Ana Sayfa İrtibat Amacımız    Ateist, Oryantalistlere Cevaplar       Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  Kuran ve bilim

Konuyla alakalı diğer yazılara,  " Avrupa'nın üzerine doğan İslam güneşi, İslam ve Rönesans,  İslam'da bilim , Müslüman bilim öncüleri , İslam felsefesinin özgünlüğü " başlıklı yazılardan ulaşabilirsiniz. 

 

                                                         Kuran ve Bilim

 

                           Ayet ve hadislerle İslam’ın bilime verdiği değer


 "Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku, insana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir." (Alak,1-5)

 "(Ey Muhammed) de ki; Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyle düşünür.'' (Zümer, 9)

 “Alimler, Peygamberlerin varisleridir. “ (Buhari, İlm, 10; Ebû Davut, İlm, 1; Tirmizi, İlm,19; İbn Mace, Mukaddime,17, Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, Ötüken Yayınları: 1/228 )

 “Ne de az düşünürsünüz.” ( Mümin 58)

 “Aklınızı kullanmaz mısınız.”( Bakara 44)

 “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” ( Zümer 9)

 “İlim öğrenmek kadın erkeğe farzdır.” ( İbn Mace, Mukaddime, 17 ,Tac, I/63 )

 “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz.” (Saadeti Edebiye, Şir'a)

 "Alimler yıldızlar gibidir. Yeryüzündekilerin rehberidir." ( Ahmed b. Hanbel, III/157)

 " İlim öğrenin ve öğretin." ( Darimi, Sünen, Mukaddime, 20)

 " Kim ilim öğrenmeye yönelirse, Allah o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır." ( Tirmizi, İlim, 19)

 “İki günü eşit olan ziyandadır, zarardadır. “( Temyizu't Tayyip min'el Hadis, Shf. 162)

 “Hem dünyayı hem ahireti isteyen ilme sarılsın.” ( Ettergip cilt 1, 728, M.A. Nasif;Tac,III/22)

 Ya Öğreten, ya öğrenen, ya dinleyen , ya da ilmi seven ol. Fakat sakın beşincisi olma (yani bunların dışında kalma) helâk olursun" ( Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, I/122; Taberani, M. Evsat, II/406)

 "Öldükten sonra sevap defteri kapanır. Üç şey müstesna. … biri de Mümin, ölümünden sonra hayatta iken öğrettiği ve yayınladığı." (İbn Mace, Mukaddime, 20 )

  "(Ey Muhammed) de ki: Rabbim, benim ilmimi artır." (Taha, 114)

 “ İki şeyin gıpta edilmeye değer olduğunu bildiriyor. Bunlardan biri de, kendisine hikmet (ilim) verip de o ilim gereğince hükmetmesini ve başkasına da o ilmi öğretmesini nasip ettiği kimse.” (Buhari, İlim, 15)

  "İlim talebi için yola çıkan kimse dönünceye kadar Allah yolundadır." (Ebu Davud, İlim 1, 3641; Tirmizi, İlim, 2, (2649); İbnu Mace, Mukaddime 17, 227, Mehmed Sofuoğlu, Sahih-i Buhari ve Tercemesi, I / 228 )

  "Kim ilim taleb ederse, bu işi, geçmişteki günahlarına kefaret olur" buyurmuştur. ( Tirmizi, İlim 2, 2650)

  "Hikmet ve ilim müminin yitik malıdır, onu nerede bulursa alır." ( Tirmizî, İlim, 19 , Keşfül Hafa:1, 363;  )

  "İlim Çin'de (Çin gibi uzak bir yerde) de olsa alınız." (Suyûti,Feyzu'l-Kadir, c. 1, s. 542 , Keşf'ü-l Hafa, I. 138, Beyhaki, Şuabu'l- iman, II. 254;  Rabi bin Habib, el-Basarî, Bab fil ilim ve talebihî; Bezzar, Müsnedü'l-Bezzar, I/175 )

  "Ya Öğreten, ya öğrenen, ya dinleyen , ya da ilmi seven ol. Fakat sakın beşincisi olma (yani bunların dışında kalma) helâk olursun"  (Mecmeu'z-Zevâid ve Menbeu'l-Fevaid, c. 1, s. 122)

  "Alimin Abide üstünlüğü, benim sizden en basitinize olan üstünlüğüm gibidir" (Tirmizi, İlm 19, 2686)

   Bedir savaşında esir edilenlerden okuma yazma bilenler okuma bilmeyenlere okuma öğretilince serbest bırakılmışlardır ( Şiblî, İslâm Tarihi, Asrı Saadet, c. l, s. 346, İstanbul, 1921)

   Resûlüllah  bir gün mescide girince halka hâlinde oturmuş iki grupla karşılaştı. Gruplardan biri Kur'an-ı Kerim okuyor ve Allah Teâlâ'ya duâ ediyordu. Diğeri ise ilim öğreniyor ve öğretiyordu. Bunu gören Nebiyy-i Muhterem -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz: "Bunların hepsi hayır üzeredirler. Şunlar Kur'an-ı Kerim okuyor ve Allah Teâlâ'ya duâ ediyorlar. Allah dilerse onlara (istediklerini) verir, dilerse vermez. Şunlar da ilim öğrenip öğretiyorlar. Ben de ancak bir muallim olarak gönderildim." buyurdu ve hemen ilimle meşgul olanların yanına oturdu. ( İbn-i Mâce, Mukaddime, 17)

   Peygamber Efendimiz, Medine’ye teşriflerinde ilk iş olarak mescit ile birlikte medresesini tesis etti. O medresede okuyan o günün talebelerine “ Ehl-i suffa” deniliyordu. Bunlar bütün hayatlarını ilim ve irfana vakfetmişlerdi.

 

 

                           Kuran’daki bilimsel ayetlerden bazıları


             “Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık” (Enbiya 32)

Gökyüzünü koruyan bu tabakaya ozon tabakası denir. Ayrıca Van Allen Kuşakları denen tabaka ile de dünyamız güneşin zararlı ışınlarından  korunur.

 

        "Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış göğe yemin olsun" (Zariyat  7 )

Evrenin görebildiğimiz kısmında 100 milyardan fazla galaksi mevcuttur ve küçük galaksilerde yaklaşık bir milyar, büyük galaksilerde ise bir trilyondan fazla yıldız bulunur (World Book Encyclopedia, 2003 ) Bu yıldızların pek çoğunun gezegenleri, bu gezegenlerin de uyduları vardır. Tüm bu gök cisimleri çok ince hesaplarla saptanmış yörüngelere sahiptir. Ve milyonlarca yıldır her biri kendi yörüngesinde diğerleriyle kusursuz bir uyum ve düzen içinde akıp gitmektedir. Bunların dışında pek çok kuyruklu yıldız da kendisi için tespit edilmiş olan yörüngede yüzüp gider. Dünya, Güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki, her 18 milde doğru bir çizgiden ancak 2,8 mm ayrılır. Dünya'nın çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz; çünkü yörüngeden 3 mm'lik bir sapma bile büyük felaketler doğururdu: Sapma 2,8 yerine 2,5 mm olsaydı, yörünge çok geniş olurdu ve hepimiz donardık; sapma 3,1 mm olsaydı, hepimiz kavrularak ölürdük (Bilim ve Teknik, Temmuz 1983) Fahreddin-i Râzî hazretleri de, Enbiyâ sûresinin 33. âyetinin (O, öyle bir mabut ki geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratmıştır, hepsi de gökte yüzüp durmada) tefsîrinde; Ay'ın, Güneş'in yıldızların mihverleri ve yörüngeleri etrafında döndüklerini daha önceki âlimlerden alarak bildirmektedir.

 

“Yeryüzünü bir döşek yapmadık mı? Dağları da birer kazık?” (Nebe,  6-7)

Dağların bir de gözükmeyen yeraltına doğru inen bölümleri vardır. “The Earth” (Yeryüzü Kitabının yazarı Frank Pres: “ Dağları, kökünün çoğu toprağın derinliklerinde olan çiviye (wedge like shape) benzetir.”

“ Kıtaların daha kalın olduğu dağlık bölgelerde yer kabuğu mantoya derinlemesine saplanır.” (Carolyn Sheets, Robert Gardner, Samuel F. Howe, General Science, Allyn & Bacon Inc. Newton, Massachusetts, 1985, s. 305)

Prof. Siaveda : “Kıtalardaki dağlarda, hafif ve yoğunluğu az madde yerin içine doğru kök olarak uzanır. Okyanuslardaki dağlarda da, dağı kök gibi destekleyen hafif madde vardır. ” (http://www.beconvinced.com/science/QURANMOUNTAIN.htm)

 

“Onları sarsmasın diye yeryüzüne dağları yerleştirdik “ (Enbiya, 31)

Dağların yerkabuğunun genel dengesini sağlamadaki etkisi izoztesi (isostasi) diye tanımlanır. Webster’s New Twentieth Century Dictionary’de (Webster’ın Yeni 20. yüzyıl sözlüğü) bu terim şöyle açıklanır: “Jeoloji’de dağların Dünya yüzeyinin altında oluşturdukları yerçekimsel kuvvet sayesinde yerkabuğunun genel dengesinin sağlanması.” (M. J. Selby, Earth's Changing Surface, Clarendon Press, Oxford, 1985, s. 32)

Dünyamızın merkezindeki dinamik hareketlilik (iç kuvvetler ), dünyamızın dönmesi, kıtaların hareket halinde olması gibi nedenlerle yeryüzünde bulunan 15 büyük tektonik birbiri ile çarpışır ve bu dağların ve dolayısı ile de depreme neden olur. Yerkabuğunun zayıf noktalarının dağlar ile kalınlaşarak dengelenmesi sayesinde tektonik plakalar üzerine binen stres dengelemektedir. Dağlar yeryüzünde büyük bir denge unsuru olarak görev yapmakta ve sarsıntıları azaltmaktadırlar. Yerçekimi dengesizliği olan bölgelerde daha fazla bulunurlar, böylece oralarda meydana gelebilecek büyük sarsıntılar dengelenmiş olur.
Dağlar sarsıntıyı engelliyorsa, neden Japonya gibi dağlık bölgelerde depremler çok oluyor da, Arabistan gibi düz bölgelerde depremler daha az görülüyor? Çünkü dağlar, izostatik dengeyi sağlamak için, depremlerin olduğu bölgelerde daha fazla yükselir ve görevleri denge sağlayıp depremi azaltmaktır. Bu yüzden Japonya gibi yer kabuğunun dengede olmayıp çok sayıda fay kırığı oluşturduğu bölgelerde daha fazla yükselirler, buna karşın yer kabuğunun daha fazla dengede olduğu ve depremlerin daha az görüldüğü bölgelerde daha az yükselirler.

 “O, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi.” ( Nahl, 15)

 Arapça dağ, 'cebel' demektir. 'Cibal' ise, çoğul yani dağlar demektir. Ayette ise cibal değil, “Revasî” kelimesi kullanılır. Ayetin Arapçasında 'Fî' harfi ceri kullanılır. Anlamı 'içinde' demektir. Ayeti kelime kelime çevirelim:

   فِي الْأَرْضِ رَوَاسِيَ  

 
Fi : içinde bulunur, neyin içinde; Erzi: Yer'in. Ne bulunur? Revasiye: Revasî kelimesi, 'Rasî' kelimesinin çoğuludur; "bir yerde sabit olmak, bir baskı unsuru olmak, bir yere yerleşmek" manalarına gelir. Ayetin kelime kelime meali: 'Allah yerin içine baskı yapan unsurlar' koymuştur. Bu 'ağırlıklar' yerin içinde; magma tabakasında bulunur. Allah (cc) yerin 'üzerine' değil 'içine' diyor ve 'cibal' değil 'revas' kelimesini kullanıyor. İşin diğer bir ilginç yönü, 'revasi' kelimesi geçen ayetlerde 'fi' harfi ceri kullanılması yani 'içinde' anlamının revasi kelimesi ile yan yana kullanılmasıdır.

 Enbiya suresinde (31. ayet) dağ kelimesi şeklinde çevrilen kelime de yine Nahl suresi 15. ayetteki ' رَوَاسِيَ ' kelimesidir. Dolayısı ile direk dağ anlamındaki ' جبل ' kelimesi kullanılmasa da bu şekilde anlaşılırsa ayetin açıklaması yukarıda, kelimenin kökenindeki "baskı yapan ağırlık" anlamı anlaşılırsa burada açıklamasını yaptık. Sonuçta her iki anlamda bilimle iç içedir.

 

“O, gökten belli bir miktarda su indirmiştir.”  (Zuhruf, 11)

Saniyede 16 milyon ton su gökyüzünden iner (http://en.wikipedia.org/wiki/Water_cycle)

 

“ İnsan, kemiklerini kesin olarak biraraya toplamayacağımızı mı sanıyor? Evet, parmak uçlarını dahi düzenlemeye gücümüz yeter. “ ( Kıyamet 4 )

Parmak ucu öyle bir kimlik kartıdır ki aynı yumurta ikizlerinde bile farklıdır. Parmak ucumuzdaki bu kimlik kartımız, cenin henüz üç aylıkken anne karnında çizilir ve mezara kadar bizle gelir. 1856 yılında Genn Ginsen adında bir İngiliz, parmak uçlarındaki çizgilerin her insanda farklı olduğunu keşfetti. 1856 yılına kadar insanlar parmak ucunun önemli özelliğinden haberdar değillerdi.

 

“Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlıkta bir yaratılıştan diğer yaratılışa geçirerek yaratmaktadır.” ( Zümer  6 )

Bunların adları.  Karın duvarı,  Rahim duvarı,  Amniyon kesesi. Ayrıca  ayetlerde, anne karnında önce kemiklerin oluştuğu, daha sonra ise kasların ortaya çıkarak bu kemikleri sardığı haber vermektedir:” … Ardından o alak'ı bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir. (Müminun 14)

 

“Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel vardır; birbirlerinin sınırını geçmezler.” (Rahman Suresi 19-20)

Denizlerin farklı yoğunluklarından kaynaklanan yüzey gerilimi, adeta bir duvar gibi sularının birbirine karışmasını engeller. (Richard A. Davis, Principles of Oceanography, Addison-Wesley Publishing Company, Don Mills, Ontario, ss. 92-93)
Ayrıca İngilizcede “Halocline” diye adlandırılan bir deniz sistemi bulunur. Bu sistem denizin farklı tuz oranları sebebiyle suların karışmamasını sağlamaktadır. Ayette Allah denizlerin arasında karışmayı engelleyen bir  ngel olduğunu söylüyor ki bu engelin bilimsel adı  Halocline tabakası’dır. 

 

“Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz (onu) genişleticiyiz.” (Zariyat 47)

 Evrenin genişlemesi 1929 yılında gözlemsel olarak ispatlandı. Amerikalı astronom Edwin Hubble kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların ve galaksilerin sürekli olarak birbirlerinden uzaklaştıklarını keşfetti. Kuran ise bunu 1400 sene önce bildirmiştir. (S. Waqar Ahmed Husaini, The Quran for Astronomy and Earth Exploration from Space, Goodword Press, 3. baskı, New Delhi, 1999, ss. 103-108)  Peygamberimizin teleskopu mu vardı, tıp , astronomi, matematik eğitimi mi almıştı?

 

Görmedin mi ki, Allah bulutları sürmekte, sonra aralarını birleştirmekte, sonra da onları üst üste yığmaktadır; böylece, yağmurun bunların arasından akıp-çıktığını görürsün. Gökten içinde dolu bulunan dağlar (gibi bulutlar) indiriverir, onu dilediğine isabet ettirir de, dilediğinden onu çevirir; şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri kamaştırıp götürüverecektir. (Nur  43) 

Yağmurun oluşumu tam da ayetlerde belirtilen şekilde olur (Richard A. Anthes, John J. Cahir, Alistair B. Fraser, Hans A. Panofsky, The Atmosphere, 1981, s. 269; Albert Millers, Jack C. Thompson, Elements of Meteorology, 1975, ss. 141-142)

 

 

             Bilgisayar sayesinde Kuran’da bulunan mucizelerden bazıları

 

"Yedi gök" tabiri 7 kere geçer. "Göklerin yaratılışı (halku semavat)" ifadesi de 7 kere tekrarlanır.

"Gün (yevm)" tekil olarak 365 kere geçerken, çoğul yani "günler (eyyam ve yevmeyn)" kelimeleri 30 defa tekrarlanır. "Ay" kelimesinin tekrar sayısı ise 12'dir

"Dünya" kelimesi ve "ahiret" kelimesinin tekrarlanış sayıları da aynıdır: 115

"Şeytan" kelimesi Kuran'da 88 kere geçer. "Melek" kelimesinin tekrar sayısı da 88'dir.

"İman" (tamlama almadan) ve "küfür" kelimeleri Kuran boyunca 25 kere tekrarlanır.

"Cennet" kelimesi ve "cehennem" kelimesi de aynı sayıda tekrarlanır: 77.

"Zekat" kelimesi Kuran'da 32 kere tekrarlanırken, "bereket" kelimesinin tekrarlanış sayısı da 32'dir.

"Yaz-sıcak" kelimeleri ile "kış-soğuk" kelimelerinin geçiş sayıları da aynıdır: 5

"Şarap (hımr)" ve "sarhoşluk (sekere)" kelimeleri de Kuran'da aynı sayıda tekrarlanır: 6

"Bitki" ve "ağaç" kelimelerinin tekrar sayısı aynıdır: 26

"De" kelimelerini saydığımızda çıkan sonuç 332'dir. "Dediler" kelimesini saydığımızda da aynı rakamı elde ederiz.

"Akletmek" ve "nur" kelimelerinin tekrar sayısı da aynıdır: 49

"Dil" ve "vaaz" kelimeleri eşit sayıda -25 kere- tekrar edilir:

"Yarar" kelimesi 50, "bozma" kelimesi de 50 kere tekrarlanır.

"Ecir" ve "fail" kelimelerinin tekrar sayısı da aynıdır: 108

"Sevgi" ve "itaat" kelimelerinin tekrar sayısı aynıdır: 83

"Dönüş" ve "sonsuz" kelimeleri, eşit sayıda yer almaktadır: 28

"Musibet" kelimesi ve "şükür" kelimesi, Kuran'da aynı sayıda geçmektedir: 75 kere

"Güneş (şems)" ve "ışık (nur)" kelimeleri Kuran'da 33'er kez geçmektedir.

Doğru yola ileten (Elhuda)" ve "rahmet" kelimelerinin tekrar sayısı eşittir: 79

Kuran'da "sıkıntı" kelimesi 13 kere yer alırken, "huzur" kelimesi de 13 kere tekrarlanmaktadır.

"Bitki" ve "ağaç" kelimelerinin tekrar sayısı aynıdır: 26

"De" kelimelerini saydığımızda çıkan sonuç 332'dir. "Dediler" kelimesini saydığımızda da aynı rakamı elde ederiz.

"Kadın" ve "erkek" kelimelerinin tekrar sayısı da aynıdır: 23  Kadın-erkek kelimelerinin Kuran'da tekrar sayısı olan 23, aynı zamanda insan embriyosunun oluşumunda yumurta ve spermden gelen kromozom sayısıdır. İnsanın kromozom sayısı da anne ve babadan gelen 23'er kromozomun toplamı olarak 46'dır.

"Hıyanet" kelimesi 16 kere geçerken, "habis" -Kötülük - kelimesinin tekrar sayısı da 16'dır.

“ Kur’an’da insanın yaratılış safhaları toplam 65 kez geçer. İnsan kelimesi de Kur’an’da 65 kere geçer.”
" Ceza (karşılık)" kelimesi 117 kere yer alırken, Kuran'ın temel ahlak özelliklerinden olan "mağfiret (bağışlama) " ifadesi, bu sayının tam 2 katı kadar yani 234 kere tekrarlanır.

"İyiler (ebrar)" 6 kere tekrarlanırken, "kötüler (fuccar)" kelimesi ise tam yarısı kadar yani 3 kere geçer.

"Kara" kelimesi Kuran'da 13 kere geçerken, "deniz" kelimesi 32 kere geçmektedir. Bu sayıların toplamı bize 45 sayısını verir. Eğer karaların Kuran'da bahsediliş sayısı olan 13'ü 45'e bölersek, %28,888888888889 sayısını buluruz. Denizlerin Kuran'da bahsediliş sayısı olan 32'yi 45'e böldüğümüz zaman ise, %71,111111111111 sayısını buluruz. Bu oranlar ise, gezegenimizdeki su ve kara parçalarının gerçek oranıdır. (http://monak2.tripod.com/Peaceonline/id1.html)

 “İman etmek fiili Kur’an’da 811 kez geçer. Kâfir olmak fiili 697 kez geçer. Kur’an’da iman edenleri sayısı ile kâfir olanların sayısı arasındaki fark (811-697) 114’tür. Yani kâfirler ile Müslümanlar arasındaki fark Kur’an’daki sûrelerin sayısı kadardır. Kâfir olanlar (697), 114 sûreye iman edince, kabul edince iman edenlerin sayısına (811) ulaşırlar.

 

 

                         Kuran ve gelecekle ilgili haberlerden

 

“ Romalılar yenilgiye uğradılar.Dünyanın en alçak yerinde. Ama onlar yenilgilerinin ardından yeneceklerdir.Üç ile dokuz yıl içinde. Bundan önce de, sonra da emir Allah’ındır. O gün inananlar sevineceklerdir.”  ( Rum 1-4 )

  Kuran’ın haber verdiği ve “ Dünyanın en alçak yeri” diye belirttiği yer “ Lut havzası” diye adlandırılan yer dünyanın en alçak yeridir (http://www.deadsea.co.il/ENA/Index.html) Ayrıca tam 9 yıl sonra Kuran’ın haber verdiği yenilgi yaşanır, İran yenilir (Warren Treadgold, A History of the Byzantine State and Society, Stanford University Press, sayfa 287-299) 

 

Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram'a güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş, (kiminiz de) kısaltmış olarak (ve) korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih (nasib) kıldı. (Fetih 27)

  Ayet Mekke fethedilmeden önce gerçekleşecek bir başka fetihten daha söz edildiği görülmektedir. Her iki fetihte aynen gerçekleşir. Önce Hayber sonra Mekke fethedilir. (İmam Taberi, Taberi Tefsiri, c. 5, Ümit Yayıncılık, :İstanbul, s. 2276)

 

“Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: "Ben, (gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim." Derken (Süleyman) onu kendi yanında durur vaziyette görünce dedi ki: "Bu Rabbimin fazlındandır, O'na şükredecek miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti) “ (Neml  40 )

Ayet ‘İlim ehlinin” sadece cansız maddelerin bir yerden başka yere nakledilebileceğine işaret etmektedir.

Kuran’da geçen bilimsel mucizelerden sadece bir kısmını buraya aldığımızı ve daha da önemli olan, Kuran’ın bir bilim, şifre kitabı olmadığını burada özellikle altını çizerek belirtelim.

 

 

                        Kuran çağlar üstü, eskimez tek ilahi kitaptır

  Kuran nazil olalı 1400 sene olmasına rağmen tazeliğini, aktivitesini, güncelliğini asla kaybetmemiştir. Buna genel olarak 3 sebebe bağlayabiliriz.

  Kuran’ın kelimeleri değişmediği halde anlamı bilim geliştikçe yenilenir. Örneğin Enbiya Suresi âyet 32’de “gök yüzünü korunmuş bir tavan kıldık” buyrulmaktadır. Eskiden insanlar gökyüzünün meleklerce korunduğunu öğrenmiş olmaktadırlar.

  Kuran isim, zaman, yer gibi değişken şeyleri değil de, özellik gibi değişmeyen şeyleri bizlere bildirir. Kuran meselâ Yezit isimli bir kavmi yok ettiğini bizlere söylemezde (yani isimler üzerinde durmazda), haksızlık yapan, adaletsiz davranan, fuhuş,-ahlâksızlığı-a sapmış toplumları yok ettiğini bize bildirir. Meselâ, Yezit isimli bir kavmin yok edilmesi günümüz insanlarını direk olarak ilgilendirmez. Fakat, haksız, adaletsiz, ahlâksız toplumların geçmişte yok edilmesi aynı özelliğe sahip günümüz toplumların da helâka uğrayabileceğini, gelecekte de aynı özelliğe sahip toplumların yok edilebileceğini bizlere habere vermiş olur. Böylece Kuran aktüalitesini kaybetmemiş, devamlı güncelliğini korumuş olur.

  Kur’an değişmez doğruları bizlere bildirir. Kuran-ı Kerim’in emretmiş olduğu ahlâk, iyilik, doğruluk, temizlik... her zaman doğru, yasakladığı cinayet, fuhuş, içki, kumar, rüşvet... gibi şeyler eskidende kötüydü, şimdi de kötüdür, uzayda da kötü olacaktır.

   Kur’an Allah kelâmıdır, Allah sözüdür. Çağlar üstü faal, canlı hayatla iç içe dünya hayatının mutluluk anahtarı, âhirette cennete girmenin şifresi konumundadır. Kuran’ın bir harfi bile değişmemiş, değiştirilememiş ve asla da değişmeyecek ve eskimeyecektir.

 

                                       
                                                   Kuran ve zaman

Kur’an-ı Kerim, (uzayın) ilk gaz kütlesinden başlayıp, kıyamet gününe ve cennet-cehennem hakkındaki bilgilere kadar insan öncesi ve insanın son mekanı hakkındaki bilgileri bizlere verir.

“ O Kur’an çok şerefli sahifelerdedir.” (Abese: 13)

“ Kur’an’ı göklerde ve yerdeki sırları bilen Allah indirdi.” (Furkan : 6)

Kainatın oluşumu: Allah’u Teala yer ve göklerden önce suyu yaratmıştır. İlk yaratılan madde sudur. Su daha sonra gaz haline dönüştürülmüştür. Gaz kümeleri kozmik çekimin tesiri ile sıklaşır. Yoğunlaşır, küçülür, toplanır. Gezegenler ve yıldızlar böylece oluşur.

Yer ve gök bir iken, gaz halinde iken Allah’u Teala bu ikisini, yer ve gökleri birbirinden ayırır. Allah’ın ayırdığı yer ve gökler, galaksiler, nebulalar ve gezegenler kozmik çekim etkisi ile sürekli dönüp, soğuyup katılaşmaya, küresel şekil olmaya başlar.

“Allah her şeyi yaratandır” (Zümer : 62)

“ Biz her şeyi sudan yarattık” (Enbiya : 30)

“ Sonra Allah duman (gaz) halindeki göğe yöneldi” (Füssılat : 11)

“ Yer ve gökler bitişik iken onları biz ayırdık” (Enbiya :30)

“ Üzerinizde yedi kat gök yarattık” (Müminun 17 )

“ Gökleri yedi kat üzerinde yaratan O’dur.Rahman olan Allah’ın yarattığında düzensizlik göremezsiniz.” (Mülk : 3)

“ Göğü gücümüzle biz kurduk ve şüphesiz biz onu genişleticiyiz” (Zariyat : 47 )

“ Güneş ve ayın hareketleri bir hesaba göredir “ (Rahman : 5)

“Yeryüzünü yaratıkların oturmasına, yaşamasına elverişli kılan Allah’tır” ( Taha : 53)

“Yeryüzünü, size boyun eğdiren O’dur” (Mülk :15)

Zaman : Kur’an da zaman, gün, yıl kelimeleri devre, çağ, dönem anlamında kullanılır.

“Sizin saydığınız bin yıllık zaman, ona bir günde yükselir” (Secde 5)

“Miktarı elli bin yıl olan bir günde” ( Mearic: 4) “

Tarih bilimi için önemli olan yer ve zaman Kur’an için önemli değildir. Kur’an için önemli olan olayların oluşum neden ve sonuçlarıdır.

“Bu sevinçli ve kederli günleri insanlar arasında döndürüp duruyoruz “(Ali İmran : 140)”

“Yeryüzünde gezin, öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakın. Onların çoğu müşriklerdir “ (Rum : 42 )

İnsan öncesi canlılar : İnsandan önce yer ve uzayda ateş kökenli cinler, nur kökenli melekler vardı. Daha sonraları, toprak ( çamur) kökenli insan yaratılır.

“Can’ı (cinlerin atasını) dumansız ateşten yarattı “(Rahman : 15)

“Cinleri ve insanları bana kulluk etsinler diye yarattım” ( Zariyat : 56)

İnsan : Her şeyi sudan yaratan Allah’ü Teala evreni gaz kütlesi halindeki sudan, insanı önce toprakla karışık su ( çamur ) dan , sonra nutfe halindeki su karışımından yaratır.

“ O (Allah ) her şeyi güzel yarattı, insanı yaratmaya çamur başladı” (Secde : 7)

“ Andolsun insanı kuru balçıktan, işlenebilir topraktan yarattık (Hicr : 26)

“O (Allah ), sizi merhalelerden geçirerek yarattı.” (Nuh : 14 )

“ İnsanı nutfeden yarattı” (Nahl : 4)

“ (Sizi) nutfeden yarattı, şekil verdi” ( Abese :19 )

“ Sonra onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra o nutfeyi kan pıhtısı haline getirdik. Kan pıhtısını bir çiğdemlik et yaptık. Bir çiğdemlik etten kemikler yarattık. Kemiklere et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratık yaptık.” (Mü’minun : 13-14)

“ Sonra onu şekillendirdi. Ona ruh üfledi. Size kulaklar, gözler, kalpler verdi.” (Secde : 9)

“ Sonra ona, yolunu kolaylaştırdı” ( Abese : 20 )

“Ondan erkek- dişi (iki cins) yarattı (Kıyame : 39)

“ Sonra zayıflığın ardından kuvvet (gençlik) verdi. Sonra kuvvetin ardından zayıflık (ihtiyarlık) verdi” (Rum : 54 )

“ Sonra bunun ardından şüphesiz ölürsünüz. Sonra siz kıyamet gününde mutlaka diriltirilirsiniz” (Mü’minun : 15- 16)

Not : Big - Bang = Evren, sonsuz yoğunluğa ve sıfır hacme sahip olan bir noktanın patlamasıyla başlamıştır. Yokluk kavramını sıfır hacme sahip bir nokta olarak tarif eden bilim, aslında bir şeyi itiraf etmektedir : Hacmi olmayan nokta “yok” demektir. Yani evren “ yoktan var “ edilmiştir.

“Allah bir şeyin olmasını isterse, ona "Ol" der, oda olur” (Meryem : 35 )

“Allah herşeyin yaratanıdır” ( Zümer : 62 )

“O Allah gökleri ve yeri yoktan var edendir.” (Enam  101)


 

                                              Din, akıl ve bilim  

İnsan dışında  her  canlı  dünyaya    kendi  ihtiyaçlarını  karşılayacak hazır  bilgilerle ve   iç güdü  ile ( Uçmak,yüzmek,avlanmak vs.)  ile  donanmış  olarak  gelir. Tüm  bunlar Allah   tarafından  hayvanlara  ve  bitkilere programlanmıştır. İnsan ise  iyiliği  ve  kötülüğü  zamanla  öğrenir. İyilik  yapan   cennete , kötülük  yapan  Cehenneme  gider. Allah insanları  programlamamıştır  ama  programına  uygun, tabiatla   uyum  içinde  olmasını  sağlayacak bir  program   göndermiştir. Kuran-ı  Kerim  bu  programa  uyan, programlanmış  kainatla  beraber  uyum  içinde  yaşar. İnsan  bu  program  sayesinde  mutlu  olur  ve  Cennete  girer.

İnsan; melekte  olabilme  kabiliyetine   sahip , fakat  aynı  zamanda hayvanlardan  daha  aşağı  inip , şeytanlaşabilme  özelliğine   sahip   bir  canlıdır. İnsan diğer  canlılardan   düşünme, duygulanma , irade  gibi  özelliklerle   ayrılır.İnsanlar yaptıkları  icatlarla  beraber  hayatlarını  kolaylaştırırlar. Fakat  yapılan  bu  icatların  insanların  zararında  kullanılmasına izin  vermez. Atomun   bulunması  insanların  yararınadır, fakat  İslam  , atom  bombasına  karşıdır. Çünkü  İslam  insanlara  zararlı  olan  şeyleri  yasaklar. İslam  uçağı  kabul  eder  , ama  savaş  uçağını  ve  onun  kötü  yolda  kullanılmasını  reddeder ( Can , mal ,akıl , namus , ve  dini  korumak  hariç ).

Dinsiz  bir  bilim, insanlara  zarara  verebilir : atom    bombası , bio-teknik  savaşlar  ...gibi.Bilimsiz   din  ise  insanlar  tarafından  ilgi  görmez.İslam  ise  bilimle  içiçedir, bilime   yol  gösterir , öncülük  eder , hatta   bilimden  üstün  ve  ileridir.

 Kuran’ın  ilk  emri “ OKU “ ‘dur. Kuran’da  düşünmeyi, aklı  kullanmayı  emreden bir  çok  ayet  vardır: “ Hiç  düşünmez misiniz? , Aklınızı  nede  az  kullanırsınız! , Hiç  bilenlerle bilmeyenler  bir  olur  mu?” Peygamberimizde  bilimi  teşvik  etmiştir  : “ Beşikten  mezara  kadar  ilim   öğreniniz  ,  bilim  öğrenmek  , kadın- erkeğe  farzdır, ...hem  dünyayı , hem de   ahireti  isteyen  ilme  sarılsın ...”

      Kuran ‘da  fenne , tıp  ve  matematiğe işaret  ve   öncülük  eden  bir  çok  ayet  vardır.  İslam  ibadeti  yapmak  için  akıllı  olmayı  ve  ergenlik  çağına  girmeyi  ön şart  olarak  kabul  etmiştir

Bilim  insanların  rahat  ve  huzur  içinde  yaşamaları  için  çeşitli  icatlar  bulmuştur ( Araba ,Uçak , sigaranın  yasak  olması , uyuşturucunun  kötü  olması  ) Kuran-ı  Kerim’de  aynı  amaca  yönelik  olarak  insanların  rahat  ve  huzur  içinde  yaşamaları  için  emir  ve  yasaklar  bildirmiştir. Günümüzde  bilim tıpkı   Kuran  gibi  içkiyi  , uyuşturucuyu  , sigarayı  kötü  kabul  ederken , namaz  kılmayı  
( İsviçre ‘de  üretilen , Prosidan Kapsül  adlı   ilaç  ve  Bernald  Show   ve   M . Lontra   gibi  bilim  adamları  namazı  tavsiye  eder )  tavsiye   eder , orucu   tutmayı   (  Avrupa’lı  tıp  doktorları  sağlık  için  yılda  ortalama  20 – 30  gün  arası  insanlara  perhiz  yapmayı  tavsiye etmektedir ) , Tanrının  bir  olduğunu  (  Batıda  Tanrı’nın   bir  olduğunu  kabul  edenlerin  sayısı  hızla  artmaktadır )  kabul  etmektedir. Batı  faizsiz  bir  sistem  arayışı  içinde , İslam’ın  hoşgörüsüne  koşmaktadır. Detay "İslam ve hümanizm" başlıklı yazımızda.

Kısaca  bilim, islam  dininin   emir  ve  yasaklarını   hızla  doğrulamakta, tasdik  etmektedir.

 İnsanlık İslam’a bilim vasıtası ile kavuşacaktır. O halde İslam dini insanların ilerisinde, Kuran bilimin ulaşacağı son noktada insanların dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamak için beklemektedir.

 

 

 

 

                                                  Kuran'da bilime aykırı olduğu iddia edilen ayetler

 

      ( Benzer içerikli yazılara, 'Ateizmin ve deizmin sorularına karşı iddialar ve izahlar' , ' Kuran'da çelişki yoktur' adlı yazılardan ulaşılabilir.)

 

         "Bazı yanlış inanışların aksine Hz Muhammed ilme büyük önem veriyordu. " (Will Durant,  İslam Medeniyeti,  s. 85)
 

     Eğer iddia edildiği gibi Kuran'da dünyanın yuvarlak olduğu gerçeği vardıysa onu en iyi anlaması gereken Muhammed neden yüzyıllar önce bu gerçeği ifade etmemiş?

    Öncelikle efendimizin görevini iyi belirmek gerekmektedir. Peygamberimiz bir dinin, önceliği ahlak olan bir ilahi dinin tebliğcisi, önderi, resulüdür, bir fen kitabının açıklayıcısı değil. Kuran’da tabii ki ayetleri, ayetleri meydana getiren kelimeleri, hatta kelimeleri oluşturan harfleri ile mucizevî bir ilahi kitaptır ama Kuran’ın asıl amacı bu tür ayetleri araç olarak kullanarak Kuran’ın asıl mesajına insanların dikkatini çekmektir. Bu ayetlerden amaç Kuran’ın Allah tarafından gönderildiğinin muhataplarınca anlaşılması, ayetler üzerinden ilahi mesajlara insanların yönelmelerinin sağlanması ve sonuçta insanların dikkatini uran üzerinde topladıktan sonra kendilerine iyi, güzeli, faydalı olan şeylerin toplamı olan ayetlerin pratik hayata aktarılmasını sağlamaktır. Yani “ Bilimsel ayetler amaç değil araçtır.”

    Efendimiz kendi döneminde gerek çeşitli mucizeler göstererek gerekse ilahi mesajın o döneme göre devrim sayılacak içeriği ile insanların dikkatlerini üzerine toplamış ve yeni ahlak temelli bir toplum meydana çıkarmıştır. Peygamberimizin en büyük mucizesi olan Kuran efendimiz vefat ettikten sonra insanların dikkatlerini üzerine toplamaya devam etmekte, bu özelliğini çeşitli sebeplerle tarihi süreç içinde kendiliğinden oluşturmaktadır. Bunlardan biri de insanlık tarihindeki bilimsel gelişmelerdir. Kuran öyle bir içerikle gönderilmiştir ki, ister Müslüman ister gayrimüslim kaynaklı olsun bilim ilerledikçe kendisini yeniden düzenleyecek, toplumun dikkatlerini üzerine toplayacak ayet, kelime, harfler ile donatılmış, kendisi asla değişmeden mesajlarının yeniden ve güncel hali ile topluma yansıtacak içerikle Allah tarafından insanlara gönderilmiştir.

 

  Tarihi süreç içinde insanların dikkatlerini üzerine çekecek her donanıma Kuran sahiptir. İlk indiği dönemde Araplar şiir ve edebiyat alanında çok gelişmişti. Halkın içinde şairler ve Arap dilini çok iyi kullanan fasih (iyi söz söyleme kabiliyeti olan kimse) ve beliğ (düzgün ve sanatlı olarak meramını anlatan) kişiler vardı. Edebiyat ve belagata (güzel söz) verdikleri önemden dolayı “Muallakat-ı Seb’a” (Yedi Askı) adıyla, yedi edibin yedi kasidesini altın harflerle yazıp Kabe’nin duvarına asıyorlardı (Yrd. Doç. Dr. Mehmed Kileci, Risale-i Nur’da Kuran Mucizesi, İz Yayıncılık, İstanbul, 1998, s. 60) Bir kısmı da Ukaz’daki panayır gibi büyük topluluklarda insanlara hutbeler okurlardı. Bedevi denen köylüler dahi şehirdeki şairler derecesinde şiirler söyler ve hutbeler verirlerdi. Vezinli vezinsiz söyledikleri şiir ve hutbelerle insanları etki altına alabilirlerdi. (Ahmet Cevdet Pa.a, Muallim Mahir iz, Peygamber Efendimiz (sav), Hediye Kitaplar, s. 55-56) Öyle bir toplumda Kuran “Yoksa: “Bunu kendisi yalan olarak uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Bunun benzeri olan bir sure getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz Allah’tan başka çağırabildiklerinizi çağırın.” (Yunus, 38) diyerek o dönemdeki insanların en çok önem verdikleri ve toplumda yaygın saygınlık nedeni olan edebi yönü ile insanların dikkatlerini üzerine toplamıştır. Hatta bu konuda ünlü İslam düşmanlarında şair Nadr b. el-Haris bile: “Ey Kureyş topluluğu, yemin ederim ki bugüne kadar başınıza gelmeyen bir işle karşılaştınız. Muhammed (sav), aranızda küçük bir çocukken dahi en çok sevdiğiniz, en doğru konuşanınız ve emanete en çok riayet edeninizdi. Saçlarına ak düşüp de (Allah’ın) Kitabı’nı getirdiğinde kalkıp sihirbaz dediniz. Yemin ederim ki o sihirbaz değildir. Biz çok sihirbazlar gördük. Onların düğümlere nasıl üflediğini de gördük. Sonra kahin dediniz. Yemin ederim ki kahin de değildir. Nice kahinler gördük, durumlarına vakıf olup konuşmalarını dinledik. Onun için şair dediniz. Yemin ederim ki şair de değildi. Nice şiirler ezberledik, şiirin hezecini (aruz vezninde bir ölçü), recezini (aruz vezninde bir bölüm) hülasa (özetle) her türlüsünü de gördük. Mecnun dediniz. Yemin ederim ki o mecnun da değildir. Onda hiç baygınlık, saçmalama ve cinnet alameti var mı? Ey Kureyş topluluğu, bunu iyi düşünün ve öyle karar verin...” (İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü’l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık, İstanbul, 2003, s:286) diyerek acizliğini itiraf etmek zorunda kalmıştır.

 

 Günümüzde ise bilimde meydana gelen gelişmelere paralel ilmi yönünü ön plana çıkaran Kuran insanların ihtiyaç duydukları anda- bilimsel  gelişmelerin açığa çıkarması ile gün yüzüne çıkan ayetleri ile yine insanların dikkatlerini kendi üzerinde toplamaktadır. Örneğin Alak suresinde geçmekte olan ‘Alak ‘ kelimesini ele alalım:

 

  “Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir "alak"tan yarattı. (Alak, 1-2)

 

               
 

Alak kelimesini sözlükte 4 temel anlamı (Müminun suresi 14. ayeti ele aldığımız yazıda bu anlamlar ele alındı, 4. anlamı olan ve "sevgi ve aşk" anlamına gelen anlamlarını şimdilik erteleyip konumuza devam edelim) vardır.  Eskiden alak kelimesi bu anlamlardan biri olan "kan pıhtısı" ile  tercüme edilirken yani ayet “ Allah insanı kan pıhtısında yaratmıştır.” Şeklinde tercüme edilirken; anne rahmine yapışıp sarkan ve elektronik mikroskoplarda sülük benzeri şekil alan canlıya tıpta  ‘Embriyo’ adı verildiği tespit edilmiş,  İslam âlimleri de alak kelimesini son iki temel anlamını göz önünde bulundurup son yıllarda alak kelimesini embriyo diye yani ayeti “ Allah insanı embriyodan yarattı.” Şeklinde tercüme etmeye başlamışlardır. “Alak” kelimesinin Arapçadaki anlamı, “Bir yere asılıp tutunan şey” demek iken ve ayrıca bu kelime asıl olarak deriye yapışarak oradan kan emen sülükler içinde Araplar tarafından kullanılırken ve Aynı kökten gelen mi’lak da sucunun, kovalarını astığı, iki ucuna ip bağlı su taşıma ağacı anlamında iken bu tür bir çevirinin hiç te “Zorlama” olmadığı gayet rahatlıkla ifade edilebilir. İstese Allah (cc) alak kelimesi yerine ‘demun’ ( Kan ) kelimesi ile ayeti indirebilirdi. Ayet “Halakal insane min demin vahidin” şeklinde inse idi ayetin çevirisinde embriyo anlamı asla çıkmazdı ama kelimenin kökeninde bu anlamlar var ve tıp ile paralellik içerirken birileri gocunacak diye ayetin – Dikkat ayette değil – çevirisinde düzenleme yapmak ancak yarası olanı gocunduracak bir durumdur, o da bizi ilgilendirmez.

  
                                      
 

   Kanada’nın Toronto Üniversitesi’nde anatomi profesörü olan ve Kuran’ın embriyoloji üzerine söylediklerinin, bir insanın bilgisiyle 7. asırda söylenmesinin mümkün olmadığını söyleyen Keith Moore: “Kuran’ın insanın gelişimi üzerine söylediklerinin 7. yüzyılda söylenmesine imkân yoktur. Hatta bundan bir asır önce bile bu bilgiler tam bilinmiyordu. Bu ayetleri ancak şu anda hakkıyla anlıyoruz, çünkü modern embriyolojinin gelişimi bu ayetleri anlamamıza olanak tanımıştır.” Demektedir.

 

   Peki peygamberimizin bunlardan haberi var mı idi? Bir çok hadis ve haber bu sorunun cevabının evet olduğunu gösteriyor. Zaten efendimizin " Benim bildiğimi bilse idiniz “ (Tirmizî, Zühd 9, (2313); İbnu Mâce, Zühd 19,4190) şeklinde başlayan hadisin bir boyutunun da bu anlamda olduğunu düşünüyorum.

   Yine bir sahabenin “ bana peygamberimizin anlattıklarını size aktarsam ana deli derdiniz.” Şeklindeki rivayet ayrıca “Cinler “ konusunda ele aldığımız cin- mikrop arasındaki irtibat bu konudaki görüşümüzü güçlendirmektedir. Düşünsenize 100 yıl önce uçaklardan, dünya yuvarlaktır, mikroplar,… gibi konulardan bahsetse idi efendimiz zaten kendisine “ Cinlenmiş, büyücü” denen efendimize neler söylenmez idi? “Biz peygamberler topluluğu, daima insanların seviyelerine inmek ve onların anlayabilecekleri şekilde konuşmakla emrolunduk." (Zebidî, İthaf'u Sade, 2/65) prensibini ashabına kabul ettiren efendimiz bizzat kendisi de “İnsanlara akılları seviyesine göre konuşun.” (Ebû Davud, Edeb, 20; Münâvî, Feyzü'l-Kadir, 3/75) buyurmuş iken zamanı gelmeden bazı şeyleri açıklamadığı izlenimini edinmemiz bizce hiçte mantık dışı iddialar olmaz.
 

  Muhammed, yıldızların mesafelerini tam olarak tayin edemediği için onların boyutlarını da bilememektedir ve muhtemelen onların aydan daha küçük olduğunu zannederek, onları birer kandile benzetmiştir. ve bu kandiller dediği yıldızlar, dünyaya en yakın olan gökte kurulmuştur.. Mülk 5: "Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık." ; Saffat 6: "Biz yakın göğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik."

   Görünür evrenin 14 milyar ışık yıllık bir yarıçapa sahip olduğu tahmin edilmektedir. Görünür evrendeki üst küme sayısı: 10 milyon, gökada grubu sayısı: 25 milyar, büyük gökada sayısı: 350 milyar, cüce gökada sayısı: 7 trilyon, yıldız sayısı ise 30 milyar trilyon’dur. Bu yıldızlardan sadece biri de güneşimizdir. Gökadaların küçük bir bölümü hariç bilgi sahibi olmadığımız gibi bu evrenin devamlı genişlemekte olduğunu da hesaplayınca (Zariyat, 47, S. Waqar Ahmed Husaini, The Quran for Astronomy and Earth Exploration from Space, Goodword Press, 3. baskı, New Delhi, 1999, ss. 103-108 ) asıl sormamız gereken soruya geliyoruz: Siz kainatın ne kadarına vakıf, bilgi sahibi olabilindiğiniz alan ne ki tamamını kavramış gibi evren hakkındaki ayetleri bırakın yorumlamayı bir de eleştirmeye kalkabiliyorsunuz? Konumuza dönecek olursak:

 Ayette, “dünya semasını kandillerle kaplattık, çevreledik” denmemektedir yani bir olaydan bahsetmemekte, sanatsal bir anlatımla gökyüzünün insana huzur ve sonsuzluk hissi veren 'süslerle' donatıldığına dikkat çekilmektedir. Asıl altı çizilmesi gerekende,  Mesabih  ( بِمَصَاب۪يحَ  ) ve Kevakib ( الْكَوَاكِبِ ) ile donatılan dünyamızın etrafındaki bu 'süslerin' , Arapça’da 'gökteki yıldız' anlamına gelen ‘Necm’  ( نَجْمَة  ) kelimesi ile ifade edilmemesidir. Burada amaç 'yıldız' değil; 'Zinet,süs' ile dolu olmasıdır. Çünkü, gerek mesabih ve gerekse kevakib olarak bu kelimelerin geçtiği üç ayettede ortak olan kelime, 'Zeyyene, zeyyenna' ( وَزَيَّنَّ )  yani 'süslemek' kelimesidir! Yoksa güneşte 150.000.000 kilometre uzakta olmasına rağmen, o da dünya semasını süslemekte olan bir yıldızdır! Bu ayetler, benzetme sanatıyla, 'gökyüzünün kandillerle süslenmiş güzel yaratılışına' dikkat çekmektedir.

Necm (Yıldız) değil de ; ( Misbah yani Arapça, ‘Lamba’ kelimesinin çoğulu olan ) Mesabih kelimesi ile, süs için kullanılan ( Kevkeb kelimesinin çoğulu olan ve anlamı 'yıldız, gezegenler' olan) kevakib kelimelerinin bize bakan yönü, insanoğlunun gördüğü en güzel, en huzur verici manzaralardan birini oluşturmaları, dünyamızın göğünün bomboş bırakılmayıp, güneş, ay, yıldızlarla süslenmesi gerçeği dile getirmektir. "(Allah) güneşi bir lamba kıldı." (Nuh, 16) ayetinde de,  güneşin bir lamba olmadığı ortadadır. Yine bir sanatsal anlatım söz konusudur.  "Yeryüzü ziynetini takınıp süslendiği"(Yunus, 24)  ayetindeki terkipte yeryüzünün ziynet takmasından söz ediliyor. Halbuki ziyneti insanlar, takar. Öyleyse buradaki terkipten yeryüzünün yeşermesi kasdedilmiştir. "Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza dar gelmişti." ( Tevbe, 25) ayetinin terkibinden maksat da yeryüzünün daralması değil, kalplerin neşesini kaybedip kederle dolmasıdır. "Onların ticareti kazanmadı." ( Bakara, 16) ayetindeki "kazanç" ve "ticaret" kelimeleri de mecâzdır. "Onun anası haviyedir." ( Karia, 9) ayetteki "haviye/cehennem"in ‘ana’ olarak takdim edilmesi de ayrıca mecazîdir. Ana çocuğuna sığınak olduğu gibi cehennemde kâfire sığınak gibi gösterilmiştir. İzzudddin b. Abdusselam (660/1261) "el-İşâre ile'l-icaz" adında mecaz konusunda çok güzel bir eser yazmış ve konuyu  bütün detaylarıyla incelemiştir. O eserinde mecaz için 70’e yakın çeşit verirken; teşbih mecazı için 109 çeşit belirler. Sitemizde “Kuran ve mecaz” adlı çalışmamızda bu konu ayrıca irdelenmiştir.Örnekler çoğaltılabilir.

 "O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır."  ( Mülk, 3) "Dünyamıza en yakın semânın" ötesinde, altı sema daha vardır ki, onların özellikleri henüz bilinmemekte ve teknik imkânlarla tespit edilememektedir. Elmalılı Hamdi Yazır, 7 kat gökten bahseden ayet ile ve dünyanın semasının süslerle donatılmasını çok güzel birleştirmiştir: "Bu ifadenin zâhiri, bütün yıldızların en yakın gökte olmasıdır. Şu hâlde burada en yakın gök, yer kürenin etrafında yalnız ayın yörünge sahasından ibaret değil, yalnız güneş sistemi âlemi de değil, genel olarak yıldızların bulunduğu cisim olan saha, yani üç boyut sahasıdır." (Saffat suresi, 6.ayetin tefsiri)

 

     41-fussilet 12: Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. işte bu, azîz, alîm Allah'ın takdiridir. Burada da anlatımlar oldukça karışıktır. Mülk 3 de, yedi göğün birbirleri ile belli bir uyum içinde olduğunu söylemektedir. Bir bozukluk olup olmadığının anlaşılması bu yedi göğün görülmesi ile mümkün olabileceğine göre, ayet içindeki soruda biz yedi göğün insan gözü ile görülebildiğini anlarız. Aynı şekilde Nuh 15'de, benzer ifade vardır.

   Yedi gök birbiri ile ahenk içinde ama sen görebildiğinden mesulsün onlara bak ve ahengi gör. O gördüğünde ahengi bozan bir şey var mı? Zaten yedi gök birbiri ile ahenk içinde olmasa - gök taslarından kuyruklu yıldızlara bozulan evrenin dengesini hemen fark ederiz. Yedi gök’ün görülmesi konusuna gelince önce şunu ifade edelim; azıcık tefsir ilmi okuyan Kuran ayetlerinde geçen “ Görmek “ fiilinin “ Bilmek “ anlamında birçok yerde kullanıldığını bilir. Mesela Fil suresinde “ Ey Muhammed sen fil ashabına olanları görmedin mi?” ( Fil,1) ayeti bu konuya açıkça delil teşkil eder. Fil olayı olduğunda efendimiz daha doğmamıştı ki? Ama daha sonra duymuş ve öğrenmişti. Aynı usul bu ayetler içinde söz konusudur. Görmedin mi demek yani araştır, ulaşabildiğin, görebildiğin yere kadar bak, bir bozukluk asla göremezsin demektir. Ayrıca mesela Endonezya’daki tsunaminin kaynağı okyanustu ama bu depremin uzantısı, tesiri ta Afrika’ya kadar uzanmıştı." Zaten şu an gördüğümüz gökyüzündeki tüm yıldızlar da şu anki halleri ile bize gözükmemektedir. Kimi yüzlerce, binlerce yıl önce ölen-sönen yıldızların ışıkları ancak bize ulaşmaktadır. Aslında uzayın örnek gösterilmesi gerçekten ilginçtir, insanın değersizliği, hiçliği, evrenin muhteşem uyum- ahenk içindeki deveranı gözleri kör olanlar dışında herkesi Allah’a ve ilmine secde etmeye yönlendirir. Zaten bakmakla görmek aynı şey değildir, Allah burada “ Unzur: Bak” demiyor, ‘Tera: Gör” diyor. Yukarıda tefsir usulü kuralından bahsetmiştik, orada görmedin mi derken o dönemde herkes biliyordu ki efendimiz o zaman doğmamıştı ama kimse “Bakın Kuran’da hata var!” diye itiraz etmemişti. Çünkü oradaki görmedin mi fiilinin “Görmüş gibi kesin bir bilgi ile bilmedin mi?” anlamında kullanıldığını herkes anlamıştı. Aynı fiili Nuh 15. ayette de geçer, yani “ Rea” fiili burada da aynen geçer. Bu örnekleri artırabiliriz mesela Mülk suresi 3. ayette yine aynı fiille yani “ Rea” görmek fiili ile başlar. Ayette “Hel tera” diye sorar yüce yaradan: “İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?“ Bu ayet gökte çatlak ara dememektedir, araştırma, incelemeye teşvik etmekte, uyum-dengeye dikkat çekmektedir. Mesela bir polis amiri emrindeki polise “ Etrafa bak” dese ne anlarsınız. Çevreyi, tabiatı, göğü seyret, anlamı kimse çıkarmaz herhalde bundan. “Tefsir usulü” hakkındaki sayfamız ve “ Kuran’da mecaz” konulu çalışmamız konunun daha iyi anlaşılmasını sağlar kanaatindeyim.

                                

 

  Bakara 117: Herhangi bir işi isterse ona "ol" demesiyle o iş oluverir.” Yorum: istediği zaman mı bir işe ol diyor. Yoksa yapacağı şeyin kendi yarattığı ve çiğnememesi gereken fizik kuralına uyması mı gerekir.

  Her şey fizik kurallarına göre oluyor ama zaman kavramının sınırları içine biz insanlar girdiğimiz için sure-zaman-dönem bize ait bizi ilgilendiren kavramlar. Zamanı bile yaratan Allah zamanla sınırlandırılamaz. Konu “ Kader” adlı çalışmamız incelenirse daha iyi anlaşılır kanaatindeyiz.

 

   Bakara 258: İbrahim nemruta "Allah güneşi doğudan getirtir. Hadi sen de batıdan getir bakalım" deyince kâfir olan nemrut tutulup kalmıştı. Yorum 1- bi kere güneş doğudan gelmez. Dünya doğudan batıya döner. İkisi de aynı şey diyeceksiniz, o zaman daha düzgün bir şekilde neden "Allah dünyayı doğudan batıya döndürür" dememiş.  Cevap: Çünkü o zamanlarda ve daha öncelerde dünya sabit, güneş ve diğer yıldızlar onun çevresinde dönüyor sanılıyordu. Muhammed de böyle biliyordu tabiki

 

   Kuran’daki astronomi, uzay, dünyanın dönmesi, gibi konuların ele alındığı “ Kuran ve ilim” adlı çalışmamız incelenirse önce bu tür iddiaların kendiliğinden çürüdüğü kolaylıkla anlaşılır. En basitinden Allah yeryüzünü döşedik ( Naziat, 30 ) ayetinde döşemek anlamında kullanılan deha" kelimesi, yaymak anlamına gelen "dahv" kökünden türemiştir. Dahv kelimesinden türeyen örneğin çocukların topu yerdeki bir çukura düşürmeleri, taş atıp çukura düşürme yarışları, cevizle oynanan oyun, devekuşunun yuva yapmasına, yatacağı yerdeki taşları temizlemesine, yumurtladığı yere ve yumurtasına da bu köklerden türemiş kelimeler kullanılır. Yani Bir kelime bile bize döşenen yerin nasıl olduğunu çok güzel ifade edebilmektedir. Gelelim ayete, ayette açıkça Nemrut’un mesajı aldığı ve onun ilahlığının geçersizliğinin ispat edildiği açıkça belirtiliyor. Ayette “Ye’ti” kelimesi kullanılmıştır doğru çünkü Allah emir veren, güneş emri yerine getirendir. İbrahim (as) “ilahlık” davasındaki Nemrut’a “ Benim ilahım emir veriyor o da emri yerine getirip geliyor, sen emir ver de gelsin.” Anlamında cümleyi kurmuştur. Ortada bir ilahlık ve o ilahın emrini yerine getiren veya getirmeyenlerin ortaya çıkması olayı vardır. Mesele budur, ‘Emri yerine getirilenin’ seçileceği er meydanında o kelime özellikle kullanılmıştır.

 

  Yorum 2- nemrut da salakmış yani, şöyle diyememiş mi "Hayır canım, onu doğudan getiren benim, hadi senin tanrın batıdan getirsin" bakalım kim tutulup kalıyordu o zaman.

   Tutulup kalan bu iddiayı sallayan olur tabii ki. Nemrut: Ben tek ilahım demiyor. Bir ilahta benim diyor,  O şunu yapıyorsa ben bunu yapıyorum, diyor. ‘Ene rabbikumul E’la’ diyor, rabler içinde en büyük olanım diyor. Hem Nemrut o bazıları kadar da salak değilmiş demekki öyle bir iddiada bulunsa, “ Sen doğmadan önce de yine doğudan doğuyordu, demek seninle ilgisi yok!” cevabını alacağını tahmin edebilmiş demek ki.

 

   Enam 60: Geceleyin sizi uyutan Allah’tır.  Cevap: Yooo, ben uykum gelince uyurum valla. hiç unutmam, bi ara gece çalışıyordum, gündüzleri uyurdum. Çünkü uykum gelirdi. Bu arada, kutuplarda yaşayanlar ise 6 ay boyunca gündüzleri uyurlar.

   Kuran temel –genel kuralları verir. İnsanın uyuma ihtiyacı duyması, geceleri genellikle tüm insanların uyuması, uyuyamayan insanların durumunun bir hastalık ( Insomnia) olarak kabul edilmesi tüm bu söylediklerimizin delilidir. Ayrıca, mesela İngiltere’de trafik sağdan işler diye kimse dünya genelindeki trafik kurallarını değiştirmiyor değil mi?

  Uyku Allah’ın insanlara bahşettiği nimetlerden biridir. O sayede vücut dinlenir, şarj olur, uyku biyolojik kadar psikolojikte bir ihtiyaçtır. Ama uyku sorunu çeken insanların mantık dışı sorma ihtimalleri her zaman görülen doğal bir rahatsızlıktır tabii. Suya kaldırma, yere çekme kuvvetini yaptırtan Allah’ın insanı uyutma fiilini yaptırttığını inkâr dünyanın dönmediğini inkâr kadar mantıksızdır, öyle ya su her yerde kaldırır, her insan uyur, dünya da döner. Kısaca uyku evrensel kurallardandır, genelde uygulanan kuralları koyan ve uyutan da mutlaka vardır. “ Allah’ın varlığı” konusu da bu örneklerle doludur, oraya müracaat edilebilir. Kutuplar örneği komikti, Allah uyku nimetine örnek verirken istisnai olan ve o dönemde onları örnek verse, çölün ortasındaki insanların katıla katıla gülüp alay edeceği bir örneği neden versin ki ayrıca o örneği verse bu defa bu örnekle alay etmeyecek mi idi günümüz ateistleri, di mi?

 

    Hud 7: Gökleri ve yeri 6 günde yarattı. Bundan evvel arş (gök) su üstünde idi. cevap: Bu Kuran'dan bilim fışkırıyor bilim. Su üzerinde olan bir gök.

   Big bang teorisinden habersiz olunca insan böyle komik durumlara düşüyor işte. Evet evrende yer gök ayrılmadan önce bir bulutsu küme halinde bir arda idi yer ve gök zamanla birbirinden ayrılmıştır. Ayrıca ayette açıkca arş kelimesi geçerken arş kelimesine parantez açarak gök anlamı verip sonra onunla bilime aykırı olarak alay etmeye çalışmak ta objektiflikle açıklanamaz herhalde. Bu konuda yine “Kuran ve bilim” adlı çalışmamızdaki Kuran ve zaman adlı başlığa bakılmasını tavsiye ederiz. Konuyu ele alan diğer ayetlere bakınca işte Kuran ve işte bilim:

1- “ Sonra Allah duman (gaz) halindeki göğe yöneldi” (Füssılat, 11)

2- “O inkar edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, Biz onları ayırdık.” (Enbiya,  30)

Bilim adamları başlangıçta sıcak bir gaz kütlesinin yoğunlaştığını, daha sonra bu kütlenin parçalara ayrılarak galaktik maddeleri, daha sonra yıldızları ve gezegenleri oluşturduklarını ifade etmektedirler.  (Dr. Mazhar U. Kazi, 130 Evident Miracles in the Qur'an, Crescent Publishing House, New York, ABD, 1998, s. 53,    Meyers Lexikon in drei Bänden Bibliographisches Institut & F.A. Brockhaus AG, Mannheim 1995, Digitale Ausgabe LexiRom )

 

   Rad 2: Gökleri gördüğünüz şekilde direksiz kaldıran Allah’tır. Yorum: günlük hayatta hiçbir şeyin havada duramayacağını biliriz. Akıllarında bir soru işareti var. Muhammed de bu soru işaretini "onları öyle tutan Allahtır " diyerek yanıtlıyor. e tabi biz bugün biliyoruz ki, bunların orada durması için altlarında bir direk olmasına gerek yok, çünkü bulundukları yerde dünyanın onlara uyguladığı çekim düşük, dolayısıyla onlar dünyaya düşmüyorlar. ki zaten dünyaya düşebilecek bir tek ay var. düşse düşse dünya güneşin veya diğer yıldızların üstüne düşer (düşemeden erir gider ya o ayrı konu). göğün dünyaya düşmesi diye bir şey zaten söz konusu değil.

   Adam bir saattir Allah’ın yaptığını anlatıyor, dünyanın çekim kuvveti ile dünyanın donması ile oluşan – bir bakıma savrulma gücü – arasındaki dengeden oluşan ince ayar ve bunu yapan Allah’tır noktasına geliyor ama itirafa sıra gelince orada sukut ediyor.  Biz cümleyi bitirelim. iste bu ayarı yapan Allah’tır. Ayette şu bunun üstüne düşer diye bir şey yok. Ama ateist kendi ağzı ile yakalanmış: düşse düşse dünya güneşin veya diğer yıldızların üstüne düşer (düşemeden erir gider ) diyor zaten Kuran’da da kıyamet günü dağların erimesinden açıkca bahsedilir. (O gün arz ve dağlar sarsılacak, bütün dağlar erimiş bir kum yığını olacaktır, Müzzemmil, 14. ayet )

   Kıyamet anı ile ilgili bilim ne diyor: “Muhakkak ki, nükleer denge belli bir süre sonra değişecek, Güneş’in çekirdeği helyumu kullanmaya başlayacak, sıcaklık artacak, Merkür ve Venüs eriyip boşluğa akacaklar. Yeryüzündeki okyanuslar, buharlaşacak ve okyanuslarla birlikte kayalarda gidecektir. Bir gün bu olaylar gerçekleşecektir. Birkaç saat içinde Dünya’mızın bugünkü hacmi kadar küçülecek ve en son helyum yakılınca da bir yanmış kömür artığı halini alacaktır. Bu son, hiç bir şekilde, en gelişmiş bilgilerle bile değiştirilemeyecektir.”(Bilim ve Teknik dergisi, Ocak 77, sayı 110, sayfa 45) Şimdi de ayetlere bakalım: “Denizler kaynadığı zaman.”(İnfitar, 3) “Gök yarılıp da, gül gibi kızardığı, yağ gibi eridiği zaman.”( Rahman, 37 ) “O gün, gök, erimiş maden gibi olur. Dağlar da atılmış pamuğa döner.” ( Mearic, 9 )

 

  Hicr 19: Biz yeri yaydık, üzerinde sabit dağlar bıraktık…  Yorum 1: "yeri yaydık" ifadesi kesinlikle yeri bir tepsi gibi gösteren bir ifadedir. 2: dağların yerin üzerine daha sonradan bırakıldığı söyleniyor. ama biz biliyoruz ki dağlar volkanik ve tektonik haraketler sonucunda oluşmuş coğrafi yapılardır. öyle gökten zembille inmiş değillerdir. 3-depremi dağlar mı önlüyo şimdi yani, e hadi hiç deprem olmasa neyse de daha 4 yıl önce sallandık.

  “Ayetin tam meali “  yeri sizin için döşek gibi yaptık-yaydık: yanı yatakta nasıl insan rahatsa yeryüzünde de öyle rahat edeceği şekilde yeryüzü yaratılmış denmektedir. Öyle ya, meyve sebze, et süt, yumurta bal… Hiç birini biz tek tek toplayıp- seçip-eleyip- birleştirip yapmıyoruz.  Bitki topraktaki mineralleri birleştirip meyve sebze yapıyor, göğe yükselen bulutlar uzayda kaybolmayıp yere yağmur olarak iniyor, suyun kaldırma kuvveti denizleri taşımada kullanmamızı sağlıyor, arı tek tek dolaşıp çiçek özlerinden bize bal yapıyor. Allah her şeyden münezzehtir ama bir ufacık hata olsa, mesela Allah, yer çekimi kanununu denize, kaldırma kuvveti yasasını yere uygulatsa idi halimiz nice olurdu, Buhar gökte yoğunlaşmasa; yerdeki insan-bitki-hayvan susuzluktan kırılırken başımızın üstünde tonlarca su gezip dururdu!  Yukarıda deha kelimesini kökeni dahv’ın anlamı ve içeriği zaten açıklandı.

    Zümer suresi 5. ayette gecen“ Tekvir “ kelimesinin bir şeyin başka bir şeye sarılması anlamına geldiğini – Mesela basa sarık sarmak gibi – ayette gecen gece gündüzün tekvir edilmesi ile neyin kastedildiği ortaya çıkmaktadır.  Bu arada dağların depremi engellediğini de bilmiyor cahil ateist. G. B. Airy ve J. H. Pratt yüzeydeki düzensizliklerin, yerkabuğunun belirgin kısımlarındaki (dağlar ve düzlükler) kayaların yoğunluklarındaki farklarla dengelendiğini ileri sürerler. Bu denge durumuna "izostesi" adı verilir. (M. J. Selby, Earth's Changing Surface, Clarendon Press, Oxford, 1985, s. 32) Webster’s New Twentieth Century Dictionary’de (Webster’ın Yeni 20. yüzyıl sözlüğü) bu terim şöyle açıklanır: “Jeoloji’de dağların Dünya yüzeyinin altında oluşturdukları yerçekimsel kuvvet sayesinde yerkabuğunun genel dengesinin sağlanması.”. The Earth (Yeryüzü) adlı kitabın yazarı olup aynı zamanda ABD Bilimler Akademisi başkanı olan Frank Pres’te bu görüşü destekler.

    Dağların yukarıdan bırakılması konusuna gelince, peygamber efendimiz bir hadisinde “ Derdi indiren dermanını da indirmiştir.” Buyurmuştur. (Tirmizi, e-Sünen, 4/383,Tıb,2,Hadis No: 2038,Kahire,1382/1962; Ebu Davud, 2/331, Tıp,1,Hadis No: 3855,Kahire, 1371/1952;İbn Mace, es-Sünen,2/1137,Tıb,1 Hadis No.3436,Kahire, 1372/1952 ) Hastalık ta tedavisi de gökten inmez. Ama her şey yüce yaratıcıdan bize gönderilmiştir. Yüce makamdan, yaratıcıdan yaratılana gelen ise indirme kelimesi ile ifade edilmiştir. Dağlar gibi depremden suyun yeryüzünde kalmasını sağlamasına birçok faydası olan nimetler içinde yaratıcı aynı kelimeyi kullanmıştır. Dağların yerden sonra oluştuğu ise zaten bilimsel bir gerçektir. Burada asıl püf noktası “Kuran ve mecaz” konusunun göz ardı edilmesidir.

   Not, Kurtubi'den yaklaşık 70 sene önce yaşayan F. Razi, " dünyanın daire gibi olduğunu" söyler. ( Razi, Mefatihul Ğayb, XIX/147)
 

    Nahl 13: yeryüzünde muhtelif renkte yarattığı şeyleri de müsahhar kıldı. yorum: bir kere renk diye bir şey yoktur.  renk, beynin farklı dalga boyundaki ışıkları farklı olarak yorumlamasından oluşur.

     Kuran’a zıt olacağım diye düşülen duruma bak. Renk yoktur. o mantıkla dünya da hatta bu yazılarda yoktur onlar da beyinde oluşan görüntülerdir. Sonuçta bu ateist yazar da yok aslında.  Sonra bunları  (görüntü mü gerçek mi ikilemini ) Harun Yahya tarafından dillendirilince yine aynı ateistler güruh tarafından kendisi ile dalga geçilmiştir. Kısaca dış dünya gerçek mi yoksa algıdan başka bir şey değil mi, her iki görüşte sonuçta ateiztlerce – hangi tarafı İslami kesim dillendirmişse – mutlaka eleştirilmektedir. Amaç yanlış- hata arama olduktan, gerçek, eşyanın hakikati aranmadıktan sonra da bu gibi yaklaşımlara cevap vermekte aslında gereksiz olmaktadır.

  İlk TV’ler renksiz idi çünkü renkli gözükmesi için ışığın saniyede belli oranda ve belli frekanslar arası gelmesi zorunlu idi. Zamanla bu bulunmuştur. Taklitçi teknoloji bile bu teknolojiye zamanla ulaşırken Allah’ın renk, koku, tat, şekil, işlev,… olarak farklı yarattığı ama birbiri ile uyumlu devam eden düzene işaret etmesi neden tuhaf karşılanır ki?

 

   Nahl 68-69:  Burada tanrının bal arılarına emrettiği ve onların da insanlar için şifalı içecekler, ballar yaptığı anlatılıyor. yorum: bal arıları, ballarını insan yesin diye değil, kış geldiğinde yeni oluşan larvaların (yavru arıların) beslenmesi için yaparlar. Ama insanoğlu her zamanki gibi bir vahşet örneği gösterir ve bu yavru arıların besinini onların elinden alır.

    Ayetin meali:  “ Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır” bu mealden yukarıdaki yoruma nasıl ulaşılır? Ayrıca ayette balı arı insan için yapar anlamı çıkarılsa bile balın tamamı alınsa idi ateistin iddiası doğru olabilirdi ama yavrular için “ Birinci kat arıya bırakılır ikinci kattaki – 8*8 formülü,  arı üreticileri bilir–  bal alınır zaten hepsini alsalar arı nesli biterdi. “ Yani arı görevini yerine getirir ama insanlara da hizmet eder. Balın özellik ve faydaları ortadadır. Firavun’un mezarındaki bal bile hala “ Kahvaltıda yenilebilecek “ özelliktedir. Kısaca balda ayetin işaret ettiği gibi birçok şifa bulunmaktadır. Ama ateistler ayete muhalif olacağım diye bal yemezlerse hiçte şaşırmam!

 

   Furkan 25: O gün beyaz bulutla gök yarılacak melekler yere inecekler. Yorum: 1- demek ki, melekler göğün üstündeler. Yine gök küre inancı. Bakın şimdiye kadar bu olgu karşımıza çok çıktı. bu dediğim gibi Aristo zamanından gelen bir düşündedir. en dış kürenin dışında her şeyi harekete geçiren bir tanrı vardır. ki buna benzer örnekleri kuranda da görüyoruz.

   O gün ama hangi gün? Ateist bunu açıklamadan, surenin ortasında ayeti alarak direk saldırmaya yeltenmektedir. Ayetin öncesi ve sonrasına bakınca bu ayetin yaşanan bu dünyadan değil, kıyamet gününden bahsettiği rahatlıkla görülür. “ O gün gök parçalanarak beyaz bulut kümelerine dönüşür ve melekler bölük bölük inerler.“ ayetin mali bildiğimiz kıyamet sahnesini anlatmaktadır. Bu arada ateist İslam dışı batı kaynaklı “ Deist ve panteist” görüşleri İslam’a yamamaya çalışarak en yakın batı kaynaklı ifade ile “Teist” İslam anlayışını bulandırmaya çalışmaktadır.
 

     Neml 18: Bir dişi karınca: "Karıncalar! Yuvalarınıza girin ki Süleyman ve ordusu farkında olmadan sizi ezmesin" dedi. yorum: karıncaların ve diğer böcüklerin algılamasal sınırlamaları nedeniyle insanları algılaması söz konusu değildir. Hele hele kendi aralarında konuşması, hatta insanların adlarını söyleyerek konuşması mümkün değildir. Matematik ve kuantum mekaniği de bilemezler.

    Hayvanlardaki 6. his insanlardan daha gelişmiştir.  Depremi önceden hisseden köpek-fare-kuşlar, hem de kuantum ve mühendislik vs okumadan, hayvanlar bulunduğu gibi karıncaların da güçlü bir ordunun toprakta oluşturacağı sarsıntıyı hissetmemesi mantık dışı olur. Hayvanlar arası iletişim konusunda ise artık sadece birkaç belgesel izleyen bile uzun bir konuşma yapabilecek düzeye gelir. Burada sadece tek soru işareti oluşturacak olan konu bir karıncanın Hz Süleyman’ın adını bilmesi meselesidir. Bu da bir balığın uçmasına inanmaktan – Evrim teorisi yani -  daha mantıklıdır. Günümüzde balinadan yunus balıklarına, fillerden maymunlara birçok hayvanın iletişim metodu yavaş yavaş çözülmeye başlanmıştır. Yatıcının dünyadaki elçisi peygamberlerin adlarının karıncalarca bilinmesi veya bazı peygamberlerin hayvanlarla iletişim yolunu çok önceden bulmuş olması hiçte yabana atılacak bir görüş değildir. Dünyayı pilotsuz, motorsuz, benzinsiz binlerce yıldır aynı yolda –Yörüngede- uçuran Allah (cc) için bu çok basittir.

 

   Kasas 71:  Allah geceyi size kıyamet gününe kadar uzatsaydı tanrıdan başka size ışık verecek hangi mabut vardır? yorum 1: geceyi uzatması demek, dünyanın durması demektir ki, dünya güneşe düşerdi, dolayısıyla insanların ışığa da ihtiyacı olmazı, çünkü ölülerin ışığa gereksinimi olmaz.  2- hadi diyelim ki dünyanın güneşe düşmesi de engellendi, güneş ışığı olmadığı için fotosentez ve dolayısıyla solunum durudur, insanlar yine ölürdü ve ışığa gereksinimleri kalmazdı.

      Bazı gök cisimlerinin sadece bir yüzlerinin hep gece bazılarının hep gündüz olduğundan haberi yok. Hem zaten ayet  “kıyamete dek”  diyerek ateistin dillendirdiği sona işaret ettiğini neden düşünemez bu önyargılı kafalar acaba?  Yüz binlerce yıl geçti artık ebedi gecelemeye- kıyamete hazır olun…- tabii ayet sadece bu manaya geliyor demek istemiyoruz ama ateistimizin mantık hatalarını göstermek amacı ile bunun üzerinde durduğumuzu özellikle ifade edelim… Zaten dünyanın donmasının durması kâinattaki dengenin sonu anlamına da gelmez mi yani kıyametin ve kıyametin göstergelerinden biri de  "fotosentez, solunumun durması" değil midir?  

 

   Müminun 80: Geceyle gündüzün birbiri ardına gidip gelmesi onun emriyledir. cevap: neden dünyanın dönmesi onun emriyledir demiyor da böyle diyor. Çünkü dünyanın döndüğünü bilmiyor.

  Kuran fen kitabı değildir. Ateist kendi istediği kelimelerle ayetin neden indirilmediğini soruyor, sanki o şekilde ayet inse ona itiraz etmeyecekmiş gibi. Gelelim ayete, eğer o dönemdeki insanların anlayamayacağı şeyler ile efendimiz dini tebliğ etse idi acaba İslam daha baştan yayılamadan bitmez mi idi? Düşünelim lütfen, Efendimizin hadisleri ve Kuran ayetleri ‘Açıkça’ dünyanın dönmesinden, mikroptan, ozon tabakasından, yüzey geriliminden vs bahsediyor. O’na Ebu Bekir bile inanmazdı o zaman. Kuran’da her döneme ait özel, ilahi kaynaklı olduğuna dair işaretler vardır. Ama zamanı ve insanların seviyesine göre ayarlanmış mesajlardır bunlar, zaman, bilgi şartlar olgunlaşmadan bu mucizeler çözülemez, detay “Kuran ve bilim” adlı çalışmamızda. Ayrıca Zümer 5. ayetteki Tekvir kelimesinden türemiş “yukevviru “ ayetini inceleyen dünyanın yuvarlaklığından nasıl bahsedildiğini görecektir: Ö dönemdeki insanlar ayetten ahiret ile ilgili mesaj alırken, kelime kökenine inenler bilimsel gelişme ile yeni anlamını da keşfetmektedirler. Gelelim ateistin iddialarına bir kere dünyamız yuvarlak değil geoit’tir, peki ayette bir tuhaflık var mı, hayır, orada Allah evrendeki düzene işaret etmektedir. Bu kainat düzeyindeki düzenden hücreye oradan atoma dalış yapan bilgece bakış Allah’a ulaşır ve O’na secde eder, ayette bunun bir vesilesi olacak düzenli işleyen gece gündüzü örnek veriyor.

 

   Lokman 10: O, gökleri gördüğünüz veçhile direksiz yaratmış, yere de sizi sarsmamak için sabit ve ulu dağlar koymuş, orada her çeşit yürüyen hayvan dağıtmıştır. biz gökten yağmur indirdik, her çeşit işe yarar ot bitirdik. yorum: göklerin direksiz oluşuna ve dağlara değinmiştik. Burada soracağım soru şu: işe yarar otların dışında işe yarmayan da bisürü ot var, bunlar ne için.

  Biz de cevaba yukarıda değinmiştir. Günümüzde zehirden ilaç yapılırken ateistin bakış açısına bakar mısınız? Bir ot direk insanın işine yaramıyorsa, o zaman insanın işine yarayan diğer canlının işine yarıyordur,  dolayısı ile insanın işine yarıyordur.

  Burada evrendeki uyuma birkaç örnek vermeden geçemeyeceğim:

  Avrupa’da dev mağaralarda milyonlarca yarasa birkaç gün içinde yavrular tam o anda Avrupa kıtasının bir ucundan diğer ucuna milyonlarca uçan böcek göç etmeye başlar, tam yavrulama ile göç aynı dönem ve aynı yere rastlar (!) Afrika’da geyikler yavrular tam o anda yerden taze otlar biter, tesadüf işte! Dengeye birkaç örnekte verelim, Amerika’da çiftçiler tarlalarındaki yılanlardan bıkarlar hepsini öldürürler, sonra ne mi olur, tarla farelerini korkutan ve öldüren yılanlar kalmayınca fareler tarlaları istila eder, çoğalır sonunda tüm ürünleri yer bitirirler. İlginç bir görüş ileri sürelim: Geyiklerin aslanlar sayesinde hayatlarına devam ettiğini ileri sürsek ne dersiniz? Hadi canım, zaten durmadan onları öldürüp yiyorlar bu nasıl olur dersiniz büyük ihtimal. Ama olayı azıcık detaylı inceleyince işin rengi değişir, aslanlar zayıf- hasta-yaşlı geyikleri yer, genç sağlıklı olanlara daha çok ot ve alan bırakır.

  Şimdi ateist ottan samandan bahseder ama bu evrensel dengeyi ve bu uyumu ayarlayanı görmez, bir d bilimsel (!) takılır.

 

  Yasin 40: Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir, her biri feleklerinde yüzerler. yorum: işte bu da güneş ve ayın ikisinin de dünya etrafında döndüğü anlamına gelen bir ayettir.

    Ateist bakış açısı ay ve güneşin aynı yörüngede olduğunu iddia eder bu ayetten hareketle, bakalım öyle mi?

    Öncelikle ay ve güneş kelimelerinden sonra geçen felek ( Yol, yörünge ) kelimesi 'marife' değildir yani  اَل :elif-lam takısı almamıştır. Arapçada marife; bilinen, meşhur şeyler için kullanılır. Ama ayette geçen felek kelimesi 'nekre' bir kelimedir, yani elif lam almamıştır. Yani bilinen bir yörüngeden bahsedilmemektedir ayette. Eğer ayet her iki gök cismi - Ay ve güneş - için tek yörüngeden bahsetse idi, yani bilinen ve tek bir yörüngeden, felek kelimesinin marife - اَل  -elif lam takılı - olacaktı ve o zaman ateistlere haklı olabilirdi ama ayetteki felek kelimesi marife değil nekre bir kelimedir. Ayette ay güneş dedikten sonra "küllün: Hepsi" kelimesi geçer yani bir daha iki gökcismini saymaz ve sonra yörüngelerinden bahseden ( Felek)  kelimesine sıra gelince nekre, bilinmeyen, ayrı bir yol-yörüngeden bahseder. Ama Arapça gramer bilmeyen ve tercümeye aktarılamayan bu incelik, sadece Türkçe mealden hata aramaya çalışan ateistleri böyle gülünç bir duruma sokmaktadır. Ayetteki tek ve nekre olan felek; bilinmeyen, ayrı, farklı yörüngeye işaret eder. Yörüngeleri aynı olsa idi ayetteki felek marife olurdu ve o zaman yörünge tek ve bilinen anlamına gelirdi ama 'Küllün; Hepsi, fi felekin; Kendi farklı yörüngelerinde' olduğu ayetle bizlere bildirilir. Ayet günümüzde yeni bulunan hem güneş hem ay'ın  yörüngelerine (Güneş sistemi, Samanyolu Galaksisi'nin merkezi etrafındaki yörüngede saatte 828.000 km. hızla hareket eder) işaret ederek ( Yasin 38-39 ) aslında Kuran'ın ilahi kaynaklığını da dünyaya ilan eder.

   Ayet hem güneş hem ay hem de gece gündüz’ün vuku bulduğu dünyanın kendi yörüngeleri olduğunu ifade ediyor. Ayrıca güneş ve aydan ayrı olarak gece gündüz düzenli olarak birbirini takip eder denilerek var olan düzene işaret edilmektedir. Ay ve güneşin uyumlu hareketi ve ayrıca gece gündüz arasındaki sıralama ile oluşan dengeye işaretten sonra ayet “Her biride” bir yörüngede yüzer buyurur:  Efendimizin gizli bir teleskopu yoksa bu ayetin bize zaten secde ettirmesi gerekirken ateist nasıl buradan küfrüne delil bulabileceğini zannetmesi şaşılacak bir mantık hastalığına işaret etmektedir: Ay hem kendi hem dünya, dünya hem kendi hem Ay’la güneşin, güneş hem kendi hem de etrafındaki gezegenlerle Samanyolu galaksisinin etrafında döner, Güneş bu dönümünü 250 milyon yılda tamamlar. Pardon ama bu kadar astronomi bilgisi içeren bir ayetten bir insan nasıl ateistlik delili çıkarmaya cüret edebilir?

 

   Bakara 22: O rabbiniz ki yeri size döşek, göğü de size yüksek bir tavan yapmış, Hicr 19: Biz yeri yaydık, üzerinde sabit dağlar bıraktık. Kaf 7: yeri nasıl yaydık. yorum: bu da yeri tepsi yapan bir başka ayet. Enbiya 31: yerin insanlarla sarsılmaması için yeryüzünde sabit dağlar yarattık, yeryüzünde geniş yollar vücuda getirdik ki gidecekleri yeri bulabilsinler. 

   Ayette geçen firaş; döşek kelimesi yeryüzü ile insanın ilişkisini anlatmak için kullanılmıştır. Allah yeryüzünü insanın rahatça yaşayacağı şekilde yaratmıştır. Dünya insanın evi imiş gibi rahatça yaşayabileceği bir yer olarak yaratılmış ve tüm detaylar ona  (İnsana) göre ayarlanmıştır. Yukarıda da değindik ayete, yerden topraktaki mineralleri bitkiler süzer bizim için ve yiyebileceğimiz kıvama ( Meyve sebze ) getirir, Hayvanlar bize hizmet için yaratılmıştır, inek otu süt yapar, tavuklar ise yumurta. Aynı çamuru elma tohumu elma, üzüm tohumu üzüm, karpuz tohumu karpuz yapar. Her biri ayrı renk, tat, koku, şekildedir. Ya göklerdeki ihtişam; Gezegenlerin itme çeme kuvveti ile oluşan denge, kara delikler, "İnsani İlke" (Anthropic Principle) ve "İnce Ayar" (Fine Tuning)kavramları, dört temel kuvvet -yerçekimi kuvveti, elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer kuvvet ve zayıf nükleer kuvvet- iletişimi ve dengesi, gezegenler arası mesafedeki denge... Hep bir düzeni işaret eder. İşin ilginci tüm bunlarda insanın hiç dahli yoktur, onun iradesi dışında tüm bu denge kurulmuş ve işlemektedir. Zaten bakara 22. ayetin devamı da :” gökten su indirip onun aracılığı ile size rızık olarak topraktan çeşitli ürünler çıkardı” diyerek anlatılmak istenene bir örnek verir. Yani asıl amaç uyum-denge: Kâinat kainat kitabını okuyabilmektir.  Diğer ayet ( Hicr ) yerin dağlara göre daha yayılmışlığına işaret ederken - ki bu ayeti yukarıda ele aldık, “Belirli bir ölçü” ifadesi ile yeryüzündeki dengeye yine işaret vardır, bu konuda herhangi bir belgesel izlenmesi ölçü-dengeyi hemen fark etmemize yeter de artar bile., ayrıca ayette -  Kaf suresi yerin yayılmasının ‘Nasıl’ olduğuna dikkat çekerek yine uyum- denge- düzene işaret eder.  Enbiya suresi ise dağların pek bilinmeyen işlevine dikkat çeker bu konu artık bilimsel olarak ispat edilmiştir. Tabiat kitabını okuyabilmek bir meziyet, alt yapı ve önyargısız olmayı gerektirir.

 

        Zariyat : 47-48  bu  ayeti anlamamızı kolaylaştırır:"...yeryüzünü de döşeyip  yaydık. bakınız biz ne güzel döşeriz."

         47. ayette.” Göğü gücümüzle biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz.” Diye bilimsel bir mucizeye işaret edilirken ( Kainat şişen bir balon gibi genişlemektedir) bir sonraki ayetten Kuran’ın bilim dışılığına delil bulabileceğini zanneden insanlara ancak ateist denebilir zaten! Allah Teala, bu yeryüzünü hayata beşik olsun diye hazırlamıştır. Ayette geçen "döşeme" sözcüğü, konfor rahatlık ve düzeni çağrıştırıyor. İşte yeryüzü de, insanoğlu için aynen bir beşik gibi rahat ve huzur yatağı kılınmış, herşey orada en ince ayrıntısı ile hayatın kolay olması ve sürmesi için takdir edilmiştir. "Ne güzel döşeyiciyiz." Anlatılmak istenenle- Ayetlerin öncesi ve sonrası bu konuları daha iyi anlamamıza yardımcı olur- anlamak istenen bazen farklı olabilmektedir arada kalanlara da ateist denmektedir.

 

  Araf 54: rabbiniz öyle bir Allah'tır ki yeri göğü altı günde yarattı. Benzer ayetler: yunus 3, hud 7: gökleri ve yeri 6 günde yarattı.

    Rahman suresi 29. ayeti incelediğimiz zaman gün  kelimesinin  bizim bildiğimiz 24  saatlik  zaman birimini ifade etmediği ortaya çıkmaktadır. “Kulle yevmin huve fi şe'nin” O Allah her gün yeni bir yaratmadadır, şeklinde bir tercüme yanlıştır. Çünkü evrende her ‘an’  yeni bir şey yaratılmakta, ortaya çıkmaktadır! O halde ayet “Allah her an yaratma halindedir.”   Şeklinde anlaşılmalıdır. Yani gün- yevm- kelimesi, an şeklinde anlaşılmalıdır. kısaca  gün " an " anlamında kullanılır. Kuran’da bir kelime tercüme edilirken genel olarak Kuran’da geçtiği yerler bir araya getirilmeli, genel olarak Kuran’da geçiş şekli belirlenmeli ondan sonra o kelimenin anlamı üzerinde yorum yapılmalıdır.

   Görecelik kuramı ve Big- bang teorisi göz önüne alındığında ayetlerin anlamları daha iyi anlaşılır. Big Bang anındaki enerji, evrensel saatin zaman akış hızını milyon kere milyon (1012) defa yavaşlatmıştır. Evren yaratıldığında, evrensel zamanın akış katsayısı -bugün algılandığı şekliyle- milyon kere milyon kat kadar daha büyüktü, yani zaman daha hızlı akmaktaydı. Dolayısıyla Dünya’da milyon kere milyon dakikayı yaşadığımız esnada, evrensel saat için yalnızca bir dakika geçmiş olur. 6 günlük zaman dilimi, zamanın göreceliği dikkate alınarak hesaplandığında, 6 milyon kere milyon (trilyon) güne denk gelmektedir. Çünkü evrensel saat, Dünya'daki saatin akış hızından milyon kere milyon daha hızlı akmaktadır. 6 trilyon günün karşılık geldiği yıl sayısı, yaklaşık olarak 16,427 milyardır. Bu rakam günümüzde evrenin tahmin edilen yaş aralığındadır. Diğer yandan yaratılışın 6 gününün her biri -bizim zaman algımızla- birbirlerinden farklı zamanlara karşılık gelmektedir. Bunun sebebi zamanın akış katsayısının evrenin genişlemesiyle ters orantılı olarak azalmasıdır. Big Bang'den itibaren evrenin büyüklüğü her ikiye katlandığında, zamanın akış katsayısı yarıya düşmüştür. Evren büyüdükçe, evrenin ikiye katlanma hızı da gittikçe artan bir şekilde yavaşladı. Bu genişleme oranı, Fiziksel Kozmolojinin Temelleri adlı ders kitaplarında anlatılan, dünyanın her yerinde yaygın olarak bilinen bilimsel bir gerçektir. Konu hakkında, Kuran'da gün kavramının kullanımı ile ilgili kısa yazıyı da okumanızı ayrıca tavsiye ederiz ( "Turan Dursun'a cevaplar" adlı çalışmamızın, Yaratılışın Altı Devresi adlı bölümünün ilk paragrafı )

  

    Rad 2: Gökleri gördüğünüz şekilde direksiz kaldıran Allah’tır.  Hac 65: Yerin üstüne düşmemesi için göğü o (Allah) tutar. Meğerki kıyamette onun izniyle düşmüş olsun.

    O dönemde  gök  dağların  üzerinde duruyor  düşüncesi hâkimdi. Kuran  bu  düşünceyi yıkmıştır. Dolayısı ile bilime aykırı değil, bilimsel bir ifadedir bu ayet. Gök sadece kıyamet günü yeryüzüne düşecektir ama ana kadar  bu  imkânsızdır. Düzen, ahenk, dengeye işaret edilmekte ancak kıyamet günü bu dengenin bozulacağı anlatılmaktadır.
 


    Hicr 14-15: biz onlara gökten bir kapı açsak, onlar da o kapıdan yukarı çıksalar yine inanmazlar. 

    Kuran'da ‘Kapı’ kelimesi toplumun refahı  için gerekli olanların geliş  yolu anlamında kullanılır, örneğin A'raf suresi 96. ayette " Onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık." buyrulur. En'am suresi 44. ayette de yine kapı kelimesi aynı anlamda kullanılmıştır. Kısaca kapı kelimesi mecazi bir ifadedir. Zaten Kuran’da mecaz kullanımı çok fazladır ve bu konu sitede” Kuran ve mecaz “ başlığı altında ele alınmıştır.

 

    Saffat 6: Yakın olan gökyüzünü yıldız donanmalarıyla donatan biziz. yorum: gökyüzü ve yakınlık. Gökyüzüne baktığımızda gerçekten de gök cisimlerinin bize yakın olduğu görülür. Hele bazı geceler ayı tutabileceğinizi sanırsınız. Ama aslında gökyüzü inanılmaz derinlikte yani uzaklıktadır. Bize en uzak Quasarın (bir gök cismi) en azından 12 milyar ışık yılı uzakta olduğunu biliyoruz. Ayrıca yere yakın kısımı değil tüm evren yıldızlarla doludur, en yakında (4 bin ışık yılı)  da en uzakta da (12 milayr ışık yılı) yıldızlar vardır.

    Yakınlık tamamda neye göre yakınlık; neden dört bin ışık yılı uzak değil neden 12 milyar ışık yılı uzak.  Belki de 50 milyar ışık yılı asıl uzak olandır! “Tüm evren yıldızlarla doludur “ derken evreni ateistimiz 12 milyar ışık yılına sığdırdığının farkında mıdır acaba? Ayrıca artık 14 milyar ışık yılı mesafe görünür olmuştur bunu da ekleyelim. Peki ama bu nerede son bulacaktır, sınırı neresidir, bunun cevabını kim bilebilir ki? Ama ateistin asıl hatası şu anki bilgisi kesin bilgi kabul edip Kuran’ı onunla yargılamaya çalışmasıdır. Ben eminim ki 50 milyar ışık yılda bile yılsız olabilir ama asıl soru asla unutulmamalıdır, evren – Atıyorum – ya  500 milyar ışık yılı ise ne olacak. Ya karanlık ( Yıldızsız ) sınırın başlangıcı 50 sene sonra bulunacaksa! “İnanılmaz” denen derinlik- uzaklık neden 12 sayısı ile sınırlandırılmaktadır, illa Kuran’a zıt olacağım derken bu ne ikilem neden? Yani bilimi tekeline alıp, kural – usül tanımadan Kuran’a saldırma güdüsü ile ortalığı toz dumana boğma gayreti sadece düşmanlık, subjektivite ve cahillikle açıklanabilir. “Bilim yanılmaz mı?” adlı çalışmamızda bu konuya takviye bilgi olarak tavsiye edilir.

    Dünyanın çevresindeki galaksi, hatta belki de nebulalar hep yıldızlarla donanmıştır bu ortadadır ve bunu donatan da Allah’tır. Ama göz ardı edilen yakın gök dışında kalan uzak âlemde yıldızlar yoktur! İşte ipucu, astronomi ile ilgilenenlere Nobel ödülü kazandıracak bir ipucu! Ayrıca ayette yakın gökyüzü dendiğine göre ateistin iddiası otomatikman çürümektedir yani gökyüzünün Kuran’a göre yakın olduğu iddiası. Çünkü ayete göre yakın gökyüzü olduğuna göre demek uzak gökyüzü  de var ki yani, elini uzatınca tutulamayanlardan yani yakınından da bahsetmiş yüce yaratan.

   Lokman 10: O, gökleri gördüğünüz veçhile direksiz yaratmış, yere de sizi sarsmamak için sabit ve ulu dağlar koymuş, orada her çeşit yürüyen hayvan dağıtmıştır. Biz gökten yağmur indirdik, her çeşit işe yarar ot bitirdik.

      Dağların görevi: Kuran'da dağların önemli bir jeolojik işlevine dikkat çekilmektedir: Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık.( Enbiya, 31) dikkat edilirse ayette, dağların yeryüzündeki sarsıntıları önleyici özelliğinin olduğu haber verilmektedir. Kuran'ın indirildiği dönemde hiçbir insan tarafından bilinmeyen bu gerçek, günümüzde modern jeolojinin bulguları sonucunda ortaya çıkarılmıştır. Dağların sadece yüzey yükseltileri olmadıklarını, dağ kökü adı verilen kısımları ile kimi zaman kendi boylarının 10-15 katı kadar yerin altına doğru uzandıklarını fark edilmiştir. Bu özellikleriyle dağlar, tıpkı bir çivinin ya da kazığın çadırı sıkıca yere bağlamasına benzer bir role sahiptir. Örneğin zirvesi yeryüzünden yaklaşık 9 km yukarıda olan Everest dağı'nın 125 km'den fazla kökü vardır. ABD Bilim Akademisi eski başkanı Frank Press'in, dünya çapında pek çok üniversitede ders kitabı olarak okutulan Earth (Dünya) adlı kitabında, dağların kazık şeklinde oldukları ve yeryüzüne derinlemesine gömülü oldukları ifade edilmektedir. Bu aynen Kuran’da da geçer: “Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık?” ( Nebe, 6-7)

  Ayrıca Dünya'nın kendi ekseni çevresindeki dönüş hızının çok yüksek olmasından ötürü, yüzen plakalar eğer dağların sabitleştirici etkisi olmasaydı, hareket halinde olacaklardı. Böyle bir durumda yeryüzü üzerinde toprak birikmeyebilir, toprakta hiç su depolanmayabilir, hiçbir bitki filizlenmeyebilir, hiçbir yol, ev inşa edilemeyebilirdi; kısacası dünya üzerinde hayat mümkün olmayabilirdi. Ancak Allah'ın rahmetiyle dağlar tıpkı çiviler gibi görev yaparak, yeryüzündeki hareketliliği büyük ölçüde engellerler. Görüldüğü gibi, modern jeolojik ve sismik araştırmalar sonucunda keşfedilen dağların çok hayati bir işlevi, yüzyıllar önce indirilmiş olan kuran-ı kerim'de Allah'ın yaratmasındaki üstün hikmete bir örnek olarak verilmiştir. “Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı.” ( Lokman, 10)

 "Göğü yükseltti ve dengeyi koydu" ( Rahman 7) ayet atmosferdeki dengeye işaret ederken, “Allah gökleri ve yeri yok olmasınlar diye tutuyor.” ( Fatır, 41) ayeti de bu dengenin inceliğine işaret etmektedir. Mesela yeryüzünün dönüş hızı artarsa atmosfer dağılır, yavaşlarsa homojenlik bozulur, çünkü arka yüzdeki atmosfer toprak tarafından emilirdi. Yerçekimi eğer daha güçlü olsaydı, Dünya atmosferi çok fazla amonyak ve metan biriktirir, bu da yaşam için çok olumsuz olurdu. Eğer daha zayıf olsaydı, Dünya atmosferi çok fazla su kaybeder, canlılık mümkün olmazdı. Dünya'nın kendi çevresindeki dönme hızı eğer daha yavaş olsaydı Gece gündüz arası ısı farkları çok yüksek olurdu. Eğer daha hızlı olsaydı Atmosfer rüzgârları çok çok büyük hızlara ulaşır, kasırgalar ve tufanlar hayatı imkânsızlaştırırdı. Dünya'nın manyetik alanı eğer daha güçlü olsaydı: Çok sert elektromanyetik fırtınalar olurdu. Eğer daha zayıf olsaydı Güneş rüzgârı denilen ve Güneş'ten fırlatılan zararlı partiküllere karşı Dünya'nın koruması kalkardı. Her iki durumda da yaşam imkânsız olurdu. Ozon tabakasının kalınlığı eğer daha fazla olsaydı Yeryüzü ısısı çok düşerdi.  Eğer daha az olsaydı Yeryüzü aşırı ısınır, Güneş'ten gelen zararlı ultraviole ışınlarına karşı bir koruma kalmazdı.

   Fizikçi Dr. Karl Giberson: “Son 40 yıldır, fizik ve kozmolojideki gelişmeler bilim sözlüğüne "tasarım" kelimesini geri getirdi. 1960'ların başında fizikçiler, insan hayatı için açıkça "ince ayar" yapılmış bir evrenin örtüsünü açtılar. Evrende hayatın var olmasının, kesinlikle olanaksız ve kusursuz bir dengedeki fiziksel faktörlere bağlı olduğunu keşfettiler.” (K. Giberson, "The Anthropic Principle", Journal of Interdisciplinary Studies, c. 9, 1997, ss. 63-90, Steven Yates'den cevap, ss. 91-104 ) İngiliz astrofizikçi Prof. George F. Ellis: “ (Evrendeki) bu kompleksliği mümkün kılan kanunlarda hayret verici bir ince ayar görünüyor. Evrende var olan bu kompleksliğin gerçekleşmesi, "mucize" kelimesini kullanmamayı çok güçleştiriyor.” (F. Bertola, U. Curi, The Anthropic Principle: Laws and Environments, Cambridge University Press, 1993, s. 30 )

  “Big Bang'in ardından gerçekleşen genişleme hızı eğer milyar kere milyarda bir oranda (1/1018) bile farklı olsaydı, evren ortaya çıkamazdı.” ( Paul Davies, Superforce: The Search for a Grand Unified Theory of Nature, 1984, s. 184.  Stephen Hawking, A Brief History Of Time, Bantam Press, London, 1988, ss. 121-125)

  Moleküler biyolog Michael Denton: “Eğer yerçekimi kuvveti bir trilyon kat daha güçlü olsaydı, o zaman evren çok daha küçük bir yer olurdu ve ömrü de çok daha kısa sürerdi. Öte yandan, eğer yerçekimi kuvveti birazcık bile daha güçsüz olsaydı, hiçbir yıldız ya da galaksi asla oluşamazdı.” (Michael Denton, Nature's Destiny, The Free Press, New York, 1998, ss. 12-13)

  Michael Denton, Nature's Destiny: “Galaksimizde yıldızların birbirlerine ortalama uzaklıkları 30 milyon mildir. Eğer bu mesafe biraz daha az olsaydı, gezegenlerin yörüngeleri istikrarsız hale gelirdi. Eğer biraz daha fazla olsaydı, bir süpernova tarafından dağıtılan madde o kadar dağınık hale gelecekti ki, bizimkine benzer gezegen sistemleri büyük olasılıkla asla oluşamayacaktı.” (Michael J. Denton, Nature's Destiny, The Free Press, New York, 1998, s. 11)

        “ Bunlarda aklını çalıştıran bir topluluk için elbette deliller vardır. “ ( Rad, 4 )

       
 

   Neml, 88:  “Dağları yerinde duru görürsün.” derken, Enbiya, 31. Ayette, “ Yeryüzünde onları sarsmasın diye sabit dağlar yarattık.” denmektedir. Bu bir çelişkidir. 

  Neml, 87 ayet bize bu dağların hareket zamanını bildirmektedir: “ Sur’a üfürüldüğü gün…” Ayrıca kıtaların hareketi ile ayeti açıklayanlar da vardır ki bu da bilime aykırı değildir: Kıtalar hareket ettiği için dağlar da hareket içindedir, kıtaların içindeki dağlar da depremlere engel olur.

 

     Burada unutulmaması gereken bir şey de, insanlar evrenin böyle 6 günde oluşmadığını bilimsel olarak ispatladıkları  zaman, dincilerin buradaki "gün" kelimesini "evre, aşama" olarak yorumlanması gerektiğini söylemeleridir. peki soruyorum 1400 senedir neredeydiniz ey dinci kardeşler. neden bilimsel gerçekler ortaya çıktıktan sonra piyasaya çıkıyorsunuz. ben ne anlıycam bu kitabın üstünlüğünden o zaman. bundan 500 sene önceki adam evrenin 6 günde yaratıldığını sanıyordu. nolcak şimdi.

   O zaman insan  iyi- temiz dürüst biri ise yine cennete gidecek,  kötü ise de cehenneme gidecekti. iyi biri olmak için  fen kitabı gönderen bir  yaratıcıyı mı beklemek gerekiyor? İlla Bilim diyorsa bu zat, o zaman “Müslüman ilim öncüleri” adlı dosyamıza bakabilir.

  Buyurun sayın ateistler işte size” İlmin bulamadığı” iki ayetten ilmi mucizeler: Yakın gök dşında yıldz yok ve eşya nakli gerçekleşecek. Ama ateist bilimsel ispatlanmadan bunları kabul etmez, ispatlanınca da daha önce neden söylemedi der.

   Ayrıca ateist 1400 sene önceki insanları düşüneceğine kendini düşünse ya!
 

 

  Bakara, 117. Ayet, “ Allah ol deyince olur.” Derken, Kaf, 38. Ayette de gök ve yerin 6 günde yaratıldığı belirtilir. Evrenin oluşumu milyonlarca yıl sürmüştür.

 Bakara, 117. Ayette, “kun fe kâne” yani; ‘ol dedi ve o da oldu.’ Şeklinde, mazi ( Geçmiş zaman sıgası ile ) geçmez. Arapçası, “ kun fe yekûn” şeklinde, muzari ( Geniş, şimdiki ve gelecek zaman) sıgası ile geçer. Muzari fiil, aşamalar içeren bir süreci ifade eder. Yani ayetin meali, “Allah ol deyince oluş sürecine girer.” şeklindedir.


 

   Fussilet 38: Rabbinin nezdinde bulunan melekler usanmayarak gece gündüz daima onu tespih ve tenzih ederler. yorum: gece ve gündüz güneşin dünya veya başka bir gezegen üzerindeki etkisidir. Yani gece de gündüz de gezegenlerde geçen olaylardır. Meleklerin gece ve gündüzle bir alakası yoktur. Yoksa cennette de mi güneş var da bazen gece bazen gündüz oluyor.  

   Rabbinin yanında deyince ateistimiz cenneti anlıyor. Allah’ı cennete sığdırdı adamımız. Burada biz anlayalım diye Allah kıyas yapıyor. Sız ibadet etmeseniz de sizin günlerinizle kıyaslayınca rab  olan yüce yaratıcıyı gece gündüz tesbih edenler var. O’nun sizin ibadetinize ihtiyacı yok, asıl sizin O’na ibadet etmeye ihtiyacınız var deniyor. Bu arada hatırlatalım cennette değil ama cehennemde güneş ar, konu sitemizde ele alındı.

 

    Kaf 6: üzerindeki göğe bakmıyorlar mı ki? Onu nasıl bir kudretle bina ettik, nasıl donattık? On da hiç bir yarık göremiyorlar mı? yorum 1: şimdiye kadarki ayetlerin bazılarında belirttiğim çoğunda belirtmediğim bir husus da "Bunda bir kudret, bir nişan görmüyorlar mı?" şeklinde ifadeler var. ya cahil bir adam, göğe bakar, neyin nasıl olduğunu bilmez, biri çıkar der ki, işte bunlar Allahın nişanıdır, daha neden inanmıyorsun. burada adamın vereceği iki cevap vardır. a) ne malum, onun yaptığı. ki nedense birçok insan, şu andaki Müslümanların hepsi dahil bu soruyu soramıyorlar. b) vay beee, doğru. işte bu da tipik bir cahil davranışı hemen kanıyor. Muhammed döneminde inananların çoğu b şıkkını uygulamışlar, çünkü adamlar bu sorularına cevap arıyorlar ve cevabı veren tek kişi var, Muhammed, ama nasıl olduğunu ise hiç anlatmıyor.

   İyide ne malum Allah’ın yaratmadığı. Evet, buyur sen “ Allah’ın kâinatı yaratmadığını, daha doğrusu kâinatın yüce ve ilim sahibi bir yaratıcı tarafından yaratılmadığını ispat et.” Evet, binlerce yıldır tanrısız birçok fikir ileri sürüldü, ama hiç biri bilimsel bir temele oturulamadı. Ama Big- bang, akıllı tasarım, Quantum, İzafiyet vs birçok teori hep bir akıllı ve amaçlı bir yaratılışa ulaşmaktadır. “ Allah’ın varlığının delilleri” dosyamız konuyu ele almaktadır.

  Orada bir düzen varsa düzeni koyan vardır, bu sonuca ulaşmak için fazla âlim olmaya gerek yok, azıcık akıl ve ateist bakış açısı olmaması yeterli. Bu arada yüce Allah’ın Kuran’da buyurduğu gibi “Kulları içinde ise Allah'tan ancak alim olanlar 'içleri titreyerek-korkar'. (Fatır, 28) İlim bizi yaratana, Kuran’a götürür “ Kuran’ın emirleri ve hümanizm” adlı yazımız bu konuya değinir.

  “Bilimin bir anlam kazandığı ve bana zevk verdiği anlar; kendi kendime 'İşte bu Allah'ın yaratması" dediğim anlardır. “ (Dr. Henry Fritz Schaefer, Schaefer, Georgia Üniversitesi'nde kimya profesörü ve Kuantum Kimya Merkezi'nin direktörüdür, http://id-www.uesb.edu/fsef/lıbrary/johnson/cht.html

 

  Paul Davies (Astrofizikçi): “Bana göre bütün bunların arkasında çok güçlü bir delil var. Öyle görünüyor ki biri doğanın rakamlarını, evreni yaratmak için hassas bir ayara oturtmuş.Fizik kanunları son derece saf bir tasarım ürünü görünüyor. Evrenin bir amacı olmalı. “ ( Paul Davies, Superforce, s. 243)  Alan Sandage (Astronomi Alanında Crawford Ödülü Sahibi): “Ben böyle bir düzenin bir kaostan çıktığını oldukça ihtimalsiz buluyorum. Düzenleyici bir prensip olmalı. Tanrı bana göre, esrarengiz fakat varlık mucizesinin neden hiçbir şey yerine bir şeyler var olduğunun açıklamasıdır.” (Hugh Ross, The Creator and the Cosmos, 160 )  Fizikçi Isaac Bashevis Singer. "Her saati yapan bir saatçi vardır."( http://www.arn.org/johnson/revolution.htm )  Tıp Prof.’u Malcolm Daneken Wintis “Fiziki metotları kullanarak diyebiliriz ki bütün esrarengizliğiyle beraber gökler ve yeryüzü, değişik şekilleriyle insan hayatı ve en sonunda çok yüce kapasitesiyle insanın kendi varlığı... Bütün bunların kendiliğinden ve tesadüfen meydana gelmiş olmasını düşünmek kadar karmaşık ve anlamsız bir düşünce olamaz. Öyleyse, evrene hükmeden bir zeka bulunmaktadır. Bütün bunların ardında bir Yaratıcı vardır.”  (John Marks Templeton, Kenneth Seeman Giniger, Spiritual Evolution - Scientists Discuss Their Beliefs, Templeton Foundation Press, Philedelphia &, London, s.3)                                       

 

  Nobel ödüllü William Phillips: “Allah, bize içinde yaşayabileceğimiz ve keşfedebileceğimiz muhteşem bir dünya verdi.” (John Marks Templeton, Kenneth Seeman Giniger, Spiritual Evolution - Scientists Discuss Their Beliefs, s.14 )

 

  Prof. Will Draper: “Şurası muhakkaktır ki, gerek üstümüzdeki olağanüstü gökyüzünde olsun, gerek bize göre altımızdaki yeryüzünde olsun, herşeyde bir plan ve bir amaç vardır. Bu maksadı ve planı meydana getiren bir kuvvetin, yani sonsuz Yaratıcı'nın, varlığını inkara kalkışmak, akıl ve mantık kurallarıyla çelişir.” (John Marks Templeton, Kenneth Seeman Giniger, Spiritual Evolution - Scientists Discuss Their Beliefs, s.14)

   Prof. Irrel Chister Rex: “Kainatın oluşunu açıklayan ve ona hükmeden kanunları belirten modern teoriler, Allah fikrinin dışında bir düşünceyle ortaya konduğu zaman, son derece karmaşık ve girift bir karanlık çıkmaza girerler.” (John Clover Monsma, The Evidence Of God In Expanding Universe (Genişleyen Evrende Allah'ın Varlığının Delilleri), s. 216-217  )

   Günümüzün en tanınmış gök bilimcisi olan Dr. Allan Sandage, sonradan dini kabul eden  Dr. Allan Sandage: “Beni bu sonuca götüren, dünyanın bilimle anlaşılamayacak kadar karmaşık olmasıydı. Var oluşun sırrını anlayabilmem ancak imanla mümkün.” ( Newsweek, 20 Temmuz 1998, s.46)

   Ünlü İtalyan bilim adamı Enrico Medi : “Uzayın ve zamanın dışında tüm varlıkların sahibi olan ve tüm varlıkları bu şekilde yaratan bir sebep var... Ve bu Yaratıcı Allah'tır. “ (II. Internatıonal Cathechetıcal Congress Of Rome, 20-25/09/1971, Roma, Stadium, (Bu kongre ile ilgili tutanakların 449-450. sayfaları.) http://www.its.caltech.edu/~newman/sci-cp/sci85073.html)  


   Liste ateistleri çok üzecek kadar uzun, kesiyoruz.

  Allah ne diyor bak göğe, çatlak görebilir misin? Şimdi göğü incelemek için illa astronot olmaya gerek var mı? Gezegenler, yıldızlar, Yağan yağmur, kar taneleri… Tüm bunlar ayetin belirttiği “kudretli” yaratıcıya ulaştırmaz mı insanı? İşin içine dalan, uzay, galaksi, nebula, zaten secde eder, o ayrı konu!

 
   Gökte yarık yok, diyor. yarık, ancak katı bir cisimde olur. bu ise göğün katı,sınırlı bir şey olduğunu gösteren en bariz ayet bence.

     Gökte yarık yok ama galiba ateistte biraz çatlaklık var. Allah yarık derken, ‘Hata, eksik, noksan ara’ bulamazsın buyuruyor, kelimeni mecaz ifade ettiğini anlamamak için illa yarığı belli kafalarda mı aramalıdır? Birisine “ Çatlak kafalı “ desek bu tür ateist kafa emimin kafada çatlak aramaya çalışır.

 

                                        

                     27 Temmuz 1998 sayılı "Bilim Allah'ı Buluyor" başlığıyla kapağı.

 

  

   Mülk 19: O kuşları havada tutan yanlız esirgeyendir. yorum: yooo, kanatlarındaki hava kesecikleri sayesinde kuşlar havada kalır.

     O kuşu o  özellikte  yaratan kim peki?  Uçaklar  şans eseri mi bulundu. Binlerce yıl ve uzun denemeler, örnek alınan kuşlar sayesinde olmadı mı? Kuş beyinli bir yaratık nasıl uçtu acaba? Bu konuda “ Allah’ın varlığının delilleri” ve “ Evrim” isimli konulara bakılabilir. Kuşların doğuştan zahmetsiz bu yetenekle ve biz de onları örnek alalım diye yaratılmaları ancak Allah’ın rahmetinin delilidir. Zaten ayetin sonunda Allah’ın rahmet sıfatına işaret edilmesi de boşuna değildi!

  

   Kıyamet 9: Güneş ve ay birleştiği zaman. yorum: böyle bir şeyin olması dünyanın da güneşle birleşmesini gerektirir, çünkü ay dünyanın bir uydusudur, ancak dünya güneşle birleşirse ay da birleşir. Ama Muhammed bunu bilmiyordu, ikisinin de dünya etrafında dönen birer cisim oluğunu sanıyordu. Her neyse, güneş ile dünya birleşirse bundan daha büyük kıyamet mi olur daha, ama Allah daha saymaya devam ediyo, yıldızlar düştüğü zaman, yürüdüğü zaman.

   İnsan ateist olabilir ama tarafsız ve bilimsel bakmalı olaylara. Kıyamet 8. Ayet “ Ay karardığı zaman” diyor. Yani Ayın güneşten aldığı ışığı artık yansıtmayacak. Çünkü surenin adından da anlaşılabileceği gibi mevzu bahis olan konu kıyamet anıdır. Artık kıyamet kopmuş, dengeler bozulmuştur, Ay-güneş-dünya-yörünge vs kavramları son bulmuştur. Nasıl ki denizden bir damla deniz hakkında bilgi verirse, sadece ay’ın görevini yapamaması aslında tüm denge- ayarların bittiğinin göstergesidir. Biten denge ortamında “uydu, yörünge” aramak ancak ateizmle açıklanabilir. Ayet devam ediyor, ateistin olması gereken ama ayette geçmiyor dediklerine, “sığınacak herhangi bir yer yok” diyor ayet çünkü dünya da bitmiş! Zaten Kuran’daki diğer kıyamet alametlerine de bakınca kıyametin evrendeki dengeler zincirinin bozulması ile vuku bulacağı rahatlıkla görülebilir.

Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı,Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı, Ve insan: "Ona ne oluyor?" dediği zaman.  O gün yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle haberlerini anlatacaktır. (Zilzal, 1-5) , Sûr'a bir tek üfleme üflendiği, Arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp şiddetle birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, İşte o gün olacak olur. O gün gök yarılmış, sarkmıştır. (Hakka, 13-16) , O gün Sûr'a üflenir, bölük bölük gelirsiniz. Gök de açılmış, kapı kapı olmuştur. Dağlar yürütülmüş, serap olmuştur. (Nebe, 18-20), Dağlar serpildikçe serpildiği Dağılıp toz duman haline geldiği (Vaki'a, 5-6), O gün gök erimiş bir maden gibi olur. Dağlar da erimiş renkli yün gibi olur. (Mearic, 8-9), Göğü, kitab dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi, katımızdan verilmiş bir söz olarak onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu biz bunları yaparız. (Enbiya, 104), (Ey Muhammed!) Sana dağlar(ın kıyametteki durumunu) sorarlar, de ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak." "Böylece yerlerini dümdüz boş bir halde bırakacak." "Orada ne bir çukur, ne de bir tümsek göreceksin." (Taha, 105-107)

 

 

   Naziat 27-30: Sizi mi yaratmak güçtür yoksa göğü mü. Allah onu bina etti, onun yukarı tarafını kaldırdı. onu dürüst yaptı. gecesini karanlık, gündüzünü aydınlık etti.   yorum:1- fussilet 9-13te önce yeri yaratmıştı, burada önce göğü yaratmış. çelişki!

    Naziyat ve Fussilet suresinde geçen ifadelerden yola çıkarak şunu rahatlıkla ifade edebiliriz: Yerler ve göklerin yaratılmasında bir  sıralama yoktur. İkisi de aynı anda yaratılmıştır. Enbiya suresindeki bir ayette  şöyle bildirilmektedir: “O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer,  birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık. ( Enbiya, 30) görüldüğü hem gök hem de yer birlikte vardı. Yaratılışlarında bir sıralama olmadığı gibi bir de birlikteyken ayrılma söz konusu olmuştur. Zaten diğer ayetler de dikkatli okunduğunda böyle bir sıralama yapılmadığı görülecektir. İlk önce Fussilet suresindeki ayetlere bakarsak bunu daha iyi görebiliriz. Orda ( Yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı  ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları dört günde takdir etti.  Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: " İsteyerek veya istemeyerek gelin." ikisi de: "isteyerek (itaat ederek)   geldik" dediler. ( Fussilet, 10-11) 10. ayete bakarsak yerin yaratılmasından söz edilir. 11. ayette ise  “Sonra duman halinde göğe yöneldi” ifadesi vardır. Yani burada göğün daha sonradan yaratılması söz konusu değildir, gök zaten vardır olan “duman halindeki göğe” yönelmedir. Eğer 11. ayete bakarsanız konu şöyle devam eder: Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)'ın takdiridir. ( Fussilet, 12)  Burada duman halinde var olan gök yerin yaratılmasından sonra 7 kat gök olarak tabaklandırılmasıdır. Yeni bir yaratılış söz konusu değildir. Sadece düzenleme söz konusudur. Şimdi atmosferin oluşumuyla ilgili bilimsel teorilere bakarsak bu ifadenin onunla örtüştüğünü de görürüz. Sadece şunu söyleyeyim, atmosferin ilk başta duman halinde olması daha sonradan tüm atmosferin 7 değişik katman şeklinde şekillendiğini bilimsel bazda  zaten ifade edilmektedir. Şu anda atmosferimizde ayette bildirildiği gibi 7 ayrı katmandan oluşmuştur. Bu ayetlerdeki anlatımlar bilimsel gerçekler açık bir şekilde ifade edilmektedir. Naziat suresindeki ayetlere bakarsak da benzer bir durum olduğunu görürüz. Burada  göğün yaratılmasından bahsedilir. Bunlar anlatıldıktan sonra ise yer ile ilgili şöyle bildirilir:  'Bundan sonra da yeryüzünü düzenledi.'( Naziat, 30) Burada da yerin yaratılmasından söz edilmez. Zaten yer vardır, burada söz edilen yerin düzenlenmesidir. Yani bir yaratılış yoktur. Naziat ve Fussilet surelerindeki ayetlerde anlatılan yer ile gökler birlikte yaratılmıştır. Daha sonra da yer ve gök düzenlenmişlerdir. Fussilet suresinin 11. ayetinde yerlerin ve göklerin birlikte hareket etmesi “Böylece ona ve yere dedi ki: "İsteyerek veya istemeyerek gelin." ikisi de: "isteyerek (itaat ederek) geldik" dediler.” şeklinde ifade edilmiştir. Yine yerin ilk oluşumuyla ilgili bilimsel çalışmalara bakılırsa, tüm kıtaları birlikte tek bir kara parçası olduğu daha sonra karaları oluşturan tabakaların hareket ettiği, bu hareketler sırasında kıtaların birbirinden uzaklaşarak yeryüzünde yayıldığı, dağların zaman içinde şekillendiği anlatılır. Yerin yayılmasıyla: Yeri de biz döşeyip-yaydık; ne güzel döşeyici(yiz) ( Zariyat, 48) Bu ayette de bu bilimsel gerçek ifade edilmektedir. Görüldüğü gibi iki grup ayette göklerin ve yerin yaratılmasının birbirinden önce ya da sonra yaratıldığı söylenmez. Burada bahsedilenler yaratılmış olan göğün ve yaratılmış olan yerin düzenlenmesidir. Bu düzenlenme de tıpkı bilimsel araştırmalar sonucunda ortaya çıkan gerçeklerde de söylendiği gibi oluşmuştur. Bu ayetler de bırakın çelişki olmasını, ancak son yüzyılda ortaya çıkan bilimsel gerçekler açıkça ifade edilmektedir.


  

     Tekvir 2: Yıldızlar döküldüğü zaman. yorum: dünyaya dökülen bir yıldız, vaaaaaw. 

Ayette kıyamet sahnesi var ne dökülmesi yahu. Üç  tefsirden üç meal:   

1-     Güneş katlanıp dürüldüğünde 2-yıldızlar bulandığında 3- dağlar yürütüldüğünde

      2-   Güneş dürüldüğü zaman 2- yıldızlar kararıp dağıldığı zaman 3- dağlar sökülüp dağıldığı zaman 

3-      Güneş, köreltildiği zaman, 2 yıldızlar, bulanıklaşıp-döküldüğü zaman, 3 dağlar, yürütüldüğü zaman, 

      Kıyamet anında ay-güneş ve dünyadan üç ‘Ayrı’ sahne. Olay bu!  İyiki ateist güneş için "Durulup dünyadaki bir çöplüğe atıldı ,“ demedi.

 

     İnfitar 1: Gök yarıldığı zaman. Tarık 2-3:  Sabah yıldızı nedir bilir misin? O, parlak bir yıldızdır. Yorum: hayır, o Venüs gezegenidir.  Eski insanlar onu parlak olduğu için yıldız sanmışlardır, Muhammed dâhil.

    Allah Allaaah, ayette  açıkça yıldız kelimesi geçiyor, o halde  bahsedilen bir yıldızdır. Sabahyıldızı olabilir deniyor  tefsirlerde. Ama yazarımız illa hata bulacak ya onu önce gezegen ilan ediyor sonra da “ O gezegen  idi ama Muhammed  onu yıldız sandı “ diye birde Hz. resulü suçluyor.


 
   Şems 3-4: Güneşe parlaklık veren gündüz hakkı için, güneşi örten gece hakkı için. Yorum: bir kere gündüz de gece de güneşin sayesinde olur. Güneşten bağımsız şeyler değillerdir.

    Bunu herkes bilir ama edebi- sanatsal mesajı anlamak herkesin harcı değildir. O halde ayet neden gece ile karanlık ve gündüz ile aydınlık üzerinde duruyor ve güneşi arka plana atıyor? Onlara – Gündüz ve geceye – dikkat çekiyor?  Ortada bir edebi sanat var.  Ayet olayları tersinden ele alarak dikkatleri üzerine çekiyor ve sonra asıl mesajı veriyor: 9. ayet: “ Kendini arıtan saadete ermiştir!  Gece –kötülük –karanlık ve gündüz – iyilik-aydınlık -  arasında kalan ey insan, ancak arınır- temizlenir isen  kurtulursun!  Zaten önceki ayette “Sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene andolsun ki, “  buyrulur. Amaç iyi kotu- gece, gündüz – karanlık-aydınlığa dikkat çekip asıl mesaja insanları odaklandırmak ve sonra vurucu kelimeyi vermektir: “Arınmak “  Anlayana tabii. Bu tür dikkat çekici kelime, cümlelerden sonra aıl mesajı insanlar sunmak Kuran’ın uyguladığı metotlardandır. Tefsir usulünü bilmeden ayet yorumlamak ateist yazar gibi cahilce sonuçlara insanları ulaştırabilir.

 

   Kuran'da Nahl suresinde bal toplayan arıları dişi olarak nitelendirir.

  Nahl Suresi'nde (68-69. ayetler)] bal yapan arı için hep dişi kalıpları kullanılır.

“Ev edin” anlamında, اِتَّخَذِي ;“Her türlü meyvelerden ye” manasında كُلِي ; “Rabbinin yollarına gir” manasında اُسْلُكِي kelimesi, hep dişi kalıpları kullanılmıştır. “Bal onun karnından çıkar” ifadesindeki “onun” zamiri,  dişiye işaret eden هَا ile ifade edilmiştir. Bal yapan tüm arılar dişidir ve bu son üç yüz yılda yapılan araştırmalarla ortaya çıkan bir gerçektir. Halbuki bu bir detay olarak Kuran'da 1450 sene önce geçer. Bu son üç yüz yılda yapılan araştırmalarla ortaya çıkan bir gerçektir. Halbuki bu bir detay olarak Kuran'da 1450 sene önce geçer.

  

 

 

  Konuyu tarafsız bir yaklaşımla Kuran'ı inceleyen batılı bir oryantalist sözü ile bağlayalım:

  "Kuran'ı bir kaynak, bilimlerin başı olarak bulmak bizi şaşırtmamalı. Kuran'da gökler ve yerle, insan hayatıyla, ticaret ve çeşitli işlerle ilgili her konudan söz edilmektedir ve bu da kutsal kitabın bölümlerindeki tefsirleri oluşturan tek bir konuyla ya da bir konunun tek bir yönüyle ilgili metinleri meydana getirmektedir. Kuran bu şekilde Müslüman dünyasındaki tüm bilim dallarındaki muhteşem gelişmelerin temel sebebidir... Bu sadece Arapları etkilemekle kalmamış aynı zamanda Yahudi felsefecilerin metafizik ve dini konulara Arap metotlarıyla yaklaşmalarına neden olmuştur. Son olarak, Hıristiyan skolastisizminin Arap din felsefesi ile ne şekilde harmanlandığı hakkında daha fazla tartışmaya gerek yoktur. İslami sınırlar içinde uyanan manevi hareket, sadece dini tahminlerle sınırlı değildir. Yunanlıların felsefi, matematiksel, astronomik ve tıbbi yazılı eserleriyle olan tanışıklık bu çalışmaların devamlılığına yol açmıştır. Hz. Muhammed (sav) açıklayıcı vahiylerle Allah'ın mucizelerinin bir parçası olarak insanın hizmetine verdiği, dolayısıyla tapınılmaması gereken gök cisimlerinin hareketlerine defalarca dikkat çekmiştir. Tüm ırklardan Müslümanların astronomi ilmi üzerinde nasıl başarıyla çalıştıkları onların yüzyıllarca bu ilmin başlıca destekçisi olmalarından anlaşılmaktadır. Şimdi bile pek çok Arapça yıldız ismi ve teknik terim kullanımdadır. Avrupa'da Ortaçağ astronomları Arapların öğrencileri olmuştur. Aynı şekilde Kuran tıbbi çalışmalara da güç vermiş, genel olarak doğa üzerinde düşünmeyi ve çalışmayı tavsiye etmiştir. (Prof. Hartwig Hirschfeld, New Researches into the Composition and Exegesis of the Qur'an - Kuran'ın Yapısı ve Tefsiri Üzerine Yapılan Yeni Araştırmalar- )

 

 

Soru cevap:

 

Hacc 65 ayeti:Gök nasıl yere düşer?Açıklar mısınız lütfen.

Allah azze ve celle, verdiği nimetleri sayarak, bunların oluşumuna neden olan kurallar zincirine dikkat çekerek; şu şartlar gerçekleşince bu nimet size ulaşır. sonuçta da; bunları ayarlayan yaratıcıyı hayatınızdan soyutlamayın, mesajını bizlere verir.
63. ayette; yağmur nimetinin oluşumunu araştırmaya rabbim izi yöneltir. 65. ayette suyun kaldırma kuvvetine dikkat çeker. Aynı ayette uzay bilimi ile alakalı – ve günümüzde Big Bang Teorisi ile iyice kendini bize hissettiren – hassan dengeler zincirine yoğunlaşmamızı istemektedir. Nedir bunlar: Kütle çekim kuvveti, elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer kuvvet ve zayıf nükleer kuvvet. Hassas dengeye işaret eden bir kaç alıntı ile devam edelim: “Şu anki evren bütün muhtemel olasılıklar arasında çok ufak bir olasılıkla sahip olunabilecek özelliklere sahiptir.” ( John Barrow, FRank Tipler , the anthropic cosmological principle, s. 250); “Evren, biraz daha yavaş genişleseydi çekim gücü nedeniyle içine çökecekti; biraz daha hızlı genişleseydi evrenin maddesi tamamen dağılıp gidecekti.” (Paul Davies, Superforce: The search for a grand unified theory of nature, a touchstone book published by simon&schuster, s. 184); ” Big bang’ten bir saniye sonraki genişleme hızı, yalnızca yüz bin milyarda bir oranında az olsaydı bile, evren daha bugünkü büyüklüğüne erişmeden çökmüş olurdu” (Stephen Hawking, A brief history of time from the big bang to black holes, s. 121-122); “Yere sonsuz mesafede büyük bir tahterevalli düşünün. her iki tarafa koyacak trilyonlarca ağırlığınız olsun. bir yana koyulacak en ufak bir fazlalık, dengeyi bozacak ve evreni yaşama olanak tanımayan bir konuma getirecektir. burada dikkat çekmesi gereken nokta her bir ağırlığın konabileceği sonsuz yer ve sonsuz sayıda ağırlık olmasıdır.” ( Michael Corey, The anthropic principle, s. 138)
Rabbimiz, 64. ayet ile, ‘Tüm bu dengeyi kuranın kendisi olduğunu’ ilan etmekte, Kuran’ın çeşitli ayetlerinde bizi yönlendirdiği yerdeki ve gökteki muhteşem yaratılış ayet/örneklerinden hareketli, güç ve kuvvet, ilim ve hikmet sahibi ulu yaratıcının gücünü hissetmemizi istemektedir.
Sorunuza dönelim, gök(lerin) çökmesine engel olan kuralı koyan, uygulatan ve bunun devamını – kıyamete; yani hassas dengenin sonuna dek – sağlayan kimdir?”Kendi izni olmadıkça” bu denge bozulmayacak ve gök ile yer küre birleşmeyecek yani içe çökme – kıyamet- olmayacaktır.
Umarım faydalı olmuşuzdur, selamlar.