|
... Dursun’un babası, oğlu daha doğmadan onun için
kitaplar satın almaya başlar ve onu daha küçük yaşta, “Basra ve
Küfe’de bulunmayacak ölçüde büyük bir din alimi” olması yönünde
yoğun olarak koşullandırır. Bu amaçla babası onu 7-8 yaşlarına
geldiğinde, daha ilkokula gidip okuma yazmayı öğrenmeden, camilerde
medrese usûlü dinî eğitim veren hocaların yanına gönderir. Daha
küçük bir çocuk olan Dursun kendisinden ileri yaştaki talebelerin
eğitim gördüğü bu ortamlarda büyük sıkıntılara maruz kalır: Genelde
Türkçe bilmeyen kürt hocalardan eğitim aldığı için öncelikle
Kürtçe’yi öğrenmek durumunda kalır. Diğer talebelere göre yaşça
küçük olduğu için bir çok açıdan zorluklarla karşılaşır. Temizlik
imkanları sınırlı olduğu ve henüz kendisine bakabilecek yaşta
olmadığı için bacaklarını zedeleyecek kadar kaşıntıya sebebiyet
veren bitlerle boğuşur. Ama her şeyden önemlisi de anne-baba
sevgisinden mahrum kalır, çocukluğunu yaşayamaz. Güzel elbiseler
içinde oynayan, okula giden çocuk resimlerine imrenerek bakar. Tatil
için gittiği memleketinde yaşıtlarıyla “tadına doyulmaz” oyuna
daldığı bir zamanda babasının ‘pençesiyle’ yere yuvarlanır.[1]
Bütün bu olumsuzluklara rağmen onu büyük bir hırsla okumaya
motive eden yegane sebep “Basra ve Küfe’deki alimlerin derecesine
ulaşmak, hatta onları geçmek”; en büyük alim olur, en akıllı insan
olduğunu kanıtlarsa “başa geçebilirdi”, hatta “cumurbaşkanı” bile
olabilirdi. Yine kendi tanımlamasıyla “ne yapıp edip herkesi geçmeyi
kafasına koymuş bir yarışçının tutkusu vardır içinde. Tüm varlığını
sarıp sarmalayan bir tutku, aşk gibi.”[2]... Bütün bu öğrendiklerini
de onu “hedefine götürecek bir basamak” olarak görür.[3] Ancak
Türkçe okuma-yazmayı bile henüz bilmeyen, yaşadığı dünyadan habersiz
olan Dursun’un, hem de daha çocuk yaşta, kelam, felsefe ve mantık
ile ilgili eserleri kavraması beklenemez. Bundan dolayı okuyup
ezberlediği bu eserler çoğu zaman onun kafasını karıştırır, zaman
zaman kendi deyimiyle Tanrı’yla “kavga” eder; okuduğu kitaplarda
“Adem’in topraktan, Havva’nın onun kaburga kemiğinden, Hz.
Muhammed’in nurdan, Hz. İsa’nın Cebrail’in üfürüğünden, kendisinin
ise meniden yaratıldığını” okur ve bunu haksızlık olarak yorumlar.
Özürlü bir kızı, ormanda başı kesilmiş bir insanı, nehri geçerken
boğulan arkadaşını, kurbağayı yutan yılanı gördüğünde bütün
bunlardan dolayı sorumlu tuttuğu Tanrı’yı rüyasında görür ve O’na
yaptığı işleri beğenmediğini söyler.
Çocukluğunda
koşullandığı “en önde olma”, “kendisinden herhangi bir şekilde söz
ettirme” tutkuları, din adına yaşadığı bütün negatif tecrübeleri,
ileride bilinçaltından çıkacak, büyük ölçüde şahsiyetini ve dine
bakışını etkisi altına alacaktır. Çocukluğunu anlatırken
bütün olumsuzlukların sebebi olarak, annesine ve kendisine şiddet ve
baskı uygulayan, sürekli “Abdul Hoca” diye bahsettiği ve dinle
özdeşleştirerek “zalim baba” şeklinde nitelendirdiği babasını
gösterir. Diğer yandan masumâne, insanî duygu ve güdülerini de din
karşıtı bir bağlamda konumlandırır ve kendisine şefkatle davranan
annesi ile özdeşleştirir. Babasının zulmünden kurtulup, insanî
ideallerini gerçekleştirmek için çok okuyup ‘en öne’ geçmesi
gerektiğini düşünür.Dursun için “din ve ilim” sözü edilen duygular denkleminde
hayatı boyunca hep “araçsal” bir niteliğe sahip olmuştur. Öyle
görünüyor ki, İslâm adına küçük yaşta, henüz anlamayacağı seviyede
aldığı eğitim, ezberlediği kitaplar ve çektiği sıkıntılar, hayatı
boyunca onu hedefine ulaştırması bakımından işlevsel olmuştur. Fakat
diğer yandan da bütün bunlar hakikatte dini anlayıp kavramasına,
Tanrı ile içsel bir iletişim kurmasına hayatı boyunca aşamayacağı
bir engel oluşturmuştur. Bundan dolayı onun dini inanç ve
anlayışının, aslında hayatının hiçbir döneminde, dinin özü olan
Allah’a duygusal yakınlık ve içten bağlılık düzeyine ulaşmadığı
anlaşılıyor...TRT’ye geçtiği yıllarda dine bakışı da değişir, namazı
ve orucu da bu yıllarda bırakır. Dursun’a, dini varoluş meselesi
olarak algılayan, samimi ve bilgi temelli inanç sahibi bir mü’min
gözüyle baktığımızda onun bu değişimini anlamamız güçleşir. Şöyle
ki, Türkiye Gençlik Teşkilatı aydın bir dindar olarak gördüğü
Dursun’a Papa ile tartışma teklifi götürdüğünde, okuma ihtiyacı
hissettiği Tevrat ve İncil’de Kur’an’da anlatılanların benzerini
görünce, Hz. Muhammed’in bir “sahtekâr” olduğu fikrine vardığını ve
Peygamberlik inancını yitirdiğini anlatır.[4] O’nun bu iddiasında
samimi olduğunu kabul etmemiz için, Kur’an’ı da hiç okumadığını
düşünmemiz gerekir. Çünkü Kur’an’ın birçok ayeti zaten bu
benzerlikten bahseder, hatta bazı tahrifleri dışında bu kitapları
onayladığını belirtir.
Dursun, “Allah İnancı” konusunu işlerken anlatacağımız,
bilimsel olarak nitelediği ilginç bir deneyle Allah’ın da olmadığına
karar verir. Bu aşamadan sonra din, şahsiyetinin belirleyici
yönlerinden biri olan ve İslâm’a karşı şekillenen “kin, nefret ve
saldırganlık” duygularını besler. Bunu kendisi de ifade etmekten
çekinmez: “O an bende öyle bir hınç oluştu ki, çünkü o (din,
peygamber) benim gençliğimi, çocukluğumu aldı, onun yüzünden
çocukluğumu yaşayamadım. Hiçbir hastalığın, kanser AİDS vb. hiçbir
felâketin korkunçluğu, dinden gelen korkunçluk kadar korkunç
değildir. O dakikadan itibaren dinle savaşa girdim.”[5] Bundan
dolayı Dursun’un önerdiği dünyada öncelikle dinsizlik
olacaktır.[6]Dursun aslında sadece dinle kavgalı değildir. Çevresiyle de
uyumsuzdur. Gerek müftülüğü gerekse TRT’deki görevi esnasında
yaşadığı sürgünlerin gerçek sebebi de bu olsa gerektir. TRT’den
emekli olmasına sebebiyet veren son sürgüne gerekçe olarak “bunalım
içine düşmek”, “iş çevresiyle uyumsuzluk” ve “psikolojik
dengesizlik” gibi nedenlerin gösterildiğini yine kendisi anlatır.[7]
O, bu sürgünlerini her yerde doğruyu söyleme kararlılığına bağlarsa
da bu tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü o hayatının her
döneminde bulunduğu yer ve konumla uyumlu görüşleri, en sivri ve uç
düzeyde savunmuştur.
Dursun’un kişiliğinde belirgin olarak öne çıkan unsurlardan
birisi de cinsel içerikli tecrübeleridir. Bunda bulunduğu eğitim
ortamlarında kendisinden yaşça büyük olan talebelerde şahit olduğu,
sağlıksız cinsel davranış ve konuşmaların yetiştiği ortamdaki katı
geleneklerin vs. etkisi olmuş olabilir. Çünkü Kulleteyn isimli
romanında bunlara uzunca yer verir. Dursun yine aynı romanında
köpeklerin, koyunların çiftleşmesi gibi anlatımlara doğal görünmeyen
bir tarzda yer verirken, koça masturbasyon yaptırdığını da anlatır.
Rüyasında gördüğü peygamberden, sevdiği kızı elinden alacağı
endişesiyle kaçar. Çocukluğunu anlattığı bu çalışmasında yazar,
bazen aynı sayfada onlarca olmak üzere, yüzlerce defa argo ve
iğrendirici ifadeye yer verir. Çoğu zaman da bu kullanımlarla İslâmî
kavram ve değerler arasında irtibat kurar. Bütün bunlar aynı zamanda
onun çocukluğunda din adına yaşadıklarının kişiliğinde bıraktığı
derin izlerin işaretleri olarak görülebilir. Dursun’un bu üslûbu
sadece bu romanında değil, başta Hz. Muhammed’i tanıtırken olmak
üzere bütün yazılarında öne çıkar. Öyle ki kitaplarının yayıncısının
bile, zaman zaman küfür derecesine varan bu ifadeleri “.......”
işareti koyarak çıkarmak durumunda kaldığı anlaşılmaktadır. Onun İslâmî değerleri tanımlarken kullandığı üslûp ancak kendi kişiliğini
tanımlaması bakımından bir anlam ifade edebilir. Çünkü herhangi bir
nesneyi/değeri tanımlarken kullanılan sıfatların gerçeği yansıtıp
yansıtmadığı ancak tartışmalı yollardan sabit olabilir, fakat uslûp
ve ifade tarzının sahibiyle alakası direkt ve
tartışmasızdır.
Şimdi buraya kadar saydığımız bütün bu şahsiyet
özelliklerinin, esası nesnellik ve tarafsızlık olan ilmi şahsiyeti
zedeleyeceği açıktır. Onun değerlendirmeleri çoğu zaman hamâsi,
agresif, hatta isterik denebilecek özellikler gösterir. Dursun’un bu
tavrını örneklemek üzere herkesin yakından tanıdığı bazı kişi ve
kurumlarla ilgili bazı değerlendirmelerini aktarmak ilginç
olacaktır:Cengiz Çandar için: “Din ve Arap kokar”, “İslâm mücahidi
rolü”nü oynar.Hasan Cemal için: “Şeriat ve İslâm savunuru bir Selâmetçi”,
“İslâm mücahidi”, “İslâm birliği yanlısı çizgi paralelinde
“Türk-İslâm sentezciliği” savunuru.İlhan Selçuk için: “İslâmcı Marksist” veya “Marksist
İslâmcı”, “MHP çizgisine kaymış”.Cumhuriyet Gazetesi için: Özellikle Cengiz Çandar, Hasan
Cemal ve İlhan Selçuk’un yazılarıyla “dinlileştirilmiş”,
“İslâmlaşma” ve “Araplaşma” eğilimine girmiştir.R. Garaudy için: Onun müslüman
oluşunu aldatmaca ve sahtelik olarak tanımlar ve çıkar hesaplarına
bağlar, “karanlıkçı aydınların sapıklıkları” olarak
değerlendirir.[8]
Kanaatimizce Dursun’un İslâm’ı değerlendirme konusundaki
tavrı, bu kişi ve kurumları tanımlarkenki tavrından daha bilimsel,
nesnel ve samimi değildir.
Dursun öyle bir insanıdır ki, kendisini
“yüzyılların doğurduğu ölüm” olarak tanımlar; yani yüzyılların
birikimiyle ortaya çıkan Dursun artık dinlerin sonu olacaktır, zaten
“tabu can çekişmektedir” ve o dünyayı tek başına değiştireceğine
inanır. Aslında o bu yönüyle adetâ bir “mesih” ve “kurtarıcı”yı
andırmaktadır.İşte bütün bu tavrından dolayı onu, ancak Sosyalist Partisi,
İşçi Partisi gibi aşırı sol çevreler ve her ne şekilde olursa olsun
hiçbir ahlâkî ve bilimsel kaygı gözetmeden İslâm’ın geriletilmesi
gerektiğini düşünenler sahiplenebilmiştir. Onun kitapları, sözü
edilen bu anlayış sahiplerinin yoğun desteği, öldürülmesiyle oluşan
popülaritesi, özellikle gençlerin din konusundaki bilgi yetersizliği
ve onun dine bakışının materyalist ideoloji sahiplerinin bakışıyla
paralelliği gibi sebeplerle belli bir okur kitlesine sahip olmuştur.
NASIL
ATEİST OLUNUR ?
Turan Dursun, kendisini ateist olmaya götüren düsünce
dolu bilimsel
deneyini(!), Yeniyuzyil Dergisi, sayi 6'da kendi agzından soyle anlatır:
" Allah'a inanıyordum. Ancak deneyimler yaptım kendi kendime. Su dolu
kovanın icine süpürgeyi batırıp duvara sürdüm. Sekiller bir rastlantı... Dunya'nın oluşumu da
öyle olmasın.. Bu arada o da tümden
silindi."Siz hala onu takip ede durun, Dursun babanızın zekasıniı durduğu boylece
tescil edilmiş oluyor...
Öncelikle, duvardaki su damlacıklarının evrendeki yıldız ve gezegenlere
benzetilmesi yanlıstır, deneysellik ile uyuşmaz. Görünüş olarak
benzetilmekten cok yapi olarak benzetilme vardir Turan Dursun'un "supurge
deneyi"nde. Yani duvardaki su damlacıklarından yola cıkarak "evren de
öyle olmustur" demenin ilim ile yakından uzakta ilgisi yoktur.Ikincisi, sayın Dursun duvardaki su damlacıklarının tesadufen ve
kendiliginden olduguna inaniyor, ki bundan yola cıkarak Allah'ı inkar
ediyor. Halbuki o su damlaciklarinin kendisi (Turan Dursun) tarafından
oluşturulduğunu unutuyor, veya düşünemiyor! "Eger duvardaki gelisi guzel
su damlacıkları dahi kendiliginden olamıyorsa bu mukemmel kainak/evren
nasil olur ki kendiliginden bir Yaratıcı olmadan olabilsin?" diye
sorgulamıyor kendisini pesin hüküm vermeden once. Bundan anlaşılıyor ki
sayın Dursun'un ilim-deney ile ilgisi pek görünmüyor. Olsa olsa
Allah'in varligindan rahatsızlık duyan (cünkü yarin hesaba cekilme
ihtimali var olacak!) bir kisinin en ufak bir ipucunu büyük bir delilmis
gibi gormesinden ibarettir.
Ilk olarak, Turan Dursun'un kitaplarına baktıgımız zaman dini yonden
ilimsellik ile yakından alakası olmadıgını dinden cok az anlayan kisi
hemen anlar. Tamamen ayet ve hadis carpıtmalarından ibaret olan, daha
dogrusu kendisinden once batılı Islam dusmanı mustesrikler hakkında
yazılmıs yazıları kendine has bir üslupla kendine has bir baslık altında
toplamıstır. Bu Islam dusmanlarina Islam alimleri gereken cevabi fazlasi
ile vermislerdir. Bu hususta bilgi edinmek isteyen Asim Koksal'in buyuk
bir saheseri olan "Islam Tarihi"nin 7nci cildine bakabilir. Orada acıkca goruluyor ki Italyan muste$rik Caetani Islam kaynaklarını, belgelerini
ya ilaveler yaparak, ya kelime oyunu yaparak, ya da cıkartmalar yaparak
tahrif etmis, bunu yaparken de alakalı alakasız "kaynak" göstermekten geri durmamısıir,..
Lakin, bilim bu arada bos durmuyor, işin gerceğini
soyle acıklıyor:" Yapılan hesaplara göre, evrenimizin baslangıctaki gercek yogunlugu ile
otesinde olusması imkanı bulunmayan kritik yogunlugu arasındaki fark,
yüzde
birin bir kovadrilyonundan azdır. Bu, bir kalemi sivri ucu uzerinde bir
milyar yil sonra da durabilecek biçimde yerlestirmeye benzer. Ustelik evren genisledikce, bu denge daha da hassaslasmaktadır
Bilim ve Teknik :Sayi 201, s.16
İFTİRALAR
VE CEVAPLARI - DETAYLAR SİTEMİZDE ! -
Görüş
Değiştiren Tanrı
Bakara suresinin 106.
ayetinin, Diyanet'in resmi çevirisindeki anlamı: "Herhangi
bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine
daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Allah'ın her şeye kadir
olduğunu bilmez misin?"
Çeviride
"ayetin hükmünü" deniyorsa da, aslında "hüküm" yer almıyor. Yani doğrudan
"ayetin kendisinin yürürlükten kaldırılmakta olduğu"ndan
sözediliyor ayette.
Burada
anlaşılmayan bir nokta var kanaatindeyim... Kuranı tefsir ederken nasih ve
mensuh adlı ortaya konan usulü takib etmeden yola çıkmak insanı asli
manadan uzaklaştırır ki Turan Dursun hakkıyla bildiği bu ilmi Yahudi
alimleri gibi gizlemiş ve insanların gözlerinden her yazısında olduğu gibi
kaçırmaya çalışmıştır... Burada bunun sebeblerini araştıracak değiliz ama
bunun böyle olduğu muhakkak aksi takdirde Turan Dursun hakkında ne
dediğini bilmez bir ahmak
hükmü sabitlenmiş olacaktır... Evet çeviride ayetin hükmü
deniyor... Ayetin hükmünün nesh olması, ayeti nesh demek değildir herhalde
çünkü o ayetin kıraati hala devam etmektedir. Bu gün bile... Bu demek
oluyor ki, ayet nesh olunmuyor sadece içeriği ya benzeriyle ya da o günün
ve insanların şartlarına göre yenileniyor...
Buna en açık misal içki ve
şarabın haramlığını adım adım tamamlayan ayetlerdir ki, bu ayetler bir
millete inmiştir ki o millet hayatının vazgeçilmez alışkanlıkları arasına
soktuğu şarabtan soyutlanmalıydı... Bunun için adım adım iman kalblerde
kökleştikçe dozajı artan bir hürmet ifade
adilmiştir.
Demek ki Kuran'ın "Tanrı"sı,
yukarıdaki ayette şunu diyor:
-Zaman
zaman ayet yürürlükten kaldırırız.
-Kimi zaman
ayeti unuttururuz da...
-Bir ayeti
yürürlükten mi kaldırdık ya da unutturduk mu; ya "daha hayırlısı"nı
önünüze getiririz; ya da benzerini.
-Bilesin ki
"Tanrı"nın gücü herşeye yeter.
Burada kimi
ayetin yürürlükten kaldırıldığı, kiminin ise untturulduğu çok açık biçimde
anlatılıyor. Yerine konanlardan kiminin daha hayırlı, kimininse benzeri
olduğu da...
Evet Kuranın sahibi
yukarıda ifade edilenleri demiştir. Kimi zaman; kimi ayeti, kimi ayetin
yerine muhkem kılmıştır O...
Ama bunu hırsız feneri gibi
kullanmak aklın ve mantığın ötesinde bilinçli bir karalamanın alameti,
sefihliğin en açık resmidir. Bu girişten sonra vakayı şöyle izah etmeye
çalışalım... Kuran top yekun indirilmiş bir kitap değildir. Onun inişi
İslami bir toplumun oluşumunu takib etmiştir. Varsayımlar üzerine değil
bilakis sosyal hayata bağlı olarak gerçekleşen her müşkül olaya cevaplar
vererek ve çözüm yolları sunarak inmiştir. Kur’anı bu yönüyle el
almayanlar elbette aldanacaklar ve alim sandıkları nefislerinin süslediği
güya bir tanrıtanımazlığa(ateizm) inanacak ,fakat hakiki tanrıyı bırakıp sahte
tanrıların en adisi ve an basiti olan nefse ve hevaya putunu ilah olarak
tanımakyacaklardır ama bunun da şuurunda olamazlar ki gözlerini, kalblerini
ve kulaklarını perdeleyen ve kendi oluşturdukları
önyargı perdeleri
vardır.
Evet Kuran yeni oluşan bir
toplumun nabzını tutmuş ve muhtemel doğacak problemleri ve var olan güncel
problemleri tevhidi ölçüde çözmeye çalışmıştır ki bunu da hakkıyla yerine
getirmiş ve diğer ideolojiler gibi tarihin belirli bir döneminde varlığını
hissettirip kısa zamanda yok olmamak ve aktivitesini her zaman muhafaza
etmekle haklılığını isbatlamıştır.
Nesh olayı Kuran için bir
acziyet ve zillet değil bilakis onun şan ve şerefini bir kat daha arttıran, lafzının sahibi Allahu
zülcelal hazretlerinin rahmaniyetinin sembolüdür çünkü o kullarına zorluk murad etmemiştir.
Ayet yürürlükten kaldırma,
değiştirme:
Nahl
Suresinin 101. ayetinin anlamı:
"Biz bir
ayeti, bir başka ayetin yerine koyup değiştirdiğimiz zaman -ki, Tanrı ne
indireceğini iyi bilir- dediler ki :"Sen, yalnızca bir uydurmacısın.
Hayır, onların çoğu bilmez."
Burada
anlatılan bir ayet, bir başka ayetin yerine konuyor. Biri yürürlükten
kaldırılırken diğeri yürürlüğe sokuluyor. Bakara suresinde de, burada da
"Tanrı": "Biz yapıyoruz bunu" diyor.
"Nesh",
Kuran'daki çelişkilere, Kuran yorumcularınca bulunan bir açıklama
biçimidir. Hadislerdeki çelişkiler için de "nesh" ileri sürülerek açıklama
getirilir.
Nesh ile kasdedilen Nasih
ve mensuh ilmi diye hadis ve tefsir ilimlerine geçen kavram alimlerin
Kuranı doğru anlama noktasında ortaya koydukları bir metoddur. Bunu
Kurandaki çelişkelere Tefsir alimlerince uydurulmuş bir açıklama biçimi
değildir. Demokratik ve Laik sistemleri savunan yazarların böylesine basit
bir hukuk olayını büyüterek İslamın önüne sürmeye kalkması onun islam
karşısındaki acziyetini gösterir...
Çünkü beşeri yargıların
hakim olduğu sistem ve düzenlerde günü birlik yapı değişirken, ideal
hiçbir zaman yakalanamamıştır. Nasıl beşeri sistemlerde her ne kadar
istenilen bir ideali yakalamaksa Rabbul aleminde o gün ki insanlık
seviyesini istenilen seviyeye çekmekte insanlara zorluk yerine bir
kolaylık olması yolunda merhale merhale ilerleyen bir tedricilik
sunmuştur.
İlk satırlarda örnek
verdiğimiz içki meselesi bunun en bariz örneğidir. Alkolik bir toplum, ilk
emirle nasıl evet hem de tam anlamıyla içlerine sindiremedikleri bir imanın
tesiriyle nasıl bırakacaklardı...? Bu zor olmayacak mıydı... Elbette hemen
bir anda senelerin alışkanlıklarını bırakmak zordur... Bu sebeble Allah
önce içkinin bazı iyilik içerdiğini ama bu iyiliklerin kötülüklerinden az
olduğunu söyledi, sonra aynı insanlara içkiyi hoş bulmadığını bildirdi ve
son aşamada da dedi ki “içki şeytanın pisliğidir, onu kati surette
terkediniz” bu güzelliği karalamaya çalışmak, karanlıklar içinde kalmış
olmanın resmi değil de nedir? Şu satırların sahibinin ne kadar bedbaht
olduğunu ve aşırı tarafgirliğin ve taassubun insanı ne kadar kör , sağır
ve hissizleştirdiğini her vicdan ve insaf sahibi anlayacaktır :
Enfal suresinin 65.ayetinde
"Ey Peygamber! İnanırları, öldürüşmeye (savaşa) kışkırt!" dendikten sonra
şöyle deniyor:"Sizin sabırlı 20 kişiniz, onlardan 200 kişiyi yener. Sizin
100 kişiniz, kafirlerden 1000 kişiyi yener. Çünkü onlar anlamayan
topluluktur."
"Tanrı"
burada, inanırları, kendilerinden sayıca 10 kat daha çok olan inanmazları
yenecek güçte olduklarını açıkça bildiriyor. Ama daha sonra görüş
değiştirmiştir. Bakın ne diyor:"Şimdi Tanrı sizden (yükü) hafifletti.
Bildi -anladı (alimellahu)ki, sizde bir güçsüzlük vardır. Sizin sabırlı
100 kişiniz, onlardan (yalnızca) 200 kişiyi yener. Sizin 1000 kişiniz,
Tanrı'nın izniyle, onların 2000 kişisini yener. Tanrı, sabredenlerle
birliktedir. (Enfal, ayet:66 ) 26/Kasım/1989 Turan Dursun
(L.a.)
Allah'ın izniyle nice az
bir topluluk, nice çok gruplara galip gelmiştir... Tarih bunun
misalleriyle doludur ki Arap müşriklerle yapılan üç savaş (Bedir, uhud,
hendek) buna apaçık bir misaldir ve destektir, köstek
değil.
Burada anlatılanlar artık
trajikomik bir hal almıştır nitekim olayları sadece çarpıtmaktan ibaret
bir şekle dönmüştür. Bu sözler bu yazılar, akıl ve mantığı akla ve mantığa
rağmen savunmadır... Bu aklı savunan kendi gerzekliğini zevzekliğiyle
beraber insanlara evrensel akli hükümlermiş gibi sunmak yoluna
gitmiştir.
En
baştan beri ifade edilen ufacık bir metodun gözardı edilmesi maalesef
Turan Dursun’u böyle izansız ve ölçüsüz fikirler ortaya sürmeye
götürmüştür. Bu satılmış ve düşüncesiz beyin şunu iyice belleneli ki Kuran
statik bir ibadetler rehberi olmaktan, pat diye semadan alın size bir din
ne yaparsanız yapın diye yollanmış bir emir ve yasaklar manzumesi olmaktan
ziyade insanla ve onun hayatıyla özdeşleşerek gelişmiş sure sure ayet ayet
insanın derdine derman olmaya gelmiştir. Onun için de zaman ve mekana göre
olaylar içermesi doğaldır ki burada şu durum ortaya çıkar ki, sadece bir
olaya mahsus inmesi onu 1400 yıl öncesi çöl kanunu yapmaz bilakis onun bu
hükmü o olaya benzeyen o olayla aynı şekilde tezahür edecek olan tüm
olaylar için örnek bir hükümdür.
Tekrar asıl mevzuya dönecek
olursak burada savaşan bir kavim vardır. Bu kavim sayıca, teknik bakımdan,
alt ve üst yapı bakımından kendinden üstün ve kendilerini güç ve
kuvvetlerini iyi bilen bir diğer kavimle savaşmaktadırlar. Bir komutan
elbette böyle bir durumda ey askerler bu düşman fazla hadi geriye dönün
demeyecektir artık iş işten geçmiş ve er meydanı gözükmüştür. Buradaki
ayetler nasih ve mensuh şeklinde değil nüzul sebebi yani vahyediliş sebebi
ve o anki durum göz önüne alınarak incelenmelidir ki Allahu teala kendi
yolunda cihad edenleri kat kat düşmana karşı teskin ediyor ve onlara
psikolojik bir destek sağlıyor ve her şeyin maddi servet ve kuvvetten
ibaret olmadığını ifade ederek, iman ehli o kutlu orduya kat kat fazla
2 misli ,10 misli ve ya 100 misli karşıdaki kuvvet ne olursa olsun onların
iman kuvvetini ve Allah'ın desteğini almadıkları sürece hezimete mahkum
olduklarını ifade ediyor. Allah vadinden dönmez ki dönmemiştir de o
mübarek orduları iman silahını bırakmadıkları müddetçe hep zaferlere
muhatab kılmıştır, maddiyatları her ne kadar kat be kat az da olsa... Ne
büyük nimet? Kulunu hak üzere sabitleyip yerlerin ve göklerin anahtarını
veren Allah'a hamdolsun....
EFSANELERDE
VE İSLAMDA ÇAMURDAN YARATILIŞ
"And olsun ki, biz insanı süzme
çamurdan yarattık. Sonra da onu nutfe halinde sağlam bir yere
yerleştirdik. Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik, derken o kan
pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık, bir çiğnemlik etten kemikler yarattık,
kemiklere de et giydirdik. Ve sonra onu başka bir yaratık yaptık.
Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir." (Mü'minün, 12-16
ayetler.)
İslam'ın
kutsal kitabı Kuran ilk insanın yaratılışını böyle anlatır. Daha bir çok
surede aynı açıklamayı okuyoruz: "Hakikat Biz onları cıvık çamurdan
yarattık."(Es Safaat,11), "O, insanı bardak gibi çınlayan kupkuru bir
balçıktan yarattı."(Er-Rahman,14)
Sad
Suresi'nde ise, insanın yaradılışından tedirginlik duyan şeytanla Allah
tartışıyor: "Rabbin o münazara zamanında meleklere demişti ki: 'Ben
muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Artık onu tamamlayıp içerisine de
ruhumdan üfürdüğüm zaman kendisi için derhal ona secdeye kapanın: Bütün
melekler toptan secde etmişlerdi. İblise gelince, o büyüklük taslamış ve
kafirlerden olmuştur. Allah: 'Ey İblis, kudretimle yarattığıma secde
etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlandın mı?' dedi.
İblis :'Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın'
dedi." (Sad:71-76)
Kuran'a
göre, Adem çamurdan yaratılmıştır, sonra onun kaburga kemiğinden Havva,
sonra ikisinin birleşmesinden Habil ile Kabil. Öykü uzar
gider.
Sıtkı,
Luksor Tapınağında
Sıtkı,
dinine bağlı bir gençti. Namazını, orucunu hiç kaçırmazdı. İmam Hatip
mezunuydu. Bütün amacı daha da derinleşmekti. Süleymaniye' nin arka
sokaklarında otururdu. Babası manifaturacıydı. Geceleri, Kur'an ve Hadis
kitapları okurdu. Meraklı bir gençti, felsefeyle ilgilenirdi. Bütün
düşüncesi, Mısır'da El-Ezher'de okumaktı.
Babası
sonunda kararını verdi. Elindeki avucundakiyle, Sıtkı'yı Mısır'a
yollayacaktı. Oğlu, orada okuyacaktı. Dünyalar, Sıtkı'nın
olmuştu.
Mısır,
Sıtkı'yı büyülemişti. Gezecek, görecek, araştıracaktı. Bir gün, ünlü
Luksor Tapınağı'nı gezmeye başladı. Elinde bir katalog vardı. Sayfalarını
karıştırdı. O ne? Ne kadar ilginç bir kabartma resmiydi. Hemen altındaki
yazıyı yutar gibi okudu: "Kral Amonhotap III olarak betimlenen Tanrı
Khnemu'yu çömlekçi çarkında erkek ve dişi iki insanı yaratırken
görüyoruz."
Sıtkı'nın
kafasında birden şimşekler çaktı. Soluğu kabartmanın önünde aldı. Aklına,
Kuran'daki sureler gelmişti. Kur'an, ilk insanın çamurdan yaratıldığını
söylüyordu. İşte, önündeki kabartmada, öküz başlı Mısır tanrısı Khnemu,
bir çömlekçi ustalığıyla, çamura biçim verip insanı yaratıyordu. Hem de
Kuran ayetlerinin inişinden yüzyıllar öncesine ait bir kabartmaydı
bu.."Allah, Allah.." dedi.
Düşüncelere
daldı Sıtkı. Acaba, eski çağların, diğer uygarlıklarında yaratılış
öyküleri nasıldı? "Tanrılara sormalı" diye düşündü. Sonra kendi kendine
kızdı. Ne biçim şeyler düşünüyordu. Mısır'da öğle sıcağı ne kadar
bunaltıcıydı. Gevşedi. Luksor Tapınağının loş bir köşesinde tatlı
hayallere bırakmıştı kendisini. Birden silkelendi, araştıracaktı. Sıtkı,
eski efsaneleri, mitoloji ve arkeoloji kitaplarını topladı. Durmadan
okuyor, kitap sayfaları arasından tanrıları çağırıyor, onlarla
konuşuyordu.
Zeus
da çamuru kullanmış
"Ey
yüce tanrı Zeus, in bakalım Olimpos dağından. Yanına Prometheus'u da al
gel bakalım." Böyle bağırıyordu Sıtkı, Olimpos Dağı'na karşı. Zeus da
şaşırmıştı. Aşağıda bir ademoğlu kendisine emrediyordu. Olacak iş miydi?
Vardır bir hikmeti diye düşündü Zeus. Prometheus'u da yanına aldı, merakla
indi.
"Önce
sen anlat Prometheus, anlat bakalım insanı nasıl
yarattın?"
"Ey
ademoğlu, 2000 yılının adamı, anlatayım" dedi Prometheus. Falso vermemek
için iyice düşündü ve söze başladı: "Babam Titan Giapeto, Zeus ile savaş
halindeydi. Ağabeylerim Menezius ve Atlas'ı, gaddar Zeus cezalandırdı. Ben
savaşa katılmamıştım. Fakat, Zeus'u da hiç sevmedim. Çünkü, evrenin dört
köşesinde yaşanan acılara tatsızlıklara karşı çok ilgisiz davranırdı Zeus.
Nefret ederdim ondan. Sonunda kararımı verdim. Kendim gibi duygulu
varlıklar yaratmalıydım. Gözyaşlarımla toprağı çamur haline getirdim ve
yoğurdum. Bir insan heykeli yaptım. Sonra bu heykele ruh verdim. İlk
ölümlü yaratıklar oluştu böylece."
"Ey
Prometheus, neden çamuru kullandın?" diye sordu
Sıtkı."Bilmem
ki," dedi Prometheus. "Ben, önceki tanrılardan böyle gördüm. Böyle terbiye
aldım. Örneğin, Zeus da böyle yaratmıştı
insanı."Onlar
nereden bileceklerdi Sıtkı'nın ne düşündüğünü? Kuran'ı okumamışlardı ki.
Elindeki mitoloji kitabına baktı. Prometheus,doğru
söylüyordu. Hışımla Zeus' a döndü:
"Sen
anlat bakalım gaddar tanrı, sen nasıl yarattın
insanı?"
"Namlı,
şanlı Hephaistos'u çağırdım hemen, 'bir parça toprak al, suyla karıştır'
dedim. 'İçine insan sesi koy, insan gücü koy. Bir varlık yap ki, yüzü
ölümsüz tanrıçalara benzesin.' Koca Hephaistos, topal tanrı, hemen yaptı
dediğimi. Bir kız biçimine soktu toprağı. Ses koydu içine. Ve, Pandora
adını koydu. İşte, böyle yarattım insanı."
İyice
terlemişti Sıtkı'nın karşısında Zeus. Koca yunan tanrısı, yalan söyleyecek
değildi ya. Milattan önce 8.yüzyılda yazılan Hesiodos Destanı da aynen
öyle anlatıyordu olayı.
"Ey
Zeus, insanı yaratmak için çamurdan başka bir şey bulamadın mı?" diye
sordu Sıtkı. Örneğin, demirden veya taştan yaratılsa, belki insanın mayası
daha sağlam olurdu. "Bizde adet böyledir," dedi Zeus. "Benden önce, Marduk
da böyle yaratmıştı insanı."
Sümerlerdeki
ilk harç
"Peki,
dönün bakalım yüce dağınıza," diye emretti Sıtkı. Bu sefer aklına Marduk
takılmıştı. Sümer tanrısıydı, Marduk. Mezopotamya'da yaşardı. Kitabına
baktı. Ilk Sümer dönemine dayanan ve milattan önce 7. Yüzyıla ait olan
tabletler, 1914-1929 yılları arasındaki arkeolojik kazılarda bulunmuştu.
Oluşma tarihi dörtbin yıl öncesine uzanan Sümer Efsaneleri'nde,
"Enuma-eliş Destanı"nda tanrı Marduk'tan söz
ediliyordu.
Sayfaları
karıştırdı Sıtkı. Karıştırırken, Dicle ile Fırat'ın birleştiği bereketli
topraklarda buldu kendini. "Marduuuk" diye bağırdı. Marduk hemen gelmişti.
"Söyle derdini ademoğlu" dedi.
"Olimpos'un
tanrısı Zeus senden söz etti. Anlat bakalım insanı nasıl yarattığını" dedi
Sıtkı.
"Bizim
eski tanrılar, yaptığım işlerden dolayı teşekkür etmişlerdi bana.
Hallerinden çok memnun olduklarını, ancak kendilerine hizmet edecek, tanrı
niteliği taşımayan bir yaratığa ihtiyaçları olduğunu söylemişlerdi. Bunun
üzerine, ben de Ea'nın yardımını istedim. Toprağı, Kingu'nun kanıyla
yoğurdum. İlk insanı meydana getirdim."
Bu
kadar da benzerlik olur mu diye düşündü Sıtkı. Yoksa Marduk palavra mı
atıyordu? Kitabından "Enuma-eliş Destanı"nı buldu. Okudu. Hayret!..Sadece
Enuma-eniş'te değil, Ullikumi, Sankhuniaton gibi diğer Sümer efsanelerinde
de yaratılışın ilk harcı olarak çamur kullanılmıştı. Marduk'a teşekkür
etti. "Kafamı iyice açtın sevgili Marduk"
dedi.
Marduk
da şaşırmıştı. Kimdi bu ademoğlu? Nasıl olur da yüce tanrıları sorguya
çekerdi? Zeus kendisine önceden haber vermişti. "Aman,dikkat et," demişti.
"Bu Sıtkı dedikleri 2000 yılının adamı." Marduk, "Ben de Aruru'yu
arayayım" diye düşündü. "Ne de olsa dayanışmak zorundayız bu devirde.
Ademoğulları işi azıttı."
Gılgamış'ta
da yaratılış çamurdan
Sıtkı
okuyordu, sürekli. Bir ara eline Gılgamış Destanı geçti. Daha önce
okumuştu. Fakat yaratılış açısından hiç incelememişti. "Okuyalım bakalım"
dedi kendi kendine.
Birden
karşısında Aruru belirdi Sıtkı'nın. Bulunmaz fırsattı. "Ey yüce Aruru,"
dedi Sıtkı, "Bir inceleme yapıyorum, tüm tanrılara soruyorum, insanı nasıl
yarattınız diye?" Aruru, hazırlıklıydı. Marduk'tan bilgi almıştı.
Karşısındakinin kül yutmayacağını biliyordu. "En iyisi doğruyu anlatmak,"
dedi ve başladı konuşmaya: "Büyük gök tanrısı Anu -ki, kendisini ben
yarattım- Uruk halkının ah ve figanlarını dinlemişti. Beni çağırdı. 'Sen,'
dedi, 'Beni yarattın, şimdi de fikrimi yarat.' Bunu duyar duymaz, Anu'nun
fikrini kalbimde yarattım. Ellerimi yıkadım. Bir parça çamur koparıp
yazıya attım. Ve bu yazıda, kahraman Engidu'yu yarattım. Çamurdan
yarattığım Engidu, demir gibi serttir. Bütün gövdesi kıllardan
simsiyahtır. Kadın gibi uzun saçları vardır."
"Doğru
söylüyor," diye düşündü Sıtkı. Gılgamış Destanı'nı hatırlamıştı. Fakat
şimdiye kadar çamur meselesi ilgisini çekmemişti. Şimdi, herşey kafasında
yerli yerine oturuyordu. Bereketli toprakların efsanelerinde ilk harç,
çamurdu.
Önce
böcekten, olmayınca çamurdan:
Acaba
uzak diyarların tanrıları da insanı çamurdan mı yaratmıştı? "Çinliler
ilginçtir," diye düşündü Sıtkı. "Bir de onlara bakalım." Kitapları okumaya
devam etti. Çin Efsaneleri bölümünü buldu. Tanrı Pen-gu'dan
bahsediliyordu. "Pen-gu" iye seslendi. Zümrüdü Anka'nın kanadına binerek
geldi Pen-gu.
"Anlat
bana yüce Pen-gu," diye sordu Sıtkı. "Sen nasıl yarattın
insanı?"
"Ben
çok kuvvetliydim," dedi Pen-gu. "Havayı toprak ve yeryüzü olarak ikiye
böldüm. Sonra öldüm. Nefesimden rüzgarlar, sesimden gökgürültüsü,
gözlerimden güneş ve ay, vücudumdan dağlar, kanımdan ırmaklar ve denizler,
saçlarımdan yıldızlar, terimden de yağmur meydana gelmiş. Daha sonra
çürüyen bedenimde kaynaşan böceklerden insanlar
oluşmuş."
"Hah!"
diye bağırdı Sıtkı. "İşte şimdi değişik bir öykü buldum. Demek Çinliler
böcekten geliyorlar."
"Daha
bitmedi, sabırlı ol," diye seslendi yüce Pen-gu, bilge bir tavırla. Ve
devam etti.
"Zamanla
gökyüzünün bir bölümü denizlere düşerek insanlığı yok etti. Bunun üzerine
tanrıça Ngüho, yengeç elleriyle gökyüzünü yukarıya kaldırdı, denizleri
yeniden sınırlarına itti ve çamurdan yeni bir insan türü
yarattı."
"Hayret,"
dedi Sıtkı. "Demek Çin tanrıları da insanı çamurdan yaratmışlar."
Pen-gu'ya teşekkür etti.
Tevrattan
Kur'an'a:
Nereye
al atmışsa, önüne çamurdan yaratılış çıkmıştı. Evet, hepsi birbirinden
"kopya çekmiş"ti.
Acaba,
Tevrat ne diyordu? İşte bulmuştu, okudu:
"Ve
Allah dedi: 'Suretimizde, benzeyişimize göre insan yapalım/Ve Allah insanı
kendi suretinde yarattı, onu Allah'ın suretinde yarattı./Ve Rab Allah
yerin toprağından Adam'ı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve
Adam yaşayan can oldu./Fakat adam için kendisine uygun yardımcı
bulunmadı./Ve Rab Allah Adam'ın üzerine derin bir uyku getirdi ve o uyudu
ve onun kaburga kemiklerinden birini aldı ve yerini etle kapladı./Ve Rab
Allah Adam'dan aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı ve onu Adam'a
getirdi.."
Adem
ile Havva'nın ilk günahları ve cennetten kovuluşları ile devam eden bu
yaratılış öyküsü, hemen hemen aynen Kur'an'a
geçmişti.
Neden
Çamur?
"Neden
çamur?" diye düşüdü Sıtkı. Kimbilir, belki de atalarımız, kendilerine son
derece gerekli olan, tüm ihtiyaçlarını
karşılayan
su
ve toprağa özel bir önem vermişlerdi. Su ve toprak birlrşince çamur
oluyordu. Zaten günümüze değin gelen büyük efsaneler, soyut düşünce
sistemleri, Dicle'nin, Fırat'ın, Nil'in, Indus'un, sulak ve bol çamurlu
topraklarından yeşermişti. Büyük uygarlıklar yaratan bu topraklar, zengin
efsanelere de yataklık etmişti. Bin yıllar öncesi insanlarının su ve
toprağa olan bu şükran borçlarını anlamamak mümkün
değildir.
Ortadoğu
Tanrılarının Etimolojik Gelişimi:
Ortadoğu'da
çeşitli dönemlerde yaşayan halkların tanrılarının adları ilginç bir evrim
gösterir:
Ibraniler'de
kah "Yehova" kah "Elohim" olur. Tevrat'taki bu iki tanrı adı Yehova ve
Eloha'nın geçtiği satırlara dayanılarak metin ayrılıkları saptanmış.
Aramice "elah" kelimesi ile Tevrat'taki bu "eloha" kelimesi, Incil'de
Isa'nın ağzından, "Eloi, eloi, Lama sabachtani" (Tanrım, tanrım. Beni
niçin bıraktın) biçiminde görülür. Islam öncesi Araplar'da erkek tanrı
için kullanılmış olan "ilah" kelimesi de Islamiyet'ten sonra ufak bir
gramer türetilmesi ile "Allah" olur. Kur'an'ın bazı surelerinde yer yer
"ilah" kelimesine de rastlanır.
"İnsan
Çamurdan Yaratıldı" Efsaneleri Özeti:
Kutsal
kitaplarda sözedilen "insanın çamurdan yaratıldığı" fikri, kutsal
kitapların ortaya atılmasından çok daha önceki çağlarda yaşayan insanların
eserlerinde ve efsanelerinde görülmüştür. Bu durum, kutsal kitapların
içine bu eser ve efsanelerden alıntı yapıldığının göstergesidir. Bu efsane
ve kutsal kitapların ifadeleri şu şekildedir:
1)Gılgamış
Destanı: "Ellerimi yıkadım. Bir parça çamur koparıp yazıya attım. Ve bu
yazıda ,kahraman Engidu'yu yarattım."
2)Sümer'lilerin
Enuma-eliş Destanı: "Bunun üzerine ben de Ea'nın yardımını istedim.
Toprağı, Kingu'nun kanıyla yoğurdum. İlk
insanı
meydana getirdim."
3)Çin
Efsanelerinden: "Bunun üzerine Tanrıça Ngüho yengeç elleriyle gökyüzünü
yukarıya kaldırdı, denizleri yeniden
sınırlarına
itti.
Ve çamurdan yeni bir insan türü yarattı."
4)Mısır'da
Luxor Tapınağı'nda bulunan kabartma bir resim: "Kral Amonhotap III olarak
betimlenen Tanrı Khnemu çömlekçi
çarkında
erkek ve dişi iki insanı yaratıyor."
5)Hesiodos
Destanı. "Namlı, şanlı Hephaisdos'u çağırdım hemen. 'Bir parça topral al,
suyla karıştır' dedim. 'İçine insan sesi koy,
insan
gücü koy."
6)Yunan
Efsaneleri'nden: "Gözyaşlarımla toprağı çamur haline getirdim ve yoğurdum
(Prometheus anlatıyor.) Bir insan heykeli
yaptım.
Sonra bu heykele ruh verdim. İlk ölümlü yaratıklar oluştu
böylece.)
7)Tevrat'tan:
"Ve Rab Allah yerin toprağından Adam'ı yaptı ve onun burnuna hayat
nefesini üfledi ve adam yaşayan can oldu."
8)
Kur'an, Mü'minün 12-16: "And olsun ki Biz insanı süzme çamurdan
yarattık."
9)
Kur'an, Es-Safaat 11: "Hakikat Biz onları cıvık bir çamurdan
yarattık."
10)Kur'an,
Sad 71-76: "Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Artık onu
tamamlayıp içerisine de ruhumdan üfürdüğüm zaman kendisi için derhal ona
secdeye kapanın."
Bu yazıyı kaleme alış gayemiz yukarıda yazılmış olan yazıya bir
reddiye sunmaktır... Bazı tarihi gerçekliklerden yola çıkarak yazar
kendine göre bazı mantıksal bağıntılar kurarak bazı sonuçlara varmıştır ki
biz de aynı metodla bağıntılar kuracak ve onun mantıksal denklemlerine
önermeler sunacak ve çözümlemelerimizle, yazar Turan Dursunun mantığının
sağlamasını yapacak ve meseleyi sağlam zeminler üzerine oturtmaya
çalışacağız...
Öncelikle
yazar bu yazıda hangi hedefi seçmiş ve bu yazıda hangi temayı işlemeye
çalışmış onu tesbit ederek konumuza bir giriş
yapalım...
Yazar
tarihte kendine ait özel bir yeri olan bilinen medeniyetlerin
kalıntılardan elde edilen bilgilerden bir derleme yapmış, bu
derlemelerinde de bir gerçek bulmuş ki her medeniyet kendi inancını
etrafında şekillendirdiği ilah veya ilahları adına yaratılış gerçeğini
yorumlamıştır... Bu yorumlardan sonuç olarak her medeniyet yaratılışın
topraktan olduğunu kabul etmiştir, diyerek bunların hepsi birbirinden
iktibas ederek inançlarını şekillendirmişlerdir tezini ortaya
sürmüştür... Denklem
bu... madem tüm medeniyetler toprağı yaratılışın hammaddesi olarak almış,
o halde bu medeniyetlerin hepsi bu hikayeyi birbirinden aşırmış,
kopyalamış... Gerçekten yazarın dediği gibi bu anlatılan şeyler bu şekilde
bir anlayışı destekler mi, acaba?
Allahu
Teala Kitab-ı Hakiminde şöyle buyurur: “Andolsun biz her kavme Allaha itaat edin ve Tağuta kulluktan sakının diye bir peygamber
göndermişizdir” Dikkat edilirse ayet her kavme bir nebi rasul
ve elçinin geldiğini ifade eder...
- Yazar bu ayeti neden gözlerden uzak tutar
acaba :..!? -
Yukarıda
yazar Turan Dursun’un metninde geçen olayları başka şekilde yorumlamak
mümkün değil midir? Sadece kurulacak mantık örgüsü, bu şekilde mi tezahür
eder, başka ihtimal hesaplarına mahal yok denilebilir mi? Bilimsellik
görüşü sadece bu görüşte mi ortaya çıkmıştır? Elbetteki
hayır...
Şimdi
biz meselemize geri dönelim inşaallah...
İslamın
Tarih anlayışına göre İnsanlık bir tek ana ve babadan türemiştir...
Buradan da sonuç insanlar hakiki bir tevhid inancı ve Rabbani bir
anlayışla Tarih sahnesinde adımlarını atmaya başlamışlardır gelecek
zamanlara, zamanımıza ve bizden sonraki zamanlara... Yani insanlığın
başlangıcı bir Allah inancı, Ahret inanışı, Yaratılış bilinci ile
olmuştur...
Elbette
bu hakiki inanca bazen zulüm yani şirk karıştıranlar olmuştur. Böylece de
hakk dinden uzaklaşıp zaman dilimi içerisinde adım adım ebedi gerçeklerden
uzaklaşmış ve yollarını şaşırır olmuşlardır... Ama bu demek tümüyle
kültürlerinin ve temel bilgilerinin hepsini unutmuşlar demek değildir.
Bilakis taşıya bildikleri kadar bilgi yükünü gelecek nesillerine
aktarmışlardır...
Aktarmışlardır
ki sosyalist düşüncenin babası Hegel’in Tarihi determinasyon düşüncesine
göre de yapılacak yorum şekli budur... Çünkü Hegele göre Tarihte yaşamış
milletler yaşarlar ve ölürler öldüklerinden genç medeniyetlere iyi
yönlerini bırakıp tarih sahnesinden silinirler ve yeni genç medeniyet
onlardan devraldığı iyilikler ve güzel yönlerle bunları daha da
geliştirir.
Hasılı
gördüğümüz şudur ki medeniyetlerin iktibası gerçektir. Evet buram buram
bir iktibas kokusu var. Ama bu yazarın diğer iddialarını kabul etmemizi de
gerektirecek bir kabullenme değildir. Bilakis bu iktibas alenen Allahın
elçilerinden yapılmış bir iktibastır. Çünkü Allah farklı zamanlarda farklı
kavim ve gruplara elçilerini göndermiştir.
Nasıl
Hz.Muhammed bize Nuhun Tufanını, Musa a.s. Kıssasını, Yusuf, Yakub,
İbrahim, Adem, Hud, Salih ve Şuayb peygemberlerden bahsetti ise nasıl o
bize yaratılıştan bahsetti ise o dönemde insanlığa müjdeci olarak gelen
nebiler de bu kıssalardan hikayeler
anlatmışlardır...
Hakikat
şu ki, Allah zaman zaman insanlara hatırlatıcı olarak elçilerini göndermiş
ve onların bilinç altlarında yatan inanç küllenmelerini közlendirmiş ve
alevlendirmeye çalışmışlardır... Nihayetinde her insan yaratılış gibi
diğer Rahmani gerçeklere muhatab olmuş ve zaman dilimi içinde
uzaklaşmışlar ve elbette bazı birikimler ve yaklaşım tarzlarını örf ve
adetlerine geçirmişlerdir. Böylece de haliyle destanlarında ve
kendilerince tarihi tutanaklarında bu meselleri
işlemişlerdir.
Bu
bizim birinci izah tarzımız...
Elhamdulillah...
İşi
bir başka açıdan da şu şekilde değerlendirebiliriz... Öncelikler tüm
kavimler eğer bu şekilde izah etmişlerse ki tevatür olur çünkü bu kadar
farklı kültürü temsil eden insanların bu kadar farklı insanların tek
meselede bu kadar ortak beyanda bulunmaları yalan üzere ittifak olamaz.
Çünkü bunların bu halleriyle böylesi bir yalan üzerinde ittifak etmeleri
mümkün değildir...
Bu
iki...
Üçüncü
husus ise Bu mesellerin Kur’anı destekler mahiyette olmalarıdır... Çünkü
Kur’an yaratılışı en muhkem şekilde ifade
etmiştir...
Dördüncü
husus da üçüncü hususa bağıntılı olarak geliştirdiğimiz bir diğer izah
tarzıdır ki Yaratılış safhalarını en orijinal ve musbet ilme uygun şekilde
izah eden yegane eser ki dini kaynaklar bakımından Kur’an-ı
Azimuşşandır... Nihayetinde yazarın ilk başta aldığı Mu’minun Suresinin
ayetleri bu iddiayı en iyi belgeleyen Kur’an ayetlerinden sadece
birisidir. Bakınız Allah-u teala Kitabında Yaratılışı nasıl da izah
ediyor:
"And
olsun ki, biz insanı süzme çamurdan yarattık. Sonra da onu nutfe halinde
sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline
getirdik, derken o kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık, bir çiğnemlik
etten kemikler yarattık, kemiklere de et giydirdik. Ve sonra onu başka bir
yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir." (Mü'minün, 12-16
ayetler.)
Ayete
ufacık adaletli ve insaflı bir bakış gerçekleri ayan beyan ortaya serer…
İlkönce Allah çamurdan nasıl yarattığını beyan eder ki bu
mugayyibattandır… Nasıllık ve niceliğini bilemediğimiz bir yaratılış
safhasıdır…
Ama
diğer aşamalara geçtiğimizde biiznillah yaratılışın maddi boyutu ve zahir
olan kısmı olan Ana Rahmindeki safhalara dikkat
çekilir…
Sağlam
yere (ana rahmi nutfe için gerçekten en mükemmel şekilde tüm imkanlar ve
ihtiyaçlara göre donatılmıştır bu sebebten de sağlam tabiri onun için
sıfat olarak kullanılmıştır) yerleştirilen nutfe meselinden sonra gelen
bir çiğnem et tanımlaması çocuğun ana karnındaki bir dönemdir ki
doktorların elde ettikleri ultrasonik görüntülerden elde edilen
fotoğraflarda sanki ısırılmış ta üzerinde diş izleri kalmış bir çiğnem et
şekli hemen o fotoğraflarda göze çarpar…
Henüz
insanların iç organları hakkında sağlam ve doğru bir bilgiye sahip olamadıkları bir
dönemde böylesi bir bilgiyi verebilecek tek varlık Allah-u Azze ve Celle
hazretleridir. Nihayetinde Rasulullah röntgen ışınlarından ve ana rahminde
çocuğu inceleme ve görebilme teknolojisinden mahrumdur ve Kur’anı onun
kelamı olduğu (Yazar saraheten bu iddiasını başka yazılarında ortaya
koymuştur) iddiasını tek başına fasid kılan ve zevale erdiren muhkem
kelimelerdirler...
Ayetin
devamında gördüğümüz o etten kemikler yaratıldığı ve sonra etlendiğinden
bahsedilir ki bu da bir mucizedir... Çünkü musbet ilmin şu anda ana
rahminde tesbit ettiği şekilde ayet-i kerime tarifini yapmış ve yine
Kur’anın Allah kelamı olduğu yaratılışı hakkıyla bilen ilim ve hikmet
sahibi yüce yaratıcı Hakk Teala tarafından Rasulullah’a vahyedildiğinin
resmidir. Çünkü çiğnem et şeklinden sonra insanın kemik yapısı yani
iskeleti şekillenir...Bu
konuda Süleyman Ateş Hoca'mınız tefsirinde ayrıntılı resim ve tıp-ilim-kur'an
eksenli açıklamalar mevcuttur !
Vel hasılı kelam bu yazı tamamen
şahsi yorumları içermektedir ki her şahsi yoruma karşılık gelebilecek
muhakkak bir yorum daha bulunabilir... Lakin benim ve Yazar Turan
Dursun’un yazısında şahit olduğumuz bir diğer husus vardır ki herkesi
susturacak derecede ziyası akılları kapsayan hakikatler üstü bir
hakikattır ki o da Yaratan Allah’tır. Bu sebebten 1400 senelik mazisinden
bu yana insanların son tesbit ettiği ilmi ve fikri gerçekliklerle ters
düşmemiş ve akılla nizalaşmamış bilakis geçen zaman onun en iyi müfessiri,
her yeni buluş onun için yüz akı ve Muciz’ul kelam ve Kelamullah oluşunu
isbatlayıcı olmuştur...
ALLAH VE
GEMİLER
Muhammed’in her fırsatta
insan topluluklarının yanına
giderek onların konuştuklarını dinlediği bilinir.
9-Tevbe
61. (Yine o münafıklardan:) O (Peygamber, her söyleneni dinleyen)
bir kulaktır, diyerek peygamberi incitenler de vardır. De ki: O, sizin
için bir hayır kulağıdır. Çünkü o Allah'a inanır, müminlere güvenir ve o,
sizden iman edenler için de bir rahmettir. Allah'ın Resûlüne eziyet
edenler için mutlaka elem verici bir azap vardır.
Mekke’de
yaşayan insanların bir çoğu denizi ve zamanın ticaret amacı ile kullanılan
gemilerini görmemiş insanlar oldukları için, çarşıda bir araya gelmiş ufak
topluluklar, deniz yolu ile Mekke’ye mallarını getiren tacirlerin
anlattığı deniz hikayelerini pür dikkat dinlerlerdi. Muhammed, ağzı bir
karış açık bu hikayeleri dinleyen Mekkelileri etkilemek için olacak
gemileri ayetlerinde kullanmayı düşünmüştür. 45-Casiye 12. Allah o
(yüce) varlıktır ki, emri gereğince içinde gemilerin yüzmesi ve lütfedip
verdiği rızkı aramanız için ve de şükredesiniz diye denizi size hazır hale
getirmiştir.
Gemilerden
bu derece etkilenen halk muhtemelen ayetlerden de etkilenecektir. O halde gemiler, Allah’ın
varlılığının bir delili olmalıdırlar. 31-Lokman 31. Size
varlığının delillerini göstermesi için, Allah'ın lütfuyla gemilerin
denizde yüzdüğünü görmedin mi? Şüphesiz bunda, çok sabreden, çok şükreden
herkes için ibretler vardır. 42-Şura 32. Denizde dağlar gibi akıp gidenler
(gemiler) de O'nun (varlığının) delillerindendir.
1400
sene evvel motorlu gemilerden haberi olmayan Muhammed, gemilerin sadece
rüzgarla gidebileceğini bildiği için, rüzgarın esmesini bile Allah’a
bağlamıştı. Eğer Allah rüzgarın esmesini durdurursa insanlar denizin
ortasında kalırlardı. Şura 33.
Dilerse O, rüzgârı durdurur,da
onun (denizin) üstünde kalakalırlar. Elbette bunda çok sabreden, çok
şükreden herkes için ibretler vardır.
Bugün
motorlu gemilerle insanoğlu
Allah’ın iradesine karşı koyuyor olacak ki, rüzgarın bittiği yerde
motorlar çalışıyor ve gemiler yollarına devam ediyorlar.Gemilerin fırtınada alabora olup
batmalarını dahi insanları korkutmak amacı ile kullanmayı bilmiş, bu tür
kazalarda ölenlerin hepsinin, onun ayetlerini inkar edenler olduklarını
ima etmek istemiştir.
Şura /
34 Yahut yaptıkları yüzünden onları helâk eder. Birçoğunu da affeder
(kurtarır). 35.Böylece âyetlerimiz üzerinde
tartışanlar, kendilerine kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.
Bu ayetlerde
anlatılmak istenen yazarın anlamak istediği elbette değildir. Yazar kendi
verdiği anlamla kavga etmiş ki ben olsam ben de kavga ederdim...
Unutmayınız ki Kur'an bilim ve teknik ansiklopedisi değildir. Burada şunu
anlamamızı istiyor Allah etrafınızda her ne görüyorsanız onun olması için
asıl sebeb her ne kadar bazı sebebler de olsa hakiki sebeb Allahın
dilemesi iradesi ve kudretidir.
Nasıl mı?
Mesela göz görür... O bir yağdır... Koyunun koca kuyruğu da bir yağdır ama
koyun kuyruğu ile göremez... Gördüren Allah... elhamdulillah... Sadece
sebeblerin var olması yetmez her şey Allahın takdiri iledir şuurunu
yerleştirmek için bu ayetler o zamanın insanları için gayet acaib olan bu
meseleyi de izah etmiştir mesele sadece bu...
Bugünün teknolojisinde
gemiler, uydulardan yönetilmekte, yaklaşan fırtınalardan önceden haberdar
olarak önlemlerini alabilmektedirler. Bunlar o zamanlar kimsenin aklında
olmayan işler olduğu için, insanları her türlü tabiat olayı ile korkutmak
ve etkilemek mümkün olabiliyordu.
Muhammed, insanları korkutmak için, gök gürültüsünü ve yıldırımları
da kullanmıştır.
Kuran
yaşayan bir kitabtır. Ki Yaşayan insanlara gönderilmiştir. Yani felsefik
bir masabaşı imalatı değildir. Şimdi gelelim motorlu ve rüzgara ihtiyacı
olmayan gemilere...
Rasulullah o
zamanda bu tür gemilerden bahsedebilir miydi? Veya nasıl anlatacaktı...
öyle şeyler anlatsa idi kime nasıl dinletecekti. Kuranın prensibi budur
insanların her gördüğü şeyde Allah paydasını ki bu yaratan olması
hasebiyle her mahlukun ortak paydasıdır Allah gerçeğini
unutmamak...
Şimdi sen
çıkmış diyorsun ki Niye yakıtlı motorlu gemilerden bahsetmemiş. Allah
aşkına güldürmeyiniz insanı Sizce bu ayette “gemiler sadece rüzgarla
gider” kaydı var mıdır.? “Rüzgarsız deniz seyahati mümkün değildir” hükmü
yazılı mı? Hayır... Çünkü zaten bu Kuranın izah tarzından uzak bir üslub
Kur’an o an ki düşünceye rahmani boyutu katmıştır o
kadar...
İşte ben
şimdi bu ayetten aldığım ilhamla sizlere sormak istiyorum: Odunla,
kömürle, benzin mazot her ne ile çalışan gemilerinizin çalışmasına sebeb
nedir? Taşları dibine çeken deniz nasıl olur da dağlar gibi gemilerinizi
yutmuyor? Yani denize kaldırma , kaaya yerçekimi kuvvetini verdiren kimdir
veya tam tersini yaptırsa idi -deniz çekse, yeryüzü kaldırsa idi halimiz
ne olurdu...-az ama çok azıcık düşünmek yeter ! " ne da az düşünürsünüz "
( Mü'minun :80 ) -
Bugün İslamiler, Kuran
ayetlerini tartışan kişilerin önüne Şura / 35 gibi ayetleri koyarlarken,
hatırlamaları gerekir ki, hac farzını yerine getiren yüzlerce hacı adayı,
Mekke’de iki ayrı zamanda çıkan yangınlarda kaçacak yer bulamadıkları
için, bir kısmı dumandan boğularak, bir kısmı da yanarak ölmüşlerdir. Aynı
şekilde, bir başka tarihte,
gene yüzlerce hacı adayı kaçacak yer bulamadıklarından tünelde
sıkışarak ölmüşlerdir. Bir
kısmı da şeytan taşlarken birbirlerini taşlayarak ölmüşlerdir. Bu kaçacak
yeri olmadan ölenlerin hepsinin, Muhammed’in getirdiği dine yürekten
bağlı, oraya hac faraziyelerini yerine getirmek için gitmiş Müslümanlar
olduklarını unutmamak gerekir.
Tabi ne var ki, her zaman
olduğu gibi, İslamilerin yaklaşımı, ‘o ölenleri mükafat olarak Allah
yanına almıştır’ şeklinde olacaktır. İşte bu mantıktan kurtulamadıkları
içindir ki, bütün İslam ülkeleri geri kalmaktan da kurtulamamaktadırlar.
Hiçbir şekilde akılcı yaklaşıma müsaade etmeyen İslami inanç kavramının
insanda oluşturduğu düşünce şekli, bir çok İslam ülkesinde görüldüğü gibi,
bugün kendi cezasını kendi eliyle vermektedir.
" Allah her ölene gazab yada Allah rahmet etti de yanına aldı
ödüllendirdi" yorumlarını sunanlar kendi cehaletlerini bu dine yamayan
asalaklardır. Dünya bir ödül yada ceza yeri değildir. Ödül ve ceza yeri
ancak ahiret alemidir .
Felaketler
hakkında görüşümüzü yine Kuran şekillendirir. Bunlar Allah'ın sayılı
günleridir üzerimizde döner durur. İşte bu kadar bazen müslümana bazan
kafire rastlar... Allah kimseye zulmetme makamında değildir.o şöyle der:
“Biz onlara zulmetmedik onlar ancak kendi nefislerine zulmettiler” şimdi
dersek ki insanın bu kendi kendine olan zulmü nasıldır onunda Kurandaki
cevabı şudur: “Ellerinizle yaptıklarınızdan dolayı yerlerin ve göklerin
nizamı bozuldu”- Detay Kaza-Kader dosyamızda -
Ecel eceldir.
Herkese içinde bulunduğu hale göre farklı manalar verir... İman edip salih
amel işleyenlere ölüm bir cennet müjdesidir, elbette... Küfredenler için
de bir yüz karası olarak cehennem habercisidir ki o cehennem ne kötü
yerdir. Allah insanlara eceli ödül yada ceza olarak göndermez. Nasıl her
Futbol maçında takdir edilen 90 dk. Varsa herkesin de kendisine tayin
edilen bir eceli vardır 20, 30, 60, 90, 100... vs. Vakti gelen ölür.
Ölümün manası da son nefesindeki durumuyla alakalıdır. İyi ise iyi bir
ölümdür... Kötü bir iş başında, kötü insanlar arasında, ve kötü yerlerde
ise o zaman kötü bir ölüm... vesselam...
Ayrıca İslam'a göre nerede ve
ne zaman öldüğün önemli değildir Mü'min olan kilise2de ölse cennete gider,
kafir kabe yanında ölse cehenneme gider.Mü'min yılbaşı akşamı ölse cennet
gider kafir kadir gecesi ölse cehenneme gider.önemli olan " Nasıl
yaşanıldığıdır " nerede ve ne zaman öldüğün
değil ! Ayrıca kul hakkı İslam'da çok önemli bir yer tutar.görevini ihmal
edip can-mal...zararınea neden olanlar Allah2a hesap vereceklerdir eğer
islam şeriatı uygulanmayıp , yönetici bile olsan cezanı verecek makamlar
bulunamıyorsa...!- Detay İslam devleti ütopya değildir adlı dosyamız -
AKRABA
EVLİLİĞİ
Bugün
bilim, akraba evliliklerinden doğan çocukların sakat doğabilecekleri
konusunda yeterince bilgi vermekte ve insanları bu tür evliliklere karşı
uyarmaktadır.. Ancak, her şeyi bilen Tanrı, insanların kendileri ile kan
bağı bulunmayan bazı evliliklere bile Nisa 23 ayetde yasak getirirken,
4/23.
Analarınız, kızlarınız,
kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kızkardeş
kızları, sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin anaları,
kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey
kızlarınız size haram kılındı. Eğer onlarla (nikâhlanıp da) henüz
birleşmemişseniz kızlarını almanızda size bir mahzur yoktur. Kendi
sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi birden almak da
size haram kılındı;
ancak geçen geçmiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
neden
doğacak çocuklarda sakatlıklara sebep olabilecek bu tür akraba
evliliklerine bir yasak getirmemiştir ve getirmediği gibi, Ahzab 50.
Ayetde bunu onaylar durumundadır anlamak mümkün değildir..
Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin
hanımlarını, Allah'ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında
bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber
göç eden kızlarını sana helâl kıldık.
Ayetten herkesin ilk planda anlayacağı tek şey şudur:
“Eğer istiyorsan ve munasib ise amcanın, halanın yada teyzenin kızı ile
evlenebilirsin” yok eğer istemiyorsan Allah'ın emrettiği evlilik
talimatlarının dışına çıkmış olmazsın...
Akıl sahibi her insanın farkedeceği ve bakanların da
gayet açık ve net şekilde görebileceği gibi Ayette illa da Akraba ile
evleneceksiniz diye bir kayıt yok... Böyle bir kayıt olmadığı gibi
evlenmeyin diye bir kayıt yok...Zaten her akraba evliliği de sakat doğma
neden olmaz !ilginçtir " Kanal 7 " adlı TV kanalında Türkiye'deki bir
köyden haber yapılır : Tüm köy akrabadır ve hiç saat doğum yoktur, bir
sakat doğum vardır o da dışarıdan bir kızla evlenen gencin çocuğu !
Kaldı ki
bize göre insanlar bir kadın ve bir erkekten türemiş ve temelde bir
çekirdek aileye dayanır. Ve hepsi uzun zaman geriye gidildiğinde akraba
çıkar. Akraba evliliklerinde %100 problem çıkacak diye bir kayıt yok ki
Rasulullah da yaptığı evliliklerinde akraba evliliğinden ziyade
yabancılarla evlilik gerçekleştirmiştir.-Detaylı
bilgi İslam'da Kadın Hakları dosyamıza -
|