Ana Sayfa

İrtibat

Sık Kullananlara Ekle

Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun

Biz Kimiz ?

İlkelerimiz

TESETTÜR

   

     

                                  T E S E T T Ü R
       "Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz." (Nur Suresi 31)
        "Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı  çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir." (Ahzab: 59),
   Sadece başörtüsü değil, dış giysi (cilbab) da ALLAH’ın emridir.

 

                                                                                             
                                                                      Tesettür farz mıdır?

"Mutlak tesettür (örtünme)" ile başörtüsü aynı âyetlerde ve aynı üslûb içinde hükme bağlanmıştır. Örtünme emrinin kadının başını da içine alıp almadığı bütün devirlerde konuşulmuş ve hür müslüman kadının baş ve saçlarının avret olduğunda, örtülmesi gerekli bulunduğunda, örtünme emrinin bu uzuvları da içine aldığında ittifak edilmiştir. Bu hüküm, bütün fıkıh kitaplarının namaz bahsi ile helal-haram konularına ayrılan "kerâhiye, hazr ve ibâha" bahislerinde yazılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîslerde baş dahil olmak üzere avret yerlerinin örtülmesi ile ilgili emir ve talîmatın bağlayıcı (vücûb için) olduğunda ittifak edildiğini, "özellikle ittifaklı meseleleri toplayan" icmâ kitaplarında da görmek mümkündür. Burada birkaç icmâ kitabından nakiller yapmakta fayda görüyoruz: "Ergenlik çağına gelmiş hür ve müslüman bir kadının namaz kılarken başını örtmesi gerektiğinde va başı tamamen açık olarak namazını kılmış olması halinde namazı iade etmesinin gerekli bulunduğunda müctehidler ittifak etmişlerdir." (İbnu'l-Munzir, el-İcmâ', s. 41) Bu ifadede "namaz kılarken" kaydı vardır, bu kayıt bizi yanılgıya düşürmemelidir; çünkü meselemiz, kadının avret yerlerinin tesbitidir, namazda örtülen yerler avret yerleridir ve yukarıdaki ifade başın avret olduğunu açıklar ve kesin olarak ortaya koymaktadır. (Ayrıca bak. Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'ân, c. III, s. 316) "Kadının eli ve yüzü müstesna olmak üzere bedeni ve saçının avret (kapatılması gerekli uzuv) olduğunda fıkıh âlimleri ittifak etmişlerdir. Kadının yüzü, elleri, hattâ tırnaklarının avret olup olmadığı konusunda ise görüş farkları (ihtilâf) vardır." (İbn Hazm, Merâtibu'l-icmâ, s. 29) "İlim sahipleri, namaz kılarken kadının başını örtmesi gerektiği, başı tamamen açık olarak kıldığı namazı yeniden kılması icabettiği hususunda ittifak etmişlerdir. " (İbn Kudâme, el-Muğnî, c. I, s. 633) "Alimler, avret yerlerinin mutlak olarak (namaz dışında ve içinde) örtülmesinin farz olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak bu örtünmenin namazın sıhhat şartı olup olmadığı konusu ile avret yerlerinin sınırlandırılması konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir... Kadının el ve yüzü hariç bütün vücudunun avret olduğu ulemâ çoğunluğunun görüşüdür. (Geriye kalan müctehidlerden) Ebû Hanîfe'ye göre ayakları da avret değildir, Ebû Bekr b. Abdurrahman ve Ahmed b. Hanbel'e göre kadının bütün vücudu avrettir." (İbn Rüşd, Bidâye, c. I, s. 98-90) Bu nakillerde, kadının saçları avret değildir diyen bir âlimin bulunmadığı, başka bir deyişle kadının başının örtülmesi gerektiğinde ittifak ve icmâ bulunduğu açıkça görülmektedir. Bu icmâ ve ittifakın dayanağı âyet olsun, hadîs olsun fark etmemektedir; icmâ bu nasların delâlet ve hükmüne kesinlik kazandırmaktadır. Hicrî üçüncü asrın ikinci yarısında yaşayan Taberî (v. 33210/992), dördüncü asırda yaşayan Ebû Bekri'r-Râzî el-Cessâs (v. 370/980), beşinci asırda yaşayan Şâfiî mezhebinden el-Keyâ el-Herrâsî (v. 504/1110), çağdaşı, Mâlikî mezhebinden İbnu'l-Arabî (v. 543/1148) gibi birinci veya ikinci dereceden müctehid veya mezhebe bağlı âlimlerin, ahkâm âyetleri ile ilgili tefsirleri elimizdedir. Bu tefsirlerde örtünme ile ilgili âyetlerin mânâ ve hükümleri incelenmiş, üzerinde birleşilen noktalar ile ihtilâf edilen hususlar açıkça kaydedilmiştir. Bunlara dayanarak, konunun ne zamandan beri tartışıldığını ve kimin ne dediğini tesbit etmek kolaylıkla mümkün bulunmaktadır. Bizim tesbitlerimize göre sahâbe müfessirlerinden günümüze kadar her asırda yapılan ve kısmen yazılan tefsirlerde "hür, müslüman kadınların, el, yüz ve ayakları hariç, bütün vücutlarının avret olduğu, örtülmesi gerektiği konusunda sözbirliği ve görüş beraberliği vardır. Nûr ve Ahzâb sûrelerinde yer alan âyetleri ile bunları açıklayan hadîslerin, "yüz, el ve ayaklar" dışında kalan yerlerin örtülmesi gerektiğini kesin ve bağlayıcı olarak ifade ettiğinde birleşilmiştir. Hiçbir fakîh "Başın veya örtülmesi gereken diğer yerlerin, dünya hayatında faydası bulunduğu için ve âdete dayalı olarak örtülmesi tavsiye edilmiştir, fayda ve âdet değişirse örtülmeyebilir." şeklinde bir görüş ileri sürmemiş, müctehidler bu konudaki talîmatın devamlı ve bağlayıcı olduğunda birleşmişlerdir. Örnek olarak bak. (Taberî, Câmi'u'l-beyân, c. XVIII, s. 82 vd; Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'ân, c. III, s. 314 vd.) Kadının saçı ve başı dahil olmak üzere örtünmesinin gerekli ve bu konudaki emir ve talîmatın bağlayıcı olduğunu müfessir ve fıkıhçılar nereden çıkarmışlardır? Bir kere "Emir vücûb içindir, bağlayıcıdır; aksine bir işaret bulunmadıkça böyle yorumlanır." diyen usulücülere göre ortada bir problem yoktur; Allah ve Rasûlü kadın ve erkeğin belli yerlerinin örtülmesini emretmiş ve istemişlerdir; baş ve saç da örtülmesi gereken yerler içindedir, bu emirler de bağlayıcı olduğuna göre örtünmek (başörtüsü, türban... kullanmak) gereklidir, farzdır, dinin vazgeçilmez bir isteğidir. İmam Gazzâlî gibi "Emrin bağlayıcı olup olmadığı belli değildir, bunun için ayrıca bir delil, karîne ve işarete ihtiyaç vardır, meselâ oruç emri bağlayıcıdır; çünkü seferde ve hastalık yüzünden tutamayanların nasıl tutacakları anlatılmış, böylece bağlayıcı olduğuna işaret edilmiştir..." diyenlere göre de bu konuda bir kapalılık ve problem yoktur. Çünkü Allah Teâlâ örtünme ile ilgili âyetlerde şöyle bir seyir takip etmiş ve arka arkaya açüıklamalar getirmiştir: a) Erkeklerin gözlerini haramdan korumalarını, iffetlerine sahip olmalarını istemiş, ancak bu davranışın onları ruhen temiz kılacağını bildirmiştir. b) Kadınların da gözlerini haramdan (cinsî arzuyu uyandıracak yerlere bakmaktan) sakınmalarını, iffetlerini korumalarını emretmiş, hemen bunun arkasından zarûrî olarak açıkta kalanlar (eller, ayaklar ve yüz) müstesnâ bütün vücudu kapatmalarını, güzel ve çekici yerlerini (zînet) nâmahreme açıp göstermemelerini istemiştir. c) Başörtülerini boyun ve göğüslerini örtecek şekilde bağlamalarını emretmiştir. d) Örtülecek ve açıkta bırakılacak yerleri sınırladığı gibi vücudunu kimlere karşı örteceğini ve kimlere karşı açabileceğini ayrıntılı olarak açıklamıştır. e) Son âyetin sonunu "Ey mü'minler! Hep birden Allah'a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!" şeklinde getirmiştir; bu ifade, gerek daha önceki davranışlar ve gerekse bu âyet geldikten sonra ona uymayan hareketlerin günah olduğuna, bunlardan kurtulmak için Allah'a tövbe edilmesi gerektiğine işaret etmektedir. (Nûr: 24/29-31) f) Bu âyetler nâzil olunca müslüman kadınlar, bulundukları yerden ayrılmadan, etekliklerinin uygun yerlerini yırtarak başörtülerini bununla bağlamışlar ve bundan sonra hiç aksatmadan bu emri yerine getirmişler, Hz. Peygamber (s.a.) de bu âyetin uygulanmasını titizlikle takip etmiştir. Bütün bu karîne, delil ve işaretler, konumuz olan örtünme emrinin bağlayıcı olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Bu emir âdete de bağlı değildir; çünkü o zaman cârî olan âdeti olduğu gibi bırakmak için değil, değiştirmek ve ıslâh etmek için gelmiştir, başörtülerini omuzlarından arkaya atarak boyun ve göğüslerini açıkta bırakan cahiliye kadınlarına yeni bir örtünme şekli öğretmiş, İslâmî örtüyü tarif etmiştir."                                                                                                                                        H.Karaman

        Namaz ne kadar farz ise, tesettür de o kadar farzdır. Zekat ne kadar Allah'ın emri ise, örtünme de o kadar Allah'ın emridir. Oruç ibadeti nasıl tüm semavi şeriatlarda varsa, tesettür de tüm semavi şeriatlarda vardır.  Bu  nedenle aşağıdaki iddia geçerliliğini kaybetmektedir : "Türbanı bir islami sembol sananlar, yanılıyorlar çünkü türban eski bir yahudi geleneğidir. İslam'a da diğer çoğu yalan gibi hadis ve sünnet kitapları altında girdi. Dindar yahudi kadınlar hala sinagoglarda, düğünlerde ve dinsel ayinlerde saçlarını örtmektedirler.Aynı şekilde hıristiyan kadınlar da dinsel törenlerde saçını kapatırken; rahibeler her zaman kapatır. Kapanma islam alimleri türban'ı bir islami sembol ilan etmeden çok önceler yaygındı. Çeşitli dinlere inanan (müslüman, hıristiyan, yahudi) geleneksel Araplar o zamanlar başörtüsü giyerlerdi."
         Namaz içbükey bir talimatken, örtü dışbükey bir talimattır. Birincisinin illeti Kur'an tarafından "her türlü haddi aşma ve çirkin davranıştan kişiyi uzaklaştırarak onda her davranışını gözetleyen bir Allah bilinci oluşturmak" (29.45) şeklinde tanımlanmışken, ikincinin illeti "iffetin korunması için simge" ve "tanınacak bir kimlik" (33.59) oluşturmaktadır.

Bununla amaçlanan, kadını toplumun içinde dişiliğiyle öne çıkan bir nesne değil, kişiliğiyle öne çıkan bir özne kılmaktır. Dolayısıyla örtü emri, kadının kişiliğinin bir parçası olan mahremiyetine yönelik ihlalleri peşinen durduran bir önlem, kendisini dişiliğiyle değil kişiliğiyle tanımladığını çevresine bildireceği bir iletişim biçimidir. Yani bir kimlik ibrazı (en yu'rafne) yöntemidir.9.2.2002:MİLLİYET : "... LAF ATICILARIN  İTİRAFINDA TÜRBANLILARIN " LAF  ATILMAKTAN MUAF " OLDUKLARI  ANLAŞILIYOR."
        Örtünmek insânî ve dolayısıyla fıtrîdir. Bu nedenle hayvanlar örtünmezken insanlar örtünürler. Dolayısıyla örtünme ve çıplaklık arasındaki tercihi, İslamlıktan önce insanlık kriterlerine vurmak, dînî çerçeveden önce insanî ve ontolojik çerçevede tartışmak gerekir.

Bu bilindikten sonra, "Örtünmenin sınırlarını kim belirleyecek?" sorusu gündeme gelir. Bu sorunun "kişisel arzu, moda, gelenek, toplum, devlet, inanç" gibi birden fazla cevabı olabilir. Bir insanı "müslüman" olarak nitelememize yol açan şey, onun "Allah'a kayıtsız şartsız teslimiyeti"dir. Bu teslimiyet, şu ön bilgiye/tasavvura dayanır: "Beni yaratan, beni herkesten çok iyi biliyor ve seviyor. O halde, onun bana yaptığı öneriler, benim için en hayırlı olandır. Ben kendim için, onun benim için seçip-beğendiğine razı ve teslim oldum."

İşte insanı Müslüman kılan tasavvur budur. Bu tasavvurdan neş'et etmeyen bir müslümanlık iddiası, Allah'a göre, sahte bir iddiadır. Esasen, müslüman olmak söz konusu olduğunda, sizin kendinizi ne olarak tanımladığınız değil, Allah'ın sizi ne olarak tanımladığı önemli ve belirleyicidir. Bunu anlamak için de sizin müslüman tanımınızın Allah'ın müslüman tanımıyla örtüşüp örtüşmediğine bakmanız yeterlidir.

Yukarıdaki tasavvurdan neş'et eden imanıyla bir müslüman "Örtünmenin sınırını kim belirleyecek?" sorusuna Allah'tan ve O'nun vahyinden bağımsız bir cevap arayamaz. Çünkü bir davranışın "İslamî" olması, referansının Allah olmasıyla mümkündür. Eğer Kur'an örtünmenin sınırları konusunda hükümler vaz etmişse, bu, müslüman olma iddiasındaki herkesi bağlar. Tabii ki o kimse iddiasında samimiyse.

Samimiyetin ölçüsü bellidir: Kitaba uymak. Samimi olmayanlara ise tek yol kalmıştır: "Kitabına uydurmak!" Tarihin tüm samimiyetsizlerine bakınız; kitabına uydurmayı kafaya koyduktan sonra, hangi emre karşı mazeret, hangi yasağa kılıf bulunamaz ki? İnsan istedikten sonra; dinin en temel kurallarının tam aksine 'fetva' verecek bir merci bulur. Hatta bir inanç sistemini, onun esaslarını keyfi yoruma tabi tutarak, tam tersi bir işleve büründürebilir.   

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da; müslüman olmanın gerek şartını yerine getirenlerin, başörtüsü veya örtünme  konusundaki eksikliklerinin onları İslam dairesi dışına çıkarmadığı gerçeğidir. Bunların İslami terminolojideki karşılığı kafir değil, günahkârdır. Öyleyse yapılması gereken bu kardeşlerimizi dışlamamak, bunları kucaklamaktır. Toplumu kamplaştırmak isteyenlerin arzusunun bunun tersi olduğu unutulmamalıdır. O açıdan böyle bir oyuna gelinmemelidir.

Tefsircilerin nakline göre cahiliye kadınları da hiç baş örtüsü kullanmaz değillerdi. Fakat yalnız enselerine bağlar veya arkalarına bırakırlar, yakaları önden açılır, gerdanları ve gerdanlıkları açığa çıkardı, zinetleri görünürdü. Demek ki, son zamanlarda asrîlik sayılan açık saçıklık böyle eski bir cahiliye âdeti idi. İslâm böyle açıklığı yasaklayıp baş örtülerinin yakalar üzerine örtülmesini emir ile tesettürü farz kılmıştır.

Cahiliyet  devrinde  Arap kadınlarının iki adeti vardı :

  • Başörtülerini başlarına örtüp iki omuzları arasında arkaya doğru sarkıtarak boyunlarını tamamen, göğüslerininde bir kısmını açık bırakırlardı.
  • Süslendikten sonra evlerinden çıkıp yabancı erkeklerle karışık gezip  otururlardı.
İslam'dan sonra, Medine'de hicab ayeti gelene kadar bu iki adet devam etti. Hz.Aişe hicab ayet-i geldikten sonra müslüman hanımların durumunu şöyle anlatır: "Vallahi ben Allah'ın kitabını tasdik, Onun indirdiğine iman açısından ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nur suresinin örtünme ayeti gelince erkekleri kendilerine varıp Allah'ın indirdiği ayetleri okumaya başladılar. Hanımların hepisi Allah'ın emrine uyarak yünden ve pamuktan yapılmış örtülerine büründüler, Resulullah'ın arkasında sabah namazı kılmaya geldiler."

Hicab ve tesettür ayetleri geldikten sonra iki çeşit tesettür farz kılındı.

  • Erginlik  çağına girdiği andan itibaren her kadının bütün vücudunu örtmesi, mahremlerin dışında hiç kimseye göstermemesi
  • Meşru bir ihtiyaç olmadıkça evlerinden dışarı çıkıp namahrem erkeklerle karışık dolaşıp oturmak
Bu konuda haremlik-selamlık müessesini İslam getirmiştir.

Tesettür, kadının dişiliğini değil kişiliğini ön plana çıkarma, onun iffetini, şahsiyetini ve saygınlığını korumaya yönelik başka hikmetler de içermektedir.

Bugün çıplaklığın yaygın olduğu, kadının cinselliğinin sömürüldüğü ülkeler diye tanıtılırken, bütün insani değer ve şereflerini koruyarak kadınların kendilerini örttüğü, kendi varlıklarını, erkeklerin ihtiraslı duygularına hayvani isteklerini tatminine sunmadıkları ülkeler gerici, yobaz ülkeler diye niteleniyor…
İnsanoğlu, maneviyatı için özel bir müziğe sahip olduğu gibi, kendi cinsel zevkleri için de özel bir müzik yapmıştır. Hâlbuki su ve ekmek gibi sadece maddi gereksinimleri için müzik yaptığı görülmemiştir. Bütün aşkların cinsel kökenli olduğunu iddia etmiyoruz. Mevlana, Yunus Emre vb. şairlerin cinsel içgüdüleri diliyle konuştuklarını söyleyemeyiz. Ancak şurası açıktır ki, yazılan, söylenen şiir ve gazellerin büyük bir çoğunluğu erkek tarafından kadın için dile getirilmiştir. Erkeğin kadına olan yönelişinin, ekmek ve suya olan ihtiyaç gibi, karnı doyunca tatmin olacak türden olmadığını bilmemiz gerekir. İslam, bu içgüdüye gem vurmak ve hayırlı yola yöneltmek için tedbirler düşünmüş, bu konuda hem kadınlar, hem de erkekler için belli görevler ön görmüştür. Hem kadının hem de erkeğin uymakla görevli oldukları bu görevler, karşı cinsten olana bakmakla ilgilidir:

Tüm ilahi dinler, insanın derununda yerleştirilmiş eğilimi esas alarak kadına örtünmeyi farz bilmişlerdir.İlahi dinlerin sonuncusu ve en mükemmeli olan İslam dini, Allah tarafından insanlığa gönderilen son din olarak giysiyi insanlığa verilen ilahi bir hediye olarak nitelemiş, kadına farz olan örtünmenin ölçülerini tam olarak belirlemiş ve bu vesileyle kadının örtünmesi hususundaki aşırılık ve ihmalkarlıkları dengelemeye çalışmıştır.

Batıda yapılan propagandanın aksine kadının örtünmesi toplumsal rolünü yitirmesi, pasif ve uyuşuk bir varlık haline gelmesi anlamında değildir.Zaten tesettür dışarıda giyilecek elbiselerin adıdır...Dışarıya ait bir kavramdır tesettür...!Yoksa evde istediğini kadın giyebilir.

            Tarih 30 Aralık 1980.Din İşleri Yüksek Kurulu, 8 maddelik kararında özetle şunu söyledi:
1. Cenab-ı Hak, kadınların başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun ve gerdanlarını örtecek şekilde yakalarının üzerine salmasını emretmiştir.
2. Anayasa'da din ve vicdan hürriyeti güvenceye alınmıştır.
3. Bu hürriyet dindarlara, dinin emirlerini hiçbir engele rastlamadan serbestçe yerine getirebilme hakkı verir.
4. Kadının örtünmesi İslamın hükmü, milletimizin de örfüdür. Tesettürün kanunla sınırlandırılması Anayasa'ya aykırıdır.
5. Birini örtünmeye zorlamak nasıl kişi hak ve hürriyetiyle bağdaşmazsa örtünmeyi engellemek de hak ve hürriyete müdahaledir.
6. Örtünme Atatürk ilkelerine aykırı değildir. Devrim kanunlarında da kadın kıyafetiyle ilgili bir hüküm yoktur. Müslümanlar "Ya Allah'ın emri ya Atatürk ilkeleri" gibi vahim bir tercihle karşı karşıya bırakılmamalıdır.
7. İmam hatip liseleri ve Kuran kurslarında kız öğrencilerin başı açık ibadete zorlanmaları onların vicdanına açık bir baskı teşkil eder.
8. Bu baskı devletten geliyorsa devlet - millet ilişkisi olumsuz etkilenir.
Sonuç:
"İmam hatip liseleri yönetmeliğinde dinimizin hükümlerine aykırı hükümler yer alması uygun olmaz".
 Din İşleri Yüksek Kurulu:Hamdi Kasaboğlu'nun başkanlığındaki kurul 10 üye:Recep Akakuş, İbrahim Atay, Dr. Ali Arslan Aydın, Dr. Ahmet Baltacı, Hasan Ege, Kemal Güran, Yakup İskender, Mehmed Kaymakçı, İrfan Yücel...


                                                             TÜRBAN'IN Bİ FAYDASI DAHA!

       "... LAF ATICILARIN  İTİRAFINDA TÜRBANLILARIN " LAF  ATILMAKTAN MUAF " OLDUKLARI  ANLAŞILIYOR..."  (Milliyet:9.2.2002)
                                                

 

 

                                              Başörtüsünde buluşan yollar

Peder Gabrial Bishoy gibi Hindu din adamları da çözümün saygı ve hürmet telkin eden Müslüman kadının kıyafeti, başörtüsünden geçtiğini söylüyorlar. Teşhiste birleşiyorlar. Madoray Edhinam adlı Hindu din adamı Hindu kadınların Müslüman hemcinslerine özenmesini ve onlar gibi başlarını ve vücutlarını tamamen örterek ırz düşmanlarının tasallutuna maruz kalmaktan kaçınmalarını ve kurtulmalarını istemiştir (http://www.almokhtsar. com/node/100147 ) Milli Gazete’de 18 Mayıs 2012 tarihinde ‘Hıristiyan kadınların rol modelleri’ başlıklı bir makale kaleme almıştık.  Burada diğer dinlerin, İslam’daki kılık kıyafet meselesine olan gıptasını anlatıyoruz. O yazıdan bazı satırları tekrar paylaşalım: " Peder Gabriel Bishoy’un son çıkışı o kadar şaşırtıcı ki, insan ne diyeceğini bilemiyor. Giyim kuşam adabına riayet eden Müslüman kadınların Kıpti kadınlara rol modeli olduğunu ve Kıpti ve Hıristiyan kadınlardan Müslüman kadınları örnek almalarını ve giyimde kuşamda onları taklit etmelerini salık veriyor."  ( Mustafa Özcan: Milli Gazete:05 Ocak 2013


 

                                                    BİR  TESETTÜR  HİKAYESİ
 Uzun beyaz elbisemle ve iki-üç santim uzunluğundaki siyah saçlarımla bir öğle sonrası sokakta yürüyordum ve kamyon şoforleri ıslık ve bağırmalarıyla beni rahatsız etmişlerdi. Kendimi yenilmiş hissettim.Kuaför salonundan daha şimdi çıkmıştım. Saçlarımı bir erkek gibi kestirmiştim.Kuaför kestiği her tutamdan sonra kendimi nasıl hissettiğimi soruyordu.Korkmamıştım, ama bir organımın kesiliyor olduğu hissine kapılmıştım.Hayır; bu, herhangi bir saç kesimi değildi.Saç kestirmekten çok daha fazla şey ifade ediyordu. Saçımı kestirerek, erkeksi bir şekilde görülmeye çalışmıştım. Dişiliğimi imha etmek istemiştim. Yine de, bu, bazı erkeklerin bana bir cinsel meta olarak davranmasını engellememişti.Yanılmıştım. Problem, benim dişiliğim değildi. Problem, cinselliğim, daha doğrusu, bazı erkeklerin genetiğimden yola çıkarak bana yakıştırdıkları bir cinsellikti.Bana karşı, benim gerçekten kim olduğuma göre davranmıyor; kendilerinin beni gördükleri üzere davranıyorlardı.Peki, ben kim olduğumu bildikten sonra, onların beni nasıl gördüklerinin önemi var mıydı? Evet, vardı. Kadınları sadece cinsel meta olarak gören erkeklerin genellikle onlara karşı saldırgan bir tavır sergilediğine, meselâ tecavüze yeltendiklerine veya dövdüklerine inanıyordum. Cinsel taciz ve saldırı, sadece korkum da değildi; aynı zamanda başıma gelmiş şeylerdi bunlar. Bir keresinde tecavüze uğramıştım.Bana saldıran erkekler yüzünden yaşadıklarım, bende öfke ve hayal kırıklığına sebep olmuştu. Bana yönelik bu şiddeti nasıl durdurabilirdim? Erkeklerin beni bir kadın olarak değil de, bir cinsel meta olarak görmelerini nasıl engelleyebilirdim? Bu ikisini eşit görmelerini nasıl durdurabilirdim?Başıma gelenlerden sonra hayata nasıl devam edebilirdim?Yaşadıklarım, beni kimliğimle ilgili sorularla başbaşa bırakmıştı.Sadece Çin kökenli Amerikalı kadınlardan bir başkası mıydım ben? Önceleri kimliğim konusunda bir karara varmam gerektiğini düşünürdüm.Şimdi ise, kimliğimin sürekli değiştiğini farkediyordum.

                                                                 ÖRTÜNME TECRÜBEM
 Bu noktada özellikle eğitici olan bir tecrübem, bir gazete projesinin bir parçası olarak Crenshaw Bulvarında üç Müslüman erkekle birlikle bir Müslüman kadın olarak ‘giyinerek’ dolaştığım zaman gerçekleşti.Beyaz, uzun kollu pamuklu bir gömlek, kot, spor ayakkabısı ve Müslüman bir bayandan ödün aldığım çiçekli ipek bir başörtüsü giyinmiştim. Kendimi sadece Müslüman kadın görünümünde görmüyor, öyle de hissediyordum.Tabiî ki, gerçekte hep mesture olmanın neler hissettirdiğini bilemezdim, çünkü İslâmî bir eğitim almamıştım.Yine de, insanlar beni Müslüman kadın olarak algıladılar ve bir cinsel obje olarak görüp bana karşı sarkıntılıkta bulunmaya yeltenmediler.Erkeklerin bakışlarını, daha önceden olduğu gibi,üzerimde hissetmedim. Tamamen örtünmüş vaziyetteydim; yalnızca yüzüm görünüyordu.İçeride kibar bir zenci Müslüman bana ‘kardeş’ diye hitap etti ve nereden geldiğimi sordu.Ona aslen Çinli olduğumu söyledim. Hangi milletten olduğumun onlar için pek önemli olmadığını farkettim.Aramızda bir tür yakınlık vardı, çünkü beni bir Müslüman olarak görmüştü. Ona gerçeği nasıl söyleyeceğimi bilemedim, çünkü gerçekte öyle olup olmadığımdan emin değildim.
Aynı kıyafetle Afrika mücevherleri ve mobilyaları satan bir mağazaya girdim. Orada bir başka beyefendi bana Müslüman olup olmadığımı sordu.Nasıl cevap vereceğimi bilemediğimden, sadece bakıp gülümsedim.Karşılık vermemeyi tercih ettim.

                                     ÖRTÜLÜ OLMAM BAŞKALARININ BANA KARŞI TUTUMUNU DEĞİŞTİRDİ
Mağazanın dışında, birlikte olduğumuz Müslümanlardan birine, “Ben Müslüman mıyım?” diye sordum. Bana, aslında nefes alan ve teslim olan herşeyin öyle olduğunu izah etti. Müslüman olmuş olabileceğime, ama bunu bilmediğime hükmettim.Kendimi o şekilde isimlendirmemiştim henüz.İslâm hakkında, Müslüman olduğumu söyleyecek kadar bilgim yoktu.Günde beş vakit namaz kılıyor değildim, camiye gidiyor, oruç tutuyor değildim, sürekli başımı örtüyor değildim. Yine de, bütün bunlar, Müslüman olmadığım anlamına gelmezdi.Bunlar, içeride olanın dışarıya doğal yansımaları idiler.Gördüm ki, kendi içimde nasıl olduğum, örtülü veya örtüsüz olmamla değişmiyor.Ama, örtülü olmam, başkalarının benim hakkımdaki algılamalarını değiştiriyor.Diğerleriyle olan ilişkilerinizde kendi imajınızın oluşmasını sağlıyor.

                                                             UYDURMA VE KASITLI BİR BAKIŞ AÇISI
Ben, erkeklerden saygı aradığım için, örtünmeyi bilinçli olarak seçtim. Önceleri, Kadın Araştırmaları bölümünde okuyan ve de düşünen bir kadın olarak, örtünmenin bir zulüm olduğunu savunan Batılı görüş açısını benimsemiştim.
Yaşadığım bu tesettür tecrübesinden ve tesettür üzerinde daha da düşündükten sonra, bu görüşün uydurma, kasıtlı, ard niyetli bir bakış olduğu sonucuna vardım.Kadın kendisi ikna olarak ve anlayışla tesettüre yöneltildikten sonra, tesettür hiç de zulüm filan değildi.O gün kendi tercihimle örtünmüştüm ve, hayatımda kendimi en ziyade özgür hissettiğim tecrübe oydu.Şimdi, kadın olmanın alternatiflerini görüyorum.Giyim tarzımın, başkalarının bana karşı tavırlarını belirlediğini keşfettim. Realitenin bu olması beni üzüyor. Bu, kabul ettiğim bir realite fethedilmektense, fethetmeyi tercih ettim.Gördüm ki, tesettür ile örttüğüm kadınlığım değil, cinselliğim idi.Cinselliğimin örtülmesi, diğerinin özgürlüğüne imkân tanıyordu.
         Bu yazı, Los Angeles’taki Kaliforniya Üniversitesi’nin (UCLA) Müslüman Öğrenciler Derneğinin haber dergisi Al-Talib’de Ekim 1994’te yayınlandı. (O tarihte Kathy Chin, üniversitenin Psikobiyoloji ve Kadın Araştırmaları bölümünün son sınıf öğrencisiydi
 

                                        Çıplaklık, mahremiyet ve örtünme performansları
 
Bedenin mahrem olması demek, sahibinin dışında kimsenin onun üstünde istediği gibi tasarrufta bulunamaması demektir. Beden ancak mahremiyeti olduğunda kendisini biyolojik bir yığından ya da sokaktaki bir taş parçasından farklı kılma imkánına sahip olur. Bu anlamda mahremiyet, siyasal/toplumsal alandaki temel varoluş koşuludur ve örtünme, mahremiyeti tesis etme minvallerinden biridir.                          
BAZILARIMIZIN niçin başörtüsü taktığını, başörtüsünün dinin bir emri olup olmadığını tartışmadan önce hepimizin niçin örtündüğümüzü sorgulamamız gerekiyor. Yani başörtüsü takmasak da niçin bedenlerimizin belli kısımlarını örtüyoruz? Asıl soru budur.Her ne kadar bedenlerimizi örtmemizin pek çok sebebi olsa da (güneşten ve soğuktan korunmak, görünüşümüzü estetize etmek, sahip olduğumuz kimliği yansıtmak, iktidar sahibi olmak, belli ahlaki kurallara uymak, utanmak, vs) en önemli sebep mahremiyete duyduğumuz ihtiyaçtır. Örtünmenin asıl performansı bedenin mahrem olduğunu göstermesidir.Bedenin mahrem olması demek, sahibinin dışında kimsenin onun üstünde istediği gibi tasarrufta bulunamaması demektir. Mahrem bir bedene istenildiği gibi dokunulamaz, bakılamaz, işkence yapılamaz.
Dolayısıyla beden ancak mahremiyeti olduğu takdirde kendisini biyolojik bir yığından ya da sokaktaki herhangi bir taş parçasından farklı kılma imkánına sahip olur.Bu anlamda mahremiyet, siyasal/toplumsal alandaki temel varoluş koşuludur ve örtünme mahremiyeti tesis etme minvallerinden biridir. Hatta kötü bir retorikle şöyle de söylenebilir: Örtünüyorum o halde varım!
Ya çıplaklar kampında?
Örtünmenin evrensel bir pratik olduğunun da altını çizmek gerekiyor. Bilinen bütün toplumlarda, değişen ölçü ve biçimler içinde, örtünme pratiğinin ve dolaysıyla da belli bir mahremiyetin tesis edildiğini antropolojik çalışmalar sayesinde biliyoruz. Hans Peter Duer, Afrika’nın yerli kabilelerindeki, Amerika’nın çıplaklar kampındaki, Japonya’nın kadın hamamlarındaki ‘çıplak’ kişilerin de ya cinsel organlarını ya da onların uyarılmış hallerini örttüklerini, sakladıklarını, gizlediklerini; çıplak olmalarına rağmen şehvetli ve tacizkar bakışlardan bedenlerini muhafaza etmeye, çıplak da olsa bedenlerinin mahrem olduğunu tasdik etmeye çalıştıklarını anlatmaktadır. Çıplak bir bedenin hiçbir mahremiyetinin kalmadığı, onun üzerinde isteyenin istediği gibi tasarrufta bulunabileceği iddia edilemese, onu, bir metaya, bir et parçasına, bir biyolojik yığına indirgeyen şehvetli bakışlardan neyin muhafaza edeceği ve onun mahremiyetinin hakiki anlamda nasıl tesis edileceği sorularının da ayrıca cevaplanması gerekmektedir.
Mahremiyet tesisi/teşhiri
Sanıldığı gibi, çıplaklığın sıradanlaştığı topluluklarda, bedenlerin bir şehvet nesnesi olmaktan kurtulması gibi bir durum da söz konusu değildir. Mesela pek çok yerli kabilede kadınların açıkta olan göğüslerine bakılması, çıplaklar kampında da başkalarını tahrik edebilmesi ihtimalinin yüksek olmasından ötürü kişilerin herkesin gözleri önünde soyunması yasaktır. Aynı türden yasakları içinde yaşadığımız toplumda da müşahede etmekteyiz. Plajlar bu bahsin en iyi örnekleridir. Buralarda bikiniyle gezmek serbest olmasına rağmen iç çamaşırıyla gezmek yasaktır, ayıptır. İç çamaşırı da bikini de (ya da külot da, mayo da) aynı yerleri örtmelerine rağmen aralarında bir farkın oluştuğu yani birisinin mahremiyeti tesis ettiği, diğerininse bedenin mahrem halini teşhir ettiği düşünülmektedir. Bu da demektir ki bedenin mahremiyetinin tesis edilmesi için sadece onun mahrem kısımlarının örtülmesi yeterli değildir; örtünme biçimi ve türü de bu anlamda belirleyici bir özelliğe sahiptir. Fakat aralarındaki bu farkın nasıl meydana geldiği, iç çamaşırının tesis etmeye gücünün yetmediği mahremiyeti, bikinin hakikaten tesis edip etmediği sorusuna lehte bir cevap vermek rasyonel olarak imkánsızdır.
Seküler örtünme biçimleri
Diğer taraftan çıplak olmak ya da mahremiyeti kaybetmek için çırılçıplak olmaya da gerek yoktur. Göğüslerinin mahrem olduğunu düşünen ve bu yüzden bunları örten bir kişinin göğüsleri açıldığı zaman kendisini çıplak hissedecek, göğüslerini örtmek suretiyle tesis ettiği mahremiyet yok olacaktır. Aynısı, saçlarını mahrem olarak gören bir kişi için de geçerlidir. Zaten pek çok başörtülü kız öğrenci, mevcut yasaklar sebebiyle başlarını açtıkları zaman kendilerini çıplak hissettiklerini söylemişlerdi. Dolayısıyla, bir kişinin göğüslerini zorla açmak ne kadar korkunçsa saçlarını da zorla açmak o kadar korkunçtur.
Sınır nerede?
Bu noktada şöyle bir sorunla karşı karşıyayız: Örtünmenin mahremiyeti tesis etmek gibi oldukça ciddi bir performansının olmasına rağmen kendisinin toplumdan topluma değişiyor olması, dolayısıyla bedeninin hangi kısmının nasıl örtülmesi gerektiği sorusuna dünyevi/seküler bir boyutta evrensel bir cevabın verilememesi, neticede hem örtünmenin performansını hem de egemen iktidarın ona dair yapacağı hukuki düzenlemeleri şüpheli hale getirmektedir.
Başka bir ifadeyle, bedenlerimizi mahrem kılmak amacıyla örtünüyoruz fakat nasıl bir örtünme biçiminin ve ölçüsünün tam ve hakiki bir mahremiyeti tesis edeceğini (seküler bir boyutta) ne biz biliyoruz ne de hukukçular biliyorlar. Niçin televizyonda kadınların göğüslerini teşhir etmelerini sansürlüyoruz da göbeklerini teşhir etmelerini sansürlemiyoruz, ya da niçin öğrencilerin saçlarının örtülmesini yasaklıyoruz da boyunlarının örtülmesini yasaklamıyoruz, kesinlikle belli değildir. Başörtüsünün yasaklanmasını vazedenlere sorulması gereken asıl soru, saçı açtıktan sonra nerenin niçin örtülmesi gerektiği olmalıdır. Yani başörtüsünü yasaklayanlar, bedenin mahremiyetini kazanması için başörtüsüne gerek olmadığını, bedenin filanca kısımlarının örtülmesiyle de tam ve hakiki bir mahremiyetin tesis edilebileceğini, yani başını açması gereken kızın niçin göğüslerini kapatması gerektiğini izah etmeleri gerekmektedir. Göğüsler ve saç arasındaki hiyerarşiyi yaratan, saçı teşhir edilebilir göğüsleri teşhir edilemez kılan nedir? Ya da boynu teşhir edilebilir göğüsleri teşhir edilemez kılan nedir? Ya da dekolteyi teşhir edilebilir göğüsleri teşhir edilemez kılan nedir?
Mahremiyet siyasaldır
Bütün bu soruları hayatları boyunca hiç sormamış, sorduklarında da cevap verememiş olanlar, kendi ileri sürdükleri örtünme biçim ve ölçülerinin şehvetli ve tacizkar bakışları engelleyememelerinin temel sebebini eğitimsizlikte görmektedirler. Hálbuki onların talep ettikleri eğitim tam da ruhun ve arzunun disipline edilmesiyle alakalıdır. Kişilerin içine kadar işleyebilen, ‘arzu etme, şehvetlenme!’ diyen bir otoritenin vücut bulması istenmektedir. Totaliteryanizmin en ağır biçimi, kişilerin içlerini (duygularını, isteklerini, arzularını, hazlarını, şehvetlerini) bile ele geçiren bir totaliteryanizmdir.
İşin garibi böyle bir totaliteryanizm, kadınların özgür olabilmeleri, özgürce mini etek giyebilmeleri için yani tam da özgürlük için istenmektedir. Örtünmenin toplumsallaşma süreçleri içinde işgal ettiği merkezi rol, bizleri onun siyasal bir işlevinin de mevcut olduğunu tasdik etmeye sevk eder. Zira toplumsallaşma süreçleriyle siyasallaşma süreçleri eş-zamanlı süreçlerdir.
Siyaset ve örtünme
Siyasetin ve siyasal ilişkilerin var olabilmesi için öncelikle (bedenin) mahremiyetin tesis edilmesi ve onun emniyet altına alınması gerekir. Bedenin mahrem olduğunu tasdik etmeye yönelik bütün tertibatlar en geniş anlamıyla siyasaldırlar. (Başörtüsü takarak ya da takmayarak) Örtündüğümüzde ve bu suretle bedenlerimizin mahrem olduklarını tasdik ettiğimizde bizzat siyasal bir eylem yapmış olmaktayız. Dolayısıyla başörtüsüne (ya da türbana) siyasal bir simge olmasından ötürü karşı çıkanların tezleri teorik açıdan tamamen çürüktür. Bu türden bir tezin müdafaasını yapanlar, siyasetin ne olduğunu, sınırlarının nereye kadar vardığını açıklayamadıkları gibi örtünmenin toplumsal ve siyasal işlevini de gözden kaçırmaktadırlar.
Beden en kárlı meta
Siyasi olan ve olmayan arasındaki muğláklık, bedenin örtülmesi gereken kısımlarının muğláklığıyla birleşmekte ve ortaya çok daha muğlák bir durum çıkmaktadır (!). Kaldı ki başörtüsü hakikaten bu kişilerin iddia ettikleri minvalde siyasal bir simgeyse bile başörtüsüz olmak da başörtüsünün simgelediği siyasi ideolojiyi reddeden bir siyasi simgedir de demektir.
Lakin kimse bu nokta üzerinde durmamakta, başörtüsüzlüğün bir nötrlüğe tekabül etmesinin mümkün olup olmadığını sorgulamamaktadır. Bütün bunların yanında, bizlerin örtünme ya da örtünmeme biçim ve ölçülerimiz, içinde yaşadığımız tüketim merkezli iktisadi yapıyla olan ilişkilerimizi de belirlemektedir. Mümkün olduğunca her şeyi metalaştırmaya ve bu suretle kárını azamileştirmeye çalışan kapitalist iktisat için beden en karlı meta haline gelmiştir. Bedenin seyirlik bir nesne, bir meta haline gelmesi, onun belli bir örtünme me biçimi ve ölçüsü içinde teşhir edilmesiyle mümkün olmaktadır.
Örtünme performansları
Araba fuarlarının, pek çok yarışma programının ve tirajı yüksek gazetelerin artık bütün sayfalarının ayrılmaz parçası haline gelen mini etekli ve derin dekolteli mankenlerin ya da şirketlerin ‘seksi’ müşteri temsilcilerinin sırrı tam da burada yatmaktadır. Dolayısıyla örtünme biçimlerimiz ve ölçülerimizle kapitalizm ve onun metalaştırıcı libido-merkezli süreçleri arasında somut bir ilişki söz konusudur. Hülasa, başörtüsü örtünmenin bir devamı, bir parçasıdır. Örtünmenin bütün performansları başörtüsü için de geçerlidir. Onun karşısında bir tavır alırken bütün bu performansları nazar- itibara almak zorundayız.
( SÜHEYB ÖĞÜT-Star:14 Ocak 2008)

                             

   Hz Peygamber sav Efendimiz şöyle buyurdu: “Cehennem halkından iki sınıf insan var ki, ben onları görmedim: Birinci grup, ellerinde sığır kuyrukları gibi kamçılar olan, onlarla insanları dövenlerdir . İkinci grup ise: Giyinmiş fakat çıplak olan, erkeklerin kalplerini kendilerine meylettiren, vücutlarını sağa-sola eğip çalımlı yürüyen kadınlardır Onların başları Horasan develerinin hörgüçleri gibidir. Bunlar cennete giremezler, onun kokusunu bile alamazlar Oysa o koku çok ama çok uzun mesafelerden duyulmaktadır”  (Müslim : Libas ve’l- zineh hadis nr.3971)

           
        TESETTÜR DEĞİL TEZEYYÜN- SÜS- OLARAK EŞARP TAKANLAR VE TESETTÜR EMRİ İÇİN VERİLEN MÜCADELE!
                            



   NOT:BAŞÖRTÜSÜ ESKİ YAHUDİ, İSEVİ  GELENEKLERİNDE DE ELBETTE VARDI. HATTA GÜNÜMÜZDE DE RAHIBELER HALA BAŞÖRTÜLÜDÜRLER. AMA BU  BAŞÖRTÜSÜNÜN ONLARDAN ALINDIGINI GÖSTERMEZ! AKSINE YÜCE RABBİMİZİN  YAHUDİ VE ISEVİ-HIRİSTİYANLARA DA AYNI EMIRLERI- NAMAZ, TESETTÜR-  GÖNDERDİĞİNİ AMA BİR ÇOK BOZULAN EMİR- YASAKLAR ZİNCİRİ İÇİNDE BAŞÖRTÜSÜNÜN BOZULMADAN KALDIĞININ İŞARETİDİR. BU KONUDA SİTEMİZDEKİ
YAZIYA MÜRACAAT LÜTFEN !