|
HUVE SEMMÂKUMÜ'L-MUSLİMÎN : ALLAH BİZİM İSMİMİZİ KOYDU: MÜSLÜMAN !
Mezhepler: Geniş oto yol içindeki şeritlerdir.
Ebu Hanife:" Haber sahihse mezhebim odur." demiştir. Ebû
Yusuf ve Hasan bin Ziyad, Ebû Hanife'nin şöyle dediğini nakletmişlerdir. “Bizim
şu ilmimiz bir görüştür. O, gücümüze göre vardığımız en güzel görüştür. Kim
bundan daha güzelini getirirse kabul ederiz "
(İbnu'l-Kayyım, İ'lâm'ul-muvakkıîn.c. I, s. 76)
İmam-ı Şafi:" Görüşüm Allah ve resulünün görüşüne zıt ise görüşümü alın
duvara çarpın." buyururlar.
İmam-ı Malik:" İnsanlar Malik'in görüşüne mahkum edilemez " diyerek, eseri Muvatta'nın dönemin devlet destekli mezhep olması teklifini reddeder. Ma'n
bin İsa el-Kazzaz demiştir ki; İmam Malik'ten şunu işittim; “Ben sadece bir
insanım, hata yaptığım da olur doğruyu bulduğum da. Görüşüm üzerinde düşünün,
Kitap ve Sünnet'e uygun olanını alın, Kitap ve Sünnet'e uygun olmayanını da
bırakın .”
(İbnu'l-Kayyım el-Cevziyye,
Ebû Abdillah Muhammed b. Ebîbekr (öl. 701 h.) İ'lâm'ul-muvakkıîn, c. I, Beyrut,
1987/ 1407, s. 75)
İmam
Malik sık sık şöyle derdi: “Bizimkisi zandan ibarettir. Kesin bir kanaate
varamayız.
(İbnu'l-Kayyım, a.g.e. c. I, s. 76)
El-Keşmiri, Feyzu'l-Bâri'de: " Namazdaki elleri kaldırmadaki sahih
rivayetten olayı bir Hanefi olarak o görüşü kabul ederim." der. Herkes
bildiği gibi
İmam-ı Şafi, İmam-ı Hanefi ...bir çok fetvalarını zamanla değiştirmişlerdir. Bu
onların ( Hepsinden Alla razı olsun) hakkı arama çabaları, gerçeğe ulaşma
kaygılarının göstergesidir, " Acaba halk ne der, beni eleştirir kınarlar mı?..."
dememiş, doğruya ulaştıklarına inandıkalrı an eski fetvalarını terketmişlerdir.
Hatta bu nedenle çok ağır eleştiri almışlar, ağır ithamlara maruz kalmışlardır.
Ama onlar asla kendi fetvalarını ayet-sahih hadis mertebesinde görmemişlerdir,
görenler ise ne yazık ki günümüzdeki takipçileri olmuştur!
Dört hak mezhep mi var?
Taberi, İmam-ı Gazali, İbn-
Ebi Leyla,... mezhep imamları idi...ama zamanla taraftarları azaldı ve sonunda
tamamen bitti. Maliki'lerde ( Kuzey Afrika) azaldı. Zeydiyye : Amelde Ebu hanefi'yi
taklit eden şiilerden çok sunnilere yakın Yemen'deki mezhep, Haricilerin günümüz
uzantısı- oldukça azalan sayıları ile- İbadiyye, Suudi Arabistan merkezli
Vahhabilik - ki Hanbeli mezhebinin şirk konusunda aşırı hassas versiyonu
diyebiliriz- neden sunni mezheplerden sayılmasın...!
Ayrıca Şia - İmamiyye; 12 imam ekolü - de ehli sunnet olmasa da ehli kıble kardeşlerimiz
değiller mi...!?
Mezhepler!
İslam
mezhepleri Peygamberimizin vefatından yaklaşık bir asır sonra oluşmuştur. O
günün şartlarında zamanın âlimleri günün şartlarına göre Dini konularda fetva ve
yorumlarını yapmışlar bazılarının görüş ve önerileri etrafında cemaat oluşmuş ve
ekolleşmiş ve daha sonra zamanın otoritesi tarafından kurumlaştırılmıştır.
Hiçbir âlim kendi görüşünü diğerinin üstünde görmemiş herhangi bir konuda fikir
ve görüşünü beyan etmiş ve birbirine saygı göstermiştir. Hatta bazen önceki
görüşünü daha sonra terk etmiş, ya değiştirmiş veya başkalarının görüşünü
benimsemiş. İmamı Azam dâhil bütün mezhep imamlarında bunları görmek mümkündür.
İslam mezhepleri dini yaşamak için kolaylık ve bir yöntemdir. Fakat bazı
insanların elinde zorluk ve çekilmez bir hal alarak nefret ve bölücülük halini
almakla birlikte tutucu ve bağnaz insanların elinde din bölücülüğü ve yıkıcılık
haline gelmektedir. Gericilik ve çağdışlılık bundan kaynaklanmaktadır. İslam
çağdaş, evrensel, cihamşümül olmasına rağmen bunların elinde çağın gerisine
gider hatta hayatı çekilmez hale getiren bir din olur. Unutmayalım ki mezhepler
din içindedir, ayrı bir din değildir. Din İslam`dır. İslam birleştirir.
İslam tarihinde: " Nesefi, Hanbeliler; Eşarileri, Eşari; Hanbelileri, İbn-i Hazm;
Eşarileri, Eşari, Buhari, İbn-i Kuteybe; Ebu Hanife'yi, Tuğrul Bey; Eşarileri,
Maturidi iken Eşari olan son şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi tüm Maturidileri,
en akılcı geçinen Mutezile; Haricileri, Hariciler ise herkesi, ...
Günümüzde isemesela El- kaide Hamas'ı... Ehli sünnet dışı olmakla hatta bazıları
kafirlikle, kanının helal olması ile itham etmişlerdir
(İman Risalesi, M. İslamoğlu). Dikkat edin lütfen daha şiilerden hiç bahsetmedik! Nedir bunlar: " İslam adına herkes kendi mezhebini
din sayınca diğer mezhebi kafir saymıştır, halbuki mezhep ilimde derinleşen
takva sahibi alimlerin ayet- hadislerden günümüze yönelik çıkardıkları kendi
bilgi, tecrübeleri ile elde ettikleri sonuç- fetvalardır. Ne kadar takva sahibi,
samimi, ilim sahibi olsa da fetva insan ürünüdür, Allah'ın (cc) ayeti, Hz
Muhammed (sav)'in sahih hadisi gibi kesin nas değildir. Bırakın başka mezhebi
ehli sünnet içinde olan bir çok İslam alimi bile farklı bir kaç görüşü - İslam
dışı değil, kendi mezhebinden farklı görüşü var diye - sapıklıkla itham
edilmektedirler. O görüşleri kabul etmeyiz ama geri kalan kendi mezhebimize
uygun fikirlerini, yorumlarını okur istifade ederiz olur biter. Denilebilir ki "
Ama mezhebimize aykırı görüşünü nasıl ayırt edeceğiz, E ama herkes kendi
mezhebini öğrenmeli, İslam'ı yaşam şeklinin bu sınırlarını bilmeli değil mi,
eğer mezhebinin İslam'ı en doğru yaşam kuralları olduğunu kabul ediyorsa,
mezhebini bu kadar ciddiye alıyorsa değil mi...?!
Tabii ki herkesin mezhebi olacak, ben de ehli sünnet ,
Hanefi- Maturidi bir Müslüman'ın ama Ne diğer ehli sünnet - Ameli: Şafii, Malik,
Hanbeli veya itikadi: Eşari - mezhepleri İslam dışı sayarım ne de ehli
sünnet dışı - Vehhabilik, Mutezile, Zeydilik, Şiilik - hiç bir mezhebi kafir
ilan etmem. İsterim ehli sünnet, hatta Hanefi ve Maturidi, olsunlar ama
değillerse onları asla " Kendimden uzaklaştırmam " , alışılmış " Sapık,
bidatçi, rafizi, kafir " olmakla itham etmem. Allah doğru - hak yolu göstersin
diye dua ederim ve varsa onlarda mezhebime uygun olan
fikirleri alır, selameti için de dua ederim.
Ebu Hanife ile öğrencileri
arasında bile fetva, görüş ayrılıkları vardı, ama hiç bir Hanefi öğrencilerini
hocalarına vefasızlıkla veya sapıklıkla suçlamaz!
Gerek tarihte gerek
günümüz İslam alemindeki Müslümanlar arasında - Hatta ehli sünnet arasında:
Hamidullah, Mevdudi, Mehmet Akif Ersoy... için bile - farklı görüş, yorum
bizi önce onları sapık ardından - Aşırı gidenlerce- kafir sonra ele silah alıp, kafir- düşman yerine
birbirimize silah çevirmeye yönlendirebilmiştir.Dikkat edin lütfen, günümüzde
gerek Irak, gerekse Afganistan'da mezhep taassupçuları düşman-işgalci kuvvet
yerine kafir saydığı mezhep üyelerine savaş açmakta, intihar saldırısı - Bunlara
şehadet eylemi denemez!- düzenlemektedirler. Peki bu durum daha çok hangi
kesimin işine gelmektedir acaba...Onlar boş durmayıp bu aşırı uçları dolaylı
yoldan desteklemezse akılsızlık etmezle mi acaba...İsim verip oyuna gelen
kardeşlerimizi, grupları rencide etmeyeceğiz burada...! Tarihte ne yazık ki bu
tür katliamlarda olmuştur. Günümüzde bile: Afganistan'da Hikmetyar- Rabbani,
Filistin'de ve Irak'ta el-Kaide, Hamas... arası karşılıklı silahlı çatışmalar
olmuştur ne yazık ki. Düşünsenize Ahmet Şah Mesut'u ne ABD ne Rusya şehit
etmiştir...! Tekfircilik İslam ümmetinin günümüzdeki en büyük iç hastalığıdır ve
unutmayalım bizi ancak içten çökertirlerse yıkılır ve yeniliriz!
İmam Taberi ehlisünnetin büyük imamlarından biridir. Fakat `ayak
yıkamayı sünnet ayağı mesh etmeyi farz` olarak yazmış tefsirinde. Şii mi
olmuştur? İmam Azam Ebu Hanife, İmam Cafer`in arkasında namaz kılmış, ona
talebelik yapmıştır. Biri Sünnilerin imamı, diğeri Şiilerin imamıdır. Ben kafa
karıştırmak istemiyorum kardeşlerim, mezhebimize sıkıca bağlı olun ama başka
yorum- mezhepleri ötelemeyin, dışlamayın en önemlisi kötü sıfatlarla vasıflayıp
düşmana koz vermeyin diyoruz o kadar !
SİTEMİZDEKİ KONU İLE ALAKALI EK YAZILARI DA OKUMANIZI
TAVSİYE EDERİZ!:
Şiilik-
İnanlar-
Vahdet-
Metot
SEÇME YAZILAR
MEZHEP, İÇTİHAD ÜZERİNE
Fıkıh mirasımız, bizim mirasımızdır. Zerresini feda etmeyiz. Yunan Felsefe
medeniyetiyde, Roma savaş medeniyeti, İslam ise
“fıkıh medeniyeti”. Bürhan ve İrfan bilgi
sisteminden farklı olarak Beyan Bilgi Sistemi, İslam’ın ürettiği özgün bilgi
sistemidir. Bu sistemin kökü vahiy, gövdesi ameli sünnet, meyvesi fıkıhtır. Bu
ağacı kökünden sökmek, insanlığın değişmez değerlerinin ölür adı olan İslam’ın
insanlığın son çevrimindeki tezahürü olan vahyin köküne kibrit suyu dökmekle eş
anlamlıdır. Fakat tohumunu el-Vedud olanın ektiği bu
“tuba” ağacını daha cins meyveler elde etmek için budamak ve aşılamak işin
tabiatı gereğidir. Yoksa ağaç bakımsızlıktan yaşlanır ve meyve vermez olur. Bu
durumun sorumlusu da ona bakmakla sorumlu olanlardır. Bu “tuba” ağacına karşı üç
tür yaklaşım vardır:
1. Ağacı kökünden sökmek, o
becerilemezse kökünden kesmek. Bunların niyeti bellidir. “Tuba” ağacını söküp
yerine “şecere-i melune” ve “şecere-i zakkum”u
dikmek. Onlar insanın değil şeytanın dostlarıdır.
2. Ağacı “dokunulmaz” ilan edip tek
dalına dahi elletmemek. İçtihad kapısını “cehennem
kapısı” olarak lanse edip kendilerini de o kapının zebanisi zannedenler takımı
bu kısma girer. İyi niyet ve samimiyetlerinden kimsenin şüphesi yoktur. Kimisi
cehaletinden, kimisi hamakatinden, kimisi
taassubundan böyle yapar. Elinde makas gördükleri herkese “aman tuba ağacımızı
kökünden kesecek diye” hücum edenler bu kesimden çıkar. Bu kesimin iyiliği
vardır: Ağacımıza musallat olabilecek dağ keçilerinden ve yabani eşeklerden
ağacımızı korumak. Bunun yanında zararı da vardır. Ağacı
budamak ve meyvelerini daha da cins hale getirmek isteyen bahçıvanlara da dağ
keçisi muamelesi yapmak. Ağacın günümüzdeki hal-i pür melalinin müsebbibi
biraz da bu tavrın sahipleridir. Ağaç budanıp gençleştirilerek şimdi ve
buradamızda meyve vermeyince, millete ağacın dalında
geçmiş mevsimden kalmış ve kuruyup kemikleşmiş kalıntıları işaret edip “Bunu
yesenize” demeleri, yemeyeni suçlamaları da cabası. Sonuçta avamın
fıkıhsızlaşmasında bu kesim büyük pay sahibidir.
3. Ağacın kökünü ve gövdesini
koruyup, her yıl ince budama, her nesil gençleştirme budaması, her asır ise en
gelişmiş yöntemlerle aşılamak için sa’y u gayret
göstermek. Bu kesimin işi zordur. Risklidir de. Zira bazen bu kesime
ehliyetsizler ve kifayetsiz muhterisler de katılır. Ben biliyorum deyip ağaca
zarar da verebilir. Ama bu bir risktir ve ağacın sahibi Allah’tır.
Nihayetinde o ektiği ağacı korumasını bilir. Bu risk alınmalıdır. Ağacı
kocatmak ve meyvesiz bırakmak daha büyük bir risktir. Sonuçları itibarıyla
daha vahim ve tehlikelidir. Zira hayata ilahi bir müdahale olan din, hayatın
dışına itilmiş olmaktadır. Dinin düşmanlarının dine veremediği zararı, onun
ahmak dostlarının vermesi anlamına gelir.
Geleneğe sadakat, o geleneği üreten köklere sadakatle mümkündür. Bir ırmak
kaynağına sadakat göstermek istiyorsa denize ulaşmayı hedeflemelidir, geri
dönmeyi değil. Zira bu hem imkansızdır, hem de enerji
kaybıdır. Ataların ocağına sadakat, o ocaktaki küle sadakat değil, köze
sadakattir. Kül, ataların ocağında diye kutsallaşmaz. İşte bizim karıştırdığımız
budur. " (
Mustafa İSLAMOĞLU: Mezhebin içinden mi, dışından mı
konuşmalı? )
Mezhebin Lüzumuna Dair
Demagoglar "Asr-ı
Saadet'te dört mezheb mi vardı?.. İtikatta Eş'arilik ve Maturidilik mi vardı?.."
diye soruyorlar; yoktu deyince de "Öyleyse bunlar bid'attir" hükmünü
veriyorlar.A çok akıllılar, şimdi ben size sorayım: Asr-ı Saadet'te Vehhabilik
var mıydı? Size göre o bid'at olmuyor da, Maturidilik niçin ve nasıl oluyor?Asr-ı
Saadet'te elbette fıkıh mezhebi yoktu. Çünkü, Kur'an ceste ceste 23 yılda
gönderilmiş, Din-i Mübin-i İslam 23 yılda tamamlanmıştı. Tamamlandıktan kısa
süre sonra da Fahr-i Kainat aleyhi ekmelüttahiyyat efendimiz bu dünyaya veda
etmişlerdi.Asr-ı Saadet'te Ashab-ı Kiram efendilerimiz dini, imanı, namazı,
orucu, zekatı Efendimizden öğreniyorlardı. Bilenler bilmeyenlere
öğretiyordu.Sonra İslam yayıldıkça yayıldı. Aradan 100 sene geçmeden Tevhid
inancı Çin sınırlarından Atlas okyanusuna kadar ulaştı; dilleri başka başka olan
nice kavim Müslüman oldu. Bunlara Kur'anın ve Sünnetin, emirlerin ve yasakların,
ibadetlerin, dünya ahkamının doğru şekilde anlatılıp yorumlanması gerekti.
Tabiin ve Tebe-i Tabiin efendilerimizden derin ilme, irfana, nasibe sahip
olanlar geceleri kandil ışığında (varyantlarıyla) milyonca hadisi incelediler,
bütün rivayetleri topladılar ve fıkıh sistemlerini kurdular. Bunların dördü
kabul gördü, diğer sistemler yaşamadı.Yine İmamı Eş'ari ve İmamı Maturidi
Kur'ana ve Sünnete dayanarak İslam'ın inanç hükümlerini bir araya
getirdiler.Böylece zaruret derecesindeki bir ihtiyaç karşısında fıkıh mezhepleri
ve inanç mezhepleri meydana geldi.Fıkıhta dört mezhep, inançta iki ekol arasında
esasa, usule, temele ait hiçbir ihtilaf yoktur. Çeşitlilik teferruatla
(ayrıntılarla) ilgilidir ve bu çeşitlilik Ümmet için geniş bir rahmet ve
zenginliktir.Bu hak ve doğru mezhepler sayesinde Ümmet-i Muhammed bid'atlardan,
yanlış yorumlardan kurtulmuş oldu.Sen kalkmışsın bunlara bid'at diyorsun.Asr-ı
Saadet'te mezhep yokmuş... Sevsinler... Asr-ı Saadet'te sayfaları birbirine
bağlı ciltlenmiş bir Mushaf da yoktu. O halde senin mantığına göre o da bid'at
midir?Dört fıkıh mezhebi Müslümanlar için çok büyük bir nimettir.Onları meydana
getiren müctehid imamlarımıza ne kadar teşekkür etsek, ne kadar minnettar olsak
azdır.Mezhebe lüzum yokmuş, Kur'an yetermiş... Kur'an elbette yeter ama bir
şartla: Onu doğru anlamak ve yorumlamakla...Bin küsur seneden beri şu İslam
aleminin haline bakınız. Peygamberimizin haber vermiş olduğu üzere bir yığın
bozuk fırka zuhur etmiştir. Bunların hepsi de Kur'an diyor ama niçin ve nasıl
sapıtmışlar?..Kur'anı doğru anlayamadıkları, Resulullahın yorumuna uygun şekilde
yorumlayamadıkları için...Bazı bozuk ve sapık fırkaların fanatikleri
bağırıyorlar:Mezhepler bid'attir... Mezhepler sapıklıktır... Hatta çok ileri
giden bazıları mezhepler puttur bile diyor.Allaha zaman, mekan, cihat, cisim,
insanlar gibi el, yüz, ayak; inmek çıkmak gibi noksan sıfatlar izafe eden şu
fırkacıya bakınız. Ehl-i Sünnet mezhepleri bid'attir diye niçin yırtınıyor?..
Çünkü mezhepleri yıkarsa halkın bir kısmı onun bozuk fırkasına dahil
olacaktır.Aklı, firaseti ve vicdanı olan sağduyulu her Müslüman şu hususları
kabul etmelidir:
* Eş'ari ve Maturidi itikad ekolleri doğrudur, haktır.
* Dört fıkıh mezhebi doğrudur, haktır.
* Fıkıh çok şerefli, çok yüksek, çok faydalı, çok hayırlı, çok mübarek ve
mukaddes bir ilimdir.
* İlimleri ve irfanları Kur'anın inceliklerini doğru ve isabetli şekilde
anlamaya ve yorumlamaya müsait olmayan Müslümanlar bu konuda rasih imamların,
alimlerin yorum ve açıklamalarını kabul etmeli, kendi re'y ve hevalarıyla yorum
yapıp, yanlış hükümler çıkartmamalıdır.
* Her mukallid Müslüman, İslam dinini hak mezheplerden birini taklid suretiyle
hayatına uygulamalıdır.
* Bir mezhep bütünüyle uygulanır.
* Telfik-i mezahip, yani mezheplerin hükümlerini ve kolaylıklarını cem etmek
dini oyuncak etmek demektir.
* "Mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür". (Zahid el-Kevseri)
* "Mezhepsizlik, İslam Şeriatını tehdit eden en tehlikeli bid'attir". (Prof.
Said Ramazan el-Buti)
* Hulefa-i Raşidin devrinden sonra Kitab ve Sünnete en uygun İslami uygulama
olan Devlet-i Aliye-i Osmaniye zamanında fıkha dayalı bir İslami idare vardı,
devletin resmi fıkhı Hanefilikti, diğer üç mezhep de serbestti.
* Fıkıh ilmi olmazsa doğru dürüst abdest alıp doğru dürüst iki rekat namaz
kılamayız.
* Mezheplerin yıkılmasını ve ortadan kalkmasını isteyenler bozuk bid'at
fırkalarıdır.
* Mezhepsizler, fıkıh mezheplerini ve Ehl-i Sünnet ve Cemaati yıkmak için
Sünnete ve hadislere saldırıyorlar.
* Sünnet İslam Şeriatının ikinci temel kaynağıdır: Sünnet Kur'an-ı Azimüşşan'ın
doğru yorumu için en lüzumlu bilgi kaynağı ve birikimidir. Kötü niyetli
müsteşrikler (doğu bilimciler, oryantalistler), misyonerler, gizli din taşıyan
iki kimlikli münafıklar bir yandan, bid'at fırkaları öbür yandan Sünnet'i
yıkmaya çalışıyor. Hiçbir Sünni Müslüman bunların oyunlarına gelmemelidir.
(Mehmet Şevket Eygi: 09 Nisan
2011)
MEZHEP DİN DEĞİLDİR
Mezhepler, Hz. Muhammed’in vefatından sonra, din anlayışındaki
farklılaşmaların kurumsallaşması sonucunda ortaya çıkan beşeri oluşumlardır.
Kur’an, herhangi bir mezhepten, tarikattan söz etmez. Kur’an, bütün
Müslümanların hep birlikte “Allah’ın ipi”ne, yani Kur’an’a sımsıkı sarılmalarını
ister. (Al-i İmran, 103) Günümüzde her mezhep ve her cemaat, İslâm'ın bir yönünü
ön plana çıkartmış, bütün düşünce sistemini buna göre şekillendirmiştir.
Sonuçta, her mezhep ve her cemaat, açıkça ifade edilmese bile, kurtuluşa eren
fırkanın sadece kendisi olduğunu iddia etmek durumunda kalmıştır. İslâm, hiç bir
kimsenin ya da hiç bir mezhebin, cemaatin tekelinde değildir. Yüce Allah Rum
suresinde Müslümanları şöyle uyarmaktadır: “Dinlerini parçalayan ve gruplara
ayrılanlardan olmayınız. Her grup (hizb) kendilerinde olan ile/ sahip oldukları
ile böbürlenmekte/ övünmektedir” (30/32). Mezhepler, esas itibariyle, bir
zenginliktir.Ne var ki, zamanla, bir zenginlik belirtisi olan bu farklılıklar,
din gibi anlaşılmaya başlanmıştır. Ne var ki, zamanla, bir zenginlik belirtisi
olan bu farklılıklar, din gibi anlaşılmaya başlanmıştır. Böylece, doğal olarak
değişmesi gereken mezheplerin görüşleri dondurulmuş, bir anlamda mezhepler dinin
birtakım fonksiyonlarını üstlenmişlerdir. Oysa, büyük mezhep imamlarından
hiçbirisi, başlangıçta bir mezhep kurucusu olarak ortaya çıkmış değildir. Mezhep
imamlarının etrafındaki, sosyal şartlara göre ortaya çıkan oluşumlar, daha sonra
tartışılamaz doğrular haline getirilmiştir. Dinin anlaşılma biçiminden başka bir
şey olmayan mezhepler dinle özdeşleştirilmişlerdir. Artık, İslâm dinine,
mezhepler ve gruplar üstü bir çizgide, vahyi ve aklı ön plana alarak yaklaşmanın
zamanı gelmiştir. Farklılıkları zenginlik olarak algılayabilmenin yolu da
buradan geçmektedir. Mezhepleri din gibi algılayanlar asla ortak paydayı
bulamazlar. ( Pr
Hasan Onat: 23 Ocak 2011 )
Mezhepler ve gerçekler
Bugün müslümanlar belli başlı altı mezhebe bağlı sayılırlar: Hanefilik,
Şafilik, Hambelilik, Caferilik, Zeydilik... İlk dördü sünni, son ikisi şii
olarak ifade edilir. Ama sözgelimi sünni Malikilik ile şii Caferilik, namazda
kıyamda (ayakta dururken) elleri yana salıvermek konusunda
anlaşırlar. Böyle karışık durumlar çoktur.Gerçekte altı mezhep arasındaki ayrımlar, ayrıntılardadır. Sadece kendi
mezhebini veya mezhepler kümesini “hak” sayıp diğerlerini hak saymamak tarihte
oluşturulmuş, siyasi sebeplere dayalı bir sapmadır.Allah’ın birliğine, Muhammed Mustafa’nın Allah’ın elçisi olduğuna inanan
herkes mümindir ve müminler birbirinin kardeşidir. Mezhebini dininin üstüne
çıkarmak; akılla, mantıkla ve imanla bağlaşır mı?
Mezhepler, yeterli bilgisi olmayanların bilgileri taklit etmesi gereğinden
doğmuştur; bu bakımdan gereklidir. “Mezhepçilik” ise
zararlıdır. Yani “cilik” olmamak şartıyla mezheplerin varlığı
kaçınılmazdır.Olmasa iyi olmaz mıydı? Elbette iyi olurdu. Ama tarihin gelişmesi böyle
olmuştur. Bunu geriye götürmek mümkün değildir.Şimdi yapılması gereken mezhep ayrılıklarını çatışma ve çekişme bahanesi
yapanlara, yapmayı hedefleyenlere fırsat vermemektir.İran’da “İslam Birliği ve Mezheplerin Yakınlaştırılması”
adlı bir kurum vardır ve bu konuda etkinlikler içindedir. İran, şii
Müslümanlığın en büyük ülkesidir ve bu etkinlikler önemlidir.
EL EZHER ŞEYHİNİN FETVASI
El Ezher Üniversitesi de sünni İslam’ın en önemli üniversitesidir. Bu
bakımdan El Ezher’in eski rektörlerinden sünni alim Merhum Şeyh Mahmud Şaltut’un
fetvası bir çığır açmıştır. El Ezher bu fetvayı benimsemiş Caferiye ile
Zeydiye’yi de eğitim tertibi içine almıştır.İşte bu hayırlı fetva:
İslam’da mezheblerin birine uymak vacib değildir. Muayyen bir mezhebe
uymak emri yoktur. Gerçek Müslüman, doğru nakillerle görüşleri ulaştırılan,
kitaplarından hükümleri ortaya konulup düzenlenmiş olan mezheplerden herhangi
birini taklit edebilir. Bu hususta bir sakınca yoktur.
Caferilik mezhebine gelince: Bu mezhebin hükümleriyle ibadet, diğer ehl-i
sünnet mezheplerinde olduğu gibi geçerlidir. Müslümanların bunu bilmeleri,
mezhep taasubundan kurtulmaları gerekli. Allah’ın dini ve şeriatı, bir mezhebe
bağlanmayı gerektirmediği gibi bir mezhebe uymak şartına da bağlanamaz. Bütün
müctehidler (yorum yapan bilginler) Yüce Allah katında makbuldür. Görüş ve yorum
yapacak bilgisi olmayanlara, bilginlere uymak “ibadetler için de, muameleler
için de geçerlidir.”
İşte aydınlık zihinli islam bilginlerinin görüşleri bunlar. Türkiye’deki ilahiyat fakültelerinden yetişen bir çok bilginin de böyle
düşündüğünü biliyorum. “Şimdi cahillerin kınamalarından korkmadan bu gerçekleri
ortaya koymanın tam zamanıdır” diyorum. Ne için mi? Öncelikle Allah’ın rızası
için.. Sonra da kötü niyetlilerin oyunlarını bozmak için.
( Posta: Namık Kemal Yezbek: 20 Aralık 2010 )
YANLIŞ ANLAŞILMASIN, SUNNİ Şİİ ARADA FARK YOKTUR DEMİYORUZ; VARDIR, AMA
İŞİ DİN SAVAŞINA ÇEVİRMEK SADECE EMPERYALİSTLERİN İŞİNE GELİR. KARDEŞÇE
YAŞAYABİLİRİZ PEKALA!
*
Burada
dosyamızda mezhepler tarihi, kökeni, farklılıkları, içeriği...gibi konulardan
ziyade " Bir mezhebe bağlı olmanın yani mezhepli olmak ile, mezhebini din
zanneden mezhepçi holiganlar arasındaki farka dikkat etmeye çalışacağız.
Mezhepli olmanın gerekliliği ama mezhepçi taassuptan uzak olmak gerektiği
üzerinde duracağız ! |