|
İslamda dört eşlilik Bu konuyu sizlerle paylaşmadan önce, Allah’ın Kuran’da tanıttığı, hoşnut olduğu erkek ve kadın karakterine değinelim. Mümin Kadın Kimdir? Mümin kadın Allah’ın en güzel tecellilerinden biridir. Çünkü o, Allah’tan korkar, Allah’ın emir ve yasaklarını titizlikle korur, güzel ahlakı tam olarak yaşayabilmek için çaba harcar. Kuran’daki mümin kadın asildir, şahsiyet sahibidir ve güçlüdür, kararlıdır, dünya hayatının geçiciliğinin farkındadır, yaşamdaki yegane arzusu Allah’ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmakdır. İnce bir zevke sahiptir, bu onun cennete olan özlemini ifade eder. Boş sözlerden ve boş işlerden tamamıyla yüz çevirmiştir. Dünyada ise yüksek idealleri vardır ve topluma karşı son derece duyarlıdır. Yaşadığımız yüzyılda şahit olduğu, dünyayı gözyaşı ve kana bulayan haksızlık ve zulme seyirci kalmaz. Detaylarla değil, gerçeklerle uğraşır. Elinden geldiğince Allah’ın varlığını inkar eden ideolojilerle fikri bir mücadele verir. Mümin Erkek Kimdir? Mümin erkek de Kuran’da mümin kadınla eşit hak ve sorumluluklara sahiptir. Kadınlar üzerinde “sorumlu-gözeticidir”. (Nisa Suresi,34 ) Allah’ın karşısındaki aczini bilir, Allah’tan korkup-sakınır. Allah Katı’nda erkek kadın karakteri değil mümin karakteri vardır. Zaten Kuran’da da bu durum “erkek adamlar” ifadesiyle şöyle vurgulanmıştır: “Mü'minlerden öyle erkek-adamlar vardır ki- Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiç bir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler.” (Ahzab Suresi, 23) Şimdi gelelim Kuran’daki evlilik hükmüne İslam dört eşliliği kime ve ne zaman emreder, önce bunu bilmek ve anlamak gerekir. “Eğer yetim (kız)lar konusunda adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, bu durumda, (onlarla değil) size helal olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Şayet adaleti sağlayamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir (eş) ya da sağ ellerinizin malik olduğu (cariye) ile (yetinin). Bu sapmamanıza daha yakındır.” (Nisa Suresi, 3) Ayette de belirttiği gibi. Erkek tam anlamıyla Kuran ahlakını yaşayarak, eşlerinin arasında asla bir ayrım yapmadan eşit sevgi ve eşit imkanlarla onlara davranabiliyorsa, Peygamberler gibi adaleti sağlayabiliyorsa çok eşlilik Kuran’da helal kılınmıştır. Siz de takdir edersiniz ki, bir insanın böyle yüksek bir ahlaka ve anlayışa sahip olduğunu iddia etmesi günümüzde oldukça zordur. Çünkü Kuran ahlakı bir bütündür. Bir insan Allah’ın gücünü gereği gibi takdir edip O’na teslim olmamışsa, bu yalnızca evliliğe değil, yemek yemesine de, konuşmasına da, çalışmasına da ve hatta aile ilişkilerine de yansır. Demek ki, her şeyde olduğu gibi, evlilik konusunda da Kuran’ı “bir ucundan anlayıp ibadet etmek” büyük bir yanılgıdır. Günümüz evlilikleri Günümüzde ise her kavram gibi “ bazı evlilikler de ” de son derece dejenere olmuştur. Evlilik, sanki bir tür “çıkar şirketi”dir. Bazı kadınlar daima zengin, varlıklı, şöhret sahibi bir erkeğin arayışındadırlar. Bazı erkekler de kadının güzel ve genç olmasıyla ilgilenirler. Bir genç kız doğduğu andan itibaren bu telkinle büyütülür. Büyüyüp evleneceği günü bekler durur. Büyük hayallarle evliliğe ilk adım olan, nikah masasına oturup imzayı atarken, biribirlerine ilk verdikleri söz, iyi ve kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta birbirlerini korumak olmuştur. Bu sözler bazı evliliklerde neredeyse üç ay içinde unutulmaktadır. En uzun süren evliliklerde bile nikah masasında verdikleri sözler, zaman içinde bir takım sebeplerden dolayı, biribirlerinden bıkıp, çeşitli hakaretler, aldatmalar hatta bazen şiddete dönüşmüştür. Bu durum toplumun büyük bir kesimini oluşturmaktadır. Dolayısıyla tek eşle dahi huzurlu ortamı oluşturamayanlar, nasıl olur da Kuran’da ki dört eşliliği günümüzde uygulamak konusunda iddia ediyorlar anlaşılır gibi değil. Erkek için ise menfaatler biraz farklıdır. Çamaşırlarını yıkayacak, ütülerini yapacak, yemeğini pişirip, evini toplayacak birini bulmuştur. Üstelik istediği her an onun kaprislerine katlanacak bir partneri vardır. Ortalama bir evliliğin yirmi beş yıl sürdüğünü varsayarsak, bazı evlilikler de bir kez imza atıp yirmi beş yıl sanki birbirlerine katlanmak zorunda olduğu, iki şirket ortağı gibirirler. Görüldüğü gibi, günümüzde evlilikler tamamen gelip geçici dünya kavramlarına göre kurulmuştur. “Güzellik, gençlik, şöhret, para, mevki gibi,” bunları yitirince de genellikle evlilikler bozulur. Birbirlerine aşık olduklarını söyleyen çiftler ise, bunun çok kısa süre sonra yok olduğunu kendileri de ifade ederler. Çünkü sevgi yeryüzünde Allah’ın kalplere koyduğu en güzel duygudur. Allah sevgiyi Kendisi’ni sevip yüceltmemiz, O’nun yarattıklarını ve O’nun tecelli ettiği insanları sevmemiz için yaratmıştır. Dört eşliliğin yaşanması için, Allah’ın emrettiği kurallardan bazıları Kadınlar arasında, her konuda eşit haklar sağlanması. Güzellik ve çirkinlik ayrımı olmadan, aralarına fitne sokacak tavırlardan kaçınmak. İster yaşlı ister genç olsun, hepsinin Allah’ın en güzel tecellileri olduğınu çok iyi kavramak Maddi olarak tüm imkanları kadınlar arasında ayrım yapmadan eşit olarak dağıtılması. Dört eşlilik ne zaman ve nasıl uygulanır Bu konuda Peygamberimiz Müslümanlara en güzel örnektir. Bilindiği gibi “Hz. Muhammed (sav)” yirmi beş yaşında iken, kırk yaşında olan “Hz. Hatice” ile ilk evliliğini yapmışdır. Bu evlilik tam yirmi beş yıl, Hz. Hatice vefat edinceye kadar devam etmiştir. Peygamberimiz daha sonra, Allah’ın emriyle bir çok kez farklı evlilikler yapmıştır. Hadislerden anladığımıza göre Peygamberimiz, hanımlarının hepsini Allah’ın en güzel tecellileri olarak gördüğünden, eşleri arasında hiçbir konuda ayrım yapmadığını öğrenmekteyiz. “Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Nisa Suresi 4) Kadınların nefsinde yaradılışları gereği, aralarında rekabet ve kıskançlığa eğilim vardır. Yüce Allah kadınların nefsindeki bu yöne Kuran’da şöyle dikkat çekmiş ve kadınları bu kötü ahlak özelliğinden men etmiştir: “Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar.” (Hucurat Suresi, 11) Bunun yanı sıra, Kuran ahlakının tam olarak yaşanmadığı toplumlarda, bu kıskançlık ve rekabet duygusunu kadınlara hissettirmeden ortamı bulacak yüksek ahlaklı şahsiyetler de sanırım yaşadığımız devirde parmakla gösterecek kadar azdır. Dolayısıyla İslam’da dört eşliliği savunanlar, önce Allah’ın emrettiği ahlaka, hoşgörüye ve sabra sahip olup olmadıklarını samimi bir şekilde düşünmelidirler. Çok eşlilik ancak böyle yüksek bir ahlakı, ideali ve arınmışlığı paylaşan insanların yaşayıp kavrayabileceği bir güzelliktir. “Bu ahlak cennet ahlakıdır, Peygamber ahlakıdır.” Zaman Tüketen Ev Hanımları Zaman; Günümüzün en önemli avantajlarından biridir. Teknoloji her konuda olduğu gibi, ev hanımlarına da zamandan tasarruf konusunda büyük ölçüde yardımcı olmaktadır. Dünya nüfusunun yüzde ellisi kadın olmasına rağmen, bu büyük topluluğun neredeyse yarısı, çeşitli sebeplerden dolayı ev hanımı olarak hayatlarını sürdürmektedirler. Evde yaşanan bu uzun zaman dilimi, iyi değerlendirilirse, kendilerinin dahi farkında olmadıkları yeteneklerini keşfedebilecekleri ve toplum yararına mükemmel işler yapabilecekleri bir avantaja dönüşecektir. Oysa günümüz ev hanımlarına baktığımızda durumun pek de iç açıcı olmadığını görürüz. Örneğin; zamanının çoğunu, parasını nasıl harcayacağını düşünerek boş ve amaçsız işler uğruna tüketen, can sıkıntısından kurtulabilmenin arayışlarını sürdüren yüzlerce zengin ev hanımı vardır. Hızla gelişen teknolojinin avantajları bilindiği gibi evlerimize kadar girmiştir. Elektronik robot cihazlarla donatılmış evlerinde yaşayan zengin ev hanımları, bu işleri de zaten yardımcılarına yaptırarak, boş zamanlarına zaman katmaktadırlar. Gelişmekte olan ve ekonomik sıkıntıların yaşandığı ülkemizde, özellikle zengin ev hanımlarına toplum olarak çok büyük görevler düşmektedir. Allah’ın onlara verdiği zenginliği hayırlı ve faydalı hizmetlerde kullanabilirler. Çünkü bu imkanları dünya hayatında bir imtihan olarak Allah vermektedir. Mülkün tek ve gerçek sahibi Allah’tır, dilerse tüm bu imkanları geri alıp yoksul ve muhtaç durumda bırakabilir. Ekonomik olarak güçlü insanlar, özellikle de evde oturan ev hanımlarının, ellerindeki bu imkanlarla toplumda yaşanan her türlü sorunlara el atma zorunlulukları vardır. Yüce Allah, hoşnut olmadığı bu tavrı bir Kuran ayetiyle bizlere şöyle bildirmektedir: “Hayır; aksine, siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.” (Fecr Suresi, 17-18) Diğer hanımlar ise boş ve anlamsız eğlence, dedikodu üzerine kurulu TV programları ile değerli zamanlarını boşa tüketmektedirler. Oysa Allah Kuran’da müminleri boş şeylerden yüz çeviren kimseler olarak tanımlamaktadır: “Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir.” (Mü’minun Suresi, 3) Burada şunu vurgulamakta yarar var; çalışan bayanların kendilerini yetiştirmek ve topluma büyük hizmetler yapabilmek için yakalayamadığı bu zaman fırsatını, ev hanımları -farkında olmasalar da- yakalamışlardır. Ev hanımı evinin patronudur. Ev işleri ne kadar yoğun olursa olsun, kendi zamanını kendi ayarlayabilir. Çalışan hanımların böyle bir lüksü yoktur. Dolayısıyla çalışan bayanlar için zaman çok önemlidir. Bu zamanı çok zor da olsa, kendine ve çocuklarına ayırmak zorunda dırlar. Çalışan bayan, genel kültürünü artırmak ve kendini yetiştirmek için, kendini zorlamadığı sürece, bunun için çok fazla zaman bulamaz. Toplumda şöyle bir önyargı vardır: “Çalışan kadın kültürlü olur”. Bu mantık her zaman doğru değildir. Başka bir yanlış düşünce ise “ev hanımlarının genel kültür ve bilgi açısında yoksun oldukları düşüncesidir.” İlginç olan durum ise, ev hanımlarının büyük çoğunluğunun da kendileriyle ilgili bu ön yargıyı kabullenmiş olmalarıdır. Gelişmiş toplumlara baktığımızda böyle bir genellemeyi görmek mümkün değildir. Çünkü bu toplumlarda, ev hanımı olmak diye bir kavram yoktur. İnsanlar ülkemizde olduğu gibi, evlerde eğlence amaçlı çay partileri yaparak değil, sosyal dernekler ve sivil toplum kuruluşlarında bir araya gelerek, topluma yararlı olacağını düşündükleri faaliyetler göstermektedirler. Ayrıca ev hanımı için yapılacak birçok iş olduğu kanısındayım. Örneğin; bol, bol kitap okuyabilirler, çeşitli konularda araştırma yapabilirler, Çağımızın bize sunduğu en büyük kütüphane ve adeta açık üniversite olan “interneti” etkin biçimde kullanmayı öğrenebilirler. Konferanslara ve fuarlara katılabilirler. Ülkemizde bu tür faaliyetler, yerel belediyeler tarafından ücretsiz olarak halka sunulmuştur. Tüm bunları yapabilmek için sadece meraklı ve istekli olmak yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Modern çağın getirdiği hızlı hayat tarzına ev hanımlarımızın da ister istemez uymak zorunluluğu vardır. Klasik ev hanımı modeli annelere çok fazla bir gelişme sağlamayacaktır. Ekonomik şartların ağır olduğu günümüzde, ev hanımı olmak büyük bir avantajdır. Bizlere sunulan bu avantajın farkına varalım. Çağa uygun şartlarda kendimizi yenileyip ilim ve bilgiyle donatalım. Son olarak, ev hanımlarının kendilerine yakıştırdıkları bu yanlış imajı, aynı zamanda, yine kendileri azimleri ve bilgi birikimleriyle, bu ezik ev hanımı psikolojisinden kurtulabileceklerini yineliyorum. Unutulmamalıdır ki; bilgiye ulaşmak için sadece üniversite sıralarında oturmak yeterli değildir. Bu dört yıllık eğitim, devam ettirilip hayat boyu kendini geliştirmekle, önem ve anlam kazanır. Eğitimin ne yaşı, ne de zamanı ve mekanı vardır. “…Öyleyse dosdoğru yolda devam edin ve bilgisizlerin yoluna uymayın.” (Yunus Suresi, 89) 1400 sene evvel Hz. Muhammed (Sav) “İlim Çin’de de olsa gidiniz.” sözüyle, tüm müminlere çok hikmetli bir nasihat vermiştir. Günümüzde, ilim öğrenmek için, Çin’e gitmeye gerek kalmadan, Allah’ın bizlere sunduğu, kapımıza gelen ilmin farkına varmak için, çevremize sadece şuurlu ve akıl gözüyle bakmamız yeterli olacaktır. Duada kararlı olmak “Çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek” anlamlarına gelen dua, Kuran’a göre “kulun bütün benliğiyle Allah’a yönelmesi” ya da “sınırsız ve sonsuz bir kudret karşısında acizliğini kabul ederek Allah’dan yardım dilemesidir. Allah inancı olan her insanın çeşitli şekillerde dua ettiği bir gerçektir. Ancak insanların oldukça büyük bir kısmı duayı, sadece darlık ve sıkıntı anında elden gelen tüm ihtimaller denendikten sonra Allah’ı hatırlamak şeklinde anlamaktadırlar. Bu insanlar üzerlerindeki sıkıntı geçince bir sonraki darlık ve sıkıntı anına kadar Allah’ı unutur ve ondan bir şey talep etmeyi düşünemezler. Halbuki dua, yaşamın geneline yayılacak başlıbaşına bir ibadettir.
Kuran’a göre dua etmek, Allah’a ulaşabilmenin en kolay yoludur. Şimdi Allah’ın sıfatlarını bir düşünelim. O, insana şah damarından daha yakın olan, herşeyi bilen, işitendir... İnsanın içinden geçirdiği tek bir düşünce bile Allah’tan gizli kalmaz. O halde samimi olarak Allah’tan bir istekte bulunmak için insanın sadece düşünmesi bile yetmektedir. İşte Allah’a ulaşmak bu denli kolaydır. İnsanların tamamı duaya muhtaçtır. Fakir ve zor şartlar altında yaşayan birinin, zengin bir insana göre duaya daha fazla ihtiyacı olduğunu düşünmek, dua konusunu temelinden yanlış anlamak demektir. Dua beraberinde tevekkülü de getirir. Dua eden insan, karşısına çıkabilecek zor ya da kolay her türlü durumu, tüm olayları, kainatın Yaratıcısı ve Hakimi olan Allah’ın takdirine bırakmış demektir. Bir problemi çözmenin ya da önlemenin bütün yollarının evrendeki tüm kudretin sahibi olan Allah’a dayandığını bilmek, tüm işleri ona havale etmek ve sadece ona dua etmek, mümin için bir ferahlık ve güven kaynağıdır. Yalnız Başına, için için Dua Çok çaresiz ve sıkıntı içerisinde kaldığınızda, Allah’a dua etme ihtiyacı hissettiğiniz bir anda dua etmek için nasıl bir ortamı tercih ettiğinizi hatırlıyor musunuz? Hiç şüphesiz gece yastığa başınızı koyduğunuzda ya da çok sessiz ve gürültüsüz, Allah’la başbaşa olabileceğinizi hissettiğiniz bir ortamda dua etmeyi tercih etmişsinizdir. İbadetler sırasında manevi yoğunluk en fazla yalnız başına, kimsenin bilmediği zamanlarda, tam bir konsantrasyonun sağlanabildiği sırada yaşanır. İhtiyaçları, hataları veya eksikleri konusunda Allah’a dua etme gereksinimi duyan insan, yalnız başına ve için için dua etmeyi tercih eder
Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma. Şüphesiz Rabbinin Katında olanlar, O’na ibadet etmekten büyüklenmezler...” (A’raf Suresi, 205-206)
Kuran’da, duanın yalnızken, yalvararak ve için için yapılabileceğine dikkat çekilir. Dolayısıyla duanın nerede yapıldığı, dua sırasında düzenlenen “tören”in büyüklüğü, katılımın fazla olması ve dua eden şahsın sesinin çok fazla çıkması ölçü değildir. Din sadece Allah’ındır. İbadetlerin hepsi sadece O’nun hoşnutluğunu kazanmak amacıyla yapılır. Bunun yegane yolu da O’nun istedediği gibi dua edip O’na yalvarmaktır.
Duada Aceleci Davranmaktan Kaçınmak İnsan fıtratı gereği aceleci bir varlıktır.. İnsanın bu aceleciliği zaman zaman dualarına da yansıyabilir. Dua ettiği zaman hemen duasına karşılık verilmesini ister. Duasına karşılık alması biraz gecikirse “dua ediyorum, ancak kabul edilmiyor” şeklinde çok yanlış bir serzenişte bulunabilir. Sabırsızlık, zamanla ümitsizliğe hatta duanın terkedilmesine kadar gider. Oysa mümin bilir ki, kendisi için neyin hayırlı olduğunu en iyi bilen Allah’tır.
“... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz” (Bakara Suresi, 216) Ayeti, insana bunu haber verir. Bu nedenle insan Allah’tan bir şeyi istediğinde, takdiri O’na bırakmalı, O’ndan her şartta razı olmuş bir biçimde sabırla beklemelidir. Belki dua ederek talep ettiği şey kendisine bir fayda sağlamayacaktır, o nedenle Allah bunu kendisine vermemektedir. Belki de o hayra ulaşması için belirli bir olgunluğa kavuşması, bunun için de bir süre eğitilmesi gerekmektedir. Tüm bunlar dua eden insanın, duasında sabırlı ve kararlı olması, Allah’ın rahmetinden asla ümit kesmemesi gerektiğini göstermektedir. Nitekim Kuran’da, duada sabırlı olmaya özellikle dikkat çekilir: “Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu şüphesiz, huşu duyanların dışındakiler için ağır bir yüktür.” (Bakara Suresi, 45)
Duada kararlı ve sabırlı olmak Kuran’da dua ederken kararlı olmak öğütlenmiştir. Dua bir ibadettir ve dua da kararlılık ve sabır, dua eden açısından önemlidir. Allah’a olan yakınlığın arttığının göstergesidir. Duada sabır göstermek mümini olgunlaştırır, güçlü bir irade ve karakter kazandırır. Allah sabırla ve kararlılıkla dua eden salih kullarının dualarının karşılığını belirli bir süre ertelemekle onlara hayır dilemiş, onları bu sayede olgunlaştırmış, eğitmiş, sadakat ve ihlaslarını pekiştirmiş, onları cennette yüksek makamlara layık kullar haline getirmiştir. Bu nedenle yaptığı bir duanın karşılığını görmek için aceleci davranmak asla ve asla bir mümine yaraşmaz. Müminin yegane görevi Rabbimize kul olması ve O’nun kendisi için belirlediği kadere rıza göstermesidir. Allah, başka ayetlerde de “... sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, Kendisi’ne dua ettiği zaman icabet eden...” (Neml Suresi, 61-62) olarak bildirilir ki, bu da yine samimi duaların Allah Katında mutlaka karşılık göreceğinin ifadesidir. Dolayısıyla duayı, Allah’ın yardımından kuşkuya düşmeden, kabul olacağına kesin olarak iman ederek dile getirmek gerekir. Aksi bir tutum içinde bulunan, yani Allah’ın icabetine karşı kuşku ile yaklaşan kişi ise, daha başlangıçta Kuran mantığı ile ters düşmüştür. Bu nedenle dua eden kişinin sahip olması gereken en temel iki özellik, Allah’a karşı samimiyet ve güvendir. Yapılması gereken tek şey inançla ve sabırla istemektir. Dua konusunda belki de en büyük tehlike, kabul olmayacağı endişesiyle dua etmekten vazgeçmektir. Bu, pek çok yönden hatalı, hatta cahilce bir tavırdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, ayetlerde vurgulanan “duaya icabet” bir şeyin “aynen gerçekleşmesi” anlamına gelmez. Çünkü insan, bazen kendisi için zararlı olan bir şeyi Allah’tan talep ediyor olabilir. “İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan, pek acelecidir” (İsra Suresi, 11) ayeti, bu durumu açıklamaktadır.
Dua ile ilgili ayetlerde defalarca “dini Allah’a halis kılarak dua etmek”ten söz edilir. Bunun anlamı, dinin, yani ibadetin sadece ve sadece Allah için yapılması, O’ndan başkalarının rızasının kesinlikle aranmamasıdır: Oysa dua insanın Allah ile samimi bir bağlantısıdır.Bu bağlantının en büyük kanıtı gayba iman dır. Her insanın içinde bulunduğu sorunlaı, istekleri, arzuları, ruh hali birbirinden çok farklıdır. Dua sırasında önemli olan sözcükler değil kulun o anki ruh hali ve samimiyetidir. Duasını, ya da başka herhangi bir ibadetini Allah içn yapmayanlar. Yani etraflarındaki insanlara takva görünmek veya gösteriş olsun diye ibadet yapanlar, büyük bir yanılgı içindedirler. Allah Kuran’da bu tür insanlardan şöyle söz eder.
İşte (şu) namaz kılanların vay haline, Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar, Onlar gösteriş yapmaktadırlar, (Maun Suresi, 4-6)
Sahte Dünyanın Acıları Allah'ın bizim için sürekli yarattığı yüzlerce çarpıcı görüntü, nimet ve güzelliklerle karşılaşırız. Ne yazık ki bu güzellikleri kaybetmediğimiz sürece farkına varamayız. Örneğin, soluduğumuz temiz hava, her gün muntazam bir şekilde güneşin doğuşu, hayvanlardaki eşsiz güzellikler ve birbirinden ihtişamlı bitkiler, çiçekler insan ruhunda derin etkiler bırakır. Oysa ki dünyada tüm bu güzelliklerin yanında bilinmesi gereken çok önemli bir gerçek vardır. Bu gerçeği Allah bir Kuran ayetinde şöyle hatırlatır: “Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir." (Al-i imran, 185) Evet; Dünya hayatının gerçekten aldatıcı olması, onun geçiciliğinden ve bir gün mutlaka yok olacak olmasından kaynaklanmaktadır. Allah, yeryüzünü ve dünyadaki tüm nimetlerini insanları denemek için yaratmıştır. Dolayısıyla insanın çok kısa olan dünya hayatını kendisine amaç edinip geçici dünya nimetlerinin hırsıyla hareket edip, Allah’a şükretmemesi sonsuz hayatta geri dönüşü olmayan büyük bir pişmanlık ve aldanıştır. Müminler Kuran'da bildirilen bu gerçeklerin farkındadırlar. Dünya hayatında karşılarına çıkan her durum ve olayın imtihanlarının bir parçası olduğunu bilirler. Allah’ı gerektiği gibi takdir eder ve hiçbir olay karşısında paniğe kapılmazlar. Her ne olursa olsun Allah’a teslim olmanın rahat ve konforunu yaşarlar. Akıl, iman edenlerle inkarcıları birbirlerinden ayıran en önemli özelliklerdendir. Allah'ın iman eden kullarına ait bir özellik olarak yarattığı akıl, kişinin imanı, Allah korkusu ve teslimiyeti ölçüsünde gelişir. İnkar eden bir kimse ise, ne kadar zeki olursa olsun, iman etmediği sürece, Allah'ın kudretini takdir edebilecek, yaşadığı dünyanın geçiciliğini anlayacak ve bunun sonucunda ne yapması gerektiğini kavrayacak bir akla asla sahip olamaz Sahte dünyaya aldananlar sürekli sıkıntıdadırlar İnsanların yaşamları boyunca karşılaştıkları her olay, duydukları her söz, gördükleri her görüntü ancak Allah'ın izniyle yaratılır. Bu gerçeği bilmek ve bunun rahatlığını yaşamak, imanın getirdiği güzelliklerden biridir. Yaşadıkları her anın, dünya hayatında karşılarına çıkan herşeyin imtihanlarının bir parçası olduğunu bilirler. Allah'ın herşeyi belirli bir kader doğrultusunda hayır ve hikmet üzerine yarattığını bilir, her işlerinde bunun verdiği güvenle hareket ederler. Her şeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu bilen mümin, başına ne gelirse gelsin; herhangi bir sıkıntı, zorluk, kaza ve hastalık karşısında hiçbir şekilde ümitsizliğe düşmez. Her zaman olayların hayırlı yönlerini görmeye çalışır. İnsanın tüm hayatı boyunca yaşayacağı, düşüneceği, söyleyeceği her şey, daha henüz o doğmadan Allah Katında en küçük detayına kadar bellidir. İnsan kendisi için belirlenen bu olaylarla zamanı geldikçe karşılaşır ve onları yaşar. Kaderde her şeyin hayırla sonuçlanacak şekilde yaratıldığını bildiğinden her zaman tevekküllü olur; kendisini rahat ve güvenli hisseder. Allah inkar edenleri hem dünyada hem de ahirette azaplandırır Dünyanın sahte yüzüne kapılan insanlar sadece ahiret’de değil, dünya hayatında da Allah'ın dilemesiyle bu hatalarının karşılığını görürler. Kuran ahlakını yaşamayan bir insan, dünyanın en zengin veya en bilgili kişisi olsa dahi, çoğu zaman sahip olduğu bu özelliklerin hiçbiri onu mutlu etmez. İnkar etmelerinden dolayı, Allah hayatlarının hemen her anında bu kişilerin kalplerine sıkıntı ve huzursuzluk verir. Nefislerinin hoşuna giden pek çok nimetle iç içe yaşadıkları halde, bunların hiçbirinden gerçek anlamda zevk alamazlar. Ne kadar mutlu ve huzurlu görünseler de, bu genellikle aldatıcıdır. Sahte dünyanın sahte değerleri Ahiret’in varlığına inanıp da tam emin olmayıp unutan insanlar , dünyayı yegane hayat olarak düşünenler kendilerine Kuran ahlakından uzak bir ahlaki sistem kurmuşlardır. Bu insanlar kimi zaman Kuran'da emredilen tavırlara uygun davranıyor görünebilirler ama bunları yaparken bile aslında dünyevi bir hırsla hareket etmektedirler. Örneğin bu bakış açısına sahip olan kimseler doğruluk, dürüstlük, samimiyet, yardımseverlik, mütevazilik, fedakarlık, sadakat gibi güzel vasıflara sahip olmayı kimi zaman etraflarındakilere hoş görünmenin ve onlar arasında belli bir yer edinmenin bir yolu olarak görürler. Gösterdikleri davranışlar yapmacıktır ve dünyevi çıkarlar üzerine kurulu olduğu için güvenilmez ve geçicidir. Arkadaşlarına mütevazı ve fedakar bir yaklaşım içinde olan bir kişi, kendisi için bir fayda sağlamadığını anladığı anda birdenbire son derece kibirli, bencil, çıkarcı, ve küstah bir insana dönüşebilir. Ayrıca bu cahiliye ahlakını yaşayan insanlar sürekli çıkar hesabı ve itibararını kaybetme korkusu içindedirler. Çünkü dünyada en çok önem verdikleri şey itibar ve maddiyattır. Ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. İnsan belki de, hayatının hiç beklemediği bir anında ölümle karşılaşacak ve o andan sonra artık istese de bu gerçekleri düşünecek bir imkan bulamayacaktır. Bu ise ona tarifi mümkün olmayan bir pişmanlık yaşatacaktır. Oysa insan içi çok kısa olan dünya hayatı sonsuzda mükafatlandırılması için Allah’ın bize verdiği büyük bir fırsat ve lutuftur. Henüz imkan varken tüm bu anlatılanları düşünmek için, çok kısa bir vakit ayırabilse, belki de hem dünya hayatını hem de sonsuz ahiret yaşamını büyük bir sevinç ve nimete dönüştürecek bir adım atacaktır.
|