ŞARAP
SARHOŞLUK |
hımr
sekere |
6 kere
6 kere |
"Zenginlik" 26 ve "fakirlik" ise yarısı kadar,
13 kere geçer.
ZENGİNLİK
FAKİRLİK |
26 kere
13 kere |
İnsan" 65 kere geçer; insanın yaratılış
safhalarının sayısının toplamı da aynıdır:
İNSAN
TOPRAK
NUTFE
EMBRİYO
BİR
ÇİĞNEMLİK ET
KEMİK
ET
TOPLAM |
turabun
nutfun
alak
meda'a
uzamun
lehmun |
65
17
12
6
3
15
12
65 |
4-İLMİN BULAMADIĞI KUR’AN’IN İŞARET ETTİĞİ AYETLER
Güneş sisteminde on
iki gezegen:
Yusuf suresi 4.ayet:
bazı alimler on bir yıldızdan kastın on bir gezegen olduğunu vurgularlar.(Hz.
Yusuf (as) ile beraber kardeşlerin sayısı - dolayısıyla gezegenlerin sayısı
- on ikiye ulaşır. (17.08.2006
:3 gezegen
daha bulundu,ama bir gezegen iptal edildi, kaldı bulunacak bir gezegen)
Işınlama (eşya nakli
):
Neml suresi
38-39-40. Ayetler. Ayeti kerime ilim sahibi kişilerin bir maddeyi bir yerden
başka bir yere nakledebileceklerini bizlere müjdeler. ayet bu konuda bizlere
bir referans, bir hedef gösterme yapmaktadır. Yani kıyamet kopmaz ise ilim
sahipleri ışınlamayı gerçekleştireceklerdir. Yeter ki ilim yolunda
ilerleyelim.
Hayvanlarla iletişim:
Neml suresi 16.
Ayet. Günümüz araştırmacıları Balinaların seslerinden, hayvanların
hareketlerinden onların duygu ve düşüncelerini çözmeye çalışmaktadırlar. Her
konuda olduğu gibi peygamberler bunu teknolojik gelişmelerden çok önce
başarmışlardır.
Not: Pakistanlı
profesör Abdüsselam Kur’an dan hareket ederek ondan aldığı ip uçları ile
ileri sürdüğü bir tezle nobel fizik ödülünü almıştır.
Biz
Müslümanlar
Kur’ana bakarsak ondan her konuda (iman, ahlak, ibadet, ilim, fen...)
istifade edebiliriz. yeter ki “Oku” yalım.
5-KELİMELER MUCİZESİ
Kur’an’da hiçbir
kelime gereksiz veya fazlalık olarak geçmez:
-
Yedi gök kelimesi
Kur’an’da tam yedi kere geçer.
-
Ay kelimesi Kur’an’da
toplam 12 kere geçer.
-
Gün kelimesi Kur’an’da
toplam 365 kere geçer.
-
Melek ve şeytan
kelimeleri Kur’an’da toplam 88’er kez geçer.
-
İman ve küfür kelimeleri
25’er kez geçer.
-
Dünya ve ahiret
kelimeleri 115’er kez geçer.
-
Diriltmek ve Sırat 45’er
kez geçer.
-
Cehennem ve azab 26’şar
kez,
-
İlim ve iman 811’er kez,
-
Zekât ve bereket 32’şer
kez,
-
Akıl ve nûr 49’ar kez,
-
Akıl ehli ve gönül ehli
16’şar kez
-
Şiddet ve sabır102’şer
kez ...geçer.
-
İman etmek fiili
Kur’an’da 811 kez geçer. Kâfir olmak fiili 697 kez geçer. Kur’an’da iman
edenleri sayısı ile kâfir olanların sayısı arasındaki fark (811-697)
114’tür. Yani kâfirler ile Müslümanlar arasındaki fark Kur’an’daki
sûrelerin sayısı kadardır. Kâfir olanlar (697), 114 sûreye iman edince,
kabul edince iman edenlerin sayısına (811) ulaşırlar.
-
Kur’an’da Peygamber
isimleri toplam 513 kere geçer. Peygamber (Resul) kelimesi de Kur’an’da
toplam 513 kere geçer.
-
Kur’an’da insanın
yaratılış safhaları toplam 65 kez geçer. İnsan kelimesi de Kur’an’da 65
kere geçer...
Not: Kur’an’da
kelimeler mucizesi ile ilgili daha yüzlerce örnek vardır.
6-KUR’AN’DA HARFLER
MUCİZESİ
Yâsin Sûresi 33.
Ayette: Küllün fî felekin (Ay, güneş, dünya yörüngelerinde dönerler)
buyrulur. Bilim şu an her üç gezegeninde hem kendi çevrelerinde hem de belli
yörüngede döndüklerini ispatlamıştır.
Ay, güneş ve
dünyanın döndüğünü söyleyen ayetin arapça harfleri baştan sona veya sondan
başa okununca da bir daire çizmektedir ve aynı anlamı verecek şekilde
okunmaktadır.........
Ayrıca Kur’an’da
esrarı çözülememiş Huruf-u Mukattaa adı verilen harfler esrarını korumaya
devam etmektedir.
7-HADİS-İ ŞERİFLER ve
İLİM
Peygamber efendimiz
İstanbul’un bir gün mutlaka fethedileceğini bizlere haber verir. Yaklaşık
bin sene sonra bu müjde gerçekleşir. 1453’te İstanbul fethedilir. Olayın
diğer bir ilginç yönü İstanbul’un fethedileceğini müjdeleyen hadisin
harflerinin Ebced (Arapça’da her bir harfin karşılığı bir sayıdır.) hesabına
göre toplamının 1453 olmasıdır. Yani hadisi şerif İstanbul fethedilecek
derken hadisin harfleri de fethedileceği tarihi vermektedir...
Peygamber Efendimiz:
“Sizin sesleriniz kaybolmaz, evrende boşlukta dolaşır” buyurmuştur. İlim
bunu yeni keşfetmiştir.
Not: Peygamber
Efendimizin deve sidiği ile tedavi etmesini diline dolayan T. Dursun, yıllar
sonra “çişteki mucize” isminde bir kitabın piyasaya çıkacağını tahmin
edemezdi.
Not: Niçin bunlar
Kur’an da açıkça anlatılmadı?
İslam hem 1400 sene
öncesinde çöldeki bedevilere hem 2000 yılının uzay çağı insanına hitap
edebilecek ortak bir dil ile (teşbih-benzetme, çok anlamlı kelimeler
kullanarak...) insanlığa evrensel ve çağlar üstü bir mesaj gönderir. Kur’an
570’li yılların bilgi seviyelerine uygun, uzay çağının bilgi seviyesinin
üstünde ortak bir metindir.
İnsanlara akılları
seviyesine göre konuşmayı emreden dinimiz insanların bilgi seviyesi arttıkça
tazeliğini koruyacak bir iç dizayna sahiptir.
KUR’AN ; ÇAĞLAR ÜSTÜ,
ESKİMEZ, TEK İLÂHİ KİTAPTIR
Kur’an nazil olalı 1400 sene
olmasına rağmen tazeliğini, aktivitesini, güncelliğini asla kaybetmemiştir.
Buna genel olarak 3 sebebe bağlayabiliriz.
-
Kur’an’ın kelimeleri
değişmediği halde anlamı bilim geliştikçe yenilenir. Örneğin Enbiya Suresi
âyet 32’de “gök yüzünü korunmuş bir tavan kıldık” buyrulmaktadır. Eskiden
insanlar gökyüzünün meleklerce korunduğunu öğrenmiş olmaktadırlar.
-
Kur’an isim, zaman, yer
gibi değişken şeyleri değil de, özellik gibi değişmeyen şeyleri bizlere
bildirir. Kur’an meselâ Yezit isimli bir kavmi yok ettiğini bizlere
söylemezde (yani isimler üzerinde durmazda), haksızlık yapan, adaletsiz
davranan, fuhuş,-ahlâksızlığı-a sapmış toplumları yok ettiğini bize
bildirir. Meselâ, Yezit isimli bir kavmin yok edilmesi günümüz insanlarını
direk olarak ilgilendirmez. Fakat, haksız, adaletsiz, ahlâksız toplumların
geçmişte yok edilmesi aynı özelliğe sahip günümüz toplumların da helâka
uğrayabileceğini, gelecekte de aynı özelliğe sahip toplumların yok
edilebileceğini bizlere habere vermiş olur. Böylece Kur’an aktüalitesini
kaybetmemiş, devamlı güncelliğini korumuş olur.
-
Kur’an değişmez
doğruları bizlere bildirir. Kur’an-ı Kerim’in emretmiş olduğu ahlâk,
iyilik, doğruluk, temizlik... her zaman doğru, yasakladığı cinayet, fuhuş,
içki, kumar, rüşvet... gibi şeyler eskidende kötüydü, şimdi de kötüdür,
uzayda da kötü olacaktır.
Kur’an Allah
kelâmıdır, Allah sözüdür. Çağlar üstü faal, canlı hayatla iç içe dünya
hayatının mutluluk anahtarı, âhirette cennete girmenin şifresi konumundadır.
Kur’an’ın bir harfi bile değişmemiş, değiştirilememiş ve asla da
değişmeyecek ve eskimeyecektir.
KUR-AN’IN YAZILMASI
Cebrail (a.s)
vasıtasıyla,Allah’tan gelen ayetleri Hz. Muhammed hemen ezberlerdi. Sonra Hz-
Resul bu ayetleri hem ashabına yazdırır.(tahta,taş,deri,papürüs,kağıt) hem
de ezberlettirirdi.
Hz-Resul vefat
ettiğinde bu ayetlerin hepsi yazılı ve ezberlenmiş) olarak bir arada
bulunuyordu.
Hz-Ebu Bekir
döneminde bu Kur’an ayetleri Zeyd bin Sabit liderliğindeki hafızlar
komisyonunca toplanır,yine hafızlarca denetlenir ve bir kitap haline
getirilir. Sonra bu tek ilahi kitap (Kur’an) yaklaşık 30 sene bir kadına (Ümmü
Selemeye) emanet edilir.
Hz-Osman döneminde
İslam coğrafyası genişlediği, çeşitli lehçeler ortaya çıktığı için her
bölgeye gönderebilmek üzere Zeyd bin Sabit liderliğinde bir hafızlar
komisyonu toplanır ve Kur’an hafızlar kontrolünde Kur’an kopyalanıp
çoğaltılır. Günümüzde de ezber ve çoğaltım devam etmektedir. Kısaca Hz-Resul’dan
itibaren Kur’an hem hafızlı, hem ezbere günümüze dek kesintisiz iki
kaynaktan oluşmuştur.
KUR’AN VE ZAMAN
Kur’an-ı Kerim, (uzayın) ilk gaz
kütlesinden başlayıp, kıyamet gününe ve cennet-cehennem hakkındaki bilgilere
kadar insan öncesi ve insanın son mekanı hakkındaki bilgileri bizlere verir.
“ O Kur’an çok şerefli
sahifelerdedir.” (Abese: 13)
“ Kur’an’ı göklerde ve yerdeki
sırları bilen Allah indirdi.” (Furkan : 6)
Kainatın Oluşumu : Allah’ü Teala yer
ve göklerden önce suyu yaratmıştır. İlk yaratılan madde sudur. Su daha sonra
gaz haline dönüştürülmüştür. Gaz kümeleri kozmik çekimin tesiri ile
sıklaşır. Yoğunlaşır, küçülür, toplanır. Gezegenler ve yıldızlar böylece
oluşur.
Yer ve gök bir iken, gaz halinde
iken Allah’u Teala bu ikisini, yer ve gökleri birbirinden ayırır. Allah’ın
ayırdığı yer ve gökler, galaksiler, nebulalar ve gezegenler kozmik çekim
etkisi ile sürekli dönüp, soğuyup katılaşmaya, küresel şekil olmaya başlar.
“Allah her şeyi yaratandır (Zümer :
62) “
“ Biz her şeyi sudan yarattık
(Enbiya : 30) “
“ Sonra Allah duman (gaz) halindeki
göğe yöneldi (Füssılat : 11)“
“ Yer ve gökler bitişik iken onları
biz ayırdık (Enbiya :30) “
“ Üzerinizde yedi kat gök yarattık (Müminun
17 )”
“ Gökleri yedi kat üzerinde yaratan
O’dur.Rahman olan Allah’ın yarattığında düzensizlik göremezsiniz. (Mülk : 3)“
“ Göğü gücümüzle biz kurduk ve
şüphesiz biz onu genişleticiyiz (Zariyat : 47 ) “
“ Güneş ve ayın hareketleri bir
hesaba göredir (Rahman : 5) “
“Yeryüzünü yaratıkların oturmasına,
yaşamasına elverişli kılan Allah’tır ( Taha : 53) “
“ Yeryüzünü, size boyun eğdiren
O’dur (Mülk :15) “
Zaman : Kur’an da zaman, gün, yıl
kelimeleri devre, çağ, dönem anlamında kullanılır.
“Sizin saydığınız bin yıllık zaman,
ona bir günde yükselir (Secde 5) “
“ Miktarı elli bin yıl olan bir
günde ... ( Mearic: 4) “
Tarih bilimi için önemli olan yer ve
zaman Kur’an için önemli değildir. Kur’an için önemli olan olayların oluşum
neden ve sonuçlarıdır.
“ Bu sevinçli ve kederli günleri
insanlar arasında döndürüp duruyoruz (Ali İmran : 140)”
“ Yeryüzünde gezin, öncekilerin
sonunun nasıl olduğuna bakın. Onların çoğu müşriklerdir .(Rum : 42 )
İnsan Öncesi Canlılar : İnsandan
önce yer ve uzayda ateş kökenli cinler, nur kökenli melekler vardı. Daha
sonraları, toprak ( çamur) kökenli insan yaratılır.
“ Can’ı (cinlerin atasını) dumansız
ateşten yarattı (Rahman : 15)
“ Cinleri ve insanları bana kulluk
etsinler diye yarattım ( Zariyat : 56)
İnsan : Her şeyi sudan yaratan
Allah’ü Teala evreni gaz kütlesi halindeki sudan, insanı önce toprakla
karışık su ( çamur ) dan , sonra nutfe halindeki su karışımından yaratır.
“ O (Allah ) her şeyi güzel yarattı,
insanı yaratmaya çamur başladı (Secde : 7)”
“ Andolsun insanı kuru balçıktan,
işlenebilir topraktan yarattık (Hicr : 26) “
“ O (Allah ), sizi merhalelerden
geçirerek yarattı... (Nuh : 14 ) “
“ İnsanı nutfeden yarattı (Nahl : 4)
“
“ (Sizi) nutfeden yarattı, şekil
verdi ( Abese :19 )”
“ Sonra onu nutfe halinde sağlam bir
yere yerleştirdik. Sonra o nutfeyi kan pıhtısı haline getirdik. Kan
pıhtısını bir çiğdemlik et yaptık. Bir çiğdemlik etten kemikler yarattık.
Kemiklere et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratık yaptık. (Mü’minun : 13-14) “
“ Sonra onu şekillendirdi. Ona ruh
üfledi. Size kulaklar, gözler, kalpler verdi. (Secde : 9)”
“ Sonra ona, yolunu kolaylaştırdı (
Abese : 20 )
"Ondan erkek- dişi (iki cins)
yarattı (Kıyame : 39) "
" Sonra zayıflığın ardından kuvvet
(gençlik) verdi. Sonra kuvvetin ardından zayıflık (ihtiyarlık) verdi (Rum :
54 )"
" Sonra bunun ardından şüphesiz
ölürsünüz. Sonra siz kıyamet gününde mutlaka diriltirilirsiniz (Mü’minun :
15- 16)"
Not : Big - Bang = Evren, sonsuz
yoğunluğa ve sıfır hacme sahip olan bir noktanın patlamasıyla başlamıştır.
Yokluk kavramını sıfır hacme sahip bir nokta olarak tarif eden bilim,
aslında bir şeyi itiraf etmektedir : Hacmi olmayan nokta “yok” demektir.
Yani evren “ yoktan var “ edilmiştir.
" Allah bir şeyin olmasını isterse,
ona "Ol" der, oda olur (Meryem : 35 )"
"Allah herşeyin yaratanıdır ( Zümer
: 62 )"
"O Allah gökleri ve yeri yoktan var
edendir (Enam : 101)"
DİN
, AKIL VE
BİLİM
İnsan dışında her
canlı dünyaya
kendi ihtiyaçlarını karşılayacak hazır bilgilerle ve
iç güdü ile ( uçmak, yüzmek ,
avlanmak ... ) ile donanmış
olarak gelir.Tüm
bunlar Allah tarafından hayvanlara
ve bitkilere programlanmıştır. İnsan ise
iyiliği ve
kötülüğü zamanla
öğrenir. İyilik yapan
cennete , kötülük yapan Cehenneme
gider. Allah insanları programlamamıştır ama
programına uygun , tabiatla
uyum içinde olmasını
sağlayacak bir program
göndermiştir.Kur’an-ı Kerim bu
programa uyan
, programlanmış kainatla beraber
uyum içinde
yaşar.
İnsan bu
program sayesinde
mutlu olur
ve Cennete
girer.
İnsan ;
melekte olabilme kabiliyetine
sahip , fakat aynı zamanda hayvanlardan daha
aşağı inip , şeytanlaşabilme özelliğine
sahip bir canlıdır. İnsan diğer canlılardan
düşünme , duygulanma , irade
gibi özelliklerle
ayrılır.İnsanlar yaptıkları
icatlarla beraber
hayatlarını kolaylaştırırlar. Fakat yapılan
bu icatların
insanların zararında
kullanılmasınaizin vermez. Atomunc
bulunması insanların yararınadır , fakat islam
, atom bombasına karşıdır. Çünkü islam
insanlara zararlı
olan şeyleri
yasaklar .islam uçağı kabul
eder , ama
savaş uçağını
ve onun
kötü yolda
kullanılımını reddeder ( Can , mal ,akıl , namus ,
ve dini
korumak hariç ).
Dinsiz bir biilim
, insanlara zarara verebilir : atom
bombası ,bio-teknik savaşlar ...gibi.Bilimsiz
din ise insanlar
tarafından ilgi
görmez.İslam ise
bilimle içiçedir, bilime
yol gösterir , öncülük eder , hatta
bilimden üstün ve
ileridir.
Kur’an’ın ilk emri “ OKU “ ‘dur.Kur’an’da düşünmeyi
, aklı kullanmayı emreden bir
çok ayet
vardır: “ Hiç düşünmez misiniz
? , Aklınızı nede
az kullanırsınız ! , Hiç bilenlerle bilmeyenler bir
olur mu ? , ....” Peygamberimizde bilimi
teşvik etmiştir
: “ Beşikten mezara kadar
ilim öğreniniz
, bilim öğrenmek
, kadın- erkeğe farzdır, ...hem dünyayı , hemde
ahireti isteyen ilme
sarılsın ...”
Kur’an ‘da
fen’ne , tıp ve
matematiğe işaret ve
öncülük eden bir
çok ayet
vardır. İslam
ibadeti yapmak
için akıllı
olmayı ve
ergenlik çağına
girmeyi önşart
olarak kabul
etmiştir
Bilim insanların
rahat ve
huzur içinde
yaşamaları için
çeşitli icatlar
bulmuştur ( Araba ,Uçak , sigaranın
yasak olması , uyuşturucunun kötü
olması ... ) Kur’an-ı Kerim’de aynı
amaca yönelik
olarak insanların
rahat ve
huzur içinde
yaşamaları için
emir ve
yasaklar bildirmiştir. Günümüzde bilim tıpkı
Kur’an gibi içkiyi
, uyuşturucuyu , sigarayı kötü
kabul ederken , namaz kılmayı
( İsviçre ‘de
üretilen , PROSİDAN KAPSÜL adlı
ilaç ve
Bernald SHOW
ve M . LONTRA
gibi bilim adamları
namazı tavsiye
eder . .. ) tavsiye
eder , orucu tutmayı
( Avrupa’lı tıp
doktorları sağlık
için yılda
ortalama 20 – 30
gün arası
insanlara perhiz
yapmayı tavsiye etmektedir. .. ) , Tanrı
‘nın bir olduğunu
( Batıda Tanrı’nın
bir olduğunu kabul
edenlerin sayısı
hızla artmaktadır. .. ) kabul etmektedir.
Batı
faizsiz bir
sistem arayışı içinde , İslamın
hoşgörüsüne
koşmaktadır.
Kısaca bilim , islam
dininin emir ve
yasaklarını hızla
doğrulamakta , tasdik
etmektedir.
İnsanlık İslama
bilim vasıtası ile
kavuşacaktır.
O halde
İslam dini
insanların ilerisinde
,
Kur’an bilimin
ulaşacağı son
noktada
insanların dünya ve
ahiret mutluluğunu
sağlamak için
beklemektedir.
KUR'AN'DA TEZAT
YOKTUR :
" Kur'an'ı düşünmüyorlar mı?Eğer o Allah'tan başkası
tarafından indirilmiş olsaydı ,onda birbirini tutmayan çok
şeyler bulunurdu."( Nisa :82 )
Kur'an bilime
kılavuzluk eden bir din kitabıdır . Yani
Kur'an'ı anlamak ta bir bilim ve emek,gayret
gerektirir. Kur'an'ı anlama ve anlatma ilmine tefsir ilmi denir ve bu
ilmin kürsüsü ,profesörleri , usûl - metodları , detayları vardır.bu
detaylardan birisi de "Müşkilü'l-Kur'an " adlı bölümdür.
Okuyucunun alt yapısı yoksa ayetlerde anlayamayacağı
farklı anlamları daha açık ve detaylı okuyucuya açıklayan bilim
dalıdır .
Okuyuculara tezatmış
gibi gelen ve temelde tefsir ilminin bilinmemesinden
kaynaklanan bazı meselelerin dört ana sebebi vardır :
- BİLDİRİLEN
MESELENİN SAFHALARININ BULUNMASI
:Mesela insanın yaratılış safhaları : Toprak( Âli imran :59
),balçık ( Hicr :26 ),nutfe ( nahl :4 )...gibi yaratılışın çeşitli
safhalarından bahsedilmesi ( DETAY ; KUR'AN VE ZAMAN BAŞLIKLI YAZIDA )
- KONU FARKLILIĞININ BULUNMASI :Mesela
" Kadınlar arasında adaleti gerçekleştiremeyeceğinizden endişe ederseniz
,bir kadınla evlenin ." ( Nisa :3 ) ayeti ile " Ne
kadar isteseniz de kadınlarınız arasında adalet yapamazsınız ." ( Nisa
: 129 ) arasında bir fark yoktur :birinci ayet hukuki bir
meseleyi anlatırken ikinci ayet kalbte duyulan bir temayüle işaret
etmektedir ve aslında her iki ayette sonuçta tek eşliliği
tavsiye eder.(
DETAY; İSLAM VE KADIN )
- İŞİN İKİ AYRI YÖNÜNÜN OLMASI :" Attığın
zaman sen atmadın ,lakin Allah attı."( ENFAL:17)
:Yani
ey Muhammed kumu sen attın ama isabet ettiren Allah'tı
!hedefi tam onikiden vuran ve vurdurtan ,o olayı -
mucizeyi asıl sana yaptırttan ,hatırlatan
Allah'tır , O'nu unutma ve O'nu an !
( OLAYIN DETAYI ;TÜM TEFSİRLER)
- KELİMENİN
HAKİKİ VE MECAZİ ANLAMDA KULLANILMASI :Mesela
:" Kıyamet günü insanları sarhoş
görürsün, halbuki onlar sarhoş değillerdir." ( Hac :2 ): " Sarhoş " kelimesi
birinci de mecazi( sarhoş gibi ;korkudan yalpalar,titrer,akıl dışı
fiiller yapar...), ikincide gerçek manada ( yani onlar sarhoş değil ,ürkek
,korkak ;o nedenle öyle görünüyorlar...) kullanılmıştır!
TEMELİ OLMADAN KUR'AN'A YAKLAŞMAK YA KÜFÜR YA SAPIKLIĞA
GÖTÜRÜR !
KUR'AN'IN KAYNAĞINA DAİR İFTİRALAR
Hz
peygamber vahiy beklentisi içerisinde değildi
Toplumun genelinde böyle bir beklenti yoktu. Bunun en açık
kanıtı Hz Muhammed'in peygamberliğini ilan ettiğinde karşılaştığı tepkidir.İlk vahiy geldiği zamanki davranışları
gösteriyor ki kendi dışından ve kendine rağmen bir kuvvet tarafından adeta
yakalanıp kendisinin rağmına bir elçiliğe memur edilmiştir.Resulallah Hira
mağarasında iken ansızın melek kendisine gelerek “oku” dedi. O “Ben okumak
bilmem” diye cevap verdi. Melek kendisini canını acıtacak derecede sıktı ve
tekrar “oku” dedi. Tekrar aynı cevabı alınca üçüncü defa sıktı ve bırakıp Alak
suresinin ilk ayetlerini getirdi. Resulallah kalbi ürperti içerisinde eve döndü.
Hz. Hatice'ye “beni örtün beni örtün” dedi. Örttüler, derken korkusu zail oldu.
Kendisinden endişe ettiğini bildirince Hz Hatice, iyi sıfatlarını anlatarak
Allah'ın kendisini mahcup etmeyeceğini söyleyip teselli etti. Bundan sonra
Hatice O'nu hristiyanlığı seçmiş bir bilgin olan amcaoğlu Varaka bin Nevfel'in
yanına götürdü. Hz. Peygamber olanı biteni anlattı. Bunun üzerine Varaka,“Bu
gördüğün Allah'ın Musa'ya indirdiği en büyük kanundur. Keşke senin davet
günlerinde genç olsaydım da kavminin seni çıkaracakları zamanı görseydim.” dedi
ve o günlere yetişebildiği takdirde yardım edeceğini söyledi.Yaşanan olaydan
anlaşılacağı gibi peygamber kendi dışından bir kuvvet tarafından adeta yakalanıp
kendisinin rağmına bir elçiliğe memur edilmiştir. Bu durum birçok peygamberin
bi'setinde görülmüştür.Eğer Resulallah
haşa yalancı olsaydı önünde dilediği gibi şekillendireceği bir yalan alanı
vardı. Cebrail'in üç kez kendisini sıkıp neredeyse canının çıkacağını söylemek
yerine, dostça yanına gelip şefkatle elini tuttuğunu, mahiyetini ve amacını
bilemediği “oku” şeklindeki kesin ve beklenmedik emir yerine arkadaşça sohbet
ettiği gibi birşey söylemesi gerekirdi. Aynı şekilde tedirgin ve korku
içerisinde eve dönmek yerine mütebessim ve sevinçli bir şekilde dönmesi daha
makul idi.Peygamberliğini ilan ettiğinde
müşriklerden hiç kimse çıkıpta “Peygamberlik iddiasında bulunacağı öteden beri
belliydi” gibi bir iddiada bulunmamıştır. Aksine kendisi ve yakın çevresi
tarafından hiç beklenmeyen bir durumdu. Bazı müsteşrikler de bu noktaya dikkat
çekmişlerdir.İngiliz müsteşrik Alfred Guillaume Hz.
Muhammed'in (a.s.m) peygamberliğine inanmadığı halde bu olayı onun samimiyetine
ve Hira mağarasında kendisine görünenlerin kuşku götürmez bir gerçek olduğundan
emin olma isteğine delil olarak değerlendiriyor.(1)Marksist Maxime
Rodinson de söz konusu noktaya açıkça dikkat çekmekten kendini
alamamıştır.Nitekim Rodinson Hz Peygamberin(a.sm) kendisine gelen şeyin Allah'ın
vahyi olduğuna kesin kanaat getirmeden önce uzun bir süre tereddüt geçirdiğini
kabul ediyor.(2)(1)Alfred
Guillaume İslam Pelican Books (2)Maxime
Rodinson Mahomet Editions du Seuil,
Hz. Peygamber Kur'anı Mekke'de oturan
bazı yahudi ve hristiyanlardan edindi iddiası
Hiçbir tarihi
kaynakta Mekke'de yahudi ya da hristiyan dini bir grubun bulunduğu
bildirilmemiştir. Olayların gelişim süreci ve sonuçları da bunu ortaya
koymaktadır. Olmayan bir şeyi varsayıp üzerine tartışma yapmak doğru değildir.Kölelik,
satıcılık, hamallık gibi sebeplerle Mekkeye gelmiş Romalı ve Habeşistanlı bazı
hristiyanlar mevcuttu.Fakat bu
kişilerin herşeyden önce dili yabancı idi ve ortada ilmi olarak istifade
edilebilecek kaynak niteliğinde hiçbirşey yoktu. böyle birşey olsaydı Mekke
müşrikleri Hz Peygamberin arzusunu kırmak için Medineye gideceklerine
diledikleri bütün malumatı o kaynaktan elde etmeleri gerekirdi. Ve Kur'an dil
engelini bildirdiğinde (Nahl 103)
kafirler susmazlar ve
onu çürütmeye çalışırlardı.Kölelik,
satıcılık, hamallık gibi sebeplerle Mekkeye gelmiş romalı ve habeşistanlı bazı
hristiyanlar ise mevcuttu. Fakat bu kişilerin herşeyden önce dili yabancı idi ve
ortada ilmi olarak istifade edilebilecek kaynak niteliğinde hiçbirşey yoktu.
Böyle birşey olsaydı Mekke müşrikleri Hz Peygamberin arzusunu kırmak için
Medineye gideceklerine diledikleri bütün malumatı o kaynaktan elde etmeleri
gerekirdi. Ve Kur'an dil engelini bildirdiğinde (Nahl 103)
kafirler susmazlar ve onu çürütmeye çalışırlardı.Yine görülüyor
ki müşrikler Hz Peygambere Kuran'ın hangi yerinin öğretildiğini söylemek yerine
genel bir ittihamla yetiniyorlardı. Halbuki elinde delil bulunan bir kişi böyle
önemli bir ittihamda hedeflediği noktayı açıkça belirtir, şahitler getirir,
gerçeğin açığa çıkmasını sağlayacak yer ve zaman gibi faktörleri belirtirdi.
Halbuki kafirlerin sözlerinde genel bir ithamdan başka bir şey bulunmamaktadır.İttihamın
geçersiz olduğunu gösteren akli bir gerkçe de şudur ki,Hz. Peygamber'in
Kur'anı kendisinden öğrendiği iddia edilen kişi ya da kişilerin gelişen süreç
içerisinde ya müslüman olmaları ya da olmamaları şıkkıdır. Eğer müslüman
olduklarını düşünürsek kendilerinin kopya verdiği ve bu kopya sayesinde
peygamberliğini iddia eden kişiye niçin iman edip onun maiyeti haline geldiler. Müslüman
olmadıklarını düşünürsek o zaman niçin bunu açıklamayıp kendi verdikleri
bilgilerle birinin peygamberliğini ilan edip kendilerini yalanlamasına ve bu
şekilde binlerce insanı arkasından götürmesine razı oldular.Böyle bir itham
doğru olsaydı Ubeydullah bin
Cahş (daha önce müslümanlığı kabul etmişken habeşistanda hristiyan olan),
Muhacir müslümanlara karşı Necaşi'yi kışkırtmaya giden Kureyş elçileri, Necaşinin sorularına muhatap olan Ebu süfyan ve beraberindekiler bu ithami
yinelerlerdi. Çünkü bu ve benzeri durumlar Hz. Muhammed ve dini aleyhinde altın
bir fırsattı. Üstelik bu
karalamayı yapan çevredeki insanların çoğu müslüman oldu. Bir insan böyle bir
ithamı gerçeklere dayanarak yaptıktan sonra dönüp müslüman olabilir mi?Herşeyden
önemlisi Kur'anın 1400 senedir dünyaya ışık saçan hikmeti öyle bir kaç kişiden
duymakla öğrenilecek bir şey olmadığı da söylemeye bile gerek bulunmayan bir
gerçektir.Kısacası nereden
bakılırsa bakılsın bu iddianın ele avuca gelen bir yönü yoktur... Ve en
önemlisi tevrat ve incil'e zıt olan ayetler nasıl açıklanacak...Ya
da günümüzde ançak anlaşılabilen bilimsel ayetler...!?Not: Kuran ve Hz
Peygamber aleyhindeki iddialara cevaplar adlı eserden faydalanılarak
hazırlanmıştır. **Dr. Abdülaziz Hatip
Mekke
dışındaki temaslari ile yazdı iddiası
Hz Peygamber'in
mekke dışına birkaç seyehatinin olduğunu kaynaklar yazmaktadır. Hz peygamber'in
bu seyehatleri esnasında Hristiyan ya da yahudi fikirlerinden etkilendiğine ya
da görüşmeler yaptığına dair herhangi bir bilgi kaynaklarda yoktur. Hatta
hristiyan bir toplum ile karşılaşıp karşılaşmadığı dahi kaynaklarda mevcut
değildir. Bu şekilde dışarıdaki diğer din sahipleri ile bir temas olsaydı
Açığını arayan Mekke müşrikleri bunu ifade etmekten geri durmazlardı. Çünkü bu seyehatleri sırasında mutlaka yanınında Mekkeli hemşehrilerinden bazı insanlar
vardı. Öyleyse neden böyle bir şeyden kimse söz etme gereği duymadılar. Hadi
yanındakiler bahsetmedi temas kurduğu, bilgi aldığı kişilerden niçin herhangi
bir haber gelmedi. Mekke'li müşrikler Mekkedeki dil bilmeyen bir rum köleden
başkası için böyle bir iddiada bulunmadılar. Bu iddiaları da Kur'an tarafından
cevaplandırıldı ve kuru bir itham olduğu için bunu isbatlamadılar ve
sürdürmediler.
Görüldüğü gibi
Bu iddiayı yapanlar hiçbir somut delile dayandırmadan tarihi ve akli gerçeklerle
zıtlaşmak pahasına da olsa tamamen kafalarında tasarladıkları senaryoya göre
(küçücük bir kemikten destan gibi bir evrim masalı yazdıkları gibi) küçük ve
aslen alakasız bir şeyden yola çıkarak bir sürü hikaye oluşturmaktadırlar.
Araştırmanın başında karar verdikleri yalanlama ve çürütme duygusunun etkisi ile
iddialarının mantıkla ne kadar çelişki içerisinde olduğunun farkına
varamamaktadırlar. Olayın geçtiği zaman ve mekan içerisindeki şiddetli
muhaliflerin göremedikleri ayrıntıları yüzlerce sene sonra taraflı kurgularına
malzeme yapmak isteyenlerin bilime, gerçeklere ve insanlığa ne kadar zarar
verdikleri ortadadır.
Mesela Necran
Hristiyanları ile tartışma sonunda yalancının lanetlenmesi şeklinde bir yola
gidilmesine karar verildiğinde hristiyanlar bunu kabul etmediler. Yalancıyı
lanetlememek için Resulullahın şartlarını kabul ettiler. Bu da onların gerçek
niyet ve duygularını açıkça ortaya koyuyor. Durum bu iken niçin Necran
hristiyanları ta baştan Hz Peygamber'e memleketine gelen, kilise ve rahiblerini
ziyaret edip onlardan bilgi alan eski tüccar olduğunu hatırlatmadılar. Böylece
cizye yolunu kapatmak mümkündü. Bu kadar büyük bir açık varken! Yenilgiyi kabul
ettiler.
Öte yandan Hz.
Peygambere büyük düşmanlık besleyen, Medine münafıkları ile gizlice toplantılar
düzenleyen ve Mescid-i Dırar ayetlerinin kendisi hakkında indiği fasık rahib Ebu
Amir neden böyle büyük bir fırsatı kaçırsındı. Düşmanlıkta o kadar ileriydi ki Hirakl'e gidip yardım dahi istemişti. Eğer yalan yanlış da olsa kulağına bu
konuda birşeyler gelseydi bunu söz konusu etmez miydi. Özellikle yahudiler Mekke
müşriklerine ruh, Zülkarneyn vs. konularda sorular empoze edip Resulullah'a
sormalarını sağlıyorlardı. Ellerindeki Tevrat ilmine son derece cimri ve kıskanç
olan yahudiler niçin bu bilgilerin kendilerinden alındığına dair bir ithamda
bulunmadılar.Yahudiler
kendilerinden zina eden iki kişi hakkında hakem olarak Hz. Muhammed'e
başvurmuşlardı. Amaçları da bu çiftin recmedilmemesi idi. Eğer Hz. Muhammed'in
Tevrat hakkında bilgisinin bulunmasında en ufak bir kuşkuları bulunsa idi hakem
olarak ona başvurmazlardı. Çünkü o takdirde Tevratta yer alan recm ile
hükmedeceğini tahmin ederlerdi. Hz. Muhammed kendilerine bu konunun Tevrattaki
hükmünü sorunca onlar bunu gizlediler. Resulullah (s) Tevrat'ı getirmelerini
emretti. Tevrat getirildiğinde onların bilgini Tevrattaki recm hükmü üzerine
elini koydu. Kendince recm hükmünü Hz. Muhammed ve etrafındaki müslümanların
gözünden kaçırabileceğini zannetti.(İbni hişam Es-Siretünnebeviyye).Bütün bu
gerçekler gösteriyor ki, Hz Peygamber'in sözkonusu seyehatlerinde Ehl-i Kitab'ın
dini kültüründen yararlanarak Kur'anı meydana getirdiğine ilişkin iddiar
tarihsel ve mantıksal olarak geçersizdir.
Bahira-i
Rahib
Hz peygamber 12
ya da 9 yaşındayken bir ticaret kervanıyla amcası Ebu Talibin yanında yola
çıktı. Kervan Şam bölgesinde bulunan Busra'ya vardı. Orada bir manastırda
yaşayan Rahib Bahira bu kervanı misafir etti. Yaşı küçük olduğu için kafilenin
yüklerini beklemek üzere bırakılan Hz Muhammed dışındaki herkes davete katıldı.
Bahira Onun da katılması konusunda ısrar etti çünkü onda bazı belirtiler
görmüştü. Hz. Muhammed'e birtakım sorular sordu. Bunun üzerine onun peygamber
olacağını kesin olarak anladı ve yahudilerin tuzakları konusunda Ebu Talib'e
uyarıda bulundu ve Şam'daki ticaretini bitirir bitirmez Mekkeye geri götürmesini
tembihledi.*
Tarihi
kaynaklarda anlatılan bundan ibaret olmasına rağmen bu vakadan bir sürü senaryo
üretilmiştir.
Bu iddialardan
bazıları ise;
“-Hz peygamber
Bahira'nın yanına defalarca gitti.” (hiçbir kayıtta olmayıp uydurulan bir iddia.
Tarihi kayıtlara göre Resulullah bir daha Bahira ile görüşmemiştir)
“-Bahira ile
görüştüğünde 12 yaşında olması ondan bilgi almasına engel değildi.”( bütün
İslami ilimlere kaynaklık eden Kuran ve Sünneti bir görüşme ile 12 yaşına elde
ettiği iddiasının komikliği zaten ortadadır.)
“-12 yaşında
olduğu doğru değildi.” (Demekki tarihi kaynaklar yerine din karşıtlarının
uydurmaları kaynak olmalı!)
Resulullah o
karşılaşmadan sonra sadece bir defa ticaret için sefere çıkmıştır. Onda da tüm
tarihçi ve siyerciler Bahira ile karşılaşmadığına ittifak ediyorlar. Rahib
Bahira zaten bu karşılaşma sırasında gayet yaşlı idi. Hz Muhammed
Bahira ile karşılaşmasında ve diğer ticaret seferinde yanında Mekkelilerden
insanlar vardı ve gizli bir durum zaten söz konusu olamazdı. Yanındaki
insanlar ya müslüman olmuş ya da olmamıştır. Müslüman olduysa böyle bir şeye şahid olmadığının kanıtıdır. Müslüman olmadıysa şahid olduğu böyle bir durumu
mutlaka söylemeliydi. Rum bir köle için böyle bir itham yapana kadar bunu
söylemek gerekirdi.İslamiyet
karşıtlarında olayı objektif bir şekilde değerlendirmek yerine “belki buradan
birşey çıkartırız” psikolojisi görülmektedir. Bu anlayışla yaklaşım
gösterenlerin gerçeği görme şansının ne kadar az olduğu iddiaların mantıksal
örgüden yoksunluğu ile açığa çıkmaktadır.*İbn-i Saad Tabakat, Taberi Tarih,
Varaka
Varaka bin Nevfel peygambere ders veren biri değil iman
eden biridir. Bir insan kendi ders verdiği kişinin olağanüstü bir iddia ile
karşısına çıkması karşısında ona iman ederek mi tepki verir... Hz. Peygambere
ilk vahiy gelip eve döndüğünde Hz Hatice Varaka Bin Nevfel'in yanına gelip Hz
Muhammed'in Hira mağarasında görüp işittikleri hakkında görüşünü sorduğunda,
“Kuddüs
kuddüs!Varakanın canı kudretinin elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki ey
Hatice, eğer bana anlattıkların doğruysa, O na Hz Musa ya gelen Namus-u Ekber
(Cebrail) gelmiştir, ve O bu ümmetin peygmberidir. Ona de ki sebat etsin.”
Daha sonra Hz
peygambere dedi ki
“Kavmin seni
şehrinden çıkardıkları zaman keşke hayatta olsaydım!”
Resulullah
(s)
-Beni
çıkaracaklar mı? Diye sordu,
“Evet senin
getirdiğini getiren hiçbir kimse gelmemiştir ki düşmanlıkla karşılaşmasın. Eğer
o güne ulaşabilirsem sana büyük bir destek vereceğim” Buhari- Müslim
Varaka daha önce
hristiyan olmuş tevrat ve incil hakkında bilgisi olan bilge bir insandı.
Varakanın ismi ilk defa peygamberliğin gelişiyle duyulmaktadır.Varaka ile
ilgili tek bilgi islam kaynaklarında verilen yukarıdaki bilgidir. Görüldüğü gibi
Varaka Hz. Muhammmed'in peygamberliğini kabul etmiştir. O sırada yaşı ilerlemiş
bir ihtiyar olduğuna bakılırsa onun bu tasdik ve şehadetinin önemi daha iyi
anlaşılır. Çünkü o yaştaki bir Mekke'li ihtiyarın yeni bir fikir ve inancı
benimsemesi oldukça zordur. Bilhassa kendisiyle aynı şehirde yaşamış ve
kendisinden çok küçük yaşta olan bir kişiden bunu kabul etmesi ve buna karşılık
Hz Muhammed'in henüz daha bir iddiası yokken ve elinde de güç ve hakimiyette
bulunmazken bunu itiraf etmesi gösteriyor ki , Varaka bu itiraflarında son
derece samimiydi.Durum tüm
açıklığı ile bu hal üzere iken Hz Muhammed'in ondan ders aldığını iddia etmenin
ne tarihi kaynakta aktarılanla ne de olayın mantıksal sonucuyla bağdaşan bir
tarafı elbette ki bulunmamaktadır.Rivayet
Varakanın ona ders verdiğini değil ona iman ettiğini bildiriyor. Bir insan
kendisinden ders alıp, daha sonra da aldığı bu derslerle peygamberlik iddia eden
birine iman eder mi? ya da tepki gösterip onu reddetmez mi?
Burada rivayeti
- Ya kabul
etmek,
-Ya reddetmek,
-Ya da olduğu
gibi kabul etmemek. gibi üç şık mevcuttur.
Rivayeti kabul
ettiğiniz zaman zaten onun Hz Peygamberin Nübüvvetini tasdiklediğini kabul
etmişsiniz demektir.Rivayeti
reddettiğiniz zaman iddia da söz konusu olamaz.Eğer rivayeti
olduğu gibi kabul etmiyorsanız o takdirde Varaka'nın niçin tepki göstermediğini
siz söylemelisiniz. Kendisinden ders alıp haşa halka bana vahiy geliyor diye
kandıran birine niçin sesini çıkarmadı. Hadi o sesini çıkarmadı peki 1400 sene
sonraki objektif!! din karşıtlarının görebildiği bir ders olayını o herşeyi
dillerine dolayan şiddetli Mekkeli müşrikler nasıl oldu da hiç göremediler. Rum
bir köleyi itham vesilesi yapan o müşrikler Varakayı niçin yapmadılar.Görüldüğü gibi
ortaya atılan iddia rivayetin kabulüyle de, reddiyle de olduğu gibi kabul
edilmeyişi ile de çelişmektedir. Buna rağmen din karşıtları bu iddiayı
senaryolarının içerisine koymaktan çekinmemektedirler.
Haniflerden
alındığı iddiası
Hz.
peygamber devrinde mekkede parmakla sayılacak nicelikte ve toplum üzerinde
etkileri görülmeyen hanifler mevcuttu. Hiçbir hanif Hz. Peygamberin İslamı
kendilerinden öğrendiğine dair bir iddiada bulunmamıştır. Haniflerden bazıları
ise İslamiyete kılıç ve sözle karşı koymuşlardır...Hz.
Muhammed'den önce Hicaz bölgesinde hanifler denen ve Allah'ın birliğine inanan
bazı kimseler vardı. Bunların bazısı İbrahim peygamberin dinine yakındır diye
yahudiliğe ve hristiyanlığa meylederdi. Bununla beraber bu inanç çok yaygın
değildi. Böyle düşünen çok az hatta sayılı idi.(1)
Ümmi bir insanın
hanifler, hristiyanlar ve yahudilerin kitabi bilgilerini kulaktan duyup
sentezleyerek onların alimleri ile münakaşaya girip galip gelmesi ve bu
galebenin sonunda bir kısım hristiyan alimlerin iman etmesi,(örnek; Necran
hristiyanları) aynı şekilde yahudi alimlerinin grup grup gelip en müşkil sorular
sorup cevaplarını almaları mümkün müdür?
Düşünce
bakımından hanifler çok müphem ve dağınık vaziyetteydi. Nitekim gerek eski ve
gerekse çağdaş hiçbir araştırmacı bunların özel kanunlarını gerçek anlamda
açıklayabilmiş ve inançlarını tanımlayabilmiş değildir. Hiç kimse bunların
kainatın yaratıcısına ve öldükten sonra dirilişe ilişkin tasavvurlarını
bilemiyor.Toplum üzerinde
hemen hemen hiçbir etkileri görülmemektedir. Çok az sayıda bulunmaları ve halkın
tamamının onların endişelerinden uzak olmaları bunu açıkça gösterir. Bunu İslam
öncesi arap edebiyatında görmek mümkündür. Her sene toplanan Ukaz panayırında ve
Kabe duvarına asılan Muallekat-ı Seb'a denilen en edebi şiirlerinde tek bir dini
düşünceye rastlamak bile mümkün değildir.
Hanifler gerçek
ve mukaddes bir dinin özlemini çekiyorlardı. Ancak bu din hakkında uzaktan da
olsa Kur'an-ı Kerimin doktirinini müjdeleyebilecek hiçbir mefhuma sahip
değillerdi. Bunlar arasında azmi ve bağımsızlığı ile tanınan Zeyd b. Nufeyl
bile Allah'a ne şekilde ibadet edileceği hususunda bir bilgisi olmadığını itiraf
etmekteydi.(2)
Haniflerin
inançları özellikle de Allah'ın varlığı ve birliğiyle ilgili olanları oldukça
kapalı belirsizdir. Bunlar toplu bir birlik halinde olmadıkları, davranışlarında
da dini bir özellikten ziyade ahlaki bir hava ağır basmaktaydı. İnançları
böylesine kararsız ve mübhem olan bir topluluğun hüküm ve icraatlarının açık,
net, karışıklık ve kapalılıktan uzak ibadet ve muamelelerinde bütün insanlık
için tanzim edilen öğreti ve hükümleri içeren Kuran-ı Kerim'in kaynaklarından
olması mümkün değildir.Haniflerden
bazıları ise İslamiyete kılıç ve sözle karşı koymuşlardır. Bunların inançları
Kuran'ın getirdiği ile aynı olsaydı elbette ki ona karşı koymazlardı.Hiçbir hanif Hz.
Peygamberin İslamı onlardan öğrendiğine dair bir iddiada bulunmamıştır. En
azından onlardan bir tanesi “Muhammed'e inanmayın çünkü o bilgilerini bizden
öğrenmiştir. Bizim kendisine öğrettiğimizi almış ve bir din haline getirmiştir.”
gibi bir söz etmemiştir. Özellikle Ümeyye b. Salt susmazdı. Çünkü kendisi bizzat
peygamber olmak istediği için Hz. Peygambere iman etmek istememiştir. Durum
böyle iken 1400 sene sonra birileri çıkıp (bütün tarihi ve mantıksal gerçeklerle
zıtlaştığı halde) haniflerden alındığını iddia ediyorsa, bu kişilerin
objektiflik ve gerçekçilikle bir ilgisinin olmadığı ve tamamen önceden
kabullendikleri bir düşünceye destek bulmak için iddia ortaya attıkları açık
olarak görülmektedir.
Haniflikte çok
gayretli insanlar bulunuyordu fakat bunların hiçbiri çıkıpta peygamberlik
iddiasında bulunmadı. Çünkü peygamberlik iddiası öyle kolay bir şey değildir.
Peygamber olmayıp da bu iddiayı yapanlar maskara olmaktan kendilerini
kurtaramazlar. Tarihten ve tarafsız, doğru akli muhakemeden çıkan netice şudur
ki, hakiki bir din tesis etmek yalnız ilim ve zeka ve maharetle yapılacak bir iş
değildir. Bunu yapacak olan kişi dünyaya peygamber olarak gelir. Bu mukaddes
vazifeyi yerine getirmek için gerekli fevkelade bazı özellik ve meziyetler ona
Allah tarafından fıtri olarak verilir. Onun muallime hiç ihtiyacı yoktur.
Onlarda fıtri olarak yorulmak ve usanmak bilmeyen ve başka hiç kimsede olmayan
bir azm, gayret ve metanet vardır. Hiçbir yaptıklarına hiçbir dünyevi karşılık
beklemezler ve Allahtan başka kimseden korkmazlar. Bütün bunlar Hz. Muhammed
(s.a.v) de açık bir şekilde görülmektedir.(1)Neşet
Çağatay, İslam Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliyye Çağı (2)İbn-i
Hişam Essiretü'n-Nebeviyye
Ümeyye b
Ebi's-Salt'ı kaynak edindiği iddiası
Ümeyye
b Ebi's-Salt cahiliyye döneminin Taifli bir şairiydi. Eski kitapları okur, rahib
elbisesi giyer, içki ve putlardan sakınırdı. Şam'a ve Bahreyn'e gider gelirdi.
İslam dini ortaya çıkıp Hz Muhammed'in peygamberliği haberi kendisine ulaşıncaya
kadar orada kalmıştır.Yeni dini haber alır almaz Mekke'ye dönmüş Resulallahtan
Kuran ayetleri dinlemiştir. Mekke halkı kendisine Hz. Muhammed hakkındaki
görüşünü sorunca “Kuşkusuz o hak üzeredir” cevabını vermiştir. Fakat
bizzat kendi ifadesi ile meseleyi iyice düşününceye kadar ertelemiştir. Daha
sonra Şam'a gitmiş ve bir süre sonra müslümanlığını ilan etmek üzere Mekke'ye
döndüğünde dayısının iki oğlunun kafir olarak Bedir de müslümanlara karşı
savaşırken öldürülmeleri onu bu düşünceden vaz geçirmiş ve ölümüne kadar taif de
yaşamıştır.* Ümeyye'nin
şiirlerinde hikmetler, dini öğütler, cennet cehennem tavsifi gibi ilahi
kitaplarda anlatılan hususların bulunması bunların Kuran'ın kaynağı olduğunu
gösteren bir durum değildir.Öncelikle Hz.
Muhammed hakkında herhangi bir şekilde şüphe uyandıran bir şey Ümeyye'ye ulaşmış
olsaydı sükut etmez hemen söylerdi. Hatta bu bizzat kendisine sorulduğunda
“kuşkusuz o hak üzeredir” cevabını vermişti. Müslüman olmayışı ise yukarıdaki
sebepten ya da nefsine ait başka bir sebeptendir. Çünkü ondan başka da hakikatı
farkedip o bazı sebeplerden dolayı o hakikata tabi olmayan insanlar çıkıyordu.
Mekkeli
müşrikler ise Hz Peygamberin Mekke'de yaşayan hristiyanlar arasında bulunduğunu
sandıkları bilgi kaynağını çok araştırdılar. Fakat Ümeyye ile ilgili en küçük
bir iddia yapmadılar, Rum bir köle ile ilgili karalama niteliği taşıyan bir tek
ithamdan başka bir suçlamada bulunamadılar. Halbuki cinlenmiş, kahin, büyücü,
şair gibi ithamları yapmaktan çekinmiyorlardı. Bunları yapana kadar 1400 sene
sonraki muhaliflerin tarihi kayıtlara uygun olmasa bile yaptıkları kurgular
sayesinde gördükleri bir gerçeği!! nasıl göremeyip söylemediler.
*Zarikli Alam, “Ümeyye b. Ebissalt” maddesi
Kur'anın kaynağı iddialarının geçersizliğinin ortak
noktası nedir?
Bu iddiaların geçersizlğinin en önemli
ortak noktası o zamanın şiddetli muhalifleri olan Mekke müşriklerinin
geçersizliği kanıtlanmış birçok iddiada bulunmalarına karşın böyle bir iddiada
bulunmamış olmalarıdır. Böyle bir durumun vukuu halinde en önce bu iddiaya
muhtaç olan onlardı. Hem de Hz Muhammed hayatını yanlarında geçirmişti. Hz
Muhammed'in bütün islami ilimleri netice verecek kadar bir ilimi tahsil etmesi
ve bunu yanıbaşındaki insanların görmemesi düşünülemez. Halbuki asılsız ve
karalama nitelikli ithamlar yapmaktan geri durmuyorlardı. Bunları yapana