Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  İstişare - şura -danışma  üzerine

“Kavram”larımızı ve “kurum”larımızı keşke daha iyi tanısak ve bunları hayatımıza uygulasak..Bazen bu kavramların içini boşaltıyoruz.. Bazen de bambaşka biçimlerde yorumluyoruz..

Çoğumuz “İstişare” ve “Şûra” arasındaki farkı bilmez. “Müsteşar”la “Müşavir” arasındaki farkı bilmemek gibi bir şey bu...Hemen belirteyim ki; birileri birileri ile istişare ederek size, sizin uymanız gereken bir kural koyamaz.. İstişare eşitler arasında yapılır.. İstişare müzakere anlamına gelir, müşavere konuşma anlamına gelir..

“İstişare”de ehliyet şarttır... Ehliyet sahibi kişilerin bir konu üzerinde yüzde yüz ittifak etmeleri halinde buna icma denir ve çok az konuda icma hasıl olur.. Yine hemen belirtmek gerekir ki, “Nas ile sabit olan bir konuda içtihad olmaz.” Bu durumda istişare “nas”ın doğru anlaşılması, yorumlanması ve uygulanması maksadına matuf olacaktır.

“Âlimlerin çoğunluğu”nun bir konu üzerinde uzlaşmaları halinde buna “Cumhura göre” denir... İcma varsa “İcma”ya uyulur. İcma yoksa, maslahat cumhura göre, yani çoğunluğa göre tanzim edilir ve azınlıkta kalanların hak ve hukukları ise korunur.. Bir kişi, “Cumhur”un dışında “bir âlim”e de olsa uyabilir ve hatta bu kişi, ehliyet sahibi olması, niyeti, yöntemi ve kaynağı sahih olmak kaydı ile tek başına da kalsa kişiler onu tercih ederek, onu taklit edebilir.

Yani, bir kişi çıkıp “Ben dilediğim kişiyi çağırıp istişare ederim ve sonra da kararımı kendim veririm, herkes de benim verdiğim karara uyacak” diye bir iddiada bulunamaz... Böyle bir iddia; insanlara hüküm koymak, mutlak olmayan bir şeyi mutlaklaştırmak olur..

Âyette mealen şöyle denir: “Onlar, din büyüklerini ilah ve rab edindiler.” Bu âyet nazil olduğunda, Hatem İbni Adiy yeni Müslüman olmuştu ve Peygamberimiz'e “Biz din büyüklerimizi ilah ve rab edinmezdik ki, bu âyetin manasını anlayamadım” dedi. Bunun üzerine Resûlullah, “Hani onlar size bir şey söylerlerdi de, siz o şey üzerinde düşünmeden onların söyledikleri söze uymaz mı idiniz? İşte bu, onları ilah ve rab edinmektir” buyurdu.

Hiç kimse masum değildir. Ve hiç kimseye artık yeni bir vahiy de gelmeyecektir. Hiç kimse “gaybın bilgisi”ne de mutlak anlamda sahip değildir. Ve kalplerden geçenleri de kimse mutlak olarak bilemez.. Hatta bize hayır gibi gelen şeyde şer, şer gibi gelen şeyde Allah hayır murat etmiş olabilir.

“İstişare”ye taraf olanların yaptıkları, sonuçta kendi zanlarını dile getirmektir... Mezhepler de dahil, içtihad “zan” temellidir. Sonuçta akli’dir. “İnsanî/beşerî”dir.. Ancak âlimlerin zannı, ilmî zandır, hüsnüzandır.. Zannî olanı muhkemmiş, mutlakmış gibi takdim etmek bizi kurtuluşa götürmez.

Bizim için Resûlullah (sav), bizim için iman meselesidir. Ama Resûl’ün beşeri sıfatı bizim için, masumiyeti sebebi ile güzel örnektir. Lakin, onun şahsî kanaati bizim için din değil. Doğrulardan bir doğrudur.. Bu sebepledir ki, o hem “Abd” ve hem de “Resûl”dür. Biz buna iman ederiz. Ve yine O’nun “Abd” sıfatı ile söylediği sözler konusunda Müslümanların soru sorma, kendi görüşlerini belirtme hakları vardır... Hatta bu, savaş şartlarında dahi geçerlidir. Yaşanan örneklerde Peygamberimizin savaş şartlarında bile ashabın görüşlerini sorduğunu; savaşa katılanların Peygamber Efendimize, kendi görüşünün “Vahiy”le desteklenip desteklenmediği sorulduğunda “Benim düşüncem” deyince, gençlerin bu durumda kendi tercihlerine göre hareket edilmesini istediklerini; Peygamberimiz bu ısrardan çok hoşnut olmasa da, zırhını getirtip giyerken, Peygamberimiz'in bu durumunu görüp, kendi fikirlerinden vazgeçtiklerini söylemeleri üzerine, “Hayır, istişare ettik ve birlikte karar verdik. Zırhını giyen Peygamber, çıkartmaz” diyerek, kendi görüşü yerine gençlerin taleplerini benimsediğini; sonuçta bir bozgun yaşandığını ve bunun üzerine gençlerin Peygamberimiz'den özür dilemeleri üzerine âyet nazil olduğunu ve istişarenin emredildiğini, sonucun Allah’ın takdiri olduğunu ve kural olarak karar verme konusunda istişareye devam edilmesi gerektiğini biliyoruz. Biz bazen velayet, vekâlet, ehliyet, mülkiyet kavramlarını da birbirine karıştırıyoruz...

Siyaset, vekâlet müessesesidir.. Siyasi velayet; monarşik anlamda topluma egemenlik, onları teb’a ve reaya haline getirmek değil, onların haklarını korumakla ilgilidir.. Yönetici yetkisini, “halk”tan alır, hesabını ise halka ve Hakk’a verir. Halkın helâl etmediği hakkı, Allah helâl kılmaz. “Yönetici”nin şeffaf, “açık, halka cübbesinin hesabını verecek bir eminlik”te olması gerekir.

Devletin görevi, bizim geleneğimizde beştir. Malı, canı, namusu, aklı-inancı ve nesli korur..

Halife dediğimiz zât; Allah’ı ve İslâm’ı değil, Müslümanları temsil eder ve görevi ibadullahın haklarını korumak, gözetmek ve yeryüzünü adaletle doldurmaktır..Hz. Ömer’in cübbe meselesini hatırlayın.. Bırakın halka din, mezhep ve ictihad tayin etmeyi, Allah’ın emredip, Resûl’ün buyurmadığı, âlimlerle konuşup, halkın görüşünün alınmadığı bir konuda yöneticinin nasihat yetkisi bile sınırlıdır.

Âlimler de, emirlere pratikte çok da yakın durmazlar.. Bu görev âlimlerindir. Ve âlimler kendi içinde çoğul bir topluluktur.. İnsanlar ise ya fakih mertebesindedirler ya da mukallid. Onlara bilmedikleri şeyin peşine düşmemeleri emredilmiştir. Onlar ise bilmedikleri konularda bilenlere danışarak onları dinler ve sonuçta yine kendisi Allah’a vereceği hesaba göre karar verir.

Asıl velayet hakkı âlimlere aiddir..

Kutsal olan devlet ya da devlet adamı değil, insanların Allah tarafından verilen haklarıdır..

Mesela ümmi bir adam. Herhangi bir mesele hakkında, varsayalım İmam-ı Azam zamanında İmam-ı Azam’a meselesini sorduktan sonra, tatmin olmamışsa, gidip İmam-ı Malik ya da İmam-ı Cafer-i Sadık’a sorma hakkına ve kendi bunların hiçbirinin ilim seviyesinde olmamasına rağmen, bunlardan birini seçme hakkına sahiptir.. Yani âlimlerin mutlak velayeti ya da aristokrasi anlamına gelmez. Sonunda o bireyin kendisinin sınırlı aklı, onun davranışına yön verecektir.

Âlimler emire biata zorlanamaz. İmam-ı Azam Ebu Hanife, emir tarafından dövdürülerek şehid edilmiştir.. Âlim içtihadı itibarı ile yöneticiye muhalefet edebilir ve halk da bu âlime tabi olabilir.. Emirin bu konuda zora başvurması istibdattır. Hatta bu ilahlık ve Rablik iddiasının eseri de olabilir..

Biad, bir kişinin bir başka kişiye bağlılık sözü değil, karşılığında cennetin satınalındığı bir sözleşmeye taraf olmaktır. Bugünkü yaklaşık tarifi ile siville siyasetçi arasındaki bir kontrattır.. Burada bir kişinin bir başka kişiye boyun eğmesi, tabi olması anlamı yoktur.. Her iki tarafın uyma mecburiyeti olan bir sözleşme vardır ve itaat bu söze’dir. Allah da kitabında, ‘söz verdiğinizde sözünüzde durun’ buyurmaktadır.

Siyasi velayet, temel haklar ve sözleşmenin korunması ile sınırlıdır. İlmi velayet, mukallidler, ya da hak sahibinin hakkını hukuka uygun kullanmaması durumunda sözkonusu olup, burada tercih edilecek taraf icma, yoksa cumhurun yolu, yani çoğunluktur.

Mülkiyetten kaynaklanan velayet, bir kişinin çocuğu üzerindeki velayet hakkı gibidir. Çocuğunu tedavi ettirmemekte direnen adamdan çocuğu alıp, genel kabul gören bir şekilde tedavi ettirilir. Burada velayet âlimlere geçer.

Bazıları hemen şunu söyleyecektir: “Sizden olan ulul emre itaat edin”. Peki bizden olan kim? Dinimizden, ırkımızdan, mezhebimizden, köyümüzden, ideolojimizden olan mı? Burada “sizden olan”, Allah bilir, yetkisini sizden alan, size hesap veren ve sizin denetlediğiniz, biadlaştığınız (anlaştığınız) kişidir. Bu kişinin işleri Allah’a ve Resûlü’ne uysa dahi, verdiği söze uymuyorsa yine azledilebilir. Hatta siz bu kişiye yetkiyi, zaman şartına da bağlayabilirsiniz.. Yetkiyi ele geçiren kişinin kendi kanaatlarını mutlak anlamda size dayatma hakkı da yoktur.. Onun istişaresi sadece onu bağlar, benim istişarem de beni. Tabii ki kendi istişaresini, kanaatını başkalarına dayatamaz.

Hiçbir siyasi, la yüs’el değildir. Fikirleri mutlak değildir.. Kutsal da değildir.. Kutsal devlet, kutsal kral anlayışı geçmişte büyük felaketlere sebeb olmuş, Tanrı krallar ortaya çıkmış ve bu kişiler, İlahlık ve Rablik taslamışlardır..

İstişare de, istihare de var. Âlimler kendi arasında, halk kendisi arasında konuşacak. Âlimler topluma nasihat edecek. Ama hiçbiri kendi kanaatını / zannını, içtihadını / görüşünü mutlaklaştırmayacak.. Halka ve mukallitlerine öğütleyecek. İnsanlar da bunları dinleyecek. Güvendiği kişilere danışacak. Bilişecek. . Anlamaya, akletmeye çalışacak. Sonunda kendisi karar verecek..

Emirin diğer insanlara üstünlüğü, muhtarın mahalle halkına üstünlüğü gibidir bugün.. O üstünlük sadece birtakım vekaletlerle sınırlı ve kamu düzeni ile ilgili işler sebebi iledir.. Trafik polisinin trafiğe hakimiyeti gibidir. Bu söylediklerim konusunda, benim gibi düşünmeyen kardeşlerim bile en az benim kadar doğrudurlar. Ama ben böyle düşünüyorum. Delillerim de bunlar. Başka bir delil, bir başka kardeşimin gönlünde bir başka davranışları için mehaz teşkil etmiş olabilir. Biz hepimiz kendi yaptıklarımız ve yapmamız gerekirken yapmadıklarımız, söylediklerimiz ve söylememiz gerekirken söylemediklerimizden tek tek hesaba çekileceğiz,

Bizim bu dünyada tartışıp durduğumuz şeylerin hakkikatini Allah bize öbür dünyada gösterecektir. Ve bizler, hiç kimsenin kimseye hiçbir konuda faydasının olmadığı, anaların evlatlarından bile kaçtığı bir zamanda yalnız başımıza imtihan olacağız.

                                                                                                                       Abdurrahman Dilipak ( Vakit:30-31.03.2006 )