İslamda dört eşlilik

 Bu konuyu sizlerle paylaşmadan önce, Allah’ın Kuran’da tanıttığı, hoşnut olduğu erkek ve kadın karakterine değinelim.

Mümin Kadın Kimdir?

Mümin kadın Allah’ın en güzel tecellilerinden biridir. Çünkü o, Allah’tan korkar, Allah’ın emir ve yasaklarını titizlikle korur, güzel ahlakı tam olarak yaşayabilmek için çaba harcar. Kuran’daki  mümin kadın asildir, şahsiyet sahibidir ve güçlüdür, kararlıdır, dünya hayatının geçiciliğinin farkındadır, yaşamdaki yegane arzusu Allah’ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmakdır. İnce bir zevke sahiptir, bu onun cennete olan özlemini ifade eder. Boş sözlerden ve boş işlerden tamamıyla yüz çevirmiştir. Dünyada ise yüksek idealleri vardır ve topluma karşı son derece duyarlıdır. Yaşadığımız yüzyılda şahit olduğu, dünyayı gözyaşı ve kana bulayan haksızlık ve zulme seyirci kalmaz. Detaylarla değil, gerçeklerle uğraşır. Elinden geldiğince Allah’ın varlığını inkar eden ideolojilerle fikri bir mücadele verir.

 Mümin Erkek Kimdir?

Mümin erkek de Kuran’da mümin kadınla eşit hak ve sorumluluklara sahiptir. Kadınlar üzerinde “sorumlu-gözeticidir”. (Nisa Suresi,34 ) Allah’ın karşısındaki aczini bilir, Allah’tan korkup-sakınır. Allah Katı’nda erkek kadın karakteri değil mümin karakteri vardır. Zaten Kuran’da da bu durum “erkek adamlar” ifadesiyle şöyle vurgulanmıştır: 

“Mü'minlerden öyle erkek-adamlar vardır ki-  Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiç bir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler.” (Ahzab Suresi, 23)

 Şimdi gelelim Kuran’daki evlilik hükmüne 

İslam dört eşliliği kime ve ne zaman emreder, önce bunu bilmek ve anlamak gerekir.  

“Eğer yetim (kız)lar konusunda adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, bu durumda, (onlarla değil) size helal olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Şayet adaleti sağlayamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir (eş) ya da sağ ellerinizin malik olduğu (cariye) ile (yetinin). Bu sapmamanıza daha yakındır.” (Nisa Suresi, 3)

 Ayette de belirttiği gibi. Erkek tam anlamıyla Kuran ahlakını yaşayarak, eşlerinin arasında asla bir ayrım yapmadan eşit sevgi ve eşit imkanlarla onlara davranabiliyorsa, Peygamberler gibi adaleti sağlayabiliyorsa çok eşlilik Kuran’da helal kılınmıştır. Siz de takdir edersiniz ki, bir insanın böyle yüksek bir ahlaka ve anlayışa sahip olduğunu iddia etmesi günümüzde oldukça zordur. Çünkü Kuran ahlakı bir bütündür. Bir insan Allah’ın gücünü gereği gibi takdir edip O’na teslim olmamışsa, bu yalnızca evliliğe değil, yemek yemesine de, konuşmasına da, çalışmasına da ve hatta aile ilişkilerine de yansır. Demek ki, her şeyde olduğu gibi, evlilik konusunda da  Kuran’ı “bir ucundan anlayıp ibadet etmek” büyük bir yanılgıdır.

 Günümüz evlilikleri

Günümüzde ise her kavram gibi “ bazı evlilikler de ” de son derece dejenere olmuştur. Evlilik, sanki bir tür “çıkar şirketi”dir. Bazı kadınlar daima zengin, varlıklı, şöhret sahibi bir erkeğin arayışındadırlar. Bazı erkekler de kadının güzel ve genç olmasıyla ilgilenirler. Bir genç kız doğduğu andan itibaren bu telkinle büyütülür. Büyüyüp evleneceği günü bekler durur. Büyük hayallarle evliliğe ilk adım olan, nikah  masasına oturup imzayı atarken, biribirlerine ilk verdikleri söz, iyi ve kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta birbirlerini korumak olmuştur. Bu sözler bazı evliliklerde neredeyse üç ay içinde unutulmaktadır. En uzun süren evliliklerde bile nikah masasında verdikleri  sözler, zaman içinde bir takım sebeplerden dolayı, biribirlerinden bıkıp, çeşitli hakaretler, aldatmalar hatta bazen şiddete dönüşmüştür. Bu  durum toplumun büyük bir kesimini oluşturmaktadır. Dolayısıyla  tek eşle dahi huzurlu ortamı oluşturamayanlar, nasıl olur da Kuran’da ki dört eşliliği günümüzde uygulamak konusunda iddia ediyorlar anlaşılır gibi değil.

 Erkek için ise menfaatler biraz farklıdır. Çamaşırlarını yıkayacak, ütülerini yapacak, yemeğini pişirip, evini toplayacak birini bulmuştur. Üstelik istediği her an onun kaprislerine katlanacak bir partneri vardır. Ortalama bir evliliğin yirmi beş yıl sürdüğünü varsayarsak,  bazı evlilikler de bir kez imza atıp yirmi beş yıl sanki birbirlerine katlanmak zorunda olduğu, iki şirket ortağı gibirirler.

 Görüldüğü gibi, günümüzde evlilikler tamamen gelip geçici dünya kavramlarına göre kurulmuştur. “Güzellik, gençlik, şöhret, para, mevki gibi,”  bunları yitirince de genellikle evlilikler bozulur. Birbirlerine aşık olduklarını söyleyen çiftler ise, bunun çok kısa süre sonra yok olduğunu kendileri de ifade ederler. Çünkü sevgi yeryüzünde Allah’ın kalplere koyduğu en güzel duygudur. Allah sevgiyi Kendisi’ni sevip yüceltmemiz, O’nun yarattıklarını ve O’nun tecelli ettiği insanları sevmemiz için yaratmıştır.

 Dört eşliliğin yaşanması için,  Allah’ın emrettiği kurallardan bazıları

 Kadınlar arasında, her konuda  eşit haklar sağlanması.

Güzellik ve çirkinlik ayrımı olmadan, aralarına fitne sokacak tavırlardan kaçınmak.

İster yaşlı ister genç olsun, hepsinin Allah’ın en güzel tecellileri olduğınu çok iyi kavramak

Maddi olarak tüm imkanları kadınlar arasında ayrım yapmadan eşit olarak dağıtılması.

 Dört eşlilik ne zaman ve nasıl uygulanır

Bu konuda Peygamberimiz Müslümanlara en güzel örnektir. Bilindiği gibi “Hz. Muhammed (sav)” yirmi beş yaşında iken,  kırk yaşında olan “Hz. Hatice” ile ilk evliliğini yapmışdır. Bu evlilik tam yirmi beş yıl, Hz. Hatice vefat edinceye  kadar devam etmiştir. Peygamberimiz daha sonra,  Allah’ın emriyle bir çok kez farklı evlilikler yapmıştır. Hadislerden anladığımıza göre  Peygamberimiz, hanımlarının hepsini Allah’ın  en güzel tecellileri olarak gördüğünden, eşleri arasında hiçbir konuda ayrım yapmadığını öğrenmekteyiz.

 “Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Nisa Suresi 4)

 Kadınların nefsinde yaradılışları gereği, aralarında rekabet ve kıskançlığa eğilim vardır. Yüce Allah kadınların nefsindeki bu yöne Kuran’da şöyle dikkat çekmiş ve kadınları bu kötü ahlak özelliğinden men etmiştir:

“Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar.” (Hucurat Suresi, 11)

 Bunun yanı sıra, Kuran ahlakının tam olarak  yaşanmadığı  toplumlarda, bu kıskançlık ve rekabet duygusunu kadınlara hissettirmeden ortamı bulacak yüksek ahlaklı şahsiyetler de  sanırım yaşadığımız devirde parmakla gösterecek kadar azdır. Dolayısıyla İslam’da dört eşliliği savunanlar, önce  Allah’ın emrettiği ahlaka, hoşgörüye ve sabra  sahip olup  olmadıklarını samimi bir şekilde düşünmelidirler.

Çok eşlilik  ancak böyle yüksek bir ahlakı, ideali ve arınmışlığı  paylaşan insanların yaşayıp kavrayabileceği bir güzelliktir. “Bu ahlak cennet ahlakıdır, Peygamber ahlakıdır.”

                                        Zaman Tüketen Ev Hanımları

 Zaman; Günümüzün en önemli avantajlarından biridir. Teknoloji her konuda olduğu gibi, ev hanımlarına da zamandan tasarruf konusunda büyük ölçüde  yardımcı olmaktadır. Dünya nüfusunun yüzde ellisi kadın olmasına rağmen, bu büyük topluluğun  neredeyse yarısı, çeşitli sebeplerden dolayı  ev hanımı olarak hayatlarını sürdürmektedirler. Evde yaşanan bu uzun  zaman dilimi, iyi değerlendirilirse, kendilerinin dahi farkında olmadıkları yeteneklerini keşfedebilecekleri ve toplum yararına mükemmel işler yapabilecekleri bir avantaja dönüşecektir.

 Oysa günümüz ev hanımlarına baktığımızda durumun pek de iç açıcı olmadığını görürüz. Örneğin; zamanının çoğunu, parasını nasıl harcayacağını düşünerek boş ve amaçsız işler uğruna tüketen, can sıkıntısından kurtulabilmenin arayışlarını sürdüren yüzlerce zengin ev hanımı vardır. Hızla gelişen teknolojinin avantajları bilindiği gibi evlerimize kadar girmiştir.  Elektronik robot cihazlarla donatılmış evlerinde yaşayan  zengin ev hanımları, bu işleri de zaten yardımcılarına yaptırarak, boş zamanlarına zaman katmaktadırlar.

 Gelişmekte olan ve ekonomik sıkıntıların yaşandığı ülkemizde, özellikle zengin ev hanımlarına toplum olarak çok büyük görevler düşmektedir. Allah’ın onlara verdiği zenginliği hayırlı ve faydalı hizmetlerde kullanabilirler. Çünkü bu imkanları dünya hayatında bir imtihan olarak Allah vermektedir. Mülkün tek ve gerçek sahibi Allah’tır, dilerse tüm bu imkanları geri alıp yoksul ve muhtaç durumda bırakabilir.

Ekonomik olarak güçlü insanlar, özellikle de evde oturan ev hanımlarının, ellerindeki bu imkanlarla toplumda yaşanan her türlü sorunlara el atma zorunlulukları vardır. Yüce Allah, hoşnut olmadığı bu tavrı bir Kuran ayetiyle bizlere şöyle bildirmektedir: 

“Hayır; aksine, siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.” (Fecr Suresi, 17-18)

 Diğer hanımlar ise boş ve anlamsız eğlence, dedikodu üzerine kurulu TV programları ile değerli zamanlarını boşa tüketmektedirler.  Oysa Allah Kuran’da müminleri boş şeylerden yüz çeviren kimseler olarak tanımlamaktadır:

“Onlar, 'tümüyle boş' şeylerden yüz çevirenlerdir.” (Mü’minun Suresi, 3) 

Burada şunu vurgulamakta yarar var; çalışan bayanların kendilerini yetiştirmek ve topluma büyük hizmetler yapabilmek için yakalayamadığı bu zaman fırsatını, ev hanımları -farkında olmasalar da- yakalamışlardır.

 Ev hanımı evinin patronudur. Ev işleri ne kadar yoğun olursa olsun, kendi zamanını kendi ayarlayabilir. Çalışan hanımların böyle bir lüksü yoktur. Dolayısıyla çalışan bayanlar için zaman çok önemlidir. Bu zamanı çok zor da olsa, kendine ve çocuklarına ayırmak zorunda dırlar. Çalışan bayan, genel kültürünü artırmak ve kendini yetiştirmek için, kendini zorlamadığı sürece, bunun için çok fazla zaman bulamaz.

 Toplumda şöyle bir önyargı vardır: “Çalışan kadın kültürlü olur”. Bu mantık her zaman doğru değildir. Başka bir yanlış düşünce ise “ev hanımlarının genel kültür ve bilgi açısında yoksun oldukları düşüncesidir.” İlginç olan durum ise, ev hanımlarının büyük çoğunluğunun da kendileriyle ilgili bu ön yargıyı kabullenmiş olmalarıdır.

Gelişmiş toplumlara baktığımızda böyle bir genellemeyi görmek mümkün değildir. Çünkü bu toplumlarda, ev hanımı olmak diye bir kavram yoktur. İnsanlar ülkemizde olduğu gibi, evlerde eğlence amaçlı çay partileri yaparak  değil, sosyal dernekler ve sivil toplum kuruluşlarında bir araya gelerek, topluma yararlı olacağını düşündükleri faaliyetler  göstermektedirler.

 Ayrıca ev hanımı için yapılacak birçok iş olduğu kanısındayım. Örneğin; bol, bol kitap okuyabilirler, çeşitli konularda araştırma yapabilirler, Çağımızın bize sunduğu en büyük kütüphane ve  adeta açık üniversite olan “interneti” etkin biçimde kullanmayı öğrenebilirler. Konferanslara ve fuarlara katılabilirler. Ülkemizde bu tür faaliyetler, yerel belediyeler tarafından ücretsiz olarak halka sunulmuştur. Tüm bunları yapabilmek için sadece meraklı ve istekli olmak yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

 Modern çağın getirdiği hızlı hayat tarzına ev hanımlarımızın da ister istemez uymak zorunluluğu vardır. Klasik ev hanımı modeli annelere çok fazla bir gelişme sağlamayacaktır.

Ekonomik şartların ağır olduğu günümüzde, ev hanımı olmak büyük bir avantajdır. Bizlere sunulan bu avantajın farkına varalım. Çağa uygun şartlarda kendimizi yenileyip ilim ve bilgiyle donatalım.

Son olarak, ev hanımlarının kendilerine  yakıştırdıkları bu yanlış imajı, aynı zamanda, yine kendileri  azimleri ve bilgi birikimleriyle, bu ezik ev hanımı psikolojisinden kurtulabileceklerini yineliyorum.

 Unutulmamalıdır ki; bilgiye ulaşmak için sadece üniversite sıralarında oturmak yeterli değildir. Bu dört yıllık eğitim, devam ettirilip hayat boyu kendini geliştirmekle, önem ve anlam kazanır. Eğitimin ne yaşı, ne de zamanı ve mekanı vardır.

  “…Öyleyse dosdoğru yolda devam edin ve bilgisizlerin yoluna uymayın.” (Yunus Suresi, 89)

1400 sene evvel  Hz. Muhammed (Sav) “İlim Çin’de de olsa gidiniz.” sözüyle, tüm müminlere çok hikmetli bir nasihat vermiştir. Günümüzde, ilim öğrenmek için, Çin’e gitmeye gerek kalmadan, Allah’ın bizlere sunduğu, kapımıza gelen ilmin farkına varmak için, çevremize sadece şuurlu ve akıl gözüyle bakmamız yeterli olacaktır.

                                                      Duada kararlı olmak

“Çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek” anlamlarına gelen dua, Kuran’a göre “kulun bütün benliğiyle Allah’a yönelmesi” ya da “sınırsız ve sonsuz bir kudret karşısında acizliğini kabul ederek Allah’dan yardım dilemesidir.

Allah inancı olan her insanın çeşitli şekillerde dua ettiği bir gerçektir. Ancak insanların oldukça büyük bir kısmı duayı, sadece darlık ve sıkıntı anında elden gelen tüm ihtimaller denendikten sonra Allah’ı hatırlamak şeklinde anlamaktadırlar. Bu insanlar üzerlerindeki sıkıntı geçince bir sonraki darlık ve sıkıntı anına kadar Allah’ı unutur ve ondan bir şey talep etmeyi düşünemezler. Halbuki dua, yaşamın geneline yayılacak başlıbaşına bir ibadettir.

 

Kuran’a göre dua etmek, Allah’a ulaşabilmenin en kolay yoludur. Şimdi Allah’ın sıfatlarını bir düşünelim. O, insana şah damarından daha yakın olan, herşeyi bilen, işitendir... İnsanın içinden geçirdiği tek bir düşünce bile Allah’tan gizli kalmaz. O halde samimi olarak Allah’tan bir istekte bulunmak için insanın sadece düşünmesi bile yetmektedir. İşte Allah’a ulaşmak bu denli kolaydır.

İnsanların tamamı duaya muhtaçtır. Fakir ve zor şartlar altında yaşayan birinin, zengin bir insana göre duaya daha fazla ihtiyacı olduğunu düşünmek, dua konusunu temelinden yanlış anlamak demektir. Dua beraberinde tevekkülü de getirir. Dua eden insan, karşısına çıkabilecek zor ya da kolay her türlü durumu, tüm olayları, kainatın Yaratıcısı ve Hakimi olan Allah’ın takdirine bırakmış demektir. Bir problemi çözmenin ya da önlemenin bütün yollarının evrendeki tüm kudretin sahibi olan Allah’a dayandığını bilmek, tüm işleri ona havale etmek ve sadece ona dua etmek, mümin için bir ferahlık ve güven kaynağıdır.

                                         Yalnız Başına, için için Dua

 Çok çaresiz ve sıkıntı içerisinde kaldığınızda, Allah’a dua etme ihtiyacı hissettiğiniz bir anda dua etmek için nasıl bir ortamı tercih ettiğinizi hatırlıyor musunuz? Hiç şüphesiz gece yastığa başınızı koyduğunuzda ya da çok sessiz ve gürültüsüz, Allah’la başbaşa olabileceğinizi hissettiğiniz bir ortamda dua etmeyi tercih etmişsinizdir.

İbadetler sırasında manevi yoğunluk en fazla yalnız başına, kimsenin bilmediği zamanlarda, tam bir konsantrasyonun sağlanabildiği sırada yaşanır. İhtiyaçları, hataları veya eksikleri konusunda Allah’a dua etme gereksinimi duyan insan, yalnız başına ve için için dua etmeyi tercih eder

 

Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma. Şüphesiz Rabbinin Katında olanlar, O’na ibadet etmekten büyüklenmezler...” (A’raf Suresi, 205-206)

 

Kuran’da, duanın yalnızken, yalvararak ve için için yapılabileceğine dikkat çekilir. Dolayısıyla duanın nerede yapıldığı, dua sırasında düzenlenen “tören”in büyüklüğü, katılımın fazla olması ve dua eden şahsın sesinin çok fazla çıkması ölçü değildir.

Din sadece Allah’ındır. İbadetlerin hepsi sadece O’nun hoşnutluğunu kazanmak amacıyla yapılır. Bunun yegane yolu da O’nun istedediği gibi dua edip O’na yalvarmaktır.

        

                                   Duada Aceleci Davranmaktan Kaçınmak

İnsan fıtratı gereği aceleci bir varlıktır.. İnsanın bu aceleciliği zaman zaman dualarına da yansıyabilir. Dua ettiği zaman hemen duasına karşılık verilmesini ister. Duasına karşılık alması biraz gecikirse “dua ediyorum, ancak kabul edilmiyor” şeklinde çok yanlış bir serzenişte bulunabilir. Sabırsızlık, zamanla ümitsizliğe hatta duanın terkedilmesine kadar gider. Oysa mümin bilir ki, kendisi için neyin hayırlı olduğunu en iyi bilen Allah’tır.

 

 “... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz” (Bakara Suresi, 216) Ayeti, insana bunu haber verir. Bu nedenle insan Allah’tan bir şeyi istediğinde, takdiri O’na bırakmalı, O’ndan her şartta razı olmuş bir biçimde sabırla beklemelidir. Belki dua ederek talep ettiği şey kendisine bir fayda sağlamayacaktır, o nedenle Allah bunu kendisine vermemektedir. Belki de o hayra ulaşması için belirli bir olgunluğa kavuşması, bunun için de bir süre eğitilmesi gerekmektedir.

Tüm bunlar dua eden insanın, duasında sabırlı ve kararlı olması, Allah’ın rahmetinden asla ümit kesmemesi gerektiğini göstermektedir. Nitekim Kuran’da, duada sabırlı olmaya özellikle dikkat çekilir:

“Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu şüphesiz, huşu duyanların dışındakiler için ağır bir yüktür.” (Bakara Suresi, 45)

 

                                      Duada kararlı ve sabırlı olmak

   Kuran’da dua ederken kararlı olmak öğütlenmiştir. Dua bir ibadettir ve dua da  kararlılık ve sabır, dua eden açısından önemlidir. Allah’a olan yakınlığın arttığının göstergesidir. Duada sabır göstermek mümini olgunlaştırır, güçlü bir irade ve karakter kazandırır.

   Allah sabırla ve kararlılıkla dua eden salih kullarının dualarının karşılığını belirli bir süre ertelemekle onlara hayır dilemiş, onları bu sayede olgunlaştırmış, eğitmiş, sadakat ve ihlaslarını pekiştirmiş, onları cennette yüksek makamlara layık kullar haline getirmiştir.

    Bu nedenle yaptığı bir duanın karşılığını görmek için aceleci davranmak asla ve asla bir mümine yaraşmaz. Müminin yegane görevi Rabbimize kul olması ve O’nun kendisi için belirlediği kadere rıza göstermesidir.

Allah, başka ayetlerde de “... sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, Kendisi’ne dua ettiği zaman icabet eden...” (Neml Suresi, 61-62) olarak bildirilir ki, bu da yine samimi duaların Allah Katında mutlaka karşılık göreceğinin ifadesidir.

Dolayısıyla duayı, Allah’ın yardımından kuşkuya düşmeden, kabul olacağına kesin olarak iman ederek dile getirmek gerekir. Aksi bir tutum içinde bulunan, yani Allah’ın icabetine karşı kuşku ile yaklaşan kişi ise, daha başlangıçta Kuran mantığı ile ters düşmüştür.

    Bu nedenle dua eden kişinin sahip olması gereken en temel iki özellik, Allah’a karşı samimiyet ve güvendir. Yapılması gereken tek şey inançla ve sabırla istemektir.

Dua konusunda belki de en büyük tehlike, kabul olmayacağı endişesiyle dua etmekten vazgeçmektir. Bu, pek çok yönden hatalı, hatta cahilce bir tavırdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, ayetlerde vurgulanan “duaya icabet” bir şeyin “aynen gerçekleşmesi” anlamına gelmez. Çünkü insan, bazen kendisi için zararlı olan bir şeyi Allah’tan talep ediyor olabilir. “İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan, pek acelecidir” (İsra Suresi, 11) ayeti, bu durumu açıklamaktadır.

 

   Dua ile ilgili ayetlerde defalarca “dini Allah’a halis kılarak dua etmek”ten söz edilir. Bunun anlamı, dinin, yani ibadetin sadece ve sadece Allah için yapılması, O’ndan başkalarının rızasının kesinlikle aranmamasıdır:

Oysa dua  insanın Allah ile samimi bir bağlantısıdır.Bu bağlantının en büyük kanıtı gayba iman dır. Her insanın içinde bulunduğu sorunlaı, istekleri, arzuları, ruh hali birbirinden çok farklıdır. Dua sırasında önemli olan sözcükler değil kulun o anki ruh hali ve samimiyetidir.

    Duasını, ya da başka herhangi bir ibadetini Allah içn yapmayanlar. Yani etraflarındaki insanlara takva görünmek veya gösteriş olsun diye ibadet yapanlar, büyük bir yanılgı içindedirler. Allah Kuran’da  bu tür  insanlardan şöyle söz eder.

 

İşte (şu) namaz kılanların vay haline,

Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar,

Onlar gösteriş yapmaktadırlar, (Maun Suresi, 4-6)

 

                                       Sahte Dünyanın Acıları

   Allah'ın bizim için sürekli yarattığı yüzlerce çarpıcı görüntü, nimet ve güzelliklerle karşılaşırız. Ne yazık ki bu güzellikleri  kaybetmediğimiz sürece farkına varamayız.  Örneğin, soluduğumuz temiz hava,  her gün muntazam bir şekilde güneşin doğuşu, hayvanlardaki eşsiz güzellikler ve birbirinden ihtişamlı bitkiler, çiçekler insan ruhunda  derin etkiler bırakır. Oysa ki dünyada tüm bu güzelliklerin yanında bilinmesi gereken çok önemli bir gerçek vardır. Bu gerçeği Allah bir Kuran ayetinde şöyle hatırlatır:

“Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir." (Al-i imran, 185)                                                                                                                                          

    Evet; Dünya hayatının gerçekten aldatıcı olması, onun geçiciliğinden ve bir gün mutlaka yok olacak olmasından kaynaklanmaktadır. Allah, yeryüzünü ve dünyadaki tüm  nimetlerini insanları denemek  için yaratmıştır. Dolayısıyla insanın çok kısa olan dünya hayatını kendisine amaç edinip geçici dünya nimetlerinin hırsıyla hareket edip, Allah’a şükretmemesi  sonsuz hayatta geri dönüşü olmayan  büyük bir pişmanlık ve  aldanıştır.

    Müminler Kuran'da bildirilen bu gerçeklerin farkındadırlar. Dünya hayatında  karşılarına çıkan her durum ve olayın  imtihanlarının bir parçası olduğunu bilirler. Allah’ı gerektiği gibi takdir eder ve hiçbir olay karşısında paniğe kapılmazlar. Her ne olursa olsun Allah’a teslim olmanın rahat ve konforunu yaşarlar.

   Akıl, iman edenlerle inkarcıları birbirlerinden ayıran en önemli özelliklerdendir. Allah'ın iman eden kullarına ait bir özellik olarak yarattığı akıl, kişinin imanı, Allah korkusu ve teslimiyeti ölçüsünde gelişir. İnkar eden bir kimse ise, ne kadar zeki olursa olsun, iman etmediği sürece, Allah'ın kudretini takdir edebilecek, yaşadığı dünyanın geçiciliğini anlayacak ve bunun sonucunda ne yapması gerektiğini kavrayacak bir akla asla sahip olamaz

                     Sahte dünyaya aldananlar sürekli sıkıntıdadırlar

     İnsanların yaşamları boyunca karşılaştıkları her olay, duydukları her söz, gördükleri her görüntü ancak Allah'ın izniyle yaratılır. Bu gerçeği bilmek ve bunun rahatlığını yaşamak, imanın getirdiği güzelliklerden biridir. Yaşadıkları her anın, dünya hayatında karşılarına çıkan herşeyin imtihanlarının bir parçası olduğunu bilirler. Allah'ın herşeyi belirli bir kader doğrultusunda hayır ve hikmet üzerine yarattığını bilir, her işlerinde bunun verdiği güvenle hareket ederler. Her şeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu bilen mümin, başına ne gelirse gelsin; herhangi bir sıkıntı, zorluk, kaza ve hastalık  karşısında hiçbir şekilde ümitsizliğe düşmez. Her zaman olayların hayırlı yönlerini görmeye çalışır. İnsanın tüm hayatı boyunca yaşayacağı, düşüneceği, söyleyeceği her şey, daha henüz o doğmadan Allah Katında en küçük detayına kadar bellidir. İnsan kendisi için belirlenen bu olaylarla zamanı geldikçe karşılaşır ve onları yaşar. Kaderde her şeyin hayırla sonuçlanacak şekilde yaratıldığını bildiğinden her zaman tevekküllü olur; kendisini rahat ve güvenli hisseder.

                  Allah inkar edenleri hem dünyada hem de ahirette azaplandırır

Dünyanın sahte yüzüne kapılan insanlar sadece ahiret’de değil, dünya hayatında da Allah'ın dilemesiyle bu hatalarının karşılığını görürler. Kuran ahlakını yaşamayan bir insan, dünyanın en zengin veya en bilgili kişisi olsa dahi, çoğu zaman sahip olduğu bu özelliklerin hiçbiri onu mutlu etmez. İnkar etmelerinden dolayı, Allah hayatlarının hemen her anında bu kişilerin kalplerine sıkıntı ve huzursuzluk verir. Nefislerinin hoşuna giden pek çok nimetle iç içe yaşadıkları halde, bunların hiçbirinden gerçek anlamda zevk alamazlar. Ne kadar mutlu ve huzurlu görünseler de, bu genellikle aldatıcıdır.

                                    Sahte dünyanın sahte değerleri

Ahiret’in varlığına inanıp da tam emin olmayıp  unutan insanlar , dünyayı yegane hayat olarak düşünenler  kendilerine Kuran ahlakından uzak bir ahlaki sistem kurmuşlardır. Bu insanlar kimi zaman Kuran'da emredilen tavırlara uygun davranıyor görünebilirler ama bunları yaparken bile aslında dünyevi bir hırsla hareket etmektedirler. Örneğin bu bakış açısına sahip olan kimseler doğruluk, dürüstlük, samimiyet, yardımseverlik, mütevazilik, fedakarlık, sadakat gibi güzel vasıflara sahip olmayı kimi zaman etraflarındakilere hoş görünmenin ve onlar arasında belli bir yer edinmenin bir yolu olarak görürler. Gösterdikleri davranışlar yapmacıktır ve dünyevi çıkarlar üzerine kurulu olduğu için güvenilmez ve geçicidir. Arkadaşlarına mütevazı ve fedakar bir yaklaşım içinde olan bir kişi, kendisi için bir fayda sağlamadığını anladığı anda birdenbire son derece kibirli, bencil, çıkarcı, ve küstah  bir insana dönüşebilir. Ayrıca bu cahiliye ahlakını yaşayan insanlar sürekli çıkar hesabı ve itibararını kaybetme korkusu  içindedirler. Çünkü dünyada en çok önem verdikleri şey  itibar ve maddiyattır.

Ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. İnsan belki de, hayatının hiç beklemediği bir anında ölümle karşılaşacak ve o andan sonra artık istese de bu gerçekleri düşünecek bir imkan bulamayacaktır. Bu ise ona tarifi mümkün olmayan bir pişmanlık yaşatacaktır. Oysa insan içi çok kısa olan dünya hayatı sonsuzda mükafatlandırılması için Allah’ın bize verdiği büyük bir fırsat ve lutuftur. Henüz imkan varken tüm bu anlatılanları düşünmek için, çok kısa bir vakit ayırabilse, belki de hem dünya hayatını hem de sonsuz ahiret yaşamını büyük bir sevinç ve nimete dönüştürecek bir adım atacaktır.

                    
                              
ÖRNEK  MÜSLÜMAN KADIN  HZ. MERYEM

 

Hani melekler: “Meryem, şüphesiz Allah seni seçti,seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı” demişti.(Al-i İmran Suresi, 42)

    Bu günkü yazımda günümüz toplumlarında yerleşik olan kadın karakterinin yanlışlığına değinecek ve bu karakterin toplum içerisinde nasıl kabullenildiğine dikkat çekeceğim. Ayrıca Allah'ın, tüm alemlerin kadınlarına üstün kıldığını bildirdiği, Hz. Meryem'in ahlakına değinerek, bu yolla "örnek bir Müslüman kadın"ın sahip olması gereken üstün ahlak anlayışını ve "ideal Müslüman kadın karakterini" ortaya koyacağım.

   Allah’ın seçip, cennetle onurlandırdığı, alemlerin kadınlarına üstün kıldığı ve tüm  inanan kadınlara örnek olmalarını istediği, iki kadından biri Hz. Meryem.

   Allah, Hz. Meryem'in şahsında "ideal Müslüman kadın karakteri"ni tanıtmaktadır. Kuran'da bildirilen ideal kadın karakteri, günümüz toplumlarında yaygın olarak yaşanan kadın karakterinden çok farklıdır..

   Kuran'a göre  cinsiyet ayrımı yapmaksızın tek bir insan karekteri vardır. Erkeğin sorumlu tutulduğu tüm ahlak özelliklerinden aynı şekilde kadın da sorumludur. Allah Katında değerli olan din ahlakı ve takvadır. Bu gerçeği Allah Kuran‘da şöyle bildirmektedir:

“Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk yada soyca değil) takvaca en ileri olanınızdır.” (Hucurat Suresi,13 )

   Görüldüğü gibi Kuran'a göre, insanın Allah’a yakınlığı cinsiyetine, rengine, ırkına göre değil, Allah'ın bildirdiği "ideal Müslüman ahlakına" göre belirlenmektedir.

    Hz. Meryem, hayatının her anında, yaptığı her işte Allah'a yönelen, Allah'ın ismini yücelten, Allah’a yürekten bağlı, samimi bir mümindir. Allah, İmran ailesini alemlere üstün kıldığı gibi, bu aileye mensup olan Hz. Meryem'i de seçmiş, onu en güzel şekilde yetiştirerek tüm kötülüklerden arındırmış ve onu alemlerin kadınlarına üstün kılma şerefini vermiştir.

   “ Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı ondan sorumlu kıldı.”(Al-i İmran Suresi,37)

                Allah Hz, Meryem'in İffetini Müslümanlara Örnek Göstermiştir

Hz. Meryem de ailesi gibi, yaşadığı toplumda Allah'a olan bağlılığı, ihlası ve samimiyeti ile tanınan bir kişidir. Allah, onun Kendisi'ne 'gönülden bağlı olanlardan' olduğunu bildirmektedir.

Hz. Meryem'in çevresindeki insanlar arasında bilinen bir başka özelliği ise, 'ırzını korumuş olması' yani iffetine olan düşkünlüğüdür. Allah, Hz. Meryem'in bu üstün ahlakını Kuran'da şöyle haber vermektedir:

“İffetini koruyan (Meryem); Biz ona Kendi Ruhumuz'dan üfledik, onu ve çocuğunu insanlığa bir ayet kıldık.” (Enbiya Suresi, 91)

                                      Hz, Meryem'in Üstün Ahlakı

Hz. Meryem hayatı boyunca gösterdiği üstün ahlak ile tüm Müslüman kadınlar için önemli bir örnek olmuştur. Allah Hz. Meryem'e dünyada önemli bir sorumluluk yüklemiş ve bu şerefli görev için onu en iyi şekilde yetiştirmiştir.

 “ Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı ondan sorumlu kıldı.”(Al-i İmran Suresi,37)

  Allah, onu güçlü, samimi ve iman sahibi olan İmran ailesinde dünyaya getirip, onun bu üstün ahlaklı insanlar tarafından özel olarak yetiştirilmesini sağlamıştır. Bunun yanı sıra Allah, Hz. Zekeriya'ya onun eğitimini üstlendirmesiyle, Hz. Meryem'i üstün ve seçkin bir peygamberin ahlakıyla ahlaklandırmıştır. Kuran’da Hz. İsa’nın babasız dünyaya geldiği bildirilmektedir. O dönemde soylu bir Peygamber ailesinden olan Hz. Meryem, bu iftiralarla dolu hayatında tek başına toplumla mücadele etmek durumunda kalmıştır. Hamileliği döneminde Allah’ın izniyle insanlardan uzak sessiz bir yere çekimiş ve zor şartlar altında çocuğunu , (Hz. İsa’yı) dünyaya getirmiştir.

Hz. Meryem'in yaşadığı tüm bu zorlu anlarda tek başına olması, Allah’ın onun için özel hazırladığı başlı başına önemli bir imtihan olmuştur. O, herşeyi yalnızca Allah'tan beklemiş, yalnızca Allah'a güvenmiştir.

Hz. Meryem, Hz İsa’ya hamile kaldığında çok önemli ve şerefli bir görev üstlenmiştir. Ancak bu üstün ve şerefli durumun, toplum tarafından gereği gibi anlaşılamaması, inkar içerisinde olan halkının kendisine haksız bir bakış açısıyla yaklaşıp iftiralarda bulunması, Hz. Meryem için önemli bir sabır ve deneme konusu olmuştur. Bu aşamada da Allah'a olan güveninde, sabır ve kararlılık göstermiştir. Güçlü, iradeli ve dirayetli kişiliğinden hiçbir şekilde taviz vermemiştir. Her olayın Allah'ın kontrolünde olduğunu ve Allah'ın kendisini tüm bu iftiralardan en güzel şekilde temize çıkaracağını bilerek, bu olaylara ve insanların cahilce tavırlarına karşı güzel bir sabır ile sabretmiştir.

Hz. Meryem cahiliye ahlakını yaşayan bir toplum içerisinde pek çok zorlu imtihanla karşı karşıya kaldığı ve tüm bunlara tek başına karşı koymak durumunda olduğu halde, çok güçlü ve dirayetli bir karakter sergilemiştir. Hz. Meryem Allah'ın, Hz. İsa'yı dünyaya getirme göreviyle şereflendirdiği ve Kuran'da övdüğü mübarek bir insandır.

İman eden her insan, Allah'ın bu lütfuna erişerek Allah’ın yakınlığını, dostluğunu, sevgisini ve rızasını kazanabilmeyi gönülden ister. Ancak bunun için insanın, Allah'ın peygamberlerini lütuflandırdığı bu nimetleri kendisinden kesinlikle uzak görmemesi gerekir. Allah, insanların Kendisi'ne gönülden yönelerek talep ettikleri her türlü isteklerine karşılık vereceğini bildirmiştir. Bu nedenle kadın olsun erkek olsun, her insanın peygamberlerin bu üstün makamına ulaşabilmeyi hedeflemesi ve bunun için samimi bir çaba harcaması gerekmektedir.

                        Kur’an’a göre ideal müslüman kadın karekteri

Müslüman Kadın Allah'a Teslim Olmuştur

Müslüman Kadın’ın İdealleri Büyüktür

Müslüman Kadın Asil, Güçlü ve İradelidir

Müslüman Kadın Duygusal Bir Kişilik Göstermez

Müslüman Kadın Samimi ve Doğaldır

Müslüman Kadın Cesur, dengeli ve dürüsttür

Müslüman Kadın Boş Sözlerden ve Boş İşlerden Sakınır

Müslüman Kadın Sabırlı, İffetli ve Onurludur

                          İnsanları sinsice kıskacına alan Adamlık dini

Adamlık dini... Bir başka adı da “Sistem”. Belki de yaşadığımız hayatın sahte kuralları, 

insanların birçoğunu, kendileri farkında olmadıkları halde etkisi altına almış sahte bir din. Bu, kendini açıkça tanıtmayan, gizli ve sinsi bir din. Hiçbir yazılı kuralı yoktur. Adı bile konmamıştır. Fakat insanların hareket ve tavırlarını, düşüncelerini kontrolü altına alır. Pek çok kimse şuurunda dahi olmadan hayatları boyunca bu  sinsi dinin kurallarını uygular. Bu din, Allah’ın emrettiği dinlerden biri değildir. Bu dini insanlar kendi aralarında oluşturmuşlardır. İnsanlar bu dini, dünyaya geldiklerinden itibaren aldıkları uzun telkinler sonucunda benimserler. Bu nedenle  hareket, düşünce, tavır, hatta mimiklerinin bile bu dinden kaynaklandığını fark etmezler.

 

“Adam olmak”, bu dinin değer yargılarını benimsemek  kurallarını, yasaklarını ve davranış biçimlerini uygulamak, karakter özelliklerini üzerinde taşımak demektir. Toplumda kabul görmek, yadırganmamak, belirli bir yere gelebilmek için adam olmak şarttır. Bu din sonuç olarak “adam olma”nın dinidir. Adamlık dini, insanları samimiyetsizliğe, yapmacık ve zorlama tavırlara iter. Bu dine tabi olan kimseler, çoğunlukla içlerinden geldiği gibi rahat ve doğal davranamazlar. İçinde bulundukları ortama uygun olduğunu düşündükleri davranış biçimlerini, konuşma kalıplarını, yüz ifadelerini kullanır, hemen her durumda rol yaparlar. Buna karşın, kendilerinin son derece doğal ve normal bir yaşam sürdüklerini zannederler.

Bu din, sonuçta, kendine karşı bile samimi olamayan, yapmacık, sahte bir kişiliğe sahip insan modelleri üretir. Her yönden sıkıntı ve azap verici olan böyle şeytani bir dinin, toplumun bütün kesimlerini etki altına almasının en önemli nedeni, az önce belirttiğimiz gibi, adının konmamış oluşu ve bu dini insanın farkında olmadan benimsemesidir.  

 

                                         “Sen önce adam ol!”

Bu sözleri hayatımız boyunca kimbilir kaç defa duymuşuzdur. Bu sözü sarf eden insan için “adam olmak” herşeyin başında gelir. “Adam olmak”, Müslüman olmanın, Allah’a inanmanın, güzel ahlaklı olmanın, hatta insan olmanın dışında apayrı bir kavramdır. Allah’ın Kuran’da tarif ettiği tavır ve ahlakın bu dinde kesinlikle yeri yoktur. Zaten adamlık dini, Kuran ahlakının gerçek anlamda yaşanmadığı ortamlarda doğmakta ve gelişmektedir. Genelde toplumda hayran olunan, özenilen, üstün görülen kişiler adamlık dinini çok iyi öğrenmiş ve bunu bütün kurallarıyla uygulayan kişilerdir.

“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (Maide Suresi, 162)

Ayetten de anlaşıldığı gibi, tam olarak Kuran ahlakını yaşayan müminler, bütün yaşamlarını yalnızca Allah’ın hoşnutluğu üzerine kurarlar. Diğer insanlardan medet umma, onlardan karşılık bekleme gibi bir tavırları yoktur. Bu, mümine çok güçlü ve sağlam bir karakter kazandırır. Mümin her ortamda, Allah’ın emirlerini yerine getirir. Ne kimseden takdir bekler ne de kimseden çekinir. İnsanların ona vereceği kısa vadeli zarardan korkmaz, Allah’ın gücünden ve sonsuz azabından korkup-sakınır. Allah dilemedikçe kimsenin hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini bilir. Yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu ister. Nitekim Allah Kuran’da, müminleri “kınayıcının kınamasından korkmayanlar” (Maide Suresi, 54) olarak tanımlamaktadır. Bu nedenle, müminin olaylar ve insanlar karşısında karakteri ve tavrı hiçbir şekilde değişmez. Ne kendisine verilen bir makam ya da mevkiden dolayı şımarır, ne de içinde bulunduğu zor durumdan dolayı ümitsizliğe kapılır.

 

Üstünlük gösterisi, aşağılama ve ilgi çekmek

Toplu ortamlarda insanların ilgisini çekebilmek, varlığını hissettirmek, kendini kanıtlamak maksadıyla başvurulan yapmacık tavır ve davranışların en belirginlerini şöyle sıralayabiliriz.

Bulunduğu ortama aykırı tavır ve davranışlarla farklı görünmeye, kendine özel bir hava vermeye çalışmak, neşeli samimi bir ortamda ciddi ve ağır takılmak. Olaylara normalden fazla tepkiler vererek veya aşırı tepkisiz davranarak ilgi çekmeye çalışmak. İçinde fırtınalar koptuğu halde bir olayı son derece olgun karşılamış gibi davranmak. ani kahkahalar atmak, normal konuşurken bir anda abartılı bir üsluba geçmek, örneğin ses tonunu yükseltmek ya da aşırı kısık bir sesle konuşmaya başlamak. Bu arada, yüz mimiklerinde ve el kol hareketlerinde de aynı şekilde abartılı bir hava estirmek. Bu suretle dikkat ve ilgiyi üzerinde tutmaya çalışmak. “Kendine meşgul havası vermek”, “hasta, rahatsız ya da sıkıntılı hal görüntüsü vermek”, “kasıtlı hata yapmak, olay çıkarmak”, “görmediği bir şeyi görmüş gibi anlatmak”. Öyle olmadığı halde, şaşırmış, kızmış, sevinmiş, beğenmiş gibi davranmak

Bundan dolayıdır ki, adamlık dini, samimiyetsiz, akılsız ve şuursuz insanların dinidir. Halbuki aklı ve vicdanı, kişiyi din ahlakını yaşamaya yöneltir. İnsanın gerçek şanı, şerefi ve ebedi mutluluğu bu dini yaşamakla mümkün olur.

Unutulmamalıdır ki bir insan adamlık dininden kopup ayrılmadıkça İslam’ı kavrayamaz ve yaşayamaz. Çünkü İslam’ın temel şartı samimiyet ve doğallıktır. Bir insanın İslam’ı yaşaması ve dolayısıyla gerçek mutluluk ve kurtuluşa ulaşması, ancak Allah’a, kendine ve diğer insanlara karşı son derece samimi olmasıyla mümkün olabilir..

Okuyucuya düşen, bu dinin özelliklerini incelerken kendini de tartması ve gözden geçirmesidir. Çünkü her ne kadar kimse üstüne alınmak istemese de, adamlık dini herkesin üzerinde belirli bir etki yaratmış olabilir. İnsan hayatının her anına, farkında olmadan müdahale eden bu sinsi ve karanlık dinden kurtulmak için, sadece Allah’a teslim olması ve samimi bir kalple yönelmesi yeterlidir...

 
                                                 Pişman Olmadan Önce

İnsan dünyada zaman zaman maddi, manevi çeşitli acı ve sıkıntılarla karşılaşır. Ancak bunlar arasında öyle bir his vardır ki bu, belki de hiçbir fiziksel acı ile kıyaslanamayacak kadar şiddetlidir. İnsanın ruhunda büyük bir sıkıntı oluşturur. Bu his, "pişmanlık"tır. Bu konuda Allah bir Kuran ayetinde bizlere şöyle bildirmektedir:

“Onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir.” (En’am Suresi,125)

 Allah'a iman etmeyen insanların yaşadıkları pişmanlık duygusu ise son derece sıkıntılı ve uzun sürelidir. Tevekküllü olmadıkları için karşılaştıkları zorluklarda, yaptıkları bir hatada müthiş bir iç sıkıntısı yaşarlar. Hayatları boyunca pek çok olayda "keşke" kelimesini kullanırlar. “ Keşke yapmasaydım, keşke söylemeseydim” gibi.

 Bu yazımın amacı, "keşke akıl etmiş olsaydık, keşke Rabbimizin ayetlerini yalanlamamış olsaydık, keşke bizi uyaranların sözlerine uysaydık," diyecekleri ve toprak olarak yok olmayı dileyecek kadar büyük bir pişmanlık duyacakları böyle bir güne karşı insanları uyarmak ve henüz telafi imkanı varken Allah için yaşamaya çağırmaktır. Bu konu Kuran’da da açık bir şekilde uyarmaktadır.

“...Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azap apansız size gelip çatmadan evvel.” (Zümer Suresi, 54-55)

Dünya hayatı, insanların cennetteki kusursuz ve sonsuz hayatı kazanabilmeleri için, yaratılmış çok önemli bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendiremeyip dinden uzak yaşayan insanlar ise, biraz önce sözünü ettiğimiz gibi, ahiretteki azabı gördüklerinde, dünyada geçirdikleri her dakikanın an an pişmanlığın yaşayacaklardır. Çünkü bu insanlar dünyada çok defa uyarılmış, cennetin ve cehennemin varlığından haberdar edilmişlerdi. Hangi davranışlarının kendilerine nasıl bir son hazırlayacağı da onlara bildirilmişti.

Ancak, bu geri dönülmez sona erişmeden önce Allah, dünyada bulundukları süre içerisinde insanlara pişmanlığın nasıl bir duygu olduğunu tanıtır.

                                                   Ahirette yaşanan pişmanlık

 Dünya üzerinde gelmiş geçmiş bütün insanlar, ölümün ardından hesap günü diriltilirler. Ancak inkar edenler için diriliş anı zorlu bir zamandır. İnkarcıların diriliş anındaki şaşkınlık dolu konuşmalarını Allah Kuran'da şöyle haber verir.

“Demişlerdir ki: "Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu,  Rahman (olan Allah)ın va'dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş." (Yasin Suresi, 52)

Hesap günü tüm insanlar biraraya toplanacak ve hesaplarının belli olmasının ardından inkar edenler bölükler halinde cehenneme sevk edileceklerdir. Bu kalabalığın arasında tarih boyunca Allah'ın varlığını ve dinini inkar etmiş, Allah'ın ayetlerine karşı büyüklenmiş ve yüz çevirmiş olan herkes bulunacaktır. Aralarında dünyada kendilerince zenginlik ya da itibar sahibi olan kişiler de olacaktır. Ama bu insanlar, dünyada kendilerini kurtarabileceğini sandıkları şeylerin, o gün hiçbir fayda sağlamadığına şahitlik edeceklerdir. Rabbimiz Kuran'da tüm inkarcıların horlanarak ve aşağılanarak cehenneme doğru sürükleneceklerini haber vermiştir. Cehennemin kapısına geldiklerinde bekçiler suçlarını kendilerine bir kez daha itiraf ettirdikten sonra tüm inkarcıları içeri alacak ve cehennemin kapılarını üzerlerine kapatacaklardır. Allah Kuran'da inkarcıların cehenneme sevk edilişlerini şöyle anlatır:

’’Yüzlerinin ateşte evrilip çevrileceği gün, derler ki: "Eyvahlar bize, keşke Allah'a itaat etseydik ve Resûl’e itaat etseydik."(Ahzab Suresi, 66)

"Eyvah" ifadesi, yaşadıkları büyük panik, korku ve pişmanlığın bir ifadesidir. Çünkü hayatları boyunca kendilerini ahiretle uyarıp korkutan kişilerin doğru söylediklerini, yeniden dirildikleri günle birlikte anlarlar. Dolayısıyla kendilerine vaat edilen diğer şeylerin de sırasıyla başlarına geleceğini biliyorlardır artık. Şimdi, gerçekleşeceğine inanmadıkları bu azaba sürükleneceklerdir ve kaçıp kurtulmalarının da imkanı yoktur.

Dini inkar edenler, ahiret gününün varlığından hep şüphede oldukları için o güne yönelik bir hazırlık yapma gereği duymamış, yalnızca geçici olan dünyada mal yığıp biriktirmekle, nefislerinin isteklerine uymakla ömürlerini geçirmişlerdir. Şimdi ise asla telafi edemeyecekleri bir pişmanlığın acısı ile karşı karşıya kalmışlardır. Bu gerçeği Allah Kuran'da şöyle bildirir:

“Derler ki: "Eyvahlar bize; bu, din günüdür." Bu, sizin yalanladığınız (mü'mini kafirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür.“ (Saffat Suresi, 20-21)

 

                                                Bu pişmanlığı yaşamamak için

İnsan birtakım kusurlara, eksikliklere, acizliklere sahip olarak yaratılmış bir varlıktır. Kendisine verilen ömür süresince unutur, yanılır ve sayısız hata yapar. Ama aynı zamanda Allah'ın vermiş olduğu tevbe gibi büyük bir nimetle, bu hataların telafisi dünyada her zaman için mümkündür. Zaten dünya, insanın eğitilmesi, hatalarından arındırılması ve kendisine verilen nimetlerle denenmesi için var edilmiştir. İnsan dünyada iken, yaptığı hatalardan ya da yaşadığı hayattan kimi zaman büyük bir pişmanlık duyabilir ama bu pişmanlığı telafi etme imkanı vardır. İnsan yaşadığı bu pişmanlığın ardından tevbe edip, Allah'ın kendisini bağışlayacağını ve esirgeyeceğini umabilir. Allah, samimi olarak yapılan her tevbeyi bağışlayacağını  bir Kuran ayetinde şöyle müjdeler:

  “Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah azabınızla ne yapsın? Allah şükrün        karşılığını verendir, bilendir.” (Nisa Suresi, 147)

O halde insanın kaybedeceği tek bir an dahi yoktur. Yaşadığı dakikalar göz açıp kapayıncaya kadar geçmekte, insan ölüme her geçen saniye daha da yaklaşmaktadır. Üstelik ölümün ne zaman, hangi gün ve saat kendisini bulacağından da emin değildir. Bir gün mutlaka ölecek ve dünyada yapmış olduğu davranışlar ile yaşadığı hayattan dolayı Rabbimizin huzurunda hesaba çekilecektir.

Bu nedenle insan çok yakında öleceğini sürekli aklında tutmalı ve ahirette pişman olmamak için yaşamını yeniden gözden geçirmelidir.

 

 

                                             HERŞEYDE HAYIR GÖRMEK

  
” Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara :216)

    Şöyle geçmişe doğru bir bakıp bugüne kadar yaşadıklarınızı kısaca gözden geçirecek olursanız, uzun yıllara sığan olayların aslında dakikaları aşmadığını görürsünüz. Bir zamanlar çok önemli olduğunu düşündüğünüz, kimi zaman heyecanla kimi zaman endişeyle kimi zaman da merakla beklediğiniz tüm olaylar sizin için artık birer hatıra olmuştur. Tüm bunlardan dünyevi anlamda geriye kalan sadece hafızanızdaki bir kaç hatıradır. Ancak tüm bu zaman dilimi içerisinde sarf etmiş olduğunuz her söz, göstermiş olduğunuz her tavır, aklınızdan geçirdiğiniz her düşünce, Allah Katında sizin adınıza saklanmış durumdadır

    Allah’ın hayatınız üzerindeki mutlak hakimiyetini ve hikmetli yaratışını fark ederek geçirirseniz, karşınıza çıkan tüm olayları hayra yorup, Allah’ın tüm kaderinizi en hayırlı şekilde yarattığının şuuruna varırsınız.

Allah'a iman eden bir insan zahiren terslik veya hata gibi görünen bir olayla karşılaştığında, aslında bunun kendisi için mutlaka en hayırlısı olduğunu bilmelidir. "Aksilik", "terslik", gibi görünen olayları ise ancak  ibret gözüyle görüp ders alır. Ne var ki insan kimi zaman aceleci yapısı nedeniyle karşılaştığı olaydaki hayrı hemen görmek isteyebilir. Eğer bunu o an için göremezse, kendisinin zararına olacak şeylerde ısrarcı ve inatçı bir tavır sergileyebilir. Kuran'da insanın bu aceleci yönü şöyle bildirilmiştir:

 

    İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan pek acelecidir. (İsra Suresi, 11)

Genellikle insanlar hayatları boyunca karşı karşıya kaldıkları inişler ve çıkışlar karşısında farklı tepkiler verebilirler. Olaylar arzuladıkları şekilde geliştiği ve menfaatlerine bir zarar gelmediği sürece olumlu tepkiler verir ancak beklenmedik gelişmelerle karşılaştıklarında hemen isyan eden bir tavır içerisine girerler. Olayların sonuçlarına göre bu isyankar tavırları daha da şiddetlenir.

    Temelde ortak olan bu karakteri günümüz toplumlarının genelinde görmek mümkündür. Ancak bu insanların bir kısmı memnuniyetsizlikle karşıladıkları bu olaylar karşısında yine de  "vardır bir hayır" ya da "hayırdır inşallah" gibi sözler sarf etmeyi de ihmal etmezler. Ancak bu kimselerin bu konuşmaları tamamen bir ağız alışkanlığından ya da toplumda adet haline gelmiş olmasından kaynaklanır. Yoksa büyük çoğunluğu ağızlarıyla söyledikleri gibi yaşadıkları olaylarda gerçekten de bir hayır aramazlar.

    Günümüz toplumu insanları sürekli olarak gelecekleri için planlar yaparlar ve bu planlarının her zaman kendi tasarladıkları şekilde gelişmesini beklerler. Bu yüzden de ani gelen bir hastalık veya beklenmedik bir kaza ile karşılaştıklarında bir anda tüm yaşamları alt üst olur. Çünkü kendi yaptıkları planlar içinde hastalık veya kaza gibi bir olaya hiç yer vermemişlerdir.

    Bu yüzden de bu insanlar böyle bir durum oluştuğunda hemen isyankar bir tutum içine girerler. "Niye benim başıma böyle bir olay geldi?" gibi kader gerçeğine son derece ters bir davranış gösterirler. Bu mantıkla hareket eden, dinden uzak insanlar için bir hastalık veya kaza anında tevekkül etmek ya da karşılaştıkları olaya hayır gözüyle bakmak mümkün değildir.

    Kader gerçeğini kavrayamamış olan bu insanlar, başlarına gelen bir hastalığın sebebi olarak yalnızca virüsleri veya mikropları görürler. Yine aynı şekilde bir trafik kazası geçirdiklerinde, bunun tek sebebinin kötü araba kullanan bir insan olduğunu zannederler. Halbuki gerçek böyle değildir. Hastalığa sebep olan her mikroorganizma, veya insana zarar veren her araç, her insan Allah'ın sebep olarak yarattığı  varlıklardır. Ve bu varlıkların hiçbiri başıboş değildir; tümü ancak ve ancak Allah'ın kontrolü ile hareket etmektedirler. Çünkü kader bir bütün olarak yaratılır. Ve sonsuz kudret sahibi Allah'a teslim olan, O'nun sonsuz Aklına ve Rahmetine güvenip dayanan insan için hastalık da, kaza da, musibet de sonu hayırla bitecek geçici imtihanlardır.

Önemli olan, Allah'a iman eden, O'nun yaratmış olduğu kadere teslim olan insanların bu tür zorluk ve hastalık anlarında gösterecekleri güzel ahlaktır. Hastalıklar ve kazalar, müminlerin sabırlarını ve ahlaklarının güzelliğini gösterebilecekleri bir dönem ve Allah'a yakınlaşmak için çok önemli imtihan ve  fırsattır.  Allah Kuran'da zorluklar karşısında gösterilecek sabrın önemini  bir Kuran ayetinde şöyle belirtir.

 

   Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya Suresi,35)

 

    Oysa ki hastalık insana aciz olduğunu ve Allah'a muhtaç olduğunu hatırlatır.Hastalıkla birlikte sağlıklı olmanın, Allah’ın bir lütfu ve nimeti olduğu daha iyi anlaşılır. İnsan ciddi bir hastalıkta dünyanın geçiciliğini, ölümü ve ahireti daha çok düşünür hale gelebilir ve İnsanın Allah'a olan duası ve yakınlığı artar. Allah’tan gelen hayır ve hikmetin kesintisiz devam ettiğini bilir.  Bu hakikati kavramak dünyada mümin için büyük bir nimettir.