|
İSLAM SAVAŞ HUKUKU
-Savaş'ta Bile Hukuk !-
Bizler eylemlerimizi tepki ve düşmanın tavrına göre değil,
Kur'an'a uygun yapmakla görevliyiz! Bizler Hz.
Muhammed'in sünnetine tabi oluruz. O'nun yolundan gideriz. Batı
zalim , kuralsız , acımasız , sömürgeci,...
olabilir
Ama biz Müslüman'ız. Bizi biz yapan
değerler ve uymamız gereken kurallar var. Hatta savaşta bile!
Yoksa onların yaptığını yapacak
olduktan sonra onlardan ne farkımız
kalır?
"Bizler kafirlerin değil , Peygamberimizin
sünnetine tâbiyiz !"
|
|
İSLAMİ BİR KONUDA KARAR VERİRKEN O KONU İLE İLGİLİ TÜM AYET-HADİSLER
BİR ARAYA GETİRİLİP, ÖYLE SONUCA
ULAŞMAK GEREKİR...PARÇACI,
SADECE BİR İKİ AYET'TEN HAREKETLE , BELLİ BİR KONUDA SONUCA
ULAŞMAK GAYRETİ ,
SADECE KUR'AN'A VE İSLAM'A ÖNYARGI-TAASSUP İLE YAKLAŞMANIN
İFADESİDİR ... BU
DURUMDA AMAÇ " GERÇEĞE
ULAŞMAK "
DEĞİL, ÖNCEDEN VARILAN SONUCUN KUR'AN'A SÖYLETTİRME ÇABASI OLUR KI GÜNÜMÜZDE MİSYONER VE
ONLARIN YERLİ AĞIZLARI ATEİSTLERİN YAPTIĞI
DA BUDUR.
|
İLKELERİMİZ
Kur’anın cihad(adil savaş) ile ilgili olarak belirlediği ilkeler şunlardır:
1- Haklı savaş gerekçesi ilkesi:
Kuran-ı Kerimdeki savaşın sebebi, düşmanın saldırı ve zulmüdür. Düşman
Müslümanların yurtlarını basar, hicrete zorlar, can, mal ve din ve
namus güvenliğini tehdit ederse, bu durum; savaşı zorunlu ve mecbur
kılar.Kur’ana göre, düşman güçlere karşı verilecek savaşın gerekçesinin makul
ve haklı olması gerekir. Esasen “istila”, “sömürü” ve “tecavüz” için
yapılan savaşları tanımayan İslam dini ( Bakara Sûresi, 205 ; Nisa
Sûresi,94 ; Kasas Sûresi,83 ; Şura Sûresi,41-42) savaşa ancak
:Müslümanların can ve mal güvenliğini sağlamak, hak ve hürriyetlerini
korumak, İslama ve İslam ülkelerine yönelik saldırıları önlemek
amacıyla başvurulacağını hükme bağlamış ve meşru gördüğü bu savaşı da
diğerlerinden ayırmak için ona cihad adını vermiştir.
2- Adil savaş ilkesi:
Adil savaş ilkesi, cihat fiilen başladığı zaman uygulanacak bir
ilkedir. Bu ilkeye göre, savaş sadece savaşa iştirak eden tarafa
yöneliktir. İslam’da düşmanı öldürmekten ziyada insanı kazanmak
esastır. Bu amaçla, savaştan önce düşman İslam’ı kabul etmeye çağrılır,
kabul etmezse itaat ve cizye(savaş tazminatı) teklif edilir. Bunlar
yapılmadan cihada teşebbüs edilmez. Düşmana sunulan bu gerekçeler kabul
edilmediğinde Allah’tan yardım dilenerek savaşa girilir.Savaşa girildiğinde, Müslümanlar, “adil savaş ilkesi”ne göre adım atmak
zorundadırlar. Bu ilkeye göre, savaşta vurulacak hedef sadece düşman
askerleridir. Savaş sırasında çocuklar, kadınlar, yaşlılar, yatalak
hastalar, mecnunlar, sakatlar öldürülemez. Savaşa iştirak etmeyen din
adamlarına ve ihtiyarlara silah çekilmez, savaşa katılmayanlar (esnaf
ve çiftçiler gibi sivil halk) katledilemez (Bakara Sûresi,191).Savfan İbnu Assal (r.a) anlatıyor : “Resulullah (a.s.m) beni seriyyede savaşa gönderdi.Yola çıkarken şu talimatı verdiler :“Allah’ın adıyla, ALLAH YOLUNDA YÜRÜYÜN.Allah’ı inkar edenlerle
savaşın, işkence yapmayın, ahdinizi bozmayın. ganimeti çalmayın,
çocukları öldürmeyiniz”
( Müslim, Cihad 3,(1731), Tirmizi, siyer
48,(1617) Ebu Davut, Cihad 90, (2612,2613)
3- Savaşta aşırı gitmemek ilkesi:
İslam, savaş halinde bile, insanî değerlere itibar eder. Savaş anında,
dehşet ve vahşeti sergileyen şiddetli hiddetleri mutedil hale getirir.
Savaşta bile ölçüyü kaçırmamayı bir temel prensip olarak kabul eder.
İslam, aşırı ve haddi aşan tavırlara karşı müeyyideler getirmiştir. Bu
nedenle, İslam hukukunda saldırıya ancak misli ile mukabele edilir;
aşırı gitmek suçtur.Kur’an-ı Kerim, düşmanla yapılan yüz yüze savaşta bile, aşırı
gidilmesini yasaklar. Bu husus, şu ayet-i kerime ile beyan burulmuştur:
“Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın.Sakın aşırı
gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez” (Bakara Sûresi,190)Nitekim bir başka ayette de şöyle buyrulur:“ Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın.
Allah’tan korkun ve bilin ki Allah müttakilerle beraberdir” (Bakara
Sûresi, 194)
4- Sulh ve barış ilkesi:
İslam, düşman tarafından teklif edilen sulh ve barış anlaşmalarına
karşı barış ve sulh ile mukabele etmeyi prensip olarak kabul eder(Enfal
Sûresi,61,62,63 ; Hucurat Sûresi,9). Kur’an “Sulh (daima)
hayırlıdır”(Nisa Sûresi,128) mesajı ile bütün dünyaya bu hakikati 1400
seneden beri duyurmaktadır. “Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse,(şunu
iyi bilin ki)Allah gafur ve rahimdir”(Bakara Sûresi,192) ayeti ile
“Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı
yoktur”(Bakara Sûresi,193) ayeti de sulhun önemini vurgulamaktadır.
5-
Esirlere iyi muamele etme ilkesi:
İslam, esirlere iyi muamele edilmesini emredir. Müslümanlar esirleri
yedirmekle, aç ve susuz bırakmamakla mükelleftirler. Bu görevi de Allah
rızası içi yaparlar.(Bakara Sûresi,177;Enfal Sûresi,69,70,71;Muhammed
Sûresi,4; İnsan Sûresi, 8,9,10,11,12) Şener Dilek (Prof.)
Savaş halinde yasak fİİller a) İşkence. Öldürülecek olan kimseye dahi işkence edilemez; zulüm ve işkence bütün çeşitleriyle yasaktır. b)
Savaşçı olmayanların öldürülmesi. Savaşçı, fizik bakımından
savaşabilecek kimselerdir. Bunların dışında kalanlar kasten ve doğrudan
öldürülemez. Bu cümleden olarak kadınlar, çocuklar, savaşçı sahiplerine
hizmet için gelmiş köleler, körler, dünyadan el etek çekmiş din
adamları, akıl hastaları, yaşlılar, hastalar, kötürümler vb. leri
öldürülmez. c) İnsan ve hayvanların uzuvlarının kesilmesi. d) Verilmiş söze ve yapılmış andlaşmaya aykırı hareket. e) Savaş zarureti bulunmadıkça zirai mahsullerin, orman ve ağaçların yakılması. f)
Namus ve şereflere tecavüz, zina ve gayr-i meşru münasebetler. Düşman
kadınlarının ırzına geçen sivil ve askerler zina suçu işlemiş olur ve
bunun cezasını çekerler. g) Düşmandan alınan rehineleri öldürmek. Bunlar misilleme yoluyla dahi öldürülemez. h) Ölülerin başını veya uzuvlarını kesip teşhir etmek. ı)
Katliam. Hz. Peygamber ve raşid halifeler zamanlarında savaştan sonra
esirler veya zaptolunan yerlerin ahalisi için katliam emri verildiğine
dair bir tek örnek dahi yoktur. Mekke fethini müteakip Rasulullah
(s.a.v.) bazı harb suçluları ve hainler dışında kalan düşmanlarını
affetmiştir. i) Kesin bir meşru müdafaa söz konusu olmadıkça akrabayı öldürmek. Akraba düşman saflarında olsa dahi öldürülmez. j) Çiftçi, tacir, esnaf, işadamı gibi fiilen harbe iştirak etmemiş, savaş ile ilgili olmayan kimseleri öldürmek. k) Harb esirlerini rehine almak, kalkan yapmak, onların arkasında düşmana doğru ilerlemek.
l) Bazı İslam hukukçularının açık ifadelerine göre zehirli ok kullanmak.
(Buhari, Cihad, 150 vd.; el-Benna, el-Fethu'r-Rabbânî
(Tertibu-Müsnedi-Ahmed), C. XIV, s. 61 vd.; diğer kaynaklar için bak.
Muhammed Hamidullah, İslam'da Devlet İdaresi, (trc. Kemal Kuşçu),
İstanbul, 1963, s. 166 vd. )
İSLAM'DA CİHAD
İnsanlığın aradığı
barış İslam'da mı?; Kur'an'a göre insan varlıkların en şereflisidir. Allah'ın yeryüzündeki
halifesidir. Bu nedenle insana çok önem verilmiş ve yüceltilmiştir. Bir insanı
suçsuz yere öldürmek, tüm insanlığı katletmeye denk tutulmuştur.Hz. Peygamber, gayr-i müslim
bile olsa cenazelere saygı göstermiş ve böylece insan olma sıfatının, filan dine
mensup olma sıfatından önce geldiğini göstermiştir.Diğer yandan, Müslümanların kendi dışındakilere bakışları Kur'an'daki ilkelere
dayandığından, hiçbir zaman hakimiyetleri altındaki insanları dinlerini değiştirmeye
ve Müslüman olmaya zorlamamışlardır. Bu, Kur'an'ın "Dinde zorlama
yoktur." ilkesinin doğal bir sonucu olarak görülmelidir. Böylece fethedilen bölgelerdeki insanlar hiçbir zorlamaya maruz kalmamış, aksine
cizye vergisi ödemek şartıyla din ve inançlarında serbest bırakılmışlardır.Hz. Peygamber'in şu beyanları, Müslüman idarecilere daima ışık tutmuştur:
"İnsanlara azab edene Allah da azab eder. Kim bir zimmiye (gayrimüslime)
zulmeder ve ona gücünün dışında iş yüklerse, kıyamet günü beni karşısında bulacaktır."İnanç konusunda zorlama, dinin özüne aykırı olduğundan, daha İslam'ın ilk gününden
itibaren böyle bir zorlamaya yer verilmemiştir. Bu nedenle Hz.
Peygamber'e (sav), "asıl görevinin tebliğ olduğu, insanları hidayete
erdirme olmadığı" bir ayette açıkça belirtilmiştir.Elli civarında maddeden oluşan bu yazılı vesikada: "Müslümanların
dinleri kendilerine, Yahudilerin dinleri de kendilerinedir." denilerek
Yahudilere ve
bunların müttefiklerine tam bir din hürriyeti tanınmıştır.Mekke'nin güneyinde kalan Necran bölgesi, Hicaz'ın Hıristiyanlık merkezi durumunda
idi. Hz. Peygamber Necran'lılarla yaptığı meşhur anlaşmada, onların can, mal
ve din hürriyetlerini garanti ettiği gibi, mabedlerine ve din adamlarına da
tam bir dokunulmazlık tanımıştır.(Prof.
Dr. İbrahim Özdemir, Müslümanın İnsanlarla Kardeşliği)
"Sizinle
savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin.
Elbette Allah, aşırı gidenleri sevmez.Onları, bulduğunuz yerde öldürün
ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten
beterdir. Onlar, size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram
yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla
savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir. Onlar, (savaşa) son
verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır
esirgeyendir. (Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah’ın
oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm
yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur."
(2 Bakara Suresi , 190-193)
Bu
ayetlerden anlaşıldığı gibi savaş ancak savaşanlara karşı yapılır.
Üstelik bu savaşta aşırılığa gidilmemesi için Allah, inananları
uyarmaktadır. Savaş esnasında karşı taraf savaşa son verip aman
dilerse, Müslümanlar buna uyar ve savaşa son verirler. Kuran’da savaşın
ancak savunma amaçlı olduğunu yukarıdaki ayetlerde görmüştük. Bunun
dışında saldırı olduğunda ise Allah Müslümanların bu saldırganlığa
karşı cevap vermelerini ve tüm güçleriyle bu saldırganlarla
savaşmalarını ister. Tevbe suresindeki ayetler şöyledir:
"
Yeminlerini
bozan, elçiyi (yurdundan) sürmeye çabalayan ve sizinle ilk defa
(savaşa) başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Korkuyor musunuz
onlardan? Eğer inanıyorsanız, kendisinden korkmanıza Allah daha
layıktır. Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle
azarlandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer
versin, mü’minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun. Ve
kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder.
Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (9 Tevbe Suresi, 13-15)
Savaşta
kararlı ve güçlü olmanın hem savaşın daha çabuk bitmesini sağlayacağı,
hem de muhtemel savaşlar için caydırıcı bir örnek oluşturacağı açıktır.Saldırganlara karşılık vermek ve onları bu hareketlerine pişman etmek
sonuçta barışı korumak için en doğru yol olacaktır.Bunun dışında bir de Allah, Müslümanlardan zayıf bırakılmış, eziyet
gören, muhtaç insanlar için yine onları koruma amaçlı savaşa izin
vermektedir:
"
Size
ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu
ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahip) gönder, bize
katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan
zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?"
(4 Nisa Suresi, 75)
Bu
tür bir savaş da şiddetten değil aksine merhametten doğmaktadır.
Zalimliğe karşı İslam, mazlumu kuşatıcı ve koruyucu olunmasını
inananlara öğütler. Barış durumunda ise Allah, iman edenlerden iyiliği
ve adaleti ister. Burada amaç savaşa karşı barışın korunup muhafaza
edilmesidir:
"
Allah, sizinle din konusunda
savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan
ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet
yapanları sever. "
(60 Mümtehine Suresi, 8)
Karşınızdaki
grup hangi dinden olursa olsun eğer barış içinde yaşamak istiyorsa,
bunlara karşı inananların yaklaşımı Kur’an’a göre sadece dostane bir
yaklaşım olabilir. Dolayısıyla bu ayetler bir bütünlük içinde okunup
değerlendirildiğinde ortada bir çelişki yoktur.
Harpte maksat ne olmalIDIr?
Bu sorunun cevabını iki maddede özetleyebiliriz: “Bize saldıran yahut saldırıya hazırlanan düşmana karşı kendimizi
müdafaa etmek” ve “ Zâlim devletlerle savaşarak, insanlığa hürriyet ve
hidayet yolunu açmak.” “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara Sûresi, 256) Ancak, Cennet yolunu zorla
kapamak isteyenlerle de savaşmak gerekir. Eğer birtakım insanların hak
ve hakikate ermesine bir başka grup engel oluyorlarsa bunlarla savaş
etmek de cihattır. Bunda başarı sağlandıktan sonra kişi inancında
serbest bırakılır. Dilerse İslâm’ı kabul eder, dilerse kendi dininde
yaşamaya devam eder. İkinci yolu tercih ederse cizye verir. Bu vergi,
savaşlara katılmamanın ve İslâm ülkesinde her türlü can ve mal
güvenliği içinde yaşamanın bedelidir.Elmalılı Hamdi Yazır, savaşı, “harb-i ıslâh ve harb-i ifsad” diye ikiye
ayırır ve müminlere emredilen harbin “ıslâh harbi” olduğunu beyan eder.
Cihada çıkan müminleri de “azaba istihkak kesbetmiş bir kavme azab-ı
Hakk’ın tatbikine memur bir el” olarak görür.O halde, savaşı bir ibadet anlayışıyla yapmak ve bu ibadetin kaidelerine de en ince teferruatına kadar uymak gerekiyor:“Antlaşma yaptığınızda Allah’ın ahdini yerine getirin.” (Nahl Sûresi,
91) emrine uyulacaktır. “Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın.
(Allah’ın koyduğu) Sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları
sevmez.” (Bakara Sûresi, 190) fermanına kulak verilecek, his ve hevese
kapılmaktan, aşırı gitmekten sakınılacaktır.Kadın, çocuk, ihtiyar gibi harbe
iştirak etmeyenlere ilişilmeyecektir.
( Mehmet Kırkıncı )
Kur’an-ı Kerimde “o müşrikleri nerde bulursanız öldürün” hükmü var mıdır?
Soruda bildirilen hüküm, savaşla ilgili hükümlerin yer aldığı Tevbe Sûresinin 5. ayetinin bir parçasıdır.Bilindiği üzere, Kur’an-ı Kerim
bir defada bir kitap olarak indirilmemiş, olaylara göre 23 yıl zarfında gelmeye
devam etmiştir. Burada söz konusu olan, Hz. Peygamberin ve ilk müslümanların
müşriklerle savaş halidir.Nasıl ki, bir devlet teröristlere şöyle bir ültimatom
verebilir: “Size dört ay müddet. Ya bu müddet zarfında teslim olursunuz, ya
da görüldüğünüz yerde öldürülürsünüz .”
Onun gibi, Tevbe Sûresinin ilk ayetlerinde belirtildiği üzere,
müşriklere dört ay süre verilmiştir. Bu müddet zarfında onlara ilişilmeyecektir.
Fakat eski hallerine devam ederlerse, ölüm fermanı söz konusudur. “Onları
nerede bulursanız öldürün” mealindeki ayetin son kısmı “Allah
Gafur ve Rahimdir’’ diyerek biter. Bununla “Allah bağışlayıcıdır,
merhamet edicidir. Siz de öyle olun” mesajı verilmektedir. Bir sonraki
ayette ise şöyle denilir:
“Eğer müşriklerden biri eman ile sana gelirse ona eman
ver. Ta ki Allah’ın kelamını dinlesin. (Müslüman olmazsa) sonra onu güven içinde
bulunacağı bir yere ulaştır. Çünkü onlar bilmeyen bir kavimdir.”
Bu ayette, müşrikler hakkındaki ilahi rahmetin eserlerini açıkça
görmek mümkündür. Demek ki, müşriklere bu dinin güzelliğini görmek, Allahın
kelamını dinlemek fırsatı verilmelidir. Çünkü onlar, bu dini bilmeyen bir toplumdur.
Onlardan bu şekilde gelenler, İslam beldesinde emniyet içerisinde yaşarlar,
gezerler. Müslümanların hallerini gözlemlerler, neticede İslama
girmeyebilirler. Kabul etmediğinde “Sen müşriksin” denilip
öldürülmez, emniyet içinde vatanına dönmesine yardımcı olunur.
Şadi Eren
(Doç Dr.)
Kur’anı
Kerimde “O müşriklerle hiçbir fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle
Allah’ın oluncaya kadar savaşın” deniliyor.
(Enfal Sûresi, 39) Ayetin
ikinci kısmının inanç hürriyetine uygun düşmediği iddiasına ne
dersiniz?
Öncelikle şunu ifade edelim: İslam dininin, Müslümanlarla
anlaşma yapan hariçteki kâfirlere ve yine bir İslam ülkesinde yaşayıp cizyesini(vergisini)
veren gayr-ı Müslimlere hayat hakkı tanıması gösteriyor ki, söz konusu ayet-i
kerimeyi din hürriyetine bir engelmiş gibi yorumlamak gerçeğe aykırdır. İslâm'da,
sözünü ettiğimiz bu iki gurup gayr-i Müslim ile sulh içinde yaşamak esastır.Onlarla savaşılmaz, onların hakkı muhafaza alındadır.Bu ayet-i kerime, müslümanlara iki büyük hedef göstermiştir:
1-Fitnenin (her türlü kaos ve kargaşanın) kökünü kazımak.
2-Allah’ın dinini hakim kılmak.
Bunlardan birincisi, evrensel bir barış demektir. Yani, bütün
insanların huzur ve emniyet içinde yaşayabileceği bir vasat meydana getirilmelidir.
Öyle ki, gayr-i müslim bir devlet, başkasına zulüm etse, bu fitneyi def için
mazlum devlete yardım edilebilmelidir.Şu ayet, bu manayı teyit eder:“Size ne oluyor ki, ‘ey Rabbimiz, bizi halkı zalim
olan şu memleketten çıkar. Bize, tarafından bir sahip gönder. Bize katından
bir yardımcı gönder’ diyen erkek-kadın ve çocuklar için Allah yolunda savaşmıyorsunuz?’’
(Nisa Sûresi,75)
Tarihin hemen her devrinde, dünyanın değişik yerlerinde ayette
tasvir edilen manzarayı görmek mümkündür. Bir takım erkekler, kadınlar ve çocuklar
zulme uğratılmakta, mağdur edilmektedir. Hayatı işkenceye çevrilen bu insanlar
“Ey Rabbimiz, bizi bu zalimlerden kurtar!” diye yalvarmaktadır.
İşte, bu insanların kurtarılması için mücadele verecek kimseler çok ulvi bir
cihad yapmış olacaklardır.“Allah’ın dinini hakim kılmak.” hedefinin
ise, soruda ifade edildiği şekilde anlaşılmaması gerekir. Zira, bir başka ayette
açıkça “Dinde zorlama yoktur.” denilmiştir. (Bakara Sûresi,
256) Dinde tebliğ vardır. Peygamberimiz hiç bir insanı zorla İslâma sokmamıştır.
Zaten öyle bir şey insan tabiatına aykırıdır. Silah zoruyla din değiştiren birisi
gerçekte asıl dinini devam ettirir.Hem peygamberimiz devrinde, hem de sonrasında müslümanlar diğer dinlerin mensuplarına tam bir din ve inanç hürriyeti tanımışlardır.
Osmanlı devletinin başkenti olan İstanbul’da kilise ve havraların günümüze kadar
gelmesi, Balkanlarda 400 yıl süren Osmanlı idaresi zamanında Hıristiyan halkın
dinlerini rahatça yaşaması İslâmdaki din ve inanç hürriyetini açıkça ortaya
koyarlar.“Dinin bütünüyle Allah’ın olması”, sadece Allah’a ibadet edilmesi
manasını ifade eder. O halde, bütün insanların ancak Allah’a ibadet etmeleri
bir müslümanın en büyük gayesi olmalıdır. Bu ayette, buna engel olan müşriklerle
cihat etmek ve tevhit inancı önündeki bütün engelleri kaldırmak müslümana gaye
olarak gösterilmiştir.
Şadi Eren (Doç Dr.)
“Sizinle savaşanlarla sizde Allah yolunda savaşın.
Haddi aşmayın. Allah haddi aşanları sevmez.”
( Bakara Sûresi, 190)
Ayette şu gibi hususlara dikkat çekilmiştir.
1- “Sizinle savaşanlarla savaşın.” Yani, sizinle savaşmayanla
savaşmayın. Nitekim Hz. Peygamber, komutanlarına “kadınları, çocukları, yaşlıları,
mabetlerde kendini ibadete verenleri öldürmemelerini sıkı sıkıya tembih etmiştir.
2- Yapılan savaş “fi sebilillah” yani “Allah yolunda” olmalıdır.
Başkaları yeni ülkeler ele geçirmek, hammadde kaynaklarına sahip olmak gibi
gayelerle savaşıyor olabilirler. Fakat bir müslüman ancak Allah yolunda savaşır.
Yani, yeryüzünde zulmün, fitnenin, kaosun önüne geçmek gibi gayelerle mücadele
eder.
3- Savaş esnasında veya sonrasında haddi aşmak, taşkınlık yapmak
caiz değildir. İslamiyet, öldürürken de güzel öldürmeyi emreder. Mesela, işkenceyle
öldürmek veya kulak-burun kesmek gibi taşkınlıkları yasaklar.
Bir başka ayet-i kerimede ise şöyle buyrulur:“Size ne oluyor ki, ‘Ey Rabbimiz, bizi halkı zalim olan şu memleketten
çıkar. Bize, tarafından bir sahip gönder. Bize katından bir yardımcı gönder’
diyen erkek-kadın ve çocuklar için Allah yolunda savaşmıyorsunuz?’’
(Nisa Sûresi,75)
İslamda asıl olan savaş değil, barıştır. Fakat insanlara
zulmedilmesi veya bir devletin başkasına saldırması gibi durumlarda savaş söz
konusudur. Böyle bir durumda İslam savaşa izin verir. Yoksa, dünyada hiç savaş
yokken İslam böyle bir şey ihdas etmiş değildir. İslamı savaş dini olarak görenler,
kendi tarihlerine baktıklarında tarihlerinin hemen her dönemlerinde savaş olduğu
realitesiyle karşı karşıya geleceklerdir. Dolayısıyla, İslamda savaş hükümlerinin
olması İslam için bir eksiklik olmayıp, bilakis bir kemaldir. Zira ayetlerde
ve hadislerde bildirilen hükümlerde, savaş gibi kaçınılması mümkün olmayan bir
realite, bedevi-vahşi bir görüntüden çıkartılıp medeni- insani bir şekle getirilmiştir.Şadi Eren (Doç Dr.)
"
Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürünüz;
onları yakalayınız; onları hapsediniz ve onları her gözetleme
yerinde oturup bekleyiniz. Eğer tövbe eder, namazı dosdoğru
kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest
bırakınız. Allah affeden ve merhamet edendir."
Tevbe sûresinin ikinci âyetinde verilen dört
aylık müsaadenin bu aylar olup olmadığı tartışılmıştı. Kur'ân
gelmeden önce Arap geleneğinde savaşın yasaklandığı aylar
vardı. Kur ân bu geleneği değerlendirip söz konusu aylara
"haram aylar" adını verdi. Önceleri âdet olan bu uygulama,
Kur*ân ile hukuk haline geldi.Haram aylar Veda haccındaki
bildiride de yerini alır;Müslümanların o aylarda kimseye dokunamayacakları, Bakara
sûresinin 217. âyetinde olduğu gibi burada da hükme
bağlanmaktadır.Bakara sûresi in 194 ve 217 özele, Tevbe sûresinin dördüncü âyeti de genele hitap etmektedir.
Araplar'ın haram aylarla ilgili âdetleri, kervanların
rahatlıkla Mekke ve diğer şehirlere giderek ticaret yapmaları
için konulmuştu, fakat Kur'ân bunu insanın değerli oluşu
dolayısıyla koymuş, kan akıtmanın büyük günah olduğunu (Bakara
2/217) belirtmiştir, insanın değerinin üzerinde başka bir
değerin olmadığını ve bu değerin korunması için söz konusu
âdeti hukuklaştırarak insanlığa hediye etmiştir.
1.
"Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürünüz " Bunun anlamı her
zaman, her yerde, her müşriğin öldürülür " demek değildir.
Peki müşrikler saldırmazlık paktı olan haram aylar aktıktan
sonra mı öldürülecektir? Bu sorunun cevabını birkaç âyete baş
vurarak vermek gerekir: Enfâl sûresinin 58. âyetinde
belirtilen antlaşma\ bozarak müslümanlara ihanet edenler,
Tevbe sûresinin 4. âyetinde belirtilenlerin tersini
yapanlar, yani müslümanlarla antlaşma yaptıkları halde bunun
tersi-eksiklik
yapanlar, müslümanların aleyhinde başka toplumlara yardımda
bulunanlar kendileriyle savaşılacak olanlardır.
Bu şekilde davranan müşriklere haram aylardan sonra savaşılır ,
bu durumda onların öldürülmelerine cevaz verilir. Bu konuda
Elmalı Hamdi Yazır'ın, "haram helâl demeden onlar nerede bulunursa öldürülür" görüşü
doğru değildir. Yukarıda verdiğimiz âyetle doğrultusunda, iman
ve ibadet özgürlüklerine dokunulan, zulmedilenler;
bağımsızlıklarına saldırılan müslümanlar bunu yapmaya hak
kazanmaktadırlar.
"Yeryüzünde fitne ortadan kalkıp din tamamen Allah'ın
oluncaya kadar onlarla savaşınız. (İnkâr ve fitneden)
vazgeçerlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi
görür. Eğer yüz çevirirlerse biliniz ki, Allah sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır."
Her iki âyetin açıklanmasından varılacak neticeler şunlardır:
1.
"Yeryüzünde fitne ortadan kalkıp din tamamen Allah'ın
oluncaya kadar onlarla savaşınız." Buradaki fitnenin ne
olduğunu anlamak için Enfâl sûresinin 36. âyetine bakmak
gerekir, Mallarını, Allah yolundan insanları alıkoymak için
harcamak, bu konuda insanları ayartma faaliyetidir. Allah bu
dayatmanın, belânın, bozgunculuğun kaldırılması için savaşa
izin vermekte, hatta onu emretmektedir. Dinin tamamen Allah'ın
olmasının anlamı inanç ve din özgürlüğünün tam anlamı ile
hayata geçmesidir. Enfâl sûresinin 30 ile 34. âyetlerinde
geçen inanç ve ibadet özgürlüğüne mani olmak hem fitne hem de
insanları Allah katından koparmak anlamına gelmektedir.
"Din, sadece Allah'a ait oluncaya kadar" ifadesine Muhammed
Esed, "hiçbir cezalandırma korkusu duymadan Allah'a ibadet
edilinceye ve hiç kimse başka bir insana korku ile boyun eğmek
zorunda kalmayıncaya kadar" anlamını vermektedir (Bakara
2/193. âyete yaptığı 170. dipnot açıklaması).
İnsanların inanç ve ibadet özgürlüğünü engellemek için yapılan
bütün zorlamalar, dayatmalar insan ile Allah'ın arasındaki
ilişkileri bozduğundan hem fitne hem de zulümdür. Bu zulüm ve
fitneyi ortadan kaldırmayı Allah insanlara, yani müminlere
hedef olarak tesbit etmektedir. Özgürlükleri korumak, zulmün
alanını daraltıp kaldırmak savaşa bir sebeptir.
Müşriklerin, Hz. Peygamber'i hapsetme, öldürme veya ülkesinden
çıkarma teşebbüsleri, müminleri ibadet yapmak için gittikleri
Mescid-i Haram'dan geri çevirmeleri, Allah'ın yolundan
insanları alıkoymak için teşkilâtlanmaları (Enfâl 8/30, 34,
36) bütün bunlar inanç ve ibadet özgürlüğünü engellemek
anlamına gelmektedir. Bu da savaş sebebi olmaktadır.
2.
"Son verirlerse, şüphesiz ki Allah anların yaptıklarını çok
iyi görür." Burada neye son vermeleri istenmektedir? Ayetin
birinci bölümü bunu açıklamaktadır: Fitneye son vermek, inanç
ve ibadet özgürlüğünü engellemeyi terk etmektir. Buradaki son
verme kavramı direnmeyi bırakıp değişimi gerçekleştirmeyi
ifade etmektedir. Savaşın çıkmasından önce veya savaş anında
bu değişimi gösterir]erse, artık onlarla savaşmanın bir anlamı
kalmayacaktır. Onların değişimi gerçekleştirmek için
sergileyecekleri eylemleri Allah gözlemektedir. Bunun anlamı
onların değişiminin değerlendirmeye tâbi tutulacağıdır.
Değişim iyiden yana olacağından ilâhî değerlendirme de iyiden
yana olacaktır.( Pr. Bayraktar bayraklı
)
Savaşın gayesi -hiç şüphe yok ki- bütün insanları zorla müslüman etmek değildir;
savaş, isteyenlerin İslam'a girmelerini, istemeyenlerin ise İslam'ın
hakimiyeti altında dünya nimetlerinden istifade ederek adalet ve
hürriyet içinde yaşamalarını sağlayacaktır. İşte bu manada ve bütün
insanlığa şamil barış, refah ve mutluluk müslümanların kılıçlarının gölgesi
altında gerçekleşecektir. "Ey insanlar! Düşmanla karşılaşıp savaşmayı arzu
etmeyin, Allah'tan afiyet isteyin. Düşmanla karşılaşınca da sabır ve sebat
gösterin ve bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır." diyen hadis bu manalara ışık tutmaktadır. Yine bu hadise
göre İslam'da savaş arzu edilen, sadistçe zevk alınan bir vasıta değil,
başka çare bulunmadığı zaman başvurulan, yüce gayelere yönelik bir
vasıtadır ( Müslim, el-Cihad, 5. )
Tevbe
29 Kitap verilenlerden, " Allah’a, ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve
Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dinini din
edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar
savaşın. " Şimdi bu ayet müslümanlara,diğer din mensuplarına cizye verinceye kadar onlarla savaş yapılmasını mı emrediyor.Ne alaka Tevbe
suresini baştan sona okuduğumuzda,Peygamberle anlaşma yapmış olan
yahudiler bu anlaşmalarını bozarak, müşirklerle beraber müslümanlara
karşı savaşmışlardır. Yani ortada islam devleti ile yapılan
anlaşmayı bozup savaşan hain bir taraf vardır, ve bunlar müslümanlara
zarar vermişlerdir.İşte tevbe 29 da emredilen bu hainlerin verdiği
zarara karşılık olarak hakir bir şekilde savaş tazminatı ödeyinceye
onlarla savaşılmasıdır.Yoksa durup duruken herhangi bir kavim ile,zoraki vergi verinceye kadar savaşmak değildir.Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan
çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men
etmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever
" Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan
çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselere dost olmaktan men
eder. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır. " Peki
bu ayetleri nereye koyacağız. Allah teala müslümanlarla savaşmayan kimselere
iyilik yapmamızı ve onlara adil davranmamızı emrediyor. Bakara..256-" Dinde zorlama yoktur. Çünkü
doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar
edip, Allah’a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman
kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir." Dinde zorlama
olmadığı halde, hangi gerekçe ile müslümanlar başka kavimlere savaş
açabilirler.Ne diyecekler müslümanlar onlara ya islamı seçin yoksa
cizye verın aksi takdirde sizi imha ederiz mi diyecekler. Bakara190-
"Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda
bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez." Bu ayettede görüldüğü gibi ayet gayet açık ve net.Eğer müslümanlar düşmanlar
tarafından saldırıya uğrarlarsa elbette savaşacaklar.Enfal "
39 Siz de ortalıkta bir fitne kalmayıp din, tamamıyle Allahın dini
oluncaya kadar onlara cihad edin, eğer vaz geçerlerse her halde Allah
amellerini görür." Ayetin sonu eğer vazgeçerlerse diyor.Eğer kıyamete kadar sürecek bir savaş ise neden vaz geçerlerse yazıyor ayetin sonunda
.ENFAL
30- "Hani bir vakitler, o kâfirler, seni tutup bağlamak veya öldürmek
veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı da, onlar tuzak
kurarken Allah da karşılığında tuzak kuruyordu. Öyle ya, Allah
tuzakların en hayırlısını kurar." 31-
Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman, “işittik, dilersek bunun gibisini
biz de söyleriz, bu, eskilerin efsanelerinden başka bir şey değildir”
diyorlardı.32- Bir vakit de, “Ey Allah, eğer bu Senin
katından gelmiş bir hak kitap ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar
yağdır veya bize daha acı bir azap ver” demişlerdi.33-
Halbuki sen içlerinde iken Allah, onlara azab edecek değildi. İstiğfar
ettikleri sürece de Allah onlara azab edecek değildir.34-
Şimdi ise Allah’ın kendilerine azab etmemesi için neleri var ki? Oysa
Mescid-i Haram’dan menediyorlar. Üstelik onun hizmetine ehilkişiler de
değiller. Çünkü onun hizmetine ehil olanlar ancak müttakilerdir. Lâkin
çoğu bunu bilmezler.35- Kâbe huzurunda onların duaları ise
ıslık çalıp el çırpmaktan başka birşey değildir. O halde inkârınızdan
(ve nankörlüğünüzden) dolayı bu azabı tadın bakalım.,36-
Mallarını, Allah yolundan engellemek için sarfeden o kâfirler, hiç
şüphesiz yine onu sarfedecekler. Varsın sarfetsinler, sonra o
yüreklerine inen bir acı olacak, sonra da mağlup olacaklar. Zaten
kâfirler toplanıp cehenneme gönderilecekler.37- Allah,
murdarı temizden ayırdetmek için ve bir de murdar kısmını birbiri
üzerine bindirip hepsini bir araya getirmek ve topunu birden cehenneme
koymak için böyle yapar. İşte bunlar o hüsran içinde kalanların ta
kendileridir.38- O kâfirlere de ki: Eğer bu işe son
verirlerse daha önce yaptıkları bağışlanacak. Yok yine karşı koymaya
başlar, isyana dönerlerse, önceki ümmetlere uygulanan kurallar
kendilerine de uygulanacak. (Artık o ilâhî uygulamayı beklesinler.)39-
Ortalıkta fitne kalmayıp, din tamamıyla Allah’ın dini oluncaya kadar
onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse muhakkak ki, Allah yaptıklarını
görür.40- Yok vazgeçmez de tekrar eskiye dönerlerse artık
bilin ki, Allah sizin yardımcınızdır. O ne güzel mevla, ne güzel
yardımcıdır.Ayetlerin tamamını göz önünde aldığımızda görülen
odurki, müşrikler sürekli olarak Hz peygambere karşı bir takım suikast
planları peşindedirler.Onlar bu suikastlarından vazgeçmedikleri sürece
elbetteki onlarla savaş yapılacaktır.bundan doğal ne olabilir ki
( Kemal Acar )
12. yüzyıl fıkıhçılarından Ebû Bekir İbnu'l-Arabî'nin27 ve
10. asrın büyük alimlerinden Cessâs'ın tenkit ve açıklamaları
şöyledir: Nerede bulunurlarsa öldürülecek olan müşrikler, Arabistan
kıtasında o zaman yaşayan ve müslümanların kökünü kazımaya azmetmiş
bulunan müşriklerdir. Âyetlerin devamlı olan hükümlerinin bunlarla
alâkası yoktur. Savaş ve barış müslümanların güçlerine, menfaatlerine
ve dinin amaçlarına bağlıdır. Buna göre savaşmak, teklif ederek veya
karşı tarafın teklifini kabul ederek barış yapmak, barış karşılığında
bir şey almak veya vermek caizdir. Âyetler birbirini neshetmemiş,
duruma göre nasıl hareket edileceğini göstermiştir.Nitekim
Peygamberimiz (s.a.) de buna göre davranarak Medîne'ye geldiğinde bazı
Yahudi ve müşrik guruplarla barış antlaşması yapmıştır. Aynı şekilde
Mekke müşrikleri ile Hudeybiye sulhünu yapmış, karşı tarafın anlaşmayı
bozarak -müslümanlarla ortak savunma antlaşması yapmış bulunan- Huzâ'a
kabilesine savaş açmalarına kadar barışa sadık kalınmıştır. Necran
Hıristiyanları ile barış antlaşması imzalamıştır. "Savaş ve barışın
güç, fayda ve amaç esaslarına göre yürütülmesi, bu konuda Ehl-i kitap
müşrik farkının gözetilmemesi" hükmü, anlayışı ve uygulaması ilk
halifeler döneminde de devam edilmiştir.
Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâmın, ancak
zulmü, din yüzünden baskıyı ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için
buna izin verdiği görülmektedir. İşte bu âyetlerden -burada gördüğümüz-
ikisi (Nisa:
4/75-76), savaşın iki önemli amacını ortaya koymaktadır: a) Allah
rızası, b) Zulmü engelleyip adaleti sağlamak. "Allah rızası" da fayda
bakımından kullara raci olmaktadır; Allah Teâlâ'nın hiçbir şeye
ihtiyacı bulunmadığından, O'nun rızası için savaşmak, kullarının
yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini için savaşmaktır; Allah
mutlak adil olduğu ve zerre kadar zulme razı olmadığı için "Allah
rızası için savaşmak", adalet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda savaşmaktır.
Yine yukarıda meali verilen âyetlerden( Hac: 22/39-40 ) açıkça anlaşılmaktadır ki hak,
hürriyet ve adalet yalnızca müslümanlar için değil, bütün inananlar,
zayıf olduklarından haksızlığa uğrayanlar için istenmektedir.
İslamda savaşın sebebi başkalarının zararına maddi menfaat, nüfuz ve
hakimiyet sağlamak olamaz. Sebep haksızlıktır, hukukun çiğnenmesidir; yani din
ve vicdan özgürlüğünün ortadan kaldırılması, insanların yurt ve yuvalarının
ellerinden alınması, zayıfların sömürülmesidir.Bu husus birçok âyette
vurgulanmıştır.Eğer bu sebep sulh yoluyla ortadan kaldırılabilseydi, amaca
barış yolundan ulaşmak mümkün olsaydı savaş "israf, zulüm ve mânasız" olur,
dolayısıyla gayr-i meşru hale gelirdi.
İslam'ın,
farklı din ve inanç sahibi topluluklara bakışını, onlarla kurulacak
ilişkinin şeklini ve amacını ortaya koyması bakımından şu iki âyet
önemli, aydınlatıcı ve belirleyicidir: " De ki: Ey Ehl-i
Kitab! Sizinle bizim aramızda eşit olan bir inanca gelin: 'Allah'tan
başkasına kulluk etmeyelim, Allah'ı bırakıp birbirimizi Rab
edinmeyelim'. Eğer bu çağrıyı kabul etmezlerse onlara 'Şahit olun ki
biz müslümanız; yani bir tek Allah'ın iradesine teslim olmuşuzdur' deyin"
(Âl-i
İmran: 3/69 )
"Allah, sizinle din
yüzünden savaşmayan ve sizi yurdunuzdan çıkarmayanlarla iyilik ve adalet
çerçevesinde ilişki kurmanızı size yasaklamıyor. Allah adalet ölçülerine göre
davrananları sever"
(Mümtehine, 60/8
)
Birinci âyet, aslı vahye dayanan din mensuplarını,
bütün hak dinlerin temel inancı olan tevhide çağırmakta, bu temel
üzerinde bir dinler arası diyaloğun yolunu açmaktadır.İkinci
âyet ise müslümanları, bir dine inansın-inanmasın bütün insanlar ile
iyilik ve adalet çerçevesinde ilişkiler ve işbirlikleri kurmaya
yönlendirmektedir. Bu âyete göre barış içinde yaşamak ve bütün
insanlığın hayrına olacak faaliyetlerde işbirliği yapmak için diğer
toplulukların belli bir inanca sahip olmaları şartı yoktur; tek şart
karşı tarafın barış istemesi, insanların hak ve özgürlüklerine saygı
göstermesi, âyetteki ifadeye göre dinine ve yurduna tecavüz
etmemesidir.
Başka çare kalmadığında meşru
hale geldiği için başvurulan savaş, İslam'a göre bir katliam, bir körü
körüne imha hareketi değildir; hedefi ve sınırları belli bir askeri
harekettir. Bu hareketten sivillerin, masumların, çevrenin zarar
görmemesi için sınırlamalar ve yasaklar getirilmiştir. Bu da İslam'da
savaşın değil, barışın, intikamın değil, merhametin, imha ve tahrip
etmenin değil, korumanın esas ve amaç olduğunun başka bir kanıtıdır.
(Pr. Hayrettin Karaman)
Amerikan cihadizmine serenat
"Cihadizm"e
sövmeliyiz. "Cihad"ı
zinhar ağzımıza almamalıyız. Özgürlük adına, bağımsızlık adına, değerleri koruma
adına savaşmak diye bir şey asla akla getirilmemeli. Böyle bir şey vuku bulursa,
bunun Amerikan ya da Rus propagandası ile
"terör" olarak damgalanmasını, ardından da yine Amerikan ve Rus
savaşçılığı ile yok edilmesini alkışlamalıyız. Onların savaşı asla terör
olamaz! Onlar hep insanlık adına savaşmışlardır! Rusların Afganistan işgali de,
oraya insanlık ve erdem getirmek için yapılmıştı, Amerika'nın şimdiki işgali
de... Amerika'nın Irak'ın işgali, orada bir milyonu aşkın insanın öldürülmesi de
salt insani erdemler içindi!İslam adına cihat kötü, Amerikan çıkarları adına
savaş iyi, kutsal! Aptalız ya! Medyamız bu aptallaşmaya çanak tutmaya teşnedir
ya! Amerika artık sömürmeyecek Ortadoğu'yu... Pılısını pırtısını alıp gidecek ne
de olsa terör bitti. İsrail artık Filistin'in yakasını bırakacak. Gazze'de
çocuklar ölmeyecek artık. ??? Ömer
Muhtar
kimdi sahi? Çanakkale neydi sahi? Milli Mücadele neydi sahi?... Bin Ladin'den
Amerika da kurtuldu, biz de kurtulduk. Bayram yapalım. Artık Batı dünyasında
İslam'ın imajına kimse bir şey demeyecek. Amerika'daki rahip bilmem kim, Kur'an'a
sövmeyecek. ??? Avrupa'daki İslamofobikler asla ayrımcılık yapmayacaklar. Hatta
hatta, AB'nin "Hristiyan kimlikçiler"i,
70 milyonluk Türkiye'yi bünyeye almaktaki rezervlerini kaldıracaklar. Bakarsınız
AB'ye tam üye bile oluruz Usame Bin Ladin'in öldürülmesinden sonra... Aptalız
ya... Aslında Amerika, İslam'ın yüzündeki terör lekesini silmek için yaptı bu
operasyonu... Aslında Amerika, Geronimo'yu da, Kızılderililer'i terörist
damgasından kurtarmak için öldürmüştü. Aslında Amerika'nın beyaz adamı, zencileri
köle olarak kullanırken onları uygar vatandaşlar haline getirme çabası
içindeydi. Milyonlarca köle hayatını kaybederken, basit bir uygarlaştırma bedeli
ödediler. Aptalız ya...Emperyalizm falan hikâye idi... Aslında Batı dünyası
bazen geri toplumların dirençlerini kırmak pahasına bir uygarlaştırma savaşı
vermek zorunda kaldılar. Petrol metrol, savaş sanayii, bilmem ne, bunlar işin
bahanesi... Amerika'nın, Rusya'nın ya da Avrupa sömürgecilerinin
sömürgeciliklerine takılmamak lazım, bu sömürge statüsü içinde uygarlaşıyor
muyuz, ona bakmak lazım. Yaa, aptalız ya... En kötüsü aptallığın
içselleştirilmesi olmalı. Bizim her çevreden medyamızdaki gibi... Amerika bu
kadar aptalca bir içselleştirmeyi bekliyor muydu, doğrusu tahmin etmek zor. Onlar
erdi muradına, biz çıkalım mı kerevetine? Bu kadar mutluluk çok değil mi? Amerikan
emperyalizmi diye bir şey yok artık. Öyle mi? Hegemonik çıkarlar bitti. Öyle
mi? Amerika geldi ve İslam dünyasını bir teröristten kurtardı öyle mi? Amerika'ya
bunun için Irak'ı ve Afganistan'ı ödül olarak verdik öyle mi? Acaba yeterli buldu
mu Amerikamız bu ödülü? Filistin'i de İsrail'e versek nasıl olur ya da Hamas'ı?
"Cihat"
kelimesini lügatlerinden kovmaya çalışanlar, yarın ülkeleri işgal edilirse ne
yaparlar acaba? "Gel bizi de kurtar ey düşman, hoş geldin, sefalar getirdin"
diye serenatta mı bulunurlar?
(
Ahmet TAŞGETİREN: Bugün: 05 Mayıs 2011
)
Cihad ve adaletsizlik
11 Eylül 2000'de, Amerikalılar, devlete duydukları güveni kaybetti; terör,
ABD'nin kalbini vurmuştu. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. İkiz Kulelerin
yıkılmasıyla, İslâmofobi güçlendi. Müslümanlıkla şiddet birlikte anılmaya
başlandı. Oysa, şiddeti doğuran İslâmiyet değil, haksızlık ve adaletsizlikti.
ABD, Ortadoğu'da İsrail'i himaye ediyor ve bu maksatla bazı Arap ülkelerinde,
halkına rağmen hüküm süren yöneticilerle işbirliği yapıyor. "Usama Bin Ladin
öldü ama, El Kaide devam edecek" denilmesinin sebebi bu. Arap baharı, bölgedeki
rejimleri demokratikleştirirse, halkın belirlediği iktidarlar Amerika ile ortak
hareket etmek yerine, Filistinlilere sahip çıkarlarsa, Filistin ile İsrail
arasında adil bir çözüme ulaşılırsa, ancak o zaman "cihad" sona erebilir.
Şiddeti onayladığım sanılmasın ama, onu besleyen bataklığı da görmek lâzım.
( NAZLI
ILICAK: Sabah: 05 Mayıs 2011)
Bin Ladin ve terör
Meşru
bir savaşı, işgale karşı direnişi veya cihadı, terör fiilinden ayıran kriter,
masum sivillerin öldürülmesidir. Terörün tanımı şudur: Şu veya bu öznenin
(kişi, grup-örgüt veya devlet), şu veya bu amaçla (dinî, askerî, siyasî,
ekonomik, intikam, şahsî, ailevî, mezhep, sınıf çıkarı vs.) herhangi bir sivil
masumun (savaşçı konumunda olmayan erkek ve kadınlar dışında kalan çocukların,
yaşlıların, din adamlarının, kadınların, savaşa katılmayan erkeklerin) hedef
alınıp öldürülmesi terör fiilidir. Bu açıdan bakıldığında El Kaide, terör
eylemleri yapıyordu. Ancak bu tanımı temel aldığımızda ABD, İngiltere,
Fransa, NATO kuvvetleri ve İsrail'in de masum sivilleri öldürmesi dolayısıyla
"terörist" sayılmaları gerekir. Batı'nın El Kaide üzerinden İslam Dünyası'na
karşı yürüttüğü yeni politik strateji, Müslümanların yaptığı eylemlerin "terör"
sayılıp bundan "İslamî terörizm" kavramsallaştırmasının türemesine dayanır.
Tabii ki El Kaide'nin referans aldığı "Onların terörüne biz de terörle
mukabelede bulunuruz" fetvası İslam âleminde sayısız alim ve hoca tarafından
kabul görmedi. Fetva sorunluydu, çünkü temel hüküm "Size saldırdıkları gibi
siz de onlara saldırın, ama haddi aşmayın" şeklindedir. Masum sivillerin
öldürülmesi "kısas" ve "mukabele-i bilmisl" değil, "haddi aşmaktır." Bundan
hareketle İslam dünyası ezici çoğunluğuyla "İslamî terör" suçlamasını reddetti.
Ama zamirdeki niyetleri başka olan büyük oryantalistler "yeni bir fikir" öne
sürüp aynı şeyi tekrar ettiler. Yahudi asıllı Bernard Lewis şöyle bir mütalaa
yürüttü: "Belki 'İslamî terör' denemez, ama bütün teröristler Müslüman'dır." Bu
aynı kapıya çıkıyordu. Lewis'in demek istediği şuydu: Müslümanların işgallere
karşı yürüttüğü mücadele terörizm tanımına girer. Ama Batılı istihbarat
örgütlerinin ve devletlerin Afganistan'da kayıtlara giren 9 bin, Irak'ta 1
milyonu aşkın kişiyi öldürmeleri terör tanımına girmez. BM İnsan Hakları
Filistin Özel Raportörü Richard Falk, İsrail ordusunun 2000 yılından bu yana
1300'den fazla Filistinli çocuğu katlettiğini belirtiyor. Geçen hafta NATO
uçakları Libya'da Kaddafi'nin oğlu Seyfülarap yanında karısını ve üç çocuğunu
katlettiler. Elbette teröre terörle cevap verilmez, ama sadece bir tarafın
terörü de kınanmaz. Teröre son vermenin yolu kaynaklarına inmekten geçer. Obama,
"Savaşımız İslam'a karşı değil" diyor. Samimi ise Batılı güçler Afganistan ve
Irak'tan çekilsin; İsrail durdurulsun; dikta rejimlerine destek verilmesin ve
Batı, İslam'a ve Müslümanlara saygılı davransın. (Ali Bulaç : Zaman: 05
Mayıs 2011)
|