Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun Biz Kimiz ? İlkelerimiz
 ŞERİAT   NEDİR ?

                                                                   Şerİata övgü
    ABD’nin önde gelen gazetesi New York Times, bundan iki ay kadar önce İslam hukuku hakkında çok uzun, kapsamlı ve önemli bir makale yayınladı. `
Şeriat, Hukuk Devleti Anlamına mı Geliyor?` (Does Shariah Mean The Rule of Law?) başlıklı yazı, Harvard Üniversitesi`nden genç hukuk profesörü Noah Feldman`ın imzasını taşıyordu ve epey de `ezber bozucu`ydu.
   Feldman, önce `ezber`e değiniyor ve şöyle diyordu: `
Çoğumuz için `şeriat` kelimesi, kesilen eller, taşlanan zaniler ve baskı altına alınan kadınlar gibi korkunç şeyleri çağrıştırıyor.`Ama hemen ardından ekliyordu: `Oysaki, İslam hukuku, tarihinin büyük bölümünde, aslında dünya üzerinde var olan en liberal ve hümanistik hukuk ilkelerini sunmuştur.`Feldman`ı bu yargıya ulaştıran analiz yöntemi, İslam hukukunu, geliştiği dönemin diğer hukuk sistemleri ile karşılaştırmaktı. `Şeriat`tan dehşete kapılan Batılılara şu hatırlatmayı yapıyordu:`Geleneksel İngiliz yasalarının 5 şilinden yüksek hırsızlıklar ve daha pek çok suç için idam cezasını öngördüğünü bugün kim hatırlıyor? Ya da işkencenin 18. yüzyıla dek çoğu Avrupa ülkesinde adli sistemin meşru bir unsuru olarak kabul edildiğini kaç kişi biliyor? Cinsiyet ayrımcılığına gelirsek, İngiliz geleneksel hukuku (common law), evli kadınlara herhangi bir mülkiyet hakkı tanımıyor, hatta onlara kocalarından bağımsız bir hukuki kişilik bile atfetmiyordu. Öyle ki İngilizler elde ettikleri sömürgelerde şeriat hukukunu kaldırıp kendi hukuklarını uyguladıklarında, bunun sonucu, kadınları şeriatın kendilerine verdiği haklardan mahrum bırakmak oldu.`Feldman, makalesinin devamında şeriatın İslam medeniyetinde modern çağlara dek iktidarı denetleyen ve toplumun haklarını koruyan bir adalet kaynağı olduğunu da hatırlatıyordu. Şeriatı geliştiren ulema, bazen dünyevi iktidarın hizmetine girmişse bile, çoğu zaman onu sınırlandırmış, keyfi idarenin önüne geçmişti. Feldman`ın deyimiyle, `şeriat, mahkemelerde kayırmayı yasaklamış, fakir ve zengine eşit muamale yapılmasını emretmiş, hatta bugün bazı Ortadoğu ülkelerinde yaşanan namus cinayetlerini lanetlemiş`ti. Zaten Osmanlı`da sarayı protesto ederken kullanılan `şeriat isteriz` sözünün manası da aslında `adalet isteriz`dir.Bugün ise `şeriat isteriz` sözü bize Taliban`ın korkunç düzenini hatırlatıyor. Bu da elbette sebepsiz değil. Feldman`ın da vurguladığı gibi, İslam hukuku, `içtihat` geleneğinin sönmesi ise durağanlaşmış ve çağın standartlarının çok gerisine düşmüş durumda. Ama bunun nedeni, şeriatın özünde var olan bir sorun değil, Müslüman dünyanın son iki yüzyıldır içine düştüğü kriz. Bunun sebepleri ise dini değil, siyasi, ekonomik ve coğrafi.Zaten kendini geliştirmeyen her hukuk sistemi çağın gerisine düşer. Atatürk döneminde yapılan büyük kadın reformu bile bugünün standartlarının gerisinde kaldı ki, 2001-2004 yılları arasında bir dizi hukuki düzenleme ile kadınlara yeni haklar verdik. İslam hukuku da, eğer bazı ilahiyatçıların belirttiği gibi hükümlerin `láfzından` ziyade `maksadını` dikkate alan dinamik bir `usül` ile yorumlanırsa, pekálá gayet `liberal ve hümanistik` olabilir. Zaten Feldman`ın dediği gibi, yüzyıllar boyunca öyle olmuştur...
                                                                                                                                                                                      ( Star-Mustafa AKYOL: 2008-05-21)

                                                         Oxford’a göre Şeriat nedir?
   Birçok kişi için, şeriat kelimesi alarm zilleri çaldırır...Bu tepkilerdeki endişeler, şeriat teriminin ortak yanlış algısını yansıtır. Yanlışlık, terimin iki anlama geldiği gerçeğinden kaynaklanır. En yaygın kullanımda, şeriat (yol, izlek) İslam kanunundan söz eder. Dünyanın her yerindeki Müslüman ülkelerde, evlilik, boşanma ve miras konularına bakan şeriat mahkemeleri vardır. Bazı ülkelerde, örneğin Suudi Arabistan ve Pakistan’da, şeriat kanunun yetkisi ceza ve ticaret hukukun belirli yönlerini de kapsar. Her iki ülkede de, örneğin, yasal kanunlara had(hudüd) cezaları da dâhil edilmiştir. Had cezaları –örneğin, zina için taşlama ve hırsızlık için elin kesilmesi- İslam’ın ilk zamanlarında uygulanmıştır ve yargıcın takdiriyle cezalandırılabilecek ve tazmin ya da kısas yoluyla çözülebilecek diğer suçların aksine mecburi sayılmışlardır.Ancak şeriatın çok daha geniş bir anlamı da vardır. Kur’anda vahyedilen ve Peygamber Muhammed’in Sünnet’te örneklendirdiği İslam’ın çekirdek inançları ve uygulamalarıyla bu kaynaklardan çıkarılan kanunları kapsar. Esas inançlar ve uygulamalar sabit kalırken, onlardan çıkarılan kanunlar zamanla değişir ve belirgin farklılıklar gösterir. Bunun nedeni bu kanunların çoğunun Kur’andan ve Sünnet’ten yorum yoluyla çıkarılmasından kaynaklanır. Kur’an, örneğin, miras tanzimi gibi bazı kesin yasamalar içerir. Ekseri otoriteler, bu düzenlemelerin yoruma bağlı olmadığına inanmaktadır. Ancak Kur’an öğretilerinin çoğunluğu belirli hukuki kurallara tercüme edilmesi için insani çabaya ihtiyaç duyan ahlaki rehberlik ve tavsiyeler şeklindedir. Kur’an ve Sünnet’i yasal anlamlarının anlaşmasındaki insani çabaya fıkıh (anlama) adı verilmektedir.Fıkıh terimi aynı zamanda insani çabayla tertiplenmiş yasalara atıf için de kullanılır. İlahi kaynaktan geldiğine yani mükemmel ve değişmez olduğuna inanılan şeriat kanunlarının aksine, fıkıh kanunları insan mahsulüdür ve bu nedenle gayri mükemmel ve yenilenmeye meyilli olarak görülürler. Gerçekten de, İslami hukukun gövdesi 14 yüzyıldan beri gelişmektedir ve farklı şartlar ve değişen şartlara göre uyarlanmıştır ve İslami yasal yürütmenin 5 ekolü ortaya çıkmıştır. Diğer herhangi bir yasal sistemde olduğu gibi, yorumlar farklılıklar göstermektedir, bazı kurallar yürürlükten kaldırılırken yenileri ortaya çıkmıştır. Fıkıh’ın resmi “kökler”inden biri de, şartlar zorladığında kuralları yeniden yorumlama amacı taşıyan entelektüel çabadır. (içtihat)...Sürgündeki Tunuslu düşünür Raşit Gannüşi, toplumun otoritesi olarak tanımladığı şura yani Kur’anın katılımcı hükümet prensibine dayanarak, laik demokrasilere Müslümanların katılımını savunur. “Bağımsızlık, kalkınma, sosyal birlik, sivil haklar, insan hakları, siyasi çoğulculuk, yargının bağımsızlığı, basın özgürlüğü, cami ve İslami ibadetlerinin özgürlüğü” gibi hayati İslami amaçlara ulaşmak için yardımcı olmaya hevesli herkesle Müslümanlar çalışmalıdır.Hangi kanunların kesin olarak içtihada tabi olması noktasında birçok farklı görüş vardır. Muhafazakar alimler arasında inandıkları kanunların şeriat olarak korunması ve bu nedenle de içtihada tabi olmaması gerektiği yaygındır. Reformcu düşünürler, şeriat ve fıkıh arasındaki farkı çok daha önemli vurgu yaparlar. Bu tartışma tarih boyunca İslami söylemin bir özelliği olmuştur.Ünlü hukuk alimi İbni Teymiye (1328) Allah’ın vahyi ve ideal olara şeriatın teknik kullanımıyla, belirli kurallardan söz eden jenerik kullanımı arasını ayırmada başarısız olanları eleştirmiş ve cahil ve adil olmayan kadıların kararlarının şeriatla karıştırılmasına karşı uyarmıştır. Şeriat metinleri hangi kanunlarla adil ya da değil hüküm verilebileceği ölçüsü dahi koymuştur: şeriatın “maksatları” ve “amaçları” (makaşit). Bu amaçlar arasında yaşama, din, aile, mülk ve fikir hakkı olarak tanımlanan insan haklarının korunması da vardır. Eğer bu haklar korunmuyorsa, kanunlar yeniden düşünülmelidir.Müslümanların şeriatın ebediyetine ve evrenselliğine vurgu yaptıkları doğrudur, ancak bu İslami kanunların değiştirilemez olduğu ya da herkesin İslami kanunla yönetilmesi gerektiği anlamına gelmez. Bunun anlamı şeriatın değer ve amaçlarının hayatın tüm yönlerini kapsadığıdır. Bazı alimler şeriatın amaçlarını yerine getiren her yasanın doğal olarak İslami olduğu dahi öne sürmüşlerdir. Şeriatla yönetildiğinde dünyanın daha iyi bir yer olacağına inanan Müslümanların var olduğu doğrudur. Açık sözlü bir azınlık dışında yine de bu duruş ruhsaldır, siyasi değil. Tamara Sonn (
21 Ağustos 2008 )

                 
                            

                  

 

                                  

             



                                                                 
GAVUR ANLADI AMA MÜSLÜMAN HALA FRANSIZ !

        

    

                                               Demokrasi kemale mi eriyor yoksa şeriat mI  geliyor?
   İngiltere Danıştay Başkanı’nın yönettiği ‘İngiliz Hukukunda İslam’ konulu konferanslar serisinin ilkinde, ‘şeriat’ kavramının sadece yanlış anlaşılmadığı, aynı zamanda bazı ortamlarda onun ‘ilkelce’ sayılabilecek uygulamalarından korkulduğu, bu yüzden de bu korkuyu doğuran uygulamalara odaklanıldığı vurgulanmıştır. Daha sonra Tarık Ramazan, Abdullah Saeed, Mona Siddiqui gibi Müslüman bilim adamları ve Louis Gardet gibi İslam uzmanlarına göndermelerde bulunularak şeriatın aslında nihai halini almış bir hukuk sistemi olmayıp Allah’ın insanlardan istediği iradesi ve bu evrensel prensiplerin dünyadaki ‘uygulamaları’ için gerekli olan bir düşünce ve çerçeve olduğu belirtilmektedir...Canterbury Başpiskoposu olan Dr. Rowan Douglas Williams’a göre şeriat her zaman ve her yerde uygulanabilecek hazır bir sistem değil, aksine bir hukuk metodolojisidir ve şeriatın bazı unsurlarının İngiltere’de uygulanması ‘kaçınılmazdır’...Aslında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettiğinde yürürlüğe soktuğu ‘millet sistemi’ olarak bilinen ve gayr-i Müslimlerin kendi aralarındaki medeni hukuka dair anlaşmazlıklarını çözmek için kendi mahkemelerini kurmalarına izin vermesinden 555 yıl sonra Dr. Williams benzeri bir uygulamayı teklif etmiş ve günümüzün ‘liberal, demokratik ve hukuk devleti’ ikliminde ateşli tartışmalara sebep olmuştur. Bu açıdan bakıldığında Batı’nın ‘çokkültürlülüğü’ uygulama ve yaşama tecrübesi edinebilmesi için bir hayli fırın ekmek yemeğe ihtiyacı olduğu görülmektedir...(
29 Eylül 2008)


                    
                               “ŞERİATSIZ DİN” YA DA “ALLAHSIZ İSLAM”
     Gallup, "şeriat" araştırması yapmış ve Türkiye'de "şeriat" isteyenlerin oranı oldukça yüksek çıkmış. Özellikle de kadınlarda! Aslında araştırmanın amacı “İslam ve demokrasi” Gallub “Türkiye, Filistin, Mısır ve Lübnan’da dini geçmişe sahip iktidarların oluşması sonrasında İslam ve demokrasinin birbirine uygun olup olmadığını incelemek istemişler.. Türkiye, Mısır, Lübnan, Bangladeş, İran, Ürdün, Pakistan, Mısır, Endonezya ve Fas’tan oluşan 10 ülkede 100 bin kişiyle yapılan ankete göre, Türkiye’de şeriatın yasalarda bir şekilde yer almasını isteyenlerin oranı yüzde 32 !“Şeriat tek yasa kaynağı olmalı” diyenlerin oranı yüzde 9 olarak belirlenirken, ankete katılan Türklerin yüzde 11’i bu konuda ’kararsız’ kalmış.
    Türkiye ile ilgili diğer sonuçlar şöyle: İslam ülkelerinde şeriata en çok karşı çıkan ülke de Türkiyeymiş. Oran %57. Türkiye’de halkın yüzde 88’i anayasada düşünce özgürlüğünün bulunması gerektiğine inanıyormuş. Gerisi ne istiyormuş aceba.. Türkler’in yüzde 86’sı, “Din, günlük hayatımda önemli bir yere sahip” diyormuş.. Buyurun şimdi. %86 böyle diyor, %57si ise Şeriata karşı. Bundan nasıl bir sonuç çıkar: Bu insanlar ne dediklerini bilmiyorlar.
    Türkler’in yüzde 24’ü dini liderlerin, anayasa oluşturulması sırasında doğrudan ya da danışman olarak rol alması gerektiğini söylüyormuş. Zengin ve eğitimli olan Müslümanlar radikal olmaya çok daha yatkınlarmış ve Kadınlar erkeklere göre daha çok şeriat istiyormuş.. Kadınların çoğunluğu, yasalarda şeriatın mutlaka yer alması gerektiğini düşünüyor, ancak aynı zamanda kadın haklarına da inanıyormuş.Terörle savaş Müslüman dünyasında radikalleşmeyi artırdı ve Amerikan karşıtlığının çok yüksek seviyelere tırmanmasına sebep olduğu da bir başka gerçek.Gallubçuların mı kafası karışık, yoksa vatandaşın mı bilmiyorum ama, bu işi bizim mediamızın ve aydınlarımızın anlamadığı çok açık..
    A benim yurdumun canım aydıncıkları, şeriatsız din olur mu kardeşim..Önce şeriat ne demek. Siz bunu ne anlamda soruyorsunuz, karşınızdaki ne anlıyor? Şeriat, etimolojik açıdan geniş yok, pınarın gözü / Pınarın gözüne giden yol anlamına geliyor.. Teknik anlamda ise Şeriat Hukuk, meşruiyetin kaynağı demek. Yani “Gayrimeşru” dediğiniz zaman “ Şeriata uygun değil” demiş olursunuz. Teolojik anlamda ise bir dinin emir ve yasakları demektir. Yani dini anlamda meşruiyeti ifade eder. Bir Müslümanın şeriata karşı çıkması, “ben Türkiye vatandaşıyım ama bu ülkenin hukuk düzenine inanmıyor ve güvenmiyorum”demektir.. Müslümanım dediğiniz zaman, İslam şeriatına şeksiz şüphesiz iman ve ona uygun yaşama sözü vermiş olursunuz.. Yani içki içmekle bir Müslüman dinden çıkmaz ama, bu iş vejeteryan olduğunu söyleyip arkasından da köfteye bayıldığını söyleyip arkadaşlarını köfte partisine davet etmeye benzer. Sosyalist olduğunu söyleyip tefecilik yapan adamın durumuna düşer sonra kişi. İnek kasaplığı yapan Hindudan (İneğe tapan kişi) ne farkı kalır insanın o zaman..Laiklikle kafasını bozmuş birileri, şeriatı, herkesi belli bir dinin, hatta belli bir mezhebin elinde, onun ruhbanları tarafından topluma dayatılan, karşı çıkanların acımasızca cezalandırıldıkları, ellerinin kollarının kesildiği bir düzen gibi, diktatörlük gibi göstermeye çalışıyor. Kendi ideolojileri İslamdan daha yüce, Allah(cc)den daha merhametliler (haşa)!Yani din devleti olacak, herkes belli bir dinin politikacılar tarafından yorumlanan ve din adamları kadrosu tarafından oluşturulacak bir yönetim mekanizması olarak görmeye/göstermeye çalışıyor.. Burada asırlardır Hristiyanların ve Yahudilerin, Sabiilerin, hatta Ezidilerin (Şeytana farklı bir misyon yükleyen inanç topluluğu), Mecusilerin yaşadığını unutuyorlar.. Müslümanlar asırlarca Hindistanı, İspanyayı, Balkanları, Afrikayı yönetti, ne oldu?
     Ermeni meselesini çıkartanlar dindar insanlar değil, aksine seküler tiplerdi. İttihat Terakkiciler değil mi idi onlar.. Biz tabiri caizse şeytanı kutsayanlarla birlikte bin yıldır burada, İslam geleneği ve toplumu içinde barış içinde bir arada yaşamadık mı? Bunlar Cumhuriyeti de, Demokrasiyi de, Laikliği de bilmiyorlar. Tarihten de haberleri yok. İslamı da bilmiyorlar.. Benim yıllar önce yayınlanan “Yaşasın şeriat” diye bir kitabım vardı. Belki de onu yeniden yayınlamak gerekiyor. Namık Kemale baksınlar, Saidi Nursi’ye, Eşref Edibe, baksınlar, isterlerse İncile, Tevrada baksınlar ya da Türk Tarih Deyimleri sözlüğüne baksınlar bakalım Şeriat neymiş..Bir Müslümana “şeriat istiyormusun” diye sorulur mu? Bunun Hinduya “inek eti yiyor musunuz“ diye sormaktan ne farkı var. Ya da bir erkeğe “hamilemisiniz” diye sorulur mu? İnek eti yiyen hindu, ya Hindu değildir, ya da dinine ihanet ediyordur. Dinine ihanet eden biri ise kimse sadık olabilir!.. Ya da çifte standartı, iki yüzlü, münafık biridir ki, münafık kafirden eşeddir.. Böyle bir yanlış içinde olan kişi günahkar kabul edilir..O kadar. Yani siz günahkarların oranını bulmuş olursunuz böyle bir anketle... Şeriattan yana değilse ve “Müslümanım” diyorsa ya İslamı, ya da Şeriatı bilmiyordur, ya da sizden korktuğu için aklı karışmıştır zavallının.. Böyle bir kamu oyu araştırması sosyolojik yapıyı değil, cahilli ve korkuyu gösterebilir ancak.. Eski Ahid (Tevrat), Süleymanın meselleri 28/9 da “Kim şeriatı dinlemekten kulağını çevirirse, onun duası da mekruktur (Kerihtir / Pistir)” der. Kur’an-ı Kerimde “Dualarınız olmasaydı, ne işe yarardınız ki” der. Dinde böylesine önemli bir yeri olan dua konusunda, kulağını şeriattan çeviren biri için Tevratın dediği budur.. Şeriatsız bir din, Allahsız bir İslam olmaz.. Halksız demokrasi isteyenler kutsalı olmayan bir din dayatmak istiyorlar bize. Dinimizi, kendi ideolojik ve politik standartlarına indirgemek istiyorlar.. Bize İlahlık (Hüküm koyucu) ve Rablik (Terbiye edici) taslıyorlar.. Bize din biçmeye kalkıyorlar.. Devlet, anayasa ve yasaların varlık ve meşruiyeti, birey ve toplulukların temel hak ve hürriyetlerini korumak olması gerekirken, bizzat bu yapıları korumaları gereken bir değere karşı tehdit olarak yorumlayan bir anlayışla, dini potansiyel bir risk ve tehdit olarak göstermeye çalışıyorlar..Soru da yanlış, cevap da. Zırva te’vil götürmüyor sonunda. Veri yanlış olunca yorum da yanlış oluyor sonunda..Her Müslüman şeriatçıdır ve şeriat sizin sandığınız gibi (şeriatı tehdit olarak görenlere söylüyorum) bir şey değildir..
 ( Abdurrahman DİLİPAK-Vakit: 2007-02-25 )


                                                                      
 
Ş E R İ A T
      "Biz bu sayıda 'Kahrolsun' ve 'Yaşasın' sloganlarıyla duygularımızın,korkularımızın, inancımızın,inkarımızın konusu olagelen 'Şeriat'ı  düşüncenin konusu yapmayı amaçladık." İşte bu iddiadan yola çıkarak, son sayısını, özel bir 'dosya' halinde,hayli netameli bir konuya ayırmış İslamiyat  dergisi : Şeriat.
     Gerçekten de, bu ülkede şeriat, toplumsal bir antagonizmanın konusu haline gelmiş, daha doğrusu getirilmiştir. Şeriat Dosyası editörü, bu olguyu şu cümleyle vermeyi uygun bulmuş: "Bir tarafta Şeriat için canını vermeye hazır insanlar,diğer tarafta Şeriat'a karşı mücadele etmenin 'sevap' olduğu fetvasını veren savcılar, hukukçular…"
     Osmanlı'nın Yeniçerileri "Şeriat isterük!" diye ayaklanırken, gerçekte istedikleri şeyin ne kadar cahiliyseler, Cumhuriyet'in Yeniçerileri de "Kahrolsun Şeriat!"diye koro halinde tempo tutarken, düşmanı oldukları şeyin o kadar cahiliydiler.Cehalete dayalı dostlukla cehalete dayalı düşmanlığın, "cehalet" zemininde aynı gözede buluşması demeye gelen bu tavırların çıkardığı toz-duman arasında Şeriat, hep bir düş kuşu, hep bir Simurg olmayı sürdürdü.
       Şeriat, etimolojik olarak "suyun kaynağına varmak amacıyla, suya muhtaç canlılar tarafından oluşturulan işlek yol" anlamına geliyordu. Kur'an'da, ikisi "Şeria(t)"formunda olmak üzere, "Ş-r-a" kökünden türetilmiş dört kelime yer alıyordu. Bu kullanımlardan yola çıkılarak yapılan şu tesbit önemli: "Buradaki istiarenin suyun kaynağına değil de,kaynağa giden yola yapılması calib-i dikkattir. Dinî bağlamda bunun anlamı şudur: Şeria(t),ed-dîn'den tarihin her hangi bir anında bir topluma, bir peygamber(vahiy/kitap) aracılığıyla açılan yoldur; yani Şeriat, 'din' değil 'tedeyyün'dür. Lugat anlamında Şeria(t); canlıları hayat kaynağı olan suya götürürken; dinî anlamda Şeria(t) insanları ilahi hakikate bağlamaktadır."
     Peki, problem nerede yaşanmaktadır? Garaudy'e kulak verecek olursak,problem, suyun kaynağına sadık kalmak yerine, eskilerin kendi zamanlarında kaynağa ulaşmak için kullandıkları yola-yordama sadık kalmaya çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Oysa ki, bugün dün değildir.Garaudy'yi dinleyelim:
       "Şeriat, kokmuş su çekmek için gidilen durgun bir su birikintisi değildir. Böyle bir şey yeni susuzlara yalan söylemek olurdu. Şeriat,pırıl pırıl parıldayan ve akarken kıyılarını verimli kılan güzel bir nehirdir."
       Garaudy, geçmişi ve batıyı taklit batağına saplanmış cümle ölü canlara şunları söyler: "şeriat'ın gerçek anlamda uygulanmasının tembel bir lafızcılıkla hiçbir ilgisi yoktur. Gerçek bir uygulama, Kur'an ya da Sünnet'in koymuş olduğuher hükmün gerisinde, onun varlık nedeninin, onu hazırlayan ilkenin,uygulanmış olduğu tarihi şartların yeniden bulunmasını gerektirir... Şeriat, Kur'an'ın, tamamını açıklamış olduğu Allah iradesi tarafından emredilmiş olan fiillerimizin her biridir. O halde, Allah'ın rızası,her hangi bir ayeti, onu Kur'an'ın bütünselliğinden ve ona anlamını veren tarihi bağlamdan koparan lafzi bir okuma ile belirlenemez."
       Fas'ın yetiştirdiği cins bir kafa olan Muhammed Abid Cabiri de,Şatıbî'den söz ederken şöyle der: "Bu metodolojik yeniden yapılanma,kıyas veya nassların lafzi anlamları üzerinde yoğunlaşarak onlardan hükümler üretme yerine,Şeriat'ın genel amaçlarının anlaşılmasını gerektirmektedir." Gerek Garaudy gerekCabiri, bu noktada aynı gözede buluşuyorlar. İkisi de, Şeriat'ın hırsızlık için öngördüğü "kat-ı yed" cezasını, önerdikleri yöntem çerçevesinde yeniden okumaya tabi tutuyorlar. Buraya kadar güzel.
       Fakat, çıkış noktaları birbirinden tamamen farklı. Benim de asıl vurgulamak istediğim nokta burası. Garaudy'nin hareket noktası, "Bencil yararlarının savunulması üzerine" kurulan, "köleleştirici" Batı uygarlığının tek alternatifinin İslam olduğu gerçeğidir: "Başlangıç  dönemlerindeki yaratıcı atılıma sadık olan bir islam, yeniden insani ve ilahi inanç birliğinin bir mayası ve gerçek bir modernitenin yaratıcısı olabilir." Cabiri'nin hareket noktası ise, Garaudy'nin tersine "öyle bir  tedvin çağı ki, hareket noktası sürekli içtihad ve çağdaş hayata ayak uydurmaktır." (s.36) Cabiri'nin "tecdit" teklifinin eksenini "mevcut gelişmişlik düzeyineayak uydurabilecek yeni metodolojik çerçeveyi ortaya çıkarabilecek yöntemsel prensipleri yöneltmek" (s.42)oluşturmaktadır.Bir çuval inciri berbat eden de, Doğu'lu Müslüman aydının Batı karşısında duyduğu,işte bu aşağılık kompleksidir.

                                                          
"ŞerIat yaşasIn" ,  fakat nasIl?
     Tevhid, insanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan "islam"ın tüm ilkelerinin kendisinden neş'et ettiği temel değerdir. Tevhid, epistemik anlamda hakikatin kaynağının tek olduğunu, kozmik anlamda var olan hiçbir şeyin bu kaynaktan bağımsız düşünülemeyeceğini, sosyolojik anlamda insanların birbirleriyle ontolojik eşitliğini (vahdet) ve dolayısıyla kula ve eşyaya kulluğun, sömürünün, zulmün dışlandığını (adalet) ifade eder.

      Tevhid'in, bütün unsurlarıyla gerçekleşmesi, insanın Allah'ın iradesi karşısında gösterdiği tavra bağlıdır. İslam, Kur'anî anlamda, insanın Allah'a karşı duruşunu ifade eder; yani, insanın, varoluşunu Allah'tan bağımsız anlamlandıramayacağını ve anlayamayacağını farkederek, hayat tasavvurunun merkezine Allah'ı yerleştirmesidir. Bu da, insanın, gönüllü olarak tüm yaşamı boyunca eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmesi,sorumsuz davranmaması anlamına gelir.
      Allah, 'yaratma'yı kendisine meslek edinen (Hallâk), her an görev başında bir yaratıcı olarak (kulle yavmin huve fi-şe'n) aktiftir ve zamana, olaylara ve eşyaya müdahildir. İnsanlık tarihi boyunca gönderilen peygamberler ve onların taşıdığı vahiy, işte bu ilahi müdahalenin eseridir.Allah'ın tarihe müdahalelerinin hiç biri,zamandan, olaylardan ve olgudan bağımsız gerçekleşmemiştir. Aslında, bu müdahalelerin gerekçesi dahi, bizzat o zamanda ve mekanda yaşayanlar ve yaşananlardır.Şu durumda, Allah'ın hayata müdahalesinin iki boyutu inkar edilemez biçimde ortaya çıkıyor:
      1. Tüm ilahi müdahalelerde hiç değişmeyen ve hep aynı kalan temel nedenler,amaçlar ve ilkelerdir; ki, "Bugün size dininizi tamamladım"(5:3) ayeti bunu ifade ediyor. Bu ayetten sonra da "Şer'î hüküm" bildiren ayetler (Kelale ayeti gibi) inmeye devam ettiğine göre, bu ayette tamamlandığı ifade edilen "ilkeler"dir. 
     
2. Bu sabit ilkelerin farklı zaman ve zeminlere uygun ve uyarlanmış olarak 'teklif edilen' özel yol,pratik uygulamalar ve yöntemlerdir. İşte Kur'an'daki "Sizden her nebi için bir şeriat açıkladık" (5:48) ibaresi bu anlamı ifade ediyor.
       Şeriat'ın etimolojik anlamı, "canlıları suyun kaynağına götüren işlek ve geniş yol" olduğuna göre, 'şimdi ve burada' yaşayan insanları, yaşadıkları çağdan suyun kaynağına götüren yol nasıl bulunmalı? Çünkü,dünkü yol, dün yaşayan insanların kendi yaşadıkları zaman ve zeminden, yani onların 'şimdi ve burada'sından kaynağa giden yoldu. Bu gün o gün olmadığına göre, ne yapmalı?
      Farklı bir ifadeyle:İlahi kelamın lafzı "suyun" karşılığıdır. O lafızların ahlaki hedefleri ise o suyun "kaynağıdır". O kaynağa giden "yol" ise, tabiatıyla "sudan" daha fazla, "suyun kaynağıyla" yani "ahlaki hedeflerle "ilgili hükümlerdir. Söz konusu "ahlaki hedefler" ise, Allah'ın "ne dediğinden "daha çok "ne demek istediğini" tesbitle ilgilidir ve yapılacak en önemli görev budur: Allah'ın ne dediğinden yola çıkarak ne demek istediğini, yani muradını tesbit etmek.
      Ben, kendi payıma,Fazlur Rahman'ın şu sorusunu önemsiyorum:"Allah, toplumsal değişmeyi bütün vahiy tarihi boyunca, hatta Kur'an indirilirken bile dikkate alırken, Kur'an'ı tamamlarken bu tutumundan vaz mı geçti? Yoksa toplumsal değişme mi durdu? Zemahşeri'nin dediği gibi tarih boyu toplumsal değişmeye bağlı olarak değişen maslahatları gerçekleştirmek için yeni hükümler koyan Allah, 7. Miladi asırdaki bir toplumun maslahatlarının kıyamete kadar bütün insanlar için değişmeyeceğine mi karar verdi?"
     Bugün, Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olan her ilim sahibi, bu sorunun cevabını aramak durumundadır. Bugün, "düşünsel" bir cihada, bu ümmetin geçmişten çok daha fazla ihtiyacı var. Bilmediğinin düşmanı olan aldatılmış cahil yığınları bir yana bırakacak olursak, "Yaşasın menfaatlerimiz!" diyemedikleri için "Kahrolsun Şeriat!" diye tempo tutanları "insanın mutluluğu" önünde ciddi bir engel olarak görmüyorum; benim asıl endişem,"Yaşasın Şeriat!" diyenlerin, Allah'ın iradesine uygun yeni bir hayatın inşası için gerekli gayret, birikim ve "temsil kabiliyeti"nden yoksun olmalarından kaynaklanıyor.
    www.mustafaislamoglu.com


                                                         
    Antİ-şerİatİzmİn yasaklanmasI
 
   "...Hemen şuna benzer itirazların ileri sürüleceğini biliyorum:`Kimse İslam`a hakaret etmiyor, mahkum edilen, aleyhinde konuşulan, kınanan şey siyasal İslam'dır, şeriattır, şeriatçılıktır, din istismarıdır.` Dinin istismar edilmesi zaten İslam`a göre de haramdır, samimi bir dindar bunu yapamaz. Ama dini yaşamayı, yaşamanın bir parçası olan davranışları istismar saymak da `istismar` kavramını istismar etmek olur.
...Şeriat ve şeriatçılığa gelelim. Türk Dil Kurumu`nun sözlüğüne göre şeriat `Kur`an ayetlerine dayanan Müslümanlık yasasıdır`. İslami kaynaklarına göre `din, şeriat ve millet`kelimeleri, farklı bakış açılarından aynı şeyin üç ismidir; yani şeriat dindir, İslam`dır. Buna göre şeriat kutsaldır, dinin ya bir parçası veya tamamının adıdır, bir Müslüman'ın şeriatçı olmasından daha tabii bir şey olamaz. Yine TDK`nun sözlüğüne göre şeriatçı `Çağdaş yasaların yerine şeriatın uygulanmasını isteyen kimse`dir. Laikliğin bulunmadığı ortamlarda bir Müslüman'ın bunu istemesi zaten inancının bir gereğidir. Laik ülkelerde ise `başkalarına dayatmamak, bütün vatandaşları ona mecbur etmemek şartıyla Müslüman'ın, şeriat kurallarını hayatına uygulaması ve buna imkan verilmesini talep etmesi de` yine inancının tabii bir sonucudur..."  ( Hayrettin KARAMAN- Yeni Şafak:18.11.2005)

  
                                                               Şeriat düzeni İstemek
   Samimi dindar bir Müslüman'ın kendisi için şeriat istemesinden, şeriata uygun yaşamayı talep etmesinden daha tabîî bir şey olamaz. Bunun manası, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vermeden (vermediği sürece ve alanlarda) Müslüman'ca yaşama hak ve imkanının tanınması, önlerine "laiklik, çağdaşlık, ilkeler vb." adına engellerin konmamasıdır. Bütün hür ve demokrat ülkelerde din özgürlüğü vardır, bizde olandan fazla vardır ve "din özgürlüğünü sağlamak için yapılan düzenlemeler laikliğe aykırı olarak anlaşılmaz, yorumlanmaz". Mesela bir yerde ilgili bakanlık "dini inançları gereği şurada ve burada baş örtmek serbesttir", "Din eğitimi isteyenlere devlet bu imkanı verir ve gerekli düzenlemeleri yapar, tedbirleri alır veya sivil topluma imkan tanır" diye bir kanun çıkarsa, bir karar alsa, bir genelge yayımlasa kimse (başta mahkemeler) bunu laikliğe aykırı bulmazlar, iptal etmeye kalkışmazlar. Başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar verecek şekilde (bunu istemeyen başkaları için) şeriat istemek insan hak ve özgürlüklerini korumayı ilke edinen demokrasilerde asla müsamaha edilemeyecek, izin verilemeyecek bir taleptir. Ama bu talebin ceza ile karşılanmasının şartı "cebir ve şiddettir". Demokrat ülkelerde dine dayalı düzen istemek, bunu yazmak ve konuşmak suç değildir. Faşist veya dinci partilerin kurulması bile tartışılmakta, bazılarında buna da izin verilmektedir. Kesin olarak yasak olan şey, cebir ve şiddet kullanarak başkalarına din ve ideoloji dayatmaktır. Türkiye'de gerek kişinin kendisi için ve gerekse -cebir ve şiddete başvurmadan- genel olarak şeriat istemesi laikliğe aykırı sayılmakta ve engellemek için yaptırım uygulanmaktadır.
   Peki İslam'a göre insanlara cebir ve şiddet kullanarak din dayatmak, bu manada herkes için şeriat istemek caiz midir?
   Bu soruyu "herkes Müslüman olacak ve Müslümanlar gibi yaşayacak" şeklinde anlarsak caiz değildir; bu "dinde zorlama" demektir ve İslam bunu menetmektedir. Şeriatla yönetilen toplumlarda da -bir manada- çoğulcu bir toplum yapısı vardır; farklı dinler ve kültürler bir arada -hak ve özgürlüklerden azami yararlanarak- var olurlar, yaşarlar. Demokrasilerde izin verilmeyen, İslam'da ise -mümkün olduğunda- istenen şey, "Müslüman'ım diyenlerin topluma açık yerlerde İslam'a aykırı davranışlarda bulunmamalarından, eğer olursa engellenmesinden" ibarettir.
    Hem şeriat isteyenlerin hem de şeriat tehlikesinden söz ederek meşru olan dindarlaşmayı engelleyenlerin bu konuları doğru bilmeleri, bilerek davranmaları gerekiyor. Demokrasi ile idare edilen ülkelerde şeriat isteyenler de engelleyenler de olmayacak şeylerin peşine düşmemelidirler. Mümkün olan, çoğulcu demokratik bir toplumda herkesin inandığı gibi yaşaması ve başkalarını zorlamadan taraftarlarını arttırmak için meşru gayretler içinde olmaları, devletin de tarafsızlığını korumasıdır.  (Hayrettin KARAMAN: Yeni Şafak: 17 Mart 2011)


           Bir ülkede İslam'ın bir bütün olarak (ferdin ve cemiyetin hayatında) uygulanmasının ön şartları vardır
a) Üst yönetici seçimle iş başına gelecek ve yine belli nitelikleri taşıyanlar arasından seçilmiş bir heyetle danışma yapacak, onların denetim ve tekliflerine açık olacak, güvenlerini kaybettiği zaman da yerini ehline terk etmeyi kabul edecektir.
b) Hem dini hem de çağı iyi bilen alimler ve uzmanlardan oluşan "bağımsız, özerk, hür" bir ictihad heyeti (şûrası) bulunacak, bu heyet İslam'ın -bugünkü dünyanın- belli bir coğrafyasında uygulanmasına esas teşkil edecek olan model, plan ve projeleri hazırlayacak, yöneticilere ve yasama meclisine bu manada yardımcı olacaklardır.
c)Uzun zaman İslam'ın tam olarak uygulanamadığı ülkelerde insanlar (Müslüman'ım diyenler dahil) birçok farklı (dine aykırı) alışkanlıklar, inanç, düşünce ve tasavvurlar...edinmişlerdir. Bunları bir gün içinde yok etmek, değiştirmek mümkün değildir; bu manada "karşı devrimler" de başarılı olmamışlar, yıllarca baskı altında tutulan insanlar hürriyete kavuşunca önemli ölçüde değişmedikleri ortaya çıkmıştır. Bu sebeple uzun ve kısa vadeli eğitim ve kültür programlarına ve bunların sabırla, sırayla, tedricen uygulanmasına ihtiyaç vardır. Ben bu ön şartların yerine geldiği bir İslam ülkesi de bilmiyorum.
(Hayrettin KARAMAN:
İslam Ülkeleri ve Şeriat)
 

                                                                                 
                                                                                     
 
Şeriat Gelmez, YAŞANIR
   Son çeyrek asırda yüce dinimize yapılan sataşmaları az buçuk takip edenler, “..Allah bizi ‘Şeriattan’ korusun” cümlesini ve bu cümlenin sahibini çok iyi hatırlayacaklar.O yıllarda bu ünlü kişi ve onun bu saçma sözü çok tartışılmıştı. Semavi dinleri iyi bilenler ise bu cümlenin komikliğine, sadece katıla katıla gülmüşlerdi.Nüfus kâğıdında ‘Dini: İslam’ yazdığı halde İslam dinini, şartlarını ve prensiplerini öğrenemeyenlerin bir kısmı bu cümleyi benimsemişler, bir kısmı ise oldukça temkinli yaklaşmışlardı. Polemiğe girmemek ve hiç kimseyi incitmemek için, o isimi vermeden, sadece bu garip cümleyi tahlil edeceğiz.
*Çok önemli olan bu konuyu bu gün ele almamın sebebi; son aylarda da buna benzer cahilce sözlerin çokça kullanılır olmasına seyirci kalmamak içindir. Çünkü, şeriat cahillerinin bu tür cümlelerini, dinleyip de farkında olmadan kabullenen Müslümanların, imanları tehlikeye düşmektedir. Bizim görevimiz ise sadece doğruları hatırlatmaktır…Şimdi, öncelikle ‘ŞERİAT’ sözcüğünü tanımlayalım:Geniş kapsamlı lügatlerden aynen alıyorum. Şeriat; Arapça kökenli bir sözcük olup; "yol, mezhep, metod, âdet, insanı bir ırmağa, su içilecek bir kaynağa ulaştıran yol" anlamına gelir. İslam dinindeki terimsel anlamı ise "ilâhî emir ve yasaklar toplamı", "İslam'ın kutsal kitabı Kur'an'ın âyetleri, İslam'ın son peygamberi olan Hz. Muhammed'in söz ve fiilleri (sünnet/hadis) ve İslâm bilginlerinin görüş birliği içinde bulundukları hususlara dayanan ilâhî kanun"dur. Kısaca, dini hükümlerin bütünü ve dinin dünyevi ve maddi yönü olarak tanımlanabilir…
• Çok net olarak görülüyor ki, Şeriat=Allah’ın c.c. emir ve yasaklarıdır… Yukarıdaki açıklamada görülen Kur’ân ayetleri de, Allahın c.c. buyrukları da, Sünnet ve hadisler de, Allah’ın c.c. görevlendirdiği Peygamberin sözleri ve fiilleri de, her biri yüce Allah’a c.c. ait fermanlardır. Şimdi bilinçli bir şekilde, yukarıdaki cümleye tekrar dönelim. “..Allah bizi Şeriattan korusun!...”
• Şu çelişkiye bakınız: Allah’tan c.c. bir şey talep etmek, şeriatın bir hükmüdür. Şeriat de Allahın c.c. hükümleridir. Bu anlı, şanlı ve unvanlı kişi, Şeraitin hükmü ile aynı Allah’a c.c. sığınıyor ve Allah’u tealanın hükümlerinden de korunmak istiyor…Yani askerlikten kaçan bir kişinin, jandarma komutanlığına sığınıp “beni şu askerlikten koru” demesi kadar saçma ve gülünç bir olay…
Demek ki; otuz yıl değil 130 yıl da okusa, insan yine bazı konuların cahili olabiliyor.
• Keşke insanlar, cahili oldukları konularda hiç konuşmasalar. Değil mi?... Ne demiş atalarımız: Hiç olmazsa ‘sus’ da, millet seni bir şey biliyor zannetsin… (İslam’ın zenginliklerinden nasibi olmayan bazı siyasilerin, abuk sapık ‘fetva’ vermeleri, bu günkü konumuzun dışındadır.) Bazı okurlarımın kafasına takılabilir düşüncesiyle, ‘Şeriat ile idare’ konusunu da bir nebze açmak istiyorum.
• Şeriatı bilmek ve yaşamak ayrı bir şey, ‘şeriat ile idare’ ise apayrı bir şeydir. Bu ikisini o makamlara gelen kişiler mutlaka bilirler. Ancak, halk tarafından bilinmesini hiç istemezler. Onun için yetkileri olduğu ölçüde, bunların öğretilmesini yasaklarlar…Çünkü onlar veya o zihniyettekiler sadece ‘şeriatla idareye’ karşı değiller, şeriata yani ‘Allahın tüm hükümlerine’, daha da açıkçası İSLAMA tümüyle karşıdırlar… 58 seneden beri “şeriat geliyooor”, “irtica hortluyor”, “rejim elden gidiyoor” gibi çığırtkanlıklarla, milleti korkutup durdular. Yarım asır geçti, ne gelen vaar, ne de giden... Alt yapı olarak, öncelikle dini eğitimi yasakladılar. Halkı, bu konuda bilinçsiz bıraktılar.
• İslam’a direkt olarak saldıramadıkları için, ‘uyduruk sloganlarla’ ve bir takım devletlerdeki o yörelerin an’aneleriyle karışan ve batıl âdetleriyle bulaşan şeriat düzenlerindeki haksızlıkları göstererek, yüce dinimize hâlâ saldırmaktadırlar…O ülkelerdeki bizlerden farklı olan ‘zorla namaz kıldırma’ ve ‘zorla çarşaf giydirme’ gibi uygulamalarını, sürekli nazara verirler. Oysa bu durum da, oradaki insanların örflerine göre, şefkatten kaynaklanan bir baskıdır. Ebedi Cehennemden zorla kurtarma baskısıdır.Bize göre ise bu baskı, yüce dinimizce bildirilen ‘imtihan sırrına’ ters bir davranıştır.
*Yani herhangi bir sınavda olan bir öğrenciye, hocası “sen şurayı yanlış yazıyorsun, şöyle yazacaksın” diyebilir mi? Hele hele zorla, “şu doğruyu kesinlikle yazacaksınız” diye onu azarlayabilir mi? İmtihanın, yani sınavın prensiplerine ters bir davranıştır bu… İşte aynen bunun gibi, Yüce Allah teala bizleri sınamak için bir takım emirler ve yasaklar ferman edecek, sonra da zorla uygulatacak. Olur mu böyle bir imtihan?...Eğer Allah c.c. öyle olmasını dileseydi, kâfirlere ve kendisine isyan edenlere bir kaşık su bile vermezdi. Üstelik kâfirlerin ve müşriklerin durumlarına üzülen habibi Muhammedi s.a.v. Yüce Allah şu âyeti kerime ile teselli ediyor. “Habibim, bırak onları kendi hallerine. Yesinler, içsinler, eğlensinler, dünya nimetlerinden nasiplerini alsınlar, emelleriyle oyalanadursunlar. Sonra bilecek (!) onlar…” (15. Sure, 3. Âyet. 263. S.)
• Bu gün ülkemizde, bizler halk olarak, Şeriatın % 95’ten fazlasını zaten yaşıyoruz ve uyguluyoruz. (Bazı önemli kurum ve kuruluşlar hariç.) Namaz, oruç, iftar, bayram, hac, zekât, kurban, cami, ezan, yardımlaşmak, ilim tahsil etmek, askerlik, sünnet olmak, çalışmak, asrın gerektiği teknolojiye ulaşmak için gayret sarf etmek, seçim yapmak, adalet ile hareket etmek ve sair uygulamalarımızın her biri, şeriatın hükümleridir. Tarihi kaynakları inceleyenler göreceklerdir ki “ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR” sözünün esas kaynağı Hz. Ömer’dir. Yani İslam halifesidir…M. Kemal Atatürk’ün de teyid ettiği (onayladığı) ve tüm adli mercilerde asılı olan bu cümle de, kesinlikle bir Kur’ân ve şeriat hükmüdür ve prensibidir.
(Bu ayet, her Cuma hutbede okunuyor) ( Haber1.com: A.Raif ÖZTÜRK : 02.10.2008)

                                                                                               
   BİR ANI
    Yaklaşık 20 sene önce idi.Hactan yeni gelmiş bir " taze Hacı " amcayı ziyaret edecektik arkadaşlarla.Neyse uzatmayalım selam kelam, hayırlı olsun, anlat,... sonra sıra geldi zemzemi içmeye.aldık elimize minik
zemzem bardaklarını, döndük kıbleye "bismillah" deyip ağzımıza götürecektik ki elim havada kaldı ! Çünkü hacı amcamın azından o an şu  laflar dökülmüştü:" Şeriattan Allah'a sığınırım !" ... !

 

                                  
 

                        
  

                    

 

                                            BİRAZDA GÜLELİM >>>   ŞERİAT NE İMİŞ... TIKLAYIN