelliğe ulaştırabilecek ve toplumda barış ve adalete dayalı bir yapı oluşturabilecek mükemmel bilgi (tümel akıl) Allah tarafından gönderilmiş Hak (doğruya, adalete dayalı) DİNDİR.

Bu noktada elçi, dinin uygulanmasını sağlayan, onu pratik hayata en mükemmel şekilde aktaran kişidir. Dini pratikler demek olan ibadet ise dinin hakikatlerinin insanı aydınlatmasını, onun kalbine yerleşmesini sağlayan İlahi yasalardır...

Din “gerçek din” Olmazsa Ne Olur?

İnsan gerek bireysel gerekse toplumsal yaşamda kurallara uymakla ancak barış ve adalete kavuşabilir. Bu kurallar eğer İlahi Adalete ve barışa dayalı (İlahi kanunlar) değilse, onların yerini insanların veya insanlar adına bir kişi veya grubun koyduğu kurallar alacaktır. Bu durumda insan ürünü düşünce ve ideoloji sistemleri (beşeri dinler) ortaya çıkar.

Bu dinlerin tanrıları, onları ortaya koşanların nefis ve arzularıdır, heves ve tutkularıdır. Bu dinlerinde inanılıp kabul edilmesi gereken bir takım kuralları vardır. Allah'ın (zülüm ve sömürüye neden olduğu için) asla razı olmadığı bu dinlerde pek çok putlar bulunur. Genelde bu dinlerin toplumsal hayattaki dayanak noktası kuvvettir. Güçlü olan haklıdır ilkesi). Hayat prensipleri kavgadır, mücadeledir. Toplumsal bağları, ırkçılık ve milli çıkarlardır. Hedefi insanın mutluluğunu sağlayamayan hevesleri tatmin ve ihtiyaçları sun'i olarak arttırmaktır.

Hak dinin esası ise; İlahi adalet ve barış yasalarına uymaktır (kulluk). Hak dinin toplum hayatındaki dayanak noktası, haktır (Haklı olan güçlüdür) Gayesi, manevi tekamül (mükemmellik) ile Allah'ın isimlerini (O'nun keremini, adaletini, sevgisini) yansıtmaktır (Allah'ın razı olması budur) Hayat prensibi, mücadele değil yardımlaşmadır. Toplum fertleri arasındaki bağ, çıkar bağı değil; düşünce, hedef, ideal bağıdır. Sonuç ve hedefi insanı olgunlaştırmak, gerçek mutluluk ve barışa ulaştırmaktır.

Batılı din tarihçilerinin varsayımlarının tersine insanlığın ilk dini animizm veya totemizm gibi "ilkel" dinler değil, Kuran'ın deyimiyle İslam'dır. İnsan, insan olmak noktasında her zaman aynı özü taşıdığından Allah'ın insanlar için gönderdiği din, temelde (özde) aynı ve tek olmuştur. Hz.Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed gibi tüm resullerin getirip duyurduğu, nebilerin de uyup tatbik ettiği din her zaman aynı olmuştur. Ama her defasında birtakım olumsuz sebeplerle bu dinden uzaklaşan insanlar yine temelde aynı şekilde değişen dinler üretmişlerdir.

Böylece “ilkel, batıl, şirk dinleri” ortaya çıkmıştır. Nitekim Hinduizmin kutsal metinlerinden olan Vedaları inceledikten sonra, Alman filozofu Schelling şöyle demiştir;

“Bütün insanlık önceleri tek varlıktı (bir ümmetti). Ve tek bir Tanrıya inanıyordu. Sanki en eski din (yani el-İslam) yıldız yıldız parçalanmış...” Kaldı ki günümüzde ilkel dediğimiz totem ve tabuların çağdaş kılıklara büründüğünü görmemek mümkün değildir.

Batıda Dine Bakış

Toplumumuzda geleneksel anlayış, dini çok dar anlamda ele almaktadır. Din denilince sadece Allah'a inanmak, ibadet gibi kavramları hemen çağrıştıran inanç sistemleri akla gelmektedir.

Oysa inanmak ve ibadet kavramlarını en geniş anlamlarıyla ele aldığımızda herkesin bir şeylere inandığı, bir şeylere yöneldiği (ibadet ettiği) görülür. Örneğin: Kimi insanların bilimin her şeyi çözeceğine imanı vardır. Kimilerinin gelecekte proleterya (işçi) diktatörlüğü kurulacağına imanı vardır...

Batılı ruhbilimcilerden Erich Fromm'un şu tanımı ilgi çekicidir; “Bir topluluğun bireylerince paylaşılan ve o bireylere belli bir yöneliş, belli bir bağlanma amacı kazandıran herhangi bir düşünce ve eylem sistemidir. Gerçekten benim benimsediğim bu geniş anlamda din olgusuna sahip olmamış hiçbir kültür yoktur. Ve öyle görünüyor ki, gelecekte de olmayacaktır” (Psikanaliz ve Din, s31)

Erich Fromm yine doğru bir tespit olarak bugünkü Batı ideolojilerini de yapıları bakımından ilkel birer din olarak görüyor ki, biz de bunu doğruluyoruz:

“Kültürümüzde totemcilikle karşılaşıyor muyuz? Evet hem de yaygın olarak; ama bu soruna sahip olan insanlar çoğunlukla ruhsal yardıma gereksinmeleri olduğu kanısını taşıyorlar. Kendisini bütünüyle devlete bağlı sayan ya da partinin çıkarını biricik değer ve doğruluk ölçütü sayan, yaşadığı topluluğun simgesi olan bayrağı kutsal bir nesne olarak gören bir kişi, tutumu kendisine tamamen akılcı gibi gelse de klan dinine ve totem tapımına sahip bir kişidir. Faşizm ya da Stalincilik gibi sistemlerin milyonlarca insanı bütün kişilik ve mantıklarını “doğru da olsa yanlış da olsa benim ülkem” ilkesine kurban etmeye nasıl yöneltildiğini anlamak istiyorsak bu yönelişin totemci, dinsel niteliğini dikkate almamız gerekir”

“İnsan hayvanlara, ağaçlara, altından ya da taştan yapılmış putlara, görünmez bir Tanrıya, ermiş bir kişiye ya da şeytanca özellikleri olanlara tapınabilir. Atalarına, ulusuna, sınıfına ya da partisine, para veya başarıya tapınabilir. Sarıldığı din, yıkıcılığın ya da sevginin, baskının ya da kardeşliğin gelişmesine elverişli olabilir, insanın akıl yeteneğini geliştirebilir ya da köreltebilir. İnsan bağlandığı sistemin laik dünyadaki sistemlerden farklı olan dinsel bir sistem olduğunun ayırdında olabilir. Ya da hiçbir dine bağlı olmadığını düşünebilir ve güç, para ya da başarı gibi birtakım sözde din dışı amaçlara bağlanmasını kendi çıkarının bir gereği gibi yorumlayabilir. Bu noktada DİN Mİ, DİN DEĞİL Mİ? sorusu önem taşımamaktadır, önem yaşıyan ne tür din sorusudur. Bağlanılan din, insan gelişimini yalnızca insana özgü olan yeteneklerin açılıp serpilmesini sağlamakta mıdır, yoksa bunları kösteklemek midir?” (s36)

İslam'ın bu açıdan niteliğine baktığımızda şunu görüyoruz: Allah insanın özüne hiçbiri istisna edilmeyerek İlahi sevgi cevherini koymuştur. İnsan bu özünü imanın ışığı ile, İslam'ın toprağında geliştirerek mükemmelleştirecektir.

Açıkçası İslam, insanı ahlaki sorumluluk ve seçme yeteneğine sahip, gönlünün özünde İlahi sevgi olan bir varlık olarak nitelendirir; “O'ndan geldiniz, O'na gidiyorsunuz” (Bakara, 156), “Onlar (inananlar) Allah'ı sever, Allah da onları sever” (Maide, 54). Şimdi de insanı mükemmelliğe ulaştırmayı amaçlayan İslam (Allah'a yönelme ve teslim olma) dininin özelliklerine bakalım;

Gerçek Dinin Özellikleri

1. Din İlahi Bir Konumdur

İslam dini insan doğasının (fıtratının) dinidir. İslam dini mutlak mükemmelliği, yüceliği ve güzelliği temsil eden Yaratıcıya bağlanarak yönelme işidir. Bu noktada İslam dini tüm yaratılanları, mükemmelliği temsil eden Allah'a bağlar. İnsanı ezeli ve ebedi olan Allah'a bağlayarak ona ebediliğin kapısını açar. Onu İlahi rahmetin, keremin, sevginin yeryüzündeki aynası olarak tanımlar; “En sevdiğiniz şeyi vermedikçe imana ulaşamazsınız” (Ali İmran, 92)

İnsanı gerçeğe ulaştıran dinin koyucusu Allah'tır. Hiçbir elçi duyurduğu dinin kurucusu değildir. Bu yüzden din, kendisini anlatan elçinin adına izafe edilemez...

2. Din Akıl Sahiplerine Seslenir

İslamın muhatabı akıl sahibi varlıklardır. Bu noktada akılcı olmak ile akıllı olmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Akıl sınırlı, sonlu, zamana bağımlı olarak olayları ve kavramları algılar; sınırsız, sonsuz ve zamana bağlı olmayan olay ve kavramlar aklın kavrayış sınırlarının ötesindedir. Dinin bir kısım gerçekleri, aklın kavrayış sınırları içindeyken bir kısmı dışında kalır. Bunlar insanın başka bir kavrama yeteneğini içerek kalp/gönül (sezgisel kavrayış yeteneği) tarafından algılanır.

Akıl üstü olmakla, aklı merkezi bir rol sahibi görmek nasıl bağdaşır? Yanıt açıktır; bir gücün sınırlarını belirlemek ve o gücü bu sınırlar içinde tutmak onu inkar etmek değil, evrensel işlevini daha iyi yapmaya itmektir. Çünkü bir şeyin gücünü inkar kadar ona taşıyamayacağı yükler yüklemek de olumsuz sonuç doğurur. Bu evrensel bir yasadır. Kuran'ın deyimiyle; “Allah hiçbir kişiye taşıyamayacağı yükü yüklemez” (Bakara, 286)

İslam bir din olarak akıl sahiplerini muhatap alarak akla en büyük değeri verirken, ona kavrayamayacağı şeyi yüklemez. Kaynağı bakımından vahye dayalı olan İslam bu nedenle akıl ile asla çelişme ve çatışmaya girmez. Zaten aklın da dinin de sahibi tek ve aynı kudrettir. O kudretin elindeki iki varlık arasında asla çelişki yoktur; “Rahman olan Allah'ın yaratışında ve yarattıklarında çelişme ve uyuşmazlık göremezsin” (Mülk Suresi, 3)

Akıl ile vahyin çelişir gibi görünmesine insanın inadı ve aceleciliği sebep olur. Yani bu noktada sebep, insanın sabırsızlığıdır. Bizler öznel dürtülerle yanlış değerlendirmelerle acele ederek vahyin ortaya koyduğu kuralları hemen anlamak istiyoruz. Çünkü aklın anlamak, peşinde olduğu şeyi derhal açıklamak ve sebeplere bağlanmak gibi temel bir tavrı vardır. İlahi vahiy bazı noktalarda öyle şeylere değinir ki, bunlar ancak zamanla anlaşılabilir. Akıl işte bu bakımdan en büyük maharetini; vahye teslim olması gereken yerde durmakla gösterecektir.

Aklın vahiy önündeki teslimiyetinin aksiyona dönüşmesine ibadet diyoruz. Bu kabul ve teslimiyet aklın mahkumiyeti değil, sınırları içinde ve acele etmeden iş görmesidir. Kuran, aklın iş görmesini yüceltmekle kalmaz ayrıca emreder. Bunun yanında Kuran, ilk ayetlerden itibaren gaybe inanmayı gerekli görür.

Gayb ne demektir? Gayb, vahiy tarafından tespit edilen ve duyu organlarıyla algılanamayan sırlardır. Bu sırlar, insanoğlunun önüne vahiy ile açılıyor ve insan bunlara inanmaya çağrılıyor. Zaten duyu organlarımızın sınırlılığı bize gaybın olduğunu açıkça göstermektedir. Bu noktada bir insanın gaybe inanmaması ve bunları akılla çelişir görmesi “benim duyu organlarım her şeyi algılıyor” demek kadar yanlıştır...

Buradan şunu anlıyoruz ki, zamana bağlılık kaydını dikkate almadan vahyin verilerini anında kavramak ve onlara akıldan onay çıkarmak endişesi bizi çıkmazlara sokmaktadır. İnsanoğlunun bu hatası bir kenara bırakıldığında akıl ile vahyin çatışma ve çelişmesi sözkonusu olmaz.

3. Dinde Serbest Seçim (İnanç Özgürlüğü) Esastır

Allah ile insan arasında hayatın tümünü dolduracak genişlikte ve süreklilikte olan din ilişkisi, hürriyeti gerekli kılmaktadır. İnanç hürriyetinin olmadığı yerde dinden söz edilemez. Burada kastettiğimiz hürriyet hiçbir baskı ve zorlama olmaksızın kulun davranışlarını içten bir istekle sergilemesi anlamında bir serbest seçim ve karar vermedir.

Dinin gönderilişinde maksat Şatibi'nin ifadesiyle “İnsanı zorunlu kulluktan serbest seçime dayalı kulluğa yükseltmektir” Bunun dayandığı yaratılış yasası Kuran'da şöyle belirtilmiştir; “Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 256)

4. Din İnsanı Mutlak Güzelliğe, Barışa ve Hayra İletir

Evrenin bir düzeni vardır. Bu düzenin de çeşitli yasaları vardır. Bize göre bu yaradılış düzenine uymak, insanı mutlak güzelliğe, mükemmelliğe iletir.

İslam dini mutlak hayra, güzelliğe, mükemmelliğe çağırma ve iletme konusunda insanların farklı görüşlerine değil, genel ve değişmez fıtrat (insan ve evrenin yaradılış) yasalarına öncelik tanır.

İnsanın, iletildiği mutlak hayrı her zaman kendi aklıyla açıklığa kavuşturmasını beklemek, insanın gelişimini aksatan ve sonuçta bizzat insanın başına bela olan bir tutumdur. Tarih boyunca nice felsefe ve ideolojilerin insanları ne hale getirdiğii açıktır.

Unutmamak gerekir ki din sadece hayra çağıran bir kurum değil aynı zamanda ileten bir kurumdur. Din aynı zamanda koruyucu bir kurumdur. İslam bilginleri bu korumayı beş bölümde incelerler; Ruhsal Yapıyı Koruma, Nefsi Koruma, Nesli Koruma, Malı Koruma, Aklı Koruma...

Din Afyon Mudur?

“Din afyon mudur?” sorusuna verilecek doğru yanıt “Evet afyondur” ya da “Hayır afyon değildir” demek olamaz. Bu soruya önce “siz hangi dinden sözediyorsunuz?” diyerek ilk “yanıtı“ vermek gerekir. Marks’ın dediği gibi evet bazı dinler afyondur. Ama hangileri? İşte Marks’ın soramadığı bu soru onun çelişkisidir.

Kuran birçok ayette dini; çıkarları hesabına kullanan, değiştiren, ekleme ve çıkarma yapanlara dikkatimizi çekmektedir. Kuran’da hak dine karşı çıkanlar üç sınıfa ayrılmıştır:
a) Kendilerini Allah’ın yerine koyarak hüküm koyan veya onları saptıran din bilginleri...
b) Hak dinden dolayı çıkarlarını kaybeden, sömürü çarkları bozulan sermaye sahipleri (Marks’ın kulakları çınlasın)...
c) Hak dinin gelişiyle iktidarları yıkılan (veya yıkılacak olan) iktidar sahipleri...

Şimdi insafla soralım;

İktidar sahiplerini yerlerinden eden, sömürücü sermaye sahiplerinin rahatını ve keyfini kaçıran, din yoluyla kendilerine çıkar sağlayanları uyaran ve onlara cehennemi müjdeleyen bir din (İslam) afyon olabilir mi?

Böyle bir dine afyon diyenin ya aklı ve vicdanı yoktur ya da afyonla uyuşmuştur... Yahut kendi yaptığı yeni bir din ile insanları uyuşturmak istemiştir.

Evet soruyoruz:

İnsanları köleleştiren Mekke aristokrasisine başkaldırmayı emreden din mi afyondur? Köle olan Bilal’e efendisine! başkaldırma bilinci veren din mi afyondur? Sömürü düzenleri bozulmasın diye Peygambere para, kadın ve mevki teklif eden Mekke burjuva ve diktatörlerine, “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz de ben bu dinden vazgeçmem” diyen Peygamber’in getirdiği din mi afyondur?

Kızını öldüren müşrik Ömer’den, adaletin zamanlar üstü örneği olan Hz.Ömer’i çıkaran din mi afyondur?

Hak ve adaletin yeryüzünde yayılması için bütün varlığını feda eden, kadınlık timsali Hz.Hatice’yi şekillendiren din mi afyondur?

15-20 yılda İran’ı, Bizans’ı, Afrika’yı sarsan ve fetheden insanları yetiştiren din mi afyondur?

Okuma-yazma öğretmeleri karşılığında savaş esirlerini serbest bırakan bir din mi afyondur?...

Yaratılış Nedeni?

İnsan tanrısal özüyle evrenin hem çekirdeği hem meyvesidir; maddesiyle topraktan, ruhuyla yaratıcı Ruh'tan gelmektedir ve bu dünyada bir çekirdek olan özünü tanrısal sevgiyle filizlendirmek durumundadır...

“Ten, sana topraktan emanettir, Ben (öz), sana kimden emanettir?”

Evren ile insanın yaratılma nedeni: Aşk'tır... Başka bir deyişle; Allah insanları ve evreni sevdiğinden dolayı yarattı...

Biliyoruz ki Allah sonsuz ilme sahiptir. Bu sonsuz ilmi içinde, sonsuz çeşitlilikte varlık birimleri bulunmaktadır. Bu varlıklar ilmi (bilgisel) bir niteliktedir. (Ressamın veya heykelcinin zihnindeki resim ya da heykel gibi)

İşte Allah bu varlıkları sevdiğinden dolayı belirli bir zaman ve mekan düzleminde yaratır. Açıkçası, nasıl bir ressam düşünce ve duygu dünyasında var olan bir şeyi sevdiği için kağıda döker. Tıpkı bunun gibi de Allah sonsuz ilminde var olan varlık birimlerini, "sevdiğinden dolayı" yaratmıştır; varlık, sevginin meyvesidir! Evrende var olan her varlık, yaratanın sevgisiyle yaşıyor ve O'nun sevgisiyle yaşayacaktır da!... Gördüğümüz yıldızlar evreni, güneş ve gezegenlerin tümü de sevgiden doğmuştur... Kozmos (evren), kısacası herşey sevginin yansımasıyla var olmuştur.

İnsan ise, hem yükselmeye hem de alçalmaya uygun olarak ve mükemmelleşmek için yaratılmıştır... Kuran'da insanın bu yapısına ve önündeki seçeneklere şu ayette değinilmiştir: "Ona (insana) fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve o kötülüklerden sakınıp Tanrısal bilince ulaşmayı ilham edene (and olsun)" (Şems 8)

İşte sınavdan kasıt; bu iki seçenekten birisini seçmektir... Açıkçası; sınav kavramı basit bir bilip bilmeme olgusu değil, iyi veya kötülükten birini tercih etme ve bunun uygulamasını yapıp yapmama olayıdır...

İbadetler olgunlaşmak için insana sunulmuş ilahi formüllerdir. Bunlarla insan olgunlaşarak sonsuz huzur, barış ve sükunete kavuşacaktır. Buna karşın insan sahip olduğu potansiyeli örter, bozar, günahlarla bir takım ruhsal mutasyonlara (ki mutasyonlar zararlıdır) maruz bırakırsa mutsuzluğun, basitliğin uçurumuna yuvarlanır, zarara uğrar!... (Şems 9-10)

İnsan sahip olduğu potansiyeli ve özü Tanrısal formüllerle -ibadetler- filizlendirmek ve geliştirmek için yaşam toprağına atılmıştır. Kulluk, insanın benliğini inkarı, etkisizliği ya da mahkumiyeti değildir Kuran'ın anlayışına göre kulluk, bir karşılıklı aşk ve saygı ilişkisidir... Bu ilişkide taraflardan ikisi de etkindir ve Allah, kulunun ibadet ilişkisi içinde bütün etkinlik ve yalvarışlarına karşılık vermektedir. (bk. Bakara 152, 186; Mümin 60)

Korku; En büyük sorumluluk sevgiden doğar!

İslam’ın korku dini olup, korkuya dayalı olduğu yargısı doğru değildir... "Rahmeti her şeyi çepeçevre kuşatan" (Araf 156) Allah'a korkutucu Tanrı diyenler biraz daha düşünmelidirler. Öyle ki, 114 kez Besmele ile Allah kendisini, Rahman ve Rahim (sımsıcak bir sevgili) olarak tanıtmaktadır.

Ümitsizliği ve ziyana uğrama korkusunu insanın kendi kendine zulmetmesi olarak nitelendiren (Zümer 5) Kuran, Allah’ın rahmet ve sevgisi ile her şeyi kuşattığını belirtmektedir.

İman ve İslam'ın temeli sevgidir. Sevgi asıldır, korku sevgiden sonra duyulur ki, bu korku, sevgiyi yitirme korkusudur. Nitekim Allah ile müminler arasındaki asıl ve temel ilişki sevmek ve sevilmek gerçeğidir ki, aşağıdaki ayet bunu belirtmektedir:

« Ey inananlar! Sizden kim dininden dönerse iyi bilsin ki, Allah (sizin yerinize) öyle bir topluluk getirir ki, O onları SEVER, onlar da O'NU SEVER. » Maide 54

Görülüyor ki, müminlerin temel sıfatı Allah'ı sevmek olduğu gibi, Allah’ın temel sıfatı da müminleri sevmektir... Yine, başka bir ayette Allah inananları söyle tanıtıyor:

« İnananlar ise Allah'ı çok, hem de pek çok severler. » Bakara 165

Meryem 96'da Allah, kendisine inanan ve inandığını yaşayanlara vereceği şeyin sevgi olduğunu bildirmektedir:

« İman edenler ve salih amel isleyenler için Rahman (olan Allah yüreklerinde) bir sevgi yaratacaktır. »

İslam korku dinidir diyenler acaba şu ayetlere ne derler:

« De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. » Ali İmran, 31

« Allah tövbe edenleri sever. », « Allah arınanları sever. » Bakara, 222

« Allah sabredenleri sever. » Ali İmran, 146

« Allah iyilik yapanları sever. » Bakara, 195

Peki Allah Kuran’da insanları bazı şeylerden korkutmuyor mu? Evet korkutuyor. Öyleyse bu sevginin yanında bu korku nedir?

Evet bu korku kötü olma, bozulma, çürüyüp gitme, filizlenememe korkusudur. İnanan insan için "cehennem korkusu" cezalandırmanın çok ötesinde alçalmaktan, basitlikten, özünü yitirip bir madde haline gelmekten korkmaktır. Daha üst planda Kuran’da korkma ile belirtilen şey, Allah’ın sevgisini yitirmekten korkmaktır. ("Haşyet" sözcüğünün korku biçiminde çevrilmesi eksik ve hatalı bir çeviridir)

Allah'tan korkmak, Onun rahmetinin şefkatine yol bulup sığınmak demektir. Korku bir kamçıdır, insanı Allah’ın kucağına atar. Nasıl ki bir ana yavrusunu korkutup kucağına çeker. O korku da, o yavru için oldukça tatlı, lezzetli bir duygudur. Çünkü şefkatin kucağına götürüyor. Düşünün ki bütün anaların şefkatlerinin toplamı, ilahi rahmet ve şefkatin tek bir parıltısından ibarettir. (BSN)

Cehennem İşkence Yeri mi, Yoksa İlahi Tedavi Merkezi mi?

Cennet ve Cehennem bizim duyu organlarımızla algılayamadığımız gerçekler oldukları için; bize simgelerle anlatılmıştır. Cennet mükemmelliğin, güzelliğin, pozitifliğin merkezleştiği ilahi sevgi ve rahmet ortamıdır. Cehennem ise eksikliğin, çirkinliğin, negatifliğin merkezleştiği yerdir!

Buralar bize hep simgelerle anlatılmıştır. Dünyada insanın en çok huzur ve sükunet bulduğu ortam; ağaçlar, ırmaklar ve yeşillik ortamdır. Bundan dolayı cennet bunlarla simgeleştirilmiştir... Dünyada insana en çok acı veren şey ise ateştir. Bu nedenle cehennem ateşle simgeleştirilmiştir...

Allah korkusu, Kuran'ın genel mantığı içinde Allah’ın sevgisini yitirmekten çekinmektir. Yoksa yüksekten korkmak ve yılandan korkmak anlamındaki korkmak değildir.

İslam’da temel olan sevgidir. Aşağıdaki ayette görüleceği gibi müminin en temel ve öncelikli niteliği Allah sevgisine sahip olmasıdır:

« Onlar Allah'ı sever, Allah da onları sever. » 5 Maide 54

Cehennem Nedir?

Dünyadaki olgunlaşma sürecini tamamlayamayanlar (bütünlemeye kalanlar) ötede yeni bir eğitimden geçecekler. Açıkçası, dini prensipleri uygulamadan, ahiret yurduna girenler eksik ve hasta olmuş olup dünyada olgunlaşıp arınamadıklarından dolayı, cehennem denilen hastahanede tedaviye tabi tutulurlar (Tedavi sınırını geçmiş hastalar tecride bölümünde sonsuz kalabilirler).

Bilgisiz insanlar, nasıl hekim ve hastabakıcıları işkence yapıcılar gibi görürlerse cehennem ehli de, çektikleri tedavi ızdırabını önceleri işkence sanırlar ama sonra gerçeği görürler. Dünyada nasıl bazı hastalıkların tedavisi için acı ilaçlar, pansumanlar, dağlamalar, yakıcı merhemler, söktürücü sıvılar, serumlar gerekiyorsa cehennem tedavi merkezinde de zakkum simgesiyle belirtilen acı ilaçlar, değişik işlemler, serumlar vardır.

Bir benzetme olarak şöyle diyebiliriz: Dünyada yaptığımız her şey bir kozmik bilgisayara işlenir. Bunda sorumlu herkesin disketi (kitabı) bulunur. Sorgu gününde Allah herkesin disketini ilgili düğmeye basarak önüne getirecek ve şöyle diyecektir; Oku kitabını: Hesaba çekici olarak bugün sana öz nefsin yeter. (İsra 14)

Cehennem nasıl sonsuz ruhsal yükselme ortamı ise cehennem azabından amaç da işkence değil, insanı temizlemek ve onu ruhsal yükselmeye layık bir duruma getirmektir. Cehennem, bu hayatta kendilerine verilen fırsatı kaybeden insanların, ilahi adalet kanununa bağlı olarak yaptıklarının karşılığını görmelerini ve bu sayede kendi elleriyle ruhlarında meydana getirdikleri hastalıklardan kurtulmalarını ifade eder. Aslında cehennem hayatı bu dünyada başlar, Kuran bu esası ifade ederken; cezanın bir tür tedavi olduğunu gösterir; « Sizden önce nice topluluklara elçiler gönderdik; onları varlığa ve sıkıntıya uğrattık ki doğruyu görsünler. » (Enam 42)

Burdan anlaşılıyor ki, cezadan kasıt yola gelmek, uyanmak ve daha yüksek bir hayata kavuşmaktır... Cehennem cezasının hedefi işte budur... Kuran Allah’ın rahmet sıfatına işaret etmekle, bütün mahlukatın ilahi rahmetten yararlanmak için yaratıldıklarını söylemekle, nihayet hepsinin bu konuda birleşeceklerine işaret eder. Cehennem, bütün dehşeti ile birlikte günahkarlar için "Mevla" (Hadid 15) açıkçası dost ve "ümm" (Karia 9) yani ana olarak Kuran’da haber verilir. Bununla Cehennemin asi ve günahkarları temizleyeceği anlaşılıyor. Bundan dolayıdır ki; cehennem asiler ve günahkarların dostudur. Onlar cehennemin sinesinde yeniden yetişecekleri için cehennem onların anaları olur...

Kuran’ın Nebe Suresinde günahkarların Cehennemde "ahkab" yani uzun devirler kalacağı ifade edilmektedir... Cehennemde ne kadar kalınacağından söz edilirken "Allah’ın dilediği kadar" denilmekle yine bu nokta söyle belirtilmektedir; « Mutsuz olanlara gelince; onlar ateştedirler, onlar orada içlerini çeker ve inlerler. Gökler ve yer durdukça orada kalacaklardır. Rabbinin dilediği başka. Çünkü Rabbin ne dilerse onu hakkıyla yapandır. » Hud 106-107

Bu ayetler, cehennem azabının sürekli olmadığını gösteriyor. Bu ayeti onu izleyen ayetle karşılaştırdığımızda bu durum daha da açıklığa kavuşur: « Mutlu olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Orada gökler ve yer durdukça kalacaklardır. Rabbinin dilediği müstesna, bu kesintisi olmayan bir lütuftur. » Hud 108

İki ifade arasında şu ilişki vardır: Cennettekiler de Cehennemdekiler de yer ve gök kaldıkça yurtlarında kalacaklardır. Sonra bu ayetin ikisine de birer istisna ilave ediliyor. Fakat sonuncu ayetler değişiyor. Ve Cennetten çıkmak olasılığını bütünü ile ortadan kaldırmayı ifade etmek için onun ardı kesilmez bir lütuf olduğu belirtiliyor. Cehennem konusunda ise en nihayet "Rabbin dilediği kudretle yapar" deniliyor.

Allah Gökte Midir?

"Men fissemai" gökte olan... Burada gökte olandan maksat meleklerdir. "Men" sözcüğü tekil olmakla birlikte anlam olarak çoğuldur, genelleme anlamını verir. F. Razi, bundan kasıt "Allah’tır" demiyor, "Allah’tır" diyenlerin görüşünü alıp yanıt veriyor. Çünkü kendisi Eşari'dir. Eşariler Allah'a mekan isnat etmeye şiddetle karşıdırlar.

Bakara 210'da geçen "Allah’ın gelmesi" deyimi bütün İslam düşünürlerince "Allah’ın azabı" olarak yorumlanmıştır. Ve bu anlam, Nahl Suresinin şu iki ayetinde çok belirgin olarak görülmektedir; Bilindiği gibi Allah’ın azabı, radyasyon, zehirli yanardağ dumanları, şiddetli fırtınalar olarak bulutlar şeklinde görünür ve gelir.

“Onlardan öncekiler düzen kurmuşlardı. Bunun üzerine Allah, binalarının temelini çökertti de tavanları başlarına yıkıldı. Azap, onlara farketmedikleri yerden geldi.” Nahl 26

Zerre kadar dil mantığını bilen birisi, bu ayetin öbür ayete bir açıklama olduğunu görür... Şu ayet ise konu edilen ayetin net ve yorum götürmez bir ifadesidir:

“Onlar kendilerine yalnız meleklerin veya senin Rabbinin buyruğunun gelmesini mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah onlara zulmetmemişti, ama onlar kendilerine yazık ediyorlardı.” Nahl 33

Elbette ki Allah’ın azabı, radyasyon, kükürt, fırtına seklinde bulutlar olarak göründüğü gibi; Allah’ın rahmeti, gecenin temiz, sakin, huzurlu kısmı olan seher vaktinde görünür.

Gecenin seher vaktinde insanın ruh ve bedeni dinlenir, insan, içindeki derinlik ve enginliği yakalar. Evrenin içini ve dışını kuşatan engin rahmet ve huzurun gizemini görmüş olur.

Neden Ay ve Güneş?

Evet, İslam saati değil de ay ve güneşi ölçü tutmuştur. Bunun birçok hikmeti vardır;

* İnsanların çoğu teknik bilgiye sahip değildir. Dolayısıyla vakitleri daima güneşe göre ayarlarlar. Bu asırdaki gibi saat imkanı da her zaman bulunmaz.

* Vakitlerin esnek, kaygan olması insan ruh ve sağlığı için çok önemli bir unsurdur. İlk olarak insanı sıradanlıktan kurtardığı gibi, canlı, esnek bir düzen verir.

* Dünyanın 24 saati, senenin 4 mevsimi, bu 4 mevsimdeki gün ve gecelerin kısalık ve uzunluktaki değişkenliği, doğallığı ve bu değişkenlik içinde sürekli bir ibadet ortamı nerede? Sabah saat 8, akşam 18 monotonluğunun bunaltıcılığı nerede?

* İnanmış insan vaktin kısalığına, uzunluğuna, sıcağına, soğuğuna bakmadan, her halükarda günlük görevlerini yerine getirir. Böyle bir durum ise insana güçlü bir eğitim ve sağlık veren bir eylemdir

* Eğer Ramazan orucu aya göre, namaz güneşe göre ayarlanmasa idi, Dünyanın bir tarafı hep sıcak günlerde oruç tutacaktı ve hep sıcak saatlerde namaz ödevini yerine getirmek zorunda kalacaklardı.

Kuran’da İsra 78'i "Güneş için namaz kıl!" şeklinde tercüme etmek Kuran’ın tümüne zıt bir açıklama olur. Burada Lam harfi illet ve ecliyet içindir, amaç tahsis değildir. Yani "Güneş batıya dönünce namaz vacip olur" demektir. Yoksa "Güneş batıya dönünce güneşe ibadet edin" demekle Kuran’ın tek Tanrı inancı ve sıfatları hakkındaki ayetlerini; Kuran’ın güneşe tapanları yeren kısımlarını görmemek gibi bir ahmaklık olur. "Güneş doğunca uyan, batınca yat" denildiğinde acaba uyumak ve yatmak Güneş için mi olur?

Ümmet-Ulus İkileminde İslam’ın Konumu

Ümmet sözcüğünün kavramsal anlamı aynı amaç ve kurallara bağlı olarak bir arada olan topluluk demektir. Bu anlamıyla birden çok ırk ve milliyeti içinde barındırması doğaldır.

Kuran-ı Kerim kavimlerin (milliyetlerin) çokluğunu kaynaşmaya vesile sayar. İslam’da hiçbir ırkın veya rengin diğerine üstünlüğü düşünülemez. Son elçinin Arapların içinde ve onlardan biri olarak gelmesi Araplara ümmet içinde bir ayrıcalık getirmez.

Ulus ise daha çok kan, dil, toprak ve kültür birliğine dayalıdır. Şimdi ümmete karsı milliyeti savunanlara soruyoruz; ilerici, çağdaş ve barışçı olmak 6 milyar insanı milliyetlere bölmeyi mi gerektiriyor? Yoksa insanlık alemini aynı barış ve adalet kuralları çevresinde birleştirmek mi gerekir?

Kuran’daki ümmet sözcüğü kullanışı açısından bize önemli ipuçları vermektedir:

Arap dil bilgini İbn Manzur, Lisanül Arap'ta ümmet sözcüğü hakkında şunları söylüyor: "Ümmet insan nesli demektir. Her elçinin ümmeti tebliğ için gönderildiği bütün insanlardır" Kuran’da ümmet kavramı içine bir fikir ve ideal etrafında toplanan insanlar girer. Aynı kategoriye giren hayvanların oluşturdukları topluluklar da (sürüngenler gibi) birer ümmet oluştururlar. (Enam 38)

Tevhid ilkesinden hareket edersek temel yapı ve hedef bakımından özde aynı olan insanlık bir ümmet oluşturur. Aksiyonlarıyla tarihe büyük değerler bırakmış yüce kişiler de ümmet olarak Kuran’da anılır. (Hz.İbrahim gibi)

İnsanların, farklı milliyetler halinde yaratılmış olduğu bir gerçektir. Fakat bu farklılığın sonucu insanlar arasında düşmanlık duygusunun yerleşmesi değildir. Milletler arasındaki farklılıklar yardımlaşma, tanışma ve dayanışma gibi duyguları temelinde taşıyan bir amaç içindir.

Irk ve milliyet gerçeğini insanlığın yardımlaşma ve dayanışma sebebi olarak gören ve aradaki farklılıkların bu açıdan değerlendirilmesini isteyen düşünce, sadece Dine özgü bir görüştür. Böylece ırk ve milliyet farklılıkları herhangi bir üstünlük savının konusu olmamakta ve farklı ırklar bir bütünün unsurları halinde uyumlu bir içi çelik sergilemektedir.

İslamiyet birbirinden farklı kavimleri, ırkları kaynaştıran bir anlayış getirmiştir. Bu anlayışa göre insanın kendi milliyetini ve ırkını sevmesi diğerlerine düşmanlık beslemesine sebep olmamalıdır. Tersine insan farklılık ve renklilik içindeki uyumu görerek diğer milliyet ve ırkları kucaklayan evrensel bir sevgi anlayışına sahip olmalıdır. Bu evrenselliğe zıt görüşler insanlığı daima savaşa sürüklemiştir. Tarihsel sürece baktığımız zaman görürüz ki ırkçılık başkasını yutmakla beslenmektedir ve sömürgeciliğe kapı açmaktadır.

Bu anlamda ırkçılık, başka ırk ve milliyetleri aşağılama ile varlıklarını inkara kadar gider. Irkçılığın kendini üstün görme, hakim olma seklindeki tutumu başka ırk ve milliyetlerin varlığını inkar sonucunu verir ki, böyle bir düşünce tecavüz ve sömürgeleştirmeye sebep olduğundan dolayı İslam ırkçılığı reddetmiştir. (İslam düşüncesinde Yahudi düşmanlığı yoktur. Müslümanların karşı olduğu şey ise siyonizmdir)

Buradan anlaşılıyor ki evrensel olmak, tüm insanlığın acı ve ızdıraplarını ve doğal olarak sevinç ve mutluluklarını benliğinde duyabilmeye bağlıdır. Yalnızca kendi topluluğunu, ırkını, bölgesini düşünenler evrensel olamazlar. Hz.Peygambercin Taif'teki insanları iyiye, doğruya ve güzele çağırmasına karşılık Taifliler Onu taş yağmuruna tutup bedenini kanlar içinde bırakmışlardı. O ise ellerini açarak şöyle yakarmıştı: "Rabbim, benim şu topluluğuma doğruyu göster, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar"

Sizi kanlar içinde bırakanlara benim topluluğum demek, bir başka deyimle düşmanlarınızı bile kendi benliğinizin bir parçası gibi görerek ruh enginliğine ulaşmak... Evrensellik işte budur...

Din ve Millet Sözcükleri

Kuran’da milletle din kelimesi arasında şöyle bir ilişki vardır: Kuran’da millet Allah'a değil kişilere izafe edilir. Sözgelimi hiçbir zaman Allah’ın milleti denmez. Buna karşılık İbrahim milleti deyimi birçok yerde geçer. Kuran’da dikkatimizi çeken olgu şudur:

Allah'a ve Resulüne itaat edilir, dinde ihlaslı olunur ve din gerekleri yerine getirilir. Buna din denilir. Toplumsal düzen ve birliğe bağlı kalmak da millet demek olur. Bu bakımdan "millet" sözcüğü Elmalılı Hamdi Yazır'ın belirttiği gibi dinin toplumsal yanını ifade eder. Yani tarih boyunca Müslümanlar İbrahim'in milleti üzere olmuşlardır. Hz.İbrahim’den beri İslamı din kabul eden ve bu din üzerinde bir millet halinde ümmet oluşturan insanlar hep kardeştirler. Dinden ümmete giden yolun adıdır millet, yani millet bir gidiş, bir yol tutuş demektir. İslam terminolojisinde milletin bugün Türkçede kullanıldığı sekliyle ulus, ırk, kavim ve yabancı dillerdeki nation kelimeleriyle hiçbir ilgisi yoktur.

Mucize Nedir?

Bütün elçiler, elçiliklerine delil olarak mucizelerle donatılmışlardır. Bu mucizeler, her şeyin hakimi olan Yaratıcımdan geldiklerine bir delildir. Çünkü Allah kainattaki genel bir kuralı yalnız gönderdiği elçi için değiştirmektedir.

Mucizelerin çeşitleri;

a) İç mucizeler: Bunlar ekçilerin doğruluğu, emin oluşları, üstün zekaları, yalan söylememeleri gibi mucizelerdir. İyi düşünen bir insan bu gibi özellikleri üzerinde toplayan bir kişinin yalan söylemeyeceğini anlar ve onun elçiliğine inanır. inanması için başka mucizelere gerek kalmaz. Nitekim, Hz.Hatice ve Hz.Ebubekir gibi kişiler Peygamberimizin bu yüce vasıflarına bakarak ona inanmışlardır.

b) Evrenle ilgili mucizeler: Gaflet ve cehalet içinde olan, fakat gerçeği kabule niyetli bulunan kimseler için kainatla ilgili mucizeler gösterilir. Bu kişiler bu mucizelere bakarak iman ederler. Mesela: Firavun'un sihirbazları, Hz.Musa'nın asasının bütün sihirleri iptal ettiğini görünce Hz.Musa'yı tasdik etmişlerdir.

Elçilerin mucizelerinin Kuran’da zikredilme nedenleri;

a) Elçilerin icraatlarını, Dolayısıyla ilahi faaliyetleri insanlara anlatmak; böylece Allah’ın kainattaki kudret ve irade tecellilerine dikkat çekmek.

b) Maddi ilerleme için gereken örnekleri insanlığa göstererek insanları sanat ve teknolojide teşvik etmek. Mesela; Hz.İbrahim’in ateşte yanmama mucizesi, ateşte yanmayan maddelerin keşfedilmesi için bir teşviktir. Hz.Süleyman'ın zamanında Sebe Melikesi Belkıs'ın tahtının bir anda Hz.Süleyman'ın önüne gelmesi eşyanın aynen naklinin mümkün olacağına işaret etmekte ve insanları bu yönde çalışmaya teşvik etmektedir. Hz.Süleyman'a kuş dilinin öğretilmesi mucizesi, insanların hayvan seslerinin ne anlama geldiğini öğrenmelerine bir teşviktir.

Hz.İsa’nın ölüleri diriltme mucizesi, insanların kısmi bir ölümden sonra canlandırılabileceğine bir örnektir. (Nitekim insanların dondurulduktan sonra, yani kısmi ölümden sonra tekrar canlandırılması ile ilgili çalışmalar bugün yapılmaktadır)

Kısas Ne Demektir?

Kısas ayetinin tam meali şöyledir:

"Onlara (Yahudilere) bir yasa olarak: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralanmalarda da kısas vardır. Kim bu kısasdan vazgeçip bağışlarsa, o, onun için bir kefarettir (temizlik ve sevaptır)." (5:45)

Kısas İslamda denklik, adaletin sağlanması, karşılıklılık demektir. Kısacası asil insan gözü, köle gözü... vs. farkı yoktur.

Uzvun uzva denk olduğunu göstermek için göze göz gibi ifadeler kullanılmıştır. Yoksa uzva karşılık uzuv kesilmesi, göz çıkarılması... vs. gibi bir ceza yoktur. Çünkü böyle bir kısasta eşitlik tam olarak uygulanamaz. Onun için aslolan diyettir. Uzvun diyetinde tam ve istisnasız bir eşitlik vardır.

Müslümandan Başkası Cennete Giremez mi?

Müslümanların dışındaki insanlar cennete girebilirler mi? İslamdan haberi olmayan insanların inançlarından ve yaptıklarından dolayı sorumlulukları var mıdır?

Hz. Muhammed'den önce gelen peygamberlerden herhangi birine inanarak onun getirdiği ilahi mesajı yaşayan insanlar sonsuz mutluluğa erişmeye hak kazanmışlardır. Yine Hz.İsa'nın devrinden Hz.Muhammed'in zamanına kadar olan süre içinde Hıristiyan olarak yaşayan insanlar sonsuz mutluluk yeri olan cennete gireceklerdir. Daha önceki insanların durumu da bu örneğe göre değerlendirilebilir. Peygamberlerin mesajını işitmeyen insanlara gelince, bunlar üçe ayrılır; 

a) Hz.Muhammed'in elçiliğini hiç duymamış insanlar. Bu insanlar İslamdan sorumlu değildir.

b) Allah'ın sonsuz mesajı olan İslamı GEREĞİ KADAR duymuş, fakat ihmal, gerçeğe gözünü kapama, gurur veya inat gibi nedenlerden dolayı inanmayan kimseler. Bu gruba giren insanlar sorumludurlar.

c) Hz.Muhammed'in, Kuran’ın ve İslamiyetin sadece adını duymuş fakat gerçek niteliklerini öğrenme imkanına sahip olamamış kimseler, bu insanlar da ilk grup gibi sorumlu değillerdir.

Nitekim İsra Suresinin 15. ayetinde Allah;

« Kim gerçeği kabul ederse kendisi için kabul etmiş olur. Kim gerçeğin yolundan saparsa kendi aleyhine olur. Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez. BİZ RESUL GÖNDERMEDİKÇE CEZA VERECEK DEĞİLİZ.» demektedir.

Burada geçen Resul kelimesini incelersek: RESUL "gönderilen, söz, mesaj" anlamına geldiği gibi "sözü, mesajı getiren" anlamına da gelir.

Bu ayeti ve ayette geçen RESUL kelimesini incelediğimiz zaman şunları söyleyebiliriz: Allah insanlara ilahi mesajları ve ilhamları Peygamberler aracılığı ile gönderdiği gibi peygamberler dışındaki bir kısım vasıtalarla da gönderir. Bu vasıtalar rüya, düşünsel veya sezgisel ilhamlar olabilir. Yani evrenin her bir parçasının insan aklında ve duygularında çağrıştırdığı şeyler, rüyalarla anlatılan bir kısım gerçekler "gönderilen söz, mesaj" kapsamında düşünülebilir. Tabii ki gönderilen söz ve mesajlar özeldir, yani sadece o kişi tarafından algılanabilir ve bilinebilir. Onun dışındaki insanlar için bunlar bilinmezlik perdesi altındadır. Dolayısıyla diyebiliriz ki Allah'ın insanlara gönderdiği mesajlar çok çeşitlidir.

Ve Allah bu gönderdiği mesajların niteliklerine göre insanları sorumlu tutacaktır.

Şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki Allah insanlara ne verdiğini ve insanların ne alacağını bilir. Allah adildir. İnsanlara adil davranır.

Son söz olarak; Allah'a inanan, Ahirete (yaptıklarından sorumlu olduğuna) inanan, salih amel (yani iç ve dış barışı sağlayıcı fiiller) işleyen herkesin cennete girmesi ilahi rahmetten beklenir (doğrusunu Allah bilir).

İslam Savaş Hukuku - İslamda Cihad Niçin Yapılır?

Şunu açıkça belirtmek isteriz ki cihad denince akla hemen silahlı savaş gelir. Halbuki cihad çok geniş bir kavramdır. Cihad, çaba, mücadele, gayret anlamlarına gelen bir kavram olup sözlü ve fiili düşünsel, psikolojik ve fiziksel tüm çaba ve mücadeleleri içine alır. Bu kısa açıklamadan sonra merak edilen silahlı savaş konusuna geçelim.

İslamda savaş asla dini zorla kabul ettirmek için yapılmaz. Bu konuda Allah'ın emri açıktır. "Dinde zorlama yoktur." (Bakara:256)

Savaş saldırıyı püskürtmek için yapılır. Bu konuda Kuran'ın şu ayetini görüyoruz. "Kim sizin üzerinize saldırırsa, sizde tıpkı onların saldırdıkları gibi (saldırılarına karşılık olarak) saldırın. Allah'tan sakının. Ve, Allah'ın sakınanlarla beraber olduğunu bilin." (Bakara:194)

Bu ayetlere göre Kuran, inananlara saldırmayanları kendileriyle iyi geçinilmesi gereken kimseler olarak görür. Ama Müslümanlara saldırdıkları zaman Müslümanlar bu saldırıya cevap verir. "Sizinle din konusunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmak ve adaletli davranmaktan Allah sizi men'etmez; çünkü Allah adaletli davrananları sever. Allah sizi ancak sizinle savaşan, yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza arka çıkmış olanlarla dostluk etmenizden meneder." (Mümtehine:8-9)

Saldırıyı önlemek söz konusu olduğu zaman; Kuran saldırının ilk işareti görülür görülmez savaşa girilmesine izin vermez. Hatta saldırı başladıktan sonra bile savaşa meydan vermeden mümkünse onu durdurmaya çalışır: "Eğer herhangi bir ceza ile karşılık verecekseniz size yapılanın aynısı ile karşılık verin. Sabrederseniz andolsun ki; bu elbette daha hayırlıdır." (Nahl:126)

İşte, oldukça açık yargılar taşıyan bu ayetler ispat etmektedir ki; Peygamber uygulamasında kendini bulan, İslam Dini'ne göre savaşın sebebi; bir ideolojiyi veya bir dini başkalarına zorla kabul ettirmek değil aksine bir saldırının önünü almaktır.

Peygamberimiz zamanında savaş iki nedenle yapılmıştır:

1- Düşmanlar saldırılarını doğrudan doğruya Peygambere yöneltiyorlardı; O da bunlara karşılık veriyordu.

2- Müslümanları inançlarından döndürmeye zorluyorlardı. Bu durum karşısında Peygamber, düşünce ve inanç hürriyetine dokunulmasına engel olmaya çalışıyordu. Gerçekten de eğer Peygamberimiz savaşa girmişse bu sadece düşünce hürriyetini sağlamak ve inananları inançlarından döndürmeye çalışan kimselere karşı savunma içindi. Bu kesinlikle anlaşılmalıdır ki; Müslüman değil diye hiç kimse öldürülemez. İnançsızlığı yüzünden kimseye dokunulmaz.

Şimdi Kuran'daki diğer ayetlere geçelim.

"Size savaş açanlarla, siz de Allah yolunda savaşın, ancak aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah aşırı gidenleri sevmez; onları (size savaş açanları) nerede yakalarsanız öldürün. Onları sizi çıkardıkları yerlerden (işgal ettikleri yerlerden) çıkarın. Fitne öldürmekten daha kötüdür. Onlar Mescid-i Haram yanında orada sizinle dövüşünceye kadar siz de onlarla dövüşmeyin. Fakat sizi öldürürlerse siz de onları öldürün. Bununla beraber vazgeçerlerse siz de bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. Fitneden eser kalmayıncaya, din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık edilmez." (Bakara:191-192-193)

Bu ayetler "İslamın savaş tüzüğü" olarak kabul edilmektedir. İslam bilginleri bu ayetlerden savaşın ancak saldırıyı püskürtmek amacı ile yapılabileceği sonucunu çıkarmış ve şu yargıları ortaya koymuşlardır:

1- Size savaş açanlarla Allah yolunda "İlahi adaleti ve barışı yayma yolunda" siz de savaşın. Şu halde Müslümanlara savaş izninin verilişi, düşmanların saldırısına bağlanmıştır.

2- Ancak aşırı gitmeyin.

Ayete göre savaşmayan kimseler ve savaş meydanında hiç bir fonksiyonu bulunmayan ve asla savaşa katılmayan insanlara saldırmak yasaktır.

3- Fitneden eser kalmayıncaya kadar, onlarla savaşın. Savaşın amacı; baskıyı, sömürüyü kaldırmak barış ve adaleti sağlamaktır. Herhangi bir dinin, ideolojinin zorla benimsetilmesi de fitnedir. İslam bunu da reddeder ve bununla mücadele eder.

4- Düşmana, davranışının aynısıyla karşılık verilmelidir. Fakat saldıranlar ahlak kurallarından uzaklaşmışlarsa İslam savaşçısı bu yolda düşmanı izleyemez.

Ahlak dışı konularda karşılıklı davranış kanunu uygulanamaz. Mesela onlar kadınlara saldırırlarsa biz de aynı şekilde davranamayız. Ölülerimizin cesetlerine saygısızlık yaparlarsa bizler hiç bir zaman onları bu yolda taklit edemeyiz.

5- Savaşta meşru olan ve olmayan hareketler:
a) Din adamlarına dokunulmaz. c) Çocukları, ihtiyarları ve kadınları öldürmek yasaktır.
d) İslam bir toplumu imhayı reddeder.
e) Savaşılan ülkeyi tahrip yasaktır. (M. Ebu Zehra. İslamda Savaş Kavramı)

Savaş Esirleri:

Savaşta bile insan onuruna saygı gösteren İslam, Müslümanları esirlere karşı da merhametli olmaya çağırır. Peygamberimiz "Esirlerinize iyilikle davranınız!" demiştir. Bedir Savaşında alınan esirlere iyilikle ve saygılı bir şekilde davranılmasını emretmiştir. Müslümanlar da bu emre uyarak yiyecek konusunda esirlere öncelik tanımışlardır.

Savaş esirleri konusunda İslamın temel direktifleri nelerdir? Onlara hürriyetlerini mi verir yoksa kendilerinden fidye mi alır?

Bu konudaki ayetler şöyledir:

"Nihayet onların gücünü kırdığınız zaman artık bağı sıkı tutun(onları öldürmeden ve yaralamadan tutsak edin). Ondan sonra ya iyilik yapın (karşılıksız serbest bırakın) yahut fidye alın." (47:4)

Kuran’ın bu ayeti iki şıktan birinin seçilmesi gerektiğini göstermektedir. Ya karşılıksız serbest bırakma, yahutta fidye ile serbest bırakma, bunun dışındaki uygulamalar İslami değildir.

Savaşta bile işkence yasaktır.

"El, ayak, burun, kulak keserek cezalandırmak yasaktır."(Sünen-i Ebu Davud, Tercemesi, Cilt:10 sh. 217)

"Öldürmede bile insanların en iffetlisi, merhametlisi müminlerdir."(Ebu Davud Hds. No:2666)

Buradaki iffetli (merhametli) kelimesi en şefkatli, en merhametli ve yaratıkların organlarını kesmek ve bağlamak şeklinde onlara işkence etmekten en çok sakınan manalarına gelir. Çünkü İslam "Şüphesiz Allah her şeyde iyi ve mükemmel olanı farz kılmıştır. O halde siz öldürdüğünüz zaman, öldürmeyi (merhametlice) yapın. Bir hayvanı keseceğiniz zaman bıçağı iyice bileyin ve hayvanı dinlendirin." (Tirmizi diyet:14, İbni Mace Zebaih:3) (Ahmed Bin Hanbel 4:123125) İslam, bu gibi buyruklarla Müslümanların kalplerine merhameti ve şefkati yerleştirmiştir. Bu nedenle gerçek Müslümanlar bir şefkat ve merhamet örneği oldukları için savaşta düşmanı öldürürken dahi onun organlarını keserek ona işkence yapamazlar. Bu kesinlikle yasaktır. (Ebu Davud C.10 s. 270)

Savaşta kadınları öldürmek yasaktır.

Abdullah bin Ömer'den rivayet edildiğine göre: Resulullah'ın bulunduğu savaşlardan birinde bir kadın ölü bulundu. Bunun üzerine Resulullah kadınlarla çocukların öldürülmesinin İslamda yasak olduğu söyledi. (Ebu Davud, Hds. No:2668, Buhari Cihad 147-148, Müslim Cihad 25-26, Tirmizi Siyer 19, İbni Mace Cihad 30, Darimi Siyer 24, Muvatta Cihad 29, Ahmed Bin Hanbel c. 2: 23-22, 76, 91)

Yani savaşta savaşmayan insanlarla savaşılmaz, silahsız insanlara dokunulmaz. (Aliyyül Kari, Mirkatül Mefatih c. 4:237)

Peygamberimiz Mekke fethinde Mekke halkına şöyle seslenmiştir: "Ey Kureyş topluluğu! Şimdi hakkınızda benim ne yapacağımı tahmin edersiniz?" diye sordu. Kureyş topluluğu: "Sen kerem ve iyilik sahibisin. Bize hayır ve iyilik yapacağını umarız" dediler. Bunun üzerine Peygamberimizi; "Benim halimle sizin haliniz, Yusuf'un kardeşlerine yaptığı gibidir. Hz.Yusuf kendisine komplolar kuran kardeşlerine şöyle seslenmiştir: `Bugün ve bundan sonra benim tarafımdan size başa kakma ve serzenişte bulunma gibi herhangi bir eza ve cefa düşünmeyin. Ben hakkımı helal ettim` " diyerek hepsini AFFETTİ. (Taberi, İbni Sad)

Hz.Peygamber daha Medine'ye gelir gelmez yerli ahali ve Yahudilerle imzaladığı vesikayla karşılıklı hak ve yükümlülükleri açıkça tanımladı. Ve ortak bir konsensüs sağlamayı başardı. Buna göre Müslüman olmayanlar kendi din ve düşüncelerinde yaşama biçimleri ve ibadetlerinde özgür olacak, kimse onlara müdahale etmeyecek ve İslam Devletine verdikleri vergi karşılığında yabancı saldırılara karşı korunacaklardı. Hz.Ali, Mısır Valisi Malik bin Eşter'e gönderdiği mektubunda bunu sistemli bir hukuki ifadeye döktü. Hz.Ali'ye göre Müslümanların yönetiminde yaşayan insanlar iki gruba ayrılıyordu. Biri "dinde kardeşlerimiz olan Müslümanlar" diğeri de "yaratılışta eşlerimiz olan gayri müslimler" Her ikisinin de korunmuş hakları vardı. Tarihte hiçbir kültür kendinden başkasını böylesine ontolojik ve insanı bir temele oturtup yüceltebilmiş değildir. Nitekim Hz.Ali'nin bu çarpıcı tanımı Kuran’ın bütün insanları tek bir nefisten yarattığına ilişkin bir ayetine ve Peygamberin "bütün insanlar Adem'in çocuklarıdır. Adem de topraktandır" hadisine bir vurguydu.

Müslüman olmayan cemaat ve halkların kendi din ve hukuki inanışlarını sürdürme haklarını teminat altına alan bu geniş ve özgürlükçü perspektif, İslam toplumunda sosyal kültürel temele dayalı bir çoğulculuğun gelişmesine yardım etti ve Hıristiyan, Yahudi, Mecusi, Hindu, Budist ve benzeri din ve inanışlara bağlı kültür ve cemaatlerin günümüze kadar din ve kültürel varlıklarını koruyup sürdürmelerini sağladı. Şu bir gerçektir ki, eğer Müslümanlar, batılılar gibi diğer kültürler, dinler ve halklar karşısında baskı ve asimilasyon politikası uygulasalardı, İslam'ın devlet olduğu ülkelerde ne Hıristiyan ne de Budist ve benzeri kalırdı. Örneğin; İslam (Endülüs Emevileri) İspanya'da yüzyıllarca devlet olmasına rağmen Hıristiyanları {ve Yahudileri} inançlarında zorlamamış, onları asimile etmemiştir. Buna karşın Hıristiyanların hakimiyetindeki İspanya'da tek bir Müslüman kalmamıştır...

Dinlerin Dejenerasyonu

Yıkmak yapmaktan daha kolaydır kaidesine insanoğlu her zaman uyduğu için, dini kavramların üzerinde fazla düşünmeden dünyevi niteliklere atıf yaparak düşünmeye başladı, çünkü dillerin alfabeleri olan semboller eğer dikkat edilmezse onları bu şekilde düşünmeye zorluyordu. Allah’ın sıfatlarının imajdaki yeri semboller vasıtasıyla tabiat güçlerine yollamalar yapılarak sağlamlaştırılabiliniyordu.

Allah besleyiciydi, üreticiydi, yoktan var edendi, eşi bulunmazdı, şimdi onu düşünebilmek için insanın tabiatta bulunan nesnelere yollamalar yaparak, yani O'nun sıfatlarını tabiatta sembolize edebilecek nesneler bularak tahayyül etmesi gerekiyordu. Binlerce sene önce baba çocuğuna şimdi de olduğu gibi şöyle açıklamalarda bulunmuştu: "Allah, toprak gibidir, tarla gibidir, sanki onu yoktan var eder sanırsın. Allah güneş gibidir, gökte tek basına şaşalı, hakim ve kudretli, iyileri ısıtan, kötüleri yakan" Bu tip sembolik ifadeler henüz tehlikeli değildi, zira semboller benzetmelere dayanıyordu. Fakat bir müddet sonra benzetmelerin yerini özdeşleştirmeler aldı. Benzetmenin arkasından eğer önlem alınmazsa özdeşleştirmenin geleceği aşikardır.

Bu, hem dilin kompleksleşmesinin ve hem de psikolojik bir sürecin sonucu hasıl olmuştu. Zamanla benzetmeler kalkarak özdeşleştirmeler başladı. Artık Allah toprak olmuştu, tarla olmuştu. Böylece ilahi güç seküler kavramlarla izah edilmeye çalışılırken, ilahi güç resmen seküler bir güç olmuştu. Biz arkeolojinin de yardımıyla dejenerasyonun bu safhasında, Tevhid inancının ilk kez somut dünya yahut toprak ile özdeşleştirildiğini sanıyoruz. Tevhidin toprakla, diğer dini kavramların sekülarize edilmesiyle daha önce bahsedilen bir "Ana Tanrıça" kültü oluştu.

Bu da, yani toprağa dayalı kültten dini güce dayalı külte geçiş yine semboller ve özdeşleştirme yoluyla olmuştu.

Toprak, kadın gibi doğurgandı, ürün verendi, besini sağlayıcı özelliği vardı. Böylece topraktan, dişi bir güce dayalı külte geçiş başladı. kadın yahut dişilik, toprağı yani yaratıcıyı sembolize ediyordu artık. Bu kült, Alt Paleolitik dönemde ortaya çıkmış görünüyor. Arkeolojik bulgulara göre bu kült, Sibirya, Ukrayna, Baltık, İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya, Yunanistan, Anadolu, Mezopotamya vs pek çok yere yayılmıştı. Bu ve diğer bölgelerdeki kazılarda bu dişi gücü sembolize eden figürler bulundu.

Anadolu'da bu kültün varlığı Çatal Höyük ve Hacılar'da yapılan kazılarda ispatlanmıştır. Toprak, ana olunca, ikisi birlikte "Toprak Ana" yahut "Ana Tanrıça" oldu. Fakat insanların özdeşleştirme sevdaları ile yeni bir ilahi güç ortaya çıkıyordu. "Ana Tanrıça" olunca, onu dölleyen bir de "Baba Tanrının" da olması gerekirdi. Toprak, ana olduğuna göre, Gök de baba olmalıydı. "Gök Baba" Mısır tapınaklarında "Toprak Ana" yahut "Ana Tanrıça"nın üzerine abanmış ve onu sarmış olarak gösterilir.

Böylece Hindistan'da rahim figürlerinin yanında erkek cinsel organlarını temsil eden figürler yapılmaya başlandı. Bu donemler süresince kuşkusuz peygamberler geldi, ancak bu inançlar artık bir önyargı olmuştu ve Einstein’ın dediği gibi "bir önyargıyı parçalamak atomu parçalamaktan daha güçtü"

İnsanların zihinlerindeki imajlar, Ana imajından Baba imajına kaydı. Dini kavramlar bu iki ana imaj etrafında toplandı. Tarihi olarak bu dönem yaklaşık 10.000 sene öncelerine, Mezolotik ve Neolotik dönemlere tekabül eder.

"Gök Baba"nın yeni yeni görünmeye başladığı ilk dönemlerde, "Toprak Ana" ile aralarında fazla fark yoktu. "Gök Baba" "Toprak Ana"yı dölleyince bahar olur, buğdaylar olgunlaşırdı. Hindistan, Çin ve Hollanda'da bu inanç hala hayret verici şekilde sürer. Hasat mevsiminde, ürün bol olsun diye, Hollandalı erkek üstte Hollandalı kadın altta olduğu halde buğday tarlalarının üstünde birleşirler. Aynı gelenek Çin’de de görülür...

Nuh Tufanı

...Birkaç mümin dışında kavmi ona alay ve hakaretlerle karşılık vermişti. Putperestlikte direnen, "getir şu azabı da görelim" diyen kavme artık azabın gelmesi yaklaşmıştı. Kuran-ı Kerim'de Hud Suresi 37. ayetinde belirtildiği gibi Allahü Teala Hz.Nuh'a vahiyde nasıl buyuruluyorsa o şekilde bir gemi yapmasını ve yerin göğün birbirine karışıp zalimlerin helak olduğu zamanda onlara acımamasını vahyetti. Burada dikkat edilecek nokta Cenab-ı Hakk'ın geminin nasıl yapılacağını vahyetmiş olmasıdır. Demek Hz.Nuh'a o devirdeki gemi yapımına ait bilgilerden çok daha üstün teknolojik bilgiler verilmişti. Nitekim Hud Suresi 40. ayetinde bu geminin ocağı ve buhar kazanı olduğuna işaret edilmektedir.

Bu konuda Bilim ve Teknik dergisinin 121. sayısı 16. sayfasında şu bilgiler verilmiştir;

1922 yılında İngiliz arkeologu Sir Leonard Wooley Bağdat ile Basra Körfezi arasında çölün ortalarında kazılara başladı. Kumda derine gittikçe, büyük bir keşif olarak bir zamanlar Sümerlerin başlıca şehirlerinden biri olan Ur'un krallar mezarlığını meydana çıkardılar. Bu mezarlarda hayret verici bir teknikle pres edilmiş kil tabletler ve tarihi kayıtlar bulundu. Bunların iyice incelenmesinden sonra Wooley kazıyı daha derinlere ve mezarların altına doğru ilerletti.

Bir müddet sonra temiz bir çamur tabakası ile karşılaşıldı. İki buçuk metre kadar bu temiz kil tabakasından geçilerek daha derinlere dalındı ve sonra birdenbire isçiler, çeşitli aletler ve çanak çömlek parçalarına rastladılar. Çamur temizlenince sular altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı. Mikroskopik analiz, temiz kilden kalın bir tabakanın eski Sümer medeniyetini yok edecek kadar geniş ölçüde bir tufan tarafından meydana getirildiğini ortaya koyuyordu.

Burada büyük su baskınının Kuran-ı Kerim'in izahı ile tıpatıp uygun ve tartışılmayacak kadar gerçek jeolojik delili ortaya çıkıyordu. Bilim adamlarına göre Kuran’da yazılı olan Tufan artık tamimiyle gün ışığına çıkıyordu.

“Biz de ayetlerimizi yalanlayan o kavimden Nuh'u kurtarıp öcünü aldık. Gerçekten onlar kötü bir kavim idiler. Biz de hepsini birden suda boğduk.” Enbiya 77

“...Nihayet onları tufan yakalayıverdi, onlar zalimlerdeler.“ Ankebut 14

Büyü Üzerine

Evrende her varlık birbirini etkiler. Büyü bir nesneyi uyararak onu başka bir nesne üzerinde etkili kılmak biçiminde gerçekleşir... Büyünün bilimsel olarak incelenmesi ancak 19. yüzyıldan sonra olmuştur... Büyünün doğuşu ve temel özellikleri hakkında görüş birliğine varılamamıştır.

Yer yer dini inançlarla karıştırılmış, bazan dinden doğduğu, bazan dinin büyüden çıktığı, bazan her ikisinin aynı kaynaktan çıktığı ve bazan da birbirine indirgenemeyecek kadar aykırı içerikte olduğu söylenmiştir. Bunların hepsi tek başına ele alındıklarında doğru görüşler olarak kabul edilemezler.

Evrende çeşitli niteliklerde kimi duyularımızla algılayabildiğimiz, kimilerini de algılayamadığımız çok sayıda varlık vardır. Bilindiği gibi gözlerimiz çok sınırlı aralıktaki ışınları görmektedir... Bu sınırlar dışındaki varlık çeşitlerini göremiyoruz. Örneğin, insanın bir enerji bedeninin varlığı son yıllara kadar bilinmiyordu ve kabul edilmiyordu. Daha sonra Kirlian yöntemiyle çekilen görüntülerde bu enerji bedenin varlığı belirlendi. Öyle ki bu enerji beden, kişinin o anki mutluluğuna, kızgınlığına, üzüntüsüne göre değişmektedir. Bu değişiklikler çıplak gözle görülememektedir.

Şimdi bu noktada cinlerin niteliklerini biraz açmak istiyoruz. Kuran’da onların niteliklerini anlatan iki ayet vardır; a) “Cinleri dumansız ateşten” (ışınlardan, mikrodalgalardan) {55/15}, b) “En ince gözeneklere geçici ve zehirleyici bir ateşten yarattık” {15/27}

Zehirleyici, dumansız, tüm gözeneklere girici diye belirtilen ateş kuşkusuz bizim bildiğimiz ateş gibi değildir. Burada bu benzetmeyle anlatılan şey mikrodalgalardan oluşan bir yapıdır. Bu varlıkların bundan 1400 yıl önce dumansız, zehirleyici ve gözeneklerden geçici ateş olarak anlatılması ise bize göre Kuran’ın mucizelerindendir. Bu tanımdan anlaşıldığına göre Cin adı verilen varlıkların yapısı en ince gözeneklere geçici özelliğe sahip olan dumansız ateşten yani bugünkü deyişle ışınlardandır.

İnsan beyni de bilindiği gibi çeşitli dalgalar yayar (beyin dalgaları) Bu yüzden insan beyni dış etkilere açık olduğu durumlarda dış ortamdaki dalgalardan etkilenir. Günümüzde bilindiği gibi, beynin çeşitli yerlerine verilen elektrik impulsları, kişide bazan halisünasyonlar; sesler, hatıralar, acılar, sevinçler oluşturmaktadır. Oysa görünür ortamda ne bir ses ne de bir görüntü vardır.

İşte büyünün özü, kökü cinlerin elektro-dalgalarla beyni etkilemelerinden kaynaklanmaktadır. Bazan da insanın belirli sözcük veya sözcük topluluğunu yinelemesi sonucunda beyin aracılığıyla yaydığı elektro manyetik dalgalar bir ruhsal varlığı (cini) harekete geçirmektedir. Bu ruhsal varlık da insanı etkilemektedir. İşte büyünün gerçeği budur. Fakat şunu belirtmek gerekir ki, sıradan bir insana bu etkiler zarar vermez. Açıkçası bunlardan etkilenmez.

Okumanın Etkisi Nedir?

İnsanın bedeninden özellikle de beyninden yaydığı enerji (ışınlar) belirli sözcüklerin yinelenmesiyle bir noktaya toplanabilir. Herhangi bir ruhsal varlıktan etkilenen bir insana yöneltilecek bu enerji ondaki olumsuz etkileri kaldırır.

Bugün iç sıkıntılar, boğulurcasına durumlar, istemese de bir şeyi düşünceye zorlanma (obsesyon), halüsinasyon ve ses işitmelerin bir kısmının nedeni yukarıda saydığımız etkenlerdir.

Günümüzde bu gibi olaylara tıp elektro şoklarla veya uyuşturucu ilaçlarla çare bulmaya çalışmaktadır. Fakat bu yöntemler kalıcı olmamaktadırlar. Zaten elektro şokun prensibi beynin elektro-manyetik yapısını sarsmaktan oluşur. Bu gibi konularda günümüzde bazı bilim adamlarının kestirme yorumları hatalıdır...

Peygamberimizin Ruhsal Tedavisi

Peygamberimizin büyüye (cin etkisine) maruz kalan hastaları iyileştirmesi, onun büyük bir ruhsal güce sahip olduğunu gösterir (Bu konularda Felak ve Nas Sureleri ile Ayetel Kürsi’yi okumak oldukça yararlıdır).

Yukarıda anlattığımız okuma etkisi yanında ruhsal etkiyi ifade eden nefes yöntemi maalesef günümüz tıbbının gündemine daha girmemiştir. Hala elektro şok (elektron üfleme) ve uyuşturucu şoku ile bu tür psikolojik hastalıkları tedavi etmeye çalışmaktadır.

Din Üzerine

Dinlerin ortak ülküsü "insan"dır. O insanlar için vardır. İnsansız din olmaz. Bu durumda din niçin insana karşı bir tavır içinde olsun? Dinin, insanın istenmeyen birtakım davranışlarına karşı koyması insanı devre dışı bırakmak için değil, onun yaşayışına güzellik katmak ve onu sıkıntıya düşürecek durumlardan onu uzaklaştırmak içindir. Başka bir amacı yoktur.

Bütün dinlerin, insanın temel ve vazgeçilmez haklarına karşı tutumlarını netleştirme zamanı gelmiştir. İnsanlar din adına çok acılar çekti. Bu acılar şimdi de sahnede. Bu acıların altında yatan temel faktör din olamaz. Çünkü din insanların acılarını dindirmeye gelmiştir. Şayet insanların acıları üzerinde saltanat kurmaya çalışan bir din varsa, bu din olmaktan çıkmış, gurupların ideolojik saplantısı olmuştur.

Mülk Allah'ın, din Allah'ın, insan O büyük varlığın eseri... Allah'ın gönderdiği din, kendisinin yarattığı esere karşı nasıl zulüm bayrağı açar? Halbuki din insanlığa zulüm yağdırmak isteyenlere karşı "baş kaldırmayı" emreder. Zulmü yasaklamış bir din nasıl zulüm teşvikçisi ve koruyucusu olur?

Din Özgürlüğü ve Mürted Konusu

Kuran’da mürtedin (İslam'ı terkedip başka bir dine girenin) öldürülmesini emreden bir ayet yoktur. Tersine Kuran bunun cezai müeyyidesinin ahirette verileceğini birçok ayette ifade etmiştir. Şöyle ki:

3/90. İnandıktan sonra inkar edip, inkarda aşırı gidenler var ya, onların tevbeleri kabul edilmeyecektir. İşte sapıklar onlardır.

4/137. Doğrusu inanıp sonra inkar edenleri,sonra inanıp tekrar inkar edenleri, sonra da inkarları artmış olanları Allah bağışlamaz; onları doğru yola eriştirmez.

5/54. Ey İnananlar! Aranızda dininden kim dönerse bilsin ki, Allah, sevdiği ve onların O'nu sevdiği, inananlara karşı alçakgönüllü, inkarcılara karşı güçlü, Allah yolunda cihad eden, yerenin yermesinden korkmayan bir millet getirir. Bu, Allah’ın dilediğine verdiği bol nimetidir. Allah her şeyi kaplar ve bilir.

Görülüyor ki, bu ayetlerde iman ettikten sonra küfre sapanlara dünyevi herhangi bir ceza yoktur... İslamda mürtedin öldürülmesi ancak Müslümanlarla savaşması şartına bağlıdır. Açıkçası öldürülme nedeni İslamdan dönmesi değil, Müslümanlarla savaşmasıdır. (İslam'dan dönenler eğer fiili mücadelede bulunmazlarsa öldürülmezler. Çünkü "Dinde zorlama yoktur" Bakara 256)

Hz.Ebubekir'in mürtedlerle savaşması dinden dönmelerinden dolayı değil, İslam toplumunu parçalamaya ve düzenlerini bozmaya çalışmalarındandı...

"Dinini değiştireni öldürünüz" rivayetine gelince:

İslam dininden dönen eski Arap müşrikleri direkt olarak Müslümanlarla savaş haline geçiyorlardı (Yani sadece İslam'dan dönmekle kalmıyorlardı). Ayrıca bazı Yahudiler insanların Müslüman olmalarını önlemek için şöyle bir yol bulmuşlardı: Önce Müslüman olduklarını ilan ediyor, bir süre sonra da dönüyorlardı. Ki bu yolla Müslümanlar aleyhine konuştukları şeyler inandırıcı olsun. İşte yukardaki öldürme emri savaşan bu müşriklere ve bu Yahudilere karsı bir tedbirdir.

Unutulmamalıdır ki bazı Müslüman ailelerin çocuklarına İslam'ı zorla kabul ettirme girişimlerini Hz.Peygamber menetmistir. Öyle ki, İslamın kuvvetinin zirvesinde bulunduğu bir dönemde " Dinde zorlama yoktur " ayeti nazil olmuştur.

S. Sevri, Ebu Hanife ve arkadaşları kadın mürtedin öldürülmemesinde müttefiktirler. İbnü Aliyle, Ata, el-Hasan da bu görüştedir. Bunların delili İbnu Abbas'ın mürted olduğu halde bir kadını öldürtmemesidir.

İslam Öldürmeye Değil Diriltmeye Çağırıyor

Kan dökücü ve kesmeye azmetmiş bir İslam fobisini besleyen etkenler var. İslamı kuru kuruya, ilericilik-gericilik, din-bilim karşıtlılığı, çağdaşlık-çağdışılık kavramlarıyla tartışıyorlar. Bu tartışmalara katılanlar; bu tartışmaları yapabilecek yeterlilikte ne İslam'ı ve Batıyı, ne de dini ve bilimi tanıyorlar.

Bunun yanında basının yetmiş yıldır her Allah’ın günü üfürükçü, muskacı, karı göbeğine yazı yazan hoca, üçkağıtçı hacı, sarkık dişli, yeşil cüppeli, elinde satır insan doğrayacak mürteci ve "ticani" tipler üretip durmasının, siyasal ve ekonomik çıkarlar uğruna irtica kampanyalarını yürütmesinin İslama ilişkin zihinlerde yaptığı yıkımların boyutunu kimse tam olarak tahmin edemez.

Bu çerçevede İslam, kitleler üzerinde bir baskı ve korkutma aracı olarak kullanılmış, özgürlük, sivilleşme, siyasal katılım, insan hakları ve açık toplumdan yana olanlar İslam tehlikesiyle korkutulmuşlardır.

Sık sık başvurulan örnek de Suudi krallık rejiminin kelle uçuran, yoksul hırsızların elini kesen uygulamalarıdır. Son zamanlarda buna İran üzerinde dünya basınının düzenlediği komplo ve bunun bir parçası olarak orada insanların sorgusuz sualsiz idam edildiği, genç kızların ırzına geçildiği yönündeki hayal mahsulü propaganda eklenmiş bulunuyor.

Bu gibi propagandalarla Müslümanları mürteci konumuna itmeye çalışan, İslamiyeti ufku dar, sığ, önyargılı, kafası ve aklı ile değil duygularıyla hareket eden, düşünmeden tepki gösteren, kolayca amite olan, gerici, fanatik, yobaz, bilgisiz vb sıfatlara sahip insanların dini şekline sokmak isteyenler var. Ancak amaç siyasal ve ekonomik çıkar gruplarının bu "dinci ve irticacı tehlikeyi" öne sürüp çıkarlarını sürdürmek, işçiye hakettiğni vermemek, halkı sömürmek ve bu sömürüyü de askerlerin gölgesinde güvence altına almak istemeleridir.

Burada "din ve irtica" bir siyaset aracı olarak kullanılmaktadırlar. Eğer müslümanlar bu oyunları fark edemeyip tuzağa düşecek olurlarsa, belki de yalnız kendilerine değil, bütün ülkeye, İslam dünyasına ve hatta derin acılar içinde kıvranan dünyaya yazık edecekler. Çünkü insanoğlu tarihin kırılma anından geçiyor ve modern paradigma çökerken bütün dünya yepyeni bir arayışa girmiş durumda. İslam herkesin umududur.

Biz, kim ve hangi seviyesi düşük, ajitasyon amaçlı saldırıda bulunursa bulunsun, hepsini sinemize çekip sabır ve metanetle İslam’ın doğrularını, entelektüel ve pratik güzelliklerini anlatmak, göstermek zorundayız. Şiddet hangi din ve görüş adına olursa olsun bir cinnet, acziyet ve intihardır. Bizler İslam mesajının aydınlığına güveniyoruz.

İslam Kurani vahyin kurtarıcı ve yol gösterici aydınlığında özgürlükçü bir dindir; öldürmek, kesmek, doğramak onun vasfı değil. "Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten bütün insanları diriltmiş gibidir” {5:32} Allah, bizi hukukun açık kapsamı hariç, öldürmeye değil hayata çağırır.

Müslümanlar Gelince Kesecek Mi?

Önceki yazıda ana hatlarıyla sunduğum çerçeve içinde şimdi de tamamen Türkiye pratiğiyle ilgili bir soruna yakından bakalım;

Son zamanlarda basının irtica sayfalarından sosyete salonlarına, üniversite koridorlarından günlük hayatın sürdüğü işyerlerine ve sokaklara kadar herkesin birbirine sorduğu bir soru var:

- Müslümanlar geliyor mu? Geliyorlarsa bizi kesecekler mi?

70 bin camide 70 bin imam halkı cihada çağırıp onları sokağa mı dökecek? Bu yeşil cübbeli, sarıklı, şalvarlı, sarkık dişli, çember sakallı, yobaz ve fanatikler, zincirlerinden boşalanlar gibi ellerinde satır, bıçak ve kamaları ile her ceketli, pantolonlu, kravatlı, etekli, başı açık kadın ve erkekleri, çocukları doğrayacaklar mı? Arkasından bütün sinema, tiyatro, banka, spor salonları vb tesis ve binaları yerle bir edip bütün arabaları ve fabrikaları da tahrip ettikten sonra çöllere sürecek ve Arap ülkelerinden ve Afrika'dan eşek, katır, deve getirip Türkiye'yi paleolitik döneme mi geri götürecekler? Veya kesmeseler bile, en hafifinden bütün kadınları eve tıkayacaklar mı? Herkese çarşaf giydirip camiye gitmeyenleri sokak ortasında kırbaçlatırlar mı? Seçimle iş basına gelmeyi kaldırıp eskiden olduğu gibi başımıza bir sultan mı dikerler? Hayır hiçbir Müslüman böyle bir şeyi ne düşünür, ne de yapar. Çünkü İslam bizi bu konuda açıkça uyarmıştır; dinde zorlama yok...

Peki o zaman bu kesme yaygaraları nereden çıkıyor? Ne İslam’ın teorik hukuku, ne tarihsel uygulamaları ve ne de bugünkü görüş ve düşünceleri kesme ile uzaktan yakından ilgili değildir. Kuşkusuz 60 milyonluk bir ülke ve nüfus sadece Müslümanlardan ibaret değil. Nüfus cüzdanındaki Müslümanlıktan başka İslam’la ilişkileri olmayanlar dışında sağcılar, liberaller, muhafazakarlar, milliyetçiler, solcular, sosyalistler, Marksistler, ateistler, Aleviler, Hıristiyanlar, Yahudiler, yezidiler vb birçok ideolojik, fikri, siyasi, dini grup ve cemaat var. Görevimiz onlara İslamiyet’i güzel söz ve hikmetle anlatıp tebliğ etmek. Gaşiye Suresinde Allah, Elçisine: "Sen ancak bir hatırlatıcısın, onlara zor kullanacak değilsin" ve Yunus Suresinde "Sen mümin olmaları için insanlara zor mu kullanacaksın?" der.

Öyleyse, tarihte olduğu gibi bugün de başka inanç ve görüşten olanlarla bir arada ve yanyana yaşayacağız. Bu, bizim temel gerçeğimizdir. Bunu kökten değiştiremeyiz. Çünkü eğer Allah dileseydi, herkese hidayet verirdi; ama Allah’ın isteyene veya kendisinin dilediğine hidayeti verdiğini biliyoruz.

Şimdi bu açıdan bakarsak, Müslümanların inisiyatif sahibi olduğu bir zamanda ve mekanda durumun ne olacağı konusuna bakacağız;

"Müslüman olmayanlar" Müslümanların Koruması Altındadır

Bir İslam toplumunda daha önce değindiğim gibi herkes, dilediği inanç ve görüşü seçme hakkına ve seçimine göre yaşama, örgütlenme imkanlarına sahiptir. Bu ve başka temel hükümler İslam’ın temel insan hakları bağlamında insan olan herkese tanıdığı hak ve özgürlüklerdir. Elbette bir İslam toplumunda gayri müslimler de olacak ve onların da temel hak ve özgürlükleri bulunacaktır. Hz.Ali'nin formüle ettiği gibi Müslüman olmayanlar "bizim yaratılışta eşlerimizdir". Bu genel tanım içinde Müslümanlar, farklı din ve siyasi görüş sahiplerinden sadece genel asayişe itaat ve onlara götürülecek hizmetler karşılığında, güçleri oranında vergi (cizye) isterler. Siyasi görüşlerin açıklanması ve siyasal katılım kanalları açıktır. Ancak bir fikri zor ve şiddet kullanarak benimsetmek yasaktır. Meşru bir yönetime karsı silahlı eylemde bulunan (bağy) aynıyla karşılık görür. Ama devlete karşı islenmiş suçlar olmadığı için, silahlı eylemden vazgeçenler (ayetin tanımıyla tevbe edenler) kendi hallerine bırakılırlar. Bu arada adam öldürmüş, kan akıtmışsa bunun hesabını verir.

Şüphesiz bunlar en ekstrem durumlardır. Asıl normal sistemde yürürlükte olan ise akıllara durgunluk verecek kadar çarpıcı bir özgürlüktür. Ve bizce henüz Batı hukuku İslamiyet’in azınlıklar veya siyasal muhalefeti temsil eden gruplarla ilgili getirdiği hukukun seviyesine yaklaşabilmiş değildir. İslam, ilke olarak gayri müslim her dini veya kültürel grubu kendi hukukuyla başbaşa bırakır. Peygamberimiz Yahudilerin anlaşmazlığında onlara; "Size hüküm vermemi ister misiniz? İnandığınız Tevrat'a göre mi, yoksa Kuran’a göre mi?" diye sormuş ve talepleri üzerine Tevrat'a göre onlara hüküm vermiştir. Bu, tam anlamı ile dini ve adli/hukuki özerkliktir. Şimdi bu konuda gayri müslim bir tarihçi olan Lübnan Hıristiyanlarından Prof. Philip K. Hitti'nin tanıklığına başvuralım;

"...Müsamaha gören dinlere mensup olanlar, yani vahye dayanan kitaplara sahip dini camialardan meydana gelir ki, Hıristiyan, Yahudi ve Sabii olan bu gibi kimselere Ehlu'z-Zimme adı verilir; Müslümanlar, bu gibi kimselerle çeşitli şartlar taşıyan müahedeler yapmışlardı. Kitap sahibi dinlerin mevcudiyetlerinin bu şekilde tanınmış olması, Hz.Muhammed'in getirdiği en basta gelen yeniliklerden biridir. Bu dinlere mensup olanlar, İslam cemiyetinde silah taşımayacaklar ve İslam devletinin kendilerine tanıdığı "himaye" (zimmet) hakkına mukabil ona vergi (cizye) ödemeye rıza göstereceklerdi. Bu hukuki statü muvacehesinde Zimmiler zümresi, arazi vergisi (haraç) ve cizye ödemelerine mukabil, geniş surette müsamaha gördüler. Bir Müslümanın taraf olduğu hukuki ihtilaflar müstesna, bu teba zümresi, hukuk davalarında ve hatta ceza davalarında kendi dini başkanlarının adli teşkilatlarına ve usullerine tabi tutuldular. İslam hukuku bu çeşit gayri müslimlere tatbik edilmekten alıkonulmuştur. Bu ayrı statüye tabi tutulma (adli muhtariyet) sistemi, Osmanlı devletinde son devirlere kadar, Irak’ta ve Filistin'de kurulan İngiliz manda idaresinde meriyette kalmıştır"

"Köken itibariyle Kuran-ı Kerim de (9/19, 26/105 ve 109, 36/69-72 vd) gösterilen Ehli Kitab'a hasredilen ve ilk İslam devletlerinde meriyette tutulan bu müsamahakar statü, daha sonraları Müslümanlar tarafından Harranlı Sabiiler ve Berberiler'e teşmil edilmiştir"

Zaman zaman hukukta katılıklar gözlenmedi değil. Ama yine Hitti'nin tespitiyle bu katılığa başvuranlar, Müslüman kökenli hukukçulardan çok, daha sonra Müslümanlığı kabul eden Yahudi ve Hıristiyan kökenli Müslüman hukukçular olmuştur. Bunlara ek olarak Hz.Ömer’in yoksul ve çalışamayacak durumda olan gayri müslimlere devlet bütçesinden maaş (işsizlik sigortası) bağladığını hatırlatmamız yerinde olur. Müslümanlar tarih boyunca Müslüman olmayanlara bütün bu hakları verdikleri gibi, bazan onlar için savaşmayı da göze almaktan çekinmemişlerdir............

Dünün zimmileri ile bugünün gayri müslim grupları arasında ilginç bir benzerlik kurmak mümkün. Ancak buna geçmeden önce birkaç hatırlatmada bulunmak istiyoruz;

Müslümanlar zimmiler hukukunda bu kadar esnek ve insan haklarına saygılı davranmış olsalar bile, bütün bunlara rağmen Müslümanlar asla adam öldürmez diye kimsenin inanmayacağı bir düşünceyi öne sürüp İslam’ı gereksiz ve ikiyüzlü savlarla "şirin" göstermeye de ihtiyaç yoktur... Elbette hukukun üstünlüğünün hakim olduğu bir ülkede bütün yargı yolları ve savunma kapıları açık olarak ve suçun bireyselliği ile cezanın kollektif ve intikamcı olmamasına dikkat ederek idamı hükmeden cezalar da vardır. İslam taammüden adam öldürme fiiline kısas uygular. Ama bu mutlaka uygulanır demek değildir, maktulün yasal varisleri bundan vazgeçme hakkına sahiptirler.

Kuran "yeryüzünde fitne çıkaranlar"ın zor kullanarak bastırılması hükmünü getirir. Siyasal rejime muhalefet bağlamında burada sözü edilen "fitne" herhangi bir siyasi görüsü anlatma, açıklama, taraftar toplama veya seçimle işbasına gelmeye çalışma değil, doğrudan şiddet ve baskı yöntemlerine başvurma eylemidir. Bugün en demokratik ülkelerde bile durum bundan farklı değil ve siyasi terör örgütleri kurulu demokratik rejimlerin silahıyla mukabele görmektedirler.

Bugünün Zimmileri De Koruma Altındadır

Şimdi bu tarihsel örnekten hareket edersek, günümüzde karşılaştığımız "Müslüman olmayan" ve ellerinde ilahi kökenli kitap bulunmayan siyasi ve ideolojik görüş sahiplerine nasıl davranılması gerektiği konusuna gelelim. Bizce Kuran’ın geniş "din" tanımı içinde bunlar da birer din bağlısıdırlar. Birçok çağdaş Müslüman yazarın gösterdiği gibi Kuran’da din geniş kapsamlı bir kavram olup, kısaca herhangi bir düşünce, inanç, değerler sistemi ve yaşama biçimini ifade eder. Bu anlamda sol, sosyalist, marxist, ateist, liberalist, varoluşçu vb felsefe ve görüşler de birer dindir.

Yukarıdaki genel "din" tanımına uygun olarak Schumpeter ve Gaarder da sözgelimi bugünkü marxizmin gerçek anlamda bir din tanımına girebileceğini, hatta buna "Materyalist Teokrasi" denebileceğini söylemektedirler.

Bu dine mensup olanlar ile ateşe, yıldıza, ineğe, bir nesneye (fetişist) tapanlar arasında İslam bakış açısına göre mahiyet farkı değil, biçim farkı vardır. İlk Halifeler ve büyük müçtehidiler Mecusi, Sabii, Yezidi, Budist, fetişist vb din mensuplarını Ehli Zimmet içinde ele aldıklarına ve onlara Zimmi Hukuku'nu uyguladıklarına göre, bizim de, modern zamanların çağdaş din müntesiplerini aynı kategoride ele almamız mümkündür. Gerçek şu ki, eğer tarihte Müslümanlar bu yolu seçmeseydi, bugün Asya'da ve Afrika'da tek bir Mecusi, Budist, Brahmanist vb din müntesibi kalmaz, hepsini kılıçtan geçirip bir soykırıma girişmeleri gerekirdi. Ama Müslümanların böyle yapmadıklarını biliyoruz; bu dinlerin hala yaşıyor olması bunun açık bir kanıtıdır. Bugün İran'da yüzbinlerce Mecusi var ve İran parlamentosunda temsil ediliyorlar. Dahası, Allah’ın en büyük düşmanı Şeytan'a tapan Yezidiler bile güvenlik içinde yaşamışlar. Bugün hala Mardin-Midyat yöresinde ve Musul taraflarında Yezidiler varlıklarını sürdürüyorlar. Eğer bu bölgeye tarihte İslam değil, Hıristiyanlık hakim olsaydı, Kilise hepsini ateşe atıp yakardı. Nitekim kendileri şeytana tapmadıkları halde bilimsel düşüncelerinden dolayı nice insan ateşe atıldı, özellikle kızıl saçlı ve yeşil gözlü kadınlar "içlerinde şeytanı taşıdıkları" iddiasıyla aynı akıbete uğradı. İslam ise şeytana tapanları kendi hallerine bıraktı, tapınaklarına dokunmadı. Allah'a karşı şeytanı yücelten bir dine dokunmayan İslam'dan ve Müslümanlardan daha ne kadar hoşgörü beklenebilir veya hangi mantık ve vicdanla İslam dininin hoşgörüsüz olduğu öne sürülebilir?

İslam Hak'kı temsil eder, diğer dinler ise Batıl'ı. İslam bakış açısı içinde ateşe, yıldıza, ineğe, bir nesneye kutsiyet atfeden ile salt maddeyi tek belirleyici güç ve faktör kabul eden (mecusi, sabii, hindu, marxist) arasında fark yoktur. Eğer İslam’ın hukukun üstünlüğüne dayanan koruyucu kanatları altında bir mecusi, bir sabii ve bir yezidi hayatından endişe etmeden ve din değiştirmeye zorlanmadan yaşamışsa bir marxist de yaşar, canı, malı ve namusu teminat altına alınır; kimse onu düşüncelerinden zorla vazgeçiremez. İslam, İlahi Mesaj'ın, Hakikat'in Birliği’ni ifade eden gücüne inanır, ceza kanununda yer alacak yasaklayıcı ve baskıcı maddelere değil. Çünkü Hak gelince Batıl zail olur ve zaten Batıl felsefi ve entelektüel düzlemde İslami öğretiye karşı direnemez. Ama bütün insanlar Hak'ı görünce de elbette Müslüman olmaz, olmayabilir. Kendi görüş ve inancında kalmak isteyen bu tercihiyle başbaşa bırakılır, Allah’ın son hükmü vereceği Din Günü (Ahiret) beklenir... Ancak kim Müslümanlara karşı şiddet ve baskı yöntemlerine baş vurursa, onlara silah kaldırırsa, misliyle karşılık görür.

Diğerleriyle birlikte ve en çok bizler mutlakıyetçi idarelerden, baskıcı rejimlerden çok çektik. Bir daha insanların susturulduğu, düşünce ve inançlarından dolayı evlerinden yaka paça alınıp tutuklandığı, işkence gördüğü, dediğim dedik rejimler altında yaşamak istemiyoruz. Hukukun üstünlüğüne, seçime, insan temel hak ve özgürlüklerine, şura’ya ve açık siyasal katılıma dayalı bir rejim istiyorsak, bunu sadece kendimiz için değil, herkes için istemeli; insan yüzlü, konuşan, tartışan, karşılıklı alışveriş içinde olan adil, eşitlikçi ve özgür bir toplumun kurulması için herkesi yanımıza çağırmalıyız. (Kitap Dergisi, Mart 1990)

Ay'ın Yarılması Mucizesi

Hz.Muhammed'in "sav" gösterdiği bine yakın mucize, insanlık aleminin ayları ve yıldızları hükmünde parlayan sahabelerin gözü önünde gerçekleşmiş ve yalan üzerinde birleşmeleri olanaksız olan bu nurani topluluk tarafından bütün yönleriyle gelecek nesillere aktarılmıştır.

"Benden bilerek yalan bir şey haber veren, Cehennem ateşinden yerini hazırlasın" hadisi şerifinin uyarısına karşı bütün zerreleriyle titreyip herkesten fazla titizlik gösteren ve yalan bir haber karşısında susmaları mümkün olmayan o iman kahramanlarından bize ulaşan hadis ve mucizeler, bugün modern ilim tarafından da tek tek tasdik edilmektedir. İslami kaynaklarda "Şakk-ı Kamer" olarak geçen "Ay'ın ikiye yarılma mucizesi" de bunlardan birisidir.

Nasıl Gerçekleşti?

Bu mucize, Hz. Muhammed'in "sav" elçilikle görevlendirilmesinin sekizinci yılında gerçekleşmiştir. Kureyş'in ileri gelen müşrikleri bir araya toplanmışlar ve Allah Resulü'nden, elçiliğini ispatlayacak bir mucize istemeye karar vermişlerdi. Hep birlikte Onun bulunduğu yere doğru ilerlerken gecenin ilk saatleri yaşanıyor ve Efendimiz "sav" parıl parıl parlayan ay ışığı altında Hz.Ali, Huzeyfe b. Yeman, Abdullah b. Mesud, Enes b. Malik, Abdullah b. Abbas, Cübeyr b. Mutüm ve Abdullah b. Ömer gibi büyük sahabelerle sohbet ediyordu.

O nur halkasını çevreleyen müşriklerin mucize görme konusundaki ısrarları had safhaya varıp sabır sınırlarını zorladığında Fahr-i Alem Efendimiz "sav" yerinden doğruldu ve mübarek elini, gökyüzünde bir altın tabak gibi ışıldayan Ay'a doğru kaldırdı. Yaratıldığı günden beri görevinden şaşmamış olan Ay, hürmetine koca bir evrenin Yaratıldığı O Zat'ın "sav" bu işaretiyle bir anda ikiye ayrılmış ve gerideki Mina Dağı, Ay'ın iki parçası arasında kalarak muhteşem ve tüyler ürpertici bir manzara oluşturmuştu.

Efendimiz "sav" etrafındaki sahabelerine "Şahit olun, Şahit olun" diye seslenirken, Kureyş kafirleri şaşkınlıktan birbirine bakınıyor ve "Bize büyü yaptı" diyorlardı.

Bir başka Kureyşli de "Muhammed "sav" sadece bize büyü yapmış ve Ay'ı iki parça olarak göstermiş olmalı" diyerek, bu olayın çevre beldelerden gelen kafile ve kervanlara sorulmasını istiyordu. Bu teklif, diğerleri tarafından da ister istemez benimsendi ve ertesi sabah hemen Yemen ve başka taraflardan gelen kervanlar soru yağmuruna tutuldu. Hepsi de gece seyahat ettikleri için Ay'ın ikiye yarıldığına şahit olmuşlardı. Bunun üzerine Mekke’li müşrikler, "Ebu Talibin yetimindeki sihir, semaya da tesir etti" diyerek inatlarını sürdürdüler. Ve Efendimizin "sav" yanında olmamalarına rağmen bu mucizeyi gören diğer müşrikler gibi, küfürlerinde sabit kaldılar.

Hemen arkasından Allah kelamı nazil oldu; “Onlar bir mucize görseler, ondan yüz çevirip "süregelen bir sihir" derler, yalan söylerler, nefislerine uyarlar.“ Kamer 3

Neden Herkes Görmedi?

Ay Mucizesinin herkes tarafından görülmesi, Allah tarafından dünyada murad edilen "imtihan sırrı"na ters düşecek ve ister istemez bütün insanların imana gelmesine yol açacaktı. Bu yüzden Ay'ın iki parçaya ayrılması, insanların uykuda veya evinde olduğu bir zamanda ani ve kısa süreli olarak gerçekleşti. Ay'ın her gün farklı saatlerde doğması ve farklı menzillerde bulunmasının yanısıra, o asırda gökyüzünü sürekli inceleyen alimler de yok denecek kadar azdı.

Aynı zamanda bazı ülkeler sis ve bulut gibi engellerden, bazıları da saat farkından dolayı Ay'ı göremiyordu. Örneğin bu mucizenin gerçekleştiği saatte İngiltere ve İspanya’da güneş yeni batıyor, Çin ve Japonya’da sabah oluyor, Amerika'da ise gündüz saatleri yaşanıyordu. Ay'ın görülmesi için yeterli olan koşullar, Arap yarımadasının dışında en iyi Hindistan'da gerçekleşmiş ve Dhar kenti kralı Raja Bjoh ve raiyeti tarafından bütün teferruatıyla takip edilmişti.

Chamal Nehri kıyısındaki sarayının balkonundan Ay'ın ikiye ayrıldığını gören kral, önce dünyanın sonunun geldiğini sanarak büyük bir korkuya kapılmış, daha sonra da bunun Arabistan'da zuhur ettiğini duyduğu Peygamberin bir mucizesi olabileceğini tahmin ederek vezirini Mekke'ye göndermişti. Raja'nın veziri Efendimizle "sav" görüşme şerefine erişmiş ve Şakk-ı Kamer'in Onun mucizesi olduğunu anlayarak İslamiyeti seçmişti. Bugün bu bahtiyar hükümdarın torunları olan Bjohzadeler, Hindistan'daki Dhar kentinin hemen dışında ikamet ediyorlar (The Muslim Digest, Vol. 34, Nos: 3-4, p35).

Başkaları Da Görmüştü

Ay'ın yarılması mucizesi, sadece Raja ve saraydakiler tarafından görülmemiş, Hindistan halkı tarafından da seyredilmişti. Mucizenin gerçekleştiği tarih, daha sonra bir başlangıç yılı olarak kabul edildi ve bazı eserler üzerine işlendi. Hatta bu ülkede ele geçirilen bir heykelde: "Ay'ın ikiye yarıldığı senede yapılmıştır" ibaresi bulunuyordu. Bu durum bazı müfessirler tarafından sıkça nakledilmiş ve çok önemli bir delil olarak gösterilmiştir. (Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlmi Kelam, s161; İsmail Tekin, İnşikaku'l-Kamer, s17)

İlim Görüyor

14 yüzyıl önceki astronomi ilminin ve haberleşme imkanlarının yetersizliği sebebiyle tam olarak görülemeyen veya görüldüğü halde haber olarak yaygınlaşamayan Şakk-ı Kamer Mucizesi, 4 Mayıs 1967'de Florida'daki Cape Kennedy Uzay Üssü’nden fırlatılan Orbiter 4 uydusundan çekilen Ay fotoğraflarıyla ister istemez gündeme gelmiştir. Orbiter 4'ün bu çalışmasında, Ay'ın dünyamızdan görülmeyen arka yüzü resimlenmiş ve 3000 km mesafeden çekilen yakın plan fotoğraflarıyla, Ay yüzeyinin %95'lik bölümü incelenebilmiştir... 67-1805 numara ile arşivlenen bu fotoğraflarda, daha önce küçük bölümler halinde çekilen Ay fotoğraflarında fark edilemeyen bazı hususlar göze çarpmaktadır.

Ay'ın arka yüzeyi, uzunluğu 240, genişliği de yer yer 8 km'yi bulan bir yarık tarafından boylu boyunca kuşatılmaktadır. Bu çatlağın merkezi, 65 derece güney ve 105 derece doğu olarak belirlenmiştir. Doğal sebeplerle meydana gelen çatlaklar, dalgalı ve düzensiz bir çizgi oluşturdukları halde, bu çatlak mükemmel düz çizgi şeklindedir.

Özel bir nedene dayandığı izlenimini sergileyen çatlaklar, Ay'a ilk kez ayak basan astronot Neil Armstrong'un da dikkatini çekmiş ve kendi ifadesiyle onu hayrete düşürmüştür. Size bu haberi aktardığımız "The Muslim Digest" adlı dergi, Mısırlı alimler tarafından N.Armstrong'a Şakk-ı Kamer Mucizesinin anlatıldığını da ifade etmektedir.

Üç Asırlık Harita

Kuran, hadis ve nakiller, Şakk-ı Kamer Mucizesi gerçekleşip Ay'ın iki parçaya bölündüğünü ifade ettiğine göre, bu parçaların tekrar birleşmesi sırasında meydana geldiği tahmin edilen çizginin Ay'ın tamamını dolaşması gerekmektedir. Yani birleşme çizgisi veya çatlağı, Ay'ın dünyadan görülen yüzünde de bulunmalıdır.

Uzay çalışmalarını yürüten ülkeler, şu ana kadar Ay'ın bu yüzünü çevreleyen bir çatlaktan sözetmemislerdir. Ancak burada ilk kez Zafer'in ortaya koyacağı bir delil, sanırız astronomi sahasında daha önceden ele alınmamış veya gözden saklanmıştır. Bu delil İtalyan gök alimi Cassini tarafından günümüzden tam üç asır (yüzyıl) önce çizilmiş olan bir Ay haritasıdır.

Modern astronomi ile uğrasan ilim adamları tarafından fevkalade önemli bir kaynak olarak kabul edilen ve ilmi yönü tartışılmadığı için birçok kitapta yer alan bu harita günümüzde çekilen Ay fotoğrafları ile de mükemmel bir uyum sergilemektedir.

Cassini'nin üç asırlık bu haritasında, dünyamızdan görülen Ay yüzeyinin tamamını kuşatan ve tesadüflerle meydana gelmeyecek kadar muntazam olan bir çizginin varlığı, son derece açık ve net olarak görülmektedir. Fotoğrafını takdim ettiğimiz bu haritayı inceleyen insaf sahiplerinin, cetvelle çizilmiş gibi muntazam olan bu çizgiyi ne şekilde yorumlayacaklarını bilemiyoruz ancak, iki büyük taşın üst üste konduğunu veya bazı yerlerde derince çizgiler çizildiğini görüp de bunların uzaylılar tarafından yapıldığını iddia eden Daniken gibi sahte alimlerin bu harita karşısındaki suskunluklarının sebebini az-çok tahmin edebiliyoruz.

Ay Yüzeyi Değişiyor Mu?

Bu yazıda Cassini'nin haritasından bahsetmemizin sebebi, mucizenin gerçekleştiği zamana en yakın kaynak olması yönüyledir. Çünkü Şakk-ı Kamer'den bu yana geçen 14 yüzyıl zarfında Ay yüzeyinde önemli değişmelerin olabileceği ve çatlakların yapısını bozabileceği anlaşılmaktadır.

Ay yüzeyindeki değişmelerin bir sebebi, sıvı haldeki lavların taşması olarak belirtilmektedir. Geçmişteki yıkılma ve bozulmaların çoğu, bu aşındırmadan dolayıdır. Mesela Ebemkuşağı Körfezi (Sinüs İridum) bunun açık bir örneğidir. Yakın sayılabilecek bir geçmişte çember seklinde olan bu körfez, sıvı haldeki lavlar tarafından tamamen tahrip edilmiş ve bir yay haline gelmiştir.

Ay yüzeyinin değişmesine sebep olan diğer bir etken de, sıcaklık derecesindeki keskin farklılıklardır. Güneşin, Ay üzerindeki belli bir noktanın üzerine çıkmasıyla birlikte Ay yüzeyindeki sıcaklık, -80 santigrat dereceden, +120 dereceye fırlar. Ve güneş battığında, yine eksi değerlere düşer. Neticede kayalar patlayarak parçalanır ve uzun bir zaman dilimi içinde Ay yüzeyinin görünüşünü değiştirir.

Ay'ın son derece yoğun bir meteor yağmuruna maruz kalması da, yüzeyinin hızla değişmesine yol açar. Ağırlığı bazan tonlarla ifade edilen göktaşlarının yapmış olduğu tahribat, tek kelimeyle dehşet vericidir. Hatta saniyede 40 km hızla düsen 1 gramlık göktaşları bile kurşun etkisi yapar ve en sert kayalarda en az 30 cm derinliğinde, 60 cm genişliğinde bir çukur açar. Bilindiği gibi dünyamızı çevreleyen atmosfer tabakası, bu taşlar için mükemmel bir kalkan görevini görmektedir. Buna karşın nadir de olsa düşen göktaşlarının açtığı dev kraterler, herhangi bir atmosfere sahip bulunmayan Ay yüzeyinin sonu hakkında fikir verebilir... (Arizona çölünde 15 bin tonluk meteorun açtığı muazzam kraterin çevresi 5000, çapı 1300, derinliği ise 174 metredir)

Yukarıda saydığımız bu sebeplerden dolayı Ay'ın çehresi her an değişmekte ve farklı bir yapıya kavuşmaktadır. Bu yüzden şimdi değişmiş veya kısmen kapanmış olsa bile, üç asır önceki Ay haritasında gösterilen o muazzam çatlak önem arz etmektedir. (Paul Ahnert'in "Kalender für sternfreunde 1984" adli kitabının 171. sayfasında yayınlanan Cassini'nin haritasındakine benzer düz çizgiler, bazı ilim adamlarına göre "şimdi magmayla dolmuş ve güneş ışığı vurduğu zaman parlayan yarıklar" şeklinde tarif edilmektedir)

Şakk-ı Kamer Mucizesi'nin günümüz tekniğiyle apaçık görülebilecek olan delilleri, Yaradan tarafından çeşitli sebeplerle gizlenip örtülmüş ve imtihan sırrına uygun hale getirilmiş olabilir.

Netice

Modern astronomi ilminin Şakk-ı Kamer Mucizesi'yle ilgili tespitleri (veya inkarları) hangi boyutta olursa olsun, inananlar için fazla birşey ifade etmez. Çünkü bu mucize, bizzat Allah tarafından haber verilmiş ve Kuran’da açıkça zikredilmiştir;

“Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. Onlar bir ayet (mucize) görseler, ondan yüz çevirip "süregelen bir sihir" derler, yalan söylerler, nefislerine uyarlar.” Kamer, 1-3

İslamiyet ve Sekülarizm

...Kuran'da esas itibariyle dört tip "ilişki" birbirinden soyutlanamayacak ve tecrit edilemeyecek tarzda ele alınmışlardır. Bunlar; a) Bireyin üretim faaliyetiyle ilgili ilişkileri, b) Bireyin düşünsel-inançsal faaliyetleriyle ilgili ilişkiler, c) Birey-Toplum (cemaat) ilişkileri ve d) Birey-Tarih ilişkileridir. Kuran işte, bireyin bu ilişkilerinin düzenleyicisidir, bazılarınca sanıldığı gibi sert bir "Emirler ve Cezalar Kitabı" değildir

Kuran'da, dikkat edilirse, kendilerine hitap edilenler hep somut bireylerdir. Yani {Hz.} Muhammed'tir ve/veya inanmış -ya da inanmamış-"insanlar/bireyler"dir. Hristiyanlıkta bilindiği üzere, Tanrı'nın biricik oğlu ya da bazı yorumlara göre ta kendisi zavallı insanları doğru yola davet etmektedir, sonra da onlar adına acı ve işkence çekerek ölmektedir. Bu düşsel orientasyona karşı, {Hz.} Muhammed, hayatın bilfiil içindedir. Ticaret yapmaktadır, savaşmaktadır, evlenmekte, çocuk sahibi olmakta, düşünmekte ve eylemlerde bulunmaktadır. Kuran'da bireyin şimdiki zamanı soyut ve tecrit edilmiş olarak değil, geçmiş ve geleceğin bir ÖZDEŞLİĞİ halinde ele alınmıştır. Araplar, biz atalarımızdan ne gördüysek BUGÜN de onu yaparız, başka yasa tanımayız diyorlardı (Bu anlayış tarzı Yahudi Ataizminden kaynaklanmaktaydı. Yahudiler, o çağda Ataizmin (Atacılık) savunucularıydılar. Araplar aynı soydan gelen ve/fakat seçkin oldukları kendi tanrılarınca onaylanmış olan Yahudilerden etkilenmişlerdi). {Hz.}Muhammed ise, BUGÜN'ü değiştirmeye uğraşıyordu; yeni bir düzen kurmak istiyordu. Kuran'da aynen şöyle yazılmıştır:

"Ey inananlar! Yeryüzündeki temiz ve helal şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak o size, kötülüğü, hayasızlığı, Allah'a karşı da bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. Onlara; "Allah'ın indirdiğine uyun" denilince, "Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız" derler; ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?" (Bakara 168-170) "Böylece sizi insanlara şahit ve örnek olmanız için tam ortada bulunan bir ümmet kıldık. Peygamber de size şahit ve örnektir" ( Bakara 143 )

Özetlersek; İslamiyet, getirdiği yeni unsurlarla değerlendirildiği takdirde devrimci niteliği olan bir inanç olarak ele alınabilir. Şöyle ki, esas itibariyle İslam, Anayasası olan bir inanç sistemidir. İslam'ın anayasası Şeriat'tır ve bu da bireyin yaşam tarzını düzenler ve yönlendirir. İslamiyet yalnız diğer dinler gibi bir Tektanrılı din değil, ve/fakat aynı zamanda bir yaşama tarzıdır... Bu açıklamalardan sonra sorumuzu sorabiliriz. Kuran'da "Sekular" ögeler var mıdır?

Sekularizm çağdaşlaşmak'a indirgenmişse ve çağdaşlaşmacılıktan da son ikiyüz yılın Batı Avrupası'ndaki - son 65 yılın SSCB'si ve son 40 yılın sosyalist ülkeleri hariç tutularak - Yahudi-Hristiyan geleneğinin ortaya çıkardığı ve adına "çağdaş uygarlık düzeyi" denilen etik, estetik, düşünsel vb. standartlar anlaşılıyorsa - ve sadece bunlarla sınırlandırılıyorsa - kuşkusuz Kuran'da Sekular ögeler yoktur. Ama eğer Sekularizm'i bireyin önemsenişi ve kendisi hakkında özgür iradesiyle ÖZEL KARARLAR ALABİLMESİ VE DİNSEL DOĞMALARDAN AYRI OLARAK Cismani/Dünyevi yaşamını örgütleyebilmesi ve sürdürebilmesi olarak anlıyorsak, o zaman Kuran'da çok şaşırtıcı gelecek ama, tıpkı TC Anayasasının BAŞLANGIÇ bölümüne benzer tarzda, ama "Şeriat'ın gereği olarak" Sekularizm vardır. Hem de Yahudilik ve Hristiyanlık'ta olmadığı kadar vardır. Nasıl mı? Görelim;

1 - Kuran'da insan(lar)dan öncelikle kendi kendilerine düşünmeleri ve akletmeleri istenmektedir (Not: Kuran'da surelerin hemen hepsinde bu tema işlenmiştir, onun için örnek vermiyorum) Allah'ın tekliğine ve varlığına inanmalarının istenişi bundan sonra gelmektedir. Diğer bir anlatımla insan(lar)dan "önce inan, sonra öğren" değil, "önce düşün/aklet, sonra inan" istenmektedir. Dolayısıyladır ki, Kuran'da insan(lar)dan akıllarının ve vicdanlarının -yani bilinçlerinin- yol göstericiliğine güvenmeleri istenmektedir. İnsanları, doğru yola getirmek/çağırmak için onların akıllarına hitap eden sayısız örnek ve kıyas olanağı verilmiştir. İnsan(lar)dan bunlara bakarak sonuçlar çıkarmaları istenmektedir.

2 - Kuran'da her insan -{Hz.} Muhammed dahil- inancında sadece kendisinden sorumludur. Allah'tan başka hiçbir kişi (Allah kişi değil tabii) veya kuruma kulluk etmek zorunluluğu yoktur. {Hz.} Muhammed'e bile. Hatta insan isterse, Allah'a dua ve ibadet de etmeyebilir. Çünkü Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Tabiatıyla bir insanın dua ve ibadetinde Allah'a kulluk eden insanın dua ve ibadet etmesi sadece hayırlı bir uğraştır ve ecri vardır, o kadar. İnsanın asıl ereği çalışmasıdır, o olmalıdır.

3 - İslam dininde zorlama yoktur. Başta Hz.Muhammed olmak üzere hiç kimse diğer bir kimseyi Müslüman olmaya zorlayamaz. İslamiyeti seçiş, tamamen bireyin özgür iradesine bırakılmıştır. Kuran'da Hz.Muhammed ise sadece bir tebliğcidir o kadar. O da hiç kimseyi Müslüman olmaya zorlayamaz.

4 - Kuran'da insanlardan doğaya ve evrene bakarak dersler çıkartmaları istenmektedir. Doğayı ve evreni inceleyen insan, Allah'ın yarattığı her varlığın diğerinden farklı olduğunu anlayacak (akledecek) ve kendisinin de farklı olduğunun (En şerefli mahluk) bilincine erecektir. Dolayısıyladır ki, Kuran'da istenen insan tipi, kendi Varoluş Bilincinin Farkına Varabilmiş insan tipidir. Bu da insanın bir şey olmaktan çıkıp bir Birey haline geçebilmesi keyfiyetidir.

(Not: Yahudilik'te ise tüm yahudiler Eşit ama diğer insanlardan farklı ve üstündürler. Çünkü onlar insanlar arasından KENDİ Tanrıları tarafından "Seçilmiş" insanlardır. Kuran bu tür "Seçilmişlik, Eşitlik ve Üstünlük" inanışlarına kesin karşıdır, tıpkı kavmiyetçiliğe karşı olduğu gibi)

Şimdi saydığımız bu hususları aşağıya sadece oniki tanesini alabildiğimiz örneklerden izleyelim. Tabiatıyla örnekleri en az yirmi misli çoğaltmak mümkündür:

Bakara 139-141, 148, 172, 256; Ali İmran 24, 137-138; Nisa 84; Maide 48; İsra 94-96; Ankebut 56; Necm 39; Tegabün 15

İslamiyetin kitabı Kuran'da, bir kez daha vurgulayalım ki, somut insanlar vardır ve onlardan düşünmeleri istenmektedir. Kuran'ın hemen her suresinde birkaç kez, bu insanlara hitab edilerek, "Düşünmez misin(iz)?" ya da "Akıletmez misin(iz)?" diye sorulur. Düşüncenin sınırları ise, Şeriat gereği olarak Allah'la sınırlı ve tanımlıdır. Ama Allah, her yerde ve her şeydedir.

Öyleyse, insanoğlu her şeyi düşünebilir; buna Allah'ın varlığı ve yokluğu dahildir, bunun için hiçbir kul ya da kurumdan icazet alması ya da emir alması gerekmez. Dahası {Hz.} Muhammed sadece bir tebliğcidir. İslamiyet'te sadece Allah'a kulluk vardır. Hristiyanlıkta olduğu gibi Kilise'ye ve Ruhbanlar'a kulluk yoktur. Zaten bu nedenledir ki, İslamiyet'te "Ruhban/Clergy" yoktur, olamaz da.

Tabiatıyla bu anlatılanların tümü, Kuran'a göre böyledir. Hz.Muhammed ve dört halifesi döneminde bu kurallara en yakın gelebilecek uygulamalarda bulunulmuştur. Ama daha sonra, özellikle de Emeviler döneminde bu hükümlerin yerlerini "despotik" ve keyfi uygulamalar almıştır. Ancak bunlar {Hz.} Muhammed'i ve Kuran'ı bağlamazlar. Nitekim öylesine bağlamazlar ki, {Hz.} Muhammed, Medineye Hicret'in onuncu yılının dördüncü ayının son gününde Hristiyanlarla bir "Mukavele" kaleme almıştır. {Hz.} Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'nin tanıklıkları ile Hristiyanlar ve Müslümanların önünde Muaviye tarafından yazılan bu mukavele Karmel Dağındaki Fryars Manastırı'nda imzalanmıştır. Daha sonraki yıllarda Fransa'ya götürülerek Kraliyet Arşivi'nde saklanmıştır.

Bu mukavelede {Hz.} Muhammed, kendi dininin temsilcisi olduğunu ama Hristiyanların da kendi inançlarına tam bir özgürlükle sahip olabileceklerini ve onlara ait her tür mülk ve emtianın kendisinin ve tüm Müslümanların koruması altında olacağını vurguladıktan sonra "Kişi Hak ve Özgürlüklerine" gelerek ezcümle şöyle demektedir:

"Papaz ve keşişlerden vergi alınmayacaktır. Kendi istekleriyle bir ödeme yapmaları dışında vergi zengin tüccardan ve balıkçının incisinden, madencinin değerli taşlarından ve gümüşünden ve diğer varlıklı ve zengin hristiyanlardan alınacaktır ve yıllık 12 şilini geçmeyecektir (...) şahıslardan güçleri ve yeteneklerinin üstünde vergi taleb edilmeyecektir. Müslümanlarla birlikte düşmana karşı savaşa gitmeleri -Hristiyanlardan- istenmeyecektir. Ama Müslümanlar onları korumak ve kollamakla yükümlü olacaklardır..."

Bunlara karşılık {Hz.} Muhammed'in isteği de Hristiyanlar'dan İslam'ın düşmanlarına yardımcı olmamaları, onlara evlerini ve kucaklarını açmamalarıdır. {Hz.} Muhammed, Müslümanlara tanınmış hak ve ödevleri, Müslümanların denetimindeki Hristiyanlara da tanımaktan çekinmemiştir. Kısacası, {Hz.} Muhammed'e göre onlar da şeriatın gereği olarak hristiyandırlar...

Nedir ki {Hz.} Muhammed'in kurduğu bu düzen ve getirdiği bu anlayış, çok değil elli yıl sonra büyük değişikliklere uğramıştır.

İslam'da Mihne'nin kurulabilmesi, Şeriat'tan değil, Örfi Hukuk'tan kaynaklanmıştır. Bu ise Allah’ın Yasası değil, egemen kulların koydukları kurallar ve yasalar toplamıdır. Örfi Hukuk, İslamda, Batılı gözlemcilerin de belirttikleri gibi ( An Abstract of Muhammedan Law, Vans Kennedy, Journal Royal Asian survey, II.(1835) ) "Lay" kadroların elindeki ve uygulamasındaki hukuktu, Kuran'ın bizatihi öngördüğü bir kurum değildi. Şeriata göre önce Kitab (Kuran) ondan sonra Sünnet (Gelenek), sonra İcma (sahabe), sonra da Kıyas geliyordu. Kıyas, tamamen Akla dayanmaktaydı ve yargıç ya da yöneticinin konu/sorun hakkında akli bir sonuca varması gerekmekteydi...

Kısaca, şu son yılların ünlü kavramı "Cihad" üzerinde de durmak gerekiyor. Bu kavrama, Batılı Basının ya da Orientalistlerin bizlere öğrettikleri tarzda bakarsak, bu kanlı bir Hristiyan soykırımı gibi gelir. {Güya} Canavar, gerici ve ortaçağcı -çağdışı- Müslümanlar kana susadıkları için, zavallı ve uygar Hristiyanları kesmektedirler vb.

"Cihad" kavramını dış ve iç anlamlarıyla ele alırsak A) Dış anlamı itibariyle "Cihad" İslamın savunulması anlamına gelir. İslam, ölüm pahasına da olsa düşmana karşı savunulacaktır B) Cihad, iç anlamı -esas anlamı- itibariyle kişinin nefsiyle yaptığı ve yapacağı mücadeledir. Ve {Hz.} Muhammed'e göre, "İslami Cihad"ın önemi bundadır. {Hz.} Muhammed'e göre, dış anlamıyla "Cihad" az kutsal bir savaştır; asıl büyük ve kutsal olan iç anlamındaki "Cihad"tır. Cihadı dış anlamıyla mutlaklaştıran ilk devlet Emeviler olmuştur.

Çıkan sonuç şudur ki, Kuran'a ve Şeriat'a göre, bireye, o çağların Hristiyanlığında ve Yahudiliğinde olmayan bir serbesti alanı tanınmıştır. Prof.Bahri Savcı'nın da belirttiği gibi, "İslamiyet, önce hayat tarzını, hırsızlıktan, intikamdan alıkoyucu, uzaklaştırıcı; hırsızlığı, intikamı, gasbı reddedici; başkasının hakkına, mülkiyetine riayet ettirici bir hukuk telakkisi getirmiştir ki, bunlar bugün anayasalarda ve haklar beyannamelerinde gördüğümüz bazı özel kişi haklarına benzemektedirler" (şahsi masuniyet hakkı dahil)

Prof.Bahri Savcı'nın sözünü ettiği Anayasalar ve insan hakları beyannameleri çağımızda tam anlamıyla "Sekular" nitelikleri olan belge ve anlaşmalardır. Günümüzden yaklaşık 1400 yıl önce bireylere çağımızın anayasalarındaki ve insan hakları beyannamelerindeki "Sekular" hüküm ve kararlara BENZER ÖZEL HAKLAR sağlamış/getirmiş olan inanç sistemi de İslamiyet'tir ve onun kutsal kitabı Kuran'dır.

Günümüzden 1400 yıl önce Kuran'da Allah, insanlardan düşünmelerini ve Akletmelerini istemişti; 1986 yılında Türkiye'de "Düşünce Suçu" nedeniyle hapis cezasına çarptırılanlar bulunduğu ve bu insanların acı ve işkence çektikleri anımsanırsa ve "Kıyaslanırsa" TC Devletindeki Bireysel Laik Özgürlüklerle, İslamın KENDİNE ÖZGÜ -yani Şeriat'ın gereği olan- "Sekularizm"i arasındaki "Fark", çok daha iyi anlaşılır kanısındayım. (Aytunç ALTINDAL, Laiklik, Süreç Yay.)

Cin Üzerine

Cinler Kuran'da cin kelimesiyle ifade edilen halk arasında peri, hayalet vs. spiritualistlerin yani ruhçuların ise ilişki kuran ve bedensiz varlık diye adlandırdıkları veya geçmişte yaşayan insanların ruhu zannettikleri varlıklardır. Cinler kendileri isterlerse insanlar tarafından görülür hale gelebilirler. Yaşam süreleri bizim zaman birimimize göre 1000-1500 yıl arasındadır.

Yapıları çok gelişmiş olmakla birlikte düşünce ve duygu kapasitesi açısından genel olarak insanlardan geridirler. En büyük özellikleri ve eğlenceleri insanların zayıflıklarından yararlanarak kendi özelliklerini kullanıp insanları kendilerine tabi kılıp istediklerini yaptırmaktadır.

Cinler yapıları ve ömürlerinin uzunluğu dolayısıyla geçmişi bilirler. İstikbale ait bilgileri tahminden öteye gitmez. Çok hızlı hareket edebildikleri için bize göre gelecek zaman olan an onlar için geçmiş zaman olabilmektedir (Zaman harekete bağlıdır).

Perisperi: Yapısı birtakım ışınlardan (mikrodalgalardan) oluşur...

Cinler diledikleri taktirde maddemsi bir görüntü oluşturabilirler. Bizim zaman ve mekan kayıtlarımızla bağlı değillerdir. Yani çok hızlı şekilde yer değiştirir, maddelerin içinden geçebilirler. İstedikleri anda dünyanın veya uzayın herhangi bir yerinde olabilecek kabiliyete sahiptirler...

« Ben insanları ve cinleri sadece bana yönelip kendilerini olgunlaştırmaları için yarattım. » 51/56

« Ey cin ve insan topluluğu, kendi içinizden size ayetlerimi anlatan ve ahiret günüyle karşılaşacağınızı haber verip sizi uyaran elçiler gelmedi mi? » En’am, 130

« O da onun ordusu da (cinlerden olan şeytan ve cinler) sizin onu göremeyeceğiniz yerden sizi görür. » 7/27

« İnsanlardan bazıları cinlerin bazılarına sığınıyorlar. Bunlar onların azgınlıklarını arttırıyorlar. » 72/6

Bu ayetlerden (ayrıca bakınız; 55/15, 15/27, 72/2, 55/33, 72/14-5, 18/50, 6/112, 114/6, 2/275, 72/9) şu sonuçları çıkartabiliriz;

Cinler göremediğimiz varlıklardır. Onlar bizi görebilirler. Maddeden geçebilen dumansız ateşten (bizim alış mekanizmamızın dışındaki ışınlardan) yaratılmıştır. Erkek ve dişileri vardır. Çoğalırlar. Bir yerden bir yere çok hızlı gidebilirler. Akıl ve şuur sahibidirler. Peygamberlerin ilahi mesajlarına muhatap olmuşlardır. Müslüman olanları ve olmayanları vardır. Şeytan da bir cindir. Cinler insanlara direkt ve dolaylı yollarla kötülük yapmak isterler.

Ruh (Cin) Çağırma

Halk arasında ruh çağırma olarak bilinen olay aslında cin çağırma olayından başka bir şey değildir. Gerek fincan ve benzeri yöntemlerle, gerekse medyumluk vasıtasıyla ilişki kurulan varlıklar cinlerdir.

Fakat cinler kendilerini başka varlıklar olarak tanıtırlar. Kendilerini çeşitli adlarla adlandırırlar. Bazan doğru, bazan yanlış bilgiler verirler. Geçmişten doğru olarak haber verebilir. Ancak gelecek hakkında sadece tahminde bulunabilirler. Yani geleceği bilemezler.

Cinlerin İnsanları Aldatma Yolları

Cinler yapılarının getirdiği avantajlardan dolayı çeşitli yollardan insanlarla bağlantı kurabilmektedirler. Bunun sonucu onları kendilerine tabi kılar ve kullanırlar. Cinler, insanları iki yoldan kendilerine tabi kılarlar; 1- Kendilerini o kişiye bildirerek, 2- Kendilerini o kişiye bildirmeden ve farkettirmeden.

Cinler kendisiyle temas kurdukları kişilere iki farklı şekilde muhatap olurlar; a) İslami gayeler görüntüsü altında; b) İslam dışı gaye ve yollar şeklinde...

Cinlerin İnsanlarla İlişkilerinin Oluşum Tarzı

Cin-insan ilişkisi genellikle cinlerin insanları zorla kendi emirlerialtına alması şeklinde olur. Kişi bu duruma ancak inancı ve duygularıyla karşı koyabilir.

Özellikle sinirli karaktere sahip kadınlar ile doğum olayının hemen arkasında ve ateşli hastalıklar sırasında bu bağ kurulmaktadır. Bu durumun nedeni beynin o anda bedenin çeşitli yerlerindeki aşırı faaliyetinden dolayı insanın beyin üzerindeki hakimiyetinin tam olmamasıdır. İşte insanın beyin üzerinde hakimiyetinin az olduğu anlarda cin, o kişinin beynindeki ilgili merkezde hakimiyet kurmakta, ona istediği gibi görünmekte ve bazan ona istediğini yaptırmakta, düşünmek istemediği halde düşündürmektedir.

Zorla istediğini yaptırma işini beynin ilgili merkezlerini uyararak ona acı veya korku hissettirerek sağlamaya çalışırlar. Medyumların transa geçirilmesi anında da bu durum aynen oluşmaktadır. Medyumdan önce kendini serbest bırakması istenmektedir ki bundan amaç kısmen beynin üstündeki kontrolun azalması ve temas edecek cinin hakimiyetinin kolaylaştırılmasıdır.

Cinlerin insanları kolaylıkla kandırıp hükmedebilmeleri için özellikle tercih ettikleri yol onların İslam kaynaklarından gelen bilgilerle bağlantılarını koparmak veya bu bilgilere zıt gelen fikirleri vermektir. Çünkü cinler hakkında en geniş bilgi İslam kaynaklarında vardır.

İnsan bilmediği tehlikeye karşı tedbir alamaz. Cinler de işte bu yüzden insanların kendilerini bilmelerini istemez.

Cinlerin İslam dışı gaye ve yollar görüntüsü altında insanları etkileri altına almaları da iki yolla olur;

A) İslamı istismar edip yozlaştırıp değiştirmek şeklinde; B) İnsancıl gayelere bürünme şeklinde...

Cinlerin insanlarla olan bu tür ilişkilerinde ya kendi varlıklarını hiç bildirmezler ya da varlıklarını başka bir yapı ve ad altında bildirirler.

Cin eğer kendini ilişki kurduğu insana bildirmezse o insan kendisinde meydana gelen bazı durumları kendi üstünlüğünün sonucu zanneder. Bazan içinden bir şeyin olmasını şiddetle arzu eder. İsteği yerine gelince o bu durumu ne kadar üstün bir insan olduğu şeklinde yorumlar.

Geçen zaman süresince yavaş yavaş içine bir şeyler doğmaya başlar. Yakın gelecekte olacak bazı küçük olaylar içine doğar. Önceleri bunları his diye adlandırır. Birisinin işi için dua eder. Derhal o işin yapılması cinin etkisiyle olur. Ve o da büyük bir insan olduğuna iyice inanmaya başlar. İşte insan ihlas, samimiyet, yalnız Allah'ın rızasını ve sevgisini istemek yerine dünyevi istek, mevki, popülerlik eğilimleriyle hareket ederse onların oyuncağı olur.

« İnsanlardan ve cinlerden sana sığınırız. » Nas Suresi

Cinlerin Yapısına Ek;

Kuran'da cinlerin yapısı anlatılırken kullanılan kelimeler şunlardır; Min maricin min nar (dumansız, ateşten); Min nar is semun (çok ince gözeneklere girebilen, onu zehirleyici nitelikteki ateş).

Bu tariflerden anlaşıldığına göre cin adı verilen yaratıkların yapısı maddeden geçebilen, dumansız, dalga özelliği taşıyan bir çeşit ateşten (yakıcı bir yapıdan) yani bugünkü ifadesiyle mikrokozmik şuurlu ışınlardan meydana gelmiştir.

Algılamanın Varolmayla İlişkisi

Bazı insanlar beş duyu organıyla algılayamadıkları varlıkları yok kabul eder, bunlara inanmazlar. Halbuki beş duyu organımız hem yetersizdir hem de eksiktir, en önemli duyu organımız olan gözlerden yola çıkarak olaya bakalım;

Gözlerimiz morötesi ve kızılötesi ışınları algılayamaz. Dolayısıyla bu alandaki VARLIKLARI GÖREMEZ. Ayrıca gözle algılama olayı varlıkların boyutuyla ve uzaklığıyla ilgilidir. Örneğin mikroskop olmadan mikroskobik varlıkları görmek veya teleskop olmadan uzak yıldızları görebilmek mümkün değildir. Bir diğer ifadeyle söylersek, mikroskop icad edilmeden önce mikroplar, teleskop yapılmadan evvel bir kısım yıldızlar gerçekte VAR OLMALARINA rağmen bizim algımıza göre yoktu.

Örneğin; mikroplar keşfedilmeden önce birçok insanı ve hayvanı çok küçük hayvancıkların öldürdüğü bize söylense herhalde inanmayacaktık. Ve buna karşı “bir insanı ufacık varlıkların öldürmesi nasıl olabilir” gibi çok MANTIKLI itirazlar öne sürecektik. Onların VAROLMASINI bizim ALGILIYAMIYOR oluşumuz etkilemez.

Bir diğer örnek; şu anda bulunduğunuz yerde radyo dalgaları vardır. Ama bu dalgaları hiçbir duyu organıyla algılayamazsınız. Ama bu radyo dalgaları siz algılamasanız da vardır. Dolayısıyla göremediğimiz, dokunamadığımız, tadamadığımız, duyamadığımız ve koklayamadığımız varlıklar vardır.

Bu örneklerden şu sonucu çıkarabiliriz; şu anda algılayamadığımız VARLIKLAR VAR OLABİLİRLER. Yoktur demek aptalca bir cesaret olur. Algılayamadığımız için yoktur demek, akıllı insanların yapacağı şey değildir.

Duyu organlarımızın EKSİKLİĞİNE GELİNCE; biliyoruz ki insanın beş duyu organı vardır. Bu beş duyu organının her birinin algı alanı vardır. Bu duyu organlarından birisi eksik olursa bu organın algı alanındaki VARLIKLAR bize YOK gibi gelecektir. Örneğin; dilimiz olmasaydı hiçbir şeyi tadamayacaktık. TAD diye bir kavramdan haberimiz olmayacaktı. Veya kulağımız olmasaydı sesleri duyamayacak, bize göre SES YOK diyecektik.

Ama ses varolmaya devam edecekti (Doğuştan sağır olan kimselere sesi kavratmak mümkün değildir. Sesi ne gözlerine göstermek, ne dillerine tattırmak mümkün değildir. Sağırlara sesi anlatmak için yapılan tüm çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır).

Doğuştan sağır olan kimseye sesleri, doğuştan kör olan kimseye renkleri kavratmak, algılamasını sağlamak mümkün değildir. Düşünün ki tüm insanlar kör ve sağır olsaydı bizim için ses ve renk kavramı olmayacaktı. O zaman bize ses ve renk anlatılsa SES ve RENK YOKTUR diyecektik. Buna rağmen sesler ve renkler yine VAR olacaktı.

Şimdi diyelim ki dünyada bütün insanlar doğuştan kör ve sağır olsun, bir kişi dışında!.. Bu durumda gören ve duyan o tek kişi insanlara renklerden ve seslerden sözedecek, insanlar da ona inanan ve inanmayan olarak ikiye ayrılacaktır.

Açıkçası bir bölümü görmesem de, duymasam da renk ve ses vardır diyecek, diğer bölümüyse o kişiyi yalancılıkla suçlayıp ben algılayamadığım şeye inanmam diyecektir.

İNSANLARLA ELÇİLERİN DURUMU İŞTE BUNUN GİBİDİR.

Hiç kimse evrendeki bütün varlıkların beş duyu organının alış alanına girdiğini savunamaz. İnsanların altıncı, yedinci, sekizinci... duyu organı olsa idi başka varlıkları da görebilirdi. Şimdi düşünelim; Elçiler bizim algılayamadığımız varlıklardan (cin, melek...) bizi haberdar etmektedirler. Elçilerin ulaştırdığı bu mesaj karşısında insanlar, ikiye ayrılırlar: inananlar ve inanmayanlar olarak...

Küfür ve Kafir Kavramları

a. Küfür

« İnsanlar bir tek ümmettiler, sonra ayrılığa düştüler. » Yunus, 19

« İnsanlar bir tek ümmetti. Allah “cc” peygamberleri mujdeci ve uyarıcı olarak gönderdi; insanların ayrılığa düşecekleri hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte hak Kitablar indirdi. Ancak Kitab verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden onda ayrılığa düştüler. Allah, inananları, ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah dilediğini doğru yola eriştirir. » Bakara, 213

Bu ayetlerden de anlaşılıyor ki, insanlar adalet ve hak karşısında iki topluluğa ayrılmaktadırlar. Bir bölümü azgınlık ve kıskançlık eğilimlerini kullanıp, adaletsizlik ve haksızlık üzerine kurulu bir dünya görüşünü (ideolojiyi) benimserler. Açıkçası tarihin çeşitli devirlerindeki ekonomik ve sosyal yapıya bağlı olarak, insanları köle yaparlar (feodalite), emeği sömürürler (kapitalizm), hak-hukuk tanımadan sömürgeci bir dünya sistemini kurmak isterler (emperyalizm) Buna karşın bazı insanlar Allah'ın onlara verdiği maddi-manevi yetenekleri insanların hizmetinde kullanırlar; “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydası dokunandır”

Sosyal adalet prensiplerine uygun bir biçimde, emeği temel alarak kazanır ve israf etmeden, maddeyi (malı) insan mutluluğunun amacı değil, aracı görerek (90/17-20) ilahi tekamül yolunda ilerler.

Kuran müşrik tipini de varlık bünyesinde birliği, ahenk ve huzuru parçalayan çirkin ve negatif bir kuvvet olarak görür, çirkinliğine (manevi pislik) dikkati çeker. (Tevbe, 28)

b. Küfr (Kafir) ne demektir?

Sanıldığı gibi küfür basit bir inkar değildir... Bu kavramın içinde düşünsel ve eylemsel bir olumsuzluk bulunmaktadır. İmanın iyi anlaşılması için onun tersi olan ve ondan önce gelen “küfr” kavramının iyi bilinmesi ve iyi tahlil edilmesi gereklidir.

Küfr, “Ke-Fe-Ra” eylem kökünden mastar olup, sözlükte “bir şeyi örtmek” demektir. Bu açıdan düşünüldüğünde kafir yüce değerlerin özünü, özündeki güzelliği ve mükemmelliği örten anlamını taşır... Bazı ibadetler ve tevbe, birtakım günahları örttüğünden bunlara “keffaret” denilmiştir.

Küfrün nitelikleri ve oluşumları nasıldır?

İnsan benliğin olumsuz yanından dolayı unutkan ve haksızlığa eğilimli, aynı zamanda iyilikleri kendinden, kötülükleri başkasından bilen bir niteliğe sahip olduğundan iki durumda da sahip olduğu nimetlerin ve musibetlerin Allah'tan olduğu gerçeğini gizlemeye kalkışır.

Bu iki durumdan biri ve en çok görüleni “aşırı nimetler, zenginlik, mal, evlat ve refah içinde yüzme”, diğeri ise “darlık ve sıkıntı içinde bunalma”dır.

Bunlardan birincisi şükretmenin en önemli nedenidir. Bu yüzdendir ki, zenginler daha çok kafirlerdir. Bir başka deyişle; kafirler daha çok zenginler içinden çıkar; çünkü onlar zenginliklerinin ve içinde bulundukları refah durumunun sona ermeyeceği, bunun kendi kazançları olup, akıl ve becerilerinden kaynaklandığını sanırlar (43/33-5).

İnsan bazan darlık ve sıkıntı anında da küfürde bulunabilir (Şura 48) İşte, gerek sıkıntı ve darlık, gerekse bolluk ve ferah anında tiksindirici bir istiğna (kendini kendine yeterli görme) ve şımarıklıkla ya da umutsuzlukla insan, Allah'a karşı kafir kesilir; demek ki, küfrün temelinde aynı şirkte olduğu gibi bir bakıma nefse tapınma, bencillik ve istiğna vardır. Küfr “Allah'ı hakkıyla tanımamak, O'nun verdiği nimetlerin O'ndan olduğu gerçeğini sözle, davranışla ve kalben örtmek, gizlemektir”

İnsan fiziki yapısını beğenir ve şükredeyim diye “Allah beni güzel yarattı” demez de “ne kadar güzelim” der ve insanlar karşısında güzelliğiyle övünür. Sahip olduğu yetenek ve becerilerinin bütünüyle Allah'tan olduğunu unutur; insanların içine çıkıp “şunu şöyle yaptım, şu kadar yetenekliyim” der. Fakat “Allah bana bu beceri ve yetenekleri vermiş, o halde bunları verene teşekküren O’nun yolunda kullanayım” diye düşünmez.

Çok mala sahiptir, güzel bir evde oturmaktadır, güzel giysiler içindedir. Hz.Süleyman gibi « Bu Rabbimin fazlındandır, şükür mü edeceğim, yoksa küfür mü diye beni denemek için, kim şükrederse kendisi için şükreder; kim de küfrederse muhakkak Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir » (Neml, 40) demesi ve bunun bilinciyle hareket etmesi gerekirken, Karun gibi “Bu bana bilgimden dolayı verildi” der.

Hele bir güç ve kuvveti varsa insanlar üzerinde azgınlık eder ve tam bir tağut kesilir. İnsanın bu şekildeki küfrüne haset, hırs, kibir gibi olumsuz nitelikler de eklenince artık Allah düşüncesini zihninden atmaya, O'nu adeta evrenden de silmeye ve yok saymaya kadar gider. Bazılarıysa kendilerine daha önceden apaçık delillerle bildirilen Allah'ın ayetlerinden bazılarını örtmeye girişir, kitaplarını ya da gönderdiği elçileri, ahireti, melekleri, kaderi, elçilerin getirdiği esaslardan birini ya da birkaçını kabul etmemeye yönelir...

Allah'ı, ayetlerini ya da hükümlerini örten, daha çok da Allah'ı evrenden silmeye çalışan, nedenleri görüp ötesini göremeyen, duyularının ulaşamadığı şeyleri “yok” sayan, evrenin yaratılışını, meydana gelen olayları rastlantı, zorunluluk gibi birtakım hayali etkenlere bağlayan, bilmeden her zerreyi ilahlaştıran veya Allah'ın ayetlerinin birini, birkaçını ya da tamamını bu şekilde tanımamaya yönelenlerin artık, kalpleri de örtülür; basiretleri yok olur, akılları işlemez (muhakemeleri sağlıksızdır), dilleri hakkı söylemez duruma gelir (Araf 101,179).

Görülüyor ki, küfür düşünsel ve eylemsel bir negatifliktir. Buna karşılık iman varlık ve oluş noktasında olumluluğu, pozitifliği içinde barındırır, yani iman; pozitif kutuptaki düşünsel ve fiili bir kategoridir!..

c. Kafir - Hayvan

Hayvanların yaşamı yeme-içme, üreme, uyuma, beslenme, büyüme ve ölme üzerine kurulmuş olup düşünme, hissetme, eşyanın iç anlamını kavrama kaygıları ve çabaları yoktur. Onlar için her şey maddidir. Hayat maddi zevkleri tatmin etmekten ibarettir. Yani tabir caizse felsefeleri “Ye, iç, yat. Ölüm yokluktur, toprak olup gidiyoruz” anlayışı üzerine kuruludur. Kafir de ruhundaki ilahi özü örttüğünden dolayı her şeyi maddede görür ve bu felsefi anlamda hayvan ile ortak bir çizgide buluşur.

Kölelik Üzerine

Başta şunu bilmek gerekir ki; kaynak açısından kölelik İslama dayanmadığı gibi varlığı da İslamla devam ettirilmemiştir. Kölelik geçmişte ve bugün İslamdışı emperyalist, feodal vs. ideolojilerin eseri olmuş ve bunlarla varlığını devam ettirmiştir. Şimdi Peygamberimiz devrinde toplumsal yapının kölelik boyutuna bakalım. O devirde Arabistan'da ve genel olarak dünyada iki çeşit kölelik vardı;
a) Hür insanları bazı ülkelerden zorla toplayıp köle olarak satmak şeklinde oluşan kölelik,
b) Savaşlarda esir düşenleri köle statüsüne sokarak oluşturulan kölelik...

İlk şekli Allah ve Peygamber tarafından bize aktarılan şu sözle kesin olarak yasaklanmıştır;

“Allah şöyle buyurdu: Üç topluluk vardır ki ben kıyamet günü onların karşısındayım, onların düşmanıyım. Benim düşman olduğum kimsenin durumu ise perişandır. Birincisi benim adıma söz verip sonra sözünden dönen, ikincisi HÜR BİR İNSANI KÖLE YAPAN, üçüncüsü, çalıştırdığı işçinin ücretini vermeyen” Hz. Muhammed “sav” (Buhari)

Böylece İslam hür insanın köle edilemeyeceğini açıkça ifade etmiş, köleliğin tarihsel temelini yıkmıştır. Bu konuda İslam kaynaklarında şunları görüyoruz; « Hepiniz birbirinizdensiniz. » Nisa, 25

“Siz Ademoğullarısınız, Adem de topraktandır”

“Biliniz ki hiçbir Arab'ın Arap olmayana, Arap olmayan kimsenin de bir Araba, hiçbir beyazın siyaha, hiçbir siyahın da beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak Allah'a yakınlık, mükemmellik ve arınma iledir” Hz. Muhammed (Taberi)

Bu ayet ve hadisler gösteriyor ki, İslam ırk, renk, soy üstünlüğünü kesinlikle reddetmiştir. İkinci şekildeki kölelik hakkında ise İslamın hükmü şöyledir;

Müslümanlarla savaşan emperyalist ve zalim milletler savaşta ellerine geçen tutsakları karşılıklı olarak salıvermeye yanaşmadıkları takdirde savaş esirlerinin köle yapılmasına izin vardır. (Fakat buradaki köle kavramı tarihteki kölelik kavramından farklıdır; İslam'da köle almak köle olmak gibidir.)

Şimdi konuyu biraz irdeleyelim. Diyelim ki İslam devleti ile emperyalist bir ülke savaştılar ve her iki tarafta da savaş esirleri var. İslam devleti bu durumda esirlerin karşılıklı salıverilmesini teklif eder. Karşı taraf bu teklifi kabul etmezse İslam şu ihtimalleri ortaya koyar;

a) Salıverilmeleri İslam devleti için zararlı değilse, serbest bırakılırlar. Savaş esirlerini iyilik ve ihsan ile salıvermek hayırlı işlerdendir (Muhammed, 4).

b) Esirleri Müslüman ailelerin evlerine yerleştirmek. Burada şunu belirtelim ki;

Batı dünyası, savaş esirleri sorununa toplama kamplarıyla çözüm aramıştır. Buralarda savaş esirleri bütün insani haklardan yoksun bir şekilde karşılıksız çalışmaya zorlanarak ömür boyu hapishane hayatına mahkum edilmektedirler. Buna karşın İslamın getirdiği çözüm yolu, bu esirleri Müslümanlar arasında fert fert dağıtmaktır. Müslümanların hukuki sorumluluğuna verilen bu savaş esirlerinin kanuni statüleri vardır.

Esirlerle Müslümanlar arasında İlahi sevgi ve adalete dayalı olarak kurulan bu ilişki, onların toplumda insanca yaşamalarını ve İslamı her yönüyle tanımalarını sağlamaktadır. Kısacası şunu diyebiliriz ki; İslam'daki kölelikten kasıt savaş esirliğidir. Bunun dışında bir kölelik sözkonusu değildir.

Köleden kasıt, kesinlikle üzerinde sınırsız yetkiye sahip olunan kişi demek değildir...İslam esirlerle ilgili olarak şu sorumlulukları getirmiştir;

1) Elinizin altında bulunan kölelere iyilik ve güzellikle davranın...

2) Köleleriniz kardeşlerinizdir. Kimin kardeşi elinin altında (yani hukuki sorumluluğunda) bulunursa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara yapamayacakları işi yüklemesin, zor işlerde onlara yardım edin (Buhari).

3) Kölelerin duygularına saygı ve onun haysiyetini koruma konusunda Hz. Muhammed “sav” şöyle demiştir; “Sizden hiçbiriniz, bu benim kölemdir, bu benim cariyemdir, demesin. Ancak kızım, oğlum veya kardeşim, desin” (Buhari)

4) Onlarla serbest kalmak üzere anlaşma yapılır. Yani belirlenecek bir ücret karşılığında her esir serbest kalma anlaşması yapar. Kuran'ın bu konudaki açıklamasından, kölenin bu konuda getireceği teklifi kabul etmenin zorunlu olduğu anlaşılır (Nur, 33). Ve onlara yaptıkları iş karşılığında ücret ödenmesi gerekir.

5) Karşılıksız olarak serbest bırakılabilirler. Bu konuda bizzat Peygamberimiz 63 köle azat ederek örnek olmuştur. Hz. Aişe 67, Hz. Abbas 70, Hz. Abdullah bin Ömer 100, Hz. Abdurrahman bin Avf 3000 köle azat ederek İslamın bu konudaki anlayışını, uygulamalarıyla gözler önüne sermiştir.

Şu da bilinmelidir ki, Müslümanlar başkalarının kölelerini de satın alıp azat etmişlerdir. Sonuçta Dört Halife devri sona ermeden İslam öncesi köle olanların hepsi hürriyetlerini elde etmiş bulunuyorlardı. Bu sayede tarihten miras alınan kölelik pratikte kaldırılmış oldu.

İslam hür insanların kaçırılıp köle yapılması anlayışını reddederek köleliğin kaynağını kurutmuş, savaş esirliği dışındaki köleliği ortadan kaldırmıştır. Bütün bunlar gösteriyor ki, İslam'da kölelik yok, savaş esirliği vardır.

Şöyle bir soru sorulabilir; “İslam niçin ilk anda toplumda bulunan köleleri hemen hürriyetlerine kavuşturma yoluna gitmedi?”

İslam toplum eğitiminde kişisel ve toplumsal yasaları hesaba katarak çözüm yoluna gider. O devirdeki köleler yüzyıllardır kölelik kurumuna sahip bir toplumda yaşıyorlardı.

Bu durum kölelerin üzerinde öyle bir etki yapmıştı ki; tek başlarına karar veremiyor, bir şey yapabilmek için başkasından gelecek emirleri bekliyorlardı. Her zaman emir almaya ve bu emirlerle iş yapmaya alışmışlardı. Tam bir kişisel özgürlük içinde kendi başlarına yaşamaları çok zordu. Hepsi bir konu üzerinde özelleşmişlerdi. Yani kimisi yalnız ekin biçerdi, kimisi yalnız ev temizlerdi, kimisi de yalnız hayvan bakımından anlardı. Bu durumdaki köleler toplumsal hayatın diğer üniteleriyle tam bir temasta olmadıkları için serbest bırakıldıklarında tek başlarına hayatlarını düzenleyemiyorlardı.

Bu insanların hayatın her yönünü bilen ve toplumsal yaşamın her ünitesiyle temasta bulunan birinin gözetiminde eğitilmeye ihtiyacı vardı. Yani bu insanların özgürlük bilincine ve kişisel yeterliliğe ihtiyacı vardı. İşte İslam köleye benlik bilinci, insanlık onuru ve özgürlük bilinci kazandırmakla işe başlamış, yüzyıllar süren esirlik kültürünün etkilerini ortadan kaldırarak kağıt üzerinde değil insanların ruhlarında devrim yapmış, böylece köleliği kaldırmıştır. Yani onlara sözde hürriyeti değil gerçek hürriyeti vermiştir.

Aynı toplumsal yapı günümüzde de söz konusudur. Bugün toplumumuzda faiz, kumar, içki, fuhuş gibi neredeyse kurumsallaşmış bu yapıları bir günde ortadan kaldırmak mümkün değildir. Evet belki bir kararla resmi olarak kaldırılabilir. Ama buna karşın gayrı resmi bir şekilde sosyal hastalıklar toplumu kemirmeye devam eder. Yani görünüşte ortadan kalkarlar, gerçekte tüm boyutlarıyla devam ederler... (Amerikan İç Savaşı düşünülürse İslam’ın bu konuda uyguladığı yöntemin ne denli doğru ve ileri görüşlü olduğu açıkça görülür; orada köleler özgürlüklerine kavuşturulmuşsa da buna hazır olmayan ve gidecek yeri bulunmayan kölelerin çoğu eski efendilerinin yanına dönmüştür, dolayısı ile çözümler hayatın gerçekleriyle ve hedeflerle uyumlu olmalıdır.)

Cariye Konusuna Gelince;

Kadın savaş esirleri konusunda şunları söyleyebiliriz; Savaşta ele geçen kadın esirler düşman elindeki Müslüman esirlerle değiştirilir. Düşman buna yanaşmazsa kadın esirler İslam toplumunda Müslümanlara dağıtılır.

Kadın esir (cariye) eğer isterse kanuni olarak kendisine bağlı bulunduğu erkekle ilişki kurabilir. Kadın esir kesinlikle başka erkeklerle ilişki kuramaz ve hiç kimse onu fuhşa zorlayamaz. Kendisiyle evlenmek isteyen bir kimse olursa (ve uygunsa) evlendirilir.

Kutuplarda Namaz ve Oruç

Kimileri bu konu üzerinde atıp tutmaktan geri kalmamaktadır; oysa yeme, içme, uyuma gibi temel gereksinimlerini belli bir düzene göre yürüten kişilerin namaz ve oruç vakitlerini de ayarlayabilmeleri zor değildir... Konuyla ilgili bir yorum;

“İslamdaki emir ve yasakların özünden çok şekline bakanlar bu soruya yanıt verilemeyeceğini sanırlar. Bunun sonucu olarak da İslam'ın bütün insanlara seslenmediğini söylemek isterler. Buna karşın, İslam'ın özünü anlayan ve peşin yargılardan uzak her insan her şeyin cevabını İslam'da bulabilir...

Dünyamızda gece ve gündüz dönüşümlerine baktığımızda şunu görüyoruz: 66. enlemde, 13 Haziran'dan 1 Temmuz'a kadar; Sibirya'nın kuzeyine rastlayan 70. enlemde, 1 Mayıs - 27 Temmuz günleri arasında; 90. enlemde yani Kutup bölgesinde ise 6 ay kadar güneş hiç batmamaktadır. Bu durumda namaz ve oruç gibi ibadetlerin ne şekilde yerine getirileceği gibi bir soru karşımıza çıkmaktadır.

Bu soruyu yanıtlamadan önce İslam'da ibadet ve vakit (zaman) ilişkisine değinelim; İbadet insanın ruhsal gelişimi için Allah'ın insanlara sunduğu ilahi formüllerdir. İbadetlerde amaç olgunlaşmadır. Bizler zaman koordinatları içinde yaşadığımız içindir ki bu ibadetler vakitlere bağlanmış, bu sayede insanlara kolaylık getirilmiştir. Vakitler insanların genelde bildiği ve gördüğü güneş ve ay hareketlerine göre belirlenmiştir. Her Müslüman bilir ki ay ve güneşin şu veya bu hareketinden dolayı ibadet yapılmaz. İbadet, ay ve güneşin o hareketleri anında Allah emrettiği için yapılır.

Ay ve güneş o vakitleri tespit etmeye yarayan birer araçtırlar (Başka araçlar da olabilir) Yoksa ibadetlere neden değillerdir. Şu halde namaz ve oruç gibi zamana bağlı ibadetler için zaman (vakit) nerede olursak olalım vardır. Güneş ve ay olmasa da zaman vardır. Zaman var oldukça da zamana bağlı ibadetler var olacaktır.

Burada şöyle bir örnek verebiliriz; diyelim ki biz bir insana şöyle dedik: her 24 saatte düzenli aralıklarla üç öğün yemek yemelisin. Bu yemeğin zamanları, güneşin doğuşu, tepeye çıkışı ve batışıdır. Yani, güneş doğduğu zaman sabah kahvaltısı, güneş tepeye çıktığı zaman öğle yemeği, güneş battığı zaman da akşam yemeği yemelisin.

Düşünelim şimdi; bu insan güneş doğduğu ve battığı için mi yoksa gerekli olduğu için mi yemeğin emredildiğini düşünür? Doğal olarak gerekli olduğu için!

Yine (bir insan kutuplara gittiği zaman) akşam yemeği için acaba 6 ay güneşin batışını mı bekleyecek yoksa o emrin hikmetini anlayıp zamanı 24 saatlik dilimlere bölüp ona göre mi hareket edecek? Doğal olarak zamanı 24 saatlik dilimlere ayıracak ve her 24 saatlik dilimde üç kez yemek yiyecektir.

İşte aynen bunun gibi düşünen her insan da ibadetin nedenini ve maksadını düşünecek, ona göre davranacaktır. Evet, vakit (zaman) namaza sebeptir. Fakat zaman, güneş ve ayın hareketine bağlı değildir. Ay ve güneş olsa da olmasa da zaman işlemektedir. Dolayısıyla zamanın işlediği her yerde ibadet olacaktır.

Şu bilinmelidir ki: Yeryüzünde doğuş ve batışın (kısmen) olmadığı yerler olduğu halde 24 saatten ibaret devreler mutlaka vardır. Kutupta da olsa ekvatorda da olsa günlük periyod olan 24 saatlik devreler vardır. Bu devreler çeşitli vasıtalarla tespit edilir.

Kuran'ın bir ayetinde, doğuş ve batışın olmadığı cennette sabah ve akşamdan bahsedilmesi bu sözümüzü isbat etmektedir: « Onlar orada (cennette) boş sözler değil barış ve esenlik sözlerini işitirler. Sabah akşam onların rızıkları orada bulunmaktadır. »

Bu açıklamadan anlıyoruz ki bir yıl 365'e bölünerek, 24 saatlik her zaman diliminde beş vakit namaz kılınacaktır (Daha pratik olarak normal günün yaşandığı en yakın yerdeki namaz vakitlerine göre namaz kılınabilir) Oruç için de aynı durum söz konusudur. Normal günün olduğu en yakın bölgede oruç ne kadar sürüyorsa o kadar sürede oruç tutulur.

Görülüyor ki, İslam'ın özünü anlayan ard niyetsiz bir insan her sorunun cevabını İslam'da bulabilir. Yeter ki akıl ve düşünme yeteneğini kullansın”

İslam'ın Evliliğe Bakışı ve Zina

Meşru bir nikah olmaksızın cinsler arasında kurulan cinsel ilişkiye zina denilmektedir... Kuran zinayı uzak durulması gereken, fert ve toplumu dejenere eden bir hastalık olarak görür. Zinanın bu olumsuz niteliğini daha iyi anlamak için önce kadın-erkek ilişkisi üzerinde duralım.

Allah Kuran'da her iki cinsin birbiri için rahmet ve esenlik kaynağı olduğunu bildirmektedir;

« İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp; aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi, O'nun varlığının belgelerindendir. Bunlarda düşünen millet için dersler vardır. » Rum,21

Görülüyor ki, bu ayette Allah kadınla erkek arasındaki sevgi ve beraberliği ilahi rahmetin bir yansıması olarak göstermektedir.

Bu ayet kadınla erkek arasındaki ilişkinin kutsallığına ve aşkınlığına işaret etmektedir. Ayetin sonundaki ifade de gerçekten çok ilginçtir;

“Kuşkusuz bunda düşünen bir TOPLUM için önemli işaretler vardır”

Bu ayette şuna dikkat çekilmektedir: Toplumsal barışın ve huzurun sağlanması kadınla erkek arasında kurulacak sevgiye (dolayısıyla aileye) bağlıdır. Kadınla erkek arasındaki bu sevgi ve ilişkinin dejenerasyonu (zina) toplumun bozulmasına neden olur.

Şunu belirtmek gerekir ki: her iki cinste de yaratıcının tecellileri vardır. Zaten aralarındaki sevgi ve beraberlik isteği de bu ilahi tecellilerin (yansımaların) sonucudur. Aslında iki insan arasındaki bu sevgi (aşk) ilahi aşka götürücü bir merhaledir. Özetleyecek olursak (insan için asıl hedef olan) ilahi aşk yolculuğunda mecazi aşk bir hazırlık devresi, bir basamaktır.

Mecazi aşkların en büyüğü cinsi aşktır. Kuran sevgiyi Allah'ın (rahmet ve sevgisinin) bir işareti olarak görerek bu ilişkiyi varlık ve oluşun ilahi burcuna oturtmaktadır. Şunu belirtmek gerekir ki; cinsel aşk, cinsiyet ilişkisi olarak anlaşılmamalıdır. Bu aşk o ilişkinin ardındaki arayıştır...

İslam bu anlamdaki ilişkiyi ilahi aşka götürücü ve erdirici olarak gördüğü içindir ki zina ve zinaya giden yollardan uzak durulmasını emretmiştir. Çünkü zina temelde ve hedefte yüce bir eylem olan, iki cins arasındaki bu ilişkinin dejenere edilmesidir. Kuran'ın bu konudaki ifadesi şöyledir: “Zinaya yaklaşmayın, çünkü o sınır ve ölçü dışına çıkma ve çirkin bir yoldur” (İsra, 32)

Görülüyor ki cinsel aşk meselesine olumsuz kutuptan baktığımızda zina yasağıyla, olumlu ve ilahi kutuptan baktığımızda evlilik tavsiyesiyle karşılaşırız. Evlilik olayı insanın olgunlaşmasını, bir diğer insanla aktif bir dayanışma vasıtasıyla sağlayan bir olaydır. Peygamberimiz de bu konuya şu hadisle açıklık getirmektedir: “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: Kadın, güzel koku ve namaz”

Peygamberimiz bu sözüyle kadını ruhsal olgunlaşmanın (namaz) yanında zikrederek onun bu yönüne dikkat çekmiştir.

Zina ve Cezası

Kuran'da uzak durulması gereken bir eylem olarak ifade edilen zinaya (ceza olarak), tarafların her birine yüzer kez vurulması emredilmiştir (Nur, 2) Bu vuruştan maksat öldürmek değil, toplumsal bir kınama ve bu kınamanın insanda meydana getireceği yaptırımdır.

Zina denince akla gelen recm (taşlama) cezası Kuran'da geçmemektedir. Kuran'ın genel bütünlüğü ve ilahi hikmet açısından da böyle bir cezanın İslam'da bulunması zaten düşünülemez. Bu ceza şekli Tevratta (küçük taşlarla yapılan) sembolik bir kınama cezası iken taşlayarak öldürmek şekline dönüşmüş; bu ceza şekli daha sonra İslam'a dahil edilmeye çalışılmıştır.

Homoseksüellik konusuna gelince: Kuran'da bu olumsuz tavır, Lut Kavminin kötülüklerini anlatan ayetlerde büyük bir günah olarak nitelendirilmektedir. Bunun yaptırımı kınama şeklindedir. Ne Kuran'da ne de Peygamberimizin uygulamalarında bunun için açık ve belirgin bir ceza görülmemektedir.

İslam’da Recm Var Mıdır?

Nur Suresi'nin 2. ayetinde zina edenlerin cezası belirtilirken evli veya bekar olmaları arasında bir fark konulmamıştır. Hepsine aynı ceza verilmiştir. Evli olanların zina yapması halinde recm edileceğine ilişkin bazı hadisler nakledilmiştir ki: kendi aralarında çelişkili ve Kuran hükümlerine ters düşen bu sözlerin gerçekten Peygamberin sözleri olduğu düşünülemez...

Görülüyor ki, recm cezasına dayanak bulmak için Kuran hakkında bile şüphe uyandıracak tarzda rivayetler uydurulmuştur. Rivayetlere göre Hz. Ömer gibi İslam'ın büyük bir kahramanı çekindiği için! recm ayetini Kuran'a yazmamış. Hz.Ömer gibi kılı kırk yararcasına hak ve adalete uyan birisi hiç mümkün müdür ki insanlardan çekindiği için Kuran'ın bir ayetinin Kuran'a yazılmamasına göz yummuş olsun.

Hz. Ömer gerçekten böyle bir ayet olsaydı mutlaka Kuran'da olmasını sağlardı. Zaten recm ayeti diye nakledilen sözler aynı lafızlarla olmadığı gibi Kuran'ın ifadelerine de hiç benzememektedir. Ayrıca rivayete göre Zeyd bin Sabit, Hz.Ömer'in şahitliğini kabul etmemektedir ki, bu durumda Hz. Ömer yalancı durumuna düşmektedir.

Bu ise Hz. Ömer'e yapılan büyük bir iftiradır. Ayrıca Peygamberin bu cezayı uyguladığına ilişkin aktarılan tüm haberler de uydurma olduğunu gösteren işaretler vardır. Şöyle ki:

Bir rivayette Peygamberin emriyle bu cezanın uygulanması sırasında suçlunun kaçmaya çalıştığı fakat yakalanıp öldürüldüğü Peygambere aktarılınca; “keşke bıraksaydınız” dediği anlatılır.

Oysa Nur Suresi’nin 3. ayetinde «Cezaları uygularken şefkatiniz size engel olmasın.» denilmektedir... Ayrıca Hz.Peygamber, bu durumda (rivayete göre) Allah'ın hükmünü uygulamamış oluyor ki, bu Peygambere bir iftiradır.

Peygamberimizin ceza konusundaki anlayışı açısından şu rivayet gerçekten dikkate değer: “Ebu'l-Yesar diye bilinen Abbad isimli, Ensarlı bir adam, başından geçen bir olayı Peygambere şöyle anlatmış:

- Ey Allah'ın Elçisi, ben kentin kenar bir semtinde bir kadınla yalnız kalıp onunla seviştim. Cinsel ilişki dışında ondan yararlandım. İşte şimdi huzurundayım. Hakkımda istediğin hükmü uygula! Ömer bin Hattab:

- Allah seni gizlemiş, sen de kendi hatanı gizleseydin! demiş; fakat Peygamberimiz, cevap vermemiş. Adam yürüyünce ardından birini gönderip onu çağırtmış ve ona:

- « Gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür » (Hud, 114) ayetini okumuştur.

Bir adam kalkıp: “Bu yalnız ona mı mahsustur?” diye sormuş. Peygamber;

- Hayır, bütün insanlara mahsustur, demiş ( Tirmizi, Tefsir 12 )

Kısacası recm, Kuran'ın hükmü değildir. Eski Arap toplumunun, yahudilikten sızma bir geleneğidir... Kuran'da Nisa Suresinin 25. ayetinde zina eden evli cariyeye hür kadınlara verilen cezanın yarısı kadar ceza verilmesi emredilir. Yüz değneğin yarısı vardır ama, recmin yarısı yoktur. Buradan da anlıyoruz ki recm İslami bir hüküm değildir.

Müzik Üzerine

İnsan ruhu yaradılışından müziğe yani ritmli sese eğilimlidir. Bu anlamda müziğin bir kısmı doğaldır (Doğada bize ritmli gelen bütün sesler) Peygamberimizin bu konudaki sözleri ve uygulamaları sebep -sonuç ilişkileriyle gözönüne alındığında genel olarak müziğin helal olduğu sonucunu çıkarabiliriz...

Müziği İslami terimler açısından üçe ayırabiliriz:

a) Kesin olarak helal olanlar; b) Kesin olarak haram olanlar; c) Kişinin düşünce ve duygu dünyasına yaptığı etkiye göre helal ve haram olabilenler.

İnsanın düşünce ve duygu dünyasında olgunluk, yücelik, güzellik ve estetik değerler meydana getiren müzikler kesinlikle helaldir. İnsanda yukarıda saydığımız etkileri meydana getiren müzik türleri dinlenebilir. Bunların konuları şunlar olabilir:
* Cesaret, güçlülük
* Haksızlıklara başkaldırı ve mücadele
* Mutluluk ve huzur verici konular
* İnsan sevgisi ile ilgili
* Allah aşkı ile ilgili vb.

Buna karşın insanda ümitsizlik, yılgınlık, boş hayaller, kadere isyan, karamsarlık meydana getiren, içki ve kumar masalarına davet eden, insan psikolojisinde olumsuz etkiler meydana getiren müzik türleri haramdır. Zaten insan akıllıca düşünecek olursa bu tür müziğin zararlı olduğunu kendisi de kavrayacaktır...

Üçüncü olarak diyebiliriz ki, bazı müzik parçaları farklı yapıdaki insanlarda farklı etkiler oluşturmaktadır.

Her insan müziğin üzerinde meydana getirdiği etkiyi düşünerek o müziği dinlemenin doğru olup olmadığına karar verebilir. Müzik konusunda şu noktalara dikkat etmeliyiz:

Müzik bize kişisel ve toplumsal sorumluluklarımızı unutturmamalı ve engellememelidir. Batı uygarlığının düştüğü boşluğun ürünü olan çılgın müzik modalarının kanımca bize hitap eden hiçbir yanı yoktur Afrika'nın ilkel diye tanımladığımız kabilelerinin ayinlerini andıran, melankolik, histerik, nevrotik kasılmalarla dikkat çeken müziklerin insana ne verdiğini doğrusu çok merak ediyorum... Müzik konusunu üzerinde düşünülmesi gereken şu sözlerle bitiriyoruz;

Müzik ruhların dilidir, müziğin zarif parmakları duygularımızın kapısını çaldığında geçmişin derinliklerine gömülüp kalmış olan anılar uyanır. Müziğin acı ile yüklü olanı üzücü, sakin olanı da mutlu anıları getirir bize. Tellerden çıkan ses sevdiğimiz birinin ayrılışında bizi ağlatır. Allah insanı yarattığında tüm dillerden farklı bir dil olan müziği verdi.

Kuşların cıvıltısı insanoğlunu uykusundan uyandırır ve onu kuşların cıvıltılarını yaratmış olan Allah'ın yüceliği ve aşkı için söylenen müziğe katılmaya çağırır. Bu müzik ilahi mesajların sırlarını anlamaya götürür...

Yaratılışın Altı Devresi

Kuran'da göklerin ve yerin altı günde yaratıldığı ifade edilir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kuran'ın terimlerini yine Kuran'ın bütünlüğünü gözönüne alarak anlayabiliriz. Kuran'ın ayetleri birbirini açıklar ve birbirine bakar. Dolayısıyla Kuran'ı anlamak için bütününü dikkate almak gerekir. Bunun aksine çabalar bizi yanlışlara götürür.

İşte bu perspektifle Kuran'a baktığımızda gün kelimesinin çeşitli uzunluktaki "zaman devresi" anlamında olduğunu görürüz. Kuran'da genel, statik, tek ve sınırlı bir yevm {gün} birimi yoktur; bilindiği gibi dünyanın kendi çevresindeki hareketi için "24 saat" bir günken güneşin çevresindeki hareketi için "yıl" bir gündür. Her yıldız ve gezegenin günü farklıdır. Günün ve dolayısıyla zamanın izafi {göreceli} olduğunun örnekleri şu ayetlerde açıkça anlatılmaktadır;

"Sizin saydığınızdan bin yıl tutan bir günde, yani zaman devresinde" {32:5}

"Miktarı ellibin yıl süren bir günde" {70:4}

Bu ayetler gösteriyor ki yevm {gün} 24 saatlik bir zaman dilimini ifade etmemekte, herhangi "bir zaman devresi" anlamına gelmektedir.

İşte kainatın yaratılmasıyla ilgili olarak ifade edilen 6 gün de, bildiğimiz 24 saatlik günlerden değildir. Burada geçen ifade, yaradılışın 6 zaman devresine işaret etmektedir. Bu zaman devresinin bizim zaman birimlerimizle ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz şu ki evren 6 evrede yaratılmıştır.

Durum böyle iken T. Dursunun evrenin yaradılışını anlatan ayetlerde geçen 6 gün terimini "24 saatlik 6 gün" şeklinde anlaması {anlamaya zorlaması} hatadır. Hele hele kendisini Kuran'ın bütününü bilen ve değerlendiren bir insan olarak tanıtan T. Dursun için büyük bir eksiklik ve çarpıklıktır.

Bu konuda Müslim'den kanıt olarak gösterilen hadis de bu altı devrenin kısmen dejenere olmuş sembolik bir ifadesidir. Bu hadis israiliyyattan kaynaklandığı için sahih kabul edilmemiştir. Yani Peygamberimizin böyle bir sözü yoktur. Bu sözü bir yahudi alimi iken sonradan Müslüman olmuş birisinden Ebu Hüreyre nakletmiştir. Bu hadisi Ali ibn el Medeni, Buhari ve diğer bazı hadis alimleri eleştirmiş ve Peygamberin sözü olamıyacağını ifade etmişlerdir. {İbn Kesir, 3:178, 166; El-Bidaye, 1:17-18}

T. Dursun birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da Kuran ayetlerinin Tevrattan aktarılma olduğunu iddia ediyor. Halbuki apaçık görülmektedir ki Kuran Tevrattaki doğruları tasdik etmiş, buna karşın Tevratın metnine geçmiş yorum ve eklemeleri düzeltmiştir. Örneğin; 6 zaman devresi, 6 dönem anlamındaki 6 gün terimini açıklığa kavuşturmuş, tasdik etmiş; buna karşın Allah'ın dinlendiği şeklindeki yanlış anlayışı reddetmiştir, "Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı" {Kaf, 38} demiştir...

*

"Eğer Kuran Tevrat'tan nakledilmiş ise, Tevrat'ta görülen ve modern ilimlerle bağdaşmayan noktalara neden Kuran'da rastlanmıyor? Kuran-ı Kerim modern ilimleri çoktan geride bırakmış ve ilmin yeni keşfettiği gerçekleri, asırlar öncesinden ilan etmiştir" Maurice Bucaille

*

Biz bu ayetten anlıyoruz ki, gökler ve yer 6 dönemde {safhada} yaratılmıştır. Bir başka ayette yerin 4 safhada, göklerin ise iki safhada yaratıldığı ifade edilmektedir. T. Dursun bunu Hz. Muhammed'in gökleri yerden daha küçük gördüğünden dolayı böyle söylediğini yazıyor. Halbuki bu ayette şuna işaret ediliyor;

Dünya ilk önce ateş topu idi. Soğudu. Denizler, göller ve toprak oluştu. Daha sonra tekhücreli canlılar, bitkiler, hayvanlar ve en sonunda insanlar oluştu. Yani dünya yıldızlara {gökyüzüne} göre daha farklı ve birçok değişim devresi geçirmiştir. Bunu şöyle açıklayalım;

Örneğin elimizde bir ton pamuk var. Bu pamuğu iplik haline getirip boyadık. Boyanmış hale gelen bu bir tonluk ipten 100 gram alıp önce bunu kumaş olarak dokuduk, sonra kestik, diktik ve bir elbise haline getirdik. İşte baştan sona bu işlemi tanımlarsak;

1- İplik haline getirme, 2- Boyama, 3- Dokuma, 4- Kesme, 5- Dikme, 6- Elbise olarak düzenleme safhalarını ifade etme anlamında 100 gr'lık elbise 4 günde {safhada}, kalan kilolarca iplik iki günde yaratılmıştır deriz. Bu elbisenin kilolarca iplikten büyük olduğunu göstermez.

Aynen bunun gibi yer gökyüzüne göre daha çeşitli {ve sayıca çok} evrim safhalarından geçmiş olduğu için Kuran'da yerin 4 günde, göklerin ise 2 günde {yani iki dönemde} yaratıldığı ifade edilmiştir.

Bu konuda T. Dursunun öne sürdüğü 2 hadis de uydurmadır. İlkinde gün terimi 24 saatlik günler şeklinde ifade edilmekte, ikincisinde ise Allah'ın yaratma işini bitirince sırtüstü uzandığı ifade edilmektedir ki bunlar Kuran'ın apaçık ayetleriyle çelişkilidir. Hadis usulünde Kuran'a zıt rivayetler reddedilir. Bunlar da böyledirler. Dolayısıyla Peygamberimizin sözü değildirler. İbn Kesir ve Buhari bunları eleştirmişlerdir...

                                            Hz.Muhammed'in Cinsel Hayatı

Din, sanılanın aksine cinselliği çirkin, kötü, konuşulmaması gereken bir tabu olarak ele almaz. Cinselliğin insan hayatının önemli bir parçası olması açısından İslam, insanı en iyi bilen sistem olduğu için cinselliği insan hayatında olması gereken yere oturtmuştur. Bu açıdan ele alınacak olursa, Peygamberimizin de bir insan olması ve her konuda bize örnek olması açısından onun hayatında da cinselliğin olması gerekmiştir.

Biz şunu merak ediyoruz; materyalistler kendi dünya görüşleri açısından cinselliği çok rahatlıkla ele alır ve işlerler. Cinselliğin unutulmaması gereken, insanın çok doğal bir niteliği olduğunu ifade ederler. Buna karşı, din olgusu ve Peygamber sözkonusu olunca cinselliği ayıp, sakıncalı ve kötü sayarlar ki bunun anlaşılacak bir yanı yoktur. Konuşulmayınca, cinsellik tabu olmamalı diyorlar. Konuşulunca abartılıp yanlış tanıtılıyor.

İslam Peygamberi, cinselliği hiçbir zaman tabu olarak görmemiş, bu konudaki sorulara insan psikolojisi ve fizyolojisine en uygun cevapları vermiş ve insanlığa bu konuda da rehber olmuştur...

Şehveti isabetli ve hatalı şehvet olarak ayırabiliriz. Buna göre isabetli şehvet beden için zaruri olan şeylere duyduğumuz arzu, hatalı şehvet ise beden için lüzumsuz ve zararlı şeylere yönelen arzudur. Kuran'da bu konuyu aydınlatan şöyle bir ayet vardır; 3/14

İşte burada sayılan şeylerin hepsi helal dairesindeki nimetlerdir. Demek onlara duyulan arzu ihtirasla dolu ve haddi aşan tipten olunca kötü ve çirkin olur. Şu ayet ise şehvetin kötü olanına işaret ediyor; 4/27

Şehveti normal ve doğal ölçüler içinde tutmaya İslam ahlakında iffet denmiştir...

"Eş Sayısının Sınırlanması {33/52}"

Siyasi, sosyal etkenler ve eğitim nedeniyle evlenmesine gerek kalmayınca bu ayetle eş sayısı sınırlandırılmıştır. Ahzab suresinde ilahi emirle başka bir eş alamayacağının ifade edilmesi evliliklerinin şehvetinden kaynaklanmayıp, ilahi hikmetin gereği olduğunu en açık şekilde ispat etmektedir. Ayette ifade edilen güzellik, bedeni değil ruhi güzelliktir. Gelelim Ahzab suresinin 51. ayete;

Peygamberimizin cinsel arzularını gerçekleştirmek üzere indiği iddia edilen bu ayet, eşlerinin yanında geceleme serbestisi ile ilgili değildir. Sözkonusu ayet Peygamberimize geçim darlığından dolayı hoşnutsuzluk gösteren hanımlarını boşayabilme veya evliliği devam ettirme konusunda izin verilmesinden ibarettir {İbni Kesir}.

Ayet, eğer T.Dursun'un dediği gibi geceleme ile ilgili olsaydı, Hz.Peygamber ömrünün sonuna kadar nöbet konusunda eşit davranmazdı. Halbuki Peygamberimiz, ömrünün sonuna kadar bu konuda adalete uygun davranmıştır {Kurtubi}.

Soykırım mı?

Soykırım ile ilgili rivayetlerin bazı zayıf kaynaklara sızmasının sebebi, yahudilerin -bugün yaptıkları gibi- kendilerini mağdur göstermek, İslamiyeti kötü gösterip zayıflatma teşebbüsüdür. Nitekim T.Dursun kendisi de şöyle diyor; Ceotani'nin bu yazdıkları kimi İslami kaynaklara dayanıyor. Bununla birlikte, NE ÖLÇÜDE DOĞRU {ne ölçüde yanlış} YA DA DOĞRU OLANLARIN NE KADARINI İÇİNE ALIYOR KESİN BİRŞEY SÖYLEYEMEYİZ KUŞKUSUZ" Madem söyleyemiyorsun, tam bir sayfa alıntı yapmanın bilim adamına yakışır yanı var mıdır?

T.Dursun şunu soruyor; Muhammed bir peygamber idiyse böyle siyasi sebeplere neden gerek duyuyordu? Tanrısının yardımı yeterli değil miydi? Burada T.Dursun saçma bir mantık işletiyor. O zannediyor ki Peygamber dünyadaki fizik, kimya, biyoloji yasalarına uymaz, yemez, içmez, herşeyi tabiat üstüdür. Zaten o devrin inkarcıları da böyle karşı çıkıyorlardı. Halbuki peygamberler birer insan olup geldikleri toplumun siyasi ve sosyal yapısını bir sosyolog gibi önce tesbit etmiş sonra terbiye etmiştir. Bu faaliyetlerini olağanüstü yasalarla değil genelde var olan ve sünnetullah denilen prensiplere göre gerçekleştirmişlerdi. T. Dursun iyi ki şöyle sormadı, yoksa cevap veremezdik! "Muhammed peygamber idiyse niye yiyip içiyordu? Tanrısı onu doyuramaz mıydı?"

Din her çeşit iyiliğin, olgunluğun sembolüdür. Dinsizliğin gerçek manası ise her nevi değeri inkar etmektir...

Maide, 33

"Allah ve Resulüyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası ya öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin ayaklarının -muhalefetinden dolayı- kesilmesi veya sürgün edilmeleridir"

Allah ve Resulüyle savaşmak, Allah'ın elçisi vasıtasıyla gönderdiği mesajın tebliğini önlemek, İlahi barış ve adaleti bozmaya çalışmak demektir. Klasik Arapça bir deyim olan "birinin ellerini ve ayaklarını kesmek" ise "birinin gücünü yok etme" {elden ayaktan düşürme} ile eşanlamlıdır. Ayette yeryüzünü kan ve ateşe boğan, bozgunculuk yapan, sömüren canilerin yaptıklarına karşılık olarak ya öldürülmeleri ya da hapsedilmesi {veya sürgün edilmesi} gerektiğini ortaya koymaktadır...

Peygambere atfedilen söz uydurmadır, Emevi saptırmasıdır. Arap olmayan gayri müslimlere karşı yaptıkları suistimalleri meşrulaştırmak için bir fetva çıkarmadır. Nitekim bu rivayet İslam tarihindeki pratik uygulamalara aykırı düşüyor. Tevbe Suresi, ayet 5'ten çıkarılmak istenen {zorlamalı doğum} tüm yorumlar çarpıtmadır. Savaş ve cihad ile ilgili ayetleri bir bütün olarak ele almadan bu konuda sağlıklı bir yargıya varmak mümkün değildir... Tıklayınız

Müslümanlar, düşünce ve konuşma hürriyetinin güvencesidirler. Başkalarının fikirlerini açıklamasından korkmazlar! Çünkü Allah'ın başka inançlar için hiçbir delil indirmediğine inanırlar. Ve fikir özgürlüğü, özü, sözü dinleyip en güzeline uymaktan ibaret değil midir? "Sözü dinleyip onun en güzeline uyanlar... İşte onlar Allah'ın doğru yola ittiği kimselerdir ve onlar, aklı selim sahipleridir" {39/18} Bütün bu prensipleriyle müslümanlar "insanlar için ortaya çıkmış en hayırlı bir ümmet" oldular {3/110}.

Bu konular arasına serpiştirilen MHP komanda kampları, Maraş olayları, Van 100. Yıl Üniversitesindeki olay, komünist öldürmenin yüz kere Hicaz'a gitmekten iyi olduğu {nerden çıkardıysa} hakkındaki tüm yorumlar T. Dursunu bağlar. Biz bu gibi olayları sahiplenmediğimiz, aksine karşı olduğumuz için kendimizi savunma konumunda görmüyoruz...

İskenderiye Kütüphanesini Kim Yaktı?

Şimdi size İskenderiye kütüphanesini Turan Dursun yaktı desek ne dersiniz? Gülersiniz değil mi? İşte şu alıntıyı okuyalım da Turan Dursun'un nasıl büyük bir araştırmacı olduğunu görelim;

Princeton Üniversitesi Doğu tetkikleri kürsüsü başkanı Prof. Philip K. Hitti şöyle diyor; Halifenin {Hz.Ömer} emriyle Amr İbn As'ın altı ay boyunca şehrin çok sayıdaki hamamlarında, ocaklarında İskenderiye Kütüphanesindeki kitapları yaktığına dair anlatılanlar, tamamen HAYALİ ve farazi TATLI HİKAYELERDEN ibaret olup tarihi gerçeklerle alakası yoktur.Büyük Plotemy Kütüphanesi pek erken bir devirde daha mö48 senesinde Julius Sezar tarafından ateşe verilmişti. Yeni İskenderiye kütüphanesi ise İmparator Teoduius'un emri üzerine takriben ms389 yılında ikinci defa ve tamamen yok edilmiştir. Bu duruma göre İslam fetihleri esnasında İskenderiye'de önem taşıyan herhangi bir kitaplık mevcut olamazdı ve ayrıca o çağda yaşamış hiçbir tarihçi ne Amr'a ne de Ömer'e bu konuda bir suç atfetmez... Philip Hitti, Turan Dursun'u tanımadığı için şanssız mı? Ne dersiniz ?   SORUYA CEVABA   DEVAMI
Kadın Erkek Eşitliği

Kadınla erkeğin eşitliği sözü, mutlak anlamda alındığında evrensel gerçeklere, insanın varlık yapısına, akla ve hayata ters bir iddia olur. Hiçbir şey, hiçbir cins, hatta aynı cinsin hiçbir ferdi ötekine eşit değildir. Eşitlik statüde ancak sözkonusu olur. Kadınla erkeğin varlık yapıları farklıdır. Onların haklar bakımından eşitliklerinden sözederken, Erich Fromm'un da isabetle belirttiği gibi, ikisinin ayniyetinden bahsetme noktasına gelmişizdir. Gerçekten de Batı, kadın konusunda eşitlikle ayniyeti birbirine katmıştır. Bu karıştırma, hayatın bütünlüğünü parçalamış, cinsleri varlık yapılarının zıddına bir hayat ve hizmet yarışı içine sokarak bunalım ve didişme getirmiştir.

Hakka saygı; her cinsi, hatta her ferdi, yapısına uygun hizmeti vermek üzere korumayı, geliştirmeyi gerektirir. Kadınla erkeği eşit yapacağız diye erkeğe çocuk doğurtamaz, kadına erkek spermi ürettiremezsiniz. Çünkü varlık yapıları farklıdır. Erkeğin yaptığı her şeyi kadın da yapar gibi bir inat, kin ve reaksiyon mantığıyla yola çıkıldığı için, kadının yapısı tahrip edilmiş ve ortaya korkunç bir karmaşa ve huzursuzluk çıkmıştır...

Arap Dilinin Temel Özellikleri

Kuran, insanları başka insanlara kul olmaktan kurtarmak için "insanların Maliki {sahip ve başkanı} Allah'tır" {Nas, 2} diyor. Onlara manen şöyle bir mesaj veriyor; "nasıl her yerin, her memleketin bir yöneticisi varsa, dünyanın da, kainatın da öyle bir yöneticisi vardır. Evrensel yasalar diye ifade edilen İlahi hukuka tecavüz yapıldığı zaman, O bu tecavüzü cezalandırır. Yani yaratılmışların, haksızlığa uğramışların intikamını alır. Allah, bütün yüce değerlere sahip, maddi olmayan bir varlıktır. Kainattaki bütün yüce değerler O'ndan kaynaklanmaktadır"

Bu mecaz ve benzetmeler yanında; Arapça'da bir şeyin önemini, büyük bir değere sahip olduğunu bildirmek için onunla "yemin edilir". Bir şeyin adiliğini, iğrençliğini bildirmek için de "o şeye beddua edilir" {Bir nesnenin önemini belirtmek veya bir konunun doğruluğunu göstermek için yemin edilebilir; kanım üzerine, ekmek üzerine gibi!.. Yine birinin kötülüğünü belirtmek üzere "körolasıca" deriz!..}

Evet, Kuran insanoğlunun üstün, mükerrem bir yaratık olduğunu vurgulamakla beraber {17/70}, hiçbir değere inanmayan, hayvanlar gibi yaşamak isteyen, insanlığı alçaltan insanların da aşağı olduklarını bildirmek ve onların bu özelliklerini vurgulamak için Allah Kuran'da "onlara beddua ediyor" Beddua ifadelerinin esas amacı budur. Yoksa Allah isterse, hepsini bir emir ile yok edebilirdi.

Kuran'ın yaptığı yüzlerce yeminlerden örnek olarak birkaç tanesinin yorumunu sunuyoruz; {29. Mektuptan}

"Yüce Allah, Kuran'da çok şeylere yemin etmiştir. Kuran yeminlerinde birçok incelik ve sırlar vardır. Mesela "Güneşe ve aydınlığa and olsun" mealindeki yemin, evreni mükemmel bir saray, bir şehir niteliğinde bize gösterir. Yani evrende mükemmel bir düzen ve ahengin hakim olduğunu bildirir. "Hikmetli {ilim ve ahenk dolu} Kuran'a and olsun" yemini, Kuran'ın mucizeliğini, yüceliğini, onunla yemin edilecek bir saygınlıkta olduğunu hatırlatır. "Yıldıza ve düştüğü zamana and olsun", "Yıldız mevkilerine and olsun, eğer bilseydiniz bunun büyük bir yemin olduğunu, anlardınız" yemini, yıldızların muazzam büyüklüklerini ve son derece ahenkli bir düzen içinde yerleştirilmelerini ve gezegenlerin, hayret verici bir tarzda döndürülmelerindeki yararlılığı hatırlatıyor.

"Zerrelere {atomlara} and olsun", "Salıverilen havaya and olsun" yeminleri ise, hava moleküllerinin dalgalanmaları ve dolaştırılması ile içindeki yararları hatırlatıyor. Manen diyor ki; tesadüfi, rastgele sanılan unsurların ve elementlerin ince faydaları, görevleri vardır... Hem mesela; "İncire ve zeytine and olsun" mealindeki ayetin bir inceliği şudur; Yüce Yaratan incir ve zeytine yemin ederek kudretinin büyüklüğünü, rahmetinin mükemmelliğini, insanlara verdiği büyük nimetleri hatırlatıyor. Ümitsizliğe, hayatın saçmalığı düşüncesine kapılan insanın yüzünü olumluya çevirip ibadet, düşünme ve iman ile olgunlaşabileceğini bildiriyor. Nimetler içinde özellikle incir ve zeytinin anılmasının sebebi; o iki meyvenin çok nitelikli ve faydalı olması, yaradılışlarında harikalık bulunmasıdır. Çünkü zeytin çok yönlü bir kullanım niteliğine sahiptir. İncirin anılması ise zerre gibi bir çekirdeğinde incir ağacının her birimini {kökünü, gövdesini, dalını, meyvesini} şifre olarak taşımasındaki olağanüstülüğü anlatmak içindir. Yenilmesinde, vücuda yararlılığında, muhafaza edilmesindeki nitelik ve faydaları hatırlatmak için Kuran onunla yemin ediyor. Böylece insanı ilahi sevgiye yöneltip onu iman ve ibadetle yüceltmek, yüce değerlere ulaştırmak istiyor"

Allah'ın Şekli Olur Mu?

Evet, Arapçanın açık ve engin dil mantığını kavrayamayan, zihnen ilkel olan Mücessime {Allah'a cisim diyenler}, Müşebbihe {Allah'ı insana benzetenler} ve T.Dursun gibilerce Allah'ın şekli, eli-kolu vardır... Bu ayetler "hiçbirşey onun benzeri değildir" gibi ayetlerle birlikte değerlendirildiğinde sembolik oldukları rahatlıkla anlaşılabilir...

Allah'ın "eli, yüzü ve gözün"den bahseden ayetler; {Bakara, 115; Raman, 27; Sad, 75; Maide, 64; Hud, 37}

"El", güç ve kuvvet demektir. Ve kuvvet elle kullanıldığından, "el" ile ifade edilmiştir. Maide suresinde "iki eli" diye geçer. Dünya ve ahiret veya menfi, müsbet bütün imkanların Allah'ın elinde olduğuna işarettir. Dilimizde dahi "falanın eli uzundur" denilir. İmkanları bol manasında söylenir.

"Yüz", nurani {ışıksal} şeylerde, bir varlığın yüzü, onun kendisi demektir. Güneşin yüzü onun kendisi demektir. Allah'ın yüzü de kendisi demektir {Yüzçevirmek, yüzüne bakmak!..}

"Göz" ve "Gözlerimiz" {Taha, 39; Hud, 37}; kontrol ve müşahedemiz altında demektir. Bu iki kelimenin geçtiği ayetin meali şöyledir; "Ey Nuh sen gemiyi, bizim gözlerimiz {kontrolumuz} ve vahyimiz ile yap" {Hud, 37} Nitekim bizim Türkçede de casuslara "kulak" ve "göz" denilir {Burada meleklere de göz denmiş olabilir!..}

Allah'a Alim Denildiği Halde Neden Akıllı Denilmez?

Akıl; tutmak, tutunmak, bağlamak anlamlarına gelmektedir. Bu anlamıyla, eşya {maddeler} arasında bağ kurmak demektir. Dikkat edilirse burada akıl maddi-niceliksel bir faaliyettir. Bu faaliyet bilimde kıyaslama, tümevarım, tümdengelim şeklinde görülür. Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere akıl, yapılan şeyle yapan, ses ile sesi çıkaran arasında bağlantı kurma faaliyetidir. Mesela; bir ses duyduğumuzda bu sesi bir nedene bağlar {akleder} ve bu nedeni bulmaya çalışırız. Halbuki Allah herşeyi bilmektedir, bu nedenle O'nun birşeyden hareketle bir bağ kurup bilinmeyene ulaşması sözkonusu değildir.

İslam inancında bu nedenle Allah'a "akıllı" denilmez. Zaten akıl kelimesi Kuran'da hep fiil şeklinde geçmiştir. Soyut anlamlara isim olan "mastar" olarak geçmez. Çünkü akıl maddi bir faaliyettir.

Bilindiği gibi İslam düşüncesinde bütün tabii kuvvetler, melekler tarafından idare edilir. Ve "insanın genetik yapısının görünmesini" meleğin yazması olarak ifade etmek bilimin neresine ters olabilir ki?

Büyü ve Gerçek

Kainatta herşey birbirini etkiler. Büyü bir nesneyi uyararak onu başka bir nesne üzerinde etkili kılmak şeklinde gerçekleşir. Bu son yıllarda Batıda özellikle C. Castanedanın popüler eserleri ile gündeme gelmiş. Fizikçiler evrenin her unsurunun birbirinden etkilendiğini ortaya koymuşlardır...

"Felak Suresi'nin Anlamı"

De ki; Ben karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran {gecenin karanlığından gündüzün aydınlığını çıkaran} Rabbe sığınırım. Yarattığı şeylerin kötülüklerinden {insanların ve diğer varlıkların kötülüklerinden}, karanlığın çöktüğü zaman, gecenin {karanlık ve geceden yararlanılarak yapılan} kötülüklerinden, düğümlere {sorunlara, karmaşık konulara ve ilişkilere} üfleyenlerin {yani çözmeye değil, karıştırmaya, alevlendirmeye çalışanların} kötülüklerinden ve kıskandığı zaman o kıskananın kötülüğünden {sana sığınırım}.

Bugün içsıkıntılar, boğulurcasına haller, istemediği halde birşeyi düşünmeye zorlanma {obsesyon}, halüsinasyon ve ses işitmelerin bir kısmının nedeni cinlerin etkileri olabilir...

Hz.İbrahim Hakkında

Ayetlerde {En'am, 74-80} geçen Hz.İbrahim'in yıldızlara, aya ve güneşe bakarak "Bu benim Rabbim" demesi gerçek anlamında değildir. Çünkü Hz.İbrahim daha önce atası Azere "putları tam olarak mı benimsiyorsun, doğrusu ben seni ve topluluğunu apaçık bir sapma içinde görüyorum" diyerek putları reddettiğini söylemişti. Zaten Allah Hz.İbrahim'e hakikati göstermişti {6/75} Hz.İbrahim'e hakikati göstererek sunması, onun kavmiyle tartışmada onlara getireceği delillerle üstün gelmesi içindi; bu gerçekler İbrahim'in milletine karşı galip gelmesi için ona verdiğimiz değildir, {6/83} ayeti bunu anlatmaktadır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; Hz.İbrahim'in yıldızlara, aya ve güneşe bu benim rabbim demesi, yıldızlara, aya ve güneşe tapan kavminin dinlerindeki hataları hakkında onları uyarmak ve onları araştırmaya sevk etmek içindir. Bu söz aslında "Bu mu benim rabbim?" anlamındadır. Yani, bu sizin zannınız ve inancınızca benim rabbimdir, demektir. Yoksa Hz.İbrahim hiçbir zaman aya, güneşe, yıldızlara tapmamıştır. O yüzünü {gönlünü} ayın, güneşin ve yıldızların yaratıcısı olan Allah'a çevirmiştir...

Sünnet

Sünnet ilkel bir gelenek değil tıbbi bir pratiktir. Bu uygulamanın ilkel topluluklarda görülmesi ilkel olmasını gerektirmez {ilkeller de yer, içer, yıkanırlar ama bunlar ilkel gelenekler değildir} Kesilen parçanın ne bir kutsallığı ne de olağanüstü bir özelliği vardır. Bu konuda eski kültürlerdeki yorumlar İslam'a maledilemez. Ayrıca Hz.İbrahim'in kendini keserle sünnet ettiği iddiası bir çarpıtmadır, böyle birşey sözkonusu değildir. Kısacası sünnet ne bir ilkellik ne de bir masal ürünüdür. İnsan sağlığı için gerekli doğal bir işlemdir...

Kan ve Can Kurbanı

Kitabı Mukaddeste ve diğer tarihi belgelerde, insanın insanı kurban etmesi konusu, sembolik bir uygulamadır. Malını ve idealini kurtarmak için savaşta şehitlik uğruna kurban {feda} olmak isteyen bir asker nasıl kınanmazsa, bilmediğimiz tarihi değerlerden dolayı eski insanların bir kısmının kendini kurban etmesi de kınanamaz. Hayat ve yaşam yüce değerler önünde bir tıkanma ve engel olduğu zaman -bütün tabii şeylerde yapıldığı gibi- belli bir budamaya gerek olur. Ya tabii bir afet veya bir savaş olur, bu tıkanma giderilir. Son çağlarda biyolojik yaşamdan fazla mali yapılarda tıkanmalar ve yığınmalar olduğundan, kurbanlar artık mali yönden verilir.

Hz.İbrahim oğlunu çok seviyordu. Onun bu sevgisi, bazı yüce değerlere ulaşmasına bir engeldi. Allah rüyada oğlunu kurban etmesini emretti. Fakat Hz.İbrahim gerek kendisi gerek oğlu kayıtsız şartsız bu İlahi emre teslim olduklarından, Allah onların kurbanlarını bedeni değil de mali bir yöne çevirdi... İsmail kurtuldu. Fakat Peygamberin öz kızının oğlu Hz.Hüseyin Kerbela'da toplumsal değerler uğruna şehit oldu. Kendisini değerlere kurban etti. Onun kanıyla yüzbinlerce Hüseyin yetişti.. İslam Emevi gericiliğinden bir derece kurtuldu...

Kısas

İnsanlık bu noktada ikiyüzlü bir tavır takınmaktan kendini alamamıştır. Hayata kasteden zalimi affetmek için, hayatına kastedilen mazlumun hakkını çiğnemeye merhamet ve insanlık diyenler vardır. Oysa ki; affetmek yetkisi hak sahibinindir {+velisinin}. İhlal edilen hakkın aynısını kısasla yapmaya imkan yoksa, kısas uygulanmaz. Yani kısasın icrası, mağdurda vücuda getirilen hasarın mislini aşmaya yol açacaksa kısas terkedilir, diyet yoluna gidilir...

Konuşma?

Evrensel bir niteliği olan Adem olayında geçen konuşmalarda, sözle değil hal diliyle yapılmış temsili konuşmalardır. Kuran'da bunun örnekleri çoktur; mesela, Allah irade ve kudretini yere ve göklere yöneltmiş, yer ve gök O'nun iradesine göre oluşmuştur {41/11} Yine aynı sembolik anlatım tarzıyla Allah insan doğasının kendisini bilmeye ve tanımaya yönelik bir eğilimi olduğunu anlatırken şu ifadeleri kullanır; 7/172

Nitekim Türkçede de bu tür anlatım özelliği vardır. Örneğin devenin tüm vücut yapısının eğriliğini ifade etmek için şöyle denir; deveye boynun niye eğri? demişler, nerem düz ki? demiş... {Şimdi T.Dursun "Türkler devenin konuştuğuna inanırlar" diye yorum yaparsa şaşmayın!}

Melekler Adem'in iki yönlü harika yapısını görmemiş, onun yalnız olumsuz yanını algılamışlardır. Bu yüzden Allah meleklere "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" demektedir. Ayrıca bu ayetlerde insana şu evrensel prensipler öğretilmektedir; a) İnsanın her zaman bilemeyeceği şeyler olacaktır, çünkü bilgi sınırsızdır b) İnsan, bilmediği şeyleri sorarak öğrenmeye çalışmalıdır {T.Dursunun iddia ettiğinin aksine Allah bana soru sormayın dememektedir} c) İnsanın eksik bilgiyle kesin yargılarda bulunmamalı, yanlış yargılarda ısrar etmemeli olayları tek boyutlu olarak incelememelidir...

Melek kuvvet anlamına geldiği gibi, haberci, elçi anlamına da gelmektedir. Bu anlamda kainatta her kuvvet bir melek olduğu gibi olumlu ruhsal güçlerle donatılmış varlıklara da melek denilir. Bu açıdan meleklerin Ademe secde etmesinden tüm olumlu varlık kategorilerinin insanın hizmetine sunulmuş olduğu anlaşılır. Kuran'a göre, iblis ise evrendeki tüm olumsuz, karanlık ve çarpıtıcılığın fert halindeki tecellisidir...

Kesin olan şudur ki, Allah bu görevi iblise yüklememiş kendisi bunu istemiştir. Kuran'da şeytanın bu isteğine şu ayette yer verilir; "Eğer bana kıyamet gününe kadar izin verirsen yemin olsun ki onları pek azı müstesna Senden yüz çevirip kendime bağlayacağım" {7/62} Allah bu iddiaya karşılık insana güven ifade eden şu cevabı veriyor; "Benim kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyet ve kontrolün olamaz. Vekil olarak Rabbin yeter"

Bu ayetiyle Kuran iblisin bu amansız savaşına karşı Allah'ın, insanın yanında olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca bu ayet, Allah'ın kendisine duyduğu güvene layık bir tavır sergilemeye insanı teşvik etmektedir. Bunun yanında Ademin "ağaca yaklaşma" emrine karşılık, ağaca yaklaşması bize insan iradesi ile ilgili önemli ipuçları vermektedir. Şöyle ki; insan, özgür bir iradeye sahiptir. Yani insan, Allah'ın emir ve isteği karşısında serbest istem ve irade ile donatılmıştır...

Bakara, 2/47

Bu ayette kastedilen üstünlük, ırk üstünlüğü değil bilinç ve imandaki üstünlüktür. Bunun yanında ayet Yahudilerin tarih boyunca gösterdikleri etkinliğe işaret etmektedir... Ayet israiloğullarını Firavunun baskısından kurtarıp onlara İlahi mesajı gönderdiğini hatırlatmakta, bu sayede zalim topluluk karşısında onları yücelttiğini ifade etmektedir. Ayrıca ayetteki alemlerden maksat bütün insanlar değil, onlarla savaşan kavimlerdir...

Semavi Kitapların Özellikleri; Yüce, Güzel, Olağanüstü Mesajları Taşımalarıdır

Hayat bir yere girdiğinde oraya düzen verir. Çünkü hayat çokluğu birleştiren, dağınık şeyleri toplayan, hareketsizleri hareketlendiren bir ruhtur. Hayat girdiği ortamın malzemesini, havasını, toprağını, suyunu kullanır. Kuran vahye {göksel mesajlara} ruh {42/52, 40/15} diyor. Çünkü bu mesajlar dağınık insanları birleştirir. Topluma düzen ve hayat verir. Donuklaşmış akıl ve kalpleri nurlandırır.

Evet, vahy dediğimiz bu ruh bu hayat, önce kendi bedenleri olarak dilin kelimelerine, cümlelerine son derece mükemmel bir birlik ve ahenk verirler. Cansız kelimeleri adeta canlandırırlar. 1400 senedir, Kuran'ın edebi bir eşi yapılamaması onun bu göksel canlılığından kaynaklanır.

Buna rağmen vahy dediğimiz ruh, hangi topluma, hangi peygambere gelmişse hava, su ve toprak olarak önce o peygamberin ana dilinin kelimelerini bildiği benzetme ve bilgileri kullanır. O vahy bu sayede o toplumda kök salmış olur. Buna rağmen Allah elçilerine hiç bilinmedik bilgi vermiyor değildir. "Kuran'da Gaybi Haberler" diye kitaplar yazılmıştır

Durum böyle olunca, Muhammed, İsa ve Musa {A.S.M} bu bilgileri falan kitaptan almışlar, -ki böyle iddiaların tarihi belgeleri yoktur- demek yüzeyselliktir, vahy özünü kavramamaktır. Bu yüzeysel iddialardan bir tanesi de Hz. Muhammed'in bu bilgileri Mekke'de Hıristiyan bir köleden almış olduğu iddiasıdır. Kuran bu konuda müşriklere karşı "yaslandıkları dil yabancıdır. Kuran ise apaçık bir Arapça'dır" {Nahl, 103} derken, kimse çıkıp "Hayır o köle Arapça bilirdi" dememiştir. {İbni Kesir, üç dört yoldan rivayet ediyor ki; o köle Arapça bilmiyormuş. Sadece; Peygamberimiz dindar bir kişidir, diye onun yanına uğrarmış, hal hatırını sorarmış}

Kuran "Bu apaçık bir Arapçadır" demekle Kuran'ın edebi mucizeliğini göz önüne getiriyor. Manen o müşriklere, belli bir delile dayanmayan kuruntularına cevaben diyor ki; Farzı muhal, Muhammed bu bilgileri bilse dahi, siz kelime ve cümlelere takılmayın, içindeki olağanüstü {mucizeli} edebiyatına ve yüce mesajlarına bakın. Bunda bir itirazınız varsa işte meydan. Gelin bir benzerini getirin. Yoksa hepiniz helak olacaksınız {Bakara, 23} Böyle dediği halde kimse ortaya çıkamamıştır. Neticede savaşmaya mecbur kalmışlardır..."Gerçekten de hadis kitaplarının en güçlü sayılanları bile uydurma hadislerle doldurulmuştur." Turan Dursun .


 


 ATEİSTLERE CEVAP VEREN ESERLERDEN BAZILARI

Emine Ö. Şenlikoğlu : Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar         - Sitemizden indirebilirsiniz-
Fetullah Gülen: Asrın Getirdiği Tereddütler  -                          - Sitemizden indirebilirsiniz
 
Pr. Dr. Süleyman Ateş: Gerçek Din Bu 1-2                              - Sitemizden indirebilirsiniz  
 
Muhammet Altaytaş:  Hangi Din                                                       - Özeti sitemizde - 
B. Sağlam- İ. Acarkan:  T.Dursun ve Din + İlginç Sorular            - Sitemizden indirebilirsiniz-