Ana Sayfa

İrtibat

Sık Kullananlara Ekle

Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun

Biz Kimiz ?

İlkelerimiz

 HZ. MUHAMMED (sav) NEDEN ÇOK HANIMLA EVLENMİŞTİR ?

     

 

 Hz. Resul Efendimiz   isteseydi   daha gençliğinde iken ; genç , zengin bir çok kızla evlenebilirdi. Bu imkanı vardı fakat evlenmemişlerdir: Peygamber efendimiz kendi döneminde ‘Muhammedü’l-emin ‘ (güvenilir Muhammed ) olarak adlandırılmış ,sadece zenginlerin üye olabildiği ‘Hılfu’l-fudul’ derneğine  zengin olmadığı halde kabul edilmiş ,çevresince kendine güvenilen ,genç,ahlaklı ve yakışıklı bir insandı.Kabeyi su bastığı zaman ‘ Haceru’l –esved ‘ taşını , kabile reisleri arasında tek reis olmayan peygamberimiz yerine koymuştur.Peygamber efendimiz peygamberliğini ilan ettiği zaman Mekkeli müşrikler peygamberimize şu teklifte bulunurlar : ‘Ey Muhammed eğer sen para istiyorsan sana para verelim, başımıza başkan olmak istiyorsan seni başkan yapalım, eğer istiyorsan seni kabilemizin güzel kızlarıyla evlendirelim. Yeter ki sen bu davadan yani İslam'ı anlatmaktan vazgeç. ‘   Peygamberimiz onlara şu cevabı verir: ‘Bir elime ayı , bir elime güneşi koysanız ben bu davadan vazgeçmem.’

      Görüldüğü gibi Peygamberimizin dünya malına düşkün olması veya  benzeri bir iddia gerçek olsa idi , daha genç iken tüm bu imkânları elinin  tersi ile bir kenara itmemesi gerekirdi! Ama O Yüce insan  , insanları battığı ahlaksızlık ve kötülük batağından kurtarmak için mücadele ve iftiralara muhatap olma pahasına iyiliği tebliğ ve yayama yolunu tercih etmişlerdir...

       Peygamberimiz 25 yaşına kadar evlenmemiş , ibadetle meşgul olmuştur.

      Peygamber efendimiz 25 yaşında iken 40 yaşında ve dul olan Hz. Hatice ile evlenir. Hz. Resul Hatice annemizle zenginliği için evlenmemiştir. Çünkü Hz. Resul , Hz. Hatice’nin tüm malını Allah yolunda dağıtmıştır (Hz. Resul daha sonra kendisine gönderilen hediye ve altınları da fakirlere dağıtacaktır.) Hz. Hatice ile peygamberimiz 25 sene evli kalırlar. Hz. Hatice , peygamberimize :’Ey Muhammed ben yaşlandım , artık başka hanımla evlen ‘ deyince peygamberimiz şu cevabı verir: ‘ Böyle söyleme Hatice , üzülürüm.’Hz. Resul o zamanlarda çok doğal olan cariye alma yoluna bile tenezzül etmez ....! Hz. Hatice 65 yayında vefat eder. Hz. Resul  2-3 sene daha kimse ile evlenmez , 53 yaşına gelir.

   Not : O  dönemde ‘sahabi’ ( Peygamber Efendimizin arkadaşları) savaşlarda şehit oluyor, eşleri dul, çocukları yetim kalıyordu. Peygamberimiz  sahabiye bu dul hanımlar ile evlenmelerini, onları evsiz, çocuklarını bakımsız bırakmamalarını tavsiye ediyor, kendisi de bu dul hanımlar ile 53 yaşından sonra evleniyorlar.

  Hz. Sevde: 53 yaşında, dul. Hz Resul'e evlilik teklif eder, "Hz. peygamber'in nikahlısı olarak kalmak bana kafi " diyerek kendi sırasını Hz.Aişe'ye devreder.

  Hz. Aişe: Peygamberimizin dul olmayan tek eşidir. Peygamberimiz genç yaşta olan (17-18 yaşlarında  : Hz. Aişe’nin ablası Esma hicrette 27 yaşındaydı. Hz. Aişe ablasından 10 yaş küçük olduğuna göre onun da hicrette tam 17 yaşında olması gerekir. Ayrıca Hz. Aişe peygamberimizden önce Cübeyr’le nişanlanmış, daha sonra dini nedenlerle ayrılmışlardı. Demek ki evlenecek çağda bir kızdı, nişanlanmış, nişan bozulmuş sonra peygamberimizle evlenmiştir-) Hz. Aişe ile evlenir.Hz Ebu Bekir'in kızıdır. Müslüman hanımların sormaya utandığı sorulara cevap vermesi için peygamberimiz Hz. Aişe ile evlenmiş ve onu öğretmen olarak yetiştirmiştir. Hz. Aişe peygamberimizden 2000 hadis rivayet etmiş, Müslüman kadın ve erkeklere öğretmenlik yapmış, hatta Müslüman orduların komutanlığını dahi   üstlenmiştir.

  Hz. Hafsa: Dul, Hz. Ömer'in kızı.Hz. Ömer kızını önce Ebu Bekr sonra Osman ile evlendirmek ister, mazeret sunarlar, Hz Resul İslam davasında yoldaşı, Ömer'in dul  kızı ile - tıpkı Hz Ebu Bekr'in kızı gibi - evlenir, gönlünü ferahlatır.

  Huzeyfe kızı Zeynep: 60 yaşında dul, Hz Resul'e :" Benimle evlenir misin " der, Hz Resul kabul eder.Kısa süre sonra vefat eder.

  Ümmü Seleme: 65 yaşında 4 çocuklu dul,kendi deyimi ile : " Ben yaşlı, kıskanç , yetimlerin annesi bir kadınım ." der.Hz Resul O'na evlilik teklif eder, Ümmü Seleme annemiz kabul eder.

  Cahş kızı Zeynep: Dul - Detay aşağıda - *

  Cüveyriye:  Esir . Esir ve cariyelerle evlenmek âdet değil iken peygamberimiz onlar ile evlenerek onların da aile kurma haklarının olduğunu , onlarında insan olduğunu  çevresindekilere ispat eder . Cüveyriye,  Mustalik oğulları kabilesinin reisinin kızı idi.Savaşta esir düşer, özgürlük bedelini bizzat Hz Resul öder, onu azat eder.Bunu duyan babası  ve iki oğlu Müslüman olur.Kızı ile anlaşır, özgür olan Cüveyriye Hz Resul ile evlenir.İslam ordusu bu hal üzerine:" Annemizin akrabalarını esir etmeyiz."  diyerek geri kalan esirleri serbest bırakır.
   Safiye: İsrail Oğulları soyundan, kabile reislerinin birinin kızı  idi.Dul idi ve tutsaktı.Hz. Resul O'na :" ister malını al, git özgürsün " der, " İster kal, Müslüman ol, benimle evlen."  diye teklifte bulunur.Safiye annemiz özgür iken teklifi  kabul eder ( Mir'âtü'ş-Şuun )
  Ümmü Habibe: 55 yaşında dul, Mekke reisi ünlü İslam düşmanı Ebu Süfyan'ın kızı. Mekke'den uzakta, Habeşistan'da dul kalır.Çok zorluk çeker.Hz: Resul elçi göndererek O'na  evlenme teklif eder.Evet der Ümmü Habibe annnemiz .Necaşi kralı nikahı vekiller vasıtası ile kıyar...

  Meymune: 2 çocuklu dul,Hz Resul'un amcası Abbas'ın baldızıdır.HZ Abbas vasıtası ile Hz Resul'e evlilik teklifinde bulunur, Hz resul kabul eder.

  Mısırlı Mariye: Cariye. Hz Resul kendisi ile evlenir.

    Hz.  Resul  50 küsür yaşına kadar tek eşle evli kalıyor ,her türlü dünyevi teklifleri reddediyor  ve 50 yaşından sonra genç ve zengin bir çok kız  yerine koruma ve tebliğ amacını güden , karşılıklı rızaya dayanan evliliklerini objektif  olarak inceleyen herkes evliliklerin hiç birinde dünyevi bir amaç olmadığını görebilirler yeter ki tarafsız olarak olayları inceleyebilelim.  

    Bazılarının aklına şu soru takılabilir, evlenmeden o kadınlara yardım yapılamaz mı idi ?

     NE KADAR IYI BILINIRSE BILINSIN BIR ERKEK DUL BIR KADININ EVINE ARADA  BiR  BILE OLSA VE KADINLAR 50-55-65 YASLARINDA BILE OLSA UGRARSA DEDIKODU KAÇINILMAZ OLUR! ÖZELLIKLE BÜTÜN PROJEKTÖRLER ÜZERINE ÇEVRILI VE DEVAMLI HATASI ARANAN  BİR  UYARICI  VE   “REJİM   DÜŞMANI “ ( ! ) OLURSAN... HZ. MUHAMMAD’E   DÜŞMANLARI (HAŞA )    “ DELİ, CİNLENMİŞ , YALANCI... “ DEDİLER  AMA  HİÇ  BİR  DÜŞMANI  ONA " ŞEHVET  DÜŞKÜNÜ , ÇIKARCI, RÜŞVETÇİ , ..." DİYEMEMİŞTİR.  ÖZELLİKLE  BU  KONULARDA  DÜŞMANDAN  DAHA  İYİ  ŞAHİT  Mİ   OLUR..  AYRICA  EFENDİMİZİN  OLAYA   CİNSEL  AÇIDAN  YAKLAŞMADIĞININ  BİR  DİĞER  DELİLİ     BAZI  ANNELERIMIZIN "YASLARINDAN DOLAYI" O TÜR IHTIYAÇ DÖNEMINI  ÇOKTAN  GEÇTİKLERİDİR,MESELA  SAFİYE ANNEMİZ : SENİNLE EVLİ OLMAK BANA YETER" DİYEBİLMİŞTİR.  HELE  YAS 50 -65 ARASI   İSE  VE ÜLKE INSANLARIN ERKEN OLGUNLASIP YASLANDIGI SICAK BIR ÜLKEDE  YAŞANILIYORSA ... YAZI  BÜTÜNÜ    İLE  OKUNUNCA  ZATEN HZ. MUHAMMED'IN DÜNYA ZEVKINE DÜSKÜN OLMADIGININ ÖRNEKLERI ILE DOLU  OLDUĞU   GÖRÜLECEKTİR.
    MONTESQUİEU , KANUNLARIN RUHU ADLI ESERİNDE ŞUNU SÖYLEMEKTEDİR: " İKLİMİ SICAK OLAN ÜLKE KADINLARININ İHTİYARLIKLARI, 20 YAŞINDAN SONRA BAŞLAR..."

     NE  MUTLU   O’NA  VE  O’NUN  İZİNDEN  GİDEBİLENLERE !

    
   * Bazı ön yargılı çevreler Hz. Zeynep annemiz ile Hz. Resul’ün evliliklerine dillerine dolarlar. Güya Hz. Zeynep’ten hoşlanan Hz. Resul onun eşinden boşanmasını bekleyip onunla evlenir. Halbuki Hz. Zeynep Hz. Resul’ün akrabasıdır ve daha onu genç , bakire bir kız iken tanımaktadır. İstese onunla kız iken evlenebilirdi. Halbuki evlenmedi ve kendi eli ile Zeynep’i evlatlığı olan kölesi ile evlendirir. Ailenin devamı için huzursuzluk baş gösterip, boşanma talepleri gelince Hz. Resul hep bunlara engel olur. Fakat aile kendiliğinden dağılıp boşanma vuku bulunca her konuda, her türlü tapuyu yıkmakla görevlendirilen Hz. Resul, evlâtlıkta evlât gibidir. Evlenince hanımı kızın gibi olur türünden ön yargıları yıkmak için Allah’ın ayeti ile emretmesi üzerine Hz. Zeynep ile evlenir. Tapu dolayısıyla dedikodular çıkacağını bile bile, çünkü Hz. Resul insâni olmayan tüm tapu-taassuplara savaş açmıştı: Kadın savaşmıyor, miras alamaz, kız çocuğu uğursuzdur, namusumuza leke getirebilir, diri diri gömülmelidir. Soy erkek çocuktan devam eder, kız çocuk soyun kesilmesine neden olur...gibi bir çok günah – zararlı ön yargıları, yaşayarak, hayatıyla peygamber efendimiz yıkmış, yok etmiştir.Kısaca: Hz. Resul Zeyd'in evine girdi, Zeynep'i gördü beğendi...iddiası yanlıştır, çünkü Hz Resul bir eve gireceği zaman önce selam verirdi -  cevap gelmezse toplam 3 kere, yine cevap veren olmazsa eve girmez geri dönerdi, sahabi Hz Resul'un daha çok selamına muhatap olmak için 3 selamını da bekler sonuncuda selamı alıp eve buyur ederlerdi... - Kızı Fatıma'nın evine bile böyle girerdi.Uygunsuz ortamda olan aile evine Hz Resul'un destursuz fütursuzca girişi imkansızdır.Ayrıca bakire iken , kendi akrabası olduğu için her anında kendisini gördüğü ve hicap ayeti de inmediği için evlilik öncesi yıllarca yanında gördüğü Zeynep'i beğenmeyip, -  genç- bakire iken kendisini cezbetmeyen, kendi eli ile  bizzat evlendirdiği akraba kızına  -Haşa-  evlendirince  mi ilgi duydu Hz Resul...Bu  i-ftira-ddianın mantıklı bir yanı var mıdır ? Zeyd , daha evlatlıkların eşleri ile ilgili hüküm ayeti inmeden,  Hz Resul'e gelip, "Boşayayım, siz evlenin" nasıl desin.O zamanki adetlere aykırı bir teklif olurdu bu...! Ayrıca Hz Resul Zeynep annemiz ile evlendiğinde Zeynep annemiz 35 yaşında idi.Sıcak ülke ile ilgili erken olgunlaşmayı da hesaba katınca bu  yaşa dek Hz  Resul neden beklesin...Kısaca iftira baştan sona mantık hataları ve yalanlarla dolu...!

   
     
Hz.  Muhammed’e  atılan  bir  diğer  iftira ‘da   Hz. Safiye   ile  evlenmeleri  olayıdır : Güya  Hz. Resul  esir  olan  Safiye annemize   “ benimle  evlenirsen  seni  serbest   bırakırım , “ diye  bir  teklifte  bulunmuştur. Halbuki  olay  şöyle  gelişmiştir:

    Yahudilerle Müslümanlar savaşır, savaşı Müslümanlar kazanır. Savaşta  esir  olan    Yahudilerden  olan  Hz. Safiye ‘ye   Hz.  Resul  “ sana  bir  teklifim  var , istersen  serbestsin  mallarını   al  ve  git , istersen  sana  evlenme  teklif  ediyorum ,Müslüman ol , yanımda  kal “ teklifini   özgür  ve  hür  iradesiyle  değerlendiren   Hz.  Safiye  annemiz , kendi   isteği  ile  teklifi  kabul  eder  ve  Hz. Muhammed’in   yanında  kalır. Bunun  üzerine Müslümanlar “ biz  annemizin  akrabalarını  esir  etmeyiz  , “ diyerek   esir edilen tüm  Yahudileri  serbest  bırakırlar... Yahudilerde  bu   gelişmeler  üzerine  İslam'a  girerler...- Dinsiz T.Dursun iki maddeden oluşan teklifi tek maddede birleştirerek aktarır:" Benimle evlenirsen serbestsin!" Düşünebiliyor musunuz, bu tek cümleye indirme ile Safiye annemizin  seçme hakkı da ortadan kaldırılmış olunuyor. Amacı da bu zaten. Bilerek iftira böyle atılıyor işte.!

                                                                 HZ  AİŞE'NİN  EVLİLİK YAŞI
   1- "Hz. Muhammed henüz Mekke de iken ve bende oynayan bir çocuk iken: "Onların vadeleri kıyamettir. Kıyamet ne dehşetli ve ne acıdır!" mealindeki (kamer s. 46) ayet inmişti...
(Buhari 1.cilt Telifil Kur’an bahsi) " Bu sure Mekke devrinin birinci döneminde(4. yıl) inmiştir. Hz.Aişe validemiz bu sure ve ayetleri net olarak hatırladığına göre, olayları ayrıntılarıyla hatırlayabilmek ve sokakta oynayan bir çocuk olması için en az beş veya altı yaşında (veya daha büyük) olması gerekir. Kamer suresi Mekke devrinin dördüncü yılında indiğine göre dördüncü yılda beş-altı yaşında olması gerekmektedir.Ayrıca Kız kardeşi Esma ; Kardeşi Esma Abdullah bin Zübeyir’in annesidir. Esma yüz yaşına kadar yaşamış ve Hicretin 73. yılında vefat etmiştir. Hz. Aişe validemizden on yaş daha büyüktür. Hz. Ebu Bekir (r.a) kızı Esma ve oğlu Abdullah Abdul Uzza’nın kızı Kayleden,Hz. Aişe ile Abdurrahman ise Ümm-i Rümandan doğmuşlardır. Hz. Esma yüz yaşında ve hicri 73. yılda öldüğüne göre hicret esnasında 27 yaşında olması gerekir. Bundan on yaş küçük olan kardeşi Hz. Aişe validemizin de 17 yaşında olması gerekir ki bu da aşağı yukarı Buhari de Hz. Aişe’nin kendi hadisindeki ifadeye uygun düşmektedir.Rasûl-i Ekrem, Hicretin ilk senesi Hazreti Âişe ile evlendi.Hz. Aişe validemiz peygamberimizle dokuz yıl beraber yaşamıştır. Onun Kur’an, hadis ve fıkıh ilimlerindeki yerini bütün islam alimleri teslim etmektedir. O devrinin en büyük alimlerini tenkit etmiş, çeşitli konularda fetvalar vermiş, Kur’an’ın ve sünnetin doğru anlaşılması konusunda insanlara önderlik etmiştir. Sünneti Kur’an’la test etmenin ilk örneklerini vermiştir. Bu birikimi henüz çocuk denecek yaşta bir insanın elde etmiş olmasını kabullenmek oldukça zordur.
   2- Bu konuyu aydınlatan bir başka rivayette şöyledir: Hz. Aişe validemiz henüz peygamberimizle evlenmeden önce Cübeyir bin Mut’im ile nişanlanmıştı. Mut’im Hz. Aişeyi oğluna almakla evine Müslümanlığı sokacağını düşünerek bu nikahı feshetmişti. Hz. Ebu Bekir (r.a) islamı ilk kabul edenlerden biri olduğuna göre; bu olayın vukuu, islamın alenen duyurulmasından veya şuyu bulmasından önce olması gerekir. İslam alenen açıklanıp Müslümanlar Kabe yürüyüşü veya Safa tepesi toplantısından sonra topluma deşifre olduktan sonra Ebu Bekir (r.a) ın Müslüman olduğu bilinince kızını almaktan vazgeçmiş olması daha doğru görünmektedir. Bu olayda yine Hz. Aişe’nin peygamberimizle evlenmeden önce evlilik çağına geldiğini ve nişanlandığını göstermektedir. Yani değil Hz. Resulle nişanlanıp bir yıl sonra evlenmesi , daha önce evlenecek çağa gelmişti, nişanlandı , zamanla İslam tebliği yayılınca Hz. Ebu Bekir'in Müslüman olması bu işi bozdu...Daha sonra da Hz. Resul onunla nişanlanıp bir yıl sonra da evlenmişti...Sıcak ülkelerde çocukların erken gelişip, olgunlaştığı düşünülünce - Günümüzde bile Mısır'da  ilkokul birinci sınıfa giden kızlar ergenlik çağına girdiği - yani Mısır'daki 8 yaşındaki bir kız , Türkiye'deki 12-13 yaşındaki bir kız olgunluğuna gelip ; daha önce olgunlaşıp, daha önce yaşlandığı - düşünülürse  17 -18 yaşındaki bir kızın arabistandaki  normal görüntü ve evlilik yaşı haliyle  gelmiş bir  yaş olduğu rahatlıkla kabul edilmelidir.Hz. Aişe validemiz peygamberimizle dokuz yıl evli kalmışlardı. Peygamberimizin vefatı esnasında İse 27 yaşında idi.
       3- Mişkât sahibi der ki: Hazreti Âişenin hemşiresi Esma, Hicret esnasında 27 yaşında idi. Aişeden on yaş büyüktü. Hazreti Aişe de, Esmadan on yaş küçük olduğuna göre, Hicrette onyedi yaşındaydı:
(Asrı Scâdet, C: 2, S: 1010.) Rasül-i Ekremle evlendiği zaman, 18 yaşında bulunuyordu.Hazreti Âişenin altı yaşında nişanlandığı, dokuz yaşında nikahlandığı hakkındaki rivayetler doğru değildir, tarihî hakikitlere aykırıdır.Hz. Aişenin ablası Esma, ondan yaklaşık 10 yaş büyüktü. Hz. Aişe evlendiğinde Hz. Esma'nın yaklaşık 30 yaşında olduğu rivayet ediliyor. Buradan Hz. Aişenin evlendiğinde 18-20 yaşlarında olduğu sonucuna varılmaktadır.
       4-
Hz. Peygamberin evliliği, vahyin başlangıcından 10 yıl sonradır. Hz. Ayşe vahiy başlangıcından beş altı yıl önce doğmuştur. Dolayısıyla Hz. Ayşe’nin peygamberimizle evlendiği yaşın 17-18 olduğu ortaya çıkar.Bu konu, daha detaylı bir şekilde Mevlana Şibli’ nin “Asr-ı saadet” kitabında geçer. (İst. 1928. 2/ 997)  Ayrıca bakınız: (Hatemü’l enbiya Hz. Muhammed ve hayatı, Ali Himmet Berki, Osman Keskioğlu, s. 210)
         5- Bugün hadis kitaplarımızda yer alan ve Hz. Aişe validemizin Mekke yıllarıyla ilgili olarak anlattığı bazı rivayetler, onun yaşını tespit edebilmemize yardımcı olacak niteliktedir. Mesela; Risâletten kırk yıl önce gerçekleşen ve tarih belirlemede bir ölçü olarak kabul gören Fil hadisesinden geriye kalan iki kişiyi Mekke'de dilenirken gördüğünü söylemesi; Mekke'nin en sıkıntılı günlerinde Allah Resûlü'nün sabah-akşam kendi evlerine geldiğini ve bu sıkıntılara dayanamayan babası Hz. Ebû Bekir'in de Nübüvvetin 5. veya 6. yılında Habeşistan'a hicret teşebbüsünde bulunduğunu detaylarıyla birlikte anlatması; ilk defa namazın ikişer rekat farz kılındığını, mukim olanlar için daha sonraları onun dört rekata çıkarıldığını, ancak sefer durumlarında yine iki rekat olarak bırakıldığını ifade etmesi gibi rivayetler onun yaşı konusunda bize ipuçları verecek niteliktedir.(M.Emin  YILDIRIM / Vakit-08 Haziran 2008 )
        6- Risâletin ilk günlerinde Müslüman olanların isimleri sıralanırken, ablası Esmâ Vâlidemiz’le birlikte Âişe Vâlidemiz’in adı da zikredilmektedir. Dikkat çekici olan bu zikrin, Hz. Osmân, Zübeyr ibn Avvâm, Abdurrahmân ibn Avf, Sa’d ibn Ebî Vakkâs, Talha ibn Ubeydullah, Ebû Ubeyde ibn Cerrâh ve Erkam ibn Ebi’l-Erkam gibi ‘Sâbikûn-u Evvelûn’ tabir edilen en öndekilerin hemen arkasından; Abdullah ibn Mes’ûd, Ca’fer ibn Ebî Tâlib, Abdullah ibn Cahş, Ebû Huzeyfe, Suhayb ibn Sinân, Ammâr ibn Yâsir ve Habbâb ibn Erett gibi isimlerden de önce gerçekleşiyor olmasıdır.1 Demek ki Âişe Vâlidemiz, o gün küçük de olsa ‘irade’ beyanında bulunabilecek bir çağda ve ilk Müslümanlar arasında yer alabilecek bir durumdadır. Söz konusu bilgilerde ondan bahsedilirken, ‘O gün o küçüktü.’ şeklinde bir kaydın konulmuş olması, bu manayı ayrıca teyit etmektedir.2
        7- Ablası Esmâ Vâlidemiz’in konumu da bu kanaati güçlendirmektedir; zira onun, on beş yaşında iken Müslüman olduğu bilinmektedir.3 Bilinen bir gerçek de onun, 595 yılında dünyaya gelmiş olduğudur.4 Bütün bunlar, risâletin ilk yılı olan 610 tarihini göstermektedir. Demek ki Âişe Vâlidemiz, yaşı küçük olmasına rağmen 610 yılında Müslüman olmuştur. Bunun için o gün onun, en azından beş, altı veya yedi yaşlarında olması gerekir ki, on üç yıllık Mekke hayatıyla en az yedi aylık 5 Medine günleri de bu tarihe ilave edildiğinde onun, Allah Resûlü ile evlendiği gün –risâletten beş yıl önce dünyaya gelmiş olma ihtimalini esas alacak olursak- en azından on sekiz yaşında olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.
       8- Âişe Vâlidemiz’in vefat tarihi konusunda gelen rivayetler de bu kanaati güçlendirmektedir. Zira onun vefat ettiği yıl ve o günkü yaşıyla ilgili olarak hicrî 55, 56, 57, 58 veya 59;29 yaşıyla alakalı olarak da altmış beş, altmış altı, altmış yedi veya yetmiş dört 7 gibi farklı tarih ve rakamdan bahsedilmektedir. Bu ise, doğum tarihinde olduğu gibi onun vefat tarihiyle ilgili de kesin bir kabulün olmadığını göstermektedir.Özellikle 58. yılında ve 74 yaşında iken vefat ettiğini ifade eden rivayette, onun vefat ettiği günün çarşamba olduğu, vefat tarihinin, Ramazan ayının on yedinci gecesine denk geldiği, vasiyeti üzerine Vitir namazından sonra Cennetü’l-Bakî’ye geceleyin defnedildiği, yine vasiyeti gereği namazını, Hz. Ebû Hüreyre’nin kıldırdığı, mezarına da, ablası Hz. Esmâ’nın iki oğlu Abdullah ile Urve, kardeşi Muhammed’in iki oğlu Kâsım ve Abdullah ile diğer kardeşi Abdurrahman’ın oğlu Abdullah gibi isimlerin indirdiği gibi detayların bulunması,8 diğerlerine nispetle bu bilginin daha güçlü olduğu izlenimi vermektedir. Öyleyse bu tarihi esas alarak bir hesaplama yapacak olursak onun, Efendimiz’in irtihalinden sonra kırk sekiz yıl daha yaşadığını (48+10=58+13=71+3=74) görmekteyiz ki bu hesaba göre o, risâletten üç yıl önce dünyaya gelmiş demektir.Bu durumda evlendiği gün onun, (74–48=26–9=17+7 ay) on yedi yılını yedi ay geçtiği anlaşılmaktadır.Kısaca:
Hicri 58. yılda, 74 yaşında vefat etti ise, Efendimiz'den sonra 48 yıl dul olarak yaşadı ise, Allah Resulü ile evliliği de 9 yıl sürdü ise; demek ki, Aişe validemiz, Efendimiz Daru'l-Beka'ya hicret ettiğinde 26, evlendiğinde ise 17–18 yaşlarında idi. (SorularlaİslamiyetCom)
       Dipnotlar:1.Bkz.: İbn Hişâm, Sîre, 1/271; İbn İshâk, Sîre, Konya, 1981, 124.   2.Bkz.: İbn Hişâm, Sîre, 1/271; İbn İshâk, Sîre, 124.  3.Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/597; Hakim, Müstedrek 3/635.   4.Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/597; Hakim, Müstedrek 3/635.  5.Âişe Vâlidemiz’in, hicretten yedi ay sonraki Şevvâl değil de Bedir sonrasına denk gelen ikinci yılın Şevvâl ayında evlendiği de ifade edilmektedir. Bu durumda onun evlilik yaşı, bir yıl daha gecikmiş demektir. Bkz.: Nevevî, Tehzîbü’l-Esmâ, 2/616.   6.Bkz.: Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 6, Tefsîru Sûre, (54) 6; Aynî, Bedruddîn Ebû Muhammed Mahmûd ibn Ahmed, Umdetü’l-Kârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 20/21; Askalânî, Fethu’l-Bârî, 11/291.   7.Bkz.: İbn Sa’d, Tabakât, 8/75; Nedvî, Sîretü’s-Seyyideti Âişe, 202.   8.İbn Abdilberr, İstîâb, 2/108; Doğrul, Asr-ı Saadet, 2/142     -    Dr. Reşit Haylamaz, Yeni Ümit Dergisi
      
Suudi araştırmacı ve tarihçilerden Süheyla Zeynelabidin ise Hz. Ayşe`nin Peygamberimiz ile evlendiğinde yaşının 19 olduğunu araştırmaları sonucu ulaşmıştır.
     
Burada akla, "Madem öyle; bugüne kadar bu mesele niye bu şekilde gündeme gelmedi?" şeklinde bir soru gelmektedir. Yakın zamana kadar bu hususta olumsuz hiçbir beyan serdedilmemiş; ne Ebû Cehil gibi her fırsatı aleyhte değerlendiren muannit bir firavundan ne de Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl gibi olmadık yerden fitne ve iftira üreten nifakın adresi olmuş birisinden bu evliliğe herhangi bir itiraz söz konusu olmamış, olamamıştır. Çünkü ortada itiraz edilecek herhangi bir durum yoktur.Kısaca; Hz. Resul'ün Âişe Vâlidemizle evliliklerinde bir anormal durum olsa idi, Zeyneb Vâlidemiz’le izdivacında fırtına koparmak isteyenlerle, Benî Mustalık Gazvesi dönüşünde ve hiç olmadık yerde Âişe Vâlidemiz’e iftira atanların, onlar açısından önem arz eden böyle bir meseleyi dillerine dolamamaları düşünülemezdi. Sonuç nasıl olursa olsun sadece başlı başına bu bilgi bile, Âişe Vâlidemiz’in evliliği konusunda olumsuz herhangi bir durumun olmadığını ispat için yeterli bir güce sahiptir.
     PEKİ HZ MUHAMMED 9 YAŞINDA HZ AİŞE İLE EVLENDİ İDDİASININ KÖKENİ NERESIDIR ? BİZCE - YUKARIDA DA BELIRTILDIGI GIBI -  DAHA ÖNCEKİ NİŞANLILIK DÖNEMİ İLE DAHA SONRAKİ  HZ RESULUN NİŞAN-EVLİLİK  OLAYININ RİVAYETLER SIRASINDA KARIŞTIRILMASI OLAYIDIR TÜM OLAN...HADİS İLMİNİ BİLEN HADİS LİTERATÜRÜNDE BU GİBİ ÖRNEKLERİN DOLU OLDUGUNU DA BİLİR !
 

 
                                                  HZ. RESUL HAKKINDA BATILI AYDINLARIN BAZI SÖZLERİ:

Thomas Carlyle:’İnsanlar her şeyden daha fazla Muhammed’e kulak vermelidir. Diğer bütün sözler, onun karşısında boş sözlerdir.’

Prof.Dr.H. Mones:’O’nun her sözü bir vecizedir.’

Jane Pelo:’O’nun davasında heyecanı asildi.’

Aleksi Lovazon:’O Allah tarafından gönderilmiş bir hak peygamberdir.’

G’la Faytt:’Ey şanlı arap!Aşk olsun sana....Adaletin ta kendisini bulmuşsun.’

Raymons Leronge:’14 asır geçmesine rağmen Hz. Muhammed bu zamanın tek rehberi,tek hidayet resulüdür.’

Sosyolog V.D.Eratsen:’Ben şahsen Hz. Muhammed’in hayranıyım.’

Prof.Jules Masserman:’Bütün zamanların en büyük lideri Muhammed idi.’

Prof.Dr. Michael Hart:Muhammed tarihte dini ve dünyevi açılandan en üstün başarıya ulaşmış tek kişidir.’

Tolstoy: Muhammed, hürmet ve saygıya fazlasıyla lâyıktır.

Gibson: Hz. Muhammed’i sevmeyenler onu yeterince tanımayanlardır.

Dostyoyevski: Büyük İslâm Peygamberi yüce yaratıcının katına çıkıp onunla buluşmuştur. Ben Mirac’a bütün kalbimle inanıyorum.

B. Smith: Büyük liderlerin hayat ve karakterleri ile yapılan eleştiriler İslâm Peygamberi için yapılamaz.

Prens Bismark: Senin asrında yaşayamadığımdan dolayı çok üzgünüm Ey Muhammed. Kur’an Allah’ın kitabıdır. İnsanlık senin gibi bir kabiliyeti bir defa görmüş bir daha göremeyecektir. Ben senin önünde hürmet ve saygı ile eğilirim.

Geothe: Hiç kimse Muhammed’in kurallarından daha ileri bir adım atamaz. Biz Avrupa Milletleri medeni imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki bu yarışmada kimse onu geçemeyecektir.

Shebol: Hz. Muhammed insan olması itibari ile bütün insanlık onunla övünür. Biz Avrupa’lılar 2000 sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek en mesut ve en bahtiyar nesiller oluruz.

Bernard Shaw: Ben bu hayret uyandırıcı insanın hayatını inceledim. Benim görüşüme göre onu insanlığın kurtarıcısı olarak tanımamız lâzımdır.

Voltaire: Türk kardeşime diyeceğim ki; senin dinin bana çok saygı değer bir din görünüyor... senin dinin çok asil.

Lamartine: İnsan büyüklüğü hangi ölçüyle ölçülürse ölçülsün acaba ondan daha büyük bir insan bulunur mu?

Knematirul: Herkesin itiraf etmekten çekindiği şeyi ben haykırıyorum. Hz. Muhammed hiç kimse ile kıyaslanamayacak kadar büyük bir devrimcidir.

    Kaynak: Kuran Nedir, Batılı gözü ile İslam, Batının İslam'dan öğrendikleri adlı kitaplar ve yıllarca biriktirilen günlük gazete
( Zaman,Milli Gazete..) ve dergilerden (İslam, Altınoluk,Zafer...) toplanan sözlerden oluşturulmuştur! -

    Hz. Muhammed (sav) hakkında batılıların görüşlerinin devamı için
Tıklayınız
 

        BATILI   İNSANLAR KADAR İSLAM PEYGAMBERİNE OBJEKTİF YAKLAŞABİLSEK  VE O'NU ÖRNEK ALABİLSEK YETER ... !
 

            



                                                      Selam olsun "kuru et yiyen kadının oğlu"na!
    Mekke'nin fetih günüydü... Bir adam Resulullah'ın yanına yaklaştı. Korkudan, heyecandan titriyordu.Resulullah da gördü adamın bu halini ve dönüp seslendi: " Titremene lüzum yok, ben kral değilim "Ve ardından dedi ki; " Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum ben." Bu hadisi her okuyuşumda sarsılırım.Düşünün...Mekke'yi fetheden kuvvetlerin başındaki kişinin ve Peygamber'in önünde titremez de insan, kimin önünde titrer? " İktidarı olağanüstüleştirme " insanlık tarihi kadar eski bir hikâyedir çünkü..Hatta geçmek bilmeyen bir hastalıktır.Güçlülerin, militerlerin, kendine soy sop iktidarı ve havası yaratanların, en sıradan makamların sahiplerinin önünde korkar, ezilir, büzülür, titrer insan..Ya bugün? Popüler şöhret denen şeyden bir parça nasiplenmiş kişilerin bile yanına yanaştığında titremeye kapılıp ağzını açamayanları görürsünüz. Nedir Peygamber'i böyle davranmaya, böyle söylemeye iten? İlk akla gelen hep tevazu kavramı olur bu durumlarda.Tevazu deyip geçmek doğru olur mu? Hayır! Yanlış olur. Hele tevazuyu alçakgönüllülük veya kendini küçültme olarak ele alıyorsanız, bu iyice yanlış olur.Çünkü " Titremene lüzum yok, ben kral değilim " diyen Hz. Muhammed, unutulmamalıdır ki, Adem Aleyhisselam'dan beri Peygamber olduğunu, yani " fark "ını hep dile getirmiştir.Burada vurgulanan şey... İsmet Özel'in sözleriyle " kralın ve krallığın çarpıklığıdır ." (40 Hadis, İsmet Özel. 2005, Şule Yayınları.) Daha doğrusu, âlemde " kral olma "nın; saltanat kurup, saltanat sürmenin çarpıklığı dır burada altı çizilen, hiç kuşku yok! " Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum ben " sözüne gelince...Nasıl da ürperticidir!..Demek istemiştir ki... Peygamberim, farkım bu.. Başka farkım yok. Sen ve ben insanız. Beni sana üstün kılacak, ne soy sop, ne kavim ne de bir iktidar bağı olamaz...( Sabah-Haşmet  BABAOĞLU:22 Nisan 2009)

 

  1.     Peygamber Efendimiz bir günde iki öğün sıcak yemek yememiştir. Bazen aylarca evinde sıcak yemek bulunmazdı. Sirke ile kuru ekmek yer ve “Ne güzel nimet” buyururdu. Hasır üzerinde yatar, uyandığı zaman vücudunda hasırın izleri belli olurdu. Müslümanlar uyurken gece yarısı kalkıp namaz kılmak kendisine farzdı. Kendisine iftar etmeden birkaç gün üst üste oruç tutmasına izin verilmiştir.

  2.     Hz. Resul insanlara karşı merhametli idi. Kendisini her türlü kötülükten koruyan amcası Hamza’yı öldürüp ciğerlerini yiyen Hint’i ve katili  Vahşi'yi affetmiş, kendine hakaret edip, Müslümanları öldürüp aç ve susuz yurtlarından kovan Mekke Müşriklerini, Hayber'li Yahudilerin  hidayet bulmaları için onlara dua etmiştir.Kendisini zehirlemeye çalışan Yahudi  kadını afetmiş , bir topluluk içinde kendisine karşı ağzı bozuk ve saygıdan uzak bir şekilde konuşan kadına karşı takındığı yumuşak ve seviyeli tutumu ile kadının hal ve hareketlerinin değişmesine sahip olmuş , çevresine gerektiğinde nükteler yapan , Nisa suresini dinlerken gözyaşlarını tutamayan ," insanlara hizmet eden insanların efendisidir" buyurup ,halka gerektiğinde eliyle su dağıtan , kibirden uzak, işleri paylaşmayı seven ,evinde iken herkes gibi " ayakkabılarını tamir edip,elbiselerini dikip temizleyen kendi işini kendi gören ,koyunları sağan b.r insan olan Hz. resul çocukları  da çok severdi : Onları bir sıraya dizer karşılarına geçer “ bana ilk gelene hediye vereceğim” derdi, çocuklar sevinç içinde O’na koşar çevresini sararlardı. Torunlarını sırtına alır , namazda iken  onların kendi   sırtlarına çıkmalarına izin verirdi.Bayram günü ağlayan ,aç bir çocuğu temizleyip doyurmuş ,ona  bayram sevincini tattırmış , her çocuğa yetişkin gibi selam verip, onlarla şakalaşır ,namaz esnasında ağlayan bir çocuk sesi üzerine , çocuğun ailesinin cemaat içinde olabileceğini düşünüp namazı hızla   bitirmiş  , kendisine 9 sene hizmet eden Enes'i  bir defa bile azarlamamış ... bir insandı.

  3.     Hz. Resul hayvanlara ve bitkilere de merhametli idi. Yere uzanmış iken elbisesinin üzerine yatan kediyi uyandırmamak için elbisesini keserek ayağa kalkar, İslâm ordusunun yolu üzerine çıkan bir köpek ve yavrusunu rahatsız etmemek için ordunun yolunu değiştiren , susuz bir deve görünce eli ile ona su veren peygamberimiz ,  savaş vakti bitkilerin kesimini yasaklamış, “yarın kıyamet kopacağını bilseniz ağaç dikin” buyurarak insanları ağaç dikmeye davet etmiştir.

    Peygamberimiz evlilikleri ile büyük bir merhamet örneği göstermiş, hayatının son senelerinde karşılıklı rıza ile fedakârlık göstererek Müslüman hanımlara kol kanat germiştir. Ayrıca bu evlilikler Peygamber Efendimizin hanımlarının kabilelerini de etkilemiş, onların kendiliğinden İslâm’a ısınıp kabul etmelerine vesile olmuştur.
 

                                                            PEYGAMBERİMİZ : SEVGİ VE RAHMET ELÇİSİ
                                                               Hz. Muhammed(a) imtiyazları kaldırdı
   İnsanlığın içinde yaşadığı küresel sömürgecilik ve aldatmacılık, kirli savaşlar, işgaller ve etnik çatışmalara karşı Hz. Muhammed'in (S.A.V) örnek yaşamı kandil gibi kalpleri aydınlatıyor .Alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed(S.A.V)'i karalamak için yapılan aşağılık saldırılar, İslam dünyasının Hz. Peygamber'e olan sarsılmaz bağlılığını zayıflatamadı. İnsanları şirkten arınıp tevhide bağlanmaya, kula kulluktan sakınmaya, iyilik ve takvaya çağıran Hz. Muhammed(a), Necip Fazıl'ın ifadesiyle "Çöle inen nur" idi. Kur'an-ı Kerîm'in Enbiya sûresi 107. âyet-i kerîmesinde Hz. Muhammed(a) misyonu şöyle belirtiliyor: "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" buyuruluyor. Rahmet Peygamberi olarak nitelenen Hz. Muhammed(a), sınıf, ırk, soy, cins, servet ve tüm statü farklarına dayanan imtiyazları ortadan kaldırdı, bütün insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduklarını tekrarlardı hep. Üstünlük ise sadece takvada idi ve Allah katında geçerliydi. Hz. Peygamber'in insanları çağırdığı şey, kirli savaşların, işgallerin, etnik çatışmaların, küresel sömürgeciliğin ve aldatmacılığın yaşandığı, güçlerini hayra ve iyiliğe harcamak yerine toplumlar üzerinde sulta ve hegemonya kurmak isteyenlerin cirit attığı bugünkü dünyaya ve insanlığa da ilahi bir mesaj.

                                                              ÖLDÜRMEK İSTEYENLERE DUA

  Hz. Muhammed(a), kız çocuklarını diri diri gömen, alışverişte hile yapan, kadınları meta olarak gören, kan davalarıyla birbirlerini öldüren, zayıfları hor görüp ezen, kendi elleriyle yaptıkları putlara tapan, adalet yerine zorbalığa meyleden, yetimleri gözetmeyen bir toplumun içinden vahiyle doğrularak 'uyarıcılık' görevini inanılmaz baskı, işkencelere rağmen yerine getirerek insanlığa rahmet ve barış elçisi oldu.Uhud savaşının en çetin anında, kendisi yaralı bir haldeyken,"Dua et de Allah şu kafirler ve duygudan mahrum kötüler güruhunun kökünü kurutsun, onları yok etsin" denilmesi üzerine "Ya Rabbi, milletimi doğru yola sür çıkar: zira onlar (ne yaptıklarını) bilmiyorlar" diyecek kadar şefkatli idi. O'nun davetçi kişiliği Ahzab Suresi 45-46 ayetlerinde şöyle anlatılıyor: "Ey Peygamber! Biz seni şahit, müjdeleyici, uyarıcı ve izniyle Allah'a davet eden bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik."

                                                                 KRALLARA TEVHİD ÇAĞRISI

  Hz. Muhammed(a) diğer bütün peygamberler gibi aynı zincirin son halkasıydı. Hz. Adem'den Hz. İbrahim'e, Hz. Musa'dan Hz. İsa'ya, tek bir damar olarak gelen İslam, Hz. Muhammed(a) ile tamamlanıp kemale erdi. Vahiyle şereflenen Hz. Muhammed(a), 23 yıllık risaleti boyunca, başta Mekke toplumu olmak üzere Arabistan yarımadasını İslam'a davet etti. Risaleti Araplarla sınırlı değildi, krallara, sultanlara, kisralara elçiler göndererek uluslararası tebliğ görevini yerine getirdi. Amacı, ilahi bir sultanlık kurmak değildi, insanları ve kralları, ayırıcı değil birleştirici tek bir söze çağırıyordu, 'Tevhid'e. İnsanlar arasında barışın, eşitliğin ve adaletin ancak Tevhid(La İlahe İllallah)'le mümkün olacağını bildiriyordu. Al-i İmran suresinin 64. âyetinde Hz. Peygamber'in Hıristiyan ve Musevilere uzattığı zeytin dalı şöyle açıklanıyor:De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda ortak olan bir kelimeye(tevhide) gelin, Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim. O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim. Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun, biz gerçekten Müslümanlarız."

                                                                  İNSANLAR İÇİN ÖRNEK

  O, 63 yaşında Rabbine kavuştuğunda Arabistan Yarımadası, İslam'ı kabul etmişti. O'nun hayatı, inananlar için bir örnek. Kur'an'da Hz. Muhammed'in(a) örnekliği, "Ey İnananlar! And olsun ki, sizin için, Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çokça anan kimseler için Allah'ın Elçisi en güzel örnektir(33:21)" ayetiyle anlatılıyor. O, sadece bir Peygamber değildi. Aynı zamanda aile reisi, eş, akraba, dost, yoldaş, komşu, tüccar, devlet adamı, diplomat, hayvansever, hakim ve öğretmendi. Hz. Muhammed(a) öte yandan gerektiğinde bir komutandı. O'nun öğretisi ve mesajları insanlığın ortak kazanımları açısından etkili ve önemliydi. İnsandaki saf yaratılışı ortaya çıkarmaya teşvik eden tevhidi öğretinin sütunları barış ve adaletti. İyilik ve kötülük, savaş ve barış, kardeşlik ve düşmanlık, şirk ve tevhid, adalet ve zulüm, sevgi ve nefret çizgileri insanlık tarihinde hep mücadele içinde oldu. Allah, Kur'an-ı Kerim'de insanın temiz yaratılışına dikkat çekerek, insanlar arasından bir topluluğun hep iyiliğe ve hayra davet etmelerini emrederek, "Siz insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz(Al-i İmran 110)" demektedir.Hz. Peygamber'i diğer nebilerde ayıran bir niteliği ise, hayatının detaylı olarak kaydedilmesi. Veda Hutbesi'nde bulunan yüz bin kadar Müslüman'ın önemli kısmı O'nunla temas etmişti. Hadisler titizlikle ayıklanarak toplandı, bir bilim dalı olarak gelişti. Hadisler, başta Kur'an'ın onayı ve coğrafya, tıp, fıkıh, etnoloji, tefsir gibi bilim dallarıyla denetlendiği için hayatına ilişkin bilgilerin tahrif edilmesi çok zor. Örneğin, bir konuda yalan söylediği kanıtlanan birinin Hz. Muhammed(a) hakkındaki rivayeti geçersiz kılıyor. Hz. Peygamber'in diğer dinlere mensup olanlara karşı tutumu insanlığın bugünkü seviyesinin üzerinde. O, iman etmenin temeline özgür iradeyi yerleştiren bir dini temsil etti. Bu husus Kur'an'da "dinde zorlama yoktur. Şüphesiz doğruluk sapıklıktan apaçık ayrılmıştır(Bakara 256)" şeklinde belirtiliyor. Ğaşiye Suresi'nde ise Hz. Peygamber'e hitaben, "Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara zor ve baskı kullanacak değilsin" denilmektedir. O'nun Necranlı Hıristiyanlarla ilgili beyannamesi, farklı dinlere mensup toplulukların barış içinde yaşamaları bakımından öğretici.

                                                                 NECRAN BEYANNAMESİ

  Hz. Peygamber'in adalet ve şefkatle yaklaştığı Necran Hıristiyanları Bizans İmparatoru Justinyen'in zulmünden kaçmışlardı. Hıristiyan müminler Yemen'deki Yahudi Kralı Zu Nuvas tarafından ateş çukurlarına atılıp yakılmışlardı. Necranlıların hikayesi Kur'an'da Buruç Suresi'nde anlatılıyor. Yakıldıkları yer, Medinet'ul Uhdud (Çukurlar Şehri) olarak tanındı. Merhum Prof. Muhammed Hamidullah, Hz. Ömer'in, Hıristiyanların anısını yaşatmak için ateş çukurlarının bulunduğu yerde cami inşa ettirdiğini naklediyor. Hz. Peygamber'in Necranlılara gönderdiği beyannameden bir parça şöyle: "Necran Hıristiyanları ve civarda yaşayanların canları, malları, inançları, Allah'ın ve Resulü'nün teminatındadır. Burada bulunanlar, bulunmayanlar ve diğerlerine, örf, adet ve ibadetlerine karışılmayacak; hakları ve imtiyazları korunacak; ne bir rahip manastırından, ne bir papaz papazlığından uzaklaştırılacak. Herkes, bundan sonra da işine devam edecek; hiçbir Haç tahrip edilmeyecek; onlara zulmedilmeyecek, onlar da zulmetmeyecek; cahiliye devrindeki gibi kan davası gütmeyecek; onlardan öşür alınmayacak, toprakları üzerine hiçbir askeri birlik ayak basmayacak. Onlar arasında hiç kimse, bir başkasının işlediği suç ve yaptığı haksızlıktan mesul tutulmayacaktır."

                                                                Krallara elçiler gönderdi

Hz. Muhammed(a), Habeşistan, Bizans, Mısır ve İran krallarına mektuplar gönderip İslam'a davet etti. Mektuplarda, "İslam'ı kabul edersen selamet bulursun, şayet Allah'ın bu mesajından yüzçevirirsen bütün tebaanın günahı üzerine olacaktır" deniliyor, Mektuplara Al-i İmran Suresi'den bir ayeti yazdırıyordu: De ki:"Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda ortak olan bir kelimeye (tevhide) gelin, Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim. O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da bir kısmımız(diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim. Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun, biz gerçekten Müslümanlarız."

                                                            Dr. Ali Şeriati: Fatih değil "Davetçi"
  "Eğer Hz. Muhammed(a), sadece dağınık, vahşi Arab kabilelerini birleştiren, 20 yıl geçmeden onları çevik kuvvete dönüştürüp, görkemli İran ve Roma imparatorlarını ortadan kaldırtan bir kahramandan ibaret olsaydı, kuşkusuz büyük iş yapmış, tarihin ona tanıklık ettiği en büyük bir olay sayılırdı. Fakat şüphe yok ki tarih, Hz. Muhammed'i de büyük olaylar çıkaran İskender, Hannibal, Cengiz gibi birisi sayardı. Ama İslam'da en önemsiz sayılan şey; Hz. Muhammed'in ani askeri fetihleridir. Bu yüzden Hz. Muhammed'in adı tarih zihninde Cengiz, İskender, Sezar, Atila, Hannibal gibi bir çağrışım oluşturmaz. Tarih onu Musa, İsa, Buda ile kıyaslar. Gerçi Hz. Muhammed ile bu şahsiyetler arasındaki fark, herkesçe açık bir şekilde bilinmekte ve bu fark kıyaslanamayacak kadar büyüktür de."

                                                            Yoksulların sığınağı yüce kalpli Resul

   Hz. Muhammed(a) Allah'ın elçisi sıfatıyla Mekke ve Medine'de yeni bir medeniyeti inşa ederken, hiçbir melik ve kralın sahip olmadığı saygınlığı kazandı. Çünkü, O ne bir melik gibi davrandı ne de bir kral gibi yaşadı. O, insanlara eşref-i mahlukat olarak bakan yüce kalpli bir Resul'dü .İnsanlığa sevgi ve rahmet elçisi olarak gönderilen son peygamber Hz. Muhammed(S.A.V.), gündelik yaşamında sıradan insanlar gibiydi. O kendisinin övülmesine karşı, "Sadece Allah'ın resulü deyiniz" diyerek uyarılarda bulunmayı ihmal etmezdi. Türkçe Mevlit müellifi Süleyman Çelebi'nin de dediği gibi "Bütün düşkünlerin elinden tutan, hür ve köle herkesin sığınağı" olan Hz. Muhammed, Cahiliye Devri'nde "Muhammed'ul-Emin" sıfatıyla anılıyordu. Yoksullara ve düşkünlere el uzatan Hz. Muhammed(a) peygamber olmadan önce bile, aldatılan insanların sığınağı ve koruyucusu idi.

                                                              AY ATLASTAN RENGE BÜRÜNMÜŞTÜ

  O Hira'da vahiyle ilk kez yüzyüze geldiğinde duyduğu ürperti yüzünden evine dönüp, eşi Hz. Hatice'ye "Beni örtülerle sarın" dedi. Bir süre sonra kendine geldiğinde eşine olayı anlattı. Hz. Hatice O'na, "Şad ol ve sebat et! Hatice'nin alın yazısını elinde tutan Zat-ı Kibriya'ya yemin ederim ki senin bu ümmete peygamber olmanı umuyorum. Cenab-ı Hak seni asla hor düşürmez. Sen soy hakkını tanırsın, sözün doğrusunu söylersin, başkalarının derdini yüklenirsin, misafiri ağırlarsın ve güçlüğe uğrayanlara yardım edersin" diyerek teskin etti. "Fahrialem / Hz. Muhammed'in Hayatı" isimli kitabında Zeynel Abidin Rahnuma, Hz. Peygamber'in vahiyle ilk temasını şu sözlerle betimler:"Ramazan'ın on yedinci gecesinde, ay atlastan bir renge bürümüştü Nur Dağı'nı. Kuşlar yuvalarından uçmamış, gökyüzünden yeryüzüne kurşuni renkli eteğini seren ağır sükuneti henüz herhangi bir ses ve hareket bozmamıştı. Ay hareket etmiyor gibiydi. Sanki her şey yerine çiviyle çakılmıştı. Gök Hira'ya o kadar yaklaşmıştı ki, sanki biri elini uzatsa tüm yıldızları boncuk gibi toplayıp genç kızlara gerdanlık yapabilirdi. Hava nurdan daha latif, yer gökten daha hafifti. Bu eski dünyanın son sabahı, yeni dünyanın ilk fecriydi..."

                                                                      KRAL GİBİ DAVRANMADI

  Hz. Peygamber, cahiliye toplumunun içinde erdemli yaşamıyla herkesin saygısını kazanmış bir kişilikti. Putperestlikten ve kavminin bütün kötülüklerden uzak yaşamıyla dikkat çekiyordu. Hz. Peygamber'in vahiyle şereflenmesiyle birlikte, zaten temiz olan yaşamı zirveye ulaşıyordu. O Allah'ın elçisi olarak yeni bir medeniyet inşa ederken, hiçbir melik ve kralın sahip olmadığı saygınlığa sahipti. Çünkü, O ne bir melik gibi davrandı ne de bir kral gibi yaşadı. O, insanlara eşref-i- mahlukat olarak bakan yüce kalpli bir Resuldü. Mısırlı devlet adamı ve müellif Muhammed Heykel, 'Hz. Muhammed Mustafa' isimli eserinde, "Mucizelere bakmadan ve bunları beklemeden inananların örneği, Hz. Peygamber'in hayatında O'na inananlardır. Çünklü tarih bunlardan herhangisinin mucize istediği ve mucize görerek inandığını kaydetmemiştir. Bunların imana gelmelerine saik olan biricik amil, Allah'ın vahyini peygamberin dilinden dinlemeleriydi. Bizzat peygamberin hayatı, yüksekliğin zirvesinde olan bir örnekti. Ve insanlara iman telkin eden örnek bu idi."

                                                             ERDEMLİLER İTTİFAKI VE İLK YAZILI ANAYASA

  Merhum Prof. Muhammed Hamidullah da "İslam Peygamberi" eserinde "İlk günden itibaren O'nun öğretimi Allah'ın birliği ve vahdaniyyeti inancına ve iyilik yapma, başkalarının yardımına koşma ve diğerkam olma tatbikatına oturtulmuş bulunuyordu" diyerek Rabbani sistemin temelini izah ediyor. Prof. Hamidullah, Hz. Peygamber'in sadece soyut ahlaki ilkeler vazetmediğini, bu ilkelerin yaşama geçirilmesi için düzenlemeler yaptığını naklediyor. Bu düzenlemeler, Medine'deki gayr-i müslimlerin de katılımıyla gerçekleşiyordu. Merhum Hamidullah şöyle devam eder: "Muhammed(a), Müslüman sahabileri ile olduğu kadar gayrı müslim Medinelilerle durumu iştişare etti. Hepsi Enes'în evinde toplandılar ve bir Şehir-Devlet yapısı ortaya çıkarma hususunda anlaştılar. Bu devletin anayasası yazılı bir biçimde tespit edilip vazedildi ki bu anayasa metni, sevinerek söyleyelim ki bir bütün halinde bize kadar ulaşmış bulunuyor. Bu anayasa, ilk İslam Devleti'nin anayasası olmasından başka, aynı zamanda yeryüzünde bir devletin vazettiği ilk yazılı anayasa olma hususiyetine de sahiptir." Merhum Hamidullah'ın zikrettiği olay, Hılf'ul Füdul(Erdemliler İttifakı yahut Medine Sözleşmesi) olarak bilinir. Bu sözleşme, anayasacılık, cumhuriyetçilik, temel hak ve özgürlükler ile toplumsal sözleşme hukukunun en somut ve bilinen ilk örneği olması bakımından müslümanların iftihar vesilesidir.

                                                                     KANDİL GİBİ AYDINLATIYOR

  Hz. Peygamber, vahyi iletmenin dışındaki nitelikleri de mükemmel insan tipinin en güzel örneği. Siret Ansiklopedisi hazırlayan Afzalur Rahman şöle diyor: "O'nun şahsiyeti, insan hayatını her yönüyle ve her sahada aydınlatır. Davranışları insanlar için mükemmel bir örnektir. O, hayatı boyunca, her insan gibi beşeri duygularla, arzularla, acılarıyla, zorluklarıyla pek çok durumla karşılaşmıştır. Fakat O'nun ahlakı hep kusursuzdu. O tam bir fazilet ve adalet sahibi, insani hata ve zaaflardan ari bir insandı. O'nun hayatının hangi meslek ve işte olursa olsun, kadın-erkek her çağdaki insanın, ferdi hayatlarında olduğu gibi toplımsal hayatlarında da mutluluk ve selamete ulaşabilmek için uyması gerekli mükemmel bir örnek olduğu görülecektir" diyor.

                                                                       Zaman O'nu doğruladı

  Hz. Muhammed'in hayatı, bir insanın varabileceği yükselmeye götüren insani bir hayattır ve onun için iman yoluyla, yararlı işler ve başarılar vasıtasıyla kemale ermek isteyen insanlar için en güzel örnektir. Onun hayatı peygamberlikten önce, gerçeklik, şeref, güven bakımından dillerde destandı. Peygamberlikten sonra ise Allah yolunda, hak ve hakikat uğrunda feragatin en yüksek örneği idi. Kendisi bu feragat dolayısıyla hayatını nice defalar tehlikeye atmış ve ölümden zerre kadar yılmamıştı. Halbuki milleti onu caydırmak için neler yapmamış ve ona ne büyük servetler ve daha neler sunmak istememişti. Bu hayatın eriştiği yüksekliğe başka bir hayat erişmemiştir. Çünkü O'nun hayatı tamamiyle yüksekti. O'nun hayatı ezelden ebede kadar kainatın hayatıyla temas etmiş, Allahın lütuf ve inayetiyle yaratanın varlığıyla temas etmişti. Bu temas olmasaydı ve o Peygambelik vazifesini ifa için tam gerçeklik göstermeseydi, asırlar onun söylediklerinin hiç olmazsa birini çürütürdü. Fakat onun gönderilmesinden 1380 yıl kadar geçtiği halde onun Allah adına bildirdikleri hakikat ve hidayet rehberidir.

                                                                     Muhteşem bir mimarî

  "Onun, geride bıraktığı aşk, vecd, cehd, hamle, ölçü, usul, sistem ve titizlik o kadar büyük oldu ki, İslâm âlimleri, imkânlar âleminin semasında, kehkeşandaki toz yıldızlara kadar nisbet ve kıyas hattı çekilmemiş hiçbir nokta bırakmadılar. Bugün de, en fazla, insaflı Garp âlimlerinin hayran olduğu bütün bir ölçü mimarisi, O'ndan birkaç asır sonra hemen kuruldu.Büyük İslâm âlimlerinin omuzlarında duran bu muhteşem mimarîye, bir zerrecik insaf sayesinde kâfir olarak da hayran kalmamak mümkün değildir."

                                                                       İnsanların en zarifi

   Hz. Muhammed(a) insanlarla ilişkilerinde peygamberliğini üstünlük vasıtası kılmadı. Fakirlere, dul ve yetimlere yardım elini uzattı. Zayıflara karşı nazik ve müşfikti. Hayvanların dahi acı çekmesinden büyük üzüntü duyardı. Yüzünden tebessüm eksik olmazdı. Bir sahabinin ifadesiyle, ondan daha nazik bir insan yoktu.Müslümanların gözünde de yabancı araştırmacıların da vardığı sonuçlara göre Hz. Muhammed(a), "Yaşayan bir Kuran'dı". Dolayısıyla onun yaşamı İslam'ın anlaşılmasında son derece önemli. Bu husus Kur'an-ı Kerim'in Ahzab Suresi 21. Ayetinde "Andolsun, sizin için, Allahı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resulü'nde güzel bir örnek vardır" şeklinde belirtilir. Hz. Peygamber, Elçilik görevinden ötürü yüklendiği ağır sorumluluklara karşın, insanlarla ilişkilerinde peygamberliğini üstünlük vasıtası kılmamaya hassasiyet gösterdi. Eli herşeye uzanabilecek iken sade bir yaşamı tercih etti. Fakirlere, dul ve yetimlere yardım etti. Zayıflara karşı nazik ve müşfik, yabancılara ve yolculara ise içten ve sıcak davranırdı. Çok eza çekmesine rağmen, sadece insanların değil hayvanların dahi acı çekmeleri karşısında büyük üzüntü duyardı. Dostlarına sevgiyle; düşmanlarına affedici ve merhamet ile muamele ederdi. İşinde iyi ve doğru; dostunu olduğu gibi düşmanını da yargılarken hükmünde adil idi. Bir hırsızlık vakasında ceza verirken, "Bunu yapan kızım Fatıma da olsa aynı şekilde cezalandırırım" diyecek kadar adaletin temel ilkelerine karşı son derece hassastı. Hz. Peygamber hiçbir zaman kişisel düşmanlık gütmemiş, aksine defalarca kendisini öldürmeye kalkışanları bile affetmiştir.Muzaffer olarak ordusunun başında Mekke'ye girdiğinde, şurada burada öldürülmeyi bekleyenler onun af çağrısıyla sarsılmışlar, bu muhteşem davranış karşısında İslam dinini benimsediler. Hz. Muhammed'e ilk inananlara baktığımızda gördüğümüz insan tipleri de farklı farklıdır. Bir kadın, bir eş, bir anne: Hz. Hatice. Cesur ve temiz bir delikanlı: Hz. Ali. Bir köle ve bir siyah insan: Habeş'li Bilal. Erdemli bir dost, dürüst bir tüccar ve arkadaş: Hz. Ebubekir.

                                                                ONDAN DAHA NAZİK BİRİ YOKTU

  Siret Ansikolepedisi müellifi Afzalur Rahman'ın aktardığı bilgilere göre Hz. Peygamber, çok nazik ve iyi huylu bir insandı. Tebessüm yüzünden hiç eksik olmazdı. O kavminin arasında kullanılan hiçbir kötü lafı ağzına almadığı gibi, sahabelerine, "Bu dünyada çok hafif görünen nezaket, hesap gününde çok ağırlığa sahip olacak" derdi. Sahabeden Abdullah bin Haris, Hz. Muhammed'den daha nazik bir insanla karşılaşmadığını söylüyordu. O arkadaşlarıyla birlikte olduğunda ayrıcalıklı bir yere oturmuyordu. Bu yüzden Medine'ye gelen yabancı heyetler mescidde oturan Hz. Peygamberin kim olduğunu ayırt edemiyorlardı. O yabancı heyetleri, misafirleri bizzat ağırlar ve onlara hizmet ederdi. İnsanları incitmekten kaçınan Hz. Peygamber, kabilesi arasında bile iyi tanınmayan bir kişiyi evinde kabul ederek kibarlıkla karşılayıp konuştu. Kadın, erkek, çocuk herkesi selamlar, hal ve hatırlarını sorardı. Onun hakkında hiçbir kimse, kendisine karşı küçümseyici ve kaba bir tavırla yaklaştığını ileri sürmemiştir. O, sahabilerine, Allah'ın kaba saba ve terbiyesiz davrananları sevmediğini, aksine nazik ve terbiyeli insanların namaz kılan ve oruç tutan biri gibi sevap kazandığını söylüyordu. Hz. Peygamber, kendi yapmadığını başkasına emretmezdi. O kimsenin yaşına, rengine, cinsine, dinine, zenginliğine bakmaksızın kişilere aynı nezaketle davranırdı. Bu yüzden Hz. Muhammed(a) herkese kendini sevdiren ılımlı ve yumuşak mizacıyla da Rahmet ve Sevgi Elçisi olarak anılıyor.

                                                             DELİKANLI ALİ ONUN YERİNE ÖLECEKTİ

  Kendisine ilk inananlardan Hz. Ali çağında genç bir delikanlıydı. Hz. Ali'nin Hicret'ten önce bir suikast girişimine maruz bırakılmak istenen Hz. Peygamberin yatağına girerek ölümü göze almıştı. Hz. Muhammed(a)gençlere büyük bir sevgi besler ve önem verirdi. İslam'a ilk inananlar arasında gençlerin sayısı hayli kabarıktı. Hz Peygamber yetenekli, cesur ve ahlaklı gençlere önemli görevler vermekten kaçınmazdı. Kendisi de 20 yaşlarında iken Mekke'nin az sayıdaki erdemli insanları tarafından teşkil edilen, şehrin emniyet ve huzurunu sağlamaya, zayıfları güçlüler karşısında korumayı amaçlayan Hilful-fudul(Erdemliler İttifakı)'na katılmıştı. Hz. Peygamber, Hilful Fudul'dan gelen bu geleneği Medine'de de devam ettirmiş, hatta farklı dinlere mensup olsalar bile kentsel konularda erdemli insanlarla birlikte hareket etmekte sakınca görmemiştir. Hz. Peygamber, gençlerin geleceklerini sağlam temeller üzerinde inşa etmeleri için anne babaları eğitime önem vermeye teşvik etmiş, gençlerin enerjilerini lüzumsuz ve zararlı işlere değil kişiliklerini ve yeteneklerini geliştirmeleri yönünde teşvik etmiştir.

                                                              Onu anlatmaya kelimeler yetmez

  Peygamber efendimiz herşeyden önce Allahın en sevgili kulu. Onu anlatmaya kelimeler kifayet etmez. Şimdi adını bile söylediğim zaman tüylerim diken diken oluyor. Kerkük'te çocukluktan itibaren Ezan-ı Muhammedi'lerle, salavatlarla, ezanlarla ilahilerle büyüdük. Sanat hayatımda da etkisi olmuştur. Onun adını andığım zaman içim bir hoş oluyor. Onun yüzü suyu hürmetine günahlarımızın bağışlanması için dua ediyorum. Peygamber efendimize hakaret edilen o karikatür olayını bilerek yapıyorlar. İğrenç bu insanlar. Biz Hz. İsa'ya, Hz Musa'ya bir şey söylüyor muyuz, kaldı ki onlar da bizim peygamberlerimiz. Gerçi onlar kendi peygamberlerine neler söylüyor, ama bu bizim kabul edebileceğimiz bir şey değil. Peygamberimizin bu asrın müslümanlarına mesajının "Ey Müslümanlar Birleşin" olduğunu düşünüyorum. Bakın her yerde işgaller, savaşlar. Irak'ta neler oluyor, Allah'ın evleri yakılıp yıkılıyor. Ben bunları yapanların da müslüman olduklarına inanmıyorum.

                                                           Adaletsiz iktidardan nefret ederdi

  Hz. Muhammed'in birçok hadisi şerifinde aşırılıklar reddedilmektedir. İki şeyden hoşlanmmazdı, dindar cahil ve imansız alim. Şüphesiz hoşlanmadığı başka şeyler de vardı, mesala güçsüz müminler ve imansız güçlüler; ruhen temiz, fakat bedenen kirli olanlar; kudretsiz adalet ve adaletsiz iktidar.. Zenginlik ve refaha karşı değildi, fakat fazilet zenginliğini kesin olarak talep ediyordu. Ne varki güçsüz, himayesiz yalın fazilete pek ehemmiyet atfetmiyordu. Daha iyi hayat şartları için cehalet, hastalık sefalet ve pisliğe karşı mücadeleyi ahlaki değerlerle beraber aynı sıraya koyuyordu. Çünkü müslümanların, namaz kıldıkları ve oruç tuttukları zaman mutlaka evliya olmaları şart değildir. Onlar bilakis alelade hayatın zevklerine mütemayil insanlardır. Namaz ve oruç onları yukarıya doğru çekerse de onlar yine iliklerine kadar insanlardır. Yani fiili hayata iştirak edip tekrar tekrar ona dönerler. İnsanlardan uzak ıssız yerlere çekilmez ve kendilerini ihmal etmezler, Allah'ın helal kıldığı güzel ve iyi şeylerden vazgeçmezler. Sadece içte hür olmak onlara kafi değildir. (zira Allah'a inanan herkes içte hürdür); onlar fiziki bakımdan da hür olmak isterler ve köle olmayı kabul etmezler. Yeryüzündeki hayatımızın yregane hayat olmadığına inanırlar, fakat ondan sarfı nazar etmezler. Kur'an arzın hakiki çocuklarına hitap etmektedir. Onlar ki yeryüzünde huzur ve neşe içinde dolaşıp , zulmetmeden Allah'ın nimetlerini ararlar. İslam'ı böylece hem fiziki hem manevi hayatı sürdürme veya Kur'an'ın dediği gibi bu dünyadan nasihatini unutmadan ebedi hayat için yaşamak olarak tanımlarken, diyebiliriz ki insanlar bilinçli veya bilinçsiz müslümandırlar. Her çocuğun müslüman olarak dünyaya geldiğini fakat annebabası veya içinde yaşadığı şartların onu başka bir şey yaptığını belirten Hz. Muhammed'in sözünün manası da muhtemelen budur. İnsan doğuştan hıristiyan olamaz, çünkü Allah kimseye taşıyamayacağı bir yük yükleyemez.

                                                               Allah'ın insanlığa armağanı

                                                               Irkçılığı ayaklar altına aldı

  Peygamberimiz, Veda Hutbesi'nde yüzbin kişiye hitap ettiği muhteşem manifestosunda ırkçılığı reddetti. İnsanlık, O'nun 'Komşusu açken tok yatan bizden değildir' sözüne 1400 yıl sonra bile ulaşamadı.Hz. Muhammed (S.A.V.)'in getirdiği en önemli yeniliklerden biri de, ırkçılığın yerine çeşitliliği ve takvayı yerleştirmesiydi. Kur'an'da sıkça vurgulanan bu hususun canlı örneği bizzat kendisiydi. Siyahı da beyazı da zengini de fakiri de, Acem'i de Arab'ı da Hz.Muhammed'in yanında aynı değere sahipti. Rum Suresi 22. Ayette, "Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten ayetler vardır" denilmesi, İslam'ın insanları 'ayırıcı- bölücü' değil mümkün olduğunca 'birleştirici-kaynaştırıcı' rolünü gösteriyor.

                                                                MUHTEŞEM MANİFESTO

  O, Veda Hutbesi'nde de yüzbin kişiye hitap ettiği manifestosunda "Hepiniz Adem'in oğullarısınız ve Adem topraktan yaratılmıştır. Bir Arabın Arap olmayan üzerinde yahut ötekinin buna hiçbir üstünlüğü yoktur; Allah'tan korkup çekinmek demek olan takva derecesi ile üstünlük müstesna" diyerek, 'üstün ırk', 'ari ırk' safsatasına dayanan faşizm, nazizm gibi milyonlarca insanın katline ferman veren ideolojileri asırlar öncesinden protesto etti. O'nun yaşamı, sınıfsal farklılıklardan doğan eşitsizliklerin reddiyesi idi. İnsanlar, sınıflar ve milletler arasındaki husumeti ve çatışmaları kaldırıp, yerine huzur ve barışı inşa etmeyi, servetin ve refahın sadece bir zümre içinde dolaşımını engelleyerek topluma sosyal adaleti yerleştirmeyi amaçlayan bu yaklaşım, günümüzde dahi evrensel bir ütopya. Bunun Hz. Peygamber'in dilinden ifadesi, "Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir" olurken, sahabilerine ortadan kalkmış medeniyetlere ait kalıntılara bakarak ibret almalarını söylerdi.

                                                                AŞIRILIK YERİNE İTİDAL

Hz. Muhammed'in insanlığa kazandırdığı bir diğer nitelik mutedil olmaktı. O, ibadette, harcamalarda, yeme-içmede, insanların davranışlarında aşırılığı değil orta yolu tavsiye ediyordu. İsraf ve cimrilik kötüydü, cömertlik ve hayırda yarış iyiydi. Maneviyat ve dünyevi hayat içiçe, mutedil bir dengeye dayanmalıydı. Prof. Hamidullah'ın deyimiyle, O'nun seslenip hitap etmek istediği kimseler vasat, orta yapıdaki insanlardı. Hz. Muhammed(a) onlara insan hayatının her iki yanını nasıl bir denge içinde tutabileceklerini öğretmiş, ruhi ve dünyevi hayatın her ikisini birden aynı kapta toplayan bir sentez meydana getirmenin yollarını göstermiş, böylesine bir dini anlayış ve sistem her bir fert için geçerli, vazgeçilmez asgari bir takım esas noktalar tesbit edip ortaya koymuş, kişiyi yine de ruhi- manevi hayata öncelikle yönelme imkanına da sahip kılmıştı.

                                                                  KADINLARA ŞAHSİYET

  Hz. Muhammed'e ilk inanan kişi eşi Hz. Hatice'ydi. O, Cahiliye devrinde ezilen kadına, insani şahsiyetini iade etti. Kadınlar, toplumsal hayatın içinde yer alarak ağırlıklarını hissettirmeye başladılar. Hz. Muhammed(a), evlilikleri sözleşmeye bağladı. Bu sözleşme içinde kadınların, yaşamları boyunca tek eşliliği şart olarak öne sürebilmeleri sağlandı. Nikah, tarafların serbest irade ve rızalarıyla gerçekleşen hukuki bir ilişki ydi. Sevgi, şefkat ve adalet birlikteliğin sütunları olmalıydı. Hz. Peygamber'in, "Aranızdan en iyileriniz, eşlerine karşı en iyi tutum ve davranış içinde olanlarınızdır" sözü uyulması gereken bir sözdü.

                                                       ÇOCUKLARIN DA BİRİCİK PEYGAMBERİYDİ

  Hz. Muhammed'in Hz. Fatıma dışında, diğer çocukları kendisinden önce vefat etti. İlk çocuğu Kasım 2 yaşında, İbrahim iki yaşını doldurmadan, Abdullah küçük yaşta vefat ettiğinden evlat acısını tatmıştı. Hz. Peygamber, doğmadan kısa süre önce babası öldü, altı yaşında da annesini kaybetti. Bu nedenle yetim ve öksüz çocuklara karşı özel bir sevgi ve şefkat beslediği bütün kaynaklarda belirtilir. O, çocuklarını sevmeyi göstermeyen, kız çocuklarını diri diri gömen bir toplumu kökten değiştirdi. Torunu Hasan'ı okşayıp öperken birinin "Siz çocukları öper misiniz? 10 çocuğum var, hiçbirini öpmedim" demesi üzerine "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz" ve "Allah senin kalbinden merhameti kaldırdıysa ben ne yapabilirim" şeklinde cevap verdiği biliniyor. O camiye kucağında torunu ile geldiği, namaz kılarken çocuğun sırtına bindiği, Peygamberimiz'in secdeyi uzatarak çocuğu hoşnut etmeyi tercih ettiği biliniyor. O çocuklarla şakalaşır, onları eğlendirirdi. Hz. Muhammed(a) yolculuktan döndüğünde bir alay çocuk onu karşılamaya çıkardı.

                                                                  ÇOCUKLARA HUKUK

  Hz. Peygamber'in döneminde kadınlar camiye çocuklarıyla gelirlerdi. Çocukların ve kadınların savaşta öldürülmesini, savaşa gönderilmelerini, yanısıra emeklerinin sömürülmesini yasakladı. Hz. Peygamber kız çocuklarına karşı olumsuz tutumları değiştirdi, kız çocuk sahibi olmanın utanç değil bereket kaynağı olduğunu vaz etti. Cahiliye döneminde kız çocuğunu diri diri gömen bir kişinin, "Ey Allah'ın elçisi! Biz câhiliye döneminde putlara tapan ve çocukları öldüren bir millet idik. Benim bir kızım dünyaya gelmişti. Konuşacak çağa gelmişti; kendisini çağırdığımda sesini duyunca sevinirdim. Bir gün onu yanıma çağırdım ve ardımsıra götürdüm. Sonunda bir kuyunun başına geldik. Kızımın hiçbir şeyden haberi yoktu. Elinden tuttum ve kuyuya attım. Ondan duyduğum son söz 'Babacığım, babacığım!' diye kuyuda yankılanan çığlıktı" demesi üzerine Hz. Peygamber'in sakalları ıslanıncaya kadar ağladığı nakledilir. Muhammed(a) çocuk hukukunu tanzim ederek haklarını güvenceye aldı. Anne ve babaların çocuklarına eşit davranmalarını emrederek pedajojinin temelini attı. Çocukların eşit muamele görmelerinin onlar bir hak olduğunu bildirdi. Bir sahabi O'nun bu özelliğinden bahsederken "Çocuklara daha müşfik davranan kimse görmedim" diyordu. MERHUM PROF. FAZLUR RAHMAN


                                                          Peygamber'in mesajı evrensel kardeşlik

  Hz Peygamber ölmeden önce, iman esasına dayalı evrensel bir kardeşlik için gerekli şartları hazırlamıştı. O, bu esası eski kan bağlarının ve Arapların kabile bağlılıklarının yerine koymada büyük çaba harcadı. Böylece Müslüman ümmeti toplumun temeli olarak bütün dahili dayanışma kurallarıyla birlikte onun elinde şekillendi; ne var ki daha sonraları başka önemli değişiklikler de geçirerek, zamanla sayıca Arapları aşan Arap olmayanları da fiilen İslam toplumunun bünyesinde topladı. Hz. Peygamber oldukça etkili Veda Haccı Hutbesi'nde, fiili ilerleyişi içersinde İslami hareketin temelinde yatan bütün gelişmeleri kısaca özetleyen , hedef olarak yöneldiği kuralları, resmen ifade ve ilan etmiştir. Bu esaslar, insan sevgisi, eşitlik, sosyal adalet, iktisadi adalet, doğruluk ve dayanışma kurallarıdır. SEZEN CUMHUR ÖNAL


                                                                   Her yönüyle mükemmel

  Peygamber efendimizin her hali, her hareketi önemlidir, özeldir. Öyle olmasa vahiy gelir miydi? Allah'ın en sevgili kulu olur muydu? Kişiliği, üstün vasıflarıyla en muteber insandır o. Şu yönüyle, şu sıfatıyla güzeldir diyemem. Onun her yönüyle mümtaz bir yeri vardır benim için. Memleketimin her insanı da böyle düşünür. Son olaylar beni çok üzdü ve sinirlendirdi. Onu sıradan bir insan gibi düşünüp karikatürünü çizmek, ona saldırmak kimin haddine düşmüş. basın özgürlüğü adı altında yapılan saygısız, namussuz saldırılar beni çok rahatsız etti. Biz kimse-nin kutsalına saygısızlık yapmadık. Kimsenin de bizim kutsalımıza saldırma hakkı yoktur.


                                                               Mütevazılığı beni çok etkiledi

  Peygamber Efendimiz'in beni en çok etkileyen yanı mütevazılığıdır. Kendi hayatında sade bir yaşamı olması. İnsanlarda haset uyandırmayacak, insanlara üstünlük görüntüsü verecek şeylerden uzak bir hayat yaşaması ve önermesi. Mesela giyiminde buna çok dikkat etmesi, giyimiyle oldukça sade olması. Ben, o yüce insanın bu yönünü kendime örnek alıp hayatımda elimden geldiğince uygulamaya çalışıyorum. Bu husus, komünizmden sonra kapitalist Avrupa için en büyük tehlikedir. Onların kurduğu tüketime dayalı sistemin karşısında bir öneri çünkü bu. Bu öneride; dünya kaynaklarını daha eşitlikçi bir paylaşım yatıyor. Batı da bundan korkuyor. Batı'nın İslam'a karşı düşmanlığının altında bu yatıyor. Onun için son zamanlarda İslam'a karşı saldırılar yoğunlaştı ve telaşlı bir kampanyaya dönüştü. ÖZDEMİR ERDOĞAN

                                                             Beyazlarla aynı tabaktan yiyorduk
  Hz. İbrahim'in, Hz Muhammed'in, Kur'an'da adı geçen tüm peygamberlerin diyarı olan kadim kutsal beldede bütün renklere ve bütün ırklara mensup insanlar arasında görülen sarsılmaz gerçek kardeşlik ruhunun bir eşine daha rastlamadım. Her renkten insanın bana gösterdiği cana yakınlık karşısında büyülenmiştim, dilim tutulmuştu sanki. Dünyanın her yerinden yüzbinlerce hacı vardı. Her renkten insan vardı; mavi gözlü sarışınlardan tutun da Afrikalı karaderililere değin. Ama hepimiz de birlik ve kardeşlik anlayışına bağlı kalarak, aynı ibadetleri yapmakla bütünleşiyorduk, oysa Amerika'da gördüklerimize bakıp 'beyazlarla' 'ötekiler' arasında hiçbir zaman kardeşlik diye birşeyin var olamayacağına inanırdık. Sarışın mavi gözlü beyazlar beyazı olan Müslüman kardeşlerimle aynı tabaklardan yemekteyiz, aynı bardaklardan içmekteyiz, aynı halılarda yatmaktayız.
ŞEHİD MALCOLM X
 

                                                                Kimseye onun kadar itaat edilmedi

  "Hz. Muhammed(a) ve devrimi", Batılı filozoflar, devlet adamları, yazarlar ve ilahiyatçıların da ilgi odağı oldu hep. O'nun sevgi ve rahmet devrimi kısa süre içinde bütün kıtaya yayıldığı gibi, vefatından sonra da dünyada İslam'ın girmediği köşe bucak kalmadı. Hz.Muhammed(S.A.V.)'in 23 yıl gibi kısa bir sürede gerçekleştirdiği "devrim", asırlardır Cahiliye içinde yaşayan bir toplumu kökten değiştirdi. İslamiyet'in girmediği kıta kalmadı. Napolyon Bonapart şöyle diyor: "Tanrı'nın varlığını Musa kavmine, Mesih İsa Roma âlemine, Muhammed(a) ise bütün kıtaya yaydı." "Hz. Muhammed(a) ve devrimi", Batılıların da ilgi odağı oldu hep. Örneğin Lawton Lancelot, "İtiraf edilmelidir ki Muhammed'in dini Afrika'ya Hıristiyanlık'tan daha çok yakışır; aslında şunu söylemem gerekir ki, bütün dünyaya daha çok yakışır. Onun özellikleri insanı insan yapması şeklinde özetlenebilir. İslam, insandan bir tanrı çıkarmaya çalışmaz ama onun iyi komşu olmasına kadar düzene sokar" diyordu.

                                                                   İSTİKRARI HAYRANLIK VERİCİ

  John William Draper, Hz. Muhammed(a) için "insanlığa en büyük etkide bulunan bir insan", derken Edward Gibbon, "Bizde hayranlık uyandıran O'nun dininin yayılması değil istikrarıdır; Mekke ve Medine'de yer eden aynı saf ve mükemmel etkinin oniki asır sonra Hintli, Afrikalı ve Türklerin Kur'ani devrimlerinden sonra aynen muhafaza edilmesidir"şeklinde yazıyordu. Goethe ise "Çok kısa bir süre önce İslâm Peygamberi'nin hayatını büyük bir ilgi ile okuyup tahsil ettikten sonra gördüm ki; o asla bir sahte peygamber değildir" diyordu. D. G. Hogart ise görüşlerini şöyle dile getiriyor: "O'nun bütün davranışları, günlük hayatı, bugün milyonların şuurlu bir hâfızayla gözettiği bir kanun ortaya koymuştur. İnsanlığın herhangi bir bölümünün mükemmel İnsan kabul ettiği başka hiç kimse, bu kadar yakından ve bu ölçüde ayrıntıyla taklit edilmemiştir. Hıristiyanlığın kurucusunun davranışları, takipçilerinin günlük hayatını yönlendirmemiştir. Ayrıca, başka herhangi bir dinin kurucusu, geride Müslüman Resûl ölçüsünde bir güven ve itimat bırakmamıştır."

                                                         HİÇBİR PEYGAMBERE BÖYLE İTAAT EDİLMEDİ

  "Hz. Muhammed(a) ilk peygamberlerden uzanıp gelen yolun ışığını tamamlamış ve olgunluğa erdirmiştir" diyen Fransız Komünist Partisi'nin eski liderlerinden muhtedi Roger Garaudy, Muhammedilik'le Cezayir'de sürgünde iken tanıştığını şöyle anlatır: "Bilindiği gibi otorite boşluğunda ve savaş anlarında en kolay iş, istemediğiniz insanları kurşuna dizmektir. Böyle haksız şekilde kurşuna hedef gösterildim. Cezayirli bir asker, aldığı emre rağmen silahı kullanmadı. Sebebini sorduğumda, 'İslâm dini savaş halinde de olsa, elinde silah olmayan insanı öldürmeye izin vermez' dedi. Bu cevap beni çok düşündürdü. İslâm dinini, medeniyetini ve kültürünü inceledim."

  Thomas Carlyle ise şöyle yazar: "O'na peygamber dediler diyorsunuz değil mi? Niçin? Çünkü Muhammed onlarla yüzyüze gelmiş, hiçbir esrarın arkasında kutsanmamış, kendi hırkasına yama yapmış, ayakkabılarını tamir etmiş, savaşmış ve onların arasında istişaret etmiş ve emretmiştir. Siz ona ne derseniz deyin, onun nasıl bir insan olduğunu mutlaka görmüşlerdi. Kutsal tacıyla hiçbir imparator, oturup kendi hırkasına yama yapan bu insan kadar itaat görmemiştir. Yirmi üç yıllık zahmet ve gerçek mücadelenin içinde sahip olması gereken herşeye sahip gerçek bir kahramanı görüyorum." NOT: Hz. Muhammed(S.A.V.) her yönüyle mükemmel bir insan ve peygamber. Bu nedenle dizide sadece değinilerde bulunduk. Bizimki denizde bir katre. Ayrıca, dizide emeği geçen mesai arkadaşım Mustafa Canbaz'a teşekkür ederim.

                                                                  O'na insanlığın kurtarıcısı diyelim

  Edward Gibbon'a göre, Hz. Muhammed'in getirmiş olduğu yeni inanç, belirsizliğin şüpheciliğinden arınmış ve Kur'an da Allah'ın birliğine muhteşem bir tanıktır. Lamartin ise "Düşünür, hatip, havari, kanun koyucu , asker, düşüncelerin fatihi, rasyonel akidelerin düzelticisi, şekil ve suret olmaksızın tapınma; hepsi manevi tek bir hükümdarlık olan yirmi dünyevi hükümdarlığın kurucusu, işte Muhammed. İnsanın yüceliğinin ölçümü mümkün olsa, ondan daha büyük bir insan var mıdır sorarız" diyordu.

                                                                          AVRUPA'YI O KURTARIR

  George Bernard Shaw ise 1930'larda şöyle diyor: "Tahminime göre Muhammed'in inancı bugün Avrupa'da kabul edilmeye başlandığı gibi, gelecekte de kabul görecektir. Ortaçağ kilisesi, ya cahilliklerinden ya bağnazlıklarından Muhammediliği kara renklere boyayarak anlattılar. Onlar Muhammed'den ve dininden nefret edecek şekilde eğitildiler. Onlara göre İsa karşıtıydı. Ben, o harikulade insanı inceledim. Değil İsa düşmanı olmak, ona insanlığın kurtarıcısı demek gerekir. Günümüz dünyası onun gibi birisinin mutlak hakimiyeti altına girse, sorunları, çok ihtiyaç duyulan barış ve mutluluk getirecek şekilde onun çözeceğine inanıyorum. Avrupa, Muhammedin akidesinin aşkına girmeye başlamıştır. Gelecek yüzyılda, Avrupa sorunlarının çözümünü bu inanç içinde görmeye kadar gidebilir."

                                                                          Sezai Karakoç (Diriliş'ten):

  Unutulmaz bir levha
  "Ne canlı ve unutulmaz bir levhadır: Peygamber Efendimiz, Mekke'nin tehlike anlarında çalınan çanını çalmış, halk toplanınca da; 'ben size desem ki, şu tepenin ardında düşman var. Bana inanır mısınız?' Halk, 'evet, inanırız' deyince, 'öyleyse diyorum ki, Allah'a inanın ve buyruklarına yasaklarına uyun. Aksi halde sizin için tepenin ardındaki düşmandan daha büyük tehlike var!' demiştir. Dava adamının çağrısı için ebedi misaldir bu."

                                                                     Ferdiyetin yüceliği ve güzellik sevgisi

  O kadar önemli ve o kadar yüce bir varlıkla karşı karşıyayız ki kendisinin var olması bütün insanlığa şeref katmıştır. İnsanlığın saadetini mümkün kılmıştır. Hiç şüphe yok ki insanlığın son büyük insanı. Getirdiği dinle bütün insanlığa saadet taşıdı, insana ve yüksek vasıflar kazandırdı. Bütün bunları ifade etmek ciltler bulur. O, bütün insanlık tarihinin en müstesna insanıdır. Muhyiddin-i Arabi, Füsus'ul Hikem'in son bölümünü Hz. Peygamber'e hasretmiştir. Muhyiddin-i Arabi, her peygamberin hikmetinin içerisinden diğerinin hikmetinin çıktığını belirtir. Birincisinin içerisinden ikinci peygamberin hikmetinin, ikincisinin içerisinden onu takip edenin, daha evvel gelmiş peygamberlerin hikmetlerinin içerisinden de Son Peygamber'in hikmetinin çıktığını, böyle olunca geçmiş peygamberlerin hepsinin hikmetlerinin Son Peygamber'in hikmetine göre değerlendirilmesi lazım geldiğini anlatır. Son Peygamber Hz. Muhammed (S.a.v.)'in bütün peygamberlerin hikmetlerine ilave ettiği ve evvelkilerin hiç birisinin içerisinde bulunmayan iki hikmet; ferdiyetin yüceliği ve güzellik sevgisidir. Güzellik sevgisi tekamülün son aşamasıdır.

                                                                          İnsanlığa rahmet ve şefaat

  İslam'la müşerref olan ünlü İngiliz popçu Cat Stevens(Yusuf İslam) Hz. Peygamber için şunları söylüyor: "Son Peygamber Hz. Muhammed (a), cahillik ve kara günler içinde bulunan. Hz. İbrahim'in getirdiği dinin kaybolmaya başladığı ve parçalara ayrıldığı Mekke'de dünyaya geldi. İnsanlığa rahmet ve şefaat için gönderildi. O bütün zamanların en mükemmel insanıdır. Müslüman olduğumdan bu yana, Peygamberimiz'in, O büyük insanın hayatını araştırıyorum. O'nu okudukça, O'nu anladıkça, etrafımı saran bilgisizliği, cehaleti daha iyi görüyor ve irkiliyorum."

                                                                     Mahatma Gandi: İslam'ı kılıçla yaymadı

  Milyonlarca insanın kalbi üzerinde bugün tartışmasız bir etkisi olan hayata sahip birisini öğrenmek istedim. İslam'ın bir yeri fethinin kılıç ile olmayıp, hayat tarzıyla olduğunu her zamankinden daha fazla anladım. Peygamber'in tam manasıyla sadeliği ve ahde sadakatı, onun arkadaş ve takipçilerine kendini adaması, tevazuu, yiğitliği, korkusuzluğu Tanrı'ya ve dinine olan mutlak bağlılığıydı asıl ona her engeli aştıran ve muzaffer kılan; yoksa kılıç bir hiçti."

                                                                 Otto Von Bismark: Huzurunda eğiliyorum

  Ey Muhammed! Sana çağdaş olamadığımdan dolayı çok müteessirim. Muallimi ve naşiri olduğun bu kitap senin değildir. O lahutidir... Beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra da bir daha görmeyecektir. Ben huzurunda kemal-i hürmetle eğiliyorum."                                                                          Abdullah MURADOĞLU  (Yeni Şafak :6 MART 2006 )