Nevzat Tandoğan: Adalar kaymakamı iken İnönü'nün dikkatini çeker. 1929'ten itibaren 18 yıl Ankara'yı bir kral gibi yönetir.Hem vali hem belediye başkanıdır!Kendini devlet sayan, bütün yetkinin sahibi olarak kendilerini gören bürokrat anlayışın önemli bir temsilcisidir. Bediüzzaman hazretlerine zorla şapka giydirmeye çalışan, Danıştay kararlarını yırtan, asfaltlanmış yollara eşekli köylüleri sokmayan, kazara bir akasya ağacına çarpan şoförü iyice bir döven, ...biri idi Sistemin işleyiş çarkını hemen farkeder. 3 Mayıs 1944 yılında tutuklanıp huzuruna çıkarılan Osman Yüksel Serdengeçti’ye karşı sarf ettiği sözleriyle ortaya koydu. Vali, tutukluyu süzdükten sonra; “Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek.”der...Solcu gençlere - Yusuf  Z. Silsüpür- " Memlekete solculuk gerekirse şeflerimiz emreder, onu da biz yaparız" diyecek kadar sistemin sadık bir hizmetkarı olur.Ama bilmediği sistemin acımasızlığıdır.Demokratik hayata geçip, çok partili siyasetin ilk adımlarının atıldığı  o günlerde eski alışkanlıkları gereği GKB Kazım Orbay'ın oğlu Haşmet'in kiralık katil olarak tutup Doktor N. Naci'yi öldürttüğü Reşit Mercan'ın adalet önünde nasıl konuşması gerektiği hakkında kulağını çekmeye kalkışınca mahkeme de tanık olarak çağrılır.Avukatın kendini sıkıştırması ve mahkemedeki olaylar alışmadığı bir ortamdır ve bunları kendine yediremeyip, arkasında durmayan İnönü ve ekibine kırkın olarak Vali konağında  - kimine göre öldürülür çünkü
sanıkların aleyhine mahkeme seyrini değiştiren Yargıtay Başsavcısı Fahrettin Karaoğlan da arabasında ölü bulunur - intihar eder.(Büyük Larousse: 21. C. Milliyet Y., İstanbul 1986, s. 11201,  Ankara: Mehmet Kemal,Çağdaş yayınları, Hürriyet:2002/10/02,'Bir Dönem Bir Çocuk: Altan Öymen)      

                                                               
  Abdullah Cevdet: Türk pozitivizminin önderlerinden sayılan Abdullah Cevdet, İttihat Terakki'nin kurucularından olan mason İbrahim Temo'nun görüşlerinden etkilendi.Jön Türkler hareketlerini başlatanlardan ve İttihad ve Terakki Cemiyetinin kurucularındandır.25 sene boyunca aralıksız olarak yayınlanacak İçtihat dergisi aracılığıyla İslam'a ve Hz. Muhammed'e sürekli sözlü saldırılar ve iftiralar içeren yazılar yayınladı. Abdülhamid'i  eleştiren yazılar yazdığı için Avrupa'ya kaçmışken, orada da jöntürkleri patişaha jurnallemekten geri kalmaz.(  Nationaliti Americana).Aklı selim adlı eserinden :"Mabudumuz (İlahımız) fazilettir. Amali fazilet ise hürriyetsiz mümkün değildir. Hürriyetlerin akdem ve akdesi fikir ve vicdan hürriyetidir. Bu tercümenin mevzuu bir ubudiyet ve ibadettir; hürriyet ilahına bir ubuduyet ve ibadettir."1 Mart 1922 tarihli dergisindeki yazısından:"Bahailik bir din-i merhamet ve muhabbettir...Cihanı ısıtmak için Bahaullah’ın ruhundaki muazzam yangın lazımdır."Sağlık Umum Müdürlüğü'ne getirilir.Kadınlara ilk kez genelev vesikası verilmesi uygulamasını başlatır.İngiliz Muhibler Cemiyetini kurdu. Ayrıca İngilizlerle işbirliği yapan Kürdistan Teali Cemiyetinde de önemli roller aldı.Abdullah Cevdet'in, "Bu milleti adam etmek için Batı'dan damızlık erkek gerekir" sözü meşhurdur.Latin harflerinin kabul edilmesini savunarak, arap harflerinin içtimaî geriliğimizin bir nedeni olduğunu öne sürdü.Bir diğer meşhur sözü : "kafası muhit'i 16 pus olmayan adamlar ahmak olurlar, dimagın gayri tabii derecede kücüklügü nisane-i eblehiyet'tir".Nihat genç tarafından, itilaf devletlerinin çanakkale boğazını muhasara etmesi ve genel olarak çanakkale savaşı ile ilgili olarak "medeniyet kapımıza kadar geldi, biz geri teptik" yorumu yaptığı nakledilen şahıs bu kişidir.Zamanın modasına uyar ve Darwinizmden hareketle biyolojik materiyalizmi  savunur.(Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, c.2, sf.368) Süleyman nazif bir gün bab-ı âli yokusunda bir tanıdıgına rastlar, ona nereye gittigini sorar. tanıdıgı: abdullah cevdet’e çıkıyorum, diye cevap verir. Süleyman nazif bu cevap üzerine tanıdıgına kızar: abdullah cevdet’e çıkılmaz, inilir; çünkü o yüksek degil, alçak biridir!Zekeriye sertelin abdullah cevdet'li ilgili anlattığı bölüm:"(gizli örgüt kurmak için) beş-on arkadaş, ilk toplantıyı bizim evde yaptık.abdullah cevdet ateist idi...abdullah cevdet bizi toplantı halinde buldu.yirmi dört saat sonra hepimiz ingiliz polisi tarafından tutulup 'bekirağa bölüğü'ne atıldık.belli ki, mütareke'de ingiltere'nin ajanlığını kabul etmek alçaklığına düşen ve ingilizler tarafından himaye edilen abdullah cevdet, efendilerine yaranmak için bu toplantıyı haber vermişti. ..'bekirağa bölüğü'nden kurtulup eve döndüğüm zaman kendisiyle merdivenlerde karşılaştım. sanki hiçbir şey olmamış gibi beni güler yüzle selâmlamak istedi. yüzüne tükürdüm:yaptığın alçaklıktan utan dedim.fakat onda utancak yüz yoktu. meşhur türk edibi süleyman nazif onun için, yüzünün çopurluğunu ima ederek, 'cenabı hak hayayı onun yüzünden tırnakla kazımıştır,' demişti. kendisini savunmaya bile lüzum görmeden çekilip gitti. çünkü suçu meydandaydı." (zekeriya sertel, hatırladıklarım, 5. bs., 2001, s. 75-76.) Ömrünün sonuna doğru tamamen yalnız kalan Abdullah Cevdet 29 Kasım 1932'de öldü.tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı 'dan :Abdullah Cevdet Allah'a inanmadığını söylüyordu. İslam harflerinin şiddetle aleyhinde bulunuyordu. Dini değerlerin çoğuna karşı olduğunu yazıp söylüyordu. İşte bu adam ölünce cenazesi Ayasofya Camii'ne getirildi. Öylece musalla taşında duruyordu. Hocalar da namaz kıldırmaya yanaşmıyorlardı. Bunun üzerine cenaze, belediyenin bir arabasına konularak götürüldü (15 Kasım 1983, Yeni Nesil)

   
    
Keriman Halis : Babası "Hızır" yangın söndürme aletlerinin mümessili olan halis bey, 18 yaşındaki kızını bizzat teşvik eder ve cumhuriyet gazetesi'nin düzenlediği ve sadece sekiz kişinin başvurduğu yarışmada, 3 temmuz 1932'de Türkiye güzeli seçilir. 31 Temmuz 1932 yılında Belçika'nın Spa şehrinde yapılan Dünya Güzellik yarışmasında "Dünya Güzeli" seçilmiştir.Keriman Halis yarışma sonrasında Türk bayrağının bulunmaması nedeniyle halkın tezahüratına cevap vermemiş ve bunun üzerine metrelerce atlas bulunarak bayrak orada yapılmış ve bütün yabancılara balkondan dalgalandırılarak gösterildikten sonra,kendisini görmeye gelen halkı selamlamıştır.Yıl 15.02.2007, Sabah gazetesi :" Kraliçe, anılarını Şamdan'a anlattı: "Kırmızı tuvalete, beyaz kurdele takmıştım. Ülkemi bayrağımızın renkleriyle tanıttım."...!
       Bu ilginç olay Halit Turhan Bey'in hatıralarında yer almaktadır: “1932 yılında Cumhuriyet gazetesinin tertiplediği güzellik yarışmasını Keriman Halis kazanmıştı. Aynı yıl Belçika'nın Spa şehrinde 28 ülkenin katılmasıyla dünya güzellik yarışması düzenlenmişti. 1913 yılında doğan Keriman Halis, bu yarışmaya Türkiye'yi temsilen katıldı. Günlerce Spa şehrinde kalan güzeller, çeşitli kişilerle görüştü ve konuştular. Yarışma gününde jürinin önünde kızlar birer birer geçip giyimleriyle, bakışlarıyla, tebessümleriyle puan toplamaya çalıştılar. Jüri salona geçip, puan değerlendirmesi yapmak istedi. Başkan kürsüye geçerek : - Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa'nın Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hâkimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir. Onu Avrupa bitirmiştir. Bir zamanlar sokağı bile, pencere arkasından seyredebilen Müslüman kadınların temsilcisi Türk güzeli Keriman, mayo ile aramızdadır. Bu kızı, zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz. Ondan daha güzel varmış, yokmuş bu önemli değil... Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene İslami yenmenin zaferini kutluyoruz. Avrupa'nın zaferini kutluyoruz. Bir zamanlar Fransa'da oynanan dansa müdahalede bulunan Kanuni Sultan Süleyman'ın torunu işte mayo ve sutyen ile önümüzdedir. Kendini bizlere beğendirmek istemektedir. Biz de bize uyan bu kızı beğendik. Müslümanların geleceği böyle olması temennisiyle Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz. Fakat kadehlerimizi Avrupa'nın zaferi için kaldıracağız." Biz burada Halit bey'in iddialarının doğru olup olmadığı üzerinde duracağız!Deliller:
       1-Sadece sekiz kişi arasından seçilen bir kadın ne kadar güzel olabilir...Kimse seçileceğini ümid etmediği için- Türkler de dahil!- bayrağımızı bile götürmezler...!
       Cumhuriyet Gazetesi yazarı Vâ-Nu: “Namzet yedi tane (geçen seneler yüz küsürdü), içlerinde bir tanesi, müsabakaya girmek cüretini nasıl gösterdiğine şaşılacak kadar çirkin. Diğerleri zararsız.
(Gökhan Akçura, Dünyanın En Güzel Kızı, Albüm Aylık Görsel Kültür Dergisi Sayı3, Nisan 1998)
       2- DİKKAT DİĞERLERİ İÇİNDE DİKKAT ÇEKEN ŞU..GİBİ CÜMLE YOK..ZARARSIZ..EN İYİ KELİME " ÇİRKİN DİİL!"
      3- Babasının kızı için tarifi :“kara kuru kızı”
(Millethaber:Cumhur BULUT12.05.2007) BU DEYİM NASIL KIZLAR İÇİN KULLANILIR..?
     4-"...Şayanı hayrettir Miss Türkiye mevcut sinema artislerinden hiç birine benzemiyordu. Ne Greta Garbo’ya ne Marlin Ditrih’e ne Billy Dova ne de Lilyan Harvey’e... halbuki aşağı yukarı her genç kızın andırdığı bir sinema artisi vardır. Buna mukabil Miss Türkiye’nin çehresinde bariz bir masumiyet bir benlik görüyorsunuz. Bütün dikkatimi toplayarak baktım. Hakikaten güzeldi. Üstünde göze çarpan bir temizlik vardı. Bembeyaz, tertemiz dişler, tertemiz bir cilt... Nasıl bir güzellik biliyor musunuz? Hani ihtiyar kadınlar torunlarına:-Ah benim cici kızım, çitlenbik kızım! Diye severler.Keriman Hanım işte bu ‘Cici kız’. Güzelliğinin en muzeci. Lakırdı söylerken her hali, bakışları, hareketleri on sekiz yaşında bir genç kızla konuştuğunuzu size anlatıyor. Güzelliğinin hiçbir şeytani tarafı yok. Saf bir genç kız güzelliği. İnsana adeta, ne olurdu şöyle bir kızım olsaydı, tesirini veriyor.Yani sözün kısası hilesiz bir güzel (Akşam Gazetesi,Hikmet Feridun Us,7 Temmuz 1932)
      HER 18 YAŞINDAKİ KIZIN BENZEMESİ GEREKTİĞİ GİBİ BİR ARTİSTE BENZEMİYOR, GÜZELLİĞİNİN TEMELİNDE " TEMİZLİK, MASUMİYET,CİCİLİK ..." VAR..YAHU BEBEYE BAKICI MI SEÇİLİYOR YOKSA  KURTLAR SOFRASINDA BEDENİ  İLE "GÜZEL" SEÇİLECEK BİR KADINDAN MI BAHSEDİLİYOR..ONU ÖVEN BİLE GÜZEL DİYEMEMİŞ, "MASUM,TEMİZ..." FALAN..SANKİ RAHİBE...!
      5-Cumhuriyette çıkan tebrik mesajından :"Ancak Keriman, hepimizin duyduğu gibi söylemiştir ki, o bütün Türk kızlarının en güzeli olmak iddiasında değildir..." Keriman Halis en güzel kız değil, İlginçtir en son güzelimiz Azra Akın'da defalarca kendini o kadar güzel bulmadığını medyada ifade etmiştir.( "Ben kendimi güzel bile bulmuyorum..Dünyanın en güzeli ben değilim ..Etrafta hayran olduğum o kadar çok kadın var ki... Sabah:11.05.04 ) O halde bunların güzel seçilmesi için diğer kadınlardan ayıran temel özellikler neler bi bakalım.Matematiksel işlem yapalım,toplama,çıkarma,ortak payda...;Keriman Halis;
         Kendinden daha çirkin olan kadınlardan farkı:Onlardan güzel olması ve soyunması
         Kendinden daha  güzel olan kadınlardan farkı:Onlardan çirkin olması ve soyunması..Ortak payda, ...!
      6-Siz  resimlerine bakın ve karar verin." Dünya" güzelliğini (..!) hak ediyor mu...?Evlilik teklifi için bir kaç kız resmi getirseler bile ilk sıralarda yer alır mı ki "Dünya Güzelliği" nerede..!?
        O ZAMAN SORALIM BU İLK DÜNYAN GÜZELİ SEÇİMİNDE TEMEL ETKEN NE İDİ...!NEDEN AMAÇ NE !? HALİT BEY DOĞRU MU SÖYLÜYOR YOKSA!?

       FILMIN DEVAMI :) Böylece Keriman Halis dünya güzeli seçildi. Resimleri gazetelerde basıldı. Hatta kartpostal yapılarak satıldı, elden ele dolaştı.”
İktisad ve Tasarruf Dergisinin Eylül 1932 tarihindeki kapakları bu konuyu işledi:‘Bir Hakikat:TÜRK GÜZELİ= CİHAN GÜZELİ Bir Gaye: TÜRK MALI= CİHAN MALI Başlığıyla nasıl ırkımızın güzelliğini dünyaya ispatladıysak, mallarımızın mükemmelliğini de dünyaya ispatlamamız gerektiği işlendi...TBMM Başkanı Kazım Paşa Yerli Mallar Sergisi’nde Türk güzelinin Belçika’da giydiği tuvaletin milli kumaştan yapıldığını söylemiş ve yarışmanın kazanılmasında bu faktörün etkili olduğunu belirtmişti. Yine İktisad ve Tasarruf Dergisini Keriman Halis’in güzel oluşunu Türk üzümü, Türk fındığı,Türk lokumu yemesine bağlıyordu...Gelecekte Türkler her mevzuda kendilerini dünyaya ıspatlayacak ve Türkiye bir süper güç olacaktı...Bugün K. Halis 94 yaşında, Kadıköy, Çiftehavuzlar'da yaşamaktadır (2007)

                                                     
    Mahmut Esat Bozkurt: 1892'de, İzmir-Kuşadası'nda doğdu.23 Nisan 1920'de TBMM'nin 1. Döneminde İzmir'den milletvekili olarak Meclis'e girdi. Hayatının sonuna dek İzmir'den Milletvekili seçildi. Aralıksız 7 dönem milletvekilliği yaptı.21 Aralık 1943’te İstanbul’da, Yeni Sabah Gazetesi’nin Cağaloğlu’ndaki binasında ‘Yürekler Acısı’ başlıklı son yazısını tamamlamasından hemen sonra vefat etti, Kuşadası’ndaki aile kabristanına defnedildi.
    Ankara Hukuk Mektebi’nin 5 Kasım 1925 tarihinde yapılan açılışından:" Fıkıh ve fıkıhla ilgilenenler, tarihin en büyük aşamalarında zorbalık ve bozgunlukların gerekçesi ve nedeni oldular " - Halbuki fıkıh alimleri ile hukuk yorumcuları aynı işi yaparlar ve bu zat bir hukuk prof'u...!- 17 Şubat 1926 yılında yürürlüğe giren Medeni Kanunun sunuş yazısında ise benzer şekilde şunları söylemiştir :"Dinin kural olarak yasalara girmesi, tarihin akışı içinde çoğunlukla devlet adamlarının, zorbaların, güçlülerin keyif ve isteklerini doyurma aracı olması sonucunu doğurmuştur ." - Halbuki aksine din , güçlü, zorba veya suistimali önlemek için gönderilmiştir!-Bozkurt'un 1926 yılında kaleme aldığı Medeni Kanun Genel Gerekçesi (Esbabı Mucibe Lâyihası), asıl bombası olmuştur:"Kanunları dine dayalı olan devletler kısa bir zaman sonra ülkenin ve ulusun ihtiyaç ve isteklerini karşılayamazlar. Çünkü dinler değişmez hükümler belirtirler.Yaşam yürür; ihtiyaçlar hızla değişir, din kanunları, kesinlikle ilerleyen yaşamın önünde biçimden ve ölü sözcüklerden fazla bir değer, bir anlam ifade edemezler. - İslam hukuku sayfamızda açıkladığımız gibi , Kuran ayetleri canlı , esnek ve yorumlanabilir ..özelliklere sahiptir.Asla pasif değil aktiftir, Yazar hukukçu olmuş ama dinini bilmiyor !-Değişmemek dinler için bir zorunluluktur.-Hak neden değişsin.2+2=4, hırsızlık kötü, temizlik iyi...Artık bunlar eskidi diyen var mı...Detay İslam Hukuk devleti başlıklı yazı!- Bu bakımdan dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması günümüz uygarlığının esaslarından ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın en önemli ayırt edici özelliklerinden birisidir... Türk ulusunun kaderini yüzyılımız içinde bile ortaçağ hükümleri ve kanunlarına bağlamakta, dinin değişmez hükümlerinden esinlenilen ve tanrısallıkla sürekli ilişki içinde bulunan kanunlarımızın en güçlü etken olduklarından şüphe edilmemelidir..."
Kısaca ; Dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması, günümüz uygarlığının esaslarından ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın en ayırt edici özelliklerinden biridir. ...Din, ...vicdanlarda kaldıkça saygındır ve temizdir. ...Yüzyılımızın devleti, dini dünyevi hayattan ayırmakla, ona sonsuz bir taht olan vicdanı tahsis etmiştir, diyordu.Yargıtay Birinci Başkanvekili Osman Şirin’in bir panelde ‘1926’da başlayan ve dönemine bir hukukçu olarak adını vermiş bulunan Mahmut Esat Bozkurt, bütün saygınlığıyla 79 yıl boyunca hükümranlığını sürdürdü bu ülkede. Şimdi yeni bir dönem, uygar dünyaya açılım adı altında başlıyor’ deyince  İstanbul Barosu tez elden "Mahmut Esat Bozkurt Hukuk Ödülü" oluşturur (Basıdan:İstanbul Barosu Yönetim Kurulu,  her yıl hukukun üstünlüğünü, Cumhuriyetin kazanımlarını, çağdaşlaşmayı savunan, bu alanda önemli çalışmalar yapan  bir hukukçuya Mahmut Esat Bozkurt Hukuk Ödülü verilmesini kararlaştırdı : 2005 )
   1930 yılındaki Ağrı ayaklanması sırasında Ödemiş'te seçmenlere yaptığı konuşma Bozkurt'un ırkçı ve faşizan zihniyetini açıklıkla ortaya koyar. Cumhuriyet Gazetesinin 19 Eylül 1930 tarihli nüshasında yer alan bu konuşmada Bozkurt şöyle der: "Türkün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir", "Türk devleti işlerini Türklerden başkasına vermeyelim. Türk devleti işlerinin başına öz Türklerden başkası geçmemelidir. Yeni Türk Cumhuriyetinin devlet işleri başında mutlaka Türkler bulunacaktır", "Benim fikrim, kanaatim şudur ki, dost da düşmen de dinlesin ki, bu memleketin efendisi Türktür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır. "Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz." diye başlayan ve " Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı.." diye devam eden ve " hukukçu geçinen biri...Devam; Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kollektivist devlet felsefesini en iyi özümsemiş kişilerden bir tanesidir.1935-36larda propaganda bakanlığı kurulup,başına bu beyin getirilmesi düşünülmüştü.Atatürk ihtilali adlı kitabının 107. sayfasındaki şu cümle dikkat çekicidir."Zamanımızın bir Alman tarihçisi, gerek nasyonal sosyalizm ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok doğrudur, çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir..."Devam; "Lâik devlet, Türklere yabancı bir devlet sistemi değildir. Cengiz hanedanına mensup kadın ve erkeklerden bazıları Şaman, bazıları Hristiyan bulunuyorlardı. Hattâ Cengizin, Hülâgu'nun boş zamanlarında Hristiyan, Budist, İslâm Âlimlerini bir araya toplayarak, huzurlarında din söyleşileri yaptırdıkları pek meşhurdur. Cengiz'e ön gelen büyük Asya'daki Türk devletlerinde geçer sistemin Lâiklik olduğunda şüphe yoktur." - Ne mantık ama ...Osmanlı da da gayri müslim devlet mekanızmasında yer alırdı..O da mı laikti bu mantıkla..O laik ise neden devam edilmedi sistemine...Devam;Hilâfetin Türklüğe zararları. Hilâfet, lâiklikle uzlaşamazdı. Yeni Türk Cumhuriyetini lâik kılmak birkaç bakımdan zorunlu idi.1. Dinle devleti birbirinden ayırarak modern bir cumhuriyet kurmak için.2. Dini Türkün ilerleme adımlarının önünde engel olmaktan çıkarmak için.3. Ve nihayet modası ve manası yok olmuş, bütün bir tarih içinde Türk'e, yalnız ve sadece zararı dokunmuş böyle bir kurumu yok etmek için.4. Ulusal duygusu uyuşukluktan korumak, ona hızını vermek için...Esasen devlete din izafe etmek kadar yanlış bir şey düşünülemez.
   Hasan İzzettin Dinamo'nun anılarında anlattığına göre; Milli Mücadele'nin en yoğun yaşandığı yıllarda (1920-21) Bozkurt, M. Kemal'in genel karargahı olan Ziraat Mektebi'nde,“koltuğunun altında Marx' in kapitalini taşır, bundan kendisi bir şeyler öğrendiği gibi Mustafa Kemal’e de anlatırdı. Lider, bütün çevresinin sollarla sarıldığını, yeryüzünün sola gittiği kaygısına kapılarak, ne olur ne olmaz, Marx üstüne bilgi edinmeye çalışmış, Bozkurt’tan yararlanmıştı”. Mahmut Esat’ın 1920'li yıllardan kalma “sosyalizm sempatisi” daha sonraki yıllarda da devam etti.Resmi tkp üyesidir.Bozkurt, 1935 yılında yayınlanan “Karl Marx ve Türkler” adlı yazısında, “Marx’ın “Kapital” adli büyük eseri bütün dillere çevrildi.Onu bizim dilimizde ne zaman okuyacağız? Ne zaman göreceğiz?” diyordu: "Ben komünist değilim. Bununla beraber (Karl Marks)ın ve büyük Komünist şeflerden (Lenin)in düşüncelerinde milliyetçilik ve demokrasinin noksanlarını tamamlamak için istifadeli bir çok noktalar vardır” ( “Bir Hasbihal: Dünya Nereye Gidiyor? 3”, Yeni Asır, 8.8.1933) diyordu.Gençlik yıllarında İttihat ve Terakki’ye büyük bir sempatiyle bağlı olan Bozkurt, kendini 1920 yılının sonlarında İttihat ve Terakki Fırkası’nın “sol cenahına kanaat-ı tamme ile merbut”olarak tanımlıyordu.1930’lu, 1940'lı yılların Türkiye ve dünyası göz önüne alındığında Bozkurt’un Marx'tan hayranlıkla ve övgüyle söz etmesi dikkat çekicidir.Ama en son mahalde Bozkurt, komünizm aleyhtarıdır."Nasyonal sosyalist"-Bir bakıma Baasçı - olarak nitelendirilebilecek olan Bozkurt, dinimiz ile ilgili görüşleri,sol hakkındaki yazıları ile  sosyalist, Türk milleti hakkındaki sözleri ile de rahatlıkla nasyonalist hatta faşist olarak nitelendirilebilir bir şahsiyettir!Ne ilginçtir ki Avrupa'dan kanunları yurdumuza getiren M.Esad'ı günümüzde savunanlar Ab düşmanı iken, M. Esad'a karşı olanlar da O'nun kanunları yurdumuza getirdiği avrupa ülkelerinin birliğine girmemiz gerektiğini ileri sürmektedirler.!

                                                      
   Emanuel  Karasu: Selanik doğumlu musevi asıllı -İspanyol yahudilerinden- Osmanlı siyaset adamı, avukat.II. meşrutiyet'ten sonra meclis-i mebusana girdi. 31 mart'ın ardından II. abdülhamit'e tahttan indirildiğini bildiren kurulda yer aldı. 1912 ve 1914 yıllarında iki sefer daha mebus seçildi. Birinci Dünya Harbi sırasında iaşe müfettişliğine getirildi. Bu görevi sırasında büyük çapta yolsuzluklar yapmış ve servetini bu yolla kazanmıştır.Mondros Mütarekesinden sonra İttihat ve Terakki üyeleri savaş suçlusu olarak soruşturmaya tabi tutulunca, İtalya’nın Trieste şehrine kaçtı ( Emanuel Karasu, Libya'nın İtalyanlar tarafından işgal edilmesine yardımcı olmuş ve bu yardımından dolayı Osmanlı topraklarından kaçınca kolaylıkla İtalyan vatandaşlığı hakkı alabilmiştir.) Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra 1930'larda döndü. 1934'te son nefesini verdi. Arnavutköy'deki Sefarat Mezarlığı'nda gömülü. Adının çift m ile yazıldığı mezar taşında şöyle deniyor: "İkinci Meşrutiyet'in ileri simalarından İstanbul Mebusu Emmanuel Karasu. Ölüm tarihi: 1934." Mezarlığın kayıtlarına göre 1 Haziran 1934'te toprağa verildi. Amcasının oğlu danone'nin kurucusu izak karasu'dur.Karasu; siyonizmin baş uygulayıcısıdır.İtalyan Hahambaşıdır.1897 Basel Konferansı toplanır.Kararlar alınır.Karasu'ya bu kararları pratiğe geçirme görevi verilir.1903'e dek bütün Osmanlı"yı, Osmanlı sultanlarını didik didik inceleler.5 sene hazırlık yaptıktan sonra,kararını verir:"Ben gelip Selanik"e yerleşmeliyim. Benim için en güvenli muhit orası." Emanuel Karasu, daha işin başlangıcında Avrupa’dan gelen siyonistlerle Filistin’i istemek için saraya gitmişti: ‘Emanuel Karasu da 1898’de Sultan Hamid’den Filistin’de kurulacak Musevi yurdu için, Kudüs Sancağı içindeki Çiftlikati hümayunların önce kendilerine satılmasını, padişah’ın bu öneriyi reddi üzerine 99 yıl kiralanmasını isteyen Siyonist heyetine katılmıştı.’ Karasu, siyonistlerin II. Abdülhamit’e Filistin’e Yahudi göçünü kabul ettirmek uğrunda görüşmelerinin devam ettiği günlerde Herzl gibi II. Abdülhamit’e dostane tavırlarla yaklaşmaya çalışmıştı. Padişahın siyonistlere red cevabı sonucu, Karasu da daha sonra II. Abdülhamit’e karşi olacaktır.Bernard Lewis, Selanik Yahudilerinin yalnız mason locaları aracılığıyla Jöntürklere büyük destek verdiklerinden ve bu destekte Emanuel Karasu’nun "önemli bir insan" olduğundan söz eder." İttihat ve Terakki"yi önce dernek olarak kurar.Osmanlı"nın içinde ilk Mason Locası"nı açtı: Önce Selanik'te, Makedonia Risorta, ardından İzmir'de, Bursa'da, İstanbul'da. Mason locasının ilk başkanı,üstadı idi.Selanik'teki  sivilleri ve askerleri mason yaptı. Askerleri etkileyerek Sultan Abdülhamit"in üzerine gönderdi. İsyan ettirdi. Hareket ordusu dediğimiz hareketin temelinde yatan budur.Sultan Abdülhamit"e yaveri, "Padişahım emredin, bunları derhal tevkif edeyim, gücüm var" dedi. "Hayır" dedi Sultan, "Bunlar benim tebaamdır, ben kan dökülmesini istemiyorum, ne istiyorlarsa söylesinler yapalım." Ne istedi bunlar? Meclis-i Mebusân"ın yeniden açılmasını. Meclis-i Mebusân"ı 1878"de işbaşına gelir gelmez, Sultan Abdülhamit neden kapatmıştı? Dedi ki, "Ya bu nasıl İslâm meclisi? Devlet İslâm devleti ama meclisteki çoğunluk gayrimüslimlerden oluşuyor. Rum, Ermeni ve Yahudi"ler çoğunluğu teşkil ediyor. Niye Anadolu insanı karasaban peşinde koşuyor, Rum, Yahudi, Ermeni milletvekili oluyor? Böyle İslâm Meclisi olmaz" dedi kapattı. 30 sene kapalı kaldı. Asker baskısı ile 1908"de yeniden açıldı. Emanuel Karasu, Selanik milletvekili olarak Meclis"e geldi. Yine çoğunluk gayrimüslimlerdeydi."1908 Jöntürk İhtilali sonrası, İstanbul yurt dışı ve yurt içinden gelen siyonistlerle dolmuştu. Bu durumdan yararlanan, Dünya Siyonist Örgütü lideri David Wolffsohn da İstanbul’a gelmişti. İstanbul’da etkin, yurt dışından gelen siyonistlerden ikisi Dr. Victor Jacobson ve Vladimir Jabotinsky idi. Yerli siyonistlerden Emanuel Karasu, Hayim Nahum, Nissim Ruso, Behar Efendi vb. de İstanbul’da toplanmışlardı." Siyonistlerin iyice yörüngesine giren Hayim Nahum, Siyonist Örgütü ile Jöntürkler arasında arabuluculuk görevi yapıyordu. Jacob M. Landau’ya göre, Jöntürklere en etkili üç siyonist isim, Hayim Nahum, Emanuel Karasu ve Moiz Kohen162 idi.""Jötürklerin yönetimindeki Türkiye’de, siyonizmi dolambaçlı yollardan ya da bir çesit "muhlisine husul" yöntemiyle hedefine ulaştırmak uğrunda en ilginç çalismayi Emanuel Karasu ve Dr. Jacobson yapmak istemişlerdi. Emanuel Karasu tarafından, Şubat 1909’da Filistin’i de içerisine alacak şekilde "Osmanlı Göçmen Kumpanyası" kurulmuştu. "Osmanlı" deyişiyle genelleme yapılmaktan amaç, Yahudiler üzerindeki Jöntürklerin kuşkusunu dağıtmaktı. Emanuel Karasu’nun bu girişimi, "politik özerklik hedefine doğru ilk adımdı." İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin başını çeken Ahmet Rıza, Enver Paşa, Talat Bey ve Nazım Bey Filistin'e yahudi göçünün Osmanlı devletine yarar sağlayacağını iddia ediyorlardı. Oysa onların bu iddiaları mason localarından aldıkları telkinlere dayanıyordu.  Bir yıl içerisinde Sultan Abdülhamit"e  hal kararı aldırdı.27 Nisan 1909 Salı günü öğleden sonra dört kişilik heyet Abdulhamid'e gider. Sözcü Emanuel Karasu'ydu.Selanik Mebusu Karasu, Meclis-i Milli'nin Abdülhamid'in hal'ine karar verdiğini, kendilerinin bunu tebliğle görevlendirildiklerini söyledi ve hükmü üç sözcükle özetledi: "Millet sizi istemiyor." Abdülhamid: "Bir Türk padişahına ve İslam halifesine hal kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı? Emanuel Karasu (Yahudi), Aram Efendi (Ermeni), Esat Toptani (Arnavut) ve Ahmet Hikmet Paşa (Abdülhamit'in uzun süre yaverliğini yaptıktan sonra muhalefet saflarına geçen Gürcü).Kendilerinin en güvenli saydıkları Selanik"e sürgüne gönderildi.Karasu mason localarını kullanarak İttihat ve Terakki"yi parti haline getirdi. Meclis"te çoğunluk Emanuel Karasu"nun elinde idi. Kendisine bağlı olan askerleri ordunun başına getirdi. Harbiye Nazırı yaptı, ordu kumandanı yaptı. başkumandan yaptı. Askeri gücü eline aldı. Siyasi ve askeri gücü eline alınca, sıra plânın ikinci aşamasına gelmişti, Osmanlı yıkılmalı idi.Önce Libya"yı İtalyanlara verdi. Ne gibi hilelere başvurarak verdiği tarih kitaplarında yazıyor. Sonra Bulgar"ı, Yunan"ı, Rus"u birleştirdi. Balkan harbini çıkarttı. Bunlar Yeşilköy"e kadar geldiler. Hiç lüzumu yokken, Osmanlıyı cihan harbine sokturttu.Siyonistler Cihan harbini büyük İsrail"i kurmak için çıkarttılar.Osmanlı"yı harbe sokmak için Alman askerlerine Osmanlı askerinin elbiselerini giydirip Sivastopol"ü bombalattılar. Rusya"ya harp ilân ettirdiler. Galiçya"dan Yemen"e kadar 30 cephede savaştırdılar Osmanlı askerini. Çanakkale onlardan sadece bir tanesiydi. Osmanlı, bütün dünya ile 4 sene boyunca savaş halinde kaldı.Osmanlı bunu 4 sene sürdürdü, her biri birer Çanakkale gibi destanlardı bu 30 cephenin hepsi. Sonunda bitap düştü Sevr"i imzalattırdılar.

                                                       
Tekin Alp, Munis Tekinalp, Moiz Kohen: 1883 yılında artık Yunanistan'da bulunan Serez adlı kasabada dünyaya geldi. Ailesinin 9 çocuğunun en küçüğüydü. Babası İshak Kohen Yahudi Cemaatinin ruhban sınıfına mensup bir hahamdı. Bu mevki soyla geçtiği için Moiz de aynı mevkiye sahip olacaktı.Hahamlık eğitimi alır ve diplomasını alır.Selanik'teki toplulukların şehir ve kırdaki nüfuslarının dağılımı şu şekildedir
   Topluluk            Yahudiler        Türkler           Yunanlılar     Bulgarlar    Diğerleri
   Kent Nüfusu       %50 - %60       %15 - %20         %10 - 20            %5           %10
   Kır nüfusu             %2                  %60                %20             %15           %8
   Tekinalp çekingen ve hırslı bir kişilik olarak bilindiği gibi - ki yeni asır gazetesinde çalışırken bu çekingenliğini üzerinden atar- aynı zamanda Türk Milliyetçiliğini ideolojik olarak benimsemiş bir Yahudi'ydi. Liz Behmoaras, çıkarlar gereği böyle davrandığı iddiasını da dile getirmiştir (LIZ Behmoaras:Bir Kimlik Arayışının Hikayesi)"Gençliğine ve tecrübesizliğine rağmen, ait olduğu Yahudi toplumu için Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığının nasıl hayati bir önem taşıdığının bilincindeydi. Selanik'in Osmanlı yönetiminden çıkması er veya geç Yahudilerin de tasfiyesini de beraberinde getirecekti." -BURADAKİ GİZLİ GERÇEK ŞU: OSMANLI YIKILMALI, FILISTIN YAHUDI'YE VERILMELI IDI KI İSRAİL KURULSUN! O NEDENLE MILLIYETCILIK ASLINDA OSMANLIYI KURTARMA DEĞİL,  PARÇALAMA PLANININ BİR PARÇASI İDİ! ZATEN TEORİSYENLERE BAKINCA ÇOĞUNUN MASON VEYA SIYONİST OLDUGU GÖRÜLÜR! - Yine kendisi gibi Selanik doğumlu bir Yahudi olan (Ünlü siyonist!) Avram Galanti'de kendisi gibi Türk Milliyetçiliğini benimsemiştir.-BU CUMLELERE DIKKAT- "Selanik "Osmanlıcılık" fikrinin başkentidir ve bu fikri ortaya koyanlar tarafından daha sonra Türkçülüğe evrilecektir. Bu açıdan Selanik Türkçü ve Milliyetçi söylemin de doğduğu ve pratiğinin kendini İttihat ve Terakki ile iktidara getirdiği bir şehirdir."Landau bununla birlikte şu noktaya da dikkat çeker: "Genellikle politikada aktif olmasına rağmen, İttihat ve Terakki'nin karar verme mekanizmasında yer almıyordu; hiçbir zaman başka bir Selanikli Yahudi olan Emanuel Karasu'nun etkin oldu merkez grubuna giremedi." (Jacob M. Landau, Tekinalp, Bir Türk Yurtseveri(1883 - 1961),İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1996, s. 17) 1907 yılında masonların faaliyetlerine katıldı, 1909 yılında Hamburg Dünya Siyonist Kongresine Selanik Delegesi olarak gitti.1912 yılında Selanik'in Yunanlılar tarafından işgali üzerine ailesi ile beraber İstanbul'a yerleşecekti.Cumhuriyetin kurulması sonrasında Kemalizm'i benimsedi ve ateşli bir şekilde bunu savundu. Hatta Kemalizm'i ilk en detaylı şekilde anlatan aynı adlı kitabı yazdı:Kemalizm (İstanbul: Cumhuriyet matbaası,1936)Tekinalp pek çok açıdan Türklüğü ve Türk Milleti'ni Gökalp'ten etkilenmesi ile tanımlamışsa da din kurumunu İslamiyet'e bağlamamış, Türklerin İslam öncesi inanış biçimleri ile tanımlamıştır. Bu aslında kendince Türkler ile Yahudilerin ortak bir noktada birleşmeleridir.Türkler özüne dönmekte Yahudilerde bu özü benimsemektedirler.Aynı zamanda Tekinalp için yeni cumhuriyetin ideologu demekte  doğru olacaktır. (Yıldız Davut Akpolat, Yeni Türkiye İdeolojisine Tekinalp'in Katkıları, Birikim Dergisi, 88. Sayı)
 
   Onun inandığı değerler Fransız pozitivizminin ve ulusçuluğunun etkisi ile ortaya çıkan bir ideoloji ile oluşturulmuş bir karma yapıya sahipti. Her ne kadar sorunu gerçekten Türk olamamak gibi görünse de aslında onun istediği yaratılan 'Yeni Türk'lükte kendine bir yer edinme çabasıdır.

  Kohen'i ele almamızın temel nedeni: Kemalizm adlı eserinde  "Kahrolsun Şeriat" başlıklı bir bölüm koymasıdır.Moiz Kohen adlı bu Yahudi niçin Türkçülük ve milliyetçilik konusunda Müslüman Türkleri İslâm dışı, İslâm'a zıt bir mecraya ve vadiye çekmek istemiştir? Bu konunun da ilmî olarak incelenip araştırılması gerekir. İki kimlikli Yahudiler hakkında binlerce kitap ve kaynakta bilgi kırıntıları bulunmaktadır. Bütün bu bilgilerin aranıp taranıp bulunması ve yekun olarak binlerce referansın bir araya getirilmesi gerekir. Bu parçaların her biri, büyük bir mozayik tablonun parçaları durumundadır. Parçalar bulunup birleştirilince tablonun bütünü meydana çıkacak ve nice sırlar çözülecektir.Günümüzde özellikle 'Boğaziçi Aşireti' günyüzüne çıkarken bazı şeylerinde açıklıkla tartışılmasının zamanı geldi diye düşünmekteyiz!“ İslam’a düşman bir Türk kavmiyetçiliği uydurmak, dinin yerine koymak üzere bir ideoloji düzmek için çalışanların başında Tekin Alp ismini kullanan bir adam gelir.
(Mehmet Şevket Eygi,Yahudi Türkler ve Sabetaycıalr, ZVİ Geyik yay.,3.Basım,İst.Ekim-2000,shf.8-9)

  10 Ocak 1920'de yayınlanmaya başlayan Hâkimiyet-i Milliye (Ulus) gazetesinde, 'Kahrolsun Şeriat' ve 'Mustafa Kemal Paşa, Türk peygamberidir!..' gibi hakaret ve hezeyan dolu baş yazıları da Tekinalp imzasıyla yazmış olan Moiz  Kohen, 1914 yılında kaleme aldığı "Türkler Bu Muharebede Ne Kazanabilirler?" adlı kitabında yayılmacı Turancılık ideolojisini Osmanlı'ya çıkış yolu olarak göstermekte ve sonradan Osmanlı'nın sonunu getirecek olan dünya çapındaki ilk emperyalist paylaşım savaşında (1. Dünya Savaşı) bulunmasını teşvik etmektedir. Murat Belge, Radikal Gazetesi'nde kaleme aldığı bir yazısında, bu konuda şu bilgilere yer veriyordu: "…Örneğin, Birinci Dünya Savaşı öncesinde, bu ülkede, savaşa ilişkin, 'entelektüel' düzeyde, neler söylenmiş? Yazıya geçmiş çok bir şey yok aslında. Olan birkaç şeyden birini Tekinalp yazmış (yani, herkesten koyu bir Türk milliyetçisi ve Turancı kesilen bu son derece ilginç Yahudi aydın, Moiz Kohen): 1914'te yayımlanan kitabının adı, 'Türkler Bu Muharebede Ne Kazanabilirler?' Osmanlıcı ve İslamcı ideolojileri artık tamamen terk etmemiz, yayılmacı bir Turancılık politikası izlememiz gerektiğini söylüyor. Tabii bunun en iyi Almanya ile birlikte yapılacağı kanısında. Zaten bu kitabını Almanlar da beğenmişler.Bir yıl sonra Almancaya çevirmişler...Savaşın sonucu Tekinalp'in beklentilerine uymadı. 'Türklerin ne kazandığını' hepimiz biliyoruz…" (Murat Belge, 16 Şubat 2003, Radikal )Kohen'den "yeni Amnetü": "Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini yoktan var eden Mustafa Kemâl’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına, mücahid analarına ve Türkiye için ahiret günü olmadığına îmân ederim. İyilikle fenalığın insanlardan geldiğine, büyük milletimin medeni cihanda en büyük mevkii kazanacağına, hamaset destanlarıyla tarihi dolduran kudretli Türk ordusunun birliğine ve Gazi’nin Allah’ın sevgili kulu olduğuna kalbimin bütün hulûsuyla şehadet ederim.”, "Kemalizm, bidayetten bir tek tanrıya tapmıştır: millicilik.” (Moiz Kohen Tekin Alp, Türk’ün yeni Amentüsü, 1928)  "Moiz Kohen’in, yazmayı düşündüğünü günlüklerinde belirttiği son kitabının adı “Musevi Mucizesi”. Ömrü yetseydi yazacaktı kitabı. Bu size ne ifade ediyor?Kitabın ismine bakılırsa Museviliği ön plana çıkaracak bir kitap yazmayı planlıyordu." (Liz Behmoaras:Milliyet-FİLİZ AYGÜNDÜZ 01 Şubat 2005) Moiz Kohen’in Türkçülük hareketini istismar etmekle bir taşla iki kuş vurmak istediği üzerinde durulmuştur: Bir yandan, ırk duygularından hareketle Türklerle Arapları birbirlerine düşman edip, Türklerin ilgi alanını Filistin üzerinden uzaklaştırarak burada Yahudileri serbest bırakmaya çalısmak; diğer yandan ise, gelişen Türkçülük hareketini "İslam düşmanı" bir konuma sokarak Türkleri İslam’a düşman etmeye çalısmak. Yalçın küçük'ün anlattığı kadarıyla, dünya yahudi kongresinde osmanlı delegesi olarak türkiye'de bir ibrani devleti ya da "ibraniyeti yoğun" bir devlet kurmaktan bahsetmiş şahıs."1906'yla 1926 arasındaki en önemli kavga siyonistlerle benim rezervist dediğim, bu kitapta alliancist denilenlerdir. moiz kohen'in 9'uncu siyonistler kongresi'nde osmanlı delegesi olarak konuşmasını yayımladım. 'burası vaat edilmiş toprak' diyor. bunlar osmanlı ya da kurulacak devleti, adı olmasa da güçlü bir ibraniyeti olan devlet olarak söylüyor. siyonistler ise ayrı bir devlet istiyor. bu kendi içlerinde bir kavgadır."Kohen aynı zamanda “Araplar bizi arkamızdan vurdu” sloganının mimarıydı.-CEVABI SITEMIZDE VAR!-Peki günümüz Türkçüleri Kohen'e nasıl bakar? İşte onların sitesinde bu sorunun cevabı:Türkçülüğü bulandırmak için Türkçü derneklere giren bu yahudi çaşıtın Türkçülüğe yamanması hangi mantığa yorulabilir?Moiz Kohen Türkçülerin hala daha okumasına vesile olan hangi kitap,makale,şiir yazmıştır?Moiz Kohen'in Türkçülüğe ne gibi bir katkısı olmuştur?Hiç....Atsızcılar olarak Moiz Kohen konusundaki görüşümüz Atsız Ata'nınki ile aynıdır.Z Vitamini adlı kitabından alıntılıyorum."Falih Rıfkı Atay zaten hazırlıklıydı. Cebinden bir kağıt çıkararak Şengül üniversitesinin profesörlerini saymaya başladı:...Profesör Moiz Tekinalp, ekonomik milliyetçilik kürsüsünde ilim tarihimize yeni ufuklar açacaktır. Kendisi her ne kadar Turan adlı bir kitabın müellifi ise de bunun bir mürettip yanlışı olduğunu, kitabın adı Tevrat olacakken eski harflerdeki karışıklık sebebiyle sondaki “te” harfinin bir noktasının düştüğünü, böylece “nun” haline geldiğini ve Turan okunduğunu ispat etmiştir"   Behmoaras onun için 'Türkçülüğün savunuculuğunu ve borazanlığını yaparken aslını inkar ediyor. Yahudi kültürü ve milleti olduğunu kabul etmek istemiyor. Kraldan çok kralcı. Bu durum Yahudi cemaatini şaşırtıyor. Aslında onu kınamaktan daha çok onunla dalga geçiyorlar. Moiz Kohen hayatı boyunca ne İsa'ya ne de Musa'ya yaranabildi' diyor.Devam ediyor yazar:Moiz Kohen bana öyle geliyor ki ekonomiden sorumlu bakan olmak istiyordu.Çünkü gerçekten 1918'lerde yazdığı ekonomi yazılarına bakarsanız son derece iyi bir iktisatçı. İşin trajikomik yanı şu: Kohen, milli bir burjuvazi oluşturmalı, Müslüman Türkler ticaretle uğraşmıyorlar, ticaretle uğraşsınlar, artık bu ticaretin tekelini gayrimüslimlerin elinden almak lazım diye yazıyordu. Ve bu anlattıkları demokratik olmayan bir şekilde Varlık Vergisi ile geri dönüp kendisini çarptı.Acıklı bir durum. Kohen'i varından, yoğundan etti. Kendini bir anda Demirkapı Kampı'nda buluverdi ama Aşkale'ye gitmedi. İyi niyet göstermişti ve yaşı geçkindi.Moiz Kohen Varlık Vergisi ile yanıldığını gördü aslında.Moiz Kohen baba, dede ya da kayınpeder olarak sevilen bir insan değildi.Kendi de çok yakınıyor güncelerinde. Hele hastalığından sonra... 'Kimse benimle ilgilenmiyor, onlara para da veremiyorum, işe yaramıyorum' diye yakınıyor.Moiz Kohen'e 'çıkarcı' dedim ama çıkarcıyı parasal açıdan düşünmeyelim, onun çıkarı ün, şan, şöhret. Sürekli beğenilmek ve sevilmek istiyor.Duruma göre isim değiştirmesi bu bence en zayıf yönlerinden biri. Tuhafıma gidiyor bu. Yurtdışında yazdığı zaman Moiz Kohen diye imzalıyor. Bütün kitaplarını adı, soyadı Tekin Alp'miş gibi imzalıyor. Kimi yerlerde Munis Tekinalp diye yazıyor.Ben Moiz Kohen'i  yazmaya başlarken çok cazip geliyordu. Sonra biraz 'Aaa bu muydu?' Türkçülük ideolojisini savunuyor ama ona ne kadar inandığı bir soru işareti...Ama ben bir kahraman bekliyordum ve o bir kahraman değildi.(Akşam:13 Mart 2005 )     Türk Ruhu adlı eserinde "Türk Milliyetçiliği'nin Kemalist dönemdeki kültür birliğinden dönmesi ve ırkçı bir yapıya bürünmesini eleştirir.1945 ve 1950 arasında İstanbul Belediye Meclisi üyeliği yapar ve kente Troleybüs getirilmesi için çalışır. 1954 ve 1957'de CHP'den milletvekili adayı olur ancak seçilemez. 1950'lerde genel sekreterliğini yaptığı İstanbul Tüccarlar Derneği'ni liberalleştirmeye çalışır.Aynı zamanda gazete yazılarına da devam etmektedir. Cumhuriyet, Vatan, Akşam, Hürriyet ve Son Posta gibi gazetelerde köşe yazıları yazar. Tekinalp'in Türkçülüğü ona Türk Dil Kurumu ve bazı bilimsel derneklerde çeşitli üyelikler kazandırır. 1956'da emekli olduktan sonra da Nice' yerleşir -Milliyetçiye Bakın!- Orada yeğeninin yanında yaşar.1961 yılında ölür, Nice'deki Yahudi Mezarlığına gömülür. 

                                                   
Muhammed Dahlan: Filistin'in Veli Küçük'ü olan  Dahlan 29.09.1961 tarihinde Hanyunus’da fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Şimdi ise yüzbinlerce dolarlık villaların ve 5 yıldızlı büyük otellerin sahibidir. Dahlan, Gazze’nin kurtuluşuna kadar, adamlarının sürekli saldırılar düzenleyerek milyon dolarlarca zarar verdiği, Gazze’deki İslam Üniversitesinde okudu. Üniversitede iken çoğu zaman Müslüman öğrenciler ile tartışmaya giren Dahlan, Müslümanlarla olan kavgasına okuldayken başlamıştı. El-Fetih hareketine de işte bu sıralarda ilk adımını attı.Dahlan, 1981-86 yılları arasında belirli dönemlerde İsrail hapishanelerinde kalmıştır.Dahlan’ın hapis hayatı, karizmasına çok şeyler kattı.Hızlı yükselişinde Siyonist hapishanelere girmesi etkili olmuştur. El-Fetih liderlerinden Cibril Racub’a göre ise Dahlan İsrail hapishanelerinde 3 yıldan fazla kalmamıştır. - Arafat'a da dahil, her yerde " 10 yıl " yattığını söyleyen -  Dahlan 1987 yılında Filistin’den sürgün edildi. Dahlan’ın sürgüne gönderilmesi ise, şöhretini daha da arttırdı ve el Fatih’in öncüleri arasında yer edindi. Dahlan, siyasi ve askeri eğitimini Tunus’da almıştır. CIA çalışanlarından Vatalia Bruner, Dahlan’ın el-Fetih ile CIA arasında aracılık yapmakta olduğun söylemişti. Dahlan 1994 yılında Filistin’e dönmüştür.Dahlan’ın hapis ve sürgün hayatı, onu halk arasında kahramanlaştırmak için uygulanmış bir plandır. Filistin Güvenlik Güçleri’nin komutanlığını üstlendi. Bu görevinde İsrail’e yönelik saldırılara girişen örgütleri ve iç muhalefeti susturmakta etkin oldu. Çoğunlukla insan haklarını çiğneyen operasyonlara imza atan Dahlan’ın CIA, Mısır ve Suudi Arabistan liderliğiyle sıcak ilişkilerinin olduğu bilinmektedir.1997 yılında İsrail gazetesi Haaretz, Dahlan’ın İsrail ve uluslararası bankalardaki servetini 53 milyon dolar olarak açıklamıştı.Fakir bir ailenin çocuğu olan Dahlan, Gazze’nin en güzel noktalarından 600 bin dolarlık bir villa satın almıştı. Önce bu reddeden Dahlan, daha sonra ev için 400 bin dolar verdiğini açıkladı.
                                                
  Muhammed Dahlan’ın, intifadanın ölümsüz önderi Şeyh Ahmed Yasin ve Dr. Abdulaziz Rantisi hakkında bir çok olumsuz görüş ve girişimleri oldu. Hatta öyle safhaya varmış ki Siyonist liderlerine, Rantisi’ye suikast düzenleyebileceğini açıkça ilan etmiştir. 2003 yılında Ürdün’deki Akabe görüşmelerinde Amerika ve Siyonistlere Hamas’ı devirme planları sunan Dahlan hakkında Bush; “Bu genç, bizi hayretler içerisinde bırakıyor” demiştir.Arafat 2003 yılında etrafındaki şüpheli kişileri etrafından uzaklaştırma kararı aldığında bu isimler arasında Dahlan da vardı.Bir yıl sonra  2004 yılında Arafat’a karşı giriştikleri operasyonda başarılı olarak, İçişleri bakanlığından sorumlu devlet bakanı oldu: Hükümeti kurmakla görevlendirilen Abbas, İçişleri bakanı olarak Dahlan’ı önermişti. Ancak bu öneri, Arafat tarafından kabul görmedi. İlişkiler gerilmek üzere ki bir ara formül ile Dahlan’ın devlet bakanı olması teklifi öner sürüldü. Arafat ise bu teklifi zoraki kabul etti . Dahlan 2002 yılında İngiltereye gitmiş, şehirdeki en lüks otellerde kalmış , ABD, AB ve İsrailli bir çok yetkili ile görüşmüştü. Dahlan’ın burada Ariel Şaron’un oğlu Umeri Şaron'la uzun görüşmeler yapmıştır. Yine Dahlan 2002 yılında Lübnan’da yaptığı bir açıklamada Rantisi’yi öldürmek için 10 adamını göndermeye hazır olduğunu açıklamıştı.
                          
     Filistin uzmanı Mısırlı gazeteci İbrahim El Deravi'nin Al Quds Press'e yaptığı açıklamaya göre Dahlan, Gazze Şeridi üzerinden İsrail"den Mısır"a giden uyuşturucu trafiğini düzenler, Sina"daki turistik bölgelerde turizmi baltalamak için yüz binlerce sahte dolar dağıtır.İsrail yararına eylemler gerçekleştiren terörist örgüt mensuplarıyla işbirliği yapar...Ayrıca gazete, Mısır ve HAMAS arasındaki ilişkileri bozmak için bu terörist örgüt üyelerinin Dahlan"ın adamları tarafından sanki Hamas"a tabi imiş gibi gösterilmeye çalışıldıklarını ifade ediyor.Gurubun Mısır da dahil olmak üzere birçok Arap ülkesinde CIA ve MOSSAD adına istihbarat çalışmaları yaptığı ortaya çıkmıştır. Belgelerde yine Dahlan ve Ebu Şebak"ın İslami Direniş Hareketi HAMAS"ın sembol isimlerinden birçoğunu nasıl katlettiği, İsrail uçaklarına hedef göstermek için suikast yerlerine nasıl dinleme cihazları yerleştirdikleri de yer alıyor. Bilindiği gibi Şeyh Ahmet Yasin ve Prof. Dr. Abdulaziz Rantisi, İsrail uçaklarından atılan füzelerle şehit edilmişlerdi
(26.06.07). İsrail Savaş bakanı Ehud Barak, yaptığı son açıklamada Gazze’de mücahitlerin yerlerini tespit etmelerinde ve birtakım suikast planlarını gerçekleştirmelerinde kendilerine yardımcı olan gizli elemanlarının ve hücrelerinin olduğunu itiraf etti (12.02.08) Filistin Güvenlik eski Bakanı Muhammed Dahlan’ın bakanlığı döneminde İsrail eski Savunma Bakanı Shaul Mofaz’a yazdığı ve Arafat’ın öldürülmesine karıştığını gösteriyor. mektubunda, Filistin’e hâkim olan genel istikrarsızlık havasından bahsettikten sonra İsrail’le birlikte yaşama düşüncesini kabul etmeyenlerin kökünün kazınacağını söylüyor. İsrail Savunma Bakanı’na Filistin lideri Yaser Arafat’ın ölümünün yaklaştığını yazan Dahlan, Mofaz’a şu teklifte bulunuyor: “Şundan emin olun ki, Sayın Arafat artık son günlerini sayıyor. Fakat bırakın da bu işi sizin metodunuza göre değil, bizim metodumuza göre bitirelim.” İsrailli bakana Filistin Parlamentosu’ndaki bir çok bakanı teşvik veya şantajla kendisine çekmeyi başardığını yazdığı ve “Başkan Bush’un önünde verdiğim sözleri yerine getirmek için hayatımı vermeye hazırım” dediği görülüyor. Dahlan, İsrail Savunma Bakanı Shaul Mofaz’a yazdığı 13.07.2003 tarihli mektubunu, Mofaz’a ve Sharon’a minnetlerini sunarak noktalıyor(04.7.07).
                                      
      
    Filistin Başbakanı Selam Feyyaz`ın, El Fetih`in önde gelen isimlerinden Muhammed Dahlan`ın bir bankadaki 7 milyon dolarına el koyduğu bildirildi (08.07.07). Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas'a bağlı olarak Gazze Şeridi'nde görev yapan en önde gelen yetkililerden olan Muhammed Dahlan, ulusal güvenlik danışmanlığından istifa eder (26.07.07). Dahlan Abbas'ı devirmek için Ramallah'a gider. Yurtdışında 6 hafta devam eden tedavisinin ardından Ramallah'a döndü (22.08.2007) .
   Özetle; Dahlan özellikle 1996 yılında Gazze’de koruyucu güvenlik birimlerinin başına getirildiği zaman Hamas hareketine mensup olanları tutuklattırmış, hapishanelerde türlü işkenceler yaptırmıştır. Hamas’ın gölgesinde çalışan hayır derneklerini kapattırmıştır.Dahlan, Filistin hükümetini başarısızlığa uğratmak için Gazze’de ve Batı Şeria’da çatışmalar çıkartarak güvenlik sorununu ortaya çıkardı. Hamas'ın Gazze'deki askeri operasyonunun ardından Filistin'i terk etmek zorunda kalmıştır. Sağlık sorunlarını bahane ederek Batı Şeria'dan ayrılan Dahlan, bazı Avrupa ülkelerinde kaldıktan sonra Kahire'ye dönmüştür.

                                

    Hamas'ın  "Düşmanla istihbarat işbirliği, yolsuzluk, Gazze'de kargaşa ve katliama neden olma" ile suçlanan Dahlan  Hamas’la mücadele için Kahire’de TV kurar
( 25.08.08). Haziran ayında Hamas’ın Gazze’yi darbeci unsurlardan temizlemesinin ardından Mısır’a kaçan Muhammed Dahlan’a bağlı 400 milis,  Mısır’da güvenliği ihlal etmeleri nedeniyle yönetim tarafından sınır dışı edilir (10.06.08)

    Dahlan'ın adı15 Temmuz darbe teşebbüsünde Türkiye'de yeniden duyulur. BAE ile beraber darbeye para yardımında aracı olur, başaramayınca Mısır'a kaçar!


 
                                   VE DUA ILE SON :"RABBENÂ LÂ TUZIĞ KULÛBENÂ BA'DE IZ HEDETENÂ ..."
    
Filistin asıllı düşünür Münir Şefik :"... Fetih'deki silah arkadaşlarımdan bir kısmı gözünü kırpmadan ölüme gidebilecek tıynetteyken zamanla değiştiklerini gördüm. Mala, mülke ve mevkiiye tav olmuşlardı. Bu itibarla, diriler ve yaşayanlar için kesin konuşmamayı öğrendim. Zaaf sahibi olan insan özellikle yaşlandıkça daha faza değişiyor gibi geliyor bana. Gençlik idealleri zamanla kayboluyor...."Bessam Ebu Şerif gibi İsrail bombası yemiş birçok sıra dışı Fetih yetkilisi zamanla başkalaşmış ve dönüşüm geçirmişti. Allahümme sebbit akdamena  ( Milli Gazete: Mustafa Özcan:10.01.09)


 
   Rabia Kazan Licursi: Nişanlısı ülkücü (Mehmet Ali Ağca'nın), kocası komünist (Giocinto Licursi) olan; milliyetçi Ortadoğu gazetesinde çalışıp CHP'ye oy veren, kendi Müslüman, eşi Katolik Hıristiyan olan, Allah kelimesi yerine özellikle tanrı kelimesini kullanan, sorunlu bir çocukluk dönemi geçiren,  5 yıl öncesine kadar hiç tanınmazken, kamuoyu yönlendiricileri tarafından, her sene bi şekilde gündemde tutulan ( Önce Ağca'nın nişanlısı, sonra İran hatıraları ( İran'da sadece 20 gün kaldı!) yazarı, İtalyan komünistle evlenen, Başörtüsü Kur'an'da yok, ...vs) Fadime Şahin'den aldığı bayrağı, iade edeceği yeni emanetçiye  teslim edene dek taşımakla görevli; aklı karışık, yönlendirilmeye müsait  tabiatlı - En son Star TV'deki konuşma şekli, tavırları iddialarımızın en büyük delili- bir piyon.İşte  Vatan`dan Sanem Altan'a  verdiği beyanlardan bazıları:
"Kuranı Kerim`de baş örtüsü sadece bir tavsiyedir, büyük patırdılar kopardığınız,hayatlarımızı mahvettiğiniz şey aslında bir zorunluluk değildir.. Kandırmayın bizi.. Ve şimdi soruyorum, siz hiç Kuranı Kerim` okudunuz mu? ...Annem Kuran`ı Kerim`in Türkçesini okumamış... Başını istersen örtersin, saygı duyuyorum... Ama bunu dini yaptırım olarak söyleyenler bize yalan söylüyorlar. Lütfen insanları kandırmasınlar...Bir cemaat çok popüler Malatya`da. Said-i Nursi`ler okunuyor..., Şunu algıladım, din kurallara bağlı bir şey değil. Kalple olan bir şey ...Sana tokat atana öbür yanağını dönebiliyor musun?...Dindarlar çok cahil. Tanrı`yı da kandırıyorlar. Kuran-ı Kerim`i okumuyorlar... Okumadıkları bir kitaba inanıyorlar.Cahillik.Lütfen insanları kandırmasınlar. Kuran`da başörtüsü bir tavsiyedir...başımı açabileceğimi Kuran`ı Kerim`i okuyunca anladım, bu bir gerçek. İslam'ın şartı değil, imanın şartı değil. Küçücük önemi olmayan bir cümle. Çeyrek bir uslupla anlatılmış. Çöl kültüründen çıkmış. Bizim öz kültürümüz değil. Arap kültürü bu..."
Diyanetin başörtüsü fetvasından, bir yüzüne vurulunca diğer yüzü dönmenin Hıristiyanlık dininin bir prensibi olduğuna, oradan Nurcuların Said-i Nursi'ler okumadığında - Risale okular- değinebiliriz ama ne gerek var ki, söyleyene bak, tepkini ona göre ver.Söyleşide söylediklerine devam edelim:
"Flört ettim tabii ki.Tenis kıyafeti giymeyi çok istiyorum. Beyaz şort, beyaz tişört, lastik ayakkabı, şapka. Saçlar at kuyruğu. Bunu yaşamayı isterim...Bir tel saçı biraz fazla göstermenin nasıl bir mutluluk olduğuna inanamazsınız...Bir daha evlenirsem Amerikalıyla evlenmek isterim. Onlar birbirlerine çok fazla alan veriyor. Eşim...Müslüman olmadığı için kızdılar. Aslında Müslüman olması gerekmiyordu...Başını açmak isteyen Tüm dünya üzerinde O kadar çok ki, inanamazsınız. 
"
                                                                                                        
                                                                             

 

 

                                                             
                    Kızmak için değil , ibret almak için !!!