|
Şerİata övgü
ABD’nin önde gelen gazetesi New York Times, bundan iki
ay kadar önce İslam hukuku hakkında çok uzun, kapsamlı ve önemli bir
makale yayınladı. `Şeriat, Hukuk
Devleti Anlamına mı Geliyor?`
(Does Shariah Mean The Rule of
Law?)
başlıklı yazı, Harvard
Üniversitesi`nden genç hukuk profesörü
Noah Feldman`ın
imzasını taşıyordu ve epey de `ezber bozucu`ydu.
Feldman, önce `ezber`e değiniyor ve şöyle diyordu: `Çoğumuz
için `şeriat` kelimesi, kesilen eller, taşlanan zaniler ve baskı altına
alınan kadınlar gibi korkunç şeyleri çağrıştırıyor.`Ama
hemen ardından ekliyordu: `Oysaki,
İslam hukuku, tarihinin büyük bölümünde, aslında dünya üzerinde var olan
en liberal ve hümanistik hukuk ilkelerini sunmuştur.`Feldman`ı
bu yargıya ulaştıran analiz yöntemi, İslam hukukunu, geliştiği dönemin
diğer hukuk sistemleri ile karşılaştırmaktı. `Şeriat`tan dehşete kapılan
Batılılara şu hatırlatmayı yapıyordu:`Geleneksel İngiliz yasalarının 5
şilinden yüksek hırsızlıklar ve daha pek çok suç için idam cezasını
öngördüğünü bugün kim hatırlıyor? Ya da işkencenin 18. yüzyıla dek çoğu
Avrupa ülkesinde adli sistemin meşru bir unsuru olarak kabul edildiğini
kaç kişi biliyor? Cinsiyet ayrımcılığına gelirsek, İngiliz geleneksel
hukuku (common law), evli kadınlara herhangi bir mülkiyet hakkı tanımıyor,
hatta onlara kocalarından bağımsız bir hukuki kişilik bile atfetmiyordu.
Öyle ki
İngilizler elde ettikleri sömürgelerde şeriat hukukunu kaldırıp kendi
hukuklarını uyguladıklarında, bunun sonucu, kadınları şeriatın kendilerine
verdiği haklardan mahrum bırakmak oldu.`Feldman,
makalesinin devamında şeriatın İslam medeniyetinde modern çağlara
dek iktidarı denetleyen ve toplumun haklarını koruyan bir adalet kaynağı
olduğunu da hatırlatıyordu. Şeriatı geliştiren ulema, bazen dünyevi
iktidarın hizmetine girmişse bile, çoğu zaman onu sınırlandırmış, keyfi
idarenin önüne geçmişti. Feldman`ın deyimiyle, `şeriat, mahkemelerde
kayırmayı yasaklamış, fakir ve zengine eşit muamale yapılmasını emretmiş,
hatta bugün bazı Ortadoğu ülkelerinde yaşanan namus cinayetlerini
lanetlemiş`ti. Zaten Osmanlı`da sarayı protesto ederken kullanılan `şeriat
isteriz` sözünün manası da aslında `adalet isteriz`dir.Bugün ise `şeriat
isteriz` sözü bize Taliban`ın korkunç düzenini hatırlatıyor. Bu da elbette
sebepsiz değil. Feldman`ın da vurguladığı gibi, İslam hukuku, `içtihat`
geleneğinin sönmesi ise durağanlaşmış ve çağın standartlarının çok
gerisine düşmüş durumda. Ama bunun nedeni, şeriatın özünde var olan bir
sorun değil,
Müslüman dünyanın
son iki yüzyıldır içine düştüğü kriz. Bunun sebepleri ise dini değil,
siyasi, ekonomik ve coğrafi.Zaten
kendini geliştirmeyen her hukuk sistemi çağın gerisine düşer. Atatürk
döneminde yapılan büyük kadın reformu bile bugünün standartlarının
gerisinde kaldı ki, 2001-2004 yılları arasında bir dizi hukuki düzenleme
ile kadınlara yeni haklar verdik. İslam hukuku da, eğer bazı
ilahiyatçıların belirttiği gibi hükümlerin `láfzından` ziyade
`maksadını` dikkate alan dinamik bir `usül` ile yorumlanırsa, pekálá gayet
`liberal ve hümanistik` olabilir. Zaten Feldman`ın dediği
gibi, yüzyıllar boyunca öyle olmuştur...
( Star-Mustafa AKYOL: 2008-05-21)

GAVUR ANLADI AMA
MÜSLÜMAN HALA FRANSIZ !

Demokrasi kemale mi eriyor
yoksa şeriat mI geliyor?
İngiltere Danıştay Başkanı’nın yönettiği ‘İngiliz Hukukunda İslam’
konulu konferanslar serisinin ilkinde, ‘şeriat’ kavramının sadece yanlış
anlaşılmadığı, aynı zamanda bazı ortamlarda onun ‘ilkelce’
sayılabilecek uygulamalarından korkulduğu, bu yüzden de bu korkuyu doğuran
uygulamalara odaklanıldığı vurgulanmıştır. Daha sonra Tarık Ramazan,
Abdullah Saeed, Mona Siddiqui gibi Müslüman bilim adamları ve Louis Gardet
gibi İslam uzmanlarına göndermelerde bulunularak şeriatın aslında nihai
halini almış bir hukuk sistemi olmayıp Allah’ın insanlardan istediği
iradesi ve bu evrensel prensiplerin dünyadaki ‘uygulamaları’ için gerekli
olan bir düşünce ve çerçeve olduğu belirtilmektedir...Canterbury
Başpiskoposu olan Dr. Rowan Douglas Williams’a göre şeriat her zaman ve
her yerde uygulanabilecek hazır bir sistem değil, aksine bir hukuk
metodolojisidir ve şeriatın bazı unsurlarının İngiltere’de uygulanması
‘kaçınılmazdır’...Aslında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u
fethettiğinde yürürlüğe soktuğu ‘millet sistemi’ olarak bilinen ve gayr-i
Müslimlerin kendi aralarındaki medeni hukuka dair anlaşmazlıklarını çözmek
için kendi mahkemelerini kurmalarına izin vermesinden 555 yıl sonra Dr.
Williams benzeri bir uygulamayı teklif etmiş ve günümüzün ‘liberal,
demokratik ve hukuk devleti’ ikliminde ateşli tartışmalara sebep olmuştur.
Bu açıdan bakıldığında Batı’nın ‘çokkültürlülüğü’ uygulama ve yaşama
tecrübesi edinebilmesi için bir hayli fırın ekmek yemeğe ihtiyacı olduğu
görülmektedir...29
Eylül 2008
“ŞERİATSIZ DİN” YA DA “ALLAHSIZ İSLAM”
Gallup, "şeriat" araştırması yapmış ve Türkiye'de
"şeriat" isteyenlerin oranı oldukça yüksek çıkmış. Özellikle de
kadınlarda! Aslında araştırmanın amacı “İslam ve demokrasi” Gallub
“Türkiye, Filistin, Mısır ve Lübnan’da dini geçmişe sahip iktidarların
oluşması sonrasında İslam ve demokrasinin birbirine uygun olup olmadığını
incelemek istemişler.. Türkiye, Mısır, Lübnan, Bangladeş, İran, Ürdün,
Pakistan, Mısır, Endonezya ve Fas’tan oluşan 10 ülkede 100 bin kişiyle
yapılan ankete göre, Türkiye’de şeriatın yasalarda bir şekilde yer
almasını isteyenlerin oranı yüzde 32 !“Şeriat tek yasa kaynağı olmalı”
diyenlerin oranı yüzde 9 olarak belirlenirken, ankete katılan
Türklerin yüzde 11’i bu konuda ’kararsız’ kalmış.
Türkiye ile ilgili diğer sonuçlar şöyle: İslam ülkelerinde şeriata en
çok karşı çıkan ülke de Türkiyeymiş. Oran %57. Türkiye’de halkın yüzde
88’i anayasada düşünce özgürlüğünün bulunması gerektiğine inanıyormuş.
Gerisi ne istiyormuş aceba.. Türkler’in yüzde 86’sı, “Din, günlük
hayatımda önemli bir yere sahip” diyormuş.. Buyurun şimdi. %86 böyle
diyor, %57si ise Şeriata karşı. Bundan nasıl bir sonuç çıkar: Bu insanlar
ne dediklerini bilmiyorlar.
Türkler’in yüzde 24’ü dini liderlerin, anayasa oluşturulması sırasında
doğrudan ya da danışman olarak rol alması gerektiğini söylüyormuş.
Zengin ve eğitimli olan Müslümanlar radikal olmaya çok daha yatkınlarmış
ve Kadınlar erkeklere göre daha çok şeriat istiyormuş.. Kadınların
çoğunluğu, yasalarda şeriatın mutlaka yer alması gerektiğini düşünüyor,
ancak aynı zamanda kadın haklarına da inanıyormuş.Terörle savaş Müslüman
dünyasında radikalleşmeyi artırdı ve Amerikan karşıtlığının çok yüksek
seviyelere tırmanmasına sebep olduğu da bir başka gerçek.Gallubçuların
mı kafası karışık, yoksa vatandaşın mı bilmiyorum ama, bu işi bizim
mediamızın ve aydınlarımızın anlamadığı çok açık..
A benim yurdumun canım aydıncıkları, şeriatsız din olur mu kardeşim..Önce
şeriat ne demek. Siz bunu ne anlamda soruyorsunuz, karşınızdaki ne
anlıyor? Şeriat, etimolojik açıdan geniş yok, pınarın gözü / Pınarın
gözüne giden yol anlamına geliyor.. Teknik anlamda ise Şeriat Hukuk,
meşruiyetin kaynağı demek. Yani “Gayrimeşru” dediğiniz zaman “ Şeriata
uygun değil” demiş olursunuz. Teolojik anlamda ise bir dinin emir ve
yasakları demektir. Yani dini anlamda meşruiyeti ifade eder. Bir
Müslümanın şeriata karşı çıkması, “ben Türkiye vatandaşıyım ama bu ülkenin
hukuk düzenine inanmıyor ve güvenmiyorum”demektir.. Müslümanım dediğiniz
zaman, İslam şeriatına şeksiz şüphesiz iman ve ona uygun yaşama sözü
vermiş olursunuz.. Yani içki içmekle bir Müslüman dinden çıkmaz ama, bu iş
vejeteryan olduğunu söyleyip arkasından da köfteye bayıldığını söyleyip
arkadaşlarını köfte partisine davet etmeye benzer. Sosyalist olduğunu
söyleyip tefecilik yapan adamın durumuna düşer sonra kişi. İnek kasaplığı
yapan Hindudan (İneğe tapan kişi) ne farkı kalır insanın o zaman..Laiklikle
kafasını bozmuş birileri, şeriatı, herkesi belli bir dinin, hatta belli
bir mezhebin elinde, onun ruhbanları tarafından topluma dayatılan, karşı
çıkanların acımasızca cezalandırıldıkları, ellerinin kollarının kesildiği
bir düzen gibi, diktatörlük gibi göstermeye çalışıyor. Kendi ideolojileri
İslamdan daha yüce, Allah(cc)den daha merhametliler (haşa)!Yani din
devleti olacak, herkes belli bir dinin politikacılar tarafından yorumlanan
ve din adamları kadrosu tarafından oluşturulacak bir yönetim mekanizması
olarak görmeye/göstermeye çalışıyor.. Burada asırlardır Hristiyanların ve
Yahudilerin, Sabiilerin, hatta Ezidilerin (Şeytana farklı bir misyon
yükleyen inanç topluluğu), Mecusilerin yaşadığını unutuyorlar..
Müslümanlar asırlarca Hindistanı, İspanyayı, Balkanları, Afrikayı yönetti,
ne oldu?
Ermeni meselesini çıkartanlar dindar insanlar değil, aksine seküler
tiplerdi. İttihat Terakkiciler değil mi idi onlar.. Biz tabiri caizse
şeytanı kutsayanlarla birlikte bin yıldır burada, İslam geleneği ve
toplumu içinde barış içinde bir arada yaşamadık mı? Bunlar Cumhuriyeti de,
Demokrasiyi de, Laikliği de bilmiyorlar. Tarihten de haberleri yok. İslamı
da bilmiyorlar.. Benim yıllar önce yayınlanan “Yaşasın şeriat” diye bir
kitabım vardı. Belki de onu yeniden yayınlamak gerekiyor. Namık Kemale
baksınlar, Saidi Nursi’ye, Eşref Edibe, baksınlar, isterlerse İncile,
Tevrada baksınlar ya da Türk Tarih Deyimleri sözlüğüne baksınlar bakalım
Şeriat neymiş..Bir Müslümana “şeriat istiyormusun” diye sorulur mu?
Bunun Hinduya “inek eti yiyor musunuz“ diye sormaktan ne farkı var. Ya da
bir erkeğe “hamilemisiniz” diye sorulur mu? İnek eti yiyen hindu, ya Hindu
değildir, ya da dinine ihanet ediyordur. Dinine ihanet eden biri ise kimse
sadık olabilir!.. Ya da çifte standartı, iki yüzlü, münafık biridir ki,
münafık kafirden eşeddir.. Böyle bir yanlış içinde olan kişi günahkar
kabul edilir..O kadar. Yani siz günahkarların oranını bulmuş olursunuz
böyle bir anketle... Şeriattan yana değilse ve “Müslümanım” diyorsa ya
İslamı, ya da Şeriatı bilmiyordur, ya da sizden korktuğu için aklı
karışmıştır zavallının.. Böyle bir kamu oyu araştırması sosyolojik yapıyı
değil, cahilli ve korkuyu gösterebilir ancak.. Eski Ahid (Tevrat),
Süleymanın meselleri 28/9 da “Kim şeriatı dinlemekten kulağını çevirirse,
onun duası da mekruktur (Kerihtir / Pistir)” der. Kur’an-ı Kerimde
“Dualarınız olmasaydı, ne işe yarardınız ki” der. Dinde böylesine önemli
bir yeri olan dua konusunda, kulağını şeriattan çeviren biri için Tevratın
dediği budur.. Şeriatsız bir din, Allahsız bir İslam olmaz.. Halksız
demokrasi isteyenler kutsalı olmayan bir din dayatmak istiyorlar bize.
Dinimizi, kendi ideolojik ve politik standartlarına indirgemek
istiyorlar.. Bize İlahlık (Hüküm koyucu) ve Rablik (Terbiye edici)
taslıyorlar.. Bize din biçmeye kalkıyorlar.. Devlet, anayasa ve
yasaların varlık ve meşruiyeti, birey ve toplulukların temel hak ve
hürriyetlerini korumak olması gerekirken, bizzat bu yapıları korumaları
gereken bir değere karşı tehdit olarak yorumlayan bir anlayışla, dini
potansiyel bir risk ve tehdit olarak göstermeye çalışıyorlar..Soru da
yanlış, cevap da. Zırva te’vil götürmüyor sonunda. Veri yanlış olunca
yorum da yanlış oluyor sonunda..Her Müslüman şeriatçıdır ve şeriat sizin
sandığınız gibi (şeriatı tehdit olarak görenlere söylüyorum) bir şey
değildir.. (Vakit-Abdurrahman DİLİPAK: 2007-02-25 )
Ş
E R İ A T
"Biz bu
sayıda 'Kahrolsun' ve 'Yaşasın' sloganlarıyla
duygularımızın,korkularımızın, inancımızın,inkarımızın konusu olagelen
'Şeriat'ı düşüncenin konusu yapmayı amaçladık."
İşte bu iddiadan yola çıkarak, son sayısını,
özel bir 'dosya' halinde,hayli netameli bir konuya ayırmış İslamiyat
dergisi :
Şeriat.
Gerçekten de, bu ülkede şeriat, toplumsal
bir antagonizmanın konusu haline gelmiş, daha doğrusu getirilmiştir.
Şeriat Dosyası editörü, bu olguyu şu cümleyle vermeyi uygun bulmuş: "Bir
tarafta Şeriat için canını vermeye hazır insanlar,diğer tarafta
Şeriat'a karşı mücadele etmenin 'sevap' olduğu fetvasını veren savcılar,
hukukçular…"
Osmanlı'nın Yeniçerileri "Şeriat isterük!"
diye ayaklanırken, gerçekte istedikleri şeyin ne kadar cahiliyseler,
Cumhuriyet'in Yeniçerileri de "Kahrolsun Şeriat!"diye koro halinde
tempo tutarken, düşmanı oldukları şeyin o kadar cahiliydiler.Cehalete
dayalı dostlukla cehalete dayalı düşmanlığın, "cehalet" zemininde aynı
gözede buluşması demeye gelen bu tavırların çıkardığı toz-duman arasında
Şeriat, hep bir düş kuşu, hep bir Simurg olmayı sürdürdü.
Şeriat, etimolojik olarak "suyun kaynağına
varmak amacıyla, suya muhtaç canlılar tarafından oluşturulan işlek yol"
anlamına geliyordu. Kur'an'da, ikisi "Şeria(t)"formunda olmak
üzere, "Ş-r-a" kökünden türetilmiş dört kelime yer alıyordu. Bu
kullanımlardan yola çıkılarak yapılan şu tesbit önemli: "Buradaki
istiarenin suyun kaynağına değil de,kaynağa giden yola yapılması
calib-i dikkattir. Dinî bağlamda bunun anlamı şudur:
Şeria(t),ed-dîn'den tarihin her hangi bir anında bir topluma, bir
peygamber(vahiy/kitap) aracılığıyla açılan yoldur; yani Şeriat, 'din'
değil 'tedeyyün'dür. Lugat anlamında Şeria(t); canlıları hayat kaynağı
olan suya götürürken; dinî anlamda Şeria(t) insanları ilahi hakikate
bağlamaktadır."
Peki, problem nerede yaşanmaktadır? Garaudy'e
kulak verecek olursak,problem, suyun kaynağına sadık kalmak yerine,
eskilerin kendi zamanlarında kaynağa ulaşmak için kullandıkları
yola-yordama sadık kalmaya çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Oysa ki, bugün
dün değildir.Garaudy'yi dinleyelim:
"Şeriat, kokmuş su çekmek için gidilen
durgun bir su birikintisi değildir. Böyle bir şey yeni susuzlara yalan
söylemek olurdu. Şeriat,pırıl pırıl parıldayan ve akarken kıyılarını
verimli kılan güzel bir nehirdir."
Garaudy, geçmişi ve batıyı taklit batağına
saplanmış cümle ölü canlara şunları söyler: "şeriat'ın gerçek anlamda
uygulanmasının tembel bir lafızcılıkla hiçbir ilgisi yoktur. Gerçek bir
uygulama, Kur'an ya da Sünnet'in koymuş olduğuher hükmün gerisinde,
onun varlık nedeninin, onu hazırlayan ilkenin,uygulanmış olduğu tarihi
şartların yeniden bulunmasını gerektirir... Şeriat, Kur'an'ın, tamamını
açıklamış olduğu Allah iradesi tarafından emredilmiş olan fiillerimizin
her biridir. O halde, Allah'ın rızası,her hangi bir ayeti, onu
Kur'an'ın bütünselliğinden ve ona anlamını veren tarihi bağlamdan
koparan lafzi bir okuma ile belirlenemez."
Fas'ın yetiştirdiği cins bir kafa olan
Muhammed Abid Cabiri de,Şatıbî'den söz ederken şöyle der: "Bu metodolojik
yeniden yapılanma,kıyas veya nassların lafzi anlamları üzerinde
yoğunlaşarak onlardan hükümler üretme yerine,Şeriat'ın genel
amaçlarının anlaşılmasını gerektirmektedir." Gerek Garaudy gerekCabiri, bu noktada aynı
gözede buluşuyorlar. İkisi de, Şeriat'ın hırsızlık için öngördüğü "kat-ı
yed" cezasını, önerdikleri yöntem çerçevesinde yeniden okumaya tabi
tutuyorlar. Buraya kadar güzel.
Fakat, çıkış noktaları birbirinden tamamen
farklı. Benim de asıl vurgulamak istediğim nokta burası. Garaudy'nin
hareket noktası, "Bencil yararlarının savunulması üzerine" kurulan,
"köleleştirici" Batı uygarlığının tek alternatifinin İslam olduğu
gerçeğidir: "Başlangıç dönemlerindeki yaratıcı atılıma sadık olan bir
islam, yeniden insani ve ilahi inanç birliğinin bir mayası ve gerçek bir
modernitenin yaratıcısı olabilir." Cabiri'nin hareket noktası ise,
Garaudy'nin tersine "öyle bir tedvin çağı ki, hareket noktası sürekli
içtihad ve çağdaş hayata ayak uydurmaktır." (s.36) Cabiri'nin "tecdit"
teklifinin eksenini "mevcut gelişmişlik düzeyineayak uydurabilecek yeni
metodolojik çerçeveyi ortaya çıkarabilecek yöntemsel prensipleri
yöneltmek" (s.42)oluşturmaktadır.Bir çuval inciri berbat eden de, Doğu'lu
Müslüman aydının Batı karşısında duyduğu,işte bu aşağılık
kompleksidir.
"ŞerIat yaşasIn" , fakat nasIl?
Tevhid, insanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan
"islam"ın tüm ilkelerinin kendisinden neş'et ettiği temel
değerdir. Tevhid, epistemik anlamda hakikatin kaynağının tek
olduğunu, kozmik anlamda var olan hiçbir şeyin bu
kaynaktan bağımsız düşünülemeyeceğini, sosyolojik anlamda
insanların birbirleriyle ontolojik eşitliğini (vahdet)
ve dolayısıyla kula ve eşyaya kulluğun, sömürünün, zulmün
dışlandığını (adalet) ifade eder.
Tevhid'in, bütün
unsurlarıyla gerçekleşmesi, insanın Allah'ın iradesi karşısında
gösterdiği tavra bağlıdır. İslam, Kur'anî anlamda, insanın Allah'a
karşı duruşunu ifade eder; yani, insanın, varoluşunu
Allah'tan bağımsız anlamlandıramayacağını ve anlayamayacağını
farkederek, hayat tasavvurunun merkezine Allah'ı yerleştirmesidir.
Bu da, insanın, gönüllü olarak tüm yaşamı boyunca eylemlerinin
sorumluluğunu üstlenmesi,sorumsuz davranmaması anlamına
gelir.
Allah, 'yaratma'yı kendisine meslek
edinen (Hallâk), her an görev başında bir yaratıcı olarak (kulle
yavmin huve fi-şe'n) aktiftir ve zamana, olaylara ve eşyaya
müdahildir. İnsanlık tarihi boyunca gönderilen peygamberler ve
onların taşıdığı vahiy, işte bu ilahi müdahalenin
eseridir.Allah'ın tarihe müdahalelerinin hiç biri,zamandan,
olaylardan ve olgudan bağımsız gerçekleşmemiştir. Aslında,
bu müdahalelerin gerekçesi dahi, bizzat o zamanda ve mekanda
yaşayanlar ve yaşananlardır.Şu durumda, Allah'ın hayata
müdahalesinin iki boyutu inkar edilemez biçimde ortaya çıkıyor:
1.
Tüm ilahi müdahalelerde hiç değişmeyen ve hep aynı kalan temel
nedenler,amaçlar ve ilkelerdir; ki, "Bugün size dininizi
tamamladım"(5:3) ayeti bunu ifade ediyor. Bu ayetten sonra
da "Şer'î hüküm" bildiren ayetler (Kelale ayeti gibi) inmeye devam
ettiğine göre, bu ayette tamamlandığı ifade edilen "ilkeler"dir.
2. Bu sabit ilkelerin farklı zaman ve zeminlere uygun ve
uyarlanmış olarak 'teklif edilen' özel yol,pratik uygulamalar ve
yöntemlerdir. İşte Kur'an'daki "Sizden her nebi için bir şeriat
açıkladık" (5:48) ibaresi bu anlamı ifade ediyor.
Şeriat'ın etimolojik anlamı,
"canlıları suyun kaynağına götüren işlek ve geniş yol"
olduğuna göre, 'şimdi ve burada' yaşayan insanları, yaşadıkları
çağdan suyun kaynağına götüren yol nasıl bulunmalı? Çünkü,dünkü
yol, dün yaşayan insanların kendi yaşadıkları zaman ve
zeminden,yani onların 'şimdi ve burada'sından kaynağa giden
yoldu. Bu gün o gün olmadığına göre, ne yapmalı?
Farklı bir ifadeyle:İlahi kelamın
lafzı "suyun" karşılığıdır. O lafızların ahlaki hedefleri ise o
suyun "kaynağıdır". O kaynağa giden "yol" ise, tabiatıyla "sudan"
daha fazla, "suyun kaynağıyla" yani "ahlaki hedeflerle "ilgili
hükümlerdir. Söz konusu "ahlaki hedefler" ise, Allah'ın "ne
dediğinden "daha çok "ne demek istediğini" tesbitle ilgilidir ve
yapılacak en önemli görev budur: Allah'ın ne dediğinden yola
çıkarak ne demek istediğini, yani muradını tesbit etmek.
Ben, kendi payıma,Fazlur Rahman'ın şu
sorusunu önemsiyorum:"Allah, toplumsal değişmeyi bütün vahiy
tarihi boyunca, hatta Kur'an indirilirken bile dikkate alırken,
Kur'an'ı tamamlarken bu tutumundan vaz mı geçti? Yoksa toplumsal
değişme mi durdu? Zemahşeri'nin dediği gibi tarih boyu
toplumsal değişmeye bağlı olarak değişen
maslahatları gerçekleştirmek için yeni hükümler koyan Allah, 7.
Miladi asırdaki bir toplumun maslahatlarının kıyamete kadar bütün
insanlar için değişmeyeceğine mi karar verdi?" Bugün, Allah'a karşı sorumluluğunun
bilincinde olan her ilim sahibi, bu sorunun cevabını
aramak durumundadır. Bugün, "düşünsel" bir cihada, bu ümmetin
geçmişten çok daha fazla ihtiyacı var. Bilmediğinin düşmanı
olan aldatılmış cahil yığınları bir yana bırakacak olursak,
"Yaşasın menfaatlerimiz!" diyemedikleri için "Kahrolsun Şeriat!"
diye tempo tutanları "insanın mutluluğu" önünde ciddi bir engel
olarak görmüyorum; benim asıl endişem,"Yaşasın Şeriat!"
diyenlerin, Allah'ın iradesine uygun yeni bir hayatın inşası için
gerekli gayret, birikim ve "temsil kabiliyeti"nden yoksun olmalarından kaynaklanıyor.
www.mustafaislamoglu.com
Antİ-şerİatİzmİn yasaklanmasI
"...Hemen şuna
benzer itirazların ileri sürüleceğini biliyorum:`Kimse İslam`a hakaret
etmiyor, mahkum edilen, aleyhinde konuşulan, kınanan şey siyasal
İslamdır,
şeriattır, şeriatçılıktır, din istismarıdır.` Dinin istismar edilmesi
zaten İslam`a göre de haramdır, samimi bir dindar bunu yapamaz. Ama dini
yaşamayı, yaşamanın bir parçası olan davranışları istismar saymak da
`istismar` kavramını istismar etmek olur....Şeriat
ve şeriatçılığa gelelim. Türk Dil Kurumu`nun sözlüğüne göre şeriat `Kur`an
ayetlerine dayanan müslümanlık yasasıdır`. İslami kaynaklarına göre `din,
şeriat ve millet`kelimeleri, farklı bakış açılarından aynı şeyin üç
ismidir; yani şeriat dindir, İslam`dır. Buna göre şeriat kutsaldır, dinin
ya bir parçası veya tamamının adıdır, bir müslümanın şeriatçı olmasından
daha tabii bir şey olamaz. Yine TDK`nun sözlüğüne göre şeriatçı `Çağdaş
yasaların yerine şeriatın uygulanmasını isteyen kimse`dir. Laikliğin
bulunmadığı ortamlarda bir müslümanın bunu istemesi zaten inancının bir
gereğidir. Laik ülkelerde ise `başkalarına dayatmamak, bütün vatandaşları
ona mecbur etmemek şartıyla müslümanın, şeriat kurallarını hayatına
uygulaması ve buna imkan verilmesini talep etmesi de` yine inancının tabii
bir sonucudur..." ( Hayrettin KARAMAN-Yeni
Şafak:2005-11-18)
Şeriat Gelmez, YAŞANIR
Son çeyrek asırda yüce dinimize yapılan sataşmaları az buçuk takip
edenler, “..Allah bizi ‘Şeriattan’ korusun” cümlesini ve bu cümlenin
sahibini çok iyi hatırlayacaklar.O yıllarda bu ünlü kişi ve onun bu saçma sözü çok tartışılmıştı. Semavi
dinleri iyi bilenler ise bu cümlenin komikliğine, sadece katıla katıla
gülmüşlerdi.Nüfus kâğıdında ‘Dini: İslam’ yazdığı halde İslam dinini, şartlarını ve
prensiplerini öğrenemeyenlerin bir kısmı bu cümleyi benimsemişler, bir
kısmı ise oldukça temkinli yaklaşmışlardı. Polemiğe girmemek ve hiç
kimseyi incitmemek için, o isimi vermeden, sadece bu garip cümleyi tahlil
edeceğiz.
*Çok önemli olan bu konuyu bu gün ele almamın sebebi; son aylarda da buna
benzer cahilce sözlerin çokça kullanılır olmasına seyirci kalmamak
içindir. Çünkü, şeriat cahillerinin bu tür cümlelerini, dinleyip de
farkında olmadan kabullenen Müslümanların, imanları tehlikeye düşmektedir.
Bizim görevimiz ise sadece doğruları hatırlatmaktır…Şimdi, öncelikle ‘ŞERİAT’ sözcüğünü tanımlayalım:Geniş kapsamlı lügatlerden aynen alıyorum. Şeriat; Arapça kökenli bir
sözcük olup; "yol, mezhep, metod, âdet, insanı bir ırmağa, su içilecek bir
kaynağa ulaştıran yol" anlamına gelir. İslam dinindeki terimsel anlamı ise
"ilâhî emir ve yasaklar toplamı", "İslam'ın kutsal kitabı Kur'an'ın
âyetleri, İslam'ın son peygamberi olan Hz. Muhammed'in söz ve fiilleri
(sünnet/hadis) ve İslâm bilginlerinin görüş birliği içinde bulundukları
hususlara dayanan ilâhî kanun"dur. Kısaca, dini hükümlerin bütünü ve dinin
dünyevi ve maddi yönü olarak tanımlanabilir…
• Çok net olarak görülüyor ki, Şeriat=Allah’ın c.c. emir ve yasaklarıdır…
Yukarıdaki açıklamada görülen Kur’ân ayetleri de, Allahın c.c. buyrukları
da, Sünnet ve hadisler de, Allah’ın c.c. görevlendirdiği Peygamberin
sözleri ve fiilleri de, her biri yüce Allah’a c.c. ait fermanlardır.
Şimdi bilinçli bir şekilde, yukarıdaki cümleye tekrar dönelim.
“..Allah bizi Şeriattan korusun!...”
• Şu çelişkiye bakınız: Allah’tan c.c. bir şey talep etmek, şeriatın bir
hükmüdür. Şeriat de Allahın c.c. hükümleridir. Bu anlı, şanlı ve unvanlı
kişi, Şeraitin hükmü ile aynı Allah’a c.c. sığınıyor ve Allah’u tealanın
hükümlerinden de korunmak istiyor…Yani askerlikten kaçan bir kişinin, jandarma komutanlığına sığınıp “beni
şu askerlikten koru” demesi kadar saçma ve gülünç bir olay…
Demek ki; otuz yıl değil 130 yıl da okusa, insan yine bazı konuların
cahili olabiliyor.
• Keşke insanlar, cahili oldukları konularda hiç konuşmasalar. Değil
mi?...
Ne demiş atalarımız: Hiç olmazsa ‘sus’ da, millet seni bir şey biliyor
zannetsin…
(İslam’ın zenginliklerinden nasibi olmayan bazı siyasilerin, abuk sapık
‘fetva’ vermeleri, bu günkü konumuzun dışındadır.)
Bazı okurlarımın kafasına takılabilir düşüncesiyle, ‘Şeriat ile idare’
konusunu da bir nebze açmak istiyorum.
• Şeriatı bilmek ve yaşamak ayrı bir şey, ‘şeriat ile idare’ ise apayrı
bir şeydir.
Bu ikisini o makamlara gelen kişiler mutlaka bilirler. Ancak, halk
tarafından bilinmesini hiç istemezler. Onun için yetkileri olduğu ölçüde,
bunların öğretilmesini yasaklarlar…Çünkü onlar veya o zihniyettekiler sadece ‘şeriatla idareye’ karşı
değiller, şeriata yani ‘Allahın tüm hükümlerine’, daha da açıkçası İSLAMA
tümüyle karşıdırlar…
58 seneden beri “şeriat geliyooor”, “irtica hortluyor”, “rejim elden
gidiyoor” gibi çığırtkanlıklarla, milleti korkutup durdular. Yarım asır
geçti, ne gelen vaar, ne de giden...
Alt yapı olarak, öncelikle dini eğitimi yasakladılar. Halkı, bu konuda
bilinçsiz bıraktılar.
• İslam’a direkt olarak saldıramadıkları için, ‘uyduruk sloganlarla’ ve
bir takım devletlerdeki o yörelerin an’aneleriyle karışan ve batıl
âdetleriyle bulaşan şeriat düzenlerindeki haksızlıkları göstererek, yüce
dinimize hâlâ saldırmaktadırlar…O ülkelerdeki bizlerden farklı olan ‘zorla namaz kıldırma’ ve ‘zorla
çarşaf giydirme’ gibi uygulamalarını, sürekli nazara verirler. Oysa bu
durum da, oradaki insanların örflerine göre, şefkatten kaynaklanan bir
baskıdır. Ebedi Cehennemden zorla kurtarma baskısıdır.Bize göre ise bu baskı, yüce dinimizce bildirilen ‘imtihan sırrına’ ters
bir davranıştır.
*Yani herhangi bir sınavda olan bir öğrenciye, hocası “sen şurayı yanlış
yazıyorsun, şöyle yazacaksın” diyebilir mi? Hele hele zorla, “şu doğruyu
kesinlikle yazacaksınız” diye onu azarlayabilir mi? İmtihanın, yani
sınavın prensiplerine ters bir davranıştır bu…
İşte aynen bunun gibi, Yüce Allah teala bizleri sınamak için bir takım
emirler ve yasaklar ferman edecek, sonra da zorla uygulatacak. Olur mu
böyle bir imtihan?...Eğer Allah c.c. öyle olmasını dileseydi, kâfirlere ve kendisine isyan
edenlere bir kaşık su bile vermezdi. Üstelik kâfirlerin ve müşriklerin
durumlarına üzülen habibi Muhammedi s.a.v. Yüce Allah şu âyeti kerime ile
teselli ediyor. “Habibim, bırak onları kendi hallerine. Yesinler,
içsinler, eğlensinler, dünya nimetlerinden nasiplerini alsınlar,
emelleriyle oyalanadursunlar. Sonra bilecek (!) onlar…” (15. Sure, 3.
Âyet. 263. S.)
• Bu gün ülkemizde, bizler halk olarak, Şeriatın % 95’ten fazlasını zaten
yaşıyoruz ve uyguluyoruz. (Bazı önemli kurum ve kuruluşlar hariç.)
Namaz, oruç, iftar, bayram, hac, zekât, kurban, cami, ezan, yardımlaşmak,
ilim tahsil etmek, askerlik, sünnet olmak, çalışmak, asrın gerektiği
teknolojiye ulaşmak için gayret sarf etmek, seçim yapmak, adalet ile
hareket etmek ve sair uygulamalarımızın her biri, şeriatın hükümleridir.
Tarihi kaynakları inceleyenler göreceklerdir ki “ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR”
sözünün esas kaynağı Hz. Ömer’dir. Yani İslam halifesidir…M. Kemal Atatürk’ün de teyid ettiği (onayladığı) ve tüm adli mercilerde
asılı olan bu cümle de, kesinlikle bir Kur’ân ve şeriat hükmüdür ve
prensibidir.(Bu ayet, her Cuma hutbede okunuyor)
( Haber1.com:A.Raif ÖZTÜRK : 02.10.2008)
BİR ANI
Yaklaşık 20 sene önce idi.Hactan yeni gelmiş bir " taze Hacı "
amcayı ziyaret edecektik arkadaşlarla.Neyse uzatmayalım selam kelam,
hayırlı olsun, anlat,... sonra sıra geldi zemzemi içmeye.aldık elimize
minik
zemzem bardaklarını, döndük kıbleye "bismillah" deyip ağzımıza
götürecektik ki elim havada kaldı ! Çünkü hacı amcamın azından o an şu
laflar dökülmüştü:" Şeriattan Allah'a sığınırım !" ... !
|