|
Nevzat
Tandoğan: Adalar kaymakamı iken İnönü'nün dikkatini çeker. 1929'ten itibaren 18
yıl Ankara'yı bir kral gibi yönetir.Hem vali hem belediye başkanıdır!Kendini
devlet sayan, bütün yetkinin sahibi olarak kendilerini gören bürokrat anlayışın
önemli bir temsilcisidir. Bediüzzaman hazretlerine zorla şapka giydirmeye
çalışan, Danıştay kararlarını yırtan, asfaltlanmış yollara eşekli köylüleri
sokmayan, kazara bir akasya ağacına çarpan şoförü iyice bir döven, ...biri idi
Sistemin işleyiş çarkını hemen farkeder. 3 Mayıs 1944 yılında tutuklanıp huzuruna
çıkarılan Osman Yüksel Serdengeçti’ye karşı sarf ettiği sözleriyle ortaya koydu.
Vali, tutukluyu süzdükten sonra; “Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle,
komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm
gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik
yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere
gelmek.”der...Solcu gençlere - Yusuf Z. Silsüpür- " Memlekete solculuk
gerekirse şeflerimiz emreder, onu da biz yaparız" diyecek kadar sistemin sadık
bir hizmetkarı olur.Ama bilmediği sistemin acımasızlığıdır.Demokratik hayata
geçip, çok partili siyasetin ilk adımlarının atıldığı o günlerde eski
alışkanlıkları gereği GKB Kazım Orbay'ın oğlu Haşmet'in kiralık katil olarak
tutup Doktor N. Naci'yi öldürttüğü Reşit Mercan'ın adalet önünde nasıl konuşması
gerektiği hakkında kulağını çekmeye kalkışınca mahkeme de tanık olarak
çağrılır.Avukatın kendini sıkıştırması ve mahkemedeki olaylar alışmadığı bir
ortamdır ve bunları kendine yediremeyip, arkasında durmayan İnönü ve ekibine
kırkın olarak Vali konağında - kimine göre öldürülür çünkü
sanıkların aleyhine mahkeme seyrini değiştiren
Yargıtay Başsavcısı Fahrettin Karaoğlan da arabasında ölü bulunur
- intihar eder.(Büyük
Larousse: 21. C. Milliyet Y., İstanbul 1986, s. 11201, Ankara: Mehmet
Kemal,Çağdaş yayınları, Hürriyet:2002/10/02,'Bir
Dönem Bir Çocuk: Altan Öymen)

Abdullah Cevdet: Türk
pozitivizminin önderlerinden sayılan Abdullah Cevdet, İttihat
Terakki'nin kurucularından olan mason İbrahim Temo'nun
görüşlerinden etkilendi.Jön
Türkler hareketlerini başlatanlardan ve İttihad ve Terakki
Cemiyetinin kurucularındandır.25
sene boyunca aralıksız olarak yayınlanacak İçtihat dergisi
aracılığıyla İslam'a ve Hz. Muhammed'e sürekli sözlü saldırılar
ve iftiralar içeren yazılar yayınladı.
Abdülhamid'i eleştiren yazılar yazdığı için Avrupa'ya
kaçmışken, orada da jöntürkleri patişaha jurnallemekten geri
kalmaz.(
Nationaliti Americana).Aklı selim adlı eserinden
:"Mabudumuz (İlahımız) fazilettir. Amali fazilet ise hürriyetsiz
mümkün değildir. Hürriyetlerin akdem ve akdesi fikir ve vicdan
hürriyetidir. Bu tercümenin mevzuu bir ubudiyet ve ibadettir;
hürriyet ilahına bir ubuduyet ve ibadettir."1 Mart 1922 tarihli
dergisindeki yazısından:"Bahailik bir din-i merhamet ve
muhabbettir...Cihanı ısıtmak için Bahaullah’ın ruhundaki muazzam
yangın lazımdır."Sağlık Umum Müdürlüğü'ne getirilir.Kadınlara
ilk kez genelev vesikası verilmesi uygulamasını başlatır.İngiliz
Muhibler Cemiyetini kurdu. Ayrıca İngilizlerle işbirliği yapan
Kürdistan Teali Cemiyetinde de önemli roller aldı.Abdullah
Cevdet'in, "Bu milleti adam etmek için Batı'dan damızlık erkek
gerekir" sözü meşhurdur.Latin
harflerinin kabul edilmesini savunarak, arap harflerinin içtimaî
geriliğimizin bir nedeni olduğunu öne sürdü.Bir
diğer meşhur sözü :
"kafası muhit'i 16 pus olmayan
adamlar ahmak olurlar, dimagın gayri tabii derecede kücüklügü
nisane-i eblehiyet'tir".Nihat
genç tarafından, itilaf devletlerinin çanakkale boğazını
muhasara etmesi ve genel olarak çanakkale savaşı ile ilgili
olarak "medeniyet kapımıza kadar geldi, biz geri teptik" yorumu
yaptığı nakledilen şahıs bu kişidir.Zamanın
modasına uyar ve Darwinizmden hareketle
biyolojik materiyalizmi
savunur.(Tanzimattan
Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, c.2, sf.368)
Süleyman nazif bir gün bab-ı âli
yokusunda bir tanıdıgına rastlar, ona nereye gittigini sorar.
tanıdıgı: abdullah cevdet’e çıkıyorum, diye cevap verir.
Süleyman nazif bu cevap üzerine tanıdıgına kızar: abdullah
cevdet’e çıkılmaz, inilir; çünkü o yüksek degil, alçak biridir!Zekeriye
sertelin abdullah cevdet'li ilgili anlattığı bölüm:"(gizli örgüt
kurmak için) beş-on arkadaş, ilk toplantıyı bizim evde yaptık.abdullah
cevdet ateist idi...abdullah cevdet bizi toplantı halinde
buldu.yirmi dört saat sonra hepimiz ingiliz polisi tarafından
tutulup 'bekirağa bölüğü'ne atıldık.belli ki, mütareke'de
ingiltere'nin ajanlığını kabul etmek alçaklığına düşen ve
ingilizler tarafından himaye edilen abdullah cevdet,
efendilerine yaranmak için bu toplantıyı haber vermişti. ..'bekirağa
bölüğü'nden kurtulup eve döndüğüm zaman kendisiyle merdivenlerde
karşılaştım. sanki hiçbir şey olmamış gibi beni güler yüzle
selâmlamak istedi. yüzüne tükürdüm:yaptığın alçaklıktan utan
dedim.fakat onda utancak yüz yoktu. meşhur türk edibi süleyman
nazif onun için, yüzünün çopurluğunu ima ederek, 'cenabı hak
hayayı onun yüzünden tırnakla kazımıştır,' demişti. kendisini
savunmaya bile lüzum görmeden çekilip gitti. çünkü suçu
meydandaydı."
(zekeriya sertel, hatırladıklarım, 5. bs., 2001,
s. 75-76.)
Ömrünün sonuna doğru tamamen yalnız kalan Abdullah Cevdet 29
Kasım 1932'de öldü.tarihçi
İbrahim Hakkı Konyalı
'dan :Abdullah
Cevdet Allah'a inanmadığını söylüyordu. İslam harflerinin
şiddetle aleyhinde bulunuyordu. Dini değerlerin çoğuna karşı
olduğunu yazıp söylüyordu. İşte bu adam ölünce cenazesi Ayasofya
Camii'ne getirildi. Öylece musalla taşında duruyordu. Hocalar da
namaz kıldırmaya yanaşmıyorlardı. Bunun üzerine cenaze,
belediyenin bir arabasına konularak götürüldü
(15
Kasım 1983, Yeni Nesil)
  
Keriman Halis : Babası
"Hızır" yangın söndürme aletlerinin mümessili olan halis bey, 18
yaşındaki kızını bizzat teşvik eder ve cumhuriyet gazetesi'nin
düzenlediği ve sadece sekiz kişinin başvurduğu yarışmada,
3 temmuz 1932'de Türkiye güzeli seçilir. 31 Temmuz 1932 yılında
Belçika'nın Spa şehrinde yapılan Dünya Güzellik yarışmasında
"Dünya Güzeli" seçilmiştir.Keriman Halis yarışma sonrasında
Türk bayrağının bulunmaması nedeniyle halkın tezahüratına
cevap vermemiş ve bunun üzerine metrelerce atlas bulunarak
bayrak orada yapılmış ve bütün yabancılara balkondan
dalgalandırılarak gösterildikten sonra,kendisini görmeye gelen
halkı selamlamıştır.Yıl 15.02.2007, Sabah gazetesi :"
Kraliçe,
anılarını Şamdan'a anlattı: "Kırmızı tuvalete, beyaz kurdele
takmıştım. Ülkemi bayrağımızın renkleriyle tanıttım."...!
Bu ilginç olay Halit Turhan Bey'in
hatıralarında yer almaktadır: “1932 yılında Cumhuriyet
gazetesinin tertiplediği güzellik yarışmasını Keriman Halis
kazanmıştı. Aynı yıl Belçika'nın Spa şehrinde 28 ülkenin
katılmasıyla dünya güzellik yarışması düzenlenmişti. 1913
yılında doğan Keriman Halis, bu yarışmaya Türkiye'yi temsilen
katıldı. Günlerce Spa şehrinde kalan güzeller, çeşitli kişilerle
görüştü ve konuştular. Yarışma gününde jürinin önünde kızlar
birer birer geçip giyimleriyle, bakışlarıyla, tebessümleriyle
puan toplamaya çalıştılar. Jüri salona geçip, puan
değerlendirmesi yapmak istedi. Başkan kürsüye geçerek : - Sayın
jüri üyeleri, bugün Avrupa'nın Hıristiyanlığın zaferini
kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hâkimiyetini sürdüren
İslamiyet artık bitmiştir. Onu Avrupa bitirmiştir. Bir zamanlar
sokağı bile, pencere arkasından seyredebilen Müslüman kadınların
temsilcisi Türk güzeli Keriman, mayo ile aramızdadır. Bu kızı,
zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz. Ondan
daha güzel varmış, yokmuş bu önemli değil... Bu sene güzellik
kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene İslami yenmenin zaferini
kutluyoruz. Avrupa'nın zaferini kutluyoruz. Bir zamanlar
Fransa'da oynanan dansa müdahalede bulunan Kanuni Sultan
Süleyman'ın torunu işte mayo ve sutyen ile önümüzdedir. Kendini
bizlere beğendirmek istemektedir. Biz de bize uyan bu kızı
beğendik. Müslümanların geleceği böyle olması temennisiyle Türk
güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz. Fakat kadehlerimizi
Avrupa'nın zaferi için kaldıracağız." Biz burada Halit bey'in
iddialarının doğru olup olmadığı üzerinde duracağız!Deliller:
1-Sadece sekiz kişi arasından seçilen bir
kadın ne kadar güzel olabilir...Kimse seçileceğini ümid etmediği
için- Türkler de dahil!- bayrağımızı bile götürmezler...!
Cumhuriyet Gazetesi yazarı Vâ-Nu: “Namzet
yedi tane (geçen seneler yüz küsürdü), içlerinde bir tanesi,
müsabakaya girmek cüretini nasıl gösterdiğine şaşılacak kadar
çirkin. Diğerleri zararsız.(Gökhan Akçura,
Dünyanın En Güzel Kızı, Albüm Aylık Görsel Kültür Dergisi Sayı3,
Nisan 1998)
2- DİKKAT DİĞERLERİ İÇİNDE DİKKAT ÇEKEN
ŞU..GİBİ CÜMLE YOK..ZARARSIZ..EN İYİ KELİME " ÇİRKİN DİİL!"
3- Babasının kızı için tarifi :“kara kuru kızı”
(Millethaber:Cumhur BULUT12.05.2007)
BU DEYİM NASIL KIZLAR İÇİN
KULLANILIR..?
4-"...Şayanı hayrettir Miss Türkiye mevcut sinema
artislerinden hiç birine benzemiyordu. Ne Greta Garbo’ya ne
Marlin Ditrih’e ne Billy Dova ne de Lilyan Harvey’e... halbuki
aşağı yukarı her genç kızın andırdığı bir sinema artisi vardır.
Buna mukabil Miss Türkiye’nin çehresinde bariz bir masumiyet bir
benlik görüyorsunuz. Bütün dikkatimi toplayarak baktım.
Hakikaten güzeldi. Üstünde göze çarpan bir temizlik vardı.
Bembeyaz, tertemiz dişler, tertemiz bir cilt... Nasıl bir
güzellik biliyor musunuz? Hani ihtiyar kadınlar torunlarına:-Ah
benim cici kızım, çitlenbik kızım! Diye severler.Keriman Hanım
işte bu ‘Cici kız’. Güzelliğinin en muzeci. Lakırdı söylerken
her hali, bakışları, hareketleri on sekiz yaşında bir genç kızla
konuştuğunuzu size anlatıyor. Güzelliğinin hiçbir şeytani tarafı
yok. Saf bir genç kız güzelliği. İnsana adeta, ne olurdu şöyle
bir kızım olsaydı, tesirini veriyor.Yani sözün kısası hilesiz
bir güzel
(Akşam Gazetesi,Hikmet Feridun Us,7 Temmuz 1932)
HER 18 YAŞINDAKİ KIZIN BENZEMESİ GEREKTİĞİ GİBİ
BİR ARTİSTE BENZEMİYOR, GÜZELLİĞİNİN TEMELİNDE " TEMİZLİK,
MASUMİYET,CİCİLİK ..." VAR..YAHU BEBEYE BAKICI MI SEÇİLİYOR
YOKSA KURTLAR SOFRASINDA BEDENİ İLE "GÜZEL"
SEÇİLECEK BİR KADINDAN MI BAHSEDİLİYOR..ONU ÖVEN BİLE GÜZEL
DİYEMEMİŞ, "MASUM,TEMİZ..." FALAN..SANKİ RAHİBE...!
5-Cumhuriyette çıkan tebrik mesajından :"Ancak Keriman,
hepimizin duyduğu gibi söylemiştir ki, o bütün Türk kızlarının
en güzeli olmak iddiasında değildir..." Keriman Halis en güzel
kız değil, İlginçtir en son güzelimiz Azra Akın'da defalarca
kendini o kadar güzel bulmadığını medyada ifade etmiştir.(
"Ben kendimi güzel bile bulmuyorum..Dünyanın en güzeli ben
değilim ..Etrafta hayran olduğum o kadar çok kadın var ki...
Sabah:11.05.04 )
O halde
bunların güzel seçilmesi için diğer kadınlardan ayıran temel
özellikler neler bi bakalım.Matematiksel işlem
yapalım,toplama,çıkarma,ortak payda...;Keriman Halis;
Kendinden daha çirkin olan
kadınlardan farkı:Onlardan güzel olması ve soyunması
Kendinden daha güzel olan
kadınlardan farkı:Onlardan çirkin olması ve soyunması..Ortak
payda, ...!
6-Siz resimlerine bakın ve karar verin." Dünya"
güzelliğini (..!) hak ediyor mu...?Evlilik teklifi için bir kaç
kız resmi getirseler bile ilk sıralarda yer alır mı ki "Dünya
Güzelliği" nerede..!?
O ZAMAN SORALIM BU İLK DÜNYAN GÜZELİ
SEÇİMİNDE TEMEL ETKEN NE İDİ...!NEDEN AMAÇ NE !? HALİT BEY DOĞRU
MU SÖYLÜYOR YOKSA!?
FILMIN DEVAMI :) Böylece Keriman Halis
dünya güzeli seçildi. Resimleri gazetelerde basıldı. Hatta
kartpostal yapılarak satıldı, elden ele dolaştı.”İktisad
ve Tasarruf Dergisinin Eylül 1932 tarihindeki kapakları bu
konuyu işledi:‘Bir Hakikat:TÜRK GÜZELİ= CİHAN GÜZELİ Bir Gaye:
TÜRK MALI= CİHAN MALI Başlığıyla nasıl ırkımızın güzelliğini
dünyaya ispatladıysak, mallarımızın mükemmelliğini de dünyaya
ispatlamamız gerektiği işlendi...TBMM Başkanı Kazım Paşa Yerli
Mallar Sergisi’nde Türk güzelinin Belçika’da giydiği tuvaletin
milli kumaştan yapıldığını söylemiş ve yarışmanın kazanılmasında
bu faktörün etkili olduğunu belirtmişti. Yine İktisad ve
Tasarruf Dergisini Keriman Halis’in güzel oluşunu Türk üzümü,
Türk fındığı,Türk lokumu yemesine bağlıyordu...Gelecekte Türkler
her mevzuda kendilerini dünyaya ıspatlayacak ve Türkiye bir
süper güç olacaktı...Bugün K. Halis 94 yaşında, Kadıköy,
Çiftehavuzlar'da yaşamaktadır (2007)

Mahmut Esat
Bozkurt: 1892'de, İzmir-Kuşadası'nda doğdu.23 Nisan 1920'de TBMM'nin 1.
Döneminde İzmir'den milletvekili olarak Meclis'e girdi. Hayatının
sonuna dek İzmir'den Milletvekili seçildi. Aralıksız 7 dönem milletvekilliği
yaptı.21 Aralık 1943’te İstanbul’da,
Yeni Sabah Gazetesi’nin Cağaloğlu’ndaki binasında ‘Yürekler Acısı’ başlıklı son yazısını tamamlamasından hemen
sonra vefat etti, Kuşadası’ndaki aile kabristanına
defnedildi.
Ankara Hukuk Mektebi’nin 5 Kasım 1925 tarihinde yapılan açılışından:" Fıkıh ve
fıkıhla ilgilenenler, tarihin en büyük aşamalarında zorbalık ve bozgunlukların
gerekçesi ve nedeni oldular " - Halbuki fıkıh alimleri ile hukuk yorumcuları
aynı işi yaparlar ve bu zat bir hukuk prof'u...!- 17 Şubat 1926 yılında
yürürlüğe giren Medeni Kanunun sunuş yazısında ise benzer şekilde şunları
söylemiştir :"Dinin kural olarak yasalara girmesi,
tarihin akışı içinde çoğunlukla devlet adamlarının, zorbaların, güçlülerin
keyif ve isteklerini doyurma aracı olması sonucunu
doğurmuştur ." - Halbuki aksine din , güçlü, zorba veya suistimali önlemek
için gönderilmiştir!-Bozkurt'un 1926 yılında kaleme aldığı Medeni Kanun
Genel Gerekçesi (Esbabı
Mucibe Lâyihası), asıl bombası olmuştur:"Kanunları dine dayalı olan devletler kısa bir zaman sonra
ülkenin ve ulusun ihtiyaç ve isteklerini karşılayamazlar.
Çünkü dinler değişmez hükümler belirtirler.Yaşam yürür;
ihtiyaçlar hızla değişir, din kanunları, kesinlikle ilerleyen
yaşamın önünde biçimden ve ölü sözcüklerden fazla bir değer,
bir anlam ifade edemezler. - İslam hukuku sayfamızda
açıkladığımız gibi , Kuran ayetleri canlı , esnek ve yorumlanabilir
..özelliklere sahiptir.Asla pasif değil aktiftir, Yazar hukukçu olmuş ama dinini
bilmiyor !-Değişmemek dinler için bir
zorunluluktur.-Hak neden değişsin.2+2=4, hırsızlık kötü,
temizlik iyi...Artık bunlar eskidi diyen var mı...Detay İslam Hukuk devleti
başlıklı yazı!- Bu bakımdan dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması
günümüz uygarlığının esaslarından ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın en önemli
ayırt edici özelliklerinden birisidir... Türk ulusunun kaderini yüzyılımız içinde
bile ortaçağ hükümleri ve kanunlarına bağlamakta, dinin
değişmez hükümlerinden esinlenilen ve tanrısallıkla sürekli
ilişki içinde bulunan kanunlarımızın en güçlü etken
olduklarından şüphe edilmemelidir..."Kısaca ; Dinlerin sadece bir
vicdan işi olarak kalması, günümüz uygarlığının esaslarından ve eski uygarlıkla
yeni uygarlığın en ayırt edici özelliklerinden biridir. ...Din, ...vicdanlarda
kaldıkça saygındır ve temizdir. ...Yüzyılımızın devleti, dini dünyevi hayattan
ayırmakla, ona sonsuz bir taht olan vicdanı tahsis etmiştir, diyordu.Yargıtay
Birinci Başkanvekili Osman
Şirin’in bir panelde ‘1926’da başlayan ve dönemine bir
hukukçu olarak adını vermiş bulunan Mahmut Esat Bozkurt, bütün
saygınlığıyla 79 yıl boyunca hükümranlığını sürdürdü bu ülkede.
Şimdi yeni bir dönem, uygar dünyaya açılım adı altında başlıyor’
deyince İstanbul
Barosu tez elden "Mahmut Esat Bozkurt Hukuk Ödülü" oluşturur
(Basıdan:İstanbul Barosu Yönetim
Kurulu, her yıl hukukun
üstünlüğünü, Cumhuriyetin kazanımlarını, çağdaşlaşmayı savunan, bu
alanda önemli çalışmalar yapan
bir hukukçuya Mahmut Esat Bozkurt Hukuk Ödülü verilmesini
kararlaştırdı : 2005 )
1930 yılındaki Ağrı
ayaklanması sırasında Ödemiş'te seçmenlere yaptığı konuşma Bozkurt'un ırkçı ve
faşizan zihniyetini açıklıkla ortaya koyar. Cumhuriyet Gazetesinin 19 Eylül 1930
tarihli nüshasında yer alan bu konuşmada Bozkurt şöyle der: "Türkün
en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir", "Türk devleti işlerini
Türklerden başkasına vermeyelim. Türk devleti işlerinin başına öz Türklerden
başkası geçmemelidir. Yeni Türk Cumhuriyetinin devlet işleri başında mutlaka
Türkler bulunacaktır", "Benim fikrim, kanaatim şudur ki, dost da düşmen de
dinlesin ki, bu memleketin efendisi Türktür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında
bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır. "Biz Türkiye denen dünyanın en hür
ülkesinde yaşıyoruz." diye başlayan ve " Saf Türk soyundan olmayanların
bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı.." diye
devam eden ve " hukukçu geçinen biri...Devam;
Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kollektivist
devlet felsefesini en iyi özümsemiş kişilerden bir tanesidir.1935-36larda propaganda bakanlığı
kurulup,başına bu beyin getirilmesi düşünülmüştü.Atatürk ihtilali adlı kitabının 107. sayfasındaki şu cümle dikkat
çekicidir."Zamanımızın bir Alman
tarihçisi, gerek nasyonal sosyalizm ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az
çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını söylüyor. Çok
doğrudur, çok doğru bir görüştür. Kemalizm otoriter bir demokrasidir..."Devam;
"Lâik devlet, Türklere yabancı bir devlet sistemi değildir. Cengiz hanedanına
mensup kadın ve erkeklerden bazıları Şaman, bazıları Hristiyan bulunuyorlardı. Hattâ Cengizin,
Hülâgu'nun boş zamanlarında Hristiyan, Budist, İslâm Âlimlerini bir araya
toplayarak, huzurlarında din söyleşileri yaptırdıkları pek meşhurdur. Cengiz'e
ön gelen büyük Asya'daki Türk devletlerinde geçer sistemin Lâiklik olduğunda
şüphe yoktur." - Ne mantık ama ...Osmanlı da da gayri müslim devlet
mekanızmasında yer alırdı..O da mı laikti bu mantıkla..O laik ise neden devam
edilmedi sistemine...Devam;Hilâfetin Türklüğe zararları. Hilâfet, lâiklikle
uzlaşamazdı. Yeni Türk Cumhuriyetini lâik kılmak birkaç bakımdan zorunlu idi.1. Dinle devleti birbirinden ayırarak modern bir
cumhuriyet kurmak için.2. Dini Türkün ilerleme adımlarının önünde
engel olmaktan çıkarmak için.3. Ve nihayet modası ve manası yok olmuş,
bütün bir tarih içinde Türk'e, yalnız ve sadece zararı dokunmuş böyle bir
kurumu yok etmek için.4. Ulusal duygusu uyuşukluktan korumak, ona
hızını vermek için...Esasen devlete din izafe etmek kadar yanlış bir şey
düşünülemez.
Hasan İzzettin Dinamo'nun anılarında anlattığına
göre; Milli Mücadele'nin en yoğun yaşandığı yıllarda (1920-21) Bozkurt, M.
Kemal'in genel karargahı olan Ziraat Mektebi'nde,“koltuğunun altında Marx' in
kapitalini taşır, bundan kendisi bir şeyler öğrendiği gibi Mustafa Kemal’e de
anlatırdı. Lider, bütün çevresinin sollarla sarıldığını, yeryüzünün sola gittiği
kaygısına kapılarak, ne olur ne olmaz, Marx üstüne bilgi edinmeye çalışmış,
Bozkurt’tan yararlanmıştı”. Mahmut Esat’ın 1920'li yıllardan kalma “sosyalizm
sempatisi” daha sonraki yıllarda da devam etti.Resmi tkp
üyesidir.Bozkurt, 1935 yılında yayınlanan
“Karl Marx ve Türkler”
adlı yazısında, “Marx’ın “Kapital” adli büyük eseri bütün dillere çevrildi.Onu
bizim dilimizde ne zaman okuyacağız? Ne zaman göreceğiz?” diyordu:
"Ben komünist değilim. Bununla
beraber (Karl Marks)ın ve büyük Komünist şeflerden (Lenin)in düşüncelerinde
milliyetçilik ve demokrasinin noksanlarını tamamlamak için istifadeli bir çok
noktalar vardır” ( “Bir Hasbihal:
Dünya Nereye Gidiyor? 3”, Yeni Asır, 8.8.1933)
diyordu.Gençlik yıllarında İttihat ve Terakki’ye büyük bir sempatiyle bağlı olan
Bozkurt, kendini 1920 yılının sonlarında İttihat ve Terakki Fırkası’nın “sol
cenahına kanaat-ı tamme ile merbut”olarak tanımlıyordu.1930’lu, 1940'lı yılların
Türkiye ve dünyası göz önüne alındığında Bozkurt’un Marx'tan hayranlıkla ve
övgüyle söz etmesi dikkat çekicidir.Ama en son mahalde Bozkurt, komünizm
aleyhtarıdır."Nasyonal
sosyalist"-Bir bakıma Baasçı - olarak nitelendirilebilecek olan Bozkurt,
dinimiz ile ilgili görüşleri,sol hakkındaki yazıları ile sosyalist, Türk
milleti hakkındaki sözleri ile de rahatlıkla nasyonalist hatta faşist olarak
nitelendirilebilir bir şahsiyettir!Ne ilginçtir ki Avrupa'dan kanunları yurdumuza getiren M.Esad'ı günümüzde
savunanlar Ab düşmanı iken, M. Esad'a karşı olanlar da O'nun kanunları yurdumuza
getirdiği avrupa ülkelerinin birliğine girmemiz gerektiğini ileri
sürmektedirler.!

Emanuel Karasu:
Selanik doğumlu musevi
asıllı -İspanyol yahudilerinden-
Osmanlı siyaset adamı, avukat.II. meşrutiyet'ten sonra meclis-i mebusana girdi. 31 mart'ın ardından II.
abdülhamit'e tahttan indirildiğini bildiren kurulda yer aldı. 1912 ve 1914
yıllarında iki sefer daha mebus seçildi. Birinci Dünya Harbi
sırasında iaşe müfettişliğine getirildi. Bu görevi sırasında büyük çapta
yolsuzluklar yapmış ve servetini bu yolla kazanmıştır.Mondros Mütarekesinden
sonra İttihat ve Terakki üyeleri savaş suçlusu olarak soruşturmaya tabi
tutulunca, İtalya’nın Trieste şehrine kaçtı
(
Emanuel Karasu, Libya'nın İtalyanlar tarafından işgal edilmesine yardımcı olmuş
ve bu yardımından dolayı Osmanlı topraklarından kaçınca kolaylıkla İtalyan
vatandaşlığı hakkı alabilmiştir.)
Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra
1930'larda döndü. 1934'te son nefesini verdi. Arnavutköy'deki Sefarat Mezarlığı'nda gömülü.
Adının çift m ile yazıldığı mezar taşında şöyle
deniyor: "İkinci Meşrutiyet'in ileri
simalarından İstanbul Mebusu Emmanuel Karasu.
Ölüm tarihi: 1934." Mezarlığın kayıtlarına göre
1 Haziran 1934'te toprağa verildi.
Amcasının oğlu danone'nin kurucusu izak
karasu'dur.Karasu;
siyonizmin baş uygulayıcısıdır.İtalyan Hahambaşıdır.1897 Basel Konferansı
toplanır.Kararlar alınır.Karasu'ya bu kararları pratiğe geçirme görevi verilir.1903'e dek bütün
Osmanlı"yı, Osmanlı sultanlarını didik didik inceleler.5 sene
hazırlık yaptıktan sonra,kararını verir:"Ben gelip Selanik"e
yerleşmeliyim. Benim için en güvenli muhit orası."
Emanuel Karasu, daha işin başlangıcında Avrupa’dan
gelen siyonistlerle Filistin’i istemek için saraya gitmişti: ‘Emanuel Karasu da
1898’de Sultan Hamid’den Filistin’de kurulacak Musevi yurdu için, Kudüs Sancağı
içindeki Çiftlikati hümayunların önce kendilerine satılmasını, padişah’ın bu
öneriyi reddi üzerine 99 yıl kiralanmasını isteyen Siyonist heyetine
katılmıştı.’ Karasu, siyonistlerin II. Abdülhamit’e Filistin’e
Yahudi göçünü kabul ettirmek uğrunda görüşmelerinin devam ettiği günlerde Herzl
gibi II. Abdülhamit’e dostane tavırlarla yaklaşmaya
çalışmıştı. Padişahın siyonistlere red cevabı sonucu, Karasu da
daha sonra II. Abdülhamit’e karşi olacaktır.Bernard Lewis, Selanik Yahudilerinin yalnız mason
locaları aracılığıyla Jöntürklere büyük destek verdiklerinden ve bu destekte Emanuel
Karasu’nun "önemli bir insan" olduğundan söz eder." İttihat ve
Terakki"yi önce dernek olarak kurar.Osmanlı"nın içinde ilk Mason Locası"nı
açtı:
Önce Selanik'te,
Makedonia Risorta, ardından İzmir'de, Bursa'da,
İstanbul'da. Mason
locasının ilk başkanı,üstadı idi.Selanik'teki
sivilleri ve askerleri mason yaptı. Askerleri etkileyerek Sultan
Abdülhamit"in üzerine gönderdi. İsyan ettirdi. Hareket ordusu
dediğimiz hareketin temelinde yatan budur.Sultan
Abdülhamit"e yaveri, "Padişahım emredin, bunları derhal tevkif
edeyim, gücüm var" dedi. "Hayır" dedi Sultan, "Bunlar benim
tebaamdır, ben kan dökülmesini istemiyorum, ne istiyorlarsa söylesinler yapalım." Ne istedi bunlar?
Meclis-i Mebusân"ın yeniden açılmasını. Meclis-i Mebusân"ı 1878"de
işbaşına gelir gelmez, Sultan Abdülhamit neden kapatmıştı? Dedi ki,
"Ya bu nasıl İslâm meclisi? Devlet İslâm devleti ama meclisteki
çoğunluk gayrimüslimlerden oluşuyor. Rum, Ermeni ve Yahudi"ler
çoğunluğu teşkil ediyor. Niye Anadolu insanı karasaban peşinde
koşuyor, Rum, Yahudi, Ermeni milletvekili oluyor? Böyle İslâm
Meclisi olmaz" dedi kapattı. 30 sene kapalı kaldı. Asker baskısı ile
1908"de yeniden açıldı. Emanuel Karasu, Selanik milletvekili olarak
Meclis"e geldi. Yine çoğunluk gayrimüslimlerdeydi."1908 Jöntürk İhtilali sonrası, İstanbul yurt dışı
ve yurt içinden gelen siyonistlerle dolmuştu. Bu durumdan yararlanan, Dünya
Siyonist Örgütü lideri David Wolffsohn da İstanbul’a gelmişti. İstanbul’da
etkin, yurt dışından gelen siyonistlerden ikisi Dr. Victor Jacobson ve Vladimir
Jabotinsky idi. Yerli siyonistlerden Emanuel Karasu, Hayim Nahum, Nissim Ruso,
Behar Efendi vb. de İstanbul’da toplanmışlardı." Siyonistlerin iyice yörüngesine giren Hayim Nahum,
Siyonist Örgütü ile Jöntürkler arasında arabuluculuk görevi yapıyordu. Jacob M.
Landau’ya göre, Jöntürklere en etkili üç siyonist isim, Hayim Nahum, Emanuel
Karasu ve Moiz Kohen162 idi.""Jötürklerin yönetimindeki Türkiye’de, siyonizmi
dolambaçlı yollardan ya da bir çesit "muhlisine husul" yöntemiyle hedefine
ulaştırmak uğrunda en ilginç çalismayi Emanuel Karasu ve Dr. Jacobson yapmak
istemişlerdi. Emanuel Karasu tarafından, Şubat 1909’da Filistin’i de içerisine
alacak şekilde "Osmanlı Göçmen Kumpanyası" kurulmuştu. "Osmanlı" deyişiyle
genelleme yapılmaktan amaç, Yahudiler üzerindeki Jöntürklerin kuşkusunu
dağıtmaktı. Emanuel Karasu’nun bu girişimi, "politik özerklik hedefine doğru ilk
adımdı." İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin başını çeken Ahmet Rıza, Enver Paşa, Talat
Bey ve Nazım Bey Filistin'e yahudi göçünün Osmanlı devletine yarar sağlayacağını
iddia ediyorlardı. Oysa onların bu iddiaları mason localarından aldıkları
telkinlere dayanıyordu.
Bir yıl içerisinde Sultan Abdülhamit"e hal kararı aldırdı.27
Nisan 1909 Salı günü öğleden sonra dört kişilik heyet Abdulhamid'e gider. Sözcü Emanuel Karasu'ydu.Selanik Mebusu Karasu,
Meclis-i Milli'nin Abdülhamid'in hal'ine karar verdiğini,
kendilerinin bunu tebliğle görevlendirildiklerini söyledi ve
hükmü üç sözcükle özetledi: "Millet sizi
istemiyor." Abdülhamid: "Bir Türk padişahına ve İslam halifesine hal kararını bildirmek
için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar
mı? Emanuel Karasu (Yahudi), Aram
Efendi (Ermeni), Esat Toptani (Arnavut) ve Ahmet Hikmet Paşa
(Abdülhamit'in uzun süre yaverliğini yaptıktan sonra muhalefet saflarına geçen
Gürcü).Kendilerinin
en güvenli saydıkları Selanik"e sürgüne gönderildi.Karasu
mason localarını kullanarak İttihat ve Terakki"yi parti haline getirdi.
Meclis"te çoğunluk Emanuel Karasu"nun elinde idi. Kendisine bağlı olan
askerleri ordunun başına getirdi. Harbiye Nazırı yaptı, ordu kumandanı yaptı.
başkumandan yaptı. Askeri gücü eline aldı. Siyasi ve askeri gücü eline alınca,
sıra plânın ikinci aşamasına gelmişti, Osmanlı yıkılmalı idi.Önce Libya"yı
İtalyanlara verdi. Ne gibi hilelere başvurarak verdiği tarih kitaplarında
yazıyor. Sonra Bulgar"ı, Yunan"ı, Rus"u birleştirdi. Balkan harbini çıkarttı.
Bunlar Yeşilköy"e kadar geldiler. Hiç lüzumu yokken, Osmanlıyı cihan harbine
sokturttu.Siyonistler Cihan harbini büyük İsrail"i kurmak için çıkarttılar.Osmanlı"yı harbe
sokmak için Alman askerlerine Osmanlı askerinin elbiselerini giydirip
Sivastopol"ü bombalattılar. Rusya"ya harp ilân ettirdiler. Galiçya"dan Yemen"e kadar 30 cephede savaştırdılar
Osmanlı askerini. Çanakkale onlardan sadece bir tanesiydi. Osmanlı,
bütün dünya ile 4 sene boyunca savaş halinde kaldı.Osmanlı bunu 4 sene sürdürdü,
her biri birer Çanakkale gibi destanlardı bu 30 cephenin hepsi.
Sonunda bitap düştü Sevr"i imzalattırdılar.

Tekin Alp, Munis Tekinalp, Moiz Kohen: 1883 yılında artık
Yunanistan'da bulunan Serez adlı kasabada
dünyaya geldi. Ailesinin 9 çocuğunun en
küçüğüydü. Babası İshak Kohen Yahudi Cemaatinin
ruhban sınıfına mensup bir hahamdı. Bu mevki
soyla geçtiği için Moiz de aynı mevkiye sahip
olacaktı.Hahamlık eğitimi alır ve diplomasını alır.Selanik'teki toplulukların şehir ve
kırdaki nüfuslarının dağılımı şu şekildedir
Topluluk
Yahudiler
Türkler
Yunanlılar
Bulgarlar Diğerleri Kent
Nüfusu %50
- %60 %15 -
%20 %10 -
20 %5 %10 Kır
nüfusu
%2 %60 %20
%15
%8
Tekinalp çekingen ve
hırslı bir kişilik olarak bilindiği gibi - ki
yeni asır gazetesinde çalışırken bu çekingenliğini üzerinden atar- aynı
zamanda Türk Milliyetçiliğini ideolojik olarak
benimsemiş bir Yahudi'ydi. Liz Behmoaras,
çıkarlar gereği böyle davrandığı iddiasını da dile getirmiştir
(LIZ
Behmoaras:Bir Kimlik Arayışının Hikayesi)"Gençliğine ve tecrübesizliğine rağmen, ait
olduğu Yahudi toplumu için Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığının nasıl hayati bir
önem taşıdığının bilincindeydi. Selanik'in Osmanlı yönetiminden çıkması er veya
geç Yahudilerin de tasfiyesini de beraberinde getirecekti."
-BURADAKİ GİZLİ
GERÇEK ŞU: OSMANLI YIKILMALI, FILISTIN YAHUDI'YE VERILMELI IDI KI İSRAİL
KURULSUN! O NEDENLE MILLIYETCILIK ASLINDA OSMANLIYI KURTARMA DEĞİL, PARÇALAMA
PLANININ BİR PARÇASI İDİ! ZATEN TEORİSYENLERE BAKINCA ÇOĞUNUN MASON VEYA SIYONİST
OLDUGU GÖRÜLÜR! -
Yine kendisi gibi Selanik doğumlu bir Yahudi olan (Ünlü siyonist!) Avram Galanti'de
kendisi gibi Türk Milliyetçiliğini benimsemiştir.-BU CUMLELERE DIKKAT- "Selanik
"Osmanlıcılık" fikrinin
başkentidir ve bu fikri ortaya koyanlar
tarafından daha sonra Türkçülüğe evrilecektir.
Bu açıdan Selanik Türkçü ve Milliyetçi söylemin de doğduğu ve pratiğinin kendini
İttihat ve Terakki ile iktidara getirdiği bir şehirdir."Landau bununla birlikte şu
noktaya da dikkat çeker: "Genellikle
politikada aktif olmasına rağmen, İttihat ve
Terakki'nin karar verme mekanizmasında yer
almıyordu; hiçbir zaman başka bir Selanikli
Yahudi olan Emanuel Karasu'nun etkin oldu merkez
grubuna giremedi."
(Jacob M.
Landau, Tekinalp, Bir Türk Yurtseveri(1883 - 1961),İletişim Yayınları, 1. Baskı,
İstanbul, 1996, s. 17)
1907 yılında masonların faaliyetlerine katıldı,
1909 yılında Hamburg Dünya Siyonist Kongresine Selanik Delegesi olarak gitti.1912 yılında
Selanik'in Yunanlılar tarafından işgali üzerine ailesi ile beraber İstanbul'a
yerleşecekti.Cumhuriyetin
kurulması sonrasında Kemalizm'i benimsedi ve ateşli bir şekilde bunu savundu.
Hatta Kemalizm'i ilk en detaylı şekilde anlatan aynı adlı kitabı yazdı:Kemalizm
(İstanbul:
Cumhuriyet matbaası,1936)Tekinalp pek çok açıdan Türklüğü ve Türk
Milleti'ni Gökalp'ten etkilenmesi ile
tanımlamışsa da din kurumunu İslamiyet'e bağlamamış, Türklerin İslam öncesi
inanış biçimleri ile tanımlamıştır. Bu aslında kendince Türkler ile Yahudilerin
ortak bir noktada birleşmeleridir.Türkler özüne dönmekte Yahudilerde bu özü
benimsemektedirler.Aynı zamanda
Tekinalp
için yeni cumhuriyetin ideologu demekte doğru
olacaktır. (Yıldız Davut
Akpolat, Yeni Türkiye İdeolojisine Tekinalp'in
Katkıları, Birikim Dergisi, 88. Sayı)
Onun inandığı
değerler Fransız pozitivizminin ve ulusçuluğunun etkisi ile ortaya çıkan bir
ideoloji ile oluşturulmuş bir karma yapıya sahipti.
Her ne kadar sorunu gerçekten Türk olamamak gibi görünse
de aslında onun istediği yaratılan 'Yeni Türk'lükte kendine bir yer edinme
çabasıdır.
 |
Kohen'i ele almamızın temel nedeni: Kemalizm adlı
eserinde "Kahrolsun Şeriat" başlıklı bir bölüm
koymasıdır.Moiz Kohen adlı bu Yahudi niçin Türkçülük ve
milliyetçilik konusunda Müslüman Türkleri İslâm dışı,
İslâm'a zıt bir mecraya ve vadiye çekmek istemiştir? Bu
konunun da ilmî olarak incelenip araştırılması gerekir. İki
kimlikli Yahudiler hakkında binlerce kitap ve kaynakta bilgi
kırıntıları bulunmaktadır. Bütün bu bilgilerin aranıp
taranıp bulunması ve yekun olarak binlerce referansın bir
araya getirilmesi gerekir. Bu parçaların her biri, büyük bir
mozayik tablonun parçaları durumundadır. Parçalar bulunup
birleştirilince tablonun bütünü meydana çıkacak ve nice
sırlar çözülecektir.Günümüzde özellikle 'Boğaziçi Aşireti'
günyüzüne çıkarken bazı şeylerinde açıklıkla tartışılmasının
zamanı geldi diye düşünmekteyiz!“ İslam’a
düşman bir Türk kavmiyetçiliği uydurmak, dinin yerine koymak
üzere bir ideoloji düzmek için çalışanların başında Tekin
Alp ismini kullanan bir adam gelir.
(Mehmet Şevket Eygi,Yahudi
Türkler ve Sabetaycıalr, ZVİ Geyik yay.,3.Basım,İst.Ekim-2000,shf.8-9) |
10 Ocak 1920'de yayınlanmaya başlayan
Hâkimiyet-i Milliye (Ulus) gazetesinde, 'Kahrolsun Şeriat' ve 'Mustafa Kemal
Paşa, Türk peygamberidir!..' gibi hakaret ve hezeyan dolu baş yazıları da
Tekinalp imzasıyla yazmış olan Moiz Kohen, 1914
yılında kaleme aldığı "Türkler Bu Muharebede Ne Kazanabilirler?" adlı kitabında
yayılmacı Turancılık ideolojisini Osmanlı'ya çıkış yolu olarak göstermekte ve
sonradan Osmanlı'nın sonunu getirecek olan dünya çapındaki ilk emperyalist
paylaşım savaşında (1. Dünya Savaşı) bulunmasını teşvik etmektedir. Murat Belge,
Radikal Gazetesi'nde kaleme aldığı bir yazısında, bu konuda şu bilgilere yer
veriyordu: "…Örneğin, Birinci Dünya Savaşı öncesinde, bu ülkede, savaşa ilişkin,
'entelektüel' düzeyde, neler söylenmiş? Yazıya geçmiş çok bir şey yok aslında.
Olan birkaç şeyden birini Tekinalp yazmış (yani, herkesten koyu bir Türk
milliyetçisi ve Turancı kesilen bu son derece ilginç Yahudi aydın, Moiz Kohen):
1914'te yayımlanan kitabının adı, 'Türkler Bu Muharebede Ne Kazanabilirler?'
Osmanlıcı ve İslamcı ideolojileri artık tamamen terk etmemiz, yayılmacı bir
Turancılık politikası izlememiz gerektiğini söylüyor. Tabii bunun en iyi
Almanya ile birlikte yapılacağı kanısında. Zaten bu kitabını Almanlar da
beğenmişler.Bir yıl sonra Almancaya çevirmişler...Savaşın sonucu
Tekinalp'in beklentilerine uymadı. 'Türklerin ne kazandığını' hepimiz
biliyoruz…"
(Murat Belge, 16 Şubat 2003, Radikal )Kohen'den
"yeni Amnetü": "Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini yoktan var eden
Mustafa Kemâl’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına, mücahid analarına ve
Türkiye için ahiret günü olmadığına îmân ederim. İyilikle fenalığın
insanlardan geldiğine, büyük milletimin medeni cihanda en büyük mevkii
kazanacağına, hamaset destanlarıyla tarihi dolduran kudretli Türk ordusunun
birliğine ve Gazi’nin Allah’ın sevgili kulu olduğuna kalbimin bütün hulûsuyla
şehadet ederim.”, "Kemalizm, bidayetten bir tek tanrıya
tapmıştır: millicilik.”
(Moiz Kohen Tekin Alp, Türk’ün yeni Amentüsü,
1928)
"Moiz Kohen’in, yazmayı düşündüğünü günlüklerinde belirttiği son kitabının
adı “Musevi Mucizesi”. Ömrü yetseydi yazacaktı kitabı. Bu size ne ifade
ediyor?Kitabın ismine bakılırsa Museviliği ön plana çıkaracak bir kitap yazmayı
planlıyordu." (Liz Behmoaras:Milliyet-FİLİZ AYGÜNDÜZ
9 Haziran 2006 ve 01 Şubat 2005)
Moiz Kohen’in Türkçülük hareketini istismar etmekle bir taşla iki kuş vurmak
istediği üzerinde durulmuştur: Bir yandan, ırk duygularından hareketle
Türklerle Arapları birbirlerine düşman edip, Türklerin ilgi alanını Filistin
üzerinden uzaklaştırarak burada Yahudileri serbest bırakmaya çalısmak; diğer
yandan ise, gelişen Türkçülük hareketini "İslam düşmanı" bir konuma sokarak
Türkleri İslam’a düşman etmeye çalısmak.
Yalçın küçük'ün anlattığı kadarıyla, dünya yahudi kongresinde osmanlı delegesi
olarak türkiye'de bir ibrani devleti ya da "ibraniyeti yoğun" bir devlet
kurmaktan bahsetmiş şahıs."1906'yla 1926 arasındaki en önemli kavga
siyonistlerle benim rezervist dediğim, bu kitapta alliancist denilenlerdir. moiz
kohen'in 9'uncu siyonistler kongresi'nde osmanlı delegesi olarak konuşmasını
yayımladım. 'burası vaat edilmiş toprak' diyor. bunlar osmanlı ya da kurulacak
devleti, adı olmasa da güçlü bir ibraniyeti olan devlet olarak söylüyor.
siyonistler ise ayrı bir devlet istiyor. bu kendi içlerinde bir kavgadır."Kohen
aynı zamanda “Araplar bizi arkamızdan vurdu”
sloganının mimarıydı.-CEVABI SITEMIZDE VAR!-Peki günümüz Türkçüleri Kohen'e nasıl bakar? İşte onların sitesinde
bu sorunun cevabı:Türkçülüğü bulandırmak için Türkçü derneklere giren bu yahudi
çaşıtın Türkçülüğe yamanması hangi mantığa
yorulabilir?Moiz Kohen Türkçülerin hala daha
okumasına vesile olan hangi kitap,makale,şiir
yazmıştır?Moiz Kohen'in Türkçülüğe ne gibi bir
katkısı olmuştur?Hiç....Atsızcılar olarak
Moiz Kohen konusundaki görüşümüz Atsız Ata'nınki
ile aynıdır.Z Vitamini adlı kitabından
alıntılıyorum."Falih Rıfkı Atay zaten
hazırlıklıydı. Cebinden bir kağıt çıkararak Şengül
üniversitesinin profesörlerini saymaya
başladı:...Profesör Moiz Tekinalp,
ekonomik milliyetçilik kürsüsünde ilim tarihimize
yeni ufuklar açacaktır. Kendisi her ne kadar Turan
adlı bir kitabın müellifi ise de bunun bir
mürettip yanlışı olduğunu, kitabın adı Tevrat
olacakken eski harflerdeki karışıklık sebebiyle
sondaki “te” harfinin bir noktasının düştüğünü,
böylece “nun” haline geldiğini ve Turan okunduğunu
ispat etmiştir" Behmoaras onun için
'Türkçülüğün savunuculuğunu ve borazanlığını yaparken
aslını inkar ediyor. Yahudi kültürü ve milleti olduğunu
kabul etmek istemiyor. Kraldan çok kralcı. Bu durum
Yahudi cemaatini şaşırtıyor. Aslında onu kınamaktan daha
çok onunla dalga geçiyorlar. Moiz Kohen hayatı boyunca
ne İsa'ya ne de Musa'ya yaranabildi'
diyor.Devam ediyor yazar:Moiz Kohen bana öyle geliyor ki
ekonomiden sorumlu bakan olmak istiyordu.Çünkü
gerçekten 1918'lerde yazdığı ekonomi yazılarına
bakarsanız son derece iyi bir iktisatçı. İşin trajikomik
yanı şu: Kohen, milli bir burjuvazi oluşturmalı,
Müslüman Türkler ticaretle uğraşmıyorlar, ticaretle
uğraşsınlar, artık bu ticaretin tekelini
gayrimüslimlerin elinden almak lazım diye yazıyordu. Ve
bu anlattıkları demokratik olmayan bir şekilde Varlık
Vergisi ile geri dönüp kendisini çarptı.Acıklı bir
durum. Kohen'i varından, yoğundan etti.
Kendini bir anda Demirkapı Kampı'nda buluverdi ama
Aşkale'ye gitmedi. İyi niyet göstermişti ve yaşı
geçkindi.Moiz Kohen Varlık Vergisi ile yanıldığını
gördü aslında.Moiz Kohen baba, dede ya da
kayınpeder olarak sevilen bir insan değildi.Kendi de
çok yakınıyor güncelerinde. Hele hastalığından sonra... 'Kimse benimle
ilgilenmiyor, onlara para da veremiyorum, işe yaramıyorum' diye yakınıyor.Moiz
Kohen'e 'çıkarcı' dedim ama çıkarcıyı parasal açıdan
düşünmeyelim, onun çıkarı ün, şan, şöhret. Sürekli beğenilmek ve sevilmek
istiyor.Duruma göre isim
değiştirmesi bu bence en zayıf yönlerinden biri.
Tuhafıma gidiyor bu. Yurtdışında yazdığı zaman Moiz
Kohen diye imzalıyor. Bütün kitaplarını adı, soyadı
Tekin Alp'miş gibi imzalıyor. Kimi yerlerde Munis
Tekinalp diye yazıyor.Ben Moiz Kohen'i yazmaya başlarken çok cazip geliyordu. Sonra biraz 'Aaa
bu muydu?' Türkçülük ideolojisini savunuyor ama ona
ne kadar inandığı bir soru işareti...Ama ben bir kahraman
bekliyordum ve o bir kahraman değildi.(Akşam:13
Mart 2005 )
Türk Ruhu
adlı eserinde "Türk Milliyetçiliği'nin Kemalist
dönemdeki kültür birliğinden dönmesi ve ırkçı bir yapıya bürünmesini eleştirir.1945 ve 1950
arasında İstanbul Belediye Meclisi üyeliği yapar ve kente Troleybüs getirilmesi
için çalışır. 1954 ve 1957'de CHP'den milletvekili adayı olur ancak seçilemez.
1950'lerde genel sekreterliğini yaptığı İstanbul Tüccarlar Derneği'ni
liberalleştirmeye çalışır.Aynı zamanda gazete yazılarına da devam etmektedir.
Cumhuriyet, Vatan, Akşam, Hürriyet ve Son Posta gibi gazetelerde köşe yazıları
yazar. Tekinalp'in Türkçülüğü ona Türk Dil Kurumu ve bazı bilimsel derneklerde
çeşitli üyelikler kazandırır. 1956'da emekli olduktan sonra da Nice' yerleşir
-Milliyetçiye Bakın!- Orada
yeğeninin yanında yaşar.1961
yılında ölür, Nice'deki Yahudi Mezarlığına gömülür.

Muhammed Dahlan:
Filistin'in Veli Küçük'ü olan Dahlan
29.09.1961 tarihinde Hanyunus’da fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.
Şimdi ise yüzbinlerce dolarlık villaların ve 5 yıldızlı büyük otellerin
sahibidir. Dahlan, Gazze’nin kurtuluşuna kadar, adamlarının sürekli saldırılar
düzenleyerek milyon dolarlarca zarar verdiği, Gazze’deki İslam Üniversitesinde
okudu. Üniversitede iken çoğu zaman Müslüman öğrenciler ile tartışmaya giren
Dahlan, Müslümanlarla olan kavgasına okuldayken başlamıştı. El-Fetih
hareketine de işte bu sıralarda ilk adımını attı.Dahlan, 1981-86 yılları
arasında belirli dönemlerde İsrail hapishanelerinde kalmıştır.Dahlan’ın hapis
hayatı, karizmasına çok şeyler kattı.Hızlı yükselişinde Siyonist hapishanelere
girmesi etkili olmuştur. El-Fetih liderlerinden Cibril Racub’a göre ise Dahlan
İsrail hapishanelerinde 3 yıldan fazla kalmamıştır. - Arafat'a da dahil, her
yerde " 10 yıl " yattığını söyleyen - Dahlan 1987 yılında Filistin’den
sürgün edildi. Dahlan’ın sürgüne gönderilmesi ise, şöhretini daha da arttırdı ve
el Fatih’in öncüleri arasında yer edindi. Dahlan, siyasi ve askeri eğitimini
Tunus’da almıştır. CIA çalışanlarından Vatalia Bruner, Dahlan’ın el-Fetih ile
CIA arasında aracılık yapmakta olduğun söylemişti. Dahlan 1994 yılında
Filistin’e dönmüştür.Dahlan’ın hapis ve sürgün hayatı, onu halk arasında
kahramanlaştırmak için uygulanmış bir plandır. Filistin Güvenlik Güçleri’nin
komutanlığını üstlendi. Bu görevinde İsrail’e yönelik saldırılara girişen
örgütleri ve iç muhalefeti susturmakta etkin oldu. Çoğunlukla insan haklarını
çiğneyen operasyonlara imza atan Dahlan’ın CIA, Mısır ve Suudi Arabistan
liderliğiyle sıcak ilişkilerinin olduğu bilinmektedir.1997 yılında İsrail
gazetesi Haaretz, Dahlan’ın İsrail ve uluslararası bankalardaki servetini 53
milyon dolar olarak açıklamıştı.Fakir bir ailenin çocuğu olan Dahlan,
Gazze’nin en güzel noktalarından 600 bin dolarlık bir villa satın almıştı. Önce
bu reddeden Dahlan, daha sonra ev için 400 bin dolar verdiğini açıkladı.

Muhammed Dahlan’ın, intifadanın ölümsüz önderi Şeyh Ahmed Yasin ve Dr. Abdulaziz
Rantisi hakkında bir çok olumsuz görüş ve girişimleri oldu. Hatta öyle safhaya
varmış ki Siyonist liderlerine, Rantisi’ye suikast düzenleyebileceğini açıkça
ilan etmiştir. 2003 yılında Ürdün’deki Akabe görüşmelerinde Amerika ve
Siyonistlere Hamas’ı devirme planları sunan Dahlan hakkında Bush; “Bu genç,
bizi hayretler içerisinde bırakıyor” demiştir.Arafat 2003 yılında etrafındaki
şüpheli kişileri etrafından uzaklaştırma kararı aldığında bu isimler arasında
Dahlan da vardı.Bir yıl sonra 2004 yılında Arafat’a karşı giriştikleri
operasyonda başarılı olarak, İçişleri bakanlığından sorumlu devlet bakanı oldu:
Hükümeti kurmakla görevlendirilen Abbas, İçişleri bakanı olarak Dahlan’ı
önermişti. Ancak bu öneri, Arafat tarafından kabul görmedi. İlişkiler gerilmek
üzere ki bir ara formül ile Dahlan’ın devlet bakanı olması teklifi öner sürüldü.
Arafat ise bu teklifi zoraki kabul etti . Dahlan 2002 yılında İngiltereye
gitmiş, şehirdeki en lüks otellerde kalmış , ABD, AB ve İsrailli bir çok yetkili
ile görüşmüştü. Dahlan’ın burada Ariel Şaron’un oğlu Umeri Şaron'la uzun
görüşmeler yapmıştır. Yine Dahlan 2002 yılında Lübnan’da yaptığı bir
açıklamada Rantisi’yi öldürmek için 10 adamını göndermeye hazır olduğunu
açıklamıştı.

Filistin uzmanı Mısırlı gazeteci İbrahim El Deravi'nin
Al Quds Press'e yaptığı açıklamaya göre
Dahlan, Gazze
Şeridi üzerinden İsrail"den Mısır"a giden uyuşturucu trafiğini düzenler,
Sina"daki turistik bölgelerde turizmi baltalamak için yüz binlerce sahte dolar
dağıtır.İsrail yararına eylemler gerçekleştiren terörist örgüt mensuplarıyla
işbirliği yapar...Ayrıca gazete, Mısır ve HAMAS arasındaki ilişkileri bozmak
için bu terörist örgüt üyelerinin Dahlan"ın adamları tarafından sanki Hamas"a
tabi imiş gibi gösterilmeye çalışıldıklarını ifade ediyor.Gurubun Mısır da dahil
olmak üzere birçok Arap ülkesinde CIA ve MOSSAD adına istihbarat çalışmaları
yaptığı ortaya çıkmıştır. Belgelerde yine Dahlan ve Ebu Şebak"ın İslami Direniş
Hareketi HAMAS"ın sembol isimlerinden birçoğunu nasıl katlettiği, İsrail
uçaklarına hedef göstermek için suikast yerlerine nasıl dinleme cihazları
yerleştirdikleri de yer alıyor. Bilindiği gibi Şeyh Ahmet Yasin ve Prof. Dr.
Abdulaziz Rantisi, İsrail uçaklarından atılan füzelerle şehit edilmişlerdi
(26.06.07).
İsrail Savaş bakanı Ehud Barak,
yaptığı son açıklamada Gazze’de mücahitlerin
yerlerini tespit etmelerinde ve birtakım suikast planlarını
gerçekleştirmelerinde kendilerine yardımcı olan gizli elemanlarının ve
hücrelerinin olduğunu itiraf etti (12.02.08)
Filistin Güvenlik eski Bakanı Muhammed
Dahlan’ın bakanlığı döneminde İsrail eski Savunma Bakanı Shaul Mofaz’a yazdığı
ve Arafat’ın öldürülmesine karıştığını gösteriyor. mektubunda, Filistin’e hâkim
olan genel istikrarsızlık havasından bahsettikten sonra İsrail’le birlikte
yaşama düşüncesini kabul etmeyenlerin kökünün kazınacağını söylüyor. İsrail
Savunma Bakanı’na Filistin lideri Yaser Arafat’ın ölümünün yaklaştığını yazan
Dahlan, Mofaz’a şu teklifte bulunuyor: “Şundan emin olun ki, Sayın Arafat artık
son günlerini sayıyor. Fakat bırakın da bu işi sizin metodunuza göre değil,
bizim metodumuza göre bitirelim.” İsrailli bakana Filistin
Parlamentosu’ndaki bir çok bakanı teşvik veya şantajla kendisine çekmeyi
başardığını yazdığı ve “Başkan Bush’un önünde verdiğim sözleri yerine
getirmek için hayatımı vermeye hazırım” dediği görülüyor. Dahlan, İsrail
Savunma Bakanı Shaul Mofaz’a yazdığı 13.07.2003
tarihli mektubunu, Mofaz’a ve Sharon’a minnetlerini
sunarak noktalıyor(04.7.07).

Filistin Başbakanı
Selam Feyyaz`ın, El Fetih`in önde gelen isimlerinden Muhammed Dahlan`ın bir
bankadaki 7 milyon dolarına el koyduğu bildirildi
(08.07.07). Filistin Özerk Yönetimi Başkanı
Mahmud Abbas'a bağlı olarak Gazze Şeridi'nde görev yapan en önde gelen
yetkililerden olan Muhammed Dahlan, ulusal güvenlik danışmanlığından istifa eder
(26.07.07). Dahlan Abbas'ı devirmek için Ramallah'a gider.
Yurtdışında 6 hafta devam eden tedavisinin ardından Ramallah'a döndü
(22.08.2007) .
Özetle; Dahlan özellikle 1996 yılında Gazze’de koruyucu güvenlik
birimlerinin başına getirildiği zaman Hamas hareketine mensup olanları
tutuklattırmış, hapishanelerde türlü işkenceler yaptırmıştır. Hamas’ın
gölgesinde çalışan hayır derneklerini kapattırmıştır.Dahlan, Filistin hükümetini
başarısızlığa uğratmak için Gazze’de ve Batı Şeria’da çatışmalar çıkartarak
güvenlik sorununu ortaya çıkardı. Hamas'ın Gazze'deki askeri operasyonunun
ardından Filistin'i terk etmek zorunda kalmıştır. Sağlık sorunlarını bahane
ederek Batı Şeria'dan ayrılan Dahlan, bazı Avrupa ülkelerinde kaldıktan sonra
Kahire'ye dönmüştür.

Hamas'ın "Düşmanla istihbarat işbirliği, yolsuzluk,
Gazze'de kargaşa ve katliama neden olma" ile suçlanan Dahlan Hamas’la
mücadele için Kahire’de TV kurar ( 25.08.08).
Haziran ayında Hamas’ın Gazze’yi darbeci unsurlardan temizlemesinin ardından
Mısır’a kaçan Muhammed Dahlan’a bağlı 400 milis, Mısır’da güvenliği ihlal
etmeleri nedeniyle yönetim tarafından sınır dışı edilir
(10.06.08).
VE DUA ILE SON :"RABBENÂ LÂ TUZIĞ KULÛBENÂ BA'DE IZ HEDETENÂ ..."
Filistin
asıllı düşünür Münir Şefik :"... Fetih'deki silah arkadaşlarımdan bir kısmı
gözünü kırpmadan ölüme gidebilecek tıynetteyken zamanla değiştiklerini gördüm.
Mala, mülke ve mevkiiye tav olmuşlardı. Bu itibarla, diriler ve yaşayanlar için
kesin konuşmamayı öğrendim. Zaaf sahibi olan insan özellikle yaşlandıkça daha
faza değişiyor gibi geliyor bana. Gençlik idealleri zamanla kayboluyor...."Bessam
Ebu Şerif gibi İsrail bombası yemiş birçok sıra dışı Fetih yetkilisi zamanla
başkalaşmış ve dönüşüm geçirmişti. Allahümme sebbit akdamena
( Milli Gazete: Mustafa Özcan:10.01.09)
 
Rabia Kazan Licursi:
Nişanlısı ülkücü (Mehmet
Ali Ağca'nın), kocası komünist (Giocinto
Licursi) olan; milliyetçi Ortadoğu gazetesinde çalışıp CHP'ye oy
veren, kendi Müslüman, eşi Katolik Hıristiyan olan, Allah kelimesi yerine
özellikle tanrı kelimesini kullanan, sorunlu bir çocukluk dönemi geçiren, 5 yıl öncesine kadar hiç tanınmazken, kamuoyu yönlendiricileri
tarafından, her sene bi şekilde gündemde tutulan ( Önce Ağca'nın nişanlısı,
sonra İran hatıraları ( İran'da sadece 20 gün kaldı!) yazarı, İtalyan komünistle evlenen, Başörtüsü Kur'an'da
yok, ...vs) Fadime Şahin'den aldığı bayrağı, iade edeceği yeni emanetçiye
teslim edene dek taşımakla görevli; aklı karışık, yönlendirilmeye müsait
tabiatlı - En son Star TV'deki konuşma şekli, tavırları iddialarımızın en büyük
delili- bir piyon.İşte
Vatan`dan
Sanem Altan'a
verdiği beyanlardan bazıları:
"Kuranı
Kerim`de baş örtüsü sadece bir tavsiyedir, büyük patırdılar
kopardığınız,hayatlarımızı mahvettiğiniz şey aslında bir zorunluluk değildir..
Kandırmayın bizi.. Ve şimdi soruyorum, siz hiç Kuranı Kerim` okudunuz mu? ...Annem
Kuran`ı Kerim`in Türkçesini okumamış... Başını istersen örtersin, saygı
duyuyorum... Ama bunu dini yaptırım olarak söyleyenler bize yalan söylüyorlar.
Lütfen insanları kandırmasınlar...Bir
cemaat çok popüler Malatya`da. Said-i Nursi`ler okunuyor..., Şunu algıladım, din
kurallara bağlı bir şey değil. Kalple olan bir şey ...Sana tokat atana öbür
yanağını dönebiliyor musun?...Dindarlar çok
cahil. Tanrı`yı da kandırıyorlar. Kuran-ı Kerim`i okumuyorlar... Okumadıkları
bir kitaba inanıyorlar.Cahillik.Lütfen insanları kandırmasınlar. Kuran`da
başörtüsü bir tavsiyedir...başımı açabileceğimi Kuran`ı Kerim`i okuyunca
anladım, bu bir gerçek. İslam'ın şartı değil, imanın şartı değil. Küçücük önemi
olmayan bir cümle. Çeyrek bir uslupla anlatılmış. Çöl kültüründen çıkmış. Bizim
öz kültürümüz değil. Arap kültürü bu..."
Diyanetin başörtüsü fetvasından, bir yüzüne vurulunca diğer yüzü dönmenin
Hıristiyanlık dininin bir prensibi olduğuna, oradan Nurcuların Said-i Nursi'ler
okumadığında - Risale okular- değinebiliriz ama ne gerek var ki, söyleyene bak,
tepkini ona göre ver.Söyleşide söylediklerine devam edelim:
"Flört ettim tabii ki.Tenis kıyafeti giymeyi çok istiyorum. Beyaz şort, beyaz
tişört, lastik ayakkabı, şapka. Saçlar at kuyruğu. Bunu yaşamayı isterim...Bir
tel saçı biraz fazla göstermenin nasıl bir mutluluk olduğuna inanamazsınız...Bir
daha evlenirsem Amerikalıyla evlenmek isterim. Onlar birbirlerine çok fazla alan
veriyor. Eşim...Müslüman olmadığı için kızdılar. Aslında Müslüman olması
gerekmiyordu...Başını açmak isteyen Tüm dünya üzerinde O kadar çok ki,
inanamazsınız.
"
Kızmak
için değil , ibret almak için !!!
|