|
AMERİKA -ASYA
- AFRİKA'DAKİ SÖMÜRÜ-KATLİAMLAR BURADA ALINMAMIŞTIR

 
AVRUPA VE ABD'DEN TÜRKİYE RESİMLERİ ...!


|
İşkence serbest
dava yasak!
ABD Yüksek Mahkemesi,
Guantanamo'da gözaltında tutulanların Amerikan federal mahkemelerinde dava açma
hakları olup olmadığı konusunda karar vermeyeceğini açıkladı. Karar, geçtiğimiz
yıl
ABD Başkanı George Bush'un isteğiyle Kongre'den geçirilen
terörle mücadele yasasının anayasaya uygun olup olmadığı hakkında
Yüksek Mahkeme'nin bir hüküm vermeyeceği anlamına geliyor. Yani,
Guantanamo'da her tür baskı ve şiddete maruz kalan mahkumlar ABD hakkında dava
açamayacak.Guantanamo'da tutulan 385 kişiden çoğu beş yıl ya da
daha uzun süredir yargılanmaksızın gözaltında bulunuyor. Tutsakların
hiçbiri sivil bir mahkemede dava açamadı. Gözaltındaki tutsakların dava
açma hakkını ellerinden alan yasaya, Şubat ayında Washington'daki bir
federal temyiz mahkemesinden de destek gelmişti. GEREKÇEYE BAKIN!
ABD Mahkemesinin gerekçesi ise traji komik... Bu kararın nedeni;
Guantanamo Körfezi Amerikan toprağı olmadığından, buradaki
tutsakların dava açma hakkı olamayacağı şeklinde. ABD Başkanı Bush'un
geçen yıl geçirdiği yasa, "düşman savaşçılar" olarak görülen
kişilerin süresiz gözaltında tutulmasına imkan veriyor.
(Milliyet
: 03 Nisan 2007)
Korkunç tecavüz
itirafları
Mahkemede ifade veren tıp öğrencisi, Mahmudiye'de 14 martta
öldürülen 4 Iraklının evinde saldırı sonrasında gördüklerini şöyle anlattı: "Eve
girdiğimde 14 yaşındaki Abir Kazım El Cenabi, yerde bacakları ayrılmış ve çıplak
bir biçimde yatıyordu. Bedeninin üst tarafı yanmıştı ve sol gözünün kenarında
bir kurşun yarası vardı. Yan odada yatan 6 yaşındaki kız çocuğunun kafasının
arkası tamamen havaya uçmuştu. Anne ve babanın bedenleri ise kurşunlarla delik
deşik edilmişti." Güvenlik gerekçesiyle adı verilmeyen tıp öğrencisi, duruşmada
olay yerini gördükten sonra hastalandığını ve hastalığının haftalarca sürdüğünü
söyledi. Tanığın ifadesine göre, evde ölenler morgda yer olmaması sebebiyle
klimalı bir ambulansta bir gece bekletildikten sonra ertesi gün gömüldü.
Mahmudiye'de yaşananlar İddialara
göre, Iraklı aileyi öldüren ABD askerleri evde yaşayan 14 yaşındaki Abir Kazım'a
tecavüz ettikten sonra cesetleri yaktı. Davada suçlu bulunmaları halinde ABD
askerleri ömür boyu hapis cezası alabilir. Yargıçlar duruşma sırasında evde ölen
kurbanların suç mahalinde çekildiği öne sürülen fotoğrafları gösterdi. Ancak
savunma avukatları fotoğrafların yeniden düzenlendiğini ve gerçeği
yansıtmadığını öne sürdü. Iraklıların tepkisine sebep olan Mahmudiye olayının
ardından Irak Başbakanı Nuri El Maliki, yabancı askerlerin Irak'taki
dokunulmazlıklarının yeniden gözden geçirilmesini istemişti.
(CNNTÜRK: 08 Ağustos 2006)

ERMENİ KATLİAMI
Adilcevaz’da yaşayan Seher Bulut 122 yaşında. 250
torunu olan Seher Nine, Van ve Bitlis civarında Ermenilerin katliam yaptığını
anlatıyor:"Kadınlara tecavüz ettiler. İnsanları bir ahıra doldurup yaktılar.
Yezidi ve Hıristiyan olanlara dokunmadılar. Müslüman Türk ve Kürtleri
öldürdüler." Seher Bulut 122 yaşında. Bitlis’in Adilcevaz ilçesinde yaşıyor.
Türkiye Cumhuriyeti tarafından kendisine verilen nüfus cüzdanındaki doğum tarihi
hanesinde Hicri 1300 yazılı. Yani o daha cumhuriyet kurulmadan 40 yıl önce
1883’te dünyaya gelmiş. Başka bir deyişle Birinci Dünya Savaşı başladığında 31
yaşındaymış. Bu uzun zaman dilimine çok şey sığdıran Seher Nine’nin, gözleri
görmese de hafızası hâlâ çok güçlü. Zihninde yer etmiş önemli olayları hiç
unutamıyor. Özellikle de Doğu Anadolu Bölgesi’nde yaşananları.Seher Nine,
Ermenilerin Van ve Bitlis civarında Birinci Dünya Savaşı’ndan önce köy basıp
insanları katlettiklerini söylüyor. O günleri anlatırken zaman zaman
duygulanıyor: "Dağlardaki veya uzaktaki köyleri basıp sadece Müslümanları
öldürüyorlardı. Kadınlara tecavüz edip onları ya asıyor ya da yakıyorlardı. Biz
o yıllarda bunları çok duyuyorduk. Ermeniler İzdi (Yezidi) ve gavurlara
(Hıristiyan) hiç dokunmuyordu. Müslüman olsun da Kürt, Türk fark etmiyordu.
Herkesi öldürüyorlardı. Osmanlı’nın köpekleri diye insanlara çeşitli hakaretler
yaptıktan sonra katlediyorlardı. Osmanlı başa çıkamıyordu. Ahlat ve civarında bu
giderek artıyordu."Seher Bulut sadece duyduklarına ve o yıllarda anlatılanlara
bakarak konuşmuyor. Onun hayatında yer edinen ve bizzat tanık olduğu katliamlar
da olmuş. İnsanların Ermeni çeteleri tarafından nasıl yakıldığını ise şöyle
anlatıyor: "Köyün adını hatırlamıyorum. Zaten yabancı olduğu için adını
bilmiyordum da. Tatvan’a yakın bir yerdi. Biz kaçarken bu olaya şahit olmuştuk.
Savaş olduğu için erkekler Sarıkamış’a ve başka yerlere gitmiş ve dönmemişlerdi.
Köyde güçlü erkek kalmamıştı. Köyü basan çeteciler talan ettikleri kadınları,
çocukları ve yaşlıları bir ahıra doldurup yakmışlardı. Bazılarını da yanlarına
alarak köyü terk etmişlerdi. Biz köye girdiğimizde cesetler kokuyordu. Irzına
geçilmiş ve öldürülmüş kadınlar vardı."Osmanlı’nın Ermenilerle ilgili olarak
aldığı tehcir kararını da kendine has üslubuyla dile getiriyor: "Ermeniler köy
yakıp inanları öldürünce hükümet onları sürdü. Kaçarken de vuruyorlardı. Biz de
vurduk. Bizim erler onlar gibi kadınlara tecavüz edip öldürmedi. Bizim askerimiz
sadece silahlı olanları vuruyordu. Yollarda cesetler vardı hep. Her yer mahşer
yeri gibiydi. Köylerini terk eden insanlar yollarda ölüyordu veya açlık
çekiyordu; Müslümanlar da Ermeniler de. Ama giderken onları Osmanlı askerleri
korumaya çalışıyordu. Milisler ise askerlere saldırıyordu."Seher Nine,
Ermeni-Rus işbirliğine Bitlis’in işgali sırasında şahit olmuş. Rus askerleriyle
Ermeni İntikam Tugayları, 3 Mart 1916’da Bitlis’i işgal ediyor. Bitlis’i savunan
Piyade Yarbay Ali Çetinkaya komutasındaki Türk birliği sayıca üstün olan Ruslara
ve Ermenilere karşı fazla dayanamaz. Seher Nine, Bitlis’e Ruslardan önce
Ermenilerin girdiğini söylüyor: "Ermenilerin başında Antranik Paşa (Ermeni
İntikam Tugayları’nın kurucusu) diye zalim bir Ermeni vardı. İnsanları bu
öldürüyor, öldürtüyordu. Bitlisliler kaçarken de çocukları ve yaşlıları geride
bırakmıştı. Köprülerin altında ölmüş ve soğuktan donmuş çocuklar vardı. Şehir
Ermenilere bırakılmıştı."
Ermenilerden arsenikli katliam
1915’te Van bölgesinde yaklaşık 8 bin Müslümanın Ermeniler tarafından ekmek
içinde verilen arsenikle zehirlendiği ortaya çıktı.
ERKEK ÇOCUKLARINA DA TECAVÜZ ETMİŞLER Nigar Hanım'ın
anlatımıyla resmî kayıtlara geçenler sadece zehirlenme hadisesiyle sınırlı
değil. Tecavüz olayları ve öldürmelerin o kampta nasıl gerçekleştiği de sözü
edilen belgede yer alıyor. Avrupalı tanıkların kayıtlarına geçmiş haliyle Nigar
Hanım, olayları şöyle anlatıyor: "Bizi Hacı Ziya Bey'in hanesine doldurdular.
Daha önceden bulunduğumuz müessesede ve şimdiki yerde bize yapılmadık ayıp şey
kalmadı. İhtiyar kadınlara, yedi yaşından yukarı erkek çocuklarına varıncaya
kadar tecavüz edildi. Tecavüzlerden birçok kişi öldü. Ermeni erkekler gelir
beğendikleri kız ve kadınları götürür sabahleyin bazılarını getirirlerdi.
Gündüzleri de Ruslar ve Ermeni erkekler içeriye girip gözüne kestirdiklerini
götürüp tecavüz ederlerdi. Beğenmedikleri kadınların da yüzüne tükürürlerdi.
Bizi dışarı çıkarır, vefat eden cenazelerin ırzına kazık çakar sonra kuyulara
doldururlardı. 'Sizi de böyle yapacağız derlerdi.' Hatta muhasebe katibinden
Hoca Hüseyin Efendi'nin kızı ve yoğurtçu oğullarından Kumru ve benim tanımadığım
on beşten fazla kişi bu yöntemle öldürüldüler."
(Aksiyon:19.06.2006)

Ağlamamak elde değil,onların arasında kimimizin akrabaları var, kimimizin
dostları.Amerika’lı ünlü tarihçi Prof. J. Macharty :"Ermeni
katliamı yoktur; Ermeniler Türkleri katletmiştir" Satılmış
İnsan Orhan Pamuk :"1 milyon Ermeniyi katlettik"Hangisi
gerçek.İşte bir kaç belge. Bilinçlenme zamanı.Özellikle de bu konuda
belgesiz ve bilgisizce konuşan art niyetlilere karşı.

1-Balta ile Katliam: İzmit’in Kollar köyünden Ermeniler tarafından balta ile
katledilen müslümanlardan bir kısmının olaydan sonra çekilen fotoğrafı; 1-
Boşnak Malik 2- Abdulmecid oğlu Ali 3- Ali oğlu Seyid (14 yaşında) 4- Ömer
oğlu Abdulgani 5- Abdulgani oğlu Mecid 6- Abdullah oğlu Hüseyin 7- Bekir
oğlu Yusuf 8- Osman oğlu İsmail
Kaynak :Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri

2-Erzincan’da Ermeniler tarafından ırzına geçilerek öldürülen Pakize adlı
bir Türk kadını.Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On
The Turks During World War I Pictures.

3-25 Nisan 1918’de, Subatan’da Ermeniler tarafından öldürülen Türk çocuklar,
kadınlar ve karınları deşilerek bebekleri çıkarılan anneler.
Kaynak:Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During
World War I Pictures.

4-Erzincan’ın Odabaşı bölgesinde, Ermeniler tarafından oyularak katledilen
bir Türk. Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The
Turks During World War I Pictures.

5-Sivas’ta
Ermeni çeteleri tarafından yapılan katliamda boğazı kesilerek öldürülen
jandarma Mustafa.
Kaynak :
Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.

6-Ordudan hava değişikliği için terhis edilen ve 23 Temmuz 1915 de
Diyarbakır’ın Lice kazasına bağlı Kum ve Çom köyleri civarında elleri
ayakları bağlanarak Ermeni komitecileri tarafından şehid edilen askerler.
Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.

7-Diyarbakır’ın
Şark nahiyesine bağlı Hızır İlyas köyü Mersani deresi (23 Temmuz 1915). Hono
ismindeki ermeninin başında bulunduğu çete tarafından hançer ve kurşunla
şehit edilen erkek, kadın ve çocuklar.
Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.

8-29 Ağustos 1914 tarihinde Ermeni çeteleri tarafından Siverek-Urfa
Yüksekyol ve Karacadağ civarında türbe ziyareti sırasında esir edilip canlı
hedef yapılarak şehit edilen müslüman Türkler. Kaynak :
Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.

9-Silvan civarında, Beşnik ermeni köyüne Van ve Tolorya’dan gelip, Doryan
Dano ve kardeşlerinin başında bulunduğu
Ermeni çeteleri tarafından 11 Haziran
1915 tarihinde Şeytankaya mevkiinde şehit edilen milis subayı Hamid Efendi
komutasında
bulunan erzak kafilesi, jandarması ve subayları. Kaynak :
Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri

10-Erzincan Odabaşı bölgesinde, birbirlerine bağlanmış halde öldürülmüş
kadın ve çocukların cansız bedenleri. Kaynak :Massacre
Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.

11-16 Şubat 1918’de, Erzincan’ın Vagarir köyünde, Ermeniler tarafından şehit
edilen ve bir evin arkasında bulunan şehit edilmiş Türkler.
Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During
World War I Pictures.

12-Hasankale’de, Ermeniler tarafından şehit edilen kadın ve çocuklar.
Kaynak:Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During
World War I Pictures. KAYNAK: Onur
Güngör Genç- Türk Haber: 19 Mayıs 2006 13:30
Amerikalı askerden korkunç itiraf: Askerlik çağındaki Iraklıları öldürme emri
aldık
Irak’ın Selahaddin vilayetinde 9 Mayıs’ta düzenlenen “Murray” kod
adlı operasyonda sivilleri öldürmekle suçlanan 4 asker, soruşturma kapsamında
verdikleri yeminli ifadede, operasyonda “askerlik çağına gelen tüm erkekleri
öldürme” talimatı aldıklarını söyledi. Başçavuş Raymond ile Girouard William
Hunsaker, Corey Clagett ve Juston Graber isimli erler, emirlerin komuta zinciri
içerisindeki subaylardan geldiğini belirtti.
(İ. Haber:23.07.2006)
History Channel, İstanbul’un fethinde toplu katliam yapıldığını öne sürdü.
Tarihi belgeselleriyle tanınan History
Channel, ABD’deki yayınında ‘Building In The Name of God’ (Tanrı adına inşa
etmek) isimli belgeselinde Ayasofya’nın da hikayesini anlattı. Ancak İstanbul’un
fethinin anlatıldığı bölümdeki temsili görüntüler Fatih Sultan Mehmed’in fetih
sırasında ortaya koyduğu tavırla çelişti. İstanbul’u fethinin anlatıldığı
temsili görüntülerde, yere diz çöktürülmüş Hıristiyan sivillerin Türkleri
tarafından vahşice katledildiği gösterildi. Belgeselde fetih sırasında on
binlerce sivilin de kılıçtan geçirildiği ifade edildi. FATİH’İN
SÖZLERİNE YER VERİLMEDİ Fetihle ilgili pek çok kaynak, Fatih Sultan
Mehmed’in kente girdikten sonra, öncelikle Ayasofya’nın önüne giderek, din
adamları ve halka hitaben şu konuşmayı yaptığını yazıyor: "Kalkınız ve müsterih
olunuz. Ben Sultan Mehmed; hepinize söylüyorum ki, bu andan itibaren ne
hürriyetleriniz, ne de hayatlarınız hakkında gazabımdan korkmayınız. Kimsenin
malı yağma edilmeyecektir. Kimseye zulüm yapılmayacaktır. Hiç kimse dini
inanışlarından dolayı cezalandırılmayacaktır."
(Hürriyet
:30.07.2006)
The Independent ortaya çıkardı: Irak’ın zengin petrol yatakları ABD ve İngiliz
şirketlerince yağmalanıyor
Irak savaşının ilk günlerinde parlamentoda konuşan İngiltere Başbakanı Tony
Blair, amaçlarının Irak petrollerini ele geçirmek olduğu yolundaki suçlamaları
reddetmiş, amaçlarını Irak’ın özgür ve demokratik bir ülke olmasını sağlamak
olarak özetlemişti. ABD Başkanı George Bush da “Amacımız Irak’ın petrolünü sahip
olmak değil” demişti. Ancak İngiliz The Independent gazetesinin ele geçirdiği,
Irak Hidrokarbon (petrol) Yasası Taslağı bu sözlerin pek de samimi olmadığını
kanıtladı. Gazete, dünyanın 3’üncü en büyük rezervlerine sahip Irak’ın petrol
kaynaklarının ABD ve İngiltere merkezli şirketlerin kontrolüne bırakılacağını
ortaya çıkardı. Yasanın BP, Chevron, Shell ve Exxon gibi petrol devlerine 30
yıllık sözleşmeyle Irak’a girme şansı vereceğini, bunun da Irak petrollerinin
1972 yılında millileştirilmesinden sonra yabancılara ilk kez bu imkanın
sağlanması anlamına geldiğini vurgulayan Independent, “Bu durum Irak’a yapılan
müdahalenin tek amacının ülkenin petrol kaynaklarını ele geçirmek olduğunu
savunanların elini de güçlendirecek” diye yazdı. (Vatan:08.01.2007)
Önce
‘canım’ sonra ‘can düşmanım’

Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin’in ABD tarafından idam
edilmesi, derin bir çelişkinin en güncel halkası olarak üzerinden bir kez daha
geçilmeyi hak eden bir konu. Saddam bir zamanlar ABD ‘nin müttefik
dostlarındandı. Tarih, ‘ne oldum dememeli , ne olacağım demeli’ sözünü haklı
çıkartmakta, fakat hiçbir şeyin sürpriz olmadığını görmeniz de muhtemel.ABD’nin
bir zamanlar müttefiki olan Saddam’ı idam sehpasına götüren süreç, daha önce
başka isimler ve başka rejimler nezdinde defalarca yaşanmıştı. Latin Amerika,
Afrika, Arap coğrafyası ve Ortadoğu’daki ülkelerde rejim değişikliği, darbeler,
hükümet değişikliklerine zemin hazırlayan ABD, dostluk yerini çıkar çatışmasına
bıraktığında tavır değiştiriyordu. Sırp diktatör Slobadan Miloşeviç, Panama
diktatörü General Noriega, Şilili diktatör Augusto Pinochet, ABD’nin korkulu
rüyası Usame bin Ladin ve benzer isimler Saddam’la benzer bir kaderi
paylaşıyordu. ABD ile flört edenin hali haraptı, sevdikleri bir süre sonra
sevmedikleri hanesine yazılıyordu. Libya Devlet Başkanı Muammar Kaddafi, Küba
lideri Fidel Castro ve Latin Amerika’daki sol rüzgarı estiren Venezuela Devlet
Başkanı Hugo Chavez ise ABD’nin hiçbir zaman dostu olmadı.Irak’ın Duceyl
kasabasında 148 Şii’nin öldürülmesinden yargılanan devrik lider Saddam Hüseyin,
2003 yılından beri Irak’ta işgalci konumunda olan ve 600 bin kişinin
öldürülmesinin de sorumlusu ABD tarafından idam edildi. Saddam’ın diktatör
olduğu gerekçesiyle Irak’a giren ABD’nin geçmişinde benzer bir çok operasyon yer
alıyor. Latin Amerika’dan, Afrika ülkeleri, Ortadoğu ve Arap coğrafyasında, bu
olay daha önce defalarca tekrarlanmıştı. Guatemala, Vietnam, Dominik
Cumhuriyeti, Endonezya, Angola, Şili, Arjantin, Nikaragua, El Salvador, Libya,
Lübnan, Panama, Somali, Afganistan, Sudan gibi ülkelerde yaşanan rejim
değişiklikleri, darbeler, iç çatışmalarda ABD bir şekilde müdahil veya başrol
oyuncusuydu. 1950’li yıllarda başlayan bu süreç günümüze kadar devam etti. Bu
ülkelerdeki ‘diktatörler’ özellikle Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne
karşı desteklenirken, Soğuk Savaş dönemi ve çıkarlar sona erdiğinde de ülkeler
ve diktatörler de yüzüstü kaldı. Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler
Bölümü’nden Doç. Dr. Erhan Büyükakıncı, bu tabloda ABD’nin demokrasiyi bir
yöntem değil pragmatik bir değer olarak gördüğünü söylüyor. Prof. Dr. Mahir
Kaynak ise, dışarıdan destekle işbaşına gelen diktatörler, ihtiyaç ortadan
kalktığında bertaraf edilmelerinin normal olduğunu belirterek, “ABD’nin tavrında
bir tutarsızlık görmüyorum.” diyor. ABD’nin destek verdiği diktatörler abad
olmuyor, çıkar bittiğinde ‘ABD sevgisi’nin yerini ‘ABD düşmanlığı’ alıyor.
Saddam Hüseyin
Beyrut’ta CIA tarafından eğitilen Saddam, 1967 yılında Baas partisinin başına
geçti. 1979’daki iktidarından bir yıl sonra İran’ı işgal ederek 8 yıl sürecek
İran-Irak savaşının başlamasına neden oldu. 1988’de Halepçe Katliamı’nı
gerçekleştirdi. 1990’da Kuveyt’i işgal ederek tekrar gündeme gelen Saddam’ın ABD
ile ilişkileri bu noktada bozuldu. 1991 yılında Birinci Körfez Savaşı başladı.
Saddam ikinci kez ise, 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de yaşanan terör eylemlerinin
ardından Amerika’nın hedefi haline geldi. George Bush yönetimi, 20 Mart 2003’te
Irak’a girdi, kısa bir süre sonra Saddam yakalandı. “Irak Özel Mahkemesi”
Saddam’ın, 5 Kasım 2006’da, Duceyl Davası olarak bilinen 148 Şii’nin öldürülmesi
suçundan, idam edilmesine karar verdi. 30 Aralık 2006 sabahı infazı
gerçekleştirildi.
Nikolay Çavuşesku
1947 yılında Romanya'da iktidarı ele geçiren Komünist partide bakanlık yaptı,
ikinci adamlığa kadar yükseldi. Komünist lider Gheorghiu-Dei'nin 1965 tarihinde
ölümünden sonra, Devlet Konseyi Başkanı oldu. Ülkeyi militarist yöntemler ve
baskıyla idare etti. İç piyasada her şeyi karneye bağladı. 1989'da göstericilere
ateş açılmasını emredince, karşı devrim başladı. Eşiyle birlikte kurşuna
dizilerek idam edildi. 1970 ve 1973'te ABD'yi ziyaret eden Çavuşesku, 1976
yılında 10 yıllık bir ticari anlaşma imzalamış, Romanya'yı Rusya'dan uzak tutmak
isteyen ABD'nin de işine gelmişti. Ancak diktatörü ABD bile kurtaramadı.
General Raşit Dostum
1990’lı yılların sonuna doğru, Amerika tarafından Taliban’a karşı desteklenmeye
başladı. ABD’nin yaptığı katliamlara ve savaş suçlarına ortak oldu. Daha sonra
kurulan hükümette bakanlık görevinde bulundu.
Ziya Ül Hak
Rusya Afganistan’ı işgal ettiğinde, ABD Ziya Ül Hak rejimini Pakistan’da silahlı
militanları finanse etmek için kullandı. ABD’nin bu politikası uluslararası bir
radikal hareketin başlangıcı oldu. Usame bin Ladin de bu hareketin en önemli
ürünlerinden biri olarak ortaya çıktı. ABD’nin, Sovyetler Birliği’ni ve
Afganistan’ı kuşatma planları çerçevesinde Pakistan’a nükleer silah üretmesi
için destek verdiği belirtiliyor. Bu noktada İsrail’in teknolojik ve Suudi
Arabistan’ın da finansal destekle süreçte rol oynadığı düşünülüyor. Daha sonra
‘İslam birliği’ düşüncesinden dolayı Ziya ül Hak’ın uçağının ABD tarafından
düşürüldüğüne inanılıyor.
Pervez Müşerref
1999’da darbe ile iktidara geldi. Önce ABD ile teröre karşı işbirliği yaptı
fakat fazla sürdüremedi. Ülkede güçlenen Taliban’ın iktidarını sarsması üzerine,
Taliban’la kısmi bir anlaşmaya gitti. Bush’un CNN’e, gerekirse Kaide lideri
Usame bin Ladin’i yakalamak için askerlerine Pakistan’a girme emri vereceğini
söylemesine, önce “Buna izin vermek istemeyiz” yanıtını veren Pakistan Devlet
Başkanı Müşerref, “ABD 11 Eylül sonrası Pakistan’ı bombalamak ve taş devrine
döndürmekle tehdit etmişti.” itirafında bulundu. ABD, üslubunu sertleştiren
Müşerrefe karşı mesafeli davranıyor.
Suharto
ABD, 1965’te darbeyle iktidara gelmesine yardımcı oldu. Suharto, Endonezya’yı 32
yıl boyunca “demir yumrukla” yönetmesinden sonra 1998 yılında öğrencilerin
öncülüğündeki halk ayaklanması sonucu iktidarı bırakmak zorunda kaldı. İktidarı
döneminde sayısı bir milyona varan insanın ölümüne neden oldu. 20 Mayıs 1998’de
ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın istifasını istemesi üzerine görevi
bıraktı. Önemi, Soğuk Savaş süresince Endonezya’nın SSCB karşısında Uzakdoğu’da
bir denge unsuru oluşturmasıydı. Soğuk Savaş unsurları ortadan kalktığında da
gözden çıkarıldı.
Ferdinand Marcos
Ferdinand Marcos, 1965-1986 yılları arasında askeri rejimle yönettiği
Filipinler’de diktatörlüğü döneminde 26 bin insanı hapislere tıkarak işkenceler
yaptırmıştır. Komünistler bir yana, 10 bini kadın ve çocuk olmak üzere yalnızca
50 bin Müslüman’ı katletmiştir. Bir zamanlar ABD’nin gözdelerinden olan
Ferdinand Marcos’un 1986 yılında Filipinler devlet başkanlığından düşürülmesini
o sıra ABD dışişleri bakan yardımcısı olan Wolfowitz’in planladığı biliniyor.
Augusto Pinochet
1973’te sosyalist Salvador Allende’yi ABD’nin desteklediği bir darbeyle
devirerek iktidara geldi. Şili’yi 1990 yılına kadar demir yumrukla yöneten
Pinochet döneminde, 3 binden fazla solcu öldürüldü. Yaklaşık bin kişiyse
kayboldu. Bazı muhalifler helikopterlerle okyanusa atıldı. Ülkeyi komünizmden
kurtardığını söyleyen diktatör Pinochet’nin adamları yaklaşık 30 bin kişiyi
işkenceden geçirdi. Birçok kişi ülkeyi terk etti. 1990’da görevden ayrıldı. ABD
yargılanmaması için çok direndi. 2002’de dokunulmazlığı kaldırılan lider, yeni
yargılanmaya başlandığında öldü.
General Alberto Noriega
Mart 1983’te CIA’in yardımıyla Panama’nın diktatörü oldu. Zaten 1967’den beri
CIA adına çalışıyordu. 1972 yılından beri uyuşturucu ticareti ile uğraştığı
bilinen Noriega’nın, Baba Bush’un CIA başkanlığı yaptığı dönemde Panama gizli
servisi başkanlığına yükselmesi desteklendi. 1980’ler boyunca Orta Amerika’da
muhaliflere ait bilgiler topladı. Kontr-gerilla saldırılarının CIA adına
yapılmasında anahtar kişiydi. Baba Bush 1983’te Panama’da Noriega’yı ziyaret
etti. Ancak ABD’nin çıkarlarıyla çatışmaya girdiği için 1989 Aralık ayında ABD
ordusu tarafından 10.000 sivilin ölümüne yol açan bir operasyon ile iktidardan
indirildi.
Slobodan Miloşeviç
ABD’nin zorba olarak tanımladığı ve savaş açtığı Sırp lider. 1989 yılında
iktidara geldiğinde Batı dünyası tarafından memnuniyetle karşılanmıştı.
Amerikalı diplomat Richard Holbrooke tarafından “iş yapılabilecek bir adam” diye
tanımlandığında Miloşeviç Arnavutlara karşı baskısını yoğunlaştırıyordu.
Savaştan sonra Lahey’deki mahkeme tarafından yargılanan eski devlet başkanı,
hücresinde kalp krizi geçirerek öldü.
Prof. Dr. Mahir Kaynak:
Hepsinin akıbeti aynı olur
..Doç. Dr. Erhan Büyükakıncı: ABD için demokrasi pragmatik bir değer ( Zaman :07.1.07
)

Avrupa
Bizim
Avrupalı olma hevesimiz 18. asrın sonlarına doğru, Üçüncü Selim'in
iktidar yıllarında başladı ve heyecanından hiçbir şey kaybetmeden bugüne kadar
devam etti. Sahneler ve kahramanlar zamanla yerlerini yenilerine terkettiler,
beklenen mutlu sonun hiç gelmemesine rağmen devlet adamlarımızın bir bölümü
ümidlerini hiç kaybetmediler.Avrupa'nın Avrupalı olmamız karşılığında ileri
sürdüğü şartlar bugünkülerle aynıydı: İşkenceyi yasaklayacak, vergi reformuna
gidecek, ekonomimizi düzeltecek, azınlık haklarını koruyacak, uluslararası
anlaşmazlıkları hakeme götürecek ve bizden toprak istedikleri zaman hiç itiraz
etmeden verecektik.Bu yoldaki ilk önemli adımı 1839'un 3 Kasım günü ilán
ettiğimiz Tanzimat Fermanı ile attık. Artık ‘‘gávura gávur denmeyecek''
ve memlekette herşey başka türlü olacaktı. Fermanın eksik kalan tarafları, yani
Avrupa'nın dikte ettirdiği öteki şartlar ise 1856'nın 18 Şubat'ında yerine
getirildi. Sultan Abdülmecid, o gün, tarihlere ‘‘Islahat Hatt-ı
Humayunu'' diye geçen meşhur fermanı yayınlayıp devlete daha çağdaş bir hava
verdi. Fermanın maddelerini gerçi İstanbul'daki İngiliz ve Fransız elçileri
yazmışlardı ama kendimiz yayınlamış gibi görünüp zeváhiri
kurtarmıştık.Çabalarımızın karşılığını 30 Mart 1856'da aldık, bugün varmaya
çalıştığımız sonucu o gün elde ettik, 19. asrın Avrupa Birliği sayılan
‘‘Avrupa Devletleri Konseyi''ne girdik yani resmen Avrupalı olduk. Ama bu iş
sadece káğıt üzerinde kaldı, talepler bitmek bilmedi. Avrupa bir taraftan hep
birşeyler isterken öbür taraftan toprak koparmak yahut imparatorluğun Türk
olmayan unsurlarını ayaklandırmak için elinden geleni yaptı. Biz ise
‘‘Avrupalı oluyoruz'' deyip tam bir
teslimiyet içinde herşeyi kabul ettik.Sonuç ise, málum...Yandaki kutuda, bir
buçuk asırdan beri bir türlü Avrupalı olamayışımızın, daha doğrusu ‘‘Avrupalı
olmak istiyorsanız bütün bunları yapmanız gerekir''
diyen Batı ile yaşadığımız maceraların sadece
birkaçı yeralıyor. ‘‘Avrupalılaşamama''
kronolojimizi okuyun Bir türlü
Avrupalı olamayışımızın kronolojisi Mayıs 1860: Avrupa, Osmanlı
toprağı olan Lübnan'ı karıştırmak için kolları sıvadı. İngilizler Dürziler'i,
Fransızlar da Maruniler'i kışkırtmaya başladılar ve başımıza uzun seneler devam
edecek olan bir ‘‘Lübnan meselesi''
çıktı.5 Eylül l860: İngiltere, Fransa,
Prusya, Rusya ve Avusturya, Lübnan'a 12 bin kişilik bir birlik ile bir de
donanma göndermeye karar verdiler. Osmanlı hükümeti, 1861'in 9 Haziran'ında
Avrupa ülkeleri ile bir protokol imzaladı ve Lübnan'da müstakil bir yönetim
kurulmasını kabul etti.Haziran 1862: Sırplar, Belgrad'dan başlayarak
bölgedeki Türk ve Müslüman yerleşim merkezlerine saldırdılar. Sırplar'ın
tarafını tutan Fransa, onların lehine geçici bir çözüm sağladı. Kesin çözüm
1867'nin 10 Nisan'ında geldi ve Belgrad, Sırbistan'a terkedildi.Haziran 1864:
Avrupa, Osmanlı toprağı olan Romanya taraflarında çıkan karışıklıkların
halledilmesi için devreye girdi ve İstanbul hükümetine Eflak ile Boğdan'da
seçimle işbaşına gelecek meclisler kurulmasını kabul ettirdi.2 Eylül 1866:
Girit'te Hacı Mihail önderliğindeki isyancılar adayı ‘‘Yunanistan'a ilhak
ettiklerini'' duyurup Müslüman halkı kılıçtan geçirmeye başladılar. Hadise,
Avrupa'ya
‘‘Türkler Hristiyanları kesiyorlar'' diye
yansıdı. Biz ‘‘Girit'i vermeyiz!.. Toprak bütünlüğümüz sizin garantiniz
altında'' diyor, Avrupa'dan ‘‘Girit'i bırakın... Verin, kurtulun''
cevabı geliyordu. Mücadele seneler boyu devam etti ve Türkiye 1897'nin 18
Nisan'ında Yunanistan'a savaş açtı. Biz Atina'yı almak üzereyken Avrupa devreye
girip barış istedi. Savaşta kazandığımız herşey barış görüşmelerinde elimizden
çıktı. İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya, Girit'e özerklik verilmesini
sağladılar. Girit Meclisi daha sonra, 6 Kasım 1908'de
‘‘Yunanistan'a ilhak'' kararı aldı ve Yunan
toprağı haline geldi.11 Mart 1870: Babıali, yani İstanbul hükümeti,
Rusya'nın baskısıyla Bulgar Kilisesi'nin bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı.13
Nisan 1875: Hersek'te Hıristiyanlar isyan etti. İstanbul'un ayaklanmayı
bastıramayacağından emin olan Almanya, Avusturya ve Rusya isyana
karışmayacaklarını açıklamalarına rağmen isyancılara gizliden gizliye destek
verdi. Fransa ise resmen taraf oldu, Hersek'in özerkliğini istedi, arkasından
Avusturya tarihe ‘‘Andraşi Láyihası'' diye geçen bir muhtırayla Hersek'te
geniş bir reform talebinde bulundu. Avrupa, 13 Mayıs 1876'da Berlin'de bize bir
başka muhtıra verdi ve neticede Hersek elimizden çıktı.6 Mayıs 1876:
Selánik'te Müslüman olmak isteyen genç bir Bulgar kızı Hıristiyanlar tarafından
kaçırıldı. Galeyana gelen Müslüman halk işe karışan Alman ve Fransız
konsoloslarını öldürünce Avrupa'da kıyamet koptu. Babıali, Avrupa'nın tepkisini
altı Müslüman'ı idam ederek durdurabildi.23 Aralık 1876: Sırbistan ve
Karadağ ile savaş halindeydik. 31 Ekim günü Rusya'dan İstanbul'a savaşa derhal
son verilmesi için bir ültimatom gelmişti. İstanbul'u Rusya karşısında yalnız
bırakmamak bahanesiyle Avrupa ülkelerinin temsilcileri Haliç Tersanesi'nde
biraraya geldiler. Resmi gündem İstanbul'a destek ve Rusya'ya gözdağı verirken
Babıali'den birşeyler kopartabilmekti. Zamanın hükümdarı İkinci Abdülhamid,
konferans başladığı sırada Birinci Meşrutiyet'i ilán etti ve Tersane'deki
Avrupalı delegelere ‘‘Biz de artık sizler gibi olduk'' dendi. Delegeler
ise top seslerini işitince önce ihtilál yapıldığını zannettiler ve Meşrutiyet'i
öğrenince de
‘‘Çocuk oyuncağı'' demekle yetindiler,
gayrımüslimler için yepyeni haklarla dolu bir talep listesini Babıali'nin
burnuna dayayıp kabul ettirdiler.4 Haziran 1878: İngiltere, Rus tehdidi
karşısında vereceği desteğin bedeli olarak Babıali'den Kıbrıs'ı istedi, hatta
gerekirse adayı işgal edeceğini bildirdi. Babıali, adayı İngiltere'ye vermeye
mecbur kaldı.24 Nisan 1881: Türkiye'nin toprak bütünlüğünü garanti eden
ülkelerden biri olan Fransa, Türk toprağı sayılan Tunus'u işgal etti ve 12 Mayıs
günü Tunus'u Fransa'ya terkettik.11 Temmuz 1882: İngiltere ve Fransa,
kendilerine olan borçlarını ödeyemeyen Mısır Hıdivi İsmail Paşa'yı
istifaya davet ettiler. Paşa istifa
etmemekte direndi, Abdülhamid Avrupa'nın isteğine uyup İsmail Paşa'yı
azletti ama yerine oğlu Tevfik Paşa'yı getirince Mısır'da tarihe
‘‘Arabî Paşa isyanı'' diye geçen bir ayaklanma çıktı. Avrupa donanması
İskenderiye açıklarına geldi. İngiliz gemileri, 11 Temmuz günü İskenderiye'yi
bombaladı, sonra karaya asker çıkartıldı ve İngiliz birlikleri Kahire'ye kadar
gitti. Bu, Mısır'da seneler sürecek İngiliz işgalinin başlangıcıydı.30 Eylül
1895: İstanbul'un Kadırga semtinde
‘‘reform'' bahanesiyle toplanan siláhlı
yüzlerce Ermeni, Babıali'ye doğru yürüyüşe geçti. Maksatlarının hükümet
binalarını işgal etmek olduğu anlaşılınca üzerlerine asker sevkedildi, çatışma
çıktı ve göstericilerin çoğu öldürüldü. Avrupa ‘‘Türkler Ermeniler'i
kesiyor''
feryadıyla ayağa kalktı ve o gün yaşanan bu
olay Ermeni sorununun başlangıcı oldu.5 Kasım 1901: Fransa, Osmanlı
hükümetinin Lorando ve Tubini isimli iki Fransız bankere olan 750 bin altın
tutarındaki borcunu ödemediği iddiasıyla Midilli'ye savaş gemilerini gönderdi ve
gümrük binasını işgal ederek bütün gelirlere el koydu. İşgal, zamanın hükümdarı
İkinci Abdülhamid'in Fransa'nın taleplerini kabul etmesiyle sona erdirilebildi.26
Kasım 1906: Makedonya'da isyan vardı ve Babıali isyanın sebep olduğu mali
kriz yüzünden borçlarını ödeyemeyince Avrupa devletleri donanmalarını yollayarak
Midilli ve Limni adalarındaki posta ve gümrük dairelerini işgal ettiler. İşgale
katılmayan tek ülke, Almanya idi. Avrupa donanması, adalardan Abdülhamid'in
Babıali'nin borçlarıyla ilgili mali reform programını açıklaması üzerine
çekildi. ( Hürriyet : 10 Mart 2002 )
Batı’daki İslam karşıtlığını medya ve siyasîler körüklüyor
Namaz kılan
yolcunun uçaktan indirilmesi ve ‘Müslümanlar sokakta özel kimlikle dolaşsın’
talepleri, İslamofobinin Batı’da hızla yükseldiğini gösteriyor.Müslüman
insan hakları örgütü CAIR’in Araştırma Direktörü Muhammed Nimer,
İslamofobinin ‘ciddi bir problem ve salgın’ olduğunun Amerikan hükümeti
tarafından kabullenilmediğini vurguluyor. Georgetown Üniversitesi’nden Prof.
John Esposito da, Amerika’da ‘güçlü ve büyüyen’ bir ‘İslamofobik azınlık’
olduğunu kaydediyor.Zaman :
22.08.2006
Gallup anketine göre her 10 ABD'liden 4'ü, Yahudiler'in sarı Davut yıldızı
gibi Müslümanlar'ın da özel bir kimlik taşımasını istiyor.
(Vatan:12.08.2006)
Türbanı yüzünden
atılan öğretmene bir ret de BM’den
Türban taktığı için okuldan atılan öğretmen Rahime Kayhan ’Kadınlara karşı
ayrımcılık var’ diyerek Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Ayrımcılık Komitesi’ne
başvurdu. Komite, Kayhan’ın başvurusunu Türkiye’de kaybettiği davaları "kadına
ayrımcılık yapıldığı" gerekçesiyle açmadığı için kabul edilebilir bulmadı.
(Hürriyet :11 Nisan 2006)
Fransa’ya Cezayir ayıbı yeter!
Fransız emperyalizminin arka planı
 
 
Anti-kolonizasyon döneminde, Fransa neredeyse hiçbir
sömürgesinden İngiltere’nin politik maharetiyle ortaya koyduğu gibi barışçı bir
süreçle kopmamıştır. Yakın zamanlara kadar Afrika kıtasındaki etnik savaşlarda
Fransa’nın koloniyal geçmişinin izlerini bulmak mümkündür. Bütün dünyada yaşanan
anti-emperyalizm sürecinde çok sayıda masum sivil insanın hayatını kaybettiği
pek çok olay ve iç savaşlar yaşanmıştır ve tarih Batılı sömürgeci devletleri bu
noktada mahkum etmiştir. Ancak II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği tarih olan 8
Mayıs 1945 tarihinde Cezayir’de Fransız askerlerinin yaptığı katliamlar çok daha
yakın bir tarihte gerçekleşmiştir. Bu katliamlara dair pek çok belge ve film
kayıtlarının yanı sıra katliamlara şahit olmuş hâlâ hayatta olan tanıklar
vardır. Hal böyleyken 18 Mayıs’ta Fransa Parlamentosu’nda görüşülecek olan
Fransa sınırları içinde “Ermeni soykırımı olmamıştır” diyene hapis cezası
getiren yasa tasarısı tam bir ironi arz etmektedir. Bu noktada geçtiğimiz
aylarda Fransa’nın önde gelen 19 tarihçisinin yayınladıkları devletin yasalar
yoluyla tarih bilimine müdahale etme ve yön verme girişimlerine son vermesi
gerektiği şeklinde özetleyebileceğimiz bildiri ise bir başka ironiyi
oluşturmaktaydı. Yine 2005 yılının sonlarında Fransa’nın başkenti Paris ve diğer
şehirlerin banliyölerinde bazı olaylar yaşanmıştı. Bütün bunlar bana Frantz
Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri (Fransızca - Les damnes de la terre) başlıklı,
temelini Cezayir savaşına karşıtlığın, zaten can çekişmekte olan sömürgecilik
sistemine karşı çıkışın oluşturduğu meşhur kitabını hatırlattı.(2001’de Avesta
Yayınları tarafından Türkçe çevirisi yayınlanan kitap Jean-Poul Sartre’nin
önsözüyle ilk olarak 1951 yılında yayınlanmıştı. 1925 yılında Martinique
adasında dünyaya gelen ve Fransa’da psikiyatri okuyan Fanon, Fransa-Cezayir
savaşı sırasında Cezayir’de bir hastaneye tayin edilir. Orada geçirdiği yıllar
ve yaşayıp gördükleri onu Cezayir’in bağımsızlığı için mücadele veren gruplara
sempati duymasını sağlar ve yaşadığı tecrübelerine dayalı olarak yazdığı
kitaplar (L’An V de la Revolution Algerienne) onu 20. yüzyılın en önemli
politika analizcisi ve Afrika bağımsızlık mücadelesinin teorisyeni yapar. Çok
genç yaşta, henüz 36 yaşındayken kanserden ölen Fanon, anti-emperyalizm, sivil
haklar ve siyahi bilinçlenmede önemli bir etki yapar.) Fransa İçişleri bakanı ve
geleceğin müstakbel Fransa cumhurbaşkanı gözüyle bakılan Nicolas Sarkozy’nin,
Fransa’da başlayan olaylara verdiği tepki ve sarf ettiği, “Pislikler! Bunları
temizleyeceğim” şeklindeki sözleri Fransa’da yaşayan 5 milyon kadar Kuzey Afrika
kökenli göçmenlere bakışın, sömürge sisteminde yerli halka yönelik oluşan bakış
açısıyla paralellik göstermesi açısından ilginçtir. Bugün Fransa’da yaşayan
Kuzey Afrika kökenli göçmenlerin çoğunun ikinci, üçüncü nesiller olarak
kendilerini Fransız ya da Fransalı hissetmeleri ve resmen Fransız vatandaşı
olmaları durumu değiştirmemekte ve modern Avrupa’nın kuruluşunda önemli bir harç
olan sömürgecilik algısı, farkında olmadan söylemlerde ortaya çıkmaktadır.
Edward Said’in işaret ettiği gibi, Avrupalılar emperyalizmi içselleştirmişler ve
bunu bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde ortaya koydukları sanat ve edebiyat
ürünlerine de yansıtmışlardır. Edward Said, Kültür ve Emperyalizm kitabının bir
bölümünde meşhur Fransız romancı; fakat Cezayirli olan, Fransız asıllı Cezayirli
diye ifade edebileceğimiz Albert Camus’nun “Yabancı” adlı romanında emperyalist
düşünce altyapısını incelerken, mekan Cezayir ve olaylar Cezayir’de geçmesine
rağmen Cezayirlilerin isimsiz ve sıradan yerliler olarak nitelendirilmesini
örnek olarak verir. Camus için Cezayirliler, Fransızların orayı işgal edip
sömürgeleştirdiklerinde buldukları diğer şeylerden farksız birer unsurdurlar.
Hiç şüphesiz sömürgeleştirilen insanlar sadece üzerlerinde hakimiyet kurulmuş
insanlar değillerdir. Onlar sadece, Cezayir’de palmiye ağaçları, develer ve
peçeli kadınlar gibi tabloyu tamamlayan diğer öğeler durumundadırlar Fransızlar
için. Frants Fanon’un yukarıda bahsettiğimiz Yeryüzünün Lanetlileri kitabının
son bölümü “emperyalist savaş ve zihinsel bozukluklar” başlığını taşımakta ve
burada Fanon, Cezayir’de geçirdiği yıllarda yaşadığı olaylarla ilgili ilginç
anekdotlar anlatmaktadır. Fanon’un Cezayir bağımsızlık mücadelesiyle ilgili
naklettiği olaylarla, bugün Fransa’da yaşanan olayların ve yaklaşımların ortak
yönlerinin olması da dikkat çekicidir. Almanlar Fransa’yı işgal ettiklerinde
Fransızların ve Napolyon’un Almanya’yı işgal ettiğinde ise Almanların durumuyla,
Fransa tarafından sömürgeleştirilen Cezayir’deki Cezayirlilerin pozisyonları
aynı değildi. Aşağılanma ve değer verilmemenin yanı sıra sürekli bir baskı ve
şiddetle karşılaşan sömürgeleştirilen insanlar kısa bir süre sonra kimlik
problemi yaşamakta ve kendilerine sürekli bir şekilde kim oldukları sorusunu
sormaya başlamaktadırlar. Bu noktada, ‘tembellik’ gibi sömürgeci gücün sürekli
şikayet ettiği bir kısım pasif direniş mekanizmaları geliştirseler de
sömürgeleştirilen toplumun bir süre sonra başvurduğu araç hiç şüphesiz aktif
direniş ve mücadele olmaktadır. Sömürgeci güç ile yapılan mücadele kimlik
probleminin çözümlenmesinde birlik, beraberlik ve bir değer ifade etme
duygularının tatminine yardımcı olmaktadır.

Profesör Porot başkanlığında yürütülen bilimsel çalışmalar sonucu ulaşılan
sonuçlar şöyleydi: Kuzey Afrikalılar suçlu olarak doğarlar, içgüdüsel olarak
saldırgandırlar, hiçbir zaman güvenilmezler, kalıtımsal bir şiddet yanlısı
yapıya sahiptirler, otokontrol yapamazlar ve duygularını iyiye doğru kanalize
edemezler. Konuyla ilgili olarak 1954 yılında Dünya Sağlık Örgütü uzmanlarından
Dr. A. Carothers’ın “Afrikalıların normal ve hastalıklı psikolojisi” başlıklı
makalesindeki iddiaları daha da ilginçtir. Dr. Carothers’a göre Afrikalılar
beyinlerinin ön loblarını (bölümleri) çok az kullanmaktadırlar. Bunu daha iyi
ifade edebilmek için normal bir Afrikalının ancak lobotomize edilmiş bir
Avrupalıyla aynı zekaya sahip olduğu şeklinde bir karşılaştırma yapmaktadır. Bu
arada lobotomize metodu bir ara Avrupa ve Amerika’da sinir hastalarına uygulanan
ve beynin ön bölümlerine dışarıdan bir müdahaleyle tedavi etme yöntemiydi ki;
hastalarda uysallaşma ve yavaşlamalar görülmekteydi. İşte ancak beyninin ön
loblarına müdahale edilmiş bir Avrupalıyla aynı zekaya ve davranış
bozukluklarına sahip olan Afrikalıların suç işlemeleri, yalan söylemeleri,
tembel olmaları kendi doğaları gereği olduğu için biz Afrikalıların bu
doğalarını evcilleştirmeliyiz, ikna etmeye çalışmamalıyız anlayışı çözüm
metotları olarak pasifize etmek, disipline etmek, eğitmek ve hakimiyet kurmayı
öneriyordu. Frantz Fanon’un kitabındaki anekdotlarda, bugün evrensel bir ortak
inanış ve dil olarak kabul edilen bilimin, Fransa’nın Cezayir’deki
sömürgeleştirme politikası için nasıl emperyalist bir araç haline getirildiğini
açıkça görmekteyiz. Şimdi Fransa Parlamentosu’nda 18 Mayıs’ta görüşülecek olan
“Ermeni soykırımı olmamıştır” diyene hapis cezası getiren yasa tasarısının hangi
tarihsel arka plana oturduğunu ve bunun Fransız devlet yapısında bir gelenek
haline geldiğini rahatlıkla görebiliriz. Bir zamanlar bilimi emperyalist
çıkarları için çarpıtan ve kullanan bir anlayış şimdi de tarihe yine kendi
çıkarları açısından müdahale etmekte bir sakınca görmemektedir...11.05.2006
GÜNLERCE SÜREN KATLİAM
Fransa'nın
zaferi, Cezayir'de bayram coşkusuyla kutlandı. Sokaklara dökülen halk,
kendilerine verilen bağımsızlık sözünün tutulacağı düşüncesiyle, kutlama
yürüyüşleri düzenledi. Ancak Fransa, verdiği sözü tutmadı. Yürüyüşe katılan
halkın üzerine işgalci Fransız askerleri tarafından ateş açıldı. Katliam
günlerce sürdü. Masum insanlar, evlerinden alınarak kurşuna dizildi. Köyler ve
kasabalar bombalarla yerle bir edildi.
1945’te 19 yaşında olan ve Guelma’daki yürüyüşü organize edenlerin arasında
yer alan Saci Ben Hamla, o günleri bütün detaylarıyla hatırlıyor. “Amacımız, hem
zaferi kutlamak hem de bize bağımsızlık sözü veren Amerikalılara, İngilizlere ve
Ruslara sözlerini hatırlatmaktı.” diyor. Bizi Cezayir’in banliyösündeki mütevazı
evinde kabul eden Ben Hamla, gösteride Fransız, İngiliz, Amerikan ve Rus
bayraklarının yanında bugün Cezayir’in bayrağı olan o dönemde bağımsızlık için
mücadele veren Cezayir Halk Partisi’nin bayrağını da kaldırdıklarını belirterek,
halkın yürüyüş boyunca özgürlük sloganları attığını belirtiyor.
Yürüyüşün
sonuna geldiklerinde kendilerini bekleyen Fransız jandarma birlikleri ile
karşılaştıklarını söyleyen Ben Hamla, jandarmanın sivil halk üzerine ateş
açmasıyla ortalığın karıştığını bildiriyor. Sonra da olağanüstü hâl ilan edilmiş
ve Fransız ordusu katliama başlamış. “Saftık, o zamana kadar Fransızların bize
katliam yapacağını hiç düşünmemiştik. Bize ihanet ettiler. Diğer müttefik
ülkeler de sözlerini unuttu.” diyerek kafasını sallayan Ben Hamla, Fransız
askerlerinin sonraki günlerde on binlerce Cezayirliyi katlettiğini söylüyor.
Öldürülenlerin bir kısmı şehrin dışında açılan büyük çukurlara gömülürken, bir
kısmı ise şehri ziyarete gelecek olan Fransız valinin ‘ceset kokularını
duymaması’ için Ben Hamla’nın Nazi fırınlarına benzettiği ‘ölüm fırınları’nda
yakılmış: “Guelma’nın dışındaki kireç fırınları ölüm fırınlarına dönüşmüştü.
Öldürülen binlerce Cezayirli ölüm kamyonlarıyla bu fırınlara taşındı. Hepsini
yaktılar. Yanan cesetlerin kokusunu duyuyorduk.”
O
gün 17 yaşında olan ve Setif’teki yürüyüşe katılan Said ise (soyadını söylemek
istemedi), öldürülen Cezayirlilerin kamyonlarla taşınarak Kherrata nehrine
döküldüğünü söylüyor. “Hatta bazılarını canlı canlı kamyonlara attılar.” diyerek
yeniden o günlere dönen yaşlı Cezayirli, Fransa’nın kendisi için hâlâ ‘düşman’
olduğunu bildiriyor. Setif’teki yürüyüşün sonunda Cezayir bayrağını indirmeye
çalışarak üzerlerine ateş açan Fransız polisine taşlarla saldırdıklarını
söyleyen Said, ardından Fransız askerlerin geldiğini belirterek, “Sokaklarda
gördüklerini öldürüyorlardı. Kadınlara tecavüz ettiler. Hamile bir kadını
karnından bıçakladılar. Tüm bunları gördüm.” şeklinde konuşuyor. Ben Hamla ve
Said, yürüyüşleri tertip edenlerin olay çıkmaması için gösterilere katılan halkı
silah ve kesici aletlerden arındırdıklarını söylüyor.
İNSANLIĞIN
BİTTİĞİ ANLAR....
Fransız
askerleri, tek suçları ülkelerinin bağımsızlığını istemek olan yaklaşık 45 bin
Cezayirliyi katletti. Kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden onbinerce Cezayirli,
Fransız askerlerinin kurşunlarıyla can verdi.
ÖLDÜRMEK YETMEDİ TECAVÜZ ETTİLER
Askerler,
yolda karşılarına çıkan Cezayirlileri rastgele öldürdü. Öldürmekle yetinmeyen
Fransız askerleri, Cezayirli müslüman kadınlara tecavüz etti. İşte hortumla
yıkanan bir kadın. Askerler, kadını tecavüze hazırlıyor. Ve bir başka genç
kadın. Irzına geçen askerlerin arasında ve çıplak. Askerler, zorla, kadının
fotoğrafını çekiyor.
 
Cezayir'de
bunlar olurken, Fransa'nın savaşı kazanması için ölümü göze alan Cezayirli
gençler ülkelerine dönüyordu. Bağımsızlık hayaliyle yola çıkan gençler büyük bir
hayal kırıklığına uğradı. Onları, ölümün ve korkunun kol gezdiği sokaklar
karşıladı.
HİTLER'İN FIRINLARI GİBİ...
Katledilen
onbinlerce Cezayirlinin bir kısmı şehir dışında açılan dev çukurlara gömüldü.
Bir kısmı ise, kamyonlara doldurularak kireç fırınlarında yakılmaya götürüldü.
Cezayirlilerin cesetleri, Nazi fırınlarına benzeyen ölüm fırınlarında yakıldı.
1945 yılı, tarihe, Fransa'nın utanç yılı olarak kazındı. Tarih sayfalarına
utanç olarak geçen bu katliam, Fransa tarafından görmezden geliniyor. Cezayir
hükümeti, Fransa hükümetinden katliam konusunda defalarca özür talebinde
bulunmasına rağmen, Fransa bu ayıbı bu güne kadar kabullenmedi.
(Zaman, 08 Mayıs
2006)
Danimarka basını : Türklere sopa gerek!
Milliyet.com.tr :2006/07/05
İngiltere oğlunu savaştırıyor, annesini sınır dışı ediyor
İngiltere'de, bir oğlu Irak cephesinde savaşan, diğer oğlu ise Savunma
Bakanlığının Irak'a göndermek için asker toplamak amacıyla bastırdığı
posterlerde fotoğrafı ile yer alan 69 yaşındaki Jamaikalı kadının sınır dışı
edilmesine ilişkin karar tepkilere yol açtı.The Independent gazetesi, ilk
sayfasında, oğulların fotoğraflarını, "ülkenizin size ihtiyacı var", anne Joy
Bowman'ın fotoğrafını ise "ancak size ihtiyaç duymuyoruz" ifadesiyle yayımladı.
13 Mart 2007
Hz. Muhammed karikatürüne ödül!
Hz. Muhammed’ karikatüristi Özgür Basın Ödülü’nü aldı.2005 yılında tüm dünyada
olay yaratan Hz. Muhammed karikatürlerinin yaratıcısı Danimarkalı gazete editörü
Flemming Rose ‘kararlılığı ve cesareti’den dolayı Özgür Bsın Ödülü’ne layık
görüldü. Danimarka kökenli Özgür Basın Cemiyeti tarafından verilen Sappho
ödülüne layık görülen Rose 3,568 dolarlık para ödülünün de sahibi oldu.
(Vatan: 20.03.2007)


Bu itiraflar
mide bulandırıyor!
ABD askerleri kameraların önüne geçti ve Irak'ta yaptıklarını bir bir anlattı.
'Bunlar insan olamaz' dedirten itiraflar bakın nasıl.Onlar Amerika'dan Irak'a
geldiler. Amaçları başkanlarının dediğine göre "Irak halkını özgürleştirmek"ti...
Irak'taki ABD askerleri görev yaptıkları yıllar içinde vahşileşti... Birer
caniye dönüştü... Zevk için adam öldürür hale geldi... Aralarından bazıları
yıllar sonra yaptıklarından vicdan azabı duymaya başladı ve kameraların önüne
geçip tüm insanlıktan kendi ve diğer askerler adına özür diledi... O özür sadece
onları rahatlattı... Yaşanan acılar olduğu gibi duruyor...
İşte ABD askerlerininin itirafları:
ŞİŞMAN ADAM AVCISI
Birinci itirafçı:
Görev yaptığım yerde bir genç vardı. Şişmanlığı dikkatimi çekmişti, çok
şişmandı. Bu adam masumdu. Bir gün onu evine doğru yürürken gördüm. Onu
babasının gözünün önünde vurdum. Silahımdan çıkan ilk kurşunlar onu öldürmedi.
Boynundan yaralanmıştı. Çığlık atmaya başladı ve gözlerimin içine baktı.Yanımda
bulunan arkadaşıma döndüm ve ona 'bunun olmasına izin veremem' dedim. Silahımı
bir daha ateşledim ve işini bitirdim.
CİNAYETE KOMUTAN TEBRİĞİ
İkinci itirafçı: İlk cinayetimi üstlerim tebrik etti. Bölük komutanım
beni ve bölükteki diğer arkadaşlarımı şahsen tebrik etti. Bıçakla öldürmeye ödül
vaat edildi. Yanımızda muhabirler olduğunda, hareketlerimiz değişiyordu.
Her şeyi kuralına uygun yapıyorduk. Onlar gidince kaldığımız yerden başlıyorduk.
MİNARELERİ NİŞANGAH YAPTIK
Üçüncü itirafçı: Bölüğümüzden bir asker vurulmuştu. Biz de gidip bir
caminin minaresini vurduk. Bizim için bu, öfkemizi dışa vurmanın bir yoluydu.
Camiye ateş açmanın yasal olup olmadığını bilmiyorduk fakat bütün
askerler yapıyordu, çünkü öfkeliydiler.
KAFASINI DUVARA VURA VURA ÖLDÜRÜYORDUK
Dördüncü itirafçı: Baskına
gittiğimiz evlerde aile reisi sorun çıkarırsa icabına anında bakıyorduk,
kafasını duvara vura vura öldürüyorduk. Gece baskınlarında ise aileleri gece
uyandırıp veya kapıları gece tekmeleyip onları korkutuyorduk.Askerler
yaptıklarından pişman olduklarını açıklarken bu olayların hâlâ orada
yaşandığının altını çizdiler. 12
Haziran 2008
BATI BATI DEDİK ...! İSLAMİ KELİMELERİ
ARABIN DEDİK BIRAKTIK!, ARAP KÜLTÜRÜ DEDİK ..ŞİMDİ GENÇLİĞİMİZ ANLAMINI
BİLMEDİĞİ İNGİLİZCE ŞARKILARLA BİRA İÇİYOR, SAĞA SOLA SALDIRIYOR..AMAÇSIZ,
İLKESİZ, BİLİNÇSİZ BİR NESİL..KÖKÜ OLAN OSMANLI'DAN UZAKLAŞTIRILMIŞ, KÜLTÜRÜNÜN
TEMELİ OLAN İSLAM'DAN SOĞUTULMUŞ, NE BATILI OLMUŞ - NE DE ONLAR BİZİ KABUL
ETMİŞ- NE DE O ZENGİN KÖKLERİNDEN HABERDAR OLAN BİR GENÇLİK ..YA
BİLİNÇLENİR YA BİTER..BATAR..BATI BATI DİYE DİYE BATAR!İKİ ALEMDE DE...!
ÜSTÜNE Bİ DE TÜRKLERİ KÖTÜLEMELERİ YOK MU...
TIKLAYINIZ
|