|
Arınç'ı patlatan
sancı... Türkiye, AB ile ilişkiler çerçevesinde demokratikleşme adımları
atıyor. Ancak bir damar var ki ona dokunulamıyor. O, varlığını de facto
sürdürüyor. Bunun somutlaştığı alanlardan birisi de başörtüsü yasağı.
Muhtemel ki bu alanda, AB ile uyum paketleri de, demokratikleşmeyi
sağlayamayacak. Çünkü Avrupa'nın o alandaki tavrı da anti demokratik
damarı besleyecek nitelikte...Bu yasağın
toplumsal karşılığı azınlık görüşünün iradesine dayanıyor. Çoğunluk,
başörtüsünün "milletvekili olabilmek" dahil ( yüzde 64) toplum hayatının
her alanında (yüzde 95'e kadar) serbest olmasından yana.Peki bu toplumsal
gerçeğe rağmen nasıl oluşuyor başörtüsü yasağı, buna bir bakalım:
Türkiye'de "bir
kesim", kendine göre bir "kıyafet norm"u oluşturuyor. Bu normun Türk
toplumu için ideal olduğunu, "çağdaş" olduğunu, bundan başka türlüsünün
kabul edilemeyeceğini düşünüyor. Ve bunu sistemin damarına zerkediyor. Kimlerden oluşuyor
bu "bir kesim"?Demokrasilerde
toplum için kuralı halkın seçtiği temsilciler koyar. Aslında laiklik de
teoride bunu gerektirir. Türk sisteminde laiklik, "devleti dini
referanslardan soyutlama" biçiminde yorumlanırken de bu yaklaşımdan yola
çıkar. Kural koyucu insandır, yani toplumdur.Öyleyse kılık –
kıyafet düzenlemesi için -kişisel tercihler alanını çoğunluk kararı ile
tanzim etmenin sorunlu niteliği sebebiyle bu bile tartışılabilir ama- bir
toplum tavrı belirlenmesi gerekir.Bunu da
demokrasilerde halk temsilcilerinin -yani milletvekillerinin- iradesi
belirliyor olmalıdır.Var mı böyle bir
irade? Yok!Aksine, yani kılık
kıyafetin özgür olmasını öngören kararları var Meclis'in...Burada kuvvetler
ayrılığı prensibi sebebiyle Anayasa Mahkemesi'nin Meclis kararını iptal
eden ve başörtüsü yasağı getirdiği farzedilen kararı devreye giriyor.
Sonra Anayasa Mahkemesi kararından yola çıkıp AİHM'ye kadar uzanan yargı
kararları "yasak" çizgisini besliyor.Yani sonuçta
ortaya, ülkedeki kadın nüfusunun büyük kısmının kullandığı,
kullanmayanların bile serbestçe kullanılmasını benimsediği bir giyim
türünü kamusal alanda yasaklayan bir durum ortaya çıkıyor.
"Yargı kararıdır,
saygılı olmak gerekir" diye tartışmanın bitirilmesi uygun mudur, yoksa
yargı – toplum ilişkisi açısından sorgulamanın sürdürülmesi mi gerekir.
Bana göre ikincisi gerekiyor.Şöyle bir ihtimal
üzerinde düşünsek mesela:
Anayasa
Mahkemesinin kararı şu an Meclis'te oylansa, belli ki, yasak kararının
iptali sonucu çıkacaktır.Yine Anayasa
Mahkemesi'nin yasak kararı halk oyuna sunulsa belli ki, halk oyunda da
büyük çoğunluk "yasağa hayır" diyecek, azınlık kalan bir grup ise "yasağın
devamı"nı isteyecektir.Bu sonucun, bir
değer farklılaşmasının ürünü olduğu açıktır.Yani "azınlık
kesim" ideolojik bir tavırla başörtüsü karşıtıdır, çoğunluk ise, ya inanç
değerleri öyle gerektirdiği için ya da herkesin kendi inancını serbeste
yaşama hakkına saygı sebebiyle başörtüsüne özgürlük yanlısıdır.Bu durumda Anayasa
Mahkemesi'nin yasak kararı, bir çizgiyi onaylamakta, diğerini yasa dışı
ilan etmiş olmaktadır. Ama işin sorunlu tarafı, yasa dışı ilan edilen
çizginin, toplumun büyük çoğunluğunun hayat tarzı ile ilgili olmasıdır.Bu, toplum – hukuk
ilişkisinde normal midir?Anayasa Mahkemesi,
belki, toplumun büyük çoğunluğuna rağmen, bir kesimin özgürlük alanını
koruyor olsa, bunu, "demokrasinin azınlık haklarını da koruması gerektiği"
tezi ile bağlantılı görmek ve onaylamak mümkündür. Ama burada çoğunluğun,
herhangi bir kesimin özgürlük alanını olumsuz etkilemeyen bir özgürlük
talebi yasaklanmaktadır. Azınlık görüşü istikametinde... Burada Anayasa
Mahkemesi'nin dayandığı gerekçe "çoğunluk dinine mensup kişilere bu hak
verilirse azınlığa baskı yapma ihtimali var" şeklinde bir yaklaşımdır.
Yani vuku bulduğunda tecziyesi öngörülebilecek bir olgu değil, sadece bir
ihtimal, özgürlük kısıtlamasının sebebi olmaktadır.Burada da şu soruyu
sormak mümkündür:
-Acaba kararda
Anayasa Mahkemesi'nin yasaktan yana üyelerinin başörtüsüne ideolojik
plandaki karşıtlığının etkisi var mıdır, varsa ne orandadır?
Bir yargı mensubu
için bu soruyu soramaz mıyız? Yargı mensupları böyle etkilerden bütünüyle
steril hale gelmişler midir?Ben hiçbir insanın,
hele böyle tartışmalı konularda, bir düşünce – değer boyutundan koparak
karar vereceğine ihtimal vermiyorum.Dolayısıyla burada,
başörtüsü yasağı için gerekçe gösterilen "başörtülü bir kamu görevlisi
kamu görevi açısından taraflılık intibaı verir" yaklaşımına karşılık
"Başörtüsü karşıtı bir yargıç, başörtülü bir bayan için ya da soyut
anlamda başörtüsü için karar verirken tarafsız kalabilir mi?" sorusu
sorulabilir.Türkiye'de ciddi
toplumsal sancılara yol açan başörtüsü yasağı toplumsal desteği çok
sınırlı olmasına rağmen sürüyor.Topluma rağmen
süren bir yasağın, Türkiye demokrasisi için sorun olduğu açıktır.Bu yasak, sistem
bünyesinde "topluma rağmen" söyleminden oyla çıkan bir anti demokratik
damardan besleniyor. Yasak kalkıncaya kadar bunun sancıları yaşanacak,
tartışmaları sürecek... Kim ne derse desin?
Ahmet
Taşgetiren
VATANDAŞ İSTİYOR DİN DÜŞMANLARI - BUNUN BAŞKA
ADI YOK !.. - LAİKLİK, SİYASİ SİMGE ...SADECE BAHANE ARTIK BU
ANKETTEN SONRA -
Milliyetin Anket
Sonuçları ( Milliyet (27.05.2003)
%
77
%75
- %63
%70

Yeni Bir Anket :
Işık Üniversitesi Rektörü Prof.
Ersin Kalaycıoğlu ve Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç.
Ali Çarkoğlu'nun birlikte yaptığı "Türkiye'de Sosyal Tercihler
Araştırması" açıklandı... : Din
temelli özgürlük Din temelli muhafazakârlık
göstergelerinde "Müslümanlık dışındaki dinleri yaymaya çalışan
misyonerlerin çalışması kısıtlanmalı", "Ramazanda
lokanta ve kahveler iftara kadar kapalı olmalı" ve "Kızımın Müslüman
olmayan birisiyle evliliğine karşı çıkarım" önermelerini çoğunluk
onaylıyor."Örf-Âdet Temelli Muhafazakârlık
Göstergesi Olarak Tutumlar" bölümünde, katılımcıların büyük
çoğunluğu, "Kişinin namusuna yöneltilen bir saldırı her
zaman cezalandırılmalıdır", "Her genç, kandil, bayram gibi özel günlerde
büyüklerini ziyaret edip onların ellerini öpmelidir"...önermelerine de katılıyor.Namusa dil uzatana
ceza Araştırmanın "Muhafazakârlık Göstergesi Olarak
Tutumlar - Lane (1955)" bölümünde yer alan "Namusumuza dil
uzatılması hiçbir zaman cezasız kalmamalıdır" şeklindeki
önermeye katılımcıların yüzde 87'si onay veriyor.Katılımcıların
yüzde 63.8'i insanların Müslümanlığın gereği olan ibadetleri
serbestçe yerine getirebildiğini söylüyor. Yüzde 25.5'i ise
Türkiye'de dindar insanlara baskı yapıldığını düşünüyor. Baskı
örneklerinin en başında ise "türban" geliyor. Ancak
araştırmaya göre imam hatip liseleri sanıldığının aksine, bir
baskı örneği olarak görünmüyor. Şeriata dayalı devlet düzeni
isteyenlerin oranı da 1999'da TESEV'in yaptığı çalışmadaki
yüzde 21'lik orandan bir hayli düşük. Araştırmaya göre, Türk
toplumunun yüzde 9.1'i şeriat istiyor.
Türbana 'evet' çıktı Araştırmaya
katılanlardan, "Devlet memurları işlerini yaparken baş, omuz
ve saçlarını kapatan türban takabilmeli mi?" sorusuna yüzde
65, "Öğrenciler üniversite içinde türban takabilmeli mi?"
sorusuna yüzde 67 oranında evet çıktı.
( Milliyet : 14 Haziran 2006)
TAMAM BE...MADEM TÜRBANA KARŞI AMA
ANALARIMIZIN, ANADOLU HALKININ ÖRTÜSÜNE KARŞI DEĞİLSİNİZ O TÜR
ÖRTÜYÜ SERBEST BIRAKIN BARİ... HAYIR KAÇIŞ
YOK...TÜRBAN-BAŞÖRTÜSÜ - Kİ ASLI TESETTÜR - ...SİZ BUNLARA KARŞI
DEĞİLSİNİZ...DİREK İSLAM'A DÜŞMANSINIZ...SİZİ GİDİ DİN
DÜŞMANLARI SİZİ...!
HER ŞEYİ BİLİYOR, GÖRÜYORUZ !
 |