hayyyahuu.gif (32122 bytes)      merkez.gif (49156 bytes)      hayyyahuu.gif (32122 bytes)

                             Tasavvuf Kaynaklarının Yeniden Gözde Geçirilmesi Gerekmektedir!
      Yasak olduğu, "Cehennemliktir " uyarısına rağmen halde Hz. Resul'e - İyi niyetle olsa bile - uydurma söz izafe edenler varken, aynı şeyin  -içeriği zaten subjektif- duygusal bir boyut olan - tasavvuf kurumu içinde  yapılmadığını kim iddia edebilir ki!
      Düşünebiliyor musunuz, tasavvuf kitaplarında imanı tehlikeye atan , güya insanlara iyiliğe yöneltmeyi amaçlarken verilen o  örnekler ne öyle...İmanı, aklı, tevekkülü-önce tedbir almayı- tehlikeye düşüren , arka plana iten örnekler...!
      Ahlaki içeriği bozuk örnekler - sapık cinsellik örnekleri dahil ! ( Mesnevi, Mantı-ı At-tayr ..) - ne işi var bu eserlerin içinde...Bazılarının tevili, yorumu İslami sınırların içine uydurulabiliyor ama ne gerek var böyle zorlama yorumlara. Önce şeriat yolundan çıkarıp sonra yeniden - yorum ile - İslam yoluna sokma gayretlerine ne gerek var...!?
     Şeriat'ta seddü zera vardır. Yani kötülük kadar kötülüğe götüren şeylerde yasaklanmıştır. İçki kadar içkiyi satmak, yapmakta yasaklanmıştır... Bir damlası bile yasaktır! Neden, çünkü o  yola , haram yola götürür!
      İşte tasavvuf kitaplarındaki İslam'a aykırı örnekler için de aynı mantığı kullanmalıyız! Tevil ile İslami sınırlar içine çekilen tasavvuf hikayelerini- örneklerine girip konuyu dağıtmayacağız, amacımız metod - usul göstermeye çalışmak !- tasavvuf kitaplarından eleme zamanı gelmiştir! Kur'an'a aykırı hadis olamayacağı ortada iken , başta Allah'ın sıfatlarından birini kullarına vermek şeklinde gerçekleşen şirk olmak üzere tasavvuf eserlerindeki tüm batıl içeriğe sahip hikayelerin elenmesi hem tasavvufa karşı olanların ellerinden mazeretlerini alacaktır bu metod, hem tasavvuf kurumu içindekileri daha çok Kur'an eksenine yaklaştıracak ve amelde kendilerinde var olan uygulamaları imani noktada da tamamlamış olacaklardır...
      Tasavvuf kitaplarındaki insan üstü kişilikleri ve karakterleri okudukça insanlar, çevrelerindeki normalin üstünde ahlaki karaktere, fazilete sahip insanları bile eleştirecek ve "neden daha iyi değil" mantığına sahip olacaklardır, hüsnü zan yerini eleştiriye bırakacaktır. Çünkü ideal çıtası yüksektir. Halbuki herkes o kıstas ile kendine baksa zaten sorun kalmayacak ama nefis ve şeytan, yüksek çıtayı hep başkalarına atlatmaya çalışır. Dolayısı ile bilinçaltı ki  çekememezlik, tarikat kitaplarındaki yüksek fazilet arama kılıfı ile insanlar arasında husumete neden olabilmektedir. Lütfen yazılan yanlış anlaşılmasın, hedef- çıta tabii yüksek olacak ama bu çıta sadece kendi nefsimiz için olmalı, başkaları için hatırlatmak, kardeşçe nasihat evet ama dedikodu, yıkıcı eleştiri kaynağı olmasına ise hayır ! Pratik hayatta ise durum ne yazık ki ikinci şık yer alıyor!
         
Denizde boğulmak üzere olan kişi: "Allah'ım kurtar!" deyince kurtulamayıp ta " Yetiş şeyhim!"  deyince boğulmaktan kurtulması, türbelere giderek onları vesile ederek Allah'tan bir şey istemek gibi ... daha başka da sayılabilecek bir çok örnek tek tek belki - Bazen zorlama yorumlarla olsa da- İslami sınırlar içinde tahlil edilip açıklanabilecekken bilinç altında bu tür hikayeler zamanla birleşip zihniyeti oluşturmaktadır: " Ben bir şeyhe bağlandım, sonunda onun himmeti beni nasılsa cehennemden korur, cennete giderim."  Farkında olmadan herhangi bir tarikata  girmek, cenneti garantilemekle özdeşleşebiliyor, halbuki efendimiz (sav) kızı Fatıma'ya ne buyuruyor: Ey kızım Fatıma. Peygamber kızıyım diye güvenme kıyamet günü seni ben bile kurtaramam." Peygambere tanınmayan yetki kimseye atfedilemez. Karı koca tarikatçı arkadaşım anlatıyor: "Şeyhim yapar, eder...diye o kadar dilimiz alışmış ki Allah'tan isteyeceğimiz şeyleri şeyhimizden ister-bekler olduk!" Hatırlatsak:" Tabii ki Allah izin verirse." diyecektir tariatçi kardeşlerimiz ama önce dil , zamanla gönül sadece şeyhim diyor ve bu yol Allah korusun şirke götürüyor! Bizim de altını çizdiğimiz nokta bu, şirksiz tasavvuf, amaç bu!
         Hadis ilimleri ile uğraşanlar bilir, insanları ibadet, kuran okumayan teşvik için bir çok hadis uydurulmuştur. Allah resulüne hadis uyduran, duygu yoğunluklu bir alan olan tasavvuf aleminde bundan geri durur mu? İşte Tasavvuf kitaplarındaki hikayeler. İnsanları iyiliğe sevk edeceğim diye, kaş yaparken göz çıkarma hikayeleri, Kur'an'ın ruhuna, İslam'a aykırı bir çok mesajlar içerir ne yazık ki bu hikayeler.
                                                               Gerçek Tasavvuf
   Ne diyor İmam-ı Gazali : " İlimsiz tasavvuf zındıklıktır."
Hasan-ı Basri (ra) ise bakın ne diyor: "Kur'an-ı kerim, ahkâmına uyulsun, kendisiyle amel olunsun diye indirilmiştir. Halbuki şimdi halk onun sırf kıraat ve tilavetini amel edinmiştir." Bu da Abdulkadir GEYLANİ hazretlerinden: " Yüce ALLAH’tan (C.C) başka her kime güveniyor veya kimden korkuyorsan o senin ilahındır. ALLAH'tan (C.C) başka ilah yoktur,  dediğinde bir  DAVA? peşine düştün demektir. Her davada şahit isterler, şahidi olmayan davasını kaybeder. Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü sıkıntıya göğüs gerip, sabır göstermek de birer şahid sayılır. Bunları yaparken İHLASlı olmak gerekir."

       Ne yazık ki şeriatsız tasavvuf - İlimsiz amel - örnekleri ile doludur tarikatlar tarihi. Şeriat içindeki tarikat, şeriatın sınırları dışına çıkmayan tasavvuf ise aliyyu'l-A'lâdır, başımız gözümüz üstünedir.

 


                                            
 "HALVET DER ENCÜMEN" EHLİNE SELAM OLSUN!
 

   
                                                    (Ehli Sünnet İnancı: Dilaver Selvi- Nakşi- Menzil tarikatı neşri)

                    
                        " Bir ayağım şeriatta durmaktadır; diğeriyle yetmiş iki milleti dolaşırım." Mevlana

 

                                          ŞERİATA AYKIRI TASAVVUF HİKAYELERİNDEN ÖRNEKLER
                                                - ÇOĞUNU BİZZAT KULAKLARIMLA DİNLEDİM!-

  • "Yahudi komşusu zikir çeken Abdulkadir Geylani'nin dergahına sadece başını sokup, sonra onlarla evde alay eder.Ölünce önce başı sonra tüm geri kalanı cehennemden azad edilir, kurtulur."  Bu ne şimdi. İman etmeden kim cennete gidebilir. Kadiriliğin ayrı bir cenneti mi var?

  • "Şeyh sana içki şişesi verse ve sana bardağını uzatıp doldur dese doldurmalısın. Allah'ın  izni  ile o içki su olur."

  • Bir Nakşi dergahın İstanbul merkezinde içinde alkol ve kokain olduğu artık bilinen Coca Cola satılmaktadır. Bir mürit itiraz edince aldığı cevap:" Sâdâtın deposunda kola durduğu için mübarek ondaki zulmeti kaldırdı."
    Allah isteyince her şey olur, dünya denen taş parçası uçak olur, pilotsuz-benzinsiz-motorsuz aynı yörüngede uçar. Ama  ya Allah  o an izin vermezse? Biz Allah'ımı şeyhi mi kendimizi mi deniyoruz? Biz şeriata bağlıyız, şeriata aykırı şeyhim bile emir verse uymayız! Şeriatsız ne tarikat ne iman ne din olır ama tarikatsız din de olur, iman da ahlakta!

  • Bir nakşi dergahında vekil sohbet etmektedir. "Eğer bir mürid hatmeye katılırsa, katılan kişinin cennette  köşkleri olur. Ama o köşklerin sahibi şeyhimiz olur.Eğer sofi kul hakkı işlerse, şeyhimiz o köşklerden birini o kişiye kul hakkına karşılık verir." Halbuki "Allah'ın kul hakkını af ettirmek için ahirette af edilen hakka karşı kullarına köşk vereceğini" hadislerden biliyorduk. Lakin şeyhlere de bu tür özel yetkilerin verildiğini hangi kaynaktan hareketle iddia ettiklerini merak ediyoruz.

  • Bir ildeki dergahın merkezindeyiz. Merkezin başkanının aynen sözü " Şeyhimiz burada ne oluyorsa haberdardır." Bu sözü "Ona rapor ile haber veriyoruz" anlamında kullanmıyordu başkan!

  • "Adam denize düşmüş, kurtar Allah'ım deyince kurtulamamış, kurtar şeyhim deyince kurtulmuş. Allah'ın  katında şeyhin makamı büyük."
    İnsan şeyhini övmek için daha uygun hikayeler uyduramaz mı, neden illa insanın imanını tehlikeye atacak uydurma hikayeler ortaya atılır.Herkes şeyhini sevebilir , övebilir ama Allah'a iftira etmeden masal uydursun lütfen!

  • "Şeyhim kutuptur." Şeyhini kutup ilan etmeyen tarikat görmedim. O zaman ortada şeyhlik makamı yok herkes kutup o zaman ne değeri kaldı, sorun bakalım kim 'Benim şeyhim kutup değil, onunki üstün.' der? O zaman eski şeyhlere şimdi kutup deniyor. Ama ben biliyorum ki Mahmut Efendi hazretleri ile Menzil  şeyhi  ( Allah  ikisinden de razı olsun ) birbirlerine iltifat etmekte,  kendileri yerine karşılarındakileri üstün tutmaktadır ama gelinde bunları müritlere anlatın, ' Şeyh  uçmaz mürit uçurur' durumu.

  • "Allah dünyevi  işleri şeyhime havale etti." Bu dünyadaki tüm adaletsizlikler şeyhinin eseri mi yani? Şeyhinin haberi olmadan ona iftira etme bari.

  • "Manevi makamı belli olmasın diye elinde boş içki şişesi ile dolaşan mürit." Sen manevi  alemde ilerleyeceğim diye milleti arkadan gıybet yaptır. İslam'a  uygun mu bu?  'Adam içkici ondan uzak durun.' diye doğal  olarak  herkes birbirini uyarır halbuki...!

  • "Gerçek tarikat ehlinin kuran okumayı bilmesine bile gerek yok, o manevi  olarak onu anlar." Kuran hafızlar yazılı metinler sayesinde günümüze dek gelmiştir, iyi ki sahabe de bu mantıkla hareket etmemiş!

  • Şeyh iki müridine  nasihat ediyor. " Yolda size eşkiya saldırısa benden medet isteyin." Uzatmayalım, eşkiya saldırıyor, biri "Medet Allah'ım" diyor. Kurtuluş yok. Soyuluyor. Diğeri "Medet şeyhim " diyor, kurtuluyor. ( Bu çok anlatılır, biraz açalım: Burada tek ihtimal vardır, şeyh müridlerinin başına ne geleceğini önceden biliyordu ve onları uyarmak ve sonrada ikisini kurtarmak yerine sadece kendinden yardım isteyeni kurtardı. Buda kibirden başka bir şey değildir, " Bak ne şeyhin varmış" diye müride gösteriştir. Bunun başka açıklaması, ihtimali yoktur!)

  • Ebu Hanife ne demiş, "son iki senem olmasa Numan ( Ebu Hanife ) helak olmuştu." Yahu hanefilik son iki senesinde kurulmadığına göre biz kendi deyimi ile helak olmuş adamın mı mezhebindeniz?

  • Ünlü ve rahmetli olmuş bir şeyhi müridi zehirli iğne ile yaralar. Hastanede yatar ve zamanla iyileşir. Şimdi bu şeyh halbuki onların gözünde Allah'ın yeryüzünde olanları kendisine teslim ettiği gavs-kutup'tur. Ama bir saniye sonrasında habersizdir! Sorunca da " Allah istemeyince bilmez " diyorlar. Bende onu diyorum, her şey Allah'tan, ama bu arkadaşlara göre;

                   

                    
                                     "NURA AYNA OLDU", DİYOR AMA BU KAPIYI AÇINCA,
                   SONRA İNSANLAR NASIL EVRENESOĞLU'NU RESUL GÖRÜYOR, DİYE DE SORMAYACAĞIZ!!!
                  - ÜZÜCÜ OLAN, MAHMUD EFENDİ'NİN 'BÖYLE BİR ŞEY OLMAZ' DİYE AÇIKLAMA YAPMAMASI! -


      Bir tarikatçı tanıdım, yıllar önce "Ya rab" diye camide aniden bağırırdı. Şimdi ise " Ya seydam himmet eyle!" diye bağırıyor. İşte temel mesele bu zaten, tarikatlarda o kadar şeyh ön plana çıkarılıyor ki, gassal elinde meyyit olmak, nerede ise şeyhe kul olmak ( Fane fi'ş-şeyh !) şekline bürünüyor!

     
    Tarikatçılara göre, dünya mürşitlerin yüzü suyu hürmetine ayakta durmaktadır. Tüm nimetler mürşit aracılığı ile insana gelir. Dolayısı ile Allah'ın Rezzak, Hay, Şa'fi, Hafiz ...vs sıfatları artık mürşitle özleştiriliyor. İtiraz edene ise muhabbetsiz -Mürşide sevgisi yetersiz  - denmektedir. İlimliler tasavvuftan istifade edemiyor, ilmi onları engelliyor, bu yolda ilimle ilerlenmez." denmektedir.

        Örnekler uzatılabilir ama emin olun bir tasavvuf muhibbi olan bu kardeşiniz tüm bunları 23 senelik nakşi -kadiri tarikat ortamlarında duymuştur.

        ÖNCE ALTINI ÇİZEREK BELİRTELİM BİZ TASAVVUFA KARŞI DEĞİLİZ.  NAKŞİBENDİ, KADİRİ, GEYLANİ, RUFAİ, FARUKİ, UŞŞAKİ, HALVETİ, ÜVEYSİ, CERRAHİ, ... BİZ ONLARIN TIRNAĞI  BİLE OLAMAYIZ AMA TARİKATLARDA  ZAMANLA YOZLAŞMA OLDUĞU DA BİR GERÇEK! BİZİM ARZUMUZDA TARİKATLARI ASIL İŞLEVİNDEN HATTA İSLAM'IN ÖZÜNDEN UZAKLAŞTIRAN YANLIŞ İÇERİKLERDEN BİR AN ÖNCE TEMİZLENMESİDİR! YOKSA TASAVVUF KURUMUNUN İSLAM TARİHİNE KATTIĞI "AHLAK, EDEP, İHLAS, TAKVA, ZİKİR, ..." GİBİ KAVRAMLARIN HAYATA YANSIYAN, UYGULAMALARI İLE PRATİĞE GEÇİRİLMİŞ ÖRNEKLERİ İSLAM TARİHİNİN YÜZ AKLARIDIR. TALEBİMİZ BU YÜZ AKLARININ LEKESİZ OLARAK YENİDEN SAHNEYİ DOLDURMALARIDIR!

                                                       BİR ANI VE ÖNEMLİ BİR HATIRLATMA!

  Önce anı: Bu gece; Kadir Gecesi ( 4.8.2013). Teravih sonrası cami yanında eski bir arkadaşımla karşılaştım. Saat, 10.45. Yanımda bir arkadaş daha vardı.Bu eski arkadaşım bir tarikat mensubu idi ve benim tarikatlarla ilgili fikirlerimi biliyordu. Tanışma, hoş beşten sonra bu tarikat mensubu arkadaşım, yanımdakine, " Buna dikkat et, bu tehlikeli biridir." diye hafiften takıldı ( Tehlikeli olduğum konu tabii ki tarikatlar hakkındaki görüşlerimdi). Tarikatçı arkadaşım tam ayrılmak üzere iken ona, " Dur!" dedim. " Yanımdaki arkadaşıma sor, onu nereye götürüyorum." Sonra döndüm ona ve "Tek kelime ile cevap ver." dedim. "Zikre" dedi. ( Daha önce hiç zikre katılmamış bir arkadaştı ve onu bir tarikatın zikrine götürüyordum) Tarikatçı arkadaşım giderken ona" Ben şirke karşıyım yoksa tasavvufa değil!" dedim.

  Bu yazıyı okumadan önce bu yazının klasik, tarikatçıları şirke düşenlerle özleştiren, hayatında hiç tarikat ile içli dışlı olmamış birisinin yazısı olarak görmeyiniz lütfen! Bu site kurulalı şu an itibari ile ( 11+2=13) yıl oldu, kurulduğunda da aynı şeyi söylerdim, şimdi de. Bugün itibari ile tarikata gireli tam 23 yıl oldu, "içinden biri olarak " hala aynı şeyi söylüyorum, şirke karşıyım, bu puta tapmak şeklinde de olsa, şeyhi Allah'ın sıfatları ile donatmak şeklinde de olsa!

 

                             Tasavvufçu kardeşlerimizi şirk konusunda sohbet yapmaya çağırıyoruz

                                                                             Şirk

Şirk, Allah'a eş, ortak, denk, rakip kabul etmektir. Teslis inancı, puta tapma gibi zatına ortak koşulacağı gibi Allah'ın sıfatlarına da denk, benzer kabul etmek şirktir.

Allah her şeyi görür, bilir, işitir ( Basir, Alim, Sem'i ) Ama bakıyoruz bazı tarikatlarda "Benim şeyhim dünyada olanları bilir, Allah  dünya işlerini şeyhime havale etti, Şeyhim gece uykuda dönerken bile bizi görür." gibi Allah'a ait özellikleri şeyhlerine vermektedirler. Daha da üzüntü veren konu, bunu onlarca yıldır yaptıkları halde hala uyarılmamalarıdır!

Allah celle celalühû hazretlerinin peygamberine vermediği özellikleri, mürid şeyhine vermektedir. Halbuki hiç bir şeyh peygamberden üstün değildir, hiç bir müridde sahabeden üstün değildir. Kehf  suresinde Allah azza ve celle şöyle buyuruyor peygamberimize: De ki ey Muhammed. Bende sizin gibi bir  kulum. ( Kehf, 110) Şeyhini normal bir kul gibi gören mürid var mıdır?

Efendimiz kendisi için ayağa kalkılmasına izin vermezdi ( Davud, Edeb, 152, A. bin Hanbel, 5/233 ) Bir mürid şeyhi gelince ayağa kalkmayacak öyle mi? Yahu bir kerecik de peygamberimizin sünneti deyip kalmayın, Şeyh efendi peygamberimizden üstün müdür? - Kimse buna edepsizlik demesin, aksine sünnet olan kalkmamaktır-

Kendi karşısında titremeye başlayan bir kişiye, " Ben de kutu et yiyen bir kadının oğluyum." ( İ. Mace, Etime, 30 ) der efendimiz. Şimdi ise müridler şeyhlerini uçurmaktadırlar. En büyük şeyh benimki - Sevmedeki aşırılığa dikkat edelim lütfen, efendimizden daha çok mu sevilmeye layık şeyhlerimiz, bu ne abartı!-

 "Şeytana aldanmayın, cenabı hakkın oturttuğu mevkinin üstüne çıkarmanıza izin vermem." ( Buhari, M. Ensar, 43, Ahmed b. hanbel, Müsned,3/133, İbni Kesir, S. Resul, s. 77) 

Efendimiz bir  hadisinde, " seyyid ( Türkçesi efendi demektir )hepimizin efendisi olan Allah'tır." (  Buhari, B.A. Nebi, 51, Ebu Davud, Edeb, 9) buyurmaktadır.

" Kıristiyanların Hz İsa'yı övmede aşırı gittiği gibi beni de övmede aşırı gitmeyin. Ben Allah'ın kuluyum." (Buhari, Enbiya, 48, Darimi, Rikak, 68, Ahmed. b. Hanbel, Müsned, 1/23) Eşini aşırı övmeyen mürid mi var? Hatta her şeyh bir kutup ilan edilmiyor mu?

Şeyhini normal bir kul ( Kehf, 110) gören, karşısında efendimizin kendisi için istediği şekilde şeyhine davranan, titremeyen, çığlık atmayan, ellerine sarılmayan, kısaca peygamberimizin kendisi için bile yapılmasını istemediği şeyleri şeyhi için yapan - veya yapmayan - kaç mürid vardır. Okuyunca size ne kadar yabancı geldi değil mi? Ama okuduklarımız ayet ve hadis. Bize karşı çıkanların elinde ise keyfi-şahsi yorum, Yazarının kim olduğu belli olmayan ama bir tasavvuf önderinin adına yazılmış kitaplardan cevap vermeye çalışırlar. Ayet- hadise karşı tarikat kitapları!

Allah gibi -Haşa - görür, her şeyi bilir, Peygamberi Muhammed (sav)'den çok hürmet gösterilir bir şeyh profili İslam'a terstir.

Bu yazıyı yazan kardeşiniz; Tarikatın; Edeb- ahlak- tevazü-yardımlaşma gibi bir çok özelliklerini beğenmekte, savunmaktadır ama şirk tüm ibadetleri yerle bir eder, bunu da asla unutmayalım!

                                                     Yaşasın şirksiz tarikat; tasavvuf!
 

                                                                       ***

                                                   Youtube'daki iki video'dan notlar:

 1- "Cenabı hak kainatta özellikle dünyada hem maddi hem manevi bazı şeylere etrafını toparlama vazifesi vermiştir.  Hem maddi hem manevi ayakta tutan, dünyayı  ayakta tutan, hayatı ayakta tutan vazifeliler varıdr. maddi ve manevi olarak. Bunlardan birisi Muhammed Sıbğatullah adlı Allah dostudur. Lakabı, Kayyumizzaman'dır ( zamanı ayakta tutan )"  

 2- Adı en bilinen Nakşi tarikatının Ankara'da ikamet eden ( İkinci ) şeyhi Seyyid F. ( edebimizi muhafaza için adını vermiyoruz ama kendisi de gavs dediklerindendir ):

 " Gavsın evladına yan gözle bile bakmayın. Onları Allah, resulü ile baş ,başa bırakalım. Bunların haddini bilmek bizim haddimiz değildir. Gavsın çocukları torunlarını ayırmayın, buna hakkımız yoktur. Elimizden geldiği müddetçe, kalbimizde ruh olduğu müddetçe o aileye köle olacağız. O aileye biz başımızı yere koyacağız. Bütün gavs ve çocukları başımıza basıp geçecekler. Gene hakkını eda etmemiz mümkün değildir. Ömrümüz boyunca gavsın evlatlarına kölelik yapacağız. Yapmaya da mecburuz, üzerimize farzdır, vaciptir, ölünceye kadar gavsın evlatlarına boyun eğmeye hizmet etmeye. Gavsın kız-erkek torunlarına hiç bir zaman yüz çevirmeyin. Çift taraflı, hem resulün hem gavsın evlatlarıdırlar. Yoksa çift taraflı darbe yeriz. Bugünkü halimiz bundan değil midir acaba? Resülüllah imanın yetmiş şubesi vardır diyor biri de ahde vefadır. İşte gavsın çocuklarına ahde vefa yapacağız yoksa kıyamet günü resülün yüzüne nasıl bakarız?..."

( Bölünmeyin diyor ama gavsı vefat edince Menzil şeyhinden ayrılıp Ankara'da kendisi dergah kurdu. Gelelim Köle olma meselesine:  " Kızım Fatıma, peygamber kızıyım diye güvenme kıyamet günü ben bile seni kurtaramam." diyen  Hz Muhammed, bırakın torunlarının torunlarının torunlarının... torununa köleliği, kendi kızına köle olmamızı istememiş, sadece İslam'ı yaşayarak kurtulabileceğini ifade ederken, kula kulluğu- köleliği nasıl savunabilir - bırakın mürşidi- bir  Müslüman ?  )

                                                        Tasavvufçuların üç hatası

1-İlmi küçümsemeleri:

Müftü, vaiz, ilahiyatçıları ilmi olan ama amel etmeyen kişiler olarak görerek, onları eleştirmeleri, bu arada aşırı giderek bizzat kendi şeyhimin Ankara vekilinin ağzından duyduğum - Bir dini hikayeden sonra - " ...Demek ki gerçek bir tarikat ehlinin Kuran okumayı bilmesine gerek yok" cümlesine varana dek yapılan şeriat dışı yorumlar. " Şeyhin sana  ' Kadehime şarap doldur ' dese doldurmazsan tarikattan çıkarsın" türü şeriat dışı örneklemeler...Halbuki ; Abdullah İbni Amr bu hususla ilgili olarak şunu anlatıyor: "Resûlullah (sas) bir gün, evinden çıkıp mescide girmişti. Mescitte ise iki halka vardı. Birinde halk, Kur'ân okuyor, Allah'a dua ediyordu. Diğerinde ise, ilim öğrenip ilim öğretmekle meşguldü. Resûlullah (sas): Her ikisi de hayır üzeredir. Şunlar Kur'ân okuyorlar, Allah'a dua ediyorlar, Allah (taleplerini) dilerse onlara verir, dilemezse vermez. Bunlar ise, öğrenip öğretiyorlar. Ben de bir muallim olarak gönderildim! buyurdular ve ilim halkasına oturdular."

Hz. Ömer Mescidin bir köşesinde oturup duranlara: Burada ne iş yaparsınız? diye sormuş; “Biz mütevekkilleriz, tevekkül edip Allah’a güvenenlerdeniz”, cevabını alınca, onlara şu meşhur uyarıda bulunmuştur: “ Siz metevekkil değil, müteekkillersiniz, yani hazır yiyicilersiniz. Gidin çalışın, biliniz ki gökten ne altın yağar ne de gümüş!”. 

 " Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun." ( İsra, 29) ayeti ortada
 iken bu ayeti adeta küçümser meşhur örneği nereye oturtacağız? :
... bulunca yiyor, bulamayınca da şükrediyoruz” demiş.
 Bunu duyan Horasanlı, biraz da yadırgadığı için, ters sayılacak bir değerlendirmede bulunur: “Onu Horasan’ın köpekleri de
 yapıyor! Biz bulunca dağıtıyor, bulamayınca şükrediyoruz!”..

Kısaca tarikatlarda ilim aşağılanmaktadır, İlimden çok muhabbet ön plana çıkarılmaktadır.Halbuki " İlimsiz muhabbet şirke götürür insanı." Muhabbet, sevgi duygu ifadesidir ve akıl-bilim-kuran ilmi olmadan bu sevgi insanı dinden çıkarmaya götürür ki bunun bir çok örnekleri bulunmaktadır.

2- Seyyidlik meselesi: " Peygamber kızıyım diye güvenme, kıyamet günü seni ben bile kurtaramam" diyen peygamberin bırakın kızını, soyundan olma ihtimali belli olmayanlara- ki olsa bile İslam'da önemli olan 'Takva'dır, "kan, soy, sop " asla değildir - bu İslami sınırları zorlayan ilgi neden. Onlara saygı peygambere hürmetin sonucu olamaz, peygamberimiz " Başınıza kapkara zenci biri geçse, size kuran ile hükmediyorsa ona iteat " emrederken, Müslüman'ın tek kıstası kurana uyma olmalı iken, sadece seyyid olduğu için çocuk yaştaki kişilere gösterilen gayri İslami teveccüh hiç İslami bir açıklama ile izah edilebilir mi?

3- Ahirette şeyhleri ve velileri adeta birer 'torpil' vasıtası gibi görüp, o nedenle tarikatlara girmek, şeyhi menfaat için sevmek! Kim imanla gidecek, kim kime ahirette yardım edebilecek Allah'tan başka kim bilebilir? 10 sene sonra belki ahirette seni cennete taşıyacak zannettiğin adam kafir ölecek?! Allah için sevmek söz konusu değil bu bakış açısında adeta Allah katında bir torpil vesilesi olarak görülüyor şeyhler. Bir sofinin sohbetimiz sonunda bana söylediği bir söz olayı özetliyor: 'Ahirette çok pişman olacaksın!' demişti bana, öyle ya, orada senin şefaatçi adını verdiğin bir kurtarıcı şeyhin olmayacak ama ben o tarikata girdim ve o beni kurtaracak, mantık bu idi!
 

   " Ben resulullah olduğum halde akibetimin - ahirette sonumun -  ne olacağını bilemem." ( Buhari, Cenaiz, 3)

   Ebû Hureyre’nin bildirdiğine göre "Kabilenin en yakınlarını uyar” (Şuara, 26/214) ayeti inince Allah’ın elçisi şöyle bir konuşma yapmıştı:“ Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi kurtarmaya bakın; Allah’ın yanında size bir faydam olmaz. Ey Abdumenaf oğulları! Allah’ın yanında size faydam olmaz. (Amcam) Abdulmuttalib oğlu Abbâs! Allah’ın yanında sana faydam olmaz. (Halam) Safiyye! Allah’ın yanında sana faydam olmaz. Ey kızım Fatma! Benim malımdan dilediğini iste. Ama Allah’ın yanında sana faydam olmaz." dedi.” (Buhârî, Vesâyâ, 11)

  " Ey Resulullah’ın kızı Fatıma! Sen de kendini Allah’tan satın almaya çalış; zira senin için de bir şey yapamam.”  (Buharî, Vesâyâ 11; Tefsir (26) 2; Müslim, İman 348-352 )
 
 
"Ey Allah Resûlü'nün halası Safiyye! (Sen de nefsini Allah'tan (celle celâluhu) satın almaya bak, zira ahirette senin adına da bir şey yapamam." ( Buhari, veyasa, 11; menakıb, 13; Müslim, İman, 351 )

  "Bilin ki, sizden hiçbiriniz ameliyle kurtulamaz. Sen de mi (amelinle kurtulamazsın) yâ Resûlallah 'Evet, ben de. Eğer Rabbim beni katından bir rahmet ve lütufla kucaklamazsa'..." (Buhârî, rikâk 18; merdâ 19; Müslim, münâfıkîn 71-78)


Tarikatçıların verecekleri cevaplar:

Sofiler zaten eskiden içkici idiler böyle cahil olmaları normal. Ben 20 yıllık tarikatçı arkadaşıma sordum, " sen hiç şirk hakkında sohbet duydun mu tarikatlarda?" Bana verdiği cevap, " Hatırlamıyorum." oldu. Şirk için ahirette cahil olmak geçerli bir mazeret olacak mı onlara? - Allah korusun! - Yıllarca tarikat hikayeleri anlat, ama şirk konusunda hiç bir zaman uyarıda bulunma müridlere, vebaldir bu.

Samimi ortamlarda verilen cevap: " Zaten biz tarikat değiliz, insanlara namaz kıldıralım yeter." O zaman tarikat kavramını kullanmayın ki uçma, keramet, ... beklenmesin bağlılarca. Söylem tarikat iken ama eylem şeriat bile değilken, kavram kargaşası ortada iken, şeriatın daha özenli şekilde  yaşanma iddiası olan tarikat söylemlerinden özellikle kaçınılmalıdır. " Zaman tarikat  zamanı değil, imanı kurtarma zamanıdır." diyen Molla Said gerçekten çok haklı imiş - ki yıllarca tarikatte - ve hala - kalan biri olarak bu cümleye karşı idim!

Son söz, Türkiye'deki en meşhur Nakşi tarikatinde çok sık duyulan bir cümle: - Bir yanlışlık mı yapıldı müride karşı, mürid eleştiri mi yapıyor, cevap:- " Sâdat imtihan ediyor seni." ! ( Sâdat; Şeyh! )

                                                              Ğassal, mürid
 Şeyhlerin, liderlerin, imamların dini ve dünyevi/siyasi emirlerine mutlak manada, sorgusuz süalsiz itaat edilemez. Tarikatlar fetva ve ictihad kurumları olmayıp, alimlerin ortaya koydukları şeriat kurallarına tavizsiz uyarak nefis terbiyesi, ilmi ve imanı kesinleştirme; yani ayne'l-yakin, hakka'l-yakin mertebelerine erdirme eğitimi, gizli şirki de aşarak kulluğu yalnızca Allah'a tahsis devletine erme (ihlas)yolu… olarak başlamış ve meşrulaşmıştır. Bir kimse 'Şeyhler, liderler, başkanlar yanılmazlar, günah işlemezler, hata etmezler, ağızlarından ne çıkarsa Allah'tandır, onlara itaat etmemek Allah'a ve Resulü'ne itaat etmemek demektir' dese ve böyle inansa şirke düşer, İslam'dan çıkmış sayılır. Şeyhi bir yana bırakalım, Allah Resulü bile vahye değil de ictihadına, tecrübesine, beşeri bilgisine dayanarak bir söz söylediğinde hata edebilir. Bu sebeple ashâbı, gerektiğinde O'na 'Bu sözünüz vahye mi dayanıyor, yoksa kendi reyiniz mi' diye sorarlardı ve 'Bu benin reyim' derse onu uygun görmediklerinde kendilerine göre doğru olanı söylerlerdi, Peygamberimiz de bazen onların reyine uyardı.  (HAYRETTİN KARAMAN, 14.09.2014)

                                                                                                KUTUP

PRİZMA KİTABI’NIN KUTBU’L İRŞAD başlıklı bölümünden;  (Hz. Muhammed (AS) ahirete irtihal edince, onu bu dünyada temsil eden de Allah ile irtibatları kavi büyük insanlardır. Onlar mazhariyetleri ve misyonları ile bir bakıma yer yüzünde adeta Kâbe konumundadırlar. Ehli tahkikin beyanına göre, bazen onlar Kâbe’nin etrafında, bazen de Kâbe onların etrafında döner. İşte böylesi kişilere Allah’ın Matmah-ı Nazarı anlamında, Kutup adı verilir.) (ALLAH BÖYLELERİNİN BAKIŞLARI İLE KAİNAT’A BAKAR MERHAMET VEYA GADAP EDER.) Bu makamı ihraz edenlerin en büyük özelliği, tasarruflarının, yönetimlerinin, ÖLDÜKTEN SONRA DA DEVAM ETMESİDİR. Her Gavs bir Kutuptur, fakat her Kutup bir Gavs değildir. Öyleleri de vardır ki her iki makamı bünyesinde cem etme bahtiyarlığına ermiştir. Zannediyorum KUTBU’L İRŞAD işte bu iki makamı bünyesinde cem etme bahtiyarlığına ermiştir. Bu açıdan KUTBU’L İRŞAD’A: HAKİKAT’İ AHMEDİ’YEYİ TAMAMİYLE TEMSİL EDEN, DOLAYISI İLE HAKİKATI MUHAMMEDİYE’YE NAMZET OLAN İNSAN NAZARIYLA DA BAKILABİLİR. İnsanlığı sahili selamete çıkaracak bir rahmet ve ışıktır. Bu yönüyle ona yeryüzündeki Tevhid güneşi denir. Ne var ki hassas ruhlar liyakatli kişiler bunları hemen sezer ve adeta bir mıknatısa kapılmış gibi onların cazibelerine kapılıverirler. Bu özellikleri itibariyle de onlar etraflarını sürekli Nur Neşre derler, Hakkı aramak için yollara dökülenler de bunların Cazibe-i Kudsiyesi içine girer ve o dairede bütün bütün erir giderler. HASILI KUTBU’L İRŞAD KAİNAT’IN MANA,  MAHİYET VE MUHTEVASINI ANLATAN CENAB-I HAKK’IN NAZARGAHIDIR.

 Bu yetkiler peygamberlere bile verilmemiştir. Değişik mevki ve makamlar ihtas ederek otoriteler ve yöneticilikler, toplumda hizipleşmeler, bölünmeler, gruplaşmalar, meydana getirip, İSLÂM, KUR’AN, MÜSLÜMAN İSMİNİN ORTAK PAYDASINDAN ÜMMETİ UZAKLAŞTIRDIĞI VE BÖLDÜĞÜ AÇIKÇA GÖRÜLMEKTEDİR.
 Bu zatı büyük kabul edenlerin hem dini hem ülkeye verdikleri zararları hala yaşıyoruz!

 

                                                                                  Mehdi(!) bolluğu

 Mehdi kavramı ile ilk karşılaşmam 40 yıl kadar önceye gider. Aynı yurtta kaldığımız üniversite öğrencisi bir arkadaşım, “Seni şeyhime götürmek istiyorum” dedi. Sonra anlatmaya başladı: “Benim efendi beklenen mehdidir. Bunun delillerini hep görüyoruz, yaşıyoruz. Kendisi keramet sahibi evliya zattır. Biliyorsun efendinin bağlıları bir hayli kalabalıktır. Aralarında okumuş, iş sahibi, toplumda sözü geçen insanlar bir hayli fazladır. Sonra öyle kerametleri görülen mübarek bir zattır ki olağanüstü hallerinin hep şahidiyiz. Meselâ diğer müritleri gibi benim ne yaptığım onun malûmudur. Yani şu an beni izliyordur. İstiyorum ki şeyhimi tanı ve bağlan. Senin kazançlı olmanı arzu ederim. Çok değil 2 yıla kadar mehdiliği ilân edilecek ve insanlar bunu halka halka kabul edeceklerdir. Efendi de beyaz bir atın üzerinde İstanbul’a girecek ve İstanbul sakinlerini mehdi olarak selâmlayacaktır. Sonrasında Türkiye bolluk ve bereket içinde mutlu insanlar ülkesi olacaktır. Yani altın dönem yaşayacağız.” Arkadaşımı severdim ve isteğini kıramazdım. Zaten içimi de bir merak sarmış ve ülkemize altın dönem yaşatacağını iddia ettiği bu zatı görmek istemiştim. Ertesi gün arkadaşım efendinin ikamet ettiği apartman dairesine götürdü. Bir de ne göreyim, ahir zaman mehdisi denen zat oldukça yaşlıydı ve değil ayakta durmak, koltukta bile oturamayan hastalıklı biriydi. Uyukluyor, bazen gözlerini zorlukla açıp çevreye nazar ediyordu. Arkadaşım selâm verdi. Efendi çevresindekilere “Kim bu?” diye sordu. Arkadaşımı tanıyamamıştı. O kendini tanıttı ama buna rağmen arkadaşımı hatırlayamadı. Belli ki bunama belirtileri başlamıştı. İşin ilginci şeyhinin kendisini devamlı gözetlediğini söyleyen arkadaşımı şeyhi tanıyamamıştı bile. Dostuma, “Bu muhterem oldukça ihtiyarlamış. Mehdilik yapacak ruh ve beden sağlığına sahip değil” diyecek oldum. Bana çok kızdı. “Rabbim isterse her şey olur” dedi ve ekledi: “Göreceksin iki seneye kadar mehdiliğini ilân edecek.” Arkadaşım çok inanmıştı. Tartışmanın bir faydası olmayacağı gibi dostluğumuz da bozulacaktı. Oradan hayal kırıklığı ile ayrıldım. Aradan birkaç ay geçmişti ki efendinin vefat haberi geldi. 2 sene çıkmadan ahirete intikal etmişti. Mekânı cennet olsun.. ( Sefa Saygılı,  Akit, 16 Nisan 2016)
 

                                                                                EKO-TARİK

Şeyh hem "Gavs*" olup hem hastalanınca hastaneye, para kazanmak için ticarete atılınca insan şaşırıyor.

 Ekonomi alanında yaptığı son 10 yıldaki gelişimleri itikat alanında takip ettiğim son 20 yılda yapamayan tarikat, işi ranta döken, iman yerine ekonomik rantı önceleyen tarikattır. Kendi aile efradı hat safhada dünyalık içinde yaşarken, müridelerine dünyalığa önem vermeyin, dünyalıktan uzak durun diyen  şeyh, şeyh değildir. Hele, "Şeyhin aile efradı neden böyle süslü ( Aşırı altın takma, pahalı giysiler, ev dekorasyonundaki aşırı lüks... ) giyiniyor?" sorusuna," Onlar nefislerini terbiye etmişler, dünyalık hazlardan etkilenmiyorlar, sizinse nefisleriniz terbiye olmadığı için dünyalıklardan uzak durmalısınız " cevabı ise tam ikiyüzlülüktür.

 Bir bürokrat düşünelim, biri ona hediye getirse, bakmamız lazım: Bu bürokrat o makamda olmasa yine o kişi o hediyeyi getirir mi idi? Cevap hayır ise o hediye değil, rüşvettir. Şimdi bazı tarikatlara bakalım: gıdanda, ulaşıma ticarete atılmışlar ( Basım, yayını saymıyoruz bu doğal; normal! ) müridleri de bu sattıklarından ki çoğu kalitesiz, pahalı, onları almalarını istiyorlar. Soru: Bu satılanlar tarikatın olmasa mürid onlardan alır mı , hayır!

 O HALDE O SATIŞLARDAN ELDE EDİLEN GELİRLER İLE TARİKATIN İLERİ GELENLERİ HARCAMA YAPAMAZ, O PARALARI KENDİLERİ VE AİLELERİ İÇİN KULLANMAZ ÇÜNKÜ AYNEN RÜŞVET GİBİ, O GELİRDE O MANEVİ (!) MAKAMIN PARAYA ÇEVRİLMESİDİR.

 Sadece eğitim, yardım vs. için kullanılsa amenna, fakat biliyoruz ki mürid alıyor, bazı şeyhler göbekleniyor!
 İtirazı olan, yanlışımız olduğunu düşünen buyursun hatamızı bildirsin kendilerine dua edelim...!

 Son bir söz, ben 20 sene tarikatlarda kaldım ve hep şöyle kendimi avuttum, " müridde hata var ama üst taraf temiz, şimdi yanıldığımı anlıyorum: Alt taraf iyi niyetli, üst taraf tamamen "Maneviyatımızın yeraltı örgüt liderleri" olmuş!

 İstisna tarikatlar yok mu, hamdolsun hala var, isimde verebilirim ama o kadar az ki!!!

 

 

 

                                   HERKESİ DÜŞÜNDÜRMESİ GEREKEN RESİMLER İÇİN TIKLAYINIZ

 

 

 

                                               ABDURRAHMAN DİLİPAK'TAN HARİKA ÜÇ YAZI

Şeyhlerinize, liderlerinize ve örgütlerinize göre bir din icad etmeyin, Allah’ın kitabı, Resul’ün sünneti yolumuz olmalı.. İstişare ve şûradan ayrılmamalıyız, din büyüklerimizi İlah ve Rab edinmemeliyiz! Mezhep, tarikat, siyaset ve fikir ayrılıklarımız bizi ümmetten ayırmamalı.. Bunların hepsi zanni şeylerdir. İlmi zan, hüsnü zan, ama sonuçta zannidir..İmam-ı Azam, İmam-ı Şafi, İmam-ı Caferi Sadık kendi fıkhi ihtilaflarını “öbür taraf”la keşif yolu ile çözemezken birilerinin bu kapı kendi tasarrufundaymış gibi göstermesi doğru değil.. Hz. Ali ve Hz. Ayşe’nin bile ihtilaflarını çözmek konusunda bu kapı kullanılmadığına göre, herkesin ihtiyat etmesi gerek. Şeyhler ve dini önderlere öyle misyonlar yüklenmeye başlandı ki, o roller peygamberlere bile verilmedi.  Kim ki sizi kendi tarikat, siyaset, mezhep, meşrebine, kendi liderine, örgütüne değil de Allah’a, resulüne, kitabına, vahdete çağırıyorsa, oraya gidin.. ( Abdurrahman Dilipak, Yeniakit, 19 Ocak 2014 )

Biat, bir kişinin başka bir kişiye bağlanma sözü değildir. Birkaç kişinin Allah rızası için bir araya geldiklerinde, yapacakları işle ilgili sorumluluklarını beyan ederek sözleşmelerine dayalı olarak verilen söze sadakat/bağlılıktır.. Kişiye değil, söze sadakattır.. Çünki Allah (cc) “söz verdiğinizde sözünüzde durun” der! Düşünsenize, her namazda “Al-i İbrahim” diye selatı selam ettiğimiz Yakup Aleyhisselamın çocukları; kardeşleri Yusuf’u kuyuya atıyorlar da, O’nun bu duruma ilişkin yapabildikleri ortada.. Kim kimin kalbini çevirebilir.. Kim gayb bilgisine sahip olabilir.. Kimin şeyhi İmam-ı Azam’dan daha bilgili ya da İmam-ı Şafi’den.. İmam-ı Azam ve İmam-ı Şafi niye peygambere danışıp ihtilaflarını çözmediler.. Hz. Ali, Hz. Aişe’yle ihtilafını niye Hz. Peygamberle mana aleminde buluşup, danışıp çözmediler.. İmam-ı Azam, Halife tarafından dövdürülerek öldürüldü.. İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Muhammed; İmam-ı Azam’ın en güvendiği iki talebesi idi ve Hannefi fıkıh usulüne göre, İmameyn, yani bu iki talebe birlikte İmam-ı Azam’a itiraz ettiklerinde İmameyn’e uyulur.. Peki niye İmam-ı Azam bu talebelerine dönüp, “ben bunu “7’ler, 40’lar meclisinde görüşüp, mana aleminde Resulullah’a sordum, aslı böyledir” demedi ki! Hem İmam-ı Caferi Sadık, İmam-ı Azam’ın üvey babası değil mi idi? Caferi Sadık’ı annesi ile evlendiren o değil mi? Neden iki büyük imam, meselelerini Hz. Peygambere sorup da çözmediler de, İslam dünyasına Şii-Sünni gibi bir ihtilaf bıraktılar.. İmam-ı Caferi Sadık zaten ehli beytten. Hatta Şiiler onun masumiyetine de inanıyor.. Tarikatlar, babadan oğula ya da damada miras kalan bir şirket yönetimine dönmemeli. Ehliyet ve liyakat temeline dayalı bir anlayışla ehli suffe geleneğine geri dönmek zorundayız.. istişare ve şûra farz kılınmıştır.. Herkes şeyhine soracak ve hüküm verecekse istişare ve şûraya ne gerek vardı.. Birileri Peygamberlerde olmayan sıfat ve yetkileri, kendi şeyhlerinde görüyorlar.. Peygamberler kurtarıcı değil, kurtuluşa çağırırlar.. Allah’ın dini bir tane. Bir tek cemaat var, o da İslam cemaati.. Mezhepler müteşabih ya da ihtilaflı konularla ilgili ilmi mahiyette zanni konulardır. Nas ile sabit bir konuda içtihad, dolayısı ile mezhep de olmaz.. Mezhepçilik zaten bize yakışmaz.. Kuşkusuz bir mezhebe tabi olmak mukallid seviyesindekiler için kişinin kendi tercihidir. Mezhepler din değildir. Tarikatlar ise iman, ihlas, uhuvvet, edep-adam, hikmet okullarıdır o kadar! Feragat, fedakarlık, nefs terbiyesine dayalı bir zühd ve takva dergahı! Aynı Allah’a, Resulü’ne ve Kitab’a iman edenler tek bir cemaattir. Kim ki, kendini ayırarak başka bir cemaata nisbet ediyorsa, o kendine ya yeni bir İlah ya yeni bir Kitap ya da yeni bir Resul uydurmuştur.. Biz Müslümanlardanız diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? Muhakkak ki Müslümanlar ancak kardeştirler.. Din kardeşliği “ihvan” olmak için yeter. Sadece kendi tarikat arkadaşını “ihvan” kabul etmek, eğer ihvanlardan bir ihvan değilse, dinin çizdiği alanı daraltmak anlamına gelir.. Biz, sözü dinler, doğrusuna tabii oluruz.. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana, zalimlere karşı oluruz. Zalim babamız da olsa, mazlum düşmanımız da olsa! Bir topluluğa olan düşmanlığımızın bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmemesi gerekir.. Müslüman Müslümana hayati tehlike olmadan takiyye yapmaz.. Unutmamak gerekir ki, din milliyetçiliği gibi, mezhep ve tarikat milliyetçiliği de “kavmiyetçilik”tir..Yusuf İslam boşuna; “Kur’an’ı tanımadan Müslümanları tanısaydım iman etmezdim” demiyor. Ya da İkbal, “Kaçın Müslümanlardan, sığının Müslümanlığa”  Allah’ın dini; yeri, göğü, ölümü ve hayatı açıklar, bizim yaşadığımız din hiçbir şeyi çözmüyor.. Selefisinin, Şiisinin, Sünnisinin, Sufisinin hali ortada. Kafamızı kiraya vermeyelim. Gözümüze at gözlüğü takmayalım.. Abileriniz, hocalarınız Yahudisi, Hıristiyanı ile diyalog kurarken, siz din kardeşlerinizle meşvereti kesmeyin.. Sonra biyonik robot ve sistematik geri zekalı hale getirirler; siz de gözleriniz olur görmez, kulaklarınız olur duymaz, kalpleriniz olur hissetmezsiniz.. Hipnoz altında biyonik robot ve sistematik geri zekalı hale getirilirsiniz.. Öyle bir eğitirler ki sizi, cehaletin o kadarı da zaten ancak eğitimle mümkündür. Şeyhimize, liderimize, örgütümüze göre bir İslam tanımı yapmaktan vazgeçelim, liderimizi, örgütümüzü, şeyhimizi Kur’an ve risalet penceresinden sorgulayalım.. Aslında sözün kısası yeniden iman edelim, “ey iman edenler, iman ediniz” ayetindeki uyarıya kulak verelim. Unutmayalım ki, cehennemin yolları iyi niyet taşları ile döşelidir. ( Abdurrahman Dilipak, 24 Ocak 2014 )

Tarikatlar kendi içine bakmalı artık.. Yoksa çok başları ağrıyacak.. Bazı tarikatlar holding havasına büründü, bazıları devlet içinde örgütlendi..Sahih sufi gelenekte, müridan devlet kapısından uzak durur. Siyaset ve memuriyet onların işi değildir.. Kendi din yorumlarını “dinin tek mümkün doğru yorumu” gibi sunan tarikatlar var. Siyasi olarak örgütlenen tarikatlar var. Siyasete adam sokmak için parti yöneticileri ile pazarlık yapan “hoca efendiler” var..Kendi dini yorumlarını yaymak için kitaplar yayınlıyor, okullar, kurslar açıyorlar, radyo-Tv kuruyor, sosyal mediayı örgütlü bir şekilde kullanıyorlar. İşletmeler, STK’lar kuruyorlar..Örgütlü dini topluluklar, kendilerini dinin merkezine koydukları için uyarıları kendi dışındakilerin sebep olduğu sorunlar olarak gördü..Bunların çoğu, insanları İslam’a değil kendilerine çağırıyorlar, kendi şeyhine, liderine, örgütüne.. Kendilerini dinin merkezinde gördükleri için ötekileri “tekfir” ediyorlar.. Düşünsenize, Allah’ın emrine uymazsanız haram, resulün sünnetine uymazsanız mekruh, ama birilerinin peşine takılmazsanız dinden çıkarsınız, şeyhiniz şeytan olur! Allah “din büyüklerinizi İlah ve Rab edinmeyin” diyor, birileri “Musalla taşındaki meyyid gibi olunuz” diyor.. Hangi tarikatın hangi bakanlıklarda, KİT’ler, BİT’lerde örgütlendiğini bilmeyen var mı? Hangi üniversitelerin yönetimini kimlerin ele geçirmeye çalıştığını ya da.. Hani işi ehline verecektik? Hani adil şahidler olacaktık! Birileri FET֒den boşalan yeri doldurmaya çalışıyor sanki. Şeyhini mutlaklaştıran biri, emri kimden alır? Adam muhkem nas’la sınırlı bir dine sahip değil, Şeyhinin müteşabih bir alandaki tercihini din kabul ediyorsa onu ne yapacaksınız? Zaten onun şeyhi gaybı da biliyor. 3’ler, 7’ler, 40’lar aleminden haber getiriyor. Resulullah’la rüyasında buluşuyor, Cebrail’le görüşüyor.. Bakın, aşk ve öfke gözü kör eder. Orada akıl yoktur.. Orada siyaset tabii mecrasından sapar, din de sapar. Bizim, “Atalarımızın dini”nden vazgeçip, “Allah’ın dini”ne, “Müslümanların kardeşliği” temelinde, Allah, Resul ve kitabla mukayyed bir dine geri dönmemiz gerek. Dinin cami merkezli, ümmetin vahdetini esas alan bir yapıda olması gerek.. Dün, dinin muhafazası için bir imkan olan bu yapılar, bugün tefrikanın asıl sebebi... Geldikleri nokta ortada, birbirine selam bile vermeyen, hatta birbirini tekfire varan suçlamalar yönelten bir düzineden fazla fırkaya ayrıldılar.. Bakın, mezhep ve tarikat din değil, biri dini yorumlama, öteki ahlaken yücelme ve farzı kifayelerin tenfizi konusunda dini hizmetlere nefsini memur etme mektebidir. İslam ümmetinin önündeki en büyük tehlike, dışarıdan İslam’a ve Müslümanlara yöneltilen tehdit değil, içimize salınan tefrika, cahillik ve din kisvesi altında örgütlenmeye çalışılan “Dine karşı dindir”
( Abdurrahman Dilipak,
4 Ağustos 2016 )

                                                                      
 
ŞİRK HURAFE, TARİKAT
Çok değil, birazcık din bilgisi olan bir mümin şu sözleri, bırakın tasavvufu, dinin en kıyıcığında bir yere koyabilir mi? Hayali konuşmuyorum, bunları zaman zaman bize gelen sorulardan seçerek aldım ve kendi arşivimde bunların en az on katı var. Bursa’daki o meşhur bademlemeyi ve pek çok benzerini anlatmaktan hayâ ediyorum. Onları geçelim.Herkes kendi büyüğüne farklı bir kavramla hitap eder. Biz ortak bir kelime olan ‘Efendi’ diyelim, buyurun: “Bir müridin mürşidi karşısında huzur ve huşu içinde durması, ihlasla yapılan 150 yıllık ibadetten efdaldir.Şeyhinin hata edebileceğini kalbinden bile geçirirsen helak olursun. Manen terakki edebilmen için şeyhinin karşısında gassalin önündeki meyyit gibi olmalısın.Zamanın sahibi bizim efendimizdir. Allah dünyanın tasarrufunu ona vermiştir. Bereket ve hidayet onun eliyle dağıtılır. Sahib-i zaman, Gavs-i azam, en büyük kutup odur. O mehdidir, mesihtir…Bizim efendimize intisap ettiğiniz zaman geçmiş bütün günahlarınız ve kılmadığınız namazlarınız, yapmadığınız ibadetleriniz affolor. (Mektup arşivimizdedir). Efendinin abdest suyunu içmek şifadır. Büyük abdesti bile cennet kokusu kokar.Namaza başlarken efendinin resmine bakıp rabıta yaparsanız daha huzurlu namaz kılarsınız. Onun resmini o olarak görmeyin, o, o değildir. (Peki kimdir?)Hz. Peygamber Cebrail’e vahyi nereden aldığını sordu, o da bilmediğini, bir perde ardından kendisine verildiğini söyledi. Peygamber, bir daha vahiy alırken perdeyi kaldır bakalım kimden alıyorsun dedi. Cebrail perdeyi kaldırınca vahyi bizzat Peygamberimiz'in kendisinden alıp yine kendisine getirdiğini gördü. Hz. Hasan dedesine (Hz. Peygamber’e) daha güçlü rabıta yapabilmek için dayısı Hind bin Ebî Hâle’den onun şemailini kendisine vasfetmesini istemiş, şemail bunun için kaydedilmiştir.Biliyorsunuz,
ihvanımızdan biri, tecellide gördü; Efendimiz için Allah, ‘ben ete kemiğe büründüm, o olarak göründüm’ buyurmuş.Müritlerinden güzel bir kadına: “Ben tecelliyatta gördüm, senin nikâhın gökte benimle kıyıldı, artık kocana haramsın, ayrılıp bana gelmelisin”. (Böyle bir şey olur mu diye bana soran kadının ses kaydı telefonumda tesadüfen tutulmuş, özür diliyorum, sileceğim).Bizim efendimiz haftada bir evliyaullaha, ayda bir de enbiyaya sohbet verir.Efendinin tenine temas edeni cehennem yakmaz. (Böyle olunca evlilik sırası kendisine gelmesi için kızlar tabii ki can atarlar. Hatta bir gün birisi bir muziplik yapar ve erkekler de cehenneme girmek istemiyor diyebilir.) Sahte mehdi, mesih ve resulleri ise koyacak yer bile yok. Onların Allah cezasını vermiş zaten, kimse onları akıllı saymıyor.
( Faruk Beşer, 1 Şubat 2015)

                                                   Günümüzdeki tarikat ve cemaatler ümmeti bölüyor

Mutlak anlamda objektif bilgi olmaz, o halde her yönüyle hakikat ancak farklı âlimlerle bilinebilir. Hz. Peygamber dışında insan-ı kâmil yoktur. Herkes bir kişiden bilgiyi hakikat adına tek doğru görürse, başkalarını reddetme durumuna düşer.Böyle olunca da tarikat ya da cemaat liderleri kendi büyüklüğünü kabullendirmek için aslında kendilerinde bulunmayan maneviyat ve kutsallıklara, keramet ve menkıbelere de sığınabilirler. Tek hakikat olarak kendi liderlerinden öğrendiklerini bilen kapalı cemaat mensupları bireysel kabiliyetlerini geliştiremezler.Hakikatin her bir parçasının farklı bir âlimde bulunabileceğini bilenler hayırlı bir yarışa girmiş olurlar.Evet, iki yazımızda söylediklerimizin özeti buydu. Gelen değerlendirmelerden bu meselenin sanıldığından da önemli olduğunu gördük. Bu sebeple söylediklerime şunları da ilave etme lüzumu hissettim: Günümüzdeki tarikatlar ya da cemaatler İslam'ın cemaat olma ve birleştirme özelliğini sağlamıyorlar, aksine bölüyor, dışlıyor ve ötekileştiriyorlar. Yani bunların her biri İslam'ın istediği tek ve mutlak cemaat değil, olsa olsa sembolik ve mecazî cemaatler sayılabilirler. Ancak bu da kendilerini mutlak “cemaat” olarak görmemelerine bağlı.Böyle bir görme bozukluğu olduğunda her bir cemaatin teoride olmasa da pratikte Kuranı Kerim'in önüne geçirdiği kendi kitapları oluyor. Kuranı Kerim'i Allah'ın kitabı olarak kabul ettiklerini söylemelerine rağmen, ondaki bilgileri ancak bu kendi kitaplarının süzgeci ile ve onun onayladığı kadarıyla alıyorlar. Böylece asıl olan Kuranı Kerim değil, kendi kitapları olmuş oluyor. Hadisi şerifler dahi kendi kalburlarıyla elenerek alınıyor. Bazen sahih hadisler bile hesaba katılmazken, aslı olmayan sözler kendi düşüncelerini okşadığı için belirleyici hükümler haline gelebiliyor.Her bir cemaat Kuranı Kerim'in mealini, ilmihal ve benzeri kitapları bile kendi cemaatlerinden olmayan yazarlardan okumuyor. Oysa kendilerininkini yazanlar bazen âlim bile olmayabiliyor. Onların hepsini doğru, diğerlerinin hepsini yanlış sanıyor. Gerçek olanı arama refleksleri bulunmuyor.Diğer yönden belli bir kitap belli bir grubun yegâne kitabı haline getirilince, başkaları da o kitabı artık onların bilip ondan istifade etmiyorlar. Bediuzzaman'ın risalelerini buna örnek verebiliriz. Bugün bir ilim adamı bu Risalelere atıfta bulunursa kınanabilir, gayri ilmîlikle suçlanabilir. Sonuçta onlardaki çok değerli tespitlerden mahrum kalır. Çünkü onlar birileri tarafından yegâne kaynak görülerek bloke edilmiş ve İslam'ın bir yorumu olmaktan çıkıp artık onlar için yegâne kitap haline gelmiş.Keza kendi kalburuyla İslam oluşturan her bir grup kendini yegâne Ehlisünnet olarak görür ve göstermeye çalışır. Bazı ilim adamları da onların yanlışlarına değil, Ehlisünnet'e tavır almaya başlarlar. Çünkü onlar nahak yere bu ismin patentini almış ve onu sahiplenmişlerdir.İslam'ı bir tek âlimin anladıkları olarak görmek, bir âlime Peygamber vekilliği verme anlamına da gelebilir. Oysa peygamberin varisi bir âlim değil, âlimlerdir. Her birine mirastan farklı bir pay düşmüş olabilir. Biri onun daha çok cömertliğini, diğeri cesaretini, bir başkası zühdünü temsil edebilir. Ama hiç birisi bütünüyle peygamberin tek temsilcisi olamaz. İslam'ı bir tek âlimle tanıyan diğer mirasları reddetmiş ya da onlardan mahrum kalmış olur. Çünkü beşerin bilgisi tam olarak objektif olamaz demiştik. Birinin gördüğünü diğeri göremeyebilir. Bilgilenmede akıl, zekâ, önceden edinilmiş bilgiler, tecrübe, duygular, zaman ve mekân faktörleri etkilidir. Tek âlimle oluşan gruplar onun İslam'ını yegâne İslam olarak göreceği için başka fikirlerin de bulunabileceğini kabul edemezler. Artık diğerlerini sapık sayar, hatta tekfir ederler.Her grup kendi evradını, ezkarını, hatta özel ibadetlerini kendisi belirler. Böylece birbirlerinden uzaklaştıkça uzaklaşır ve artık birbirlerine tamamen yabancılaşırlar. İsmail Hakkı Bursevî Peygambere okunacak salavatın en güzelinin nasıl olacağı konusunda bile tarih boyunca farklı grupların iki binden fazla salavat kalıbı oluşturduklarını söyler.Böyle bir anlayış insanların, âlim de olsalar, hatalarını hakikat görüp onları sabitler ve böylece dinde kaymalar başlar.Ve en önemlisi, böyle gruplar kendi bilgi kuramlarını ve kaynaklarını kendiler belirler ve en mühim bilgi kaynağı olarak en başa kendi üstadının söylediklerini koyarlar.Sonuçta din (anlayışı) tevhidi gerçekleştirmesi gerekirken tefrik/parçalanma sonucunu verir. Bireyleri farklı cemaatlerden olan aileler bile dağılıp parçalanır. (Faruk Beşer, Yeni Şafak, 01 Nisan 2017)

 
    
 

 

                   Şirkten uzak, işi dünyalığa devşirmeyen tüm tasavvuf ehlinin ayağının altına türap olayım!