|
...::: PRATİK DİNİ BİLGİLER :::... |
|
Diyanetin 213 soruya verdiği cevap 1- Küllî ve Cüz'î irade ne demektir, açıklar
mısınız? Allahu Teala'nın "irade" sıfatı vardır. Allahu Teala'nın iradesi demek, Allah'ın, mümkinattan her birini, sonsuz hallerden ve vakitlerden birine tayin ve tahsis buyurması demektir. Burada geçen "mümkinat"tan maksat, olmasını veya olmamasını, varlığını veya yokluğunu aklın caiz gördüğü şeylerdir. İşte bu şeylerin varlığına veya yokluğuna, olmasına veya olmamasına karar vermek Allahu Teala'nın iradesini ilgilendiren bir husustur; buna karar vermek Allah'ın işidir. Bu kararın kaynağı da Allah'ın "irade" sıfatıdır. Bu iradeye "irade-i ilahiyye=ilahî irade" denir. Bir de Allah'ın kullarına verdiği bir "irade" vardır ki, kul, kendisini ilgilendiren, kendi yaptığı işlerde bu iradesini kullanarak karar verir. İşte irade-i külliyye ve irade-i cüz'iyye terimleri, kula ait olan bu irade ile ilgilidir. Şöyle ki: Kulda bi'l-kuvve mevcut olan irade gücüne "küllî irade" denir. Bu irade kullanılmaya hazır olan, ancak henüz kullanılmayan "potansiyel irade" demektir. Bu durumdaki iradenin herhangi bir olaya yönelme, herhangi bir şeyin olmasına veya olmamasına karar verme gibi bir işlevi yoktur; yani bu irade, insanın fiilen kullanmadığı bir iradedir. Dolayısıyla insan, kullanmadığı böyle bir iradeden sorumlu da değildir. Cüz'î irade ise, küllî iradenin, başka bir ifade ile irade gücünün kullanılmasıdır; yani herhangi bir şeyin yapılması veya yapılmaması şıklarından birinin tercihidir. İşte insanı sorumlu kılan, bu iradedir. Şayet insan küllî iradesini, cüz'î irade haline getirirse, yani, irade gücünü kullanarak herhangi bir şeye karar verirse ve verdiği bu kararın gereğini yaparsa, işte insan bu yaptığından dolayı sevap veya günah kazanır; yaptığı Allah'ın rızasına uygunsa mükafat görür; değilse ceza görür. Bir de bu terimlere benzer "kudret-i külliyye" ve "kudret-i cüz'iyye" terimleri vardır ve bunlar da insandaki "kudret" sıfatıyla ilgilidir. Bunlardan "kudret-i külliyye" insandaki potansiyel kudret sıfatını, yani bu sıfatın herhangi bir olaya yönelmemiş, ortaya çıkmamış halini, kudret-i cüz'iyye de bu kudret sıfatının herhangi bir olayda kullanılma durumunu ifade eder. 2- Ecel nedir? Ömür kısalır ya da uzar mı?
Ecelleri geldiği zaman ne bir saat geri kalırlar, ne de ileri giderler." (Yunus suresi, ayet: 49) Ehli Sünnetin görüşüne göre öldürülen kişi kendi eceliyle ölmüştür. Katilin öldürmesi ile o kişinin eceli değişmiş ve ömrü kısalmış olmaz. Ecel, hayatın tereddütsüz ve kesin olarak son bulduğu zamandır. Katilin mes'ul olması, Allah'ın kesin olarak yasakladığı cana kıyma yasağını işlemiş olmasındandır. 3- Son nefeste yapılan tevbe makbul müdür?
4- Tecdidi iman ve nikah ne zaman lazımdır?
Bir Müslüman, Allah korusun, küfrü gerektiren bir davranışta bulunursa, tevbe istiğfar ederek imanını ve evli ise nikahını yenilemesi gerekir. 5- Şefaat var mıdır? Nerede ve nasıl
olacaktır? Ahirette şefaatın varlığı, ayet ve tevatüre varan sahih hadis-i şeriflerle sabittir. (El-Bakara, 123; Taha, 109; Sebe, 23; Gafir, 18; Muharnmed, 19; Müddessir, 48 ve daha bazı ayetler.) Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in kıyamet gününde, bütün mahşer halkının, mahşer yerinin şiddet ve dehşetinden kurtulması ve bir an evvel hesabın kolayca görülmesi için büyük ve umumî şefaatı vardır. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in bu büyük şefaatından başka, azabı haketmiş bazı mü'minlerin cehennemden kurtulması, bazı mü'minlerin hesaba çekilmeden cennete girmesi, cennete giren mü'minlerin derecelerinin yükseltilmesi gibi şefaatleri de olacaktır. Bu şefaatlardan en fazla istifade edeceklerin de kamil ve muhlis mü'minler olduğunda şüphe yoktur. Mahşerden sonra da her peygambere Cenab-ı Hak tarafından kendi ümmeti hakkında şefaat izni verileceği gibi şehitlerin ve salih kişilerin de şefaat etmelerine izin verilecektir. Fiilen cehenneme girmiş günahkarların cehennemden çıkarılması için Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in şefaatı olacağı gibi bazı ehl-i cennetin de şefaatleri olacaktır. 6- İslam'ın bazı şartlarını yerine
getirmeyene kafir denir mi? 7- Kabir azabı var mıdır? Nasıl izah
edile-bilir? Öldükten sonra ruhun durumu? . Kabir hayatı ve kabir azabı sözü ile, cesedin defnedildiği yer ve bu yerde gördüğü azab kasdedilmez. Bundan maksat, ölümden sonra mahşerde tekrar dirilişe kadar geçecek zaman içindeki mutlu bir hayat veya azaptır. Her ölü, ister bir kabre defnedilsin, ister denizlerin derinliklerinde kaybolup gitsin, isterse hayvanlar tarafından parçalanıp yenilsin, mut'aka ya nimetler içinde olacak veya azab görecektir. Kafirler ve asî olan bazı mü'minler azab görecekler; salih mü'minler ise Allah Teala'nın dilediği şekilde nimet içinde bulunacaklardır. Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler. Allah'ın lutuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar." (Al-i imran, 169) ayeti ile Nuh kavmi hakkındaki: "Onlar, günahları yüzünden suda boğuldular, ardından da ateşe sokuldular..." (Nuh Suresi, 25) anlamındaki ayetler birer delil teşkil etmektedir. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de; "Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur" diye buyurmuşlardır. Kabir azabı hem ruha, hem de cesede her ikisine beraber yapılacaktır. Çünkü ölen insanın ruhunun, kabirdeki cesediyle ilişkili olacağı sahih hadîslerde belirtilmektedir. Nitekim insanın uyku halinde gördüğü güzel veya korkunç rüyalar bunu açıklamaktadır. İnsan korkulu rüya görünce elem; İyi rüya görünce de zevk duyuyor. Halbuki bu acı veya tatlı rüyayı görenlerin yanında bulunanlar, onların ne acılarına ve ne de zevklerine muttali olabiliyorlar. İşte bunun gibi ölüler de kabirlerinde ya büyük bir neşe ve zevk içindedirler, ya da çeşit çeşit azaplara maruz kalıyorlar. Fakat biz onların bu hallerine muttali olamıyoruz. 8- Sürekli olarak kocasının ağzına küfreden
bir kadının dini nikahı ne olur? İslam alimleri Müslümanların ağzı şehadet kelimesinin mahalli olması itibariyle, Müslüman’ın ağzına söven kişinin imanla ilişkisinin kesileceğini, hemen tevbe edip imanını yenilemesini ve kelime-i şehadeti getirmesi gerektiğini söylemişlerdir. (Bkz. Damad C. l, s. 705) Şüphesiz bu durum, niyet ve maksada göre değişir. Niyet, kişinin dinine imanına sövmek olmadığı takdirde, küfür de söz konusu olmaz. Bu takdirde nikaha da bir zarar gelmez. Şüphesiz, maksat, dine ve imana sövmek olmasa da, bu tür çirkin sözler söylemenin vebali ağırdır. 9- Avrupa'da işçi olabilmek için, Müslüman
olmadığını söyleyen bir Müslüman dinden çıkar mı? Ancak, zorlanarak küfrü gerektiren sözleri söylemek zorunda kalan kişiler, bu hükmün dışındadırlar. Nitekim Kur'an-ı Kerim Nahl süresi 106. ayetinde: "İmandan sonra Allah'a karşı küfre saparak, -kalbi imanla mutmain olduğu halde zorlananlar hariç-, küfre sinesini açan kimseler üstüne muhakkak ki, Allah'tan bir gazap iner ve kendilerine büyük bir azap vardır" buyurulmuştur. Ayetin manasıyla uyum içinde olan bir hadisinde Peygamber (S.A.V.): "Ümmetimden hata ve unutmak veya zorlama sonucu vuku bulacak günahlar affolunmuştur" buyurmuştur. Ayetten ve hadisten anlaşılan, küfrü gerektiren sözlerin isteyerek bilinçle söylenmesi halinde dinden çıkılacağı, ancak, kalbi imanla dolu olduğu halde zor ve baskı sonucu bu tür sözleri söyleyenin dinden çıkmayacağıdır. Zorlama, fıkıh dilinde: Bir kimseyi tehdit ve korkutma ile rızası olmaksızın bir sözü söylemeye veya bir işi işlemeye mecbur bırakmaktır. Zorla-yanın, o işi yaptırmaya muktedir olması da şart koşulmuştur. Avrupa'da işçi olabilmek maksadıyle, Müslüman olmadığını söylemekte zorlama ile ilgili hükümler mevcut olmadığından bu sözlerin söylenmesi caiz değildir. Zira bu kişi kendi irade ve seçeneğiyle bu sözleri söylediğinden imanı hafife atmış ve böylece dinden çıkmış olur. 10- Tevbesi olmayan günah var mıdır?
Kişi kafir olmadıkça günah işlemekle dinden çıkmaz. Küfür dışında günah işleyen kişi, ne kafir ne de münafık olur, imandan çıkmaz. Bu nedenle tevbesi olmayan günah yoktur. Cenab-ı Allah "Ey iman edenler, samimi bir tevbe ile Allah'a dönün" (Tahrim, 66/8) buyurarak günah işledikleri halde kişilere iman kelimesiyle hitap etmiştir. Ancak, haramları ve helalları yalanlayıp inkar etmemek gerekir. Tevbe etmekle kul hakkının sorumluluğundan kurtulunmaz. Bunun için hak sahibinin hakkını ödemek ve helallaşmak gerekir. 11- Hangi suçlar büyük günahlardandır?
Ehli sünnetin görüşüne göre, ister büyük, ister küçük olsun, günah ve masiyet, Allah'a şirk koşulmadıkça kişiyi imandan çıkarmaz. Bu günahları isteyenlerin affedilmesi Allah'ın meşietine bağlıdır. Diterse affeder veya suçları kadar ceza gördükten sonra cennete girerler. Bu günahları işlerken ölenler, haramları helal, helalları haram itikat etmedilerse büyük günah işlemiş olurlar; fakat dinden çıkmazlar. 12- Gaybten haber vermek, gelecekten ve
olacaktan haber vermek doğru mudur? 13- Çocuk iken ölen Müslüman çocukları ile
gayri müslim çocukları ahirette aynı durumda mıdırlar? 14- Hıristiyan ve Yahudilerin mü'minleri
cennete girecek mi? 15- Büyük ve küçük günahlar hangileridîr?
Bunlar nasıl affolunurlar? büyük ve küçük günah izafi terimlerdir. Nitekim sevaplar da böyledir. Daha büyüğü ile karşılaştırılan her şey küçüktür. Daha küçüğü ile karşılaştırılan bir şey ise, karşılaştırıldığı şeye göre büyüktür. Bu itibarla aynı günah, kendinden küçüğü ile mukayese edilirse, büyük sayılır; kendisinden büyüğü ile mukayese edilince de küçük olur. Mutlak ve en büyük günah, şirk ve küfürdür. Ondan büyük günah yoktur. Hadis-i şeriflerde büyük olduğu belirtilen günahlar: Allah'a şirk koşmak, cana kıymak, sihir yapmak, faizcilik yapmak, yetim malı yemek, zina yapmak, yalan olarak zina suçlamasında bulunmak, savaştan kaçmak, hırsızlık yapmak, içki kullanmak, yalancı şahitlik yapmak, yalan yere yemin etmek, başka-sının malını gasbetmek... gibi tiil ve davranışlardır. Büyük günahlardan dolayı Allah affetmez ise kul azap görür. Küçük günahlardan dolayı da kulun azap görmesi ehli sünnet görüşüne göre caiz görülmüştür. Allah'a şirk koşmak dışındaki tüm günahların şartlarına uygun olarak tevbe edilmesi halinde affedileceği bildirilmiştir. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmuştur: "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahlan bağışlar."(Zümer, 53). "Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçı-nırsanız sizin, küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız."(Nisa, 31) 16- Madem ki Hz. İsa sağdır, İncil de haktır,
o halde yeni bir peygambere ihtiyaç var mıydı? İslam bilginlerinin çoğunluğuna göre Allahu Teala onu manevi semalardaki özel yerine yükseltmiştir. Bazı İslam bilginlerine göre ise Allahu Teala onu yahudilerden korumuş, yahudiler onu öldürememiş, fakat eceli gelip vefat ettirmiş ve ruhunu ref’etmiştir. Bu itibarla Hz. İsa'yı, bedenen veya ruhen Allah kendi katına yükseltmiştir. Biz Müslümanlar Allah'ın peygamberlerine ve onlara indirilen suhuf ve kitapların hepsine inanırız. Allah'ın peygamberlerine gönderdiği kitaplar dört tanedir, bunlar Hz. Musa'ya indirilen Tevrat, Hz. Davud'a indirilen Zebur, Hz. İsa'ya indirilen İncil ve son peygamber Hz. Muhammed'e indirilen Kur'an-ı Kerim'dir. Ancak, Hz. Peygamber'den önceki peygamberler ve kendilerine indirilen kitaplar belli ve hususi bir kavme ve belirli bir zaman için gönderilmişlerdir. Bu itibarla bu kitapların hükümleri de belirli kavim ve muayyen bir zaman için geçerlidir. Hz. Peygamber'in peygamberliği ise hususi olma yıp umumidir. Bütün insanlığa gönderilmiştir. Tebliğ etmiş olduğu dinin hükümleri, umumi ve kıyamete kadar devam edecektir. Bu itibarla Hz. Peygamber'in din ve şeriatı, kendisinden evvel geçen şeriatlerin Tevrat ve İncil'in hükümlerini kaldırmıştır. Ayrıca bugün elde bulunan Tevrat, İncil, indirildiği şekliyle muhafaza edilmiş değildir. Halen Hıristiyanların elinde bulunan ve "Ahd-i Cedid" adını taşıyan kitaplar, Hz. İsa'ya Allah tarafından indirilen İncil değildir. Bu Ahd-i Cedid mecmuası içinde yazarların isimlerine göre adlandırılan dört incil vardır. Bunlar, Hz. İsa'dan en aşağı yarım asır sonra yazılmıştır ve muhtevaları da birbirinden farklıdır. Bu itibarla; bugün elde bulunan Tevrat, İncil ve Zebur'u Allah'ın peygamberlerine indirdiği ilahî kitaplar olarak kabul edemeyiz. Avrupalı yazar ve ilim adamlarının ileri gelenleri de bu kitapların asıl mukaddes ve ilahî kitaplar olmadığını itiraf etmektedirler. Semavî kitaplar içinde her yönden tağyir ve tahriften uzak, indiği gibi muhafaza edilen ve kıyamete kadar da muhafazası Allahu Teala tarafından garanti altına alınmış olan yegane ilahî kitap, Kur'an-ı Kerim'dir. 17- İslam'da büyü var mıdır? Varsa nasıl
korunmalıyız? Ancak,, mahiyeti ve nasıl etki yaptığı bilinememektedir. İslam dini, sihri inkar etmemiş; fakat itikadı bozduğu, tevhid inancına zarar verdiği, kötüye kullanıldığı ve kontrolü mümkün olmadığı için yasaklamıştır. Kur'an-ı Kerim'de: "Sihir-bazın felah bulmayacağı" (Taha, 69) beyan buyurulmuştur. Sihir ve büyüye karşı korunmak için, Allah'a sığınmak ve muavvizeteyn denilen Felak ve Nas sürelerini okumak tavsiye edilir. 18- Falcılık nedir? Falcıya inanmak caiz
midir? Arapçadaki "F-E-L" kökünden olan fal sözcüğü iyimserlik ve iyiye yorma manasına gelmektedir. Hayırlı ve hayra teşvik edici sözler de bu kabil-dendir. Bu manadaki fal için peygamberimiz: "İslam'da uğursuzluk yoktur. Ancak fal'ı (iyi sözü) beğenmekteyim" buyurmuştur. Görüldüğü üzere bir şeyi uğursuz saymak onun etkisinde kalmak yersiz ve dayanaksızdır. Bilakis ümitvar olmak Allah'a güvenip O'ndan güç alarak hayatımızı değerlendirmek her Müslümanın görevidir. Günümüzde halk arasında fai diye ifade edilen ve kahve fincanı veya bir takım şeylere bakarak kişinin geleceği ile ilgili hususlarda hükümler çıkarmak yanlıştır, dinimizde yeri yoktur. Günümüzdeki manası ile fal, cahiliyet döneminde müşriklerin uyguladıkları oklarla nasibini tespit etmek ve gelecekle ilgili bilgiler aktarmaktır ki, bunu yapmak ve ona inanmak dinen caiz değildir. 19- Mezhepler niçin ortaya çıkmıştır?
Bunlarsız olmaz mı? Her Müslümanın dinî meseleleri doğrudan doğruya asıl kaynak olan Kur'an-ı Kerim ve sünnetten öğrenmesi mümkün değildir. Bunu ancak kendilerini dini ilimlere verip, ihtisas sahibi olan müctehid bilginler yapabilirler. Bundan dolayı halk, bölgelerinde yetişen bu müctehid bilginleri açıklamalarını, görüşlerini benimseyip onlara uymuşlardır. Bir müctehidin ictihad ve açıklamaları, geniş halk tabakaları tarafından benimsenince. kendiliğinden o bilginin adıyla bir fıkıh mezhebi ortaya çıkmış oluyor. Sahabeden sonra, Tabiîler ve onlardan sonra gelen devirlerde bir çok müctehid imamlar yetişmiş ve böylece bir çok fıkıh mezhepleri ortaya çıkmıştır. Fakat zamanla bu mezheplerin çoğunun mensubu kalmamış ancak dört mezhep hükümlerinin uygulaması devam edegelmiştir. 20- Müslüman birisinin mutlaka bir tarikata
girmesi "emir'e" bir "şeyh'e" biat etmesi şart mıdır? Tarikatlar 6-7. asırlarda ortaya çıkmış, zamanla kurumsallaşmışlardır. Tarikatlarda herkes kendi meşrebine, ruh yapısına, dünya görüşüne ve manevi zevkine göre bir yol tutar. Bir tarikata intisab etmek gerekli midir? İnsan, dinî ve hukukî emirlere karşı mükellef olabilmesi için bir kaç devreden geçer. Bu devreler, cenin, çocukluk, temyiz yaşı ve rüşd devreleridir. Buluğ çağına eren ve reşid olan her Müslüman dinî mükellefiyetlerine hiç aracı olmadan kendisi muhatap olur. Zira dinî nasslar mükellef bulunan her Müslüman’a dolaysız olarak yöneliktir. Bu manadan olmak üzere Peygamberimiz (S.A.V.) İslam'da ruhbanlığın olmadığını bildirmiştir. Allah Peygamberimize dini insanlara iletme, tebliğ etme ve öğretme görevi vermiş, kulların iman edip etmemelerinin bile onun yetkisinde olmadığını bildirmiştir. Din bilginleri, tebliğciler, şeyhler ve bu yolda emek verenlerin rolü de, dini ve güzel ahlakı öğretmek ve Müslümanlara bu alanda kılavuz olmaktan ileri geçmez. Kendisini şeyh olarak sunan kişi, etrafındaki Müslümanlara dini doğru şekilde öğretmeli, kendisinin ancak dini öğreten tebliğ eden ve çevresindekilere yardımcı olan bir kişi olarak bildirmelidir. Bu faaliyetlerinde rehberi ve önderi Kitap ve sahih sünnet olmalıdır. Bu iki kaynağa ters düşen gelişmelere sebebiyet vermemelidir. Son yıllarda tarikat adına meydana gelen dinin tasvip etmediği gelişmelere çokça rastlamak mümkündür. Bu gelişmeleri gözönünde bulundurarak şunları söylemek gereklidir. Tarikat uygun tanımıyla alim ve kamil bir mürşidin denetiminde ibadet ve zikir yoluna koyularak İslam'da tevhid hakikatine ulaşmak için tutulan kulluk çizgisidir. Tarikat imamları kendi adlarına birer tarikat kurmamışlar bu çalışmalarını guruplaşmalara götürecek bir faaliyet olarak da sunmamışlardır. Ancak, kendilerinden sonra gelen müridler o imamların süluk ettikleri yoldan gittiklerinden bu yol o imamlara (şeyh) nisbet edilmiştir. Bu itibarla, Müslüman için asıl olan, inanmak, ibadet ve muamelat esaslarını ihtiva eden ve Allah tarafından peygambere vahyedilerek insanlara bildirilen hükümlerin tümüne bağlı kalmaktır. Hiçbir Müslüman’ın herhangi bir tarikate girmek gibi bir dini yükümlülüğü yoktur. 21- İslam'da rabıta var mıdır? İzah eder
misiniz? gerek süvari ve gerek piyade olsun, genellikle "murabıt" adı verilmiştir. Fıkıh terminolojisinde, "murabıt" Allah yolunda silah altında bulunan, kışla ve karakollarda duran, nöbet bekleyen askerler demektir. Hz. Peygamber (S.A.V.) bu manada; "Allah yolunda bir gün nöbet beklemek, dünya ve içindekilerden hayırlıdır" buyurmuştur. Bu kelime ile ilgili mana ve yorumlar böyle iken, bazı mutasavvıflar onu değişik manalarda kullanmışlardır. Onlara göre ribat veya Rabıta: Müridin kalben şeyhi ile beraber olması, bağlantı kurması, yani manevi birlikteliktir. Müridin kendine şeyh olarak seçtiği kişiyi yüceltip onun şahsını gönlünde tasavvur edip tazim etmekten ibarettir ki, bazı müridler yeterli temel dinî bilgiden mahrum oldukları için bu konuda aşırılığa da düşebilmektedir. Meşayih'in ruhlarından yardım ve medet ummak, onların, menfaatı temin edecek, mazarratları defedecek güçte olduklarına, gaybı bildiklerine inanmak, insanın dünya ve ahiret işlerinde bir takım tasarrufta bulunabileceklerini zannetmek yanlıştır. Bunların kabirlerini aynı inançla ziyaret edip onlara kurban adamak da dinen tehlikeli bir davranıştır. Alimleri, faziletli insanları, Allah dostlarını sevmek, ilim öğrendiği kişilere karşı saygılı olmak bir Müslümandan beklenilen bir davranıştır. Ancak, Allah'dan beklenilmesi gerekeni -kim olursa olsun- başkalarından beklemek dinimizin tevhid ruhuna aykırıdır. Bu anlamda rabrta, insanı şirke kadar götürebilir. 22- Peygambere "vahy" gelir derler "vahy" ne
demektir? Allah'ın Peygamberlerine vasıtasız veya melek-ler aracılığıyla öğütlerini, emir ve yasaklarını bildirmesine vahy denir. Allah'ın meleklerine hitabına da vahy denir. "Rabbin meleklere, şüphesiz ben sizinle beraberim, iman edenlere sebat telkin edin, diye vahyediyordu..."(Enfal, 12) Kur'an'a göre vahyin muhatabı Peygamberlerdir. "Öncekiler gibi seni de, kendilerinden evvel nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete sana vahyettiklerimizi onlara okuman için gönderdik." (Ra'd, 30) Vahyin bir çok kısımları vardır: a-Allah'ın, aracı olmadan Peygambere vahy etmesi, b- Elçisinin kalbine ulaştırmak istediği bilgileri ilham yoluyla iletmesi, c- Sadık rü'ya şekli, d- Vahy meleği (Cebrail) vasıtasıyla vahyin geliş şekli bunlardandır. Vahy getiren melek, Peygamber (SAV)'e bazen kendi gerçek görüntüsüyle, bazen insan suretinde, gelmekteydi. Kur'an-ı Kerim, Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla peygamberimize gönderilen Altah Kelamıdır. "Onlara de ki: Size. benim yanımda Allah'ın hazineleri var demiyorum. Ben, gaybı bilmem. Size, hakikaten ben bir meleğim de demiyorum. Ben. bana vahyedilenden başkasına uymam." (En'am, 50) "0 gönderilen, vahiyden başka bir şey değildir; Onu, müthiş kuvvetlere malik, akıl ve fikir bakımından olgun olan Cebrail öğretti..."(Necm, 4-5) 23- İlham ne demektir? Kimlere gelir?
İnsanın kalbine Allah tarafından ilka edilen manaya "ilham"; Şeytan tarafından ilka edilen tikir ve manaya da "vesvese" denir. Buna göre ilham hayır ve iyilik hissine münhasırdır. Kul bu bilgiyi bir gayret göstermeden elde eder. Gazzali'ye göre ilham'ın kaynağı ya Allah veya melektir. Allah kullarına yönelik sahiplik ve mürşitlik vasfını ya herhangi bir kulunun kalbine bir mana veya fikir ilka ederek veya peygamberlere risalet vermek sureti ile gösterir. Birincisine ilham ikincisine ise vahy denir. Veliler ilhamı almaya daha müsaittirler. Zira kalpleri buna önceden hazırlanmıştır. İlham bu suretle, tefekkür ve istidlal yolu ile değil de, gelen ilham'ın nasıl, nereden ve niçin geldiğini söylemesine imkan vermeden, anî olarak kesbedilmesi bakımından, ilm-i aklî'den, ayrılır. Bu, Allah'ın bir feyzi olup, vahyden şu bakımlardan ayrılır: Vahy getiren melek peygamber tarafından görülebilir ve vahyde mündemic olan mesajlar bütün beşeriyete aittir. Halbuki ilham yalnızca buna mazhar olan şahsa mahsustur. İlham, İslam bilginlerinin çoğunluğuna göre, kendisine ilham vaki olan kişi dışındakiler için, hüccet sayılmaz. Ancak ilham peygamberden sadır olmuşsa o takdirde hüccet sayılır. Sufilere göre ilham kimden sadır olursa olsun hüccettir. ' Cumhurun gerekçesi şudur: Eğer ilham hüccet kabul edilirse konu zabtu rabt altına alınamaz ve çeşitli tenakuz ve tezatlar yaşanır. 24- Tenasül uzvundan gelen sıvılar kaç
çeşittir? Dinî hükümleri nedir? a) Meni: Şehvetle yerinden ayrılıp, şehvetli veya şehvetsiz olarak tenasül uzvundan dışarıya çıkan ve kendine mahsus kokusu olan beyaz renkli koyu bir sıvıdır. b)Mezi: Tenasül uzvunun intişarından sonra, şehvetsiz olarak gelen beyaz renkli ince sıvıya denir. c)Vedi: Küçük abdestten sonra gelen, kokusuz, beyazımsı bulanık yapışkan sıvıdır. Meni, mezi ve vedi her üçü de necistir. Diğer necasetlerde olduğu gibi, elbiseye bulaşan el ayası kadar olan mikdarı namazın sıhhatine engeldir. Ancak, mezi ve vedi abdesti bozarsa da gusül yapmayı gerektirmez. Meninin ise şehvetle yerin-den ayrıldıktan sonra, şehvetli veya şehvetsiz olarak dışarıya çıkması ile gusül abdesti gerekir. 25- Saçlan bıyıkları boyamanın gusle engel
hali var mıdır? Diyanetin 213 soruya verdiği cevaplar - 2 26- Devamlı gözlerden yaş gelmesi abdesti
bozar mı? Gözden devamlı gelen yaşın bir hastalık sebebiyle olup olmadığına uzman bir doktor karar verebilir. Sahib-i özür sayılan kimse, her namaz vaktinde abdest alır. Özür dışı sebeplerden dolayı abdesti bozulmadıkça, aynı abdest ile ve aynı vakit içinde, o vakte ait namazdan başka dilediği kadar kaza ve nafile namazları kılabilir. Vaktin çıkması ile özürlünün abdesti bozulur; vakit girdikten sonra, tekrar abdest alır. 27- İş elbisesi ile narriaz kılmak caiz
midir? Kişinin iş elbisesinde bu tür pislikler yoksa, namazın sıhhati yönünden, temiz hükmündedir. İşin cinsine göre iş elbisesinde bulunan badana, boya, madenî yağlar, pas, kir ve benzerleri namazın sıhhatine manî değildir. Ancak kişi, camiye veya mescide gidecekse temiz elbise giymesi Kur'an-ı Kerim'in emridir. Örf, adet ve medeniyet gereği olarak camiye veya cemaate giden kimsenin en güzel elbiselerini giymesi cemaate saygının bir gereğidir. Aksini yapmak hoş değildir. Gerek evde, gerek diğer yerlerde tek başına da olsa namazların temiz ve güzel bir kıyafetle kılınması, şüphesiz daha iyidir. 28- Sabah namazının başlangıç ve bitiş vakti
ne zamandır? 29- İmsaktan hemen sonra sabah namazı
kılınabilir mi? 30- Sabah namazı kuşluk vaktinde nasıl
kılınır? Eda mı kaza mı? 31- Hoparlörle ezan okumak, namazda imama
uymak caiz midir? mikrofon başında okuyan veya konuşan kişinin kendi sesidir. Bu itibarla, daha uzaklardan duyulması için ezanın mikrofondan okunmasında; vaiz, imam ve müezzinin sesinin caminin her tarafından duyulması için camilere hoparlör konulmasında ve cami içinde imamın hoparlörden duyulan sesine iktida edilmesinde dinen bir sakınca yoktur. 32- Ezanı müteakip okunan ezan duası imam
tarafından okunup cemaat "Amin" dese; caiz mi? Cemaatten birinin yüksek sesle "vesile duasını" okuması cemaatin de "amin" demesinin adet haline getirilmesi bid'attır. Cemaatin bu duayı ezberlemesi görevlilerce sağlanmalı, bunu bilmeyenlerin başka salat-ü selamları okuyabilecekleri de unutulmamalıdır. 33- Namazdan sonra beraberce tesbih çekmenin
bid'at olduğunu, tesbihin sünnet olmadığı, 34- Camiye giren oradakilere selam vermeli
midir? Bunlardan biriyle meşgul olmayıp, verilen selamı alma imkanı bulunan kimselere, cami içinde de olsa, selam vermekte bir sakınca yoktur. 35- Namazda herkes imam olabilir mi? İmametin
şartları nelerdir? 1. Müslüman olması, 2. Akıllı olması, 3. Bulüğ çağına ermiş olması, 4. Erkekolması, 5. Namaz sahih olacak ölçüde Kur'an-ı Kerim'i okuyabilmesi, 6. Kekemelik, pepelik, abdest tutamamak gibi, imamlığa engel bir özrünün bulunmaması. Yukarıdaki nitelikleri taşıyan, her Müslümanın arkasında, namaz kılmak caizdir. Aynı derecede ümmî olanlar birbirlerine İmamlık yapabilirler. 36- İmama uyan kimse kendi hatası için sehiv
secdesi yapar mı? 37- Cemaat imama, caminin alt, üst ve yan
odalarından iktida edebilir mi? 38- Cami içinde saflar dolmadan, müezzin
yanından, yani arkadan imama uymak caiz midir? 39- Camide özel bir yeri sahiplenmek, seccade
sermek doğru mudur? 40- Helal olmayan bir para ile yapılan camide
ibadet makbul müdür? 41- İşyerinde namaz kılmak için işverenin
izni şart mıdır? İşçinin mesaisini su-i istimal etmemesi kaydıyla işveren bilhassa farz ve vacip namazların kılınmasından işçisini men edemez. Çünkü Allah'a isyan konusunda mahluka itaat yoktur. Aksi halde işçinin, ibadetini yapabileceği başka bir iş bulması gerekir. 42- Secde ayeti okununca hemen secde etmek
şart mıdır? Namazda okunduğu takdirde ise, secde ayetin-den sonra, üç ayetten daha çok okunacaksa, hemen secde edilir ve kıyama kalkıp kıraate devam edilir. Secde ayetinden sonra, ancak üç ayet veya daha az okunacak ise namazda yapacağı ruku' ve secde ile tilavet secdesi de yerine getirilmiş olur; ayrıca secde gerekmez. 43- Namaz esnasında alın secdede iken,
ayakların yere değmesi nasıl olmalıdır? 44- Namazda secde edilen yer ayağın bastığı
yerden ne kadar yüksek olursa secde sahih olmaz? yükseklikte olması asıldır. Secde edilen yerin yüksekliği, ayak basılan yerden, on iki parmak (yaklaşık 23 cm)'1an daha yüksek olmamalıdır. Secde yeri daha fazla yükseklikte olursa, secde sahih olmaz. Cemaatin kalabalık olması nedeniyle arka safta bulunanlar, ön saftakilerin sırtına secde ederek namaz kılmaya mecbur kalırlarsa; (secde eden ve sırtında secde edilen kimseler aynı namazı cemaatle kılmış olmak şartı ile) yüksekliğe itibar edilmez; secde ve namaz sahihtir. 45- Kadınlar başı açık namaz kılabilirler mi?
Cuma namazı kılabilirler mi? b) Kadınlara cuma namazı farz değildir. Bunun-la beraber camiye gidip cemaatle cuma namazını kılarlarsa, o vaktin farzını eda etmiş olurlar. Bu takdirde o günün öğle namazını kılmaları gerekmez. 46- Kadının imameti caiz midir? 47- Bir hanım namaz kıldıktan sonra saçını
açarsa abdesti bozulur mu? 48- Müslüman bir kadın pantolon giyebilir mi?
Bununla namaz kılabilir mi? Bu itibarla dar olmayan pantolon veya herhangi bir elbise ile hanımların namaz kılmasında dinen bir sakınca yoktur. Ancak hanımların, hanımlara mahsus kıyafetleri, erkeklerin de kendilerine mahsus giyim ve kıyafet şekillerini tercih etmeleri gerekir. 49- Erkeklerin kendilerini göreceği yerlerde,
50- Kadınların vakit namazlarında camiye
gitmeleri caiz midir? Diyanetin 213 soruya verdiği cevaplar - 3 51- Kadınlar teravih namazına camiye gitmekle
daha çok sevap mı kazanırlar? 52- Teravih namazı ne kadar süratli
kılınabilir? Teravih namazı, cemaat halinde kılındığı zaman imamın cemaatı bıktıracak ölçüde uzun kıraat yapması uygun olmadığı gibi Fatiha'dan sonra kısa bir süre veya üç kısa ayetten noksan okunması da uygun değildir. Harflerin hakkı verilmeli, süratli okuyacağım diye harfler birbirine karıştırılmamalıdır. Oturuşlarda Tehiyyattan sonra salli, barikler de tam okunarak kılınmalıdır. 53- Teravih sekiz rek'at kılınır mı?
54- Kandil gecelerinde özel bir namaz var
mıdır? 55- Kabir namazı diye bir namaz var mıdır?
Fazla sevap kazanmak maksadıyla bir kimse istediği kadar Allah rızası için nafile namaz kılabilir. Fakat, dinin aslında olmayan bir isim ile namaz ihdas etmek doğru olmaz. 56- Sünnet namazlar terkedilir mi? Sünnet-i Müekkede olan namazlar, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in devamlı kılıp pek az terketmiş oldukları sünnetlerdir. Bu sünnetlerin yapılması sevaptır. Kasten terk edilmesine azap yok ise de; itap (azar) vardır. Ancak aşırı yorgunluk, hastalık ve benzeri durumlarda sünnet namazlar terk edilebileceği gibi yolculuk esnasında seferi durum da da terk edilebilir. Sünnet-i gayri müekkede; Peygamber Efendimiz'in ibadet maksadı ile ara-sıra yapmış oldukları şeylerdir. Bu sünnetlerin yapılması güzeldir. Sevaba ve Peygamberimiz'in şefaatine vesiledir. Kılanlar, sevabını alırlar; terk edilmesi ise azarlanmayı gerektirmez. 57- Namaz borcu olan kimselerin, sünnet
yerine kaza namazı kılmaları mı, Rasulüllah (S.A.V.) bir hadis-i şeriflerinde: "Kutun kıyamet günü ilk hesaba çekileceği konu, farz namaztardır. Eğer bu tamamsa işi kolaylaşmıştır. Aksi hatde, "bakın bakalım, nafileden, bir şeyi var mı?" denir. Nafile ile farz eksikleri tamamlanır.."buyurmuştur. Malikî, Şafiî ve Hanbeli mezheplerine göre ise namaz borcu olan kimselerin sabah namazının sünneti dışında, revatip'ten olsun, olmasın, nafile namaz ile meşgul olmaları uygun değildir. Bir an önce borçlarını kaza etmeleri gerekir. 58- Kaza namazlarının her namazın arkasında
kılınması şart mıdır? 59- Kaza namazını emreden ayet ve hadisler
var mıdır? 60- İkamet ettiği yerle işyeri arası (90)
kilometreden fazla olsa, 61- Seferilikte veya yeraltında madende
çalı-şan bir kimse cem-i takdim veya cem-i tehir yapabilir mi? 62- Cuma namazı misafire farz mıdır? Misafir
kişi cuma namazı kıldırabilir mi? Misafir olan bir kimse, cuma namazında mukim olan cemaate imam olabilir. Üzerine cuma namazı farz olmayan kimseler cuma namazını kıldıkları takdirde üzerlerinden o günün farz olan öğle namazı sakıt olur. 63- Cuma günü imam minberde iken camiye gelen
kimse, cumanın ilk sünnetine başlayacak mı? Camiye, imam minbere çıktıktan sonra gelenler, oturup ezanı ve hutbeyi dinlemeli, cumanın ilk sünnetini farzdan sonra kılmalıdırlar. 64- Türkiye Darü'l-İslam mıdır? Bazı kimseler
Türkiye'de cuma namazı kılınmaz diyorlar ne dersiniz? Ayrıca; nüfusunun tamamı veya çoğunluğu Müslüman olmasa bile, islamî hükümlerin icra edilebildiği memleketler "darü'l-İslam" sayılır. Bu itibarla, Türkiye "darü'l-İslam"dır; "Darü'1-harb" değildir. Aksini iddia dinî hükümlere aykırıdır, insafsızlıktır. Bu itibarla Türkiye'de cuma namazının kılınması farzdır. 65- Kilisede namaz kılınabilir mi? 66- Pijama ve sabahlık ile kılınan namaz caiz
midir? 67- Kısa kollu gömlekle, dar pantolonla namaz
kılmak caiz midir? b)Tesettürü sağlayan temiz her elbise ile namaz kılmak caizdir. Ancak uzuvlar belli olacak şekilde dar pantofonla namaz kılmak mekruhtur. 68- Namaz içinde bazıları el hareketi göz
hareketi yaparlar, elbiseleriyle oynarlar. yönelik olmayan bazı hareketler namazı bozar. Şöyle ki: a)Namaz içinde yapılan hareketi karşıdan gören birisi o hareketi yapanın namazda olmadığı kanaatına varırsa -buna "amel-i kesîr" denir ki- bu hareketi yapan kişinin namazı bozulmuş olur. Namaz kılarken yerden bir taş alıp kuşa atmak gibi. b) Eğer namaz kılanın bir hareketi, karşıdan bakıldığında onun namazda olduğu kanaatını doğuruyorsa -sözgelimi dizine batacak bir taşı tek eliyle bir kenara atması gibi- buna "amel-i kalîl" denir ki namazı bozmaz. Ancak, zaruret olmadıkça, amel-i kalîl sayılan şeylerin yapılması da mekruhtur. Namaz içinde mekruh olabilecek abes hare-ketlerden sakınılmalıdır. Namazı mekruh olarak eda etmiş olan kimsenin, vakit ve fırsat varsa namazı yeniden kılması uygun olur. Eğer vakit ve fırsat yoksa; kerahetle eda edilmiş sayılır; kaza edilmesi gerekmez. 69- Namaz kılarken kaç rek'at kıldığını
unutan bir kimse bu hususta ne yapabilir? 70- Mezar nakli hangi ahvalde caizdir?
a) Ölü, başkasına ait bir yere defnedilmiş olur ve mülk sahibi buna razı olmazsa, b)Yol geçmesi ve benzeri sebeplerle, o yer kabristan olmaktan çıkarsa, c) Kabri su basması tehlikesi varsa, nakli caizdir. 71-Yurtdışından Türkiye'ye cenaze nakli caiz
midir? 72- Yurtdışında ölenlerin orada gömülmeleri
günah mıdır? Bu itibarla; yurtdışında ötenlerin, bulundukları yerde bir Müslüman kabristanı varsa, orada defnedilmeleri uygun olur. Şayet Müslüman kabristanı yoksa Hıristiyan mezarlığında Müslümanlar için ayrılmış olan bölüme defnedilmeleri mümkün olduğu gibi, Türkiye'ye nakledilmeleri de caizdir. 73- Cenaze yıkanmadan ölünün yanında Kur'an
okumanın hükmü nedir? bir sakınca yoktur. Yıkandıktan sonra, yanında da okunabilir. 74- Ölünün ağzında bulunan altın dişierini
sökmek caiz midir? 75- Cenazenin tabutla defnedilmesi doğru
mudur? Diyanetin 213 soruya verdiği cevaplar - 4 76- Namaz kılmayan kimselerin cenaze
namazlarını kılmakla mükellef miyiz? 77- Tanımadığımız, musallaya konan her
cenazenin, namazı kılınabilir mi? 78- İntihar etmek günah mıdır? İntihar edenin
cenaze namazı kılınır mı? 79- Düşük olan bir çocuğa nasıl bîr muamele
gerekir? Doğduktan sonra ölen bir çocuğa isim verilir. Cenazesi yıkanır, usülüne göre kefenlenir ve namazı kılınarak defnedilir. Böyle olmayınca yani ölü olarak doğmuş ise, yıkanıp bir beze sarılarak defnedilir; fakat namazı kılınmaz. 80- Bir Müslümanın cenazesi gayr-ı müslim
çocuklarına bırakılır mı? 81- Musallada ölüye yapılan "Helal olsun"
sözü ile bütün alacaklar da helal edilmiş olur mu? 82- Kadınlar kabir ziyaretine gidebilir mi?
83- Almanya'da oruca başlayan bir kişi uçakla
daha doğudaki veya daha batıdaki 84- Devamlı olarak uzun yola gidenler, namaz
ve oruçları nasıl yerine getirmelidir? "Sizden bir kimse hasta veya yolcu olursa oruç tutmadığı günler sayısınca daha sonra diğer günlerde tutsun." (Bakara, 185) Namaz ise yolculuk sebebiyle kazaya bırakılmaz. Ancak seferi sayıldığı sürece dört rek'atlı farz namazlar iki rek'at olarak kılınır. Devamlı olarak uzun yola giden kaptan ve sürücülerin durumu da aynıdır. 85- Kalb hastalıkları olanlar ve hastaları
günde 2-3 hap almak zorundadırlar. 86- Ramazanda ay halini önlemek için hap
kullanmak caiz midir? 87- Adet gören bayanlar keffaret orucu nasıl
tutarlar? şarttır. Söz gelimi on gün oruç tuttuktan sonra, onbirinci gün ayhali gören bir hanım, belli günleri bitince hiç ara vermeden tekrar oruca başlar, önceki tuttuğu on güne ekleyerek keffaret orucunu tamamlar. 88- Düşük yapan kadının orucu bozulur mu?
89- Hamile olan kadın oruç tutarken kusarsa
orucu bozulur mu? Kendi isteği ile ağız dolusu kusan kişinin orucu bozulur. Yani o gün orucunu devam ettirir, Ramazandan sonra bir gün kaza gerekir, keffaret gerekmez. Şayet ağız dolusundan daha az kusarsa orucu da bozulmaz, kaza da gerekmez. 90-Oruçlu iken buruna, göze damlatılan ilaç
orucu bozar mı? 91- Oruçtu iken arkadan veya önden fitil
koymak orucu bozar mı? 92- Doktor muayene ederken, ağızdan mideye
sarkıtılan cihazlarla oruç bozulur mu? 93- Susuz olarak, hap yutmak orucu bozar mı?
94- Nefes darlığından muzdarip bir kimsenin bronşlarını
genişletip bir müddet rahat nefes alıp 95- Elde olmadan çalışma yerinde toz duman
v.b. şeylerin yutulması orucu bozar mı? 96- Oruçlu iken banyo yapan birinin orucu
bozulur mu? 97- Oruçlu iken boy abdesti almak caiz midir?
98- Cünüp olan sahur yemeği yiyebilir mi?
Oruca niyet edebilir mi? 99- Cuma günü oruç tutmak caiz midir?
100- Ramazan sonrası Şevval ayında tutulan
oruç nasıl tutulmalıdır? Diyanetin 213 soruya verdiği cevaplar - 5 101- Kandil günlerinde oruç tutmak isteyen
hangi gün oruç tutmalıdır? 102- Değişik zamanlarda kasden Ramazan
orucunu bozana sonradan bir keffaret yeterli midir? 103- Ölen birinin oruç borçları için geride
kalanlar oruç tutabilir mi? 104- Borç verilen paranın zekatı ne zaman
verilir? 105- 3-5 yıl va'deli borcu olan kimse
nisabını nasıl hesaplar? 106- Borç verdiğim birisi fakirleşti; bu
kişinin bana olan borcunu zekatımdan sayabilir miyim? Borç alan birisi fakirleşip borcunu ödeyemez duruma düşerse alacaklı borçluya borcu kadar zekat verir, tekrar alacağını verdiği paradan tahsil edebilir. 107- Arsaya ve kirada olan evime, binek
arabasına ve ticari arabaya zekat vermek gerekir mi? 108- Hisse senetleri için zekat vermek
gerekir mi? 109- Kirada oturan evi olmayan kişi, ev
yapmak için biriktirdiği paradan zekat vermek zorunda mıdır? 110- Zekatı ve fıtır sadakasını uzaktaki
akrabaya göndermek caiz midir? Zekatta, zekata tabi malın bulunduğu yerdeki fakirlere; fıtır sadakalarında ise, mükellefin ikamet ettiği yerdeki fakirlere öncelik verilmesi asıldır. Ancak bunlar bağlayıcı hükümler olmayıp faziletle ilgili hükümlerdir. İster yakın ister uzak olsun, dinen fakir sayılan her Müslüman’a zekat ve fıtır sadakası verilebilir. 111- Gelin ve damada zekat verilebilir mi?
112- Zekat, kurban ve fıtır sadakası için
belirlenen nisap miktarı aynı mıdır? ihtiyaçlardan fazla malı yahut parası olan kimseler dinen zengin sayılırlar. Bu mikdara nisap denir. Zekatın farz olması için ölçü kabul edilen bu miktar, fıtır sadakası ve kurban için de aynıdır. Ancak zekatın farz olması için, nisab ölçüsündeki malın üzerinden bir kamerî yıl geçmesi ve malın namî yani artıcı nitelikte olması gerektiği halde, kurban fitrenin ve vücübu için, nisabın üzerinden sene geçme ve malın artırıcı nitelikte olması şartı yoktur. Bunun için, Ramazan bayramı günü şafak sökmeden önce miras ve benzeri herhangi bir yol ile zengin olan kimse, fitre vermekle mükellef olur. Kurban bayramı günlerinde zengin olan kişi de kurban kesmekle yükümlü olur. 113- Kadının kocasından habersiz hayır
yapması veya sadaka vermesi caiz midir? 114- İslam'a göre devlete vergi vermek
gerekli midir? Vergi ile elde edilen gelir, ülkeye ve üzerinde yaşayanlara hizmet veren devletin giderlerini karşılar. Bu hizmetler amme menfaati içindir, vergi verilmezse bu hizmetler karşılanamaz, amme hizmeti vatan emniyeti haleldar olup, bunun bedelini de bütün bir toplum çeker. Bu itibarla, her Müslüman devlete vergisini vermekle mükellefdir. 115- İslam dininde zekat ve öşür dışında
devlete vergi vermek gibi bir mükellefiyet var mıdır? Bu gelir yok kaynakları dışında devletin, vatandaşlarından vergi alıp alamayacağı konusu, eskiden geri tartışılmış, ihtiyaç ve zaruret halinde, ihtiyaca ve yurttaşların ödeme güçlerine göre devletin vergi alabileceği görüşü ağırlık kazanmıştır. "Büyük zararı def etmek için küçük zarara tahammül edilir" kaidesi bir hukuk kuralıdır. Bu kaide uyarınca, düşman tarafından ülke güvenliği tehdit ediliyorsa, olağanüstü hallerde veya beytü'l-malın (hazine) gelirleri devletin zorunlu mali mükellefiyetini karşılamıyorsa devletin vatandaşlarından, ihtiyacını karşılayacak ölçüde vergi alması gerekli hale gelir. Asrı saadette ve 4 halife döneminde zekat dışında vergi alınmamış ise de, daha sonra devletin gelirleri giderlerini karşılamaz hale gelince zaruret prensibine dayanarak, zekat dışında bir takım vergiler ortaya çıkmıştır. Zikri geçen prensip ve gerekçeler ile verginin alınabileceği ve verginin zekat ve öşürden sayılamayacağı görüşleri kuvvet kazanmıştır. Zira zekat ve öşür bir ibadettir; ibadette niyyet ve ihlas esastır. Vergide ise bu vasıflar umumiyetle gerçekleşmez. Ayrıca, zekat ve öşür kitap ve sünnetle sabit olurken vergi öyle değildir. Sarf yönleri açısından da zekat ve öşürle vergi arasında fark vardır. 116- Kocası fakir olan bir kadın, kendi
parası ile hacca gidebilir mi? Şafiî alimleri, bir kadının güvenilir bir kaç kadınla birleşerek -mahremsiz- farz olan haccını yapmasını caiz görmüşlerdir. 117-Zengin bir kadın eşi veya bir mahremi
olmadığı için hacca gidemeden ölse 118- Haram para ile hacca gidenin haccı kabul
olur mu? Bu örnekte olduğu gibi haram parayla hacca giden kimsenin haccı da sahihtir. Haram parayla gittiği için onun günahını ayrıca çekecektir. Fakat bu haccın sevabı da ona göre az olur veya hiç olmaz. 119- Kurban kesmek kimlere vaciptir?
Kurban bayramında ibadet niyeti ile kurban kesmek, büluğ çağına gelmiş, mukim (yolcu olma-yan) ve dinen zengin sayılan Müslümanlara vaciptir. Zenginlikten maksat kurban bayramında temel ihtiyaçlarından başka 80.18 gr. altını veya bu mikdar altın karşılığı parası yahut temel ihtiyaçları dışında mal varlığının bulunmasıdır. Bu durumda olan kimse kurban kesme hususunda dinen zengin sayılır. 120- Kurban kesmeden, parasını kurban
niyetiyle vermek caiz midir? 121- Kadın kurban kesebilir mi ve kestiği
yenilir mi? Bu itibarla, Müslüman bir kadının kurban kesmesi caizdir. 122- Karı koca bir yıl biri, diğer yıl öbürü
şeklinde nöbetleşe kurban kesebilir mi? dinen zengin, hür ve mukîm Müslümanlar üzerine kurban kesmek vaciptir. Dinî hükümlere göre, bir aile içinde herkesin malı kendisine aittir, müşterek bir aile malı yoktur. Bu itibarla, yukarıdaki niteliklere göre kurban kesmekle kim mükellef ise, kurbanı o keser. Karı-koca her ikisi de kurbanla mükellef ise, her ikisi de keser. Sadece birisi mükellef ise, mükellef olan keser. Her ikisi de mükellef değiller ise, hiçbiri kesmeyebilir. Mükellef olmadıkları halde imkanlarını zorlayarak kurban kesmek isteyenlere de engel olunmaz. 123- Adak kurbanını kesmek için kadının
kocasından izin alması şart mıdır? Cenab-ı Hakk'ın rızasını kazanmak ve O'na tazimde bulunmak için, yapılması mecbur olmayan namaz, oruç ve kurban gibi farz ve vacip ibadet cinsinden bir şeyi yapmayı nezretmek suretiyle o ibadeti kişinin kendisine vacip kılmasıdır. Farz veya vacip ibadet cinsinden adanmış olan bir şeyi yerine getirmek vaciptir. Çünkü adak yapan kimse bu hususta Allah'a söz vermiş demektir. (Hac, 29) Bu gibi hükümlerin uygulanmasında ise, kadın ve erkek arasında fark yoktur. Adakta bulunan kadının, harcama yapmayı gerektiren bir adağını yerine getirmek için kocasından izin alıp almamasına gelince: İslamî hükümlere göre her fert kendi malı üzerinde, bir başka kişinin iznini almadan dilediği şekilde tasarrufta bulunabilir. Bu sebeple evli bir kadın kendi malından kocasının izni olmadan adağını yerine getirir. fakat kendi malı adak kurbanını kesmeye yetmeyecek kadar az olduğu için kocasının malından adak kurbanı kesecek olursa, kocasının iznini alması gerekir. 124- Bir Müslüman kestiği kurban etinden
gayri müslimlere verebilir mi? Kurban etinin dağıtılması hususu ise kurban kesmenin rükünlerinden değildir. Kurban etinin zenginlere, fakirlere ve ehl-i kitaptan birisine verilmesi caizdir. 125- Akika nedir? Hakk'a şükür niyeti ile ve Allah rızası için kesilen kurbana da, "Nesike" veya "Akika" kurbanı denir. Akika kurbanı kesmek mübah ve menduptur. Akika kurbanı hususunda şu konulara dikkat edilmelidir. a)Akika kurbanı, çocuğun doğumundan itiba-ren büluğ çağına erinceye kadar olan süre içinde kesilebilir. Ancak, doğumun yedinci gününde kesilmesi daha güzeldir. b) Kurban olma niteliğine uygun her hayvan, akika kurbanı olarak kesilebilir. c)Akika kurbanı için çocuğun erkek veya kız olması arasında fark yoktur. d)Akika kurbanının kesileceği yedinci günde, çocuğun saçlarının kesilmesi ve ağırlığınca altın veya gümüş bedelinin fakirlere dağıtılması da müstehaptır. e)Akika kurbanının etinden ve derisinden, kurban sahibi
dahil herkes yiyebilir. Diyanetin 213 soruya verdiği cevaplar - 6 126- Avrupa'da veya başka bir yerde kurbanını
dağıtacak bir fakir bulamayan Buna göre kendisine kurban vacip olan bir kimse, kurbanını bizzat kendisi kesebileceği gibi, vekalet yoluyla memleketinde veya başka bir yerde de kestirebilir. 127- Ev veya araba aldığımız zaman kurban
kesmek gerekir mi? Bir diğer husus daha vardır ki; "Sadaka belaların def'ine vesile olur." Böyle bir nimetten dolayı kurban kesip tasadduk etmenin (fakirlere dağıtmanın) muhtemel bir takım kaza ve belaların def'ine vesile olacağı da umulur. 128- Hayvanın daha iyi ve sağlıklı gelişmesi
için kuyruğu kesilen koyun kurban edilir mi? 129- Kimin kestiği yenir, kimin kestiği
yenmez? Ateşe, güneşe, yıldızlara, puta tapanların dinden çıkanların, din ve Allah tanımayanların kestikleri yenmez. 130- Türbelere adak yapmak caiz midir?
Allah rızasını kazanmak düşüncesi olmaksızın adakta bulunmak doğru olmadığı gibi bazı türbe ve ölüler için yapılan veya türbelere mum ve kandil yağı almak gibi adaklar da batıl ve haramdır. Çünkü adak bir manada ibadettir. ibadet ise, sade-ce Allah'a yapılır. Bu itibarla kullardan, özellikle de ölülerden birine adakta bulunulması caiz değildir. Zira ölüler için hiçbir şeye malik olmadıkları gibi, tasarruf yetkisinden de mahrumdur. Mamafih bir kimse falan işim olursa şu türbede Allah için bir kurban keseceğim der de o işi de olursa, o kurbanı herhangi bir yerde kesmesi yeterlidir, o türbeye gitmesine gerek yoktur. 131-Yemin çeşitleri ve hükümleri nelerdir?
a) Yemin-i Lağıv: Yanlışlıkla veya doğru zannıyla yalan yere yapılan yemindir. Bu çeşit yeminden dolayı keffaret gerekmez. Allah'ın affı ve bağışlaması umulur. b) Yemin-i Gamus: Bile bile yalan yere yapılan yemindir. Yalan yeminler çok büyük günahtır. Bunun bağışlanması için kefareti yoktur. Ancak tövbe ve istiğfar etmek, hakkı zayi olan varsa ondan da helallik almak gerekir. imam Şafi'ye göre ayrıca kefaret de gerekir. c)Yemin-i Mün'akide: Mümkün olan ve geleceğe ait bulunan bir şey hususunda yapılan yemin-dir. Böyle bir yemine riayet vaciptir. Ancak riayet edildiğinde umumun zararı sözkonusu ise, o takdirde yemine riayet edilmeyip bozulur ve kefareti ödenir. Ayrıca, Cenab-ı Hak’an af dilenir. Yemin kefareti, on fakiri sabah akşam günde iki öğün doyurmak yahut bir fıtır sadakası miktarından az olmamak üzere, yiyecek bedelini kendilerine vermek veya on fakiri giydirmektir. Bunlar dan birini yapmaya gücü yetmeyenler ise, yemin kefareti olarak, ardarda üç gün oruç tutarlar. 132- Nişanlanmanın hükmü nedir? Nişanlıların
beraberce gezmesi caiz midir? Erkek evlenmeyi düşündüğü kadına bakabilir. Bir hadiste: "Ona bak, zira bakmak evliliğin uyumlu olmasını temin eder" buyrulmakla, daha sonra çıkabilecek tatsızlıklar başından önlenmektedir. (İbn-i Mace, Tirmizi) 133- Kişi evleneceği hanımı ne ölçüde
görebilir? Alimler, evlenecek erkeğin evleneceği kızın eline, yüzüne ve ayaklarına bakabileceğini, ayrıca bir kadın göndererek onu nitelikleriyle yakından tanımaya çalışabileceğini söylemişlerdir. 134- Kız ebeveyninden izinsiz evlenebilir mi?
Küfüv ne demektir? Erginlik çağına gelmiş bir kızın kendisine denk biriyle evlenmeye karar verme hakkı vardır. Veli-sinin izni şart değildir. Ancak bir hanım kızın veli-sinin iznini almadan böyle önemli bir konuda tek başına karar vermesi, uygun bir davranış sayılmaz. Ana-babanın hayat tecrübelerinden istifade etmesi daha hayırlı olur. Küfüv; bir erkeğin evleneceği kadınla sosyal, ekonomik ve kültürel konularda denk olması demektir. Erkeğin kadından ya daha üstün ya da en az onun seviyesinde olması, ileride çıkabilecek muhtemel huzursuzlukların önlenmesi bakımından, faydalı görülmüştür. 135- Avrupa'da işçi olmak için, geçici olarak
gayr-ı müslim bir kadınla evlenmenin hükmü nedir? Ayrıca, bu tür düşüncelerle yapılan evlilikler, çoğu zaman kurulu olan birçok ailenin dağılmasına ve meşru şekilde, evli olan eş ve çocukların mağduriyetine yol açmaktadır. Bu itibarla, maddî bir menfaat elde etmek için ve söz konusu menfaati elde etme süresine bağlı olarak yapılan nikah geçersiz ve bu yolla gerçekleşen evlilik gayr-ı meşru olup her Müslümanın bundan kesinlikle sakınması gerekmektedir. 136- Müslüman olan bir kadının gayr-i müslim
bir erkekle evlenmesi caiz midir? 137- Sinirli iken karısını boşayanın durumu
nedir? 138- Bir çıkar için mahkeme kararı ile
boşanan eşler, dinen de boş sayılır mı? 139- Mahkemece boşananlar kaç talakla
boşanmış olurlar? 140- İlmen hamile olmadığı tespit edilen bir
kadının iddet beklemesi gerekir mi? 141- Namaz kılmayan kadını boşamak gerekir
mi? 142- Yurtdışında uzun süre kalan bir kişi
evine dönüp eşine kavuşunca nikah tazelemesi gerekir mi? 1- Dinden çıkıp tekrar İslam'a girince, 2- Bain talakla boşama durumunda. Bu itibarla, bir kimsenin eşinden uzun süre ayrı kalması sebebiyle nikahı bozulmaz ve eşinin yanına döndüğünde yeniden nikah yapılması gerekmez. 143- Bir kaç kadınla evlenmeyi nasıl izah
edebilirsiniz? 144- Anne uyurken yanlışlıkla çocuğunu ezerek
ölümüne sebep olursa, dinî hükümlere göre cezası nedir? 145- Anne ve baba çocukların gelirine el
koyabilir mi? 146- Ebeveyn evlatlarını red edebilir mi?
147- Kadın, ayyaş kocanın cebinden para
alabilir mi? 148- İslam'ın emirlerini yerine getirmeyen
kocanın kazancı ev halkına helal midir? Kişinin ibadetler gibi Allah'a karşı mükellef olduğu görevlerini yerine getirmemesi, meşru kazancı haram yapmaz. 149- Bir koca eşinin namazına, orucuna,
tesettürüne müdahale edebilir mi? 150- Yetişkin çocukların ibadet yapmamasından
ana-baba ne derece sorumludur? "Evlilik çağına geldiğinde evlendirmek, tahsil yaptırmak ve iyi bir isim vermek çocuğun babası üzerindeki haklarındandır" buyurmuştur. Diğer bir hadisde: "Helal rızık yedirmek, atıcılığı ve yüzmeyi öğretmek ve tahsil yaptırmak çocuğun babası üzerindeki haklardandır." Başka bir hadis-de de: "Çocuklarınıza ikramda bulunun ve onları iyi bir şekilde eğiîin ki sizin bağışlanmanıza vesile olsun" buyrulmuştur. (Tecrid-i Sarih, C. 4/592) Yine çocuklara ana-babanın görevleri ile ilgili olarak Peygan-ıberimiz (S.A.V.): "Çocuklar yedi yaşına girince, onlardan namaz kılmalarını isteyin. On yaşına bastıkları halde kıimak istemezlerse onları te'dib edin ve bu yaştan itibaren yataklarını ayırın" buyurmuştur. (Riyazü's-Salihin, c. 1, 338/299) Yukarıdaki hadis-i şeriflerde açıklandığı üzere çocuklar reşit oluncaya kadar ana-baba kendisine düşen görevleri yerine getirmekten sorumludur. Büluğ çağından sonra sorumluluk, herkesin kendi-sine aittir. Ancak güzel öğüt ve sözlerle daima onlara rehberlik görevi devam ettirilmelidir. Diyanetin 213 soruya verdiği cevaplar - 7 151- Dul kadının evlenmeden yaşaması günah
mıdır? Dul kadın iddet süresi bittikten sonra isterse evlenir. İffetini koruyarak evlenmeden hayatını sürdürmesinde de dinen bir sakınca yoktur. "Nikah altında ölmek gerekir" şeklindeki söylentinin sağlam dayanağı yoktur. 152- Hastanede çalışan veya hastaya bakan
kişi bazan hastanın edep yerlerini görüyor, günah mıdır? 153- Tuvalette konuşmak caiz midir?
154- Zararlı hayvanlar öldürülebilir mi?
155- Cami lokalinde düğün yapmak caiz midir?
156- Kamu arazisine cami vs. yapılabilir mi?
157- Resim yapmak, ressamlık sanat ve kazancı
helal midir? Müstehcen ve gayri ahlaki fotoğraf ve resimlerin yapılması veya çekilmesi ise dinen caiz değildir. Gerek anne ve babanın, gerekse saygı duyulan kimselerin fotoğraflarını, şüphesiz ubudiyet ve tazim kasdı olmaksızın, evde uygun bir yere hatıra olarak asmak caizdir. Ancak, canlı resmi bulunan yerde namaz kılmak mekruh görülmüştür. 158- Milliyetçilik ve kişinin mensubu olduğu
milleti sevmesi dine ters düşer mi? Bu anlamda, bir insan, mensubu olduğu milleti de, diğer toplumlardan daha farklı bir şekilde sever, onun başarıları ile onurlanır, başarısızlıklarından elem ve üzüntü duyar. Bu anlamda milliyetçilik meşrudur ve hiç bir sakıncası yoktur. Ancak, bu duygu, kişiyi mensup olduğu millet dışında, diğer insan ve toplumları hor görmeğe, onlara zulüm ve haksızlık yapmağa sevk eden bir boyuta ulaşırsa, buna ırkçılık veya kavmiyetçilik denir. Irkçılık ve kavmiyetçilik ise, dinimizde haramdır. Görüldüğü üzere ırkçılığın, milliyetçilik ile bir ilgisi yoktur. Bunlar farklı kavramlardır. 159- İslam göz değmesini nasıl görür?
Nitekim bir hadis-i şerifte: "Kendisinin veya Müslüman kardeşinin bir şeyi, bir kimsenin hoşuna gîdince ona bereketle dua etsin. Çünkü göz değmesi haktır" (İbn Mace, Sünen, 2/1159-1160, Hadis No: 3508-3509) buyurulmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte de: "Her kim hoşuna giden bir şey görürse: Maşaallah, la kuvvete ltla billah, derse ona göz zarar vermez" (Keşfü'l-hafa, Hadis No: 1797) buyrulmuştur. Ayrıca, Rasul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz göz değmesine karşı Ayetü'l-Kürsî ile İhlas ve Muavvizeteyn (Felak ve Nas) surelerini okuduğu ve ashabına da bunları okumalarını tavsiye buyurduğu rivayef edilmektedir. (Tecrid-i Sarih Tercemesi 12/90, Hadis No: 1932) 160- Rüşveti verenle alan aynı mıdır?
Hakkını başka bir yolla alamama durumunda verilen rüşvetin günahı ise alana aittir. Çünkü bunda verenin, haksızlık demek olan zulmü gidermek amacı vardır. 161- Gümrük ödemeden getirilen mal helal
midir? Ayrıca, malını gümrüksüz geçirmek isteyenler yalan beyan ya da rüşvetten dolayı günahkar olurlar. 162- Aslında 2 çocuğu olduğu halde 3-4 çocuğu
varmış gibi göstererek para almanın hükmü nedir? 163- İşsizlik parasını almak caiz midir?
Ancak, yalan beyanda bulunarak veya çalışabildiği halde çalışamaz raporları alarak çalışmadan veya işsiz görünerek işsizlik parası almak caiz değildir. Bu gayri müslim ülkede de olsa aynı-dır, çünkü bu bir kandırmadır. 164- İş yerinde veya sokakta para veya eşya
bulan nasıl hareket etmeli? Görüldüğü yerde bırakıldığı takdirde zayi olma tehlikesi olmayan bir yitiği, sahibine vermek üzere alıp kaldırmak mübah; zayi olması ihtimali bulunan bir yitiği, sahibine vermek üzere almak mendup; zayi olmasından korkulan bir yitiği sahibine vermek üzere alıp saklamak vacip; sahibine vermek niyetiyle değil de kendisine mal etmek maksadıyla almak ise, haramdır. Bir kimsenin sahibini bulunca kendisine vermek üzere aldığı bir yitik mal, onun elinde emanet hükmündedir. Kusuru olmaksızın kaybolur veya bir zarar görürse, ödenmesi gerekmez. Fakat, sahi-bine vermek için değil de, kendisine mal etmek üzere almış ise, bulan kişinin kusuru olmadan da kaybolsa veya bir zarara uğrasa, ödemesi gerekir. Yitiği bulan b.u malın sahibini bulmak için bir yıl malı bekletir ve uygun sürelerle ilan eder. İlan müddeti en çok bir senedir. Bulunan bir şeyin önem derecesine ve sahibinin arama ihtimaline göre, bu süre daha kısa da olabilir. ilan sonunda sahibi çıkarsa ona verilir. Çıkmazsa yoksullara veya bir hayır kurumuna verilir. Yitik olarak bulunan malların resmî makamlara teslimi de mümkündür. Bulan yoksul ise kendisi de yararlanabilir. 165- Alacaklısı bulunamayan borç nasıl
ödenir? Alacaklı öldüğü takdirde mirası varislerine intikal ettiğinden, borçlu borcunu onlara ödediği takdirde mesuliyetten kurtulmuş olur. Şayet varisi yoksa veya nerede oldukları bilinmiyorsa, borcun o kişinin namına fakirlere, hayır kurumlarına, yahut hazineye, alacaklı gayr-i müslimse ancak hazineye verilmesi gerekir. 166- Müslüman olmayan birisinin hakkını nasıl
ve ne şekilde ödeyebiliriz? Bu itibarla; gerek Müslüman, gerek gayr-ı müslim olsun, bir başkasının üzerimize geçmiş hakiarını kendilerine iade etmek, ölmüşlerse, varislerine vermek veya onlarla helallaşmak gerekir. 0 da mümkün değilse Müslüman hakkı için, bir hayır kurumuna tasaddukta bulunmak ve gayr-ı müslim hakkı için de amme menfaatına olan bir işe sarfetmek veya hazineye yatırmak suretiyle, hayatta iken, kul hakkı sorumluluğundan kurtulmak gerekir. 167- Haram para ile hayır yapılabilir mi?
168- Kar ve zarar ortaklığı (Finans
Kurumları)'na dayanan kazançların hükmü nedir? 169- Ticarette enflasyon farkını hesaba
katmak ve vadesinde Ebu Hanife'ye göre, para tedavülde olduğu sürece, değeri ister artsın, ister eksilsin, borç aynen ödenir. Para değerindeki değişmenin, ödenecek miktar üzerinde bir etkisi olmaz. İmam Ebu Yusufa göre, borcun sabit olduğu (sözleşmenin yapıldığı) tarihteki değeri, kullanılmakta olan bir başka para veya altına göre takdir edilip ödenmesi gerekir. İmam Muhammed'e göre ise, bu durumda sözleşmenin yapıldığı zamana değil; paranın değerinin değiştiği zamana itibar edilir. Günümüzde özellikle az gelişmiş ülkelerde para sürekli değer kaybetmekte, gün geçtikçe satın alma gücü azalmaktadır. Bu sebeple, seneler öncesine ait bir borç, -Ebu Hanife'nin ictihadına uyularak -aynen ödendiği takdirde, alacaklı zarara uğramaktadır. Oysa, dinimizde başkasına zarar vermek ve başkası yüzünden zarar görmek yoktur. Nitekim, Fıkıh kitaplarında Ebu Hanife'nin Muhammed'in görüşlerinin müftabih olduğu belirtilmektedir. Ancak, zamanımızda para değeri çok sık -hemen hergün- değişmekte olduğundan İmam Muhammed'in ictihadı, uygulamada önemli bir kolaylık sağlamamaktadır. Bu itibarla, önceki borçların ödenmesinde İmam Ebu Yusuf'un ictihadına uyularak, paranın, borcun gerçekleştiği tarihteki değerinin (satın alma gücünün) dikkate alınması ve ayrıca taratiarın helallaşmaları uygun olur. 170- Alınan borcun, alınandan fazla olarak
ödenmesinin hükmü nedir? Hakiki faiz akdi, fazlalık ödeneceğinin söz veya yazı ile ifade edilip, karşılıklı kabul edilmesi; hükmî faiz ise, horcun az veya çok bir fazlalıkla ödeneceğinin, taraflarca önceden bilinmesi ve bu bilgiye istinaden akdin yapılmasıdır. Borcun az veya çok, herhangi bir fazlalıkla birlikte ödeneceği konusunda hakiki veya hükmî bir akit bulunmadığı ve alacaklının da böyle bir talebi ve beklentisi olmadığı halde, borçlunun borcunu bir miktar fazlasıyla ödemesi (yani alacaklıya borcu dışında herhangi ek bir şey daha vermesi) halinde, bu fazlalığı faiz saymamak mümkündür. 171- Almanya bankalarına yatırılan paraların
faizi helal olur mu? 172- Daru'l-Harpte kumar, faiz haram olmaz
diyorlar, ne dersiniz? İki Müslüman arasındaki her nevi münasebet ve muameleye ülke farkının tesir etmeyeceği, nerede bulunursa bulunsunlar Müslümanlar dinin emir ve yasaklarına riayet etmeleri gerektiği hükümde ittifak vardır. İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed, daru'1-harp denilen küfür ülkesinde, kafirin malının dokunulmazlığı bulunmadığı gerekçesiyle, Müslüman’ın harbînin malını kendi rızasıyla faiz, kumar gibi fasit akitlerle almasını caiz görmüşlerse de, bu tür fasit akitlerin daru'l-harpte de alsa, iki Müslüman arasında yapılması -bu imamlar dahil- bütün müctehidlere göre haramdır. Günümüzde Almanya ve benzeri gayr-i müslim ülke bankalarında Müslümanların da paraları bulunduğundan, buralardaki faizli akitler, Müslümanlar arasında cereyan etmiş olmaktadır. Bu itibarla, Almanya ve benzeri ülkelerde harbi ile de olsa Müslüman için kumar, faiz ve dinin haram saydığı fiilleri işlemek mübah değildir. Çünkü: 1. Kitap ve sünnette emir ve yasaklar helal ve haram
hükümleri -zaruret hali dışında-bir şeyle takyit edilmemiş, 2. Bir Müslüman gayr-i müslim ülkeye emanla yani giriş izniyle girmektedir. Bu izinle toprağına girdiği ülke vatandaşına zarar vermemek durumundadır. 3. Daru'l-harpte Müslümanların velayet, sulta ve selahiyetleri tam olmadığından burada hak talep edilince, hakimin harbî (gayr-i müslim ülke vatandaşı) lehine hükmetmesi mümkündür. 4. Daru'l-harp sakinlerinin malı Müslümanlara her zaman değil, ancak harp halinde helaldir. İzin, eman, anlaşma hallerinde karşılıklı mal ve can emniyeti vardır. Bu deliller karşılaştırılınca Ebu Yusuf'un "Müslümanlar nerede olursa olsunlar, islamî ahkam ile bağlıdırlar" şeklinde ifade ettiği görüşünün daha isabetli olduğu anlaşılmaktadır. 173- Müslüman kadınlar gayr-ı müslim
erkeklerle bir arada çalışabilirler mi? 174- Müslüman birisi gayr-ı müslim bir
ülke-de içki satabilir mi? 175- Kilise veya tarihi yerleri gezmek günah
mıdır? Tarihî yerleri ve tarihî eserleri gezmek kültürü geliştirme açısından sakıncalı olmadığı gibi dinimizin teşvik ettiği hususlardandır. Diyanetin 213 soruya verdiği cevaplar - 8 176- Yaş günü kutlamak için bir takım
masraflar yapmak caiz midir? 177- Gayr-ı müslimin kanını almak veya ona
vermek caiz midir? 178- Gayr-ı müslimlerin camiye bağışta
bulunması caiz midir? 179- Ehl-i kitabın kestiği yenir mi ve
kapsülle bayıltma ile kesilen hayvanın etinin yenmesi caiz midir? Ancak, başı koparılmak, başına tokmak vurulmak, gözüne şiş saplanmak veya şoklamak suretiyle öldürülen, yahut da bu gibi işlemler sebebiyle öldükten sonra kesilen hayvanların etlerinin yenilmesi haramdır. Bunlar murdar ölmüş sayılır. Fakat, başına tabanca sıkılmak veya elektrik akımına bağlanmak, kapsülle bayıltmak gibi bir etkiden sonra böyle bir işleme tabi tutulan hayvan, henüz ölmeden usülüne uygun olarak kesilirse etinin yenilmesi caiz; öldükten sonra kesilirse haramdır. 180- Hıristiyanların kutsal günlerinde
kestikleri hayvanlardan hediye edilen et yenir mi? kesim esnasında açıkça, Mesih, Meryem ve Aziz gibi bir isim anmadan usulüne uygun şekilde kanı akıtılarak kestikleri eti yenilen hayvanların etlerinin yenilmesi caizdir. Fakat kesim esnasında Allah'tan başkasını andıkları, bilinir veya duyulursa bu hayvanın etini yemek haramdır. Çünkü bu, Allah'tan başkası anılarak kesilen hayvanlardandır. 181- Gayr-i müslim ülkelerde, Müslüman kişi
içki, domuz eti gibi haram olan şeyleri satabilir mi? İslamî hükümlere göre, domuz eti, sarhoşluk veren içki ve benzerleri, bir Müslümanın sahip olabileceği mütekavvim bir mal değildir. Müslüman bunları satın alamaz, imal edemez ve edinemez. Bu itibarla, bir Müslümanın, müşteriler gayr-ı müslim bile olsa, bu tür haram malların ticaretini yapması, dinen caiz değildir. 182- Eti yenmeyen bîr hayvanın sütüyle
beslenen bir koyunun eti yenir mi? 183- Kadın ve erkeğin kısırlaştırılması dinen
caiz midir? 184- Koca, eşinin karnındaki çocuğu düşürmeye
karısını zorlayabilir mi? 185- Tüp bebek İslam'a göre caiz midir?
Başka bir kadının yumurtası veya kocası dışında yabancı bir erkekten alınan sperm ile bir kadının gebeliğinin sağlanması ise, insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurları taşıması sebebiyle caiz değildir. 186- Yaşlı iken Müslüman olan bir erkeğin
sünnet olması gerekir mi? Çocuklar büluğ çağına gelmeden sünnet ettirilmelidirler. Maamafih daha sonra da yapılabilir, belli bir süresi yoktur. Yaşlı bir kimse İslam'a girince, yaşlılığından dolayı sünnet olması zor olursa kendi haline bırakılır. Ne tavsiye edilir ne de men edilir. 187- Estetik ameliyatı olmanın ve bazı
uzuvların şeklini değiştirmenin hükmü nedir? Ancak, vücudun herhangi bir uzvunda, insanı aşağılık kompleksine iten toplum içinde küçümsenmesine ve böylece elem ve üzüntü duymasına sebep olan bir anormallik veya fazlalık bulunursa, bunun ameliyatla düzeltilmesi bir tedavi şeklidir. Bu itibarla; bu maksatla yapılan ve yaptırılan estetik ameliyat dinen de sakıncalı değildir. 188- Kadınların parfüm ve benzeri güzel
kokular sürünmeleri ve makyaj yapmaları caiz midir? Ancak, bu tür şeyleri eşlerinden başkalarına hoş görünmek için yapmaları ve parfüm, kolonya ve benzeri kokular sürünerek sokağa veya mescide çıkmaları tahrimen mekruhtur. 189- Kadınların saç yaptırması ve kısaltması
caiz midir? Kadınlar uzayan saçlarını erkeklere benzememek kaydıyla kestirebilirler. Bunu tesettüre riayet etmek şartıyla, kadın kuaförlere yaptırırlar. 190- Saç boyamak ve boyatmak caiz midir?
Erkeğin saçını, siyah dışındaki kına rengi gibi renklerle boyaması caiz ise de siyah renge boyaması mekruh görülmüştür. Kadınlar için ise bir sınırlama yoktur. Kadın kocasının izniyle saçını istediği renge boyayabilir veya boyatabilir. 191- Kadınların yüzme dahil spor yapmaları
caiz midir? Hz. Peygamber (S.A.V.) "Çocuklarınıza ok atmayı, ata binmeyi ve yüzmeyi öğretiniz" (Fethu'l-kebir, 2/231) buyurmuştur. Bu konuda kadın erkek arasında bir fark yoktur. Ancak, ister kadın, ister erkek olsun, Müslüman kişinin bütün fiil ve davranışları, İslamî temel kurallara uygun olmalıdır. Spor yüzünden ibadet ve iş hayatı aksatılmamalı, tesettür kuralları çiğnenmemelidir. Özellikle kadınlar, yalnız kadınlara mahsus olan kapalı yüzme yerleri veya özel yüzme havuzları ve spor salonlarında yüzme ve diğer spor dallarından birini yapmalıdır. 192- Sportif faaliyetler günah mıdır?
193- Bilardo oynamanın dinimize göre hükmü
nedir? Menfaat sağlamak söz konusu olmasa da, sadece vakit geçirmek amacıyla oynanan tavla, kağıt ve tombala gibi oyunlar, insanın vaktini boşa harcaması ve kumara vesile olmaları itibarıyla mekruh görülmüştür. İbadeti veya çalışmayı engellemeden ve yenilen tarafın yenen tarafa bir menfaat temin etmeden oynanan bilardo ve benzeri sportif oyunların oynanmasında ise beis yoktur. 194- Erkeklerin altın yüzük ve altın takısı
takınmaları caiz midir? Bu itibarla, altın ve gümüşten mamul kap kullanmak, kadın erkek, bütün Müslümanlar için haramdır. Altın kolye, altın yüzük ve altından yapılmış diğer takıları takınmak ve ipek kumaştan yapılmış elbise giymek ise, kadınlar için caiz görülmüş; erkeklere yasaklanmıştır. Gümüş yüzük haricinde demir, tunç, bakır ve benzeri madenlerden yüzük kullanmak caiz değildir. Yüzükte kaş olarak kullanılan taşlar, akik, yeşim ve benzeri taşlar olabilir. 195- Erkekler gümüş yüzük takabilir mi?
196- Kolye ve maskot taşımanın hükmü nedir?
197- Türkçe meal okumak hatim yerine geçer
mi? 198- Hz. Peygamberimiz Hz. İbrahim soyun-dan
mıdır? 199- Hz. Peygamber'in nübüvvet mührü hakkında
bilgi verir misiniz? Allah'ın ilk peygamberi Hazreti Adem'dir. Son ve en büyük peygamberi de bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)'dir. Bu yüzden peygamberimize, peygamberliğin mührü ve peygamberlerin sonuncusu anlamında "Hatemü'l-Enbiya" denilmiştir. Ahzap suresi 40. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: "Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat 0, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin (mührü) sonuncusudur." Peygamber (S.A.V.) çevresindeki devletlerle olan ilişkilerde kullanmak üzere bir mühür kazdırmış, üzerine; "Muhammed Rasulüllah" yazdırmıştı. Başkalarının aynı yazı ile mühür edinmelerini de yasaklamıştı. 200- Hz. Halid b. Velid'in Peygamber
Efendimiz'in kesilen saçlarını uğur için taşıdığı ne derece doğrudur? Halid b. Velid'in bu sözleri bir çok siyer ve tabakat kitabında yer almıştır. Yine siyer'e dair eserlerde, Hz. Peygamber (S.A.V.) tıraş olduktan sonra mübarek saçlarını dağıtan Ebu Talha'ya, Halid İbn Velid'in kendisine de ayırması için ricada bulunduğu, Ebu Talha da bu ricayı kırmayarak Peygamberimizin alnının üstünden kesilen saçlarından kendisine verdiği nakledilmektedir. Bu ve benzeri olaylardan ve rivayetlerden anlaşılmaktadır ki, Rasülüllah (S.A.V.)'in mübarek saçları ile teberrük caizdir. Teberrük kasdı ile bunlar saklanabilir ve başkalarına hediye olarak da verilebilir. 201- İctihad ne demektir? İctihad kapısı
kapanmış mıdır? İctihad edebilmek için, ahkam ayet ve hadislerinin sözlük ve dinî terim olarak manalarını, hangi hükümlerle icma olduğunu bilmek, kıyasın da şartlarını, illetlerini, hükümleriyle kısımlarını, makbülünü, merdudunu bilip bu hususlarda bir ilmî meleke sahibi olmak gerekir. Böyle bir yeteneğe sahip olan zata müctehid denir. İctihad bir zamana bağlı değildir. Yukarıda belirtilen şartları haiz olan her alim, ictihad yapabilir. 202- Her yüzyılın başında dinî hükümleri
açıklayarak, Bu hadis-i şerifi Ebu Davud, Hakim, Beyhakî ve Taberanî rivayet etmişlerdir. (Mişkatü'l-mesabih, 1/82, Hadis No: 247; keşfü'1-Hafa, Hadis No: 740). Ancak, Buharî, Müslim gibi alimler bu hadisi sahih görmemişlerdir. 203- Bazı tarikat mensuplarının şeyhlerinin
resimlerini taşımaları ve öpmeleri nasıldır? Fakat tazim ve yüceltmek veya ondan yardım dilemek, medet ummak niyeti olmaksızın sadece bir hatıra olarak bir kimsenin resim ve fotoğrafını bulundurmakta bir sakınca yoktur. 204- Ayetleri yorumlamak ne demektir?
Kur'an-ı Kerim'de bir muhkem bir de müteşabih ayetler vardır. Muhkem, yorumunda tereddüde yol açmayacak kadar manası açık olan ayetlerdir. Müteşabih de manası tam olarak anlaşıldığı söylenemeyen, tam manaları zaman içinde ilmin gelişmesiyle daha iyi anlaşılabilen ayetlerdir. Bu güne kadar gelmiş geçmiş tüm müfessirler bu gibi ayetleri tefsir ettikten sonra; "biz ilmî gücümüzle bu yorumu yaptık. Allah kendi muradını daha iyi bilir" derler. Bir çok yorumcunun yorumu -zamanla ilmî keşif ve bilginlerin artmasıyla- eskir ve ayetlerin yeniden yorumlanması gerekebilir. Bu da Kur'an-ı Kerim'in her dem yeni ve taze olduğunu gösterir. 205- "İslam cemaatına tabi olmadan ölen,
cahiliyyet ölümüyle ölür" sözü ne derece doğrudur? "Bir kimse devlet başkanından hoşlanmadığı bir şey görürse sabretsin. Zira her kim cemaatten bir karış ayntır da ölürse, bu bir cahiiiyyet ölümüdür." (Kamil Miras, Tecrid-i Sarih Tercemesi, 12/292, No: 2112; Müslim, Sahih 3/1477, No: 1849, imare, 55, 56 Trc. Ahmed Davudoğlu 9/19-21) Bu manada Abdullah İbn-i Ömer'den, Ebu Hüreyre'den ve daha bir çok sahabeden rivayet edilen sahih hadisler vardır. Bu hadisler, toplum dan ayrılmamanın ve fasık ve zalim bile olsalar, masiyeti emretmemek şartıyla amirlere itaatın gerektiğini ifade etmektedir. "Cahiliyyet ölümü", "dinsiz" ölmek demek değildir. Cahiliyyet devri insanları, otorite tanımaz, kimseye itaat etmez başıboş kimselerdi. Amirine itaat etmeyip toplumdan ayrılan bir Müslüman da onlara benzeyeceği için asî olmuş o!ur, demektir. 206- Vatan mı önemli din mi? Vatanı kabul
etmeyenlere ne demeli? Sünen, 3/22 No: 2504, Cihad, 18; Sünen 6/7, Cihad, 3) 207- "Vatan sevgisi imandandır" sözü hadis-i
şerif midir? 208- Askere gitmek istemeyenin durumu nedir?
209- Avrupa'da emekli olan memleketine dönmek
zorunda mıdır? Ancak, dünyadan payinı almış olan bir Müslüman kendinin ve yakınlarının din ve ahlak bakımından bozulacağı, millî benliğini, vatan sevgisini kaybedeceği ileri de çocuklarının veya torunlarının asimile olup dinî ve millî değerlerine karşı yabancılaşma, kültürünü ve kimliğini unutma tehlikesi söz konusu olacaksa, bir an önce vatanına dönmesi, kendini ve sorumlu olduğu neslini bu tehlikeden koruması gerekir. Zira her Müslüman’ın hem nefsini hem de ehlini cehennem ateşinden koruması Allah'ın emridir. 210- İslam dininde muska yapmak, taşımak,
okuyup üflemek var mıdır? Hz. Peygamber (S.A.V.); hastalanınca tedavi olalım mı diye kendisine soranlara: "Tedavi olunuz; çünkü Allah her hastalık için bir de ilaç ve tedavi yaratmıştır; bundan bir dert müstesnadır ki o da ihtiyarlıktır" buyurmuştur. Peygamber (S.A.V.) hastalıkların tedavisini emretmiş, hastalandığı zaman kendisi de günün şart ve imkanları ölçüsünde, ilaçlar kullanmış ve tedavi görmüştür. Ayrıca, Cenab-ı Hak'tan şifa isteyerek dua etmiş; şifa talebi ile bazı sure ve ayet-i kerimeleri de okumuştur, Böyle yapan kişilerin yaptıklarını da reddetmemiştir. Ancak, okunan dualar anlaşılır ve şifa dileyen ifadeler olmalı; ayet ve dualar tahrif edilmemelidir. Ayet ve duaların yazılıp, muska olarak taşınmasına gelince: Hz. Peygamber, uykuda korkanların okumalarını tavsiye buyurduğu bir duayı, ashaptan Abdullah b. Amr'ın aklı eren çocuklara öğrettiği, henüz aklı erecek yaşa gelmemiş olan çocukların da yazıp boyunlarına astığına dair rivayete dayanarak, bazı bilginler bunun caiz olduğunu söylemişlerdir. Ancak, İbn-i Abbas, ibn Mes'ud ile Hanefiler ve bazı Şafiîler de nazarlık vb. taşımasını yasaklayan rivayetlere bakarak ayet ve duaların yazılıp taşınmasının caiz olmadığı görüşünü benimsemişlerdir. Muskacılığın bir meslek haline gelmemesi, dinin ve dini duyguların basit çıkarlara alet edil-memesi bakımından ayet ve duaların muska olarak yazılmaması, şüphesiz daha uygundur. Çocuklara ve okuma bilmeyenlere bilenler, bir menfaat beklemeden okuyabilirler. Tıbbi tedavi yanında telkin ve dua ile tedavi usulü, asırlar sonra, müspet ilmin de dikkatini çekmiştir. 211- Ebced Hesabı var mıdır? Mahiyeti nedir?
Hemen her alfabedeki harflerin çok eskiden beri rakam olarak birer karşılığının bulunduğu bir başka deyişle harflerin rakam yerine kullanıldığı bilinmektedir. Arap alfabesinin ebced tertibine dayanan rakam ve hesap sistemi, Müslüman milletler arasında da kullanılmaktadır. Edebiyatta olaylara, doğum ve ölümlere, zafer ve savaşlara tarih düşürmede ustaca kullanılmıştır. 212- Cifir hesabı var mıdır? Mahiyeti nedir?
Rivayete göre Ca'fer es-Sadık Hz. Peygamber'in soyundan gelenlerin geçmiş ve gelecekle ilgili muhtaç bulundukları bütün gizli bilgileri bir kuzu ve oğlak (cefr) derisinin üzerine yazmış ve muhtemelen bu yüzden bu bilgilere cefr denmiştir. Daha çok Şia tarafından, geleceğe ait haberler ihtiva ettiği öne sürülür. Bunlar ne dinî ne de ilmî gerçeklere dayanmaz. Kur'an'a göre gayb bilgisi uluhiyyet vasıflarındandır. Allah bazı Peygamberlerini dilediği bilgilere muttali kılar.Kur'an'a göre gayba ait haberlerin yegane kaynağı vahiydir. Şia'nın, Hz. Peygamber'in kendisine gelen vahiylerin bir kısmını yalnız Hz. Ali'ye bildirdiğini iddia etmeleri, Rasulüllah'ın nazil olan vahiylerin tamamını bütün ümmete tebliğ ettiğini ifade eden Kur'an ayetieriyle çelişmektedir. (Maide 67; Hud 12; Kehf: 27) Ayrıca bu iddialar, Hz. Aişe, Hz. Ali ve İbn Abbas gibi saha-bilerden nakledilen rivayetlere de aykırıdır.(Buhari, llim, 39, Cihad, 71; Müslim, Edahi, 8; Müsned, 1,108). Cefr'e dair telakkiler, Batıni-İsmaili çevreler ve eski dini-felsefi kültürleri nakleden kaynaklar yoluy-la İslam dünyasına girmiş, şiilerin çoğunluğu ile bazı sünni alimler de bundan etkilenerek Cefrin, herkes tarafından merak edilen, geleceğin bilgisini içerdiğini zannetmişlerdir. Ancak, vahiy sona erip tamamlandığına göre cefr ile geleceğe ilişkin kesin bilgiler ortaya koyma düşüncesi, iddiadan öte bir şey değildir. Ayrıca, cefr işlemlerinde kullanılan metinler ilmi kurallara dayanmaktan uzak ve bilmece niteliğindedir. Gazzali de "harflerin belli anlamlar ve sayısal değerler ifade ettiği konusunda hiçbir tutarlı ve ilmi delil yoktur" (Fedailü'l-Batıniyye, s. 66-71) demektedir. 213- Yehovacılık nedir? Yehova kimdir?
Gayeleri nedir? Yehova Şahitleri adlı örgütün kurucusu bir papaz olan Charles Taze Russel (1852-1916)'dir. Yehova şahitleri ile ilgili kitaplarda "Bin yıllık kral-lığın peygamberi" olarak kabul edilir. Önceleri Protestan Presbiteryan kilisesine bağlı iken, sonra Protestan Congregasionalist kilisesine geçip oraya üye oldu. Kendisi ilkokul mezunudur. Bu kiliseden de ayrılarak Hıristiyanlığı tekrar incelemeğe başladı. Çevresine kendisinin bir çoban olduğunu söyledi. Russel, satışa çıkardığı bir buğdayın az miktarının bile çok fazla ürün vereceğini, bu buğdayın mucizeli olduğunu ilan etti. Buğdayın içindeki büyük mucizeye inananlar bir avuç buğdayı 60 Dolara alarak ektiler. Fakat doğru dürüst bir mahsul alınmayınca dolandırıldıklarını anlayanlar mahkemeye verdiler. Mahkeme huzurunda bu buğdayın diğer buğdaylardan farkı olmadığını itiraf etti ve mahkum oldu. Bu örgüt bir zamanlar Russelizm veya ciddi İncil araştırmaları adıyia anılmış ve reformcu Luthercilik olarak görülmüştür. Hedefleri tanrının denetiminde İsa'nın krallığında bir dünyla krallığı, tek tip toplum tek dernek düzeni kurmaktır. Örgüt 1884 yılında Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanınmıştır. Yehova: Yehova kelimesinin aslı "Yahve"dir. Galat olarak Yehova şeklinde kullanılmaktadır. Yahve İsraillilerin milli ilahlarının adıdır. Örgüt önceleri "Russel" tarikatı adıyla çalışmasını sürdürüyordu. 26.7.1931 tarihinde tanrının şahitleri anlamında olan "Yehova şahitleri" adıyla kendilerini göstermeyle başlamışlardır. Örgüt literatüründe adları bazen "Hıristiyan Yehova Şahitleri", "Hıristiyan şahitler" olarak da geçmektedir. Yehovacıların kutsal kitabı Hıristiyanların kutsal kitabı olan İncil’dir. 1950 yılındaki yeni çevirmede kitabın metnine 200'den fazla Yehova adını katmışlardır. Hıristiyanlığın kutsal kitabı 66 kitaptan ibarettir. Bunların 39'u Yahudilerin de kutsal kitabıdır. İsa'nın dünya krallığının başladığını ileri sürerek devletlerin ve hükümetlerin sonunun yaklaştığını, tarihler vererek ortaya atmışlardır. Bu tarihler, 1914, 1918, 1925 ve 1975'tir. Fakat iddialarının hiçbiri gerçekleşmemiştir. Yehovacılar 66 kutsal kitaba kattıkları yeni yorumlarla ayrı bir akım,ayrı bir Hıristiyanlık mezhebi şeklinde görünürler. Bazı Hıristiyan mezhepleri İsa'yı ilahlaştırır ve malum üçleme içinde sayar. Yehovacılar için tek ilah Yehova olmakla birlikte, onun yanında ilaha eşit olmayan fakat aynı zaman-da onun oğlu olan insan üstü bir varlık vardır. O da İsa'dır. İsa Yehova’nın sağında yer almıştır ve onun oğludur. Bu şekilde bile İsa’yı ilah olmaktan çıkarmaları ve ruhu kabul etmemeleri katolik, ortodoks ve bazı protestanları kızdırmıştır. Hıristiyanlıkta insanların doğuştan suçlu olduğuna inanılır. İnsan bu suçundan kendisi değil, ancak İsa'nın yardımıyla kurtulur. Yehovacılarda bu ilkeyi benimserler. İslam dininde ise insan doğuşta günahsızdır. Herkes kendi işlediğinden sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını yüklenmez. (Fatır: 18) Müslümanlara inançlarını aşılamak için Hıristiyan yönlerini gizlerler. Kiliseye gidildiğini söylerler ve çok zaman Yehova yerine Müslümanlara mü'nis gelmesi için "Allah" ve diğer İs!amî terimleri kullanırlar. Yehovacıların kendilerinde ibadet yok demeleri doğru değildir; kendilerine göre dua, Hıristiyan kutsal kitabından parçalar okumaktan ibarettir. Ayrıca vaftiz ve şükran yemeği de vardır. Yehova şahitleri ahirete inanmaz. Cennetin dünyada olacağına, İsa'nın oradaki krallığına inanırlar. Ruhun ölmezliğine inanmazlar. Üçleme inancını yorumlamaları bazı Hıristiyan mezheplerden farklı olmakla birlikte onu reddetmezler. Kutsal ruh'a inanırlar ve onu cismani değil ruhani olarak telakki ederler. İsa'nın doğum günü (Büyük paskalya yortusu)'nda özel yemek yemezler. Dünya onlara göre bakidir. Devlet yerine "Yeni Dünya Derneği"ni kabul ederler. Kendilerini bir millete ve vatana bağlı hissetmek şöyle dursun, bu düşüncelere tamamen karşıdırlar. Bazı Hıristiyanlıktan gelen önemli inançları benimser görün düklerinden kendilerini asil Hıristiyan olarak gösterirler. Bu yönleriyle bir Hıristiyan mezhebi gibi görünseler de, diğer yönleriyle milletlerin ve devletlerin varlığını, mevcut iktisadî, ictimaî, millî, siyasî, rejimî, hukukî düzeni ve hudutları reddet-tiklerinden diğer mezheplerden farklılıklar gösterirler. Bayrağa karşı çıkarlar. Bayrak sevgisini tapınma olarak algılarlar. Milliyet ve vatan sevgisini reddederler. Vatan bütünlüğü, vatan savunması ve istiklal mücadelesine ve askerlik yapmağa karşıdırlar. Görüldüğü üzere Yehova şahitleri sadece bir vicdanî inanca sahip kişiler olmayıp aktif, faal bir örgütün elemanı ve eylemcileridirler. Örgütteki rütbeleri, direktörlük, bölge yöneticisi, şube yöneticisi, eyalet yöneticisi, çevre yöneticisi ve toplantı hizmetçisi veya yöneticisi şeklinde sıralanır. Bu teşkilat iç içe kurulmuştur. Kaç memlekette faaliyet halinde ise her memlekette 7 kişiden oluşan bir komite kurarlar. Baş büroları New York'tadır. Burası karargahtır. Diğer memleketlerde de şube, bölüm büroları, hatta ayrı basım ve dağıtım evleri kurulmuştur. GENÇLERE İSLAMİ
KÜLTÜREL BİLGİLER 1. S O RU L A R: a. Peygamberimiz (s.a.v.)
„Dünya kadınlarının efendisi dört kadındır“ buyurmuştur. 1. C E V A P L A R: a. Meryem, Asiye, Hatice
ve Fatıma. 2. S O R U L A R: a. Resülullah (s.a.v.) ile
yirmi beş yıl süren bir evlilik yaşayan validemiz kimdir ? 2. C E V A P L A R: a. Hz. HATİCE. 3. S O R U L A R: a. Sevde’den sonra Peygamberimiz kendisiyle
evlenmiştir. Babası Hz. Ebubekir (r.a.) dır. 3. C E V A P L A R: a. Hz. AİŞE (r.anha) validemiz. 4. S O R U L A R: a. Gusül abdesti alırken kadının örülmüş saçları
çözerek, saçının tümünü ıslatması gerekir mi ? 4. C E V A P L A R: a. Gerekmez. Saç diplerini ıslatması yeterlidir.
5. S O R U L A R a. Çocuğu örneklerden korumak neden önemlidir ?
5. C E V A P L A R a. Çocuk taklitçidir ve örnek onun için her
şeydir. Çocuk, iyiliğe de, fenalığa da BİR ÇAĞRIŞIM, BİR HATIRLATMADIR ÖRNEK.
Kötü örnekler bir kez yolu açarsa, tedbir çaresiz kalır. b. Çünkü küçük şeyler
küçük kalmaz büyür, kaybımız ve kazancımız hep küçük şeyler c. HAYIR ! deyip, çocuğa yaptığı yanlışı anlatmalıdır anne. d. Çocuğu zararlı örneklerin, özellikle olumsuz
televizyon programlarının, ayıp tanımayan 6. S O R U L A R a. Çocuk eğitiminde en etkili yaş dönemi
hangisidir ? 6. C E V A P L A R a. 0-6 yaş dönemi. 7. S O R U L A R a. Peygamberimizin (s.a.v.)’in kızı Hz. Fatıma’nın
çehizi nelerdi ? 7. C E V A P L A R a. Bir elbise, bir gömlek, bir baş örtüsü, bir minder,
biri ottan öbürüde koyun yününden iki 8. S O R U L A R a. Kadın veya koca, öldüklerinde birbirlerini
yıkayabilirler mi ? 8. C E V A P L A R a. İslam hukukuna göre kadın öldüğü andan itibaren
nikahı düşer. Yani geçersiz olur. Bunun Ancak erkek ölürse kadının nikahı 130 gün devam eder.
Bu süreye iddet denir. b. Caiz değildir. 9. S O R U L A R a. Kadın, yanında kocası ya da bir mahremi
olmadan hacca gidebilirmi ? 9. C E V A P L A R a. Gidemez 10. S O R U L A R a. Zekat kimlere verilir ? 10. C E V A P L A R a. Müslüman fakirler, dilenmeye muhtaç olan yoksullar,
borçlu fakirler, yolda kalan 11. S O R U L A R a . Kadın, kimlerin yanında bağını açabilir ?
11. C E V A P L A R a. Kocası, kendisinin ve kocasının babası, oğulları,
kendi kardeşleri, kendi kardeşlerinin 12. S O R U L A R a. Karı-kocanın birbirleri üzerindeki temel
hakları nelerdir ? 12. C E V A P L A R a. Müslüman bir karı-kocanın birbirleri üzerindeki
başlıca hakları: Allah için, yürekten 13. S O R U L A R a. Nişanlıların, yanlarında bir yakını olmadan,
başbaşa kalmaları caiz midir ? 13. C E V A P L A R a. Caiz değildir. 14. S O R U L A R a. “Ahirette en çok huzur içinde olan, dünyada en çok
düşünendir” sözünü kim söylemiştir ? 14. C E V AP L A R a. Hz. Peygamber (s.a.v.) 15. S O R U L A R a. Hz. Peygamber anıldığında ne yapılır ? 15. C E V A P L A R a. Salavat getirilir. Yani en kısa şekliyle “Allahümme
salli alà Muhammed” denir. 16. S O R U L A R a. Sabah kalkınca okunacak dua ? 16. C E V A P L A R a. Elhamdüllahi’llezi Ahyànà B’de mà Emàtenà ve
ileyhi’l-Ba’sü ve’n-Nüşür. ahlakSoru 1 : Rasulüllah (s.a.v.-’e göre en
kötü düğün yemeği hangisidir? Soru 2 : İslam’da çocuk terbiyesinin üç
ana esası nedir? Soru 3 : Çocuk terbiyesinin en etkili ve
zorunlu yaş dönemi hangisidir? Soru 4 : İnsanın kendi nefsine karşı
görevleri nelerdir? Soru 5 : Erkeğin hanımına karşı
görevleri nelerdir? Soru 6 : Kadının erkeğine karşı
vazifeleri nelerdir? Soru 7 : Evladın ebeveyne (anne ve
babaya- karşı sorumlulukları nelerdir? Soru 8 : Anne ve babanın çocuklarına
karşı sorumlulukları nelerdir? Soru 9 : Yüce Allah (c.c.)’dan korkmak,
haram ve şüpheli şeylerden kaçmak ve sakınmaya Soru 10: Utanılacak şeylerden insanı
koruyan hale, güzel huylarla vasıflanmaya ve güzel huylu Soru 11: İhlas ne demektir? Soru 12: Riya ne demektir? Soru 13: Tevazu nedir? Soru 14: Allah (c.c.)’a güvenmek, kulluk
görevini yaptıktan sonra başarıyı Allah (c.c.)’dan Soru 15: Hüsnü zan ve Suizan ne demektir?
Soru 16: Dili gereksiz şeylerden koruyup,
ihtiyaçtan fazlasını boş yere konuşmamak haline, Soru 17: Utanma, hicap, ar, namus
duygularını çirkin şeylerden nefsin arındırılması, edebe Soru 18: Şecaat ne demektir? Soru 19: Yapılan iyiliğin kıymetini
bilmek, takdir etmek, söz yada işle memnuniyet göstermeye Soru 20: Acıya katlanmak, bedene uygun
düşmeyen hallere telaş göstermeden karşı koymak Soru 21: Sıla-i Rahim ne demektir? Soru 22: Müslümanların zihin uyanıklığı
haline, bir şeyi çabukça anlayış kabiliyetine, bir insanın Soru 23: Kanaat nedir? Soru 24: Danışmak, bir işin hayırlı olup
olmadığını anlamak için uygun görülen kimselerle görüşüp Soru 25: Söz gezdirmek, koğuculuk yapmak,
bir kimse aleyhine söylenen sözleri bir kötülük Soru 26: Müslümanların kalbinde zerre
kadar dahi bulunsa cennete girmelerine mani günah nedir? Soru 27: Kibirin tersi olan kelimedir.
Kendini olduğundan aşağı göstermek manasınadır. Soru 28: Mal, mülk Allah (c.c.)’ındır.
Kulun elinde bulunan ve ölmeyecek gibi biriktirdiği her şey Soru 29: Müslümanların eş, dost, akraba
ve yakınlarını, hatta memleketlerini ziyaret etmesi, Soru 30: İkiyüzlülük ve ara bozuculuğa ne
ad verilir. Soru 31: Aksıran bir müslümanın
“Elhamdülillah” demesi gerekir. Buna göre yanında bulunan Soru 32: Başkalarının evine gireceğimiz
zaman öncelikle hangi kurallara dikkat etmemiz gerekir? İTİKAD 1 : İman nedir? Soru 2 : İmanın şartları nelerdir? Soru 3 : Hak dinlerin gayesi nelerdir? Soru 4 : İslam dininin kaynakları (Edille-i Şeriyye) nelerdir? Soru 5 : Peygamberimiz (s.a.v.)’den sonraki dönemlerde bir meselenin
dini hükmü Soru 6 : Kur’an’ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde karşılığı bulunmayan
bir meseleyi,Kitap, Soru 7 : İmam ve müçtehit olarak kabul edilen bir kişinin içtihat ve
görüşlerinden Soru 8 :
İtikadde mezhep imamları kimlerdir? Soru 9 : Allah’ın zati sıfatlarını sayınız. Soru 10: Büyük günahlar nelerdir? Soru 11: Rabbimizin en güzel, en şerefli manalara ve sıfatlara dalalet
eden mübarek Soru 12: Allah (c.c.)’ın zatında, sıfatında ve fiillerinde eşsiz
olduğunu bilip inanmaya Soru 13: Peygamberimiz (s.a.v.)’in Miraç hadisesinde 7. Kat semada,
Mescidi Haram Soru 14: Allah’ın subuti sıfatlarını sayınız. Soru 15: Dört büyük melek hangileridir ve görevleri nelerdir? Soru 16: Kendilerine Kitap verildiği Kur’an’ı Kerimde bildirilen
peygamberler Soru 17: Kendilerine kitap indirilmeyip sahife verilmiş olan
peygamberler ve kaç Soru 18: Hakikatler hakkında ilim elde etme vasıtaları yani İslam’da
bilginin Soru 19: İslamın kesin nasla sabit olan hükümlerine, şüphe götürmez
bir şekilde Soru 20: İlk peygamber Hz. Adem (a.s.)’dan Hz. Muhammed Mustafa
(s.a.v.)’e kadar Soru 21: İnsanları iyiliğe yöneltmek için Allah (c.c.)’ın
peygamberleri vasıtasıyla Soru 22: İnsanların yaşayışlarında yapmaları ile emrolundukları, ilahi
yol ve umumi Soru 23: İnanç bakımından insanlar üçe ayrılır bunlar hangileridir?
Soru 24: Allah (c.c.)’e ve onun dinine kalbiyle inanıp, diliyle de
inandığını söyleyen ve Soru 25: İnanmadığını açıkça söyleyen kimseye ne denir? Soru 26: Dili ile iman ettiğini söylediği halde kalbinden inanmayan
kişiye ne denir? Soru 27: İsyanda haddi aşan, zalim ve Allah (c.c.)’dan başka ibadet
edilen put ve ilahı Soru 28: Allah (c.c.)’ın birliğini kabul etmeyen, ama ona inanan fakat
ondan başka Soru 29: İnsanların biri sağ biri sol omuzlarında olmak üzere iki
gözetleyici melek Soru 30: İnsanlar ölüpte mezara konduktan sonra sual melekleri denilen
iki melek Soru 31: Cennetteki meleklerin başkanının ismi nedir? Soru 32: Cehennemdeki görevli meleklerin başkanlarının ismi nedir? Soru 33: Allah (c.c.)’a çok yakın bulunan, mukarrebun melekleride
denilen, son Soru 34: Peygamberlerin kendilerine has sıfatları nelerdir,
manalarıyla birlikte söyleyiniz. Soru 35: Peygamberimiz (s.a.v.) hesap gününü anlatırken mahşerin düz
bir yerinde Soru 36: Ahiret günü hesaptan sonra herkesin amel defterini (sevap ve
günahını) Soru 37: Cehennem üzerinde uzanan son derece ince ve keskin olan,
mü’minler için Soru 38: Her canlı için ezelde tayin edilmiş olan hayat süresi vardır.
Süresi dolan Soru 39: İslam’ın şartları nelerdir? Soru 40: Başkalarının meydana getiremeyeceği olağanüstü şeyleri bir
peygamberin, Soru 41: Yüce Rabbimizin kudret ve izni ile veli kulları tarafından
bir kısım Soru 42: Hatır ve hayale gelmeyen maddi ve manevi nimetleri içinde
toplayan, hiç bir Soru 43: Kapısında zebanilerin olduğu, yedi kat aşağı doğru tabakaya
bölünmüş, her Soru 44: Kainattaki her şey kendisinden başka yaratıcı olmayan Allah
(c.c.)’ın bilmesi, Soru 45: Yüce Rabbimizin ezelde dilemiş olduğu herhangi bir şeyin
zamanı gelince Soru 46: Müellefe-i Kulüp kimlerdir? Soru 47: Büyük günahlardan birini işlemiş veya küçük günahlara devam
eden Soru 48: Günahı olan mü’minlerin affedilmesi, günahsızların daha
yüksek mertebelere Soru 49: Bir şeyi elde etmek için gereken maddi ve manevi vesilelerin
hepsiniyaptıktan Soru 50: Karzı hasen ne demektir? Soru 51: Aynı peygamberin yolunda yürüyen insanlara ne denir? Soru 52: Hasenat ne demektir? Soru 53: Cennetteki en büyük nimet nedir? Soru 54: İslam dininde olmadığı halde sonradan insanların dindenmiş
gibi Soru 55: Yapılan her şeyin sırf Allah (c.c.)’ın rızası için yapmaya,
gösterişten uzak Soru 56: Seyyiat ne demektir? Soru 57: Münafığın alametleri nelerdir? Soru 58: En güçlü insan kimdir? Soru 59: Hacerul Esvet nedir, nerededir ve nereden gelmiştir? Soru 60: Akait ilminin ilk temsilcileri kimlerdir? Soru 61: Davetçinin vasıfları nelerdir bir kaç tanesini sayınız Soru 62: İslam devletinde müslümanlar gibi mal, can, din, namus ve
nesil güvenlikleri Soru 63: Ateşten yaratılan, maddi varlıkları olmadıkları için melekler
gibi görünmeyen, Soru 64: Efendimiz (s.a.v.)’in buyurduğuna göre, kıyamet günü Allah
(c.c.)’ın Soru 65: Kıyamet gününde en son dirilip, hesaba ilk olarak çekilecek
ümmet hangisidir? Soru 66: İyiliğe kabiliyeti olmayan ruh cinsinden bir yaratıktır.
Ateşten yaratılan, daima Soru 67: Herkesin bilmesi gereken dört mesele nedir? Soru 68: Allah (c.c.)’ın katından yeni bir din getiren peygambere ne
ad verilir? Soru 69: Yeryüzünde bütün varlıklar kime hizmet için yaratıldı? Soru 70: İnsanın yeryüzündeki konumu nedir? Soru 71: Kıyamet hangi gün kopacaktır? Soru 72: Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi alemdir. Kıyamet
koptuktan sonra Soru 73: Nefis terbiyesinde başarılı olmak için terbiye edilmesi
gereken iki unsur nedir? Soru 74: Hakkı batıl, batılı hak yapmaya çalışan nedir? Soru 75: “Rab” kelimesinin manası nedir? Soru 77: Gizli şirke iki örnek veriniz. Soru 78: Ehli sünnet itikadının mezhep alimlerinin adlarını yazınız.
Soru 79: İslam’ın özelliklerinden olan irade neyi ayırt etmeye yarar?
Soru 80: İlim ile yönetimin çatışmasından ne doğar? Soru 81: Herhangi bir konuda ayrı ayrı yerde bulunan alimlerin aynı
görüşe Soru 82: Herhangi bir konuda ayrı ayrı yerlerde bulunan alimlerin
farklı görüş Soru 83: Rabbimiz bizi neden imtihan ediyor? Soru 84: İnsanın kendini maddi ve manevi kötülüklerden korumasına ne
denir? Soru 85: Tağuti güçlerle işbirliği yapan ve onların iktidarlarını
İslam’ı istismar ederek Soru 86: Küfrün çeşitleri nelerdir? Soru 87: İnsanı küfre götüren haller nelerdir? Soru 88: Cennetin Kur’an’ı Kerim’de geçen isimleri nelerdir? Soru 89: Elfaz-ı Küfür ne demektir? Soru 90: İkinci kez sura üflenince bütün insanların yeniden hayat
bulup, hesap günü Soru 91: İnsanların ölümden sonra, mahşere kadar kabirde geçirdikleri
zamana ne Soru 92: Ezelde hiç bir şey yaratılmamışken sadece ruhların var olduğu
ve Allah’a Soru 93: Cehennemin en alt tabakasının ismi nedir ve oraya kimler
girecek? Soru 94: Allah’ın fiili sıfatları nelerdir? Soru 95: Tevhidin kısımları nelerdir? Soru 96: Allah’tan başka yaratıcı, rızk verici,Rab, terbiye edici ve
kainatın işini Soru 97 : Allah (c.c.)’ı Allah ve Rasülü nasıl isimlendirdi ve
vasıflandırdı ise o şekilde Soru 98 : “Allah (c.c.)’ın varlığının başlangıcı yoktur. Allah (c.c.)
sonradan meydana Soru 99: İbadet ederken sadece Allah’ü Teala’ya ihlasla ve O’ndan
başka ilah Soru 100: Peygamberlerde, peygamberlik göreviyle görevlendirilmeden
önce görülen Soru 101: Mevcut alemlerin ve ahiret aleminin hükümdarı o Allah
(c.c.)’dır. Her iki Soru 102: İçenin niyetine göre şifa olan, Hz. Hacer ve Hz. İsmail’in
susuz kaldıklarında Soru 103: Akait ile ilgili meşhur eserler arasında İmamı Azamın meşhur
kitabının adı nedir? Soru 104: Allah (c.c.)’ın Kur’an’ı Kerim’inde bildirdiği, Peygamber
efendimiz (s.a.v.)’in Soru 105: Tasavvufi Ahlakta bir müslümanın kat etmesi gereken kaç
merhale vardır? İBADET Niçin İbadet Ediyoruz İbadet Çeşitleri İbadetin Faydaları İman İle İbadet Arasındaki İlişki İSLAMIN İLK ŞARTI: ŞEHADET İslam'ın ilk esası,
müslüman olmak için söylenmesi mecburi olan Kelime-i Tevhid veya Kelime-i
Şehadettir. Şehadet insanda meydana gelen bilgi ve kesin inanıştır. Kişinin bildiği şeyleri haber vermek için söylediği sözdür. Bu cümleyi söyleyen kimse kalbiyle de tasdik etmişse mümin olur. Islamın diger şartları için müslüman olma keyfiyeti aranır. Şehadet söylemeyen bir kimseden namaz kılması, oruç tutup, zekat vermesi, yahut Hacca gitmesi istenemez. Bu ibadetler şehadeti kalbiyle tasdik etmeyen kimse için sadece yükün çoğalmasına ve azabın artmasına sebep olur. NAMAZ
NAMAZIN FARZLARI Namazın Şartları: Namazın Rukünleri: Namazın Vacibleri Namazın Sünnetleri Beş Vakit
Namazın Kılınma Şekli Sehiv Secdesi Sehiv Secdesi Nedir, Nasıl Yapılır? Orucun Mahiyeti Oruç, ikinci fecirden başlayarak güneşin batışına kadar yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiden nefsi kesmek demektir. Oruç kelimesinin Arabçası, siyam ve savm'dır ki, nefsi tutmak ve engellemek manasınadır. "Siyam" sözü, Savm'ın çoğulu olarak da kullanılır Din deyiminde "Müftırat" (oruç bozucu) denilen şeylerden nefsi gerçekten veya hükmen yasaklamak bir imsak (oruç tutmak) tır. Yanılarak ve unutarak bir şey yeyip içildiği takdirde hükmen imsak bulunmuş olacağından oruç bozulmuş olmaz. Bu konu ileride açıklanacaktır. İmsak sözünün karşıtı İftar'dır. Şöyle ki: Hiç oruç tutmamak bir iftar olduğu gibi, güneşin batışından sonra orucu açmak da bir iftardır. Oruçlu iken orucu bozacak bir şeyin yapılması da bir iftardır. İftar eden kimseye "Muftır" denildiği gibi, orucu bozan şeylerden her birine de "Muftır" denilir. Bunun çoğulu "Muftırat" dır. Ramazan-ı Şerif ayına Şehr-i Sıyam (Oruç ayı) denir. Ramazan bayramına da, imsaka son verileceği için Îd-i Fıtır (İftar bayramı) denilir. Bayram anlamına gelen Îd'in çoğulu, A'yad'dır. Ramazan orucu, Peygamberin hicretinden bir buçuk sene sonra Şaban ayının onuncu günü farz kılınmıştır. Bunun farziyeti kitab, sünnet ve icma ile sabittir. "Oruç size farz kılındı." (Bakara:183) âyet-i kerimesi bunu emretmektedir. Orucun Nevileri Oruçlar: Farz, vacib, nafile ve mekruh nevilerine ayrilir. Farz ve vacib oruçlar da belirli ve belirsiz kisimlara ayrilir. Söyle ki: Ramazan ayi orucu belirli bir farzdir. Kazaya kalan ramazan ayina ait oruçlarla keffaret olarak tutulacak oruçlar da belirsiz birer farzdir. Bunlar, istenilen mübah günlerde tutulabilir: Belli bir günde tutulmasi adanan bir oruç, belirli bir vacibdir. Herhangi bir gün, herhangi bir ay veya herhangi bir hafta gibi, belirlenmeyip tutulmasi adanan bir oruç da belirsiz bir vacibdir. Adanan itikâf oruçlari da birer belirli vacib demektir ki, itikâf zamanlarina mahsustur. Bu ileride açiklanacaktir. Allah Tealâ'nin rizasi için tutulacak nafile oruçlar da basli basina bir nevi teskil eder. Bunlar sünnet, müstahab, mendub diye isimlenirler. Asura günü ile beraber ondan bir gün önce veya bir gün sonra tutulan oruçlar ve Eyyam-i Bîz denilen her ayin on üçüncü, on dördüncü ve on besinci günleri tutulan oruçlar gibi. Bunlar müstahabdir. "Haram Aylar" denilen Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarinin persembe, cuma ve cumartesi günlerinde ve Zilhiccenin basindan dokuz günde tutulacak oruçlar da müstahabdir. Ramazan bayraminin birinci gününde, Kurban bayraminin dört gününde tutulacak oruçlar tahrimen mekruhtur. Çünkü bu günler, Yüce Allah'in kullarina olan birer ziyafet günüdür. Bu ziyafetten kaçinmak uygun olmaz. Bununla beraber bu günlerde tutulan oruçlar yine oruçtur. Su kadar var ki, bozulursa kazasi gerekmez. Çünkü caiz görülmeyen sey benimsenmistir. Diger bir görüse göre, kazasi gerekir. Nevruz denilen ilkbahar gününde ve "Mehrican" denilen son bahar gününde kasden tutulan oruçlar tenzihen mekruhtur. Çünkü bu günlere hürmet edilmis gibi olur. Oysa ki bunlara hürmet haramdir. Eger âdet üzere tutulan bir oruç bu günlere rastlarsa, bunun keraheti olmaz. Yanliz cuma veya yalniz cumartesi günü ve özellikle Muharremin "Asura günü" denilen yalniz onuncu günü oruç tutmak da tenzihen mekruhtur. Geceleyin orucu bozmayip iki gün birbirine bitisik olarak oruç tutulmasi da mekruhtur. Buna "Savm-i Visal" denilir. Nafile oruçlarda iyi olan oruç tutma sekli, birgün oruç tutmak ve birgün de tutmamakdir. Bu sekilde tutulan oruca "Savm-i Davudî" denir. Hacilar için, güçsüzlük verecek oldugu takdirde, "terviye" ve "arefe" günlerinde oruç tutmak mekruhtur. Çünkü daha sonra yapacaklari hac islerini yerine getirmekten aciz kalabilirler. Sek günü denilen günde Ramazan ayina veya bir vacibe niyet edilerek tutulan oruç da mekruhtur. Sek günü, Saban ayinin otuzuncu günüdür. Isterse havada bir engel bulunmasin. Çünkü o gün, baska bir beldede hilâlin görünmüs olmasi mümkündür. Bu, hilâlin dogusunun degisik yerlerde olabilecegine itibar edilmemesine göredir. Hilâlin dogusunun degisik yerlerde olabilecegini kabul edenlere göre, bir günün sek günü sayilabilmesi için hava bulutlu olmalidir. Yahut gecenin otuzuncu gece olduguna dair bir alâmet bulunmamalidir. Misal: Hilalin görüldügüne dair olan sehadet reddedilmis olmalidir. Sek günü, ramazan ayina veya bir vacib oruca niyet edilerek oruç tutulsa, bakilir: Eger ramazan oldugu anlasilirsa, bu oruç ramazan orucundan sayilir. Ramazan olmadigi anlasilirsa, ramazan orucuna niyet edilmis oldugu takdirde nafile bir oruç olur. Iftar edilirse, kazasi gerekir. Fakat bir vacibe niyet edilmis oldugu takdirde, o vacib oruç sahih olur. Eger o günün Saban'dan mi, yoksa Ramazan'dan mi oldugu anlasilmazsa, bir vacib için niyet edilmis olan oruç, o vacib için sahih olmaz. Çünkü o günün Ramazan'dan olmasi ihtimali vardir. Sek gününde nafile oruca niyet edilse, sahih olan görüse göre, bunda bir sakinca yoktur. Ramazan oldugu anlasilirsa, Ramazan orucu tutulmus olur. Saban oldugu bilinirse, bu oruç bir nafile olur. Bu durumda iftar edilse kazasi gerekir; çünkü bunun tutulmasi benimsenmistir. Sek gününde: "Ramazan ise oruç tutmaya, degilse iftar etmeye" seklinde niyet etmis olan bir kimse, oruç tutmus olmaz. Çünkü oruca niyet edilince kesinlik gerekir. Böyle tereddütle oruca niyet olamaz. Sek günü, insanlara yaymamak suretiyle oruç tutmak, ilim sahibi kimseler için daha faziletlidir. Halk için tedbirli olmak daha faziletlidir. Onlar ihtiyatli davranarak zeval vaktine kadar, orucu bozan seylerden sakinirlar. Ramazan olmadigi anlasilinca iftar ederler. Böylece ramazandan olmayan bir günü ramazandan saymis olmazlar. Bu hususta bilgi sahibi sayilanlar, sek gününde oruca nasil niyet edilecegini bilenler ve ayni zamanda o günün kesinlikle ramazan oldugunu kabul etmeyenlerdir. Bu sekilde niyet edilmesini bilmeyenler de halk sinifidir. Bunlara "havas" karsiti olarak "avam" denilir. Saban ayinda tamamen oruç tutan veya son üç gününde oruçlu bulunan kimse için de, sek günü oruç tutmasi daha faziletlidir. Oruç tutup bununla beraber bir ibadet inanci ile hiç bir sey konusmamak suretiyle "Sükût Orucu" tutmak mekruhtur. Fakat düsünmek için veya faydasiz sözlerden kaçinmak için susmakta kerahet yoktur. Bir kadin için, kocasinin izni olmaksizin nafile oruç tutmak mekruhtur. Kocasi bu orucu bozdurabilir. Kadin da sonradan kocasi izin verince veya kadin yalniz kalinca, o bozmus oldugu orucu kaza eder. Bununla beraber bir erkek hasta olursa veya oruçlu bulunursa veya hac ve umre için ihramda ise, zevcesini nafile oruçtan men edemez. Çünkü bu durumlarda zevcesine yakinlik gösteremez. Bir ücret karsiliginda hizmet gören kimse, hizmet ve çalismasina noksanlik verecekse, isverenin rizasi olmadikça nafile oruç tutamaz. Fakat böyle bir zarara sebebiyet vermeyince, isverenin izin vermesine bakmaksizin nafile oruç tutabilir. Üzerinde Ramazan ayindan kazaya kalmis oruç bulunan kimsenin, nafile oruç tutmasi mekruh degildir. Oruç tutulmasi yasaklanan bayram günlerinde iftar edilmeksizin tam bir sene devamli oruç tutulmasi mekruhtur. Buna, "Savm-i Dehr" denir. Bayram günleri iftar edildigi takdirde, böyle bir oruçta sakinca yoktur. Ancak bu oruç, oruç sahibini takatsiz düsürmemeli ve onu bir âdet haline getirmemelidir. Ibadet, âdet disinda sadece Allah'in rizasi için yapilir. Sevval ayinda ayri ayri günlerde, haftada iki gün olmak üzere alti gün oruç müstahabdir. Bununla beraber arka arkaya alti gün oruç tutulmasinda da, tercih edilen görüse göre, bir sakinca yoktur. Bazi alimlere göre böyle arka arkaya tutulmasinda kerahet vardir. Sek gününde ihtiyaten oruç tutan kimse, unutarak bir sey yedikten sonra, o günün Ramazan oldugu anlasilmakla oruca niyet etse, bu yeterli olmaz, o günü kaza etmesi gerekir. Ancak, o gün aksama kadar bir sey yeyip içmemesi lâzim gelir. Diger bir görüse göre, bu halde niyet ederek tutacagi oruç, sahih olur. Çünkü niyetten önce olan unutma, niyetten sonraki unutma gibidir. Orucun Sartlari Orucun farz olusuna ve yerine getirilmesinin (edasinin) farz olusu ile sihhatina dair sartlar vardir. Söyle ki: 1) Oruçla mükellef olmak için Islâm, akil ve bülug sarttir. Onun için bu vasiflari toplamayan bir kimseye oruç farz degildir. Ancak akil sahibi bulunan mümeyyiz bir Islâm çocugunun tuttugu oruç nafile olarak sahih olur. 2) Orucun yerine getirilmesi (edasi)nin farz olmasi için sihhat ve ikamet sarttir. Onun için hasta olana ve yolculuk halinde bulunanlara, bu hallerinde oruç tutmak farz degildir. Bunlar oruçlarini tutamayinca, sonra o tutamadiklari oruçlari kaza ederler. Bir orucun edasi (yerine getirilmesi) nin sahih olmasi için niyet etmek, hayiz ve nifas hallerinden temizlenmis olmak sarttir. Bunun için niyet edilmeksizin tutulan bir oruç, müçtehidlerin tümüne göre din yönünden geçerli degildir. Hayiz ve nifas halinde oruç tutan bir kadinin da orucu sahih degildir. Bunlarin, ramazan orucunu sonradan kaza etmeleri gerekir. Bu konu ileride açiklanacaktir. Orucu Bozan ve Bozmayan Seyler
Kasden yeyip içmek
ve oruca aykiri olan isleri yapmak orucu bozar. Bu islerin bir kismi yalniz
kazayi ve bir kismi da hem kaza, hem de keffareti gerektirir. Bunlar
açiklanacaktir.
Unutarak bir sey
yemek ve içmek veya cinsel iliskide bulunmak orucu bozmaz. Bu hususta farz,
vacib ve nafile oruçlar arasinda bir fark yoktur. Çünkü unutma ve yanilma ile
yapilan isler bagislanmistir.
(Malikîlere göre,
bunlarin her biri ile farz olan oruç bozulur, kazasi gerekir. Çünkü orucun rüknü
olan imsak kaybolmustur.)
Yanilarak yemek
yiyen bir oruçluya rastlaninca, bakilir: Eger oruç tutmaya güçlü görülüyorsa,
ona oruçlu oldugunu hatirlatmamak, tercih edilen görüse göre, harama yakin
mekruhtur. Fakat çok yasli ve zayif kimse olunca, diger ibadetleri saglam
yapabilmesi için, ona hatirlatilmaz. Uykuya dalmis bir kimseyi, vakti geçmeden
namaz kilmak için uyandirmak da bir görevdir: Uyuyan özürlü sayilir; fakat
uyandirmayan özürlü sayilmayacagi için günah islemis olur.
Uyku halinde bir
sey yeyip içmek orucu bozar. Bu yanilma isi gibi sayilmaz.
Oruçlu oldugu halde
yemek yiyen kimseye: "Sen oruçlusun" denildigi halde, hiç aldiris etmeyerek
yemesine devam etse, sahih olan görüse göre, orucu bozulur ve ona kaza gerekir.
Hata yolu ile yeyip
içmek de orucu bozar. Bunun için, oruçlu oldugunu bildigi halde bir kimse, kasid
olmaksizin hata ile bir sey yeyip içse, abdest alirken bogazindan asagi su kaçsa
veya agzina yagmur ve kar taneleri düsüp midesine dogru gitse orucu bozulur ve
üzerine kaza gerekir. Fakat oruçlu oldugu hatirinda yoksa, bunlardan dolayi
orucu bozulmaz.
Agza su verip
çalkaladiktan sonra agizda kalan yasligin tükrükle beraber yutulmasi orucu
bozmaz.
Yine insanin bas
kismindan burnuna inen akintiyi kasden içeri çekip yutmasi da orucu bozmaz.
Dislerin arasindan
çikan kan bogaza gidecek olsa, bakilir; Eger az olur da içeriye geçmezse, orucu
bozmaz. Çünkü âdet geregi bundan korunmak mümkün degildir. Çok olmakla beraber
çogunlugu tükürük teskil ediyorsa, hüküm yine böyledir. Fakat çogunlugu kan olur
ve tadi duyulur bir halde veya kanla tükürük esit bulunursa, yutulunca oruç
bozulur. Çikarilan dis için de bu haller geçerlidir.
Agizdan disari
çeneye dogru iplik halinde sarkan ve agizdan kopup ayrilmayan agiz salyasini
içeriye çekip yutmak da orucu bozmaz. Çünkü bu halde henüz agizdan çikmamis
sayilir.
Bunun gibi,
herhangi bir sebeble agizdan çikip yine agiza girerek bogaza giden bir su ile de
oruç bozulmaz.
Kisinin konusmakdan
veya baska bir sebebden dolayi tükrükle islanmis dudaklarini emmesi, orucunu
bozmaz. Çünkü bunda bir zaruret vardir.
Göz yasi veya yüz
teri agiza girecek olsa, bakilir: Eger bir ve iki damla gibi az bir sey ise,
orucu bozmaz. Çünkü bundan kaçinmak mümkün degildir. Fakat tuzlulugu bütün agiz
içinde duyulacak derecede fazla olup da oruç hatirda iken yutulacak olsa, orucu
bozar.
Yenilmesi
kasdedilmeyen ve kendisinden kaçinilmasi mümkün olmayan bir seyin içeriye
gitmesi orucu bozmaz. Onun için, ilâç olarak agriyan dise konulan karanfilin
tadi tükrükle bogaza kaçarsa, havada dagilan bir duman ve toz topraktan,
ögütülen veya tokmakla dögülen seylerden kalkan toz, orucu bozmaz. Uçan bir
sinegin bogaza kaçmasi da böyledir. Fakat dise ilâç olarak konulan bir nesnenin
meselâ karanfilin yutulmasi orucu bozar.
Yine, oruçlu
bulundugunu hatirladigi halde, kokladigi bir "Buhurun Kokunun" dumani içine
gitse veya bir sinegi tutup yutsa, orucu bozulur. Böyle bozulan bir orucu kaza
etmek gerekir.
Renk veren bir
iplik parçasini defalarca agiza alip çikarmak orucu bozmaz. Fakat oruçlu
oldugunu hatirlayan kimse, agzina aldigi herhangi bir renkteki ipligin tükrügünü
yutacak olsa, orucu bozulur.
Dislerin arasinda
kalmis olan bir yemek kirintisi yutulsa, bakilir: Eger az bir sey ise, orucu
bozmaz; fakat çok olursa bozar. Nohut tanesinden küçük olan sey azdir; nohut
tanesi kadar olan sey de çoktur. Bu bir ölçüdür.
Dislerin arasinda
kalan susam veya bugday danesi gibi pek az bir seyi yutmak orucu bozmaz. Fakat
böyle bir sey disardan alinip yutulsa, orucu bozar. Bu halde, tercih edilen
görüse göre, keffaret de gerekir. Ancak böyle pek az bir sey agiza alinip
çignense oruca zarar vermez. Çünkü bu agiz içinde dagilir bir zerre haline
gelir. Ancak bunun tadi bogaza giderse oruç bozulur.
Nohut büyüklügünden
az olup disler arasinda kalan bir sey, agizdan çikarilip sonra yenirse orucu
bozar. Ancak sahih olan görüse göre keffaret gerekmez. Çünkü böyle bir seyi
yemek, olagan disi bir istir.
Bir kusuntu,
kendiliginden gelince bakilir: Eger agiz dolusu olmayip içeriye dönerse,
ittifakla orucu bozmaz. Fakat içeriye döndürülürse, Imam Muhammed'e göre orucu
bozar. Çünkü imsâk kaybolmustur. Imam Ebû Yusuf'a göre bozmaz; çünkü bu az
oldugu için abdesti bozmadigi gibi, orucu da bozmaz.
Fakat bu kusuntu
agiz dolusu olup kendi basina içeriye dönecek olsa, Imam Ebû Yusuf'a göre orucu
bozar. Çünkü bu, taharete engeldir. Imam Muhammed'e göre bozmaz; çünkü imsâk
kasden terkedilmis degildir. Ancak böyle bir kusuntu kismen veya tamamen sahibi
tarafindan geriye çevrilirse, ittifakla orucu bozar.
Bir kusuntu, sahibi
tarafindan kasden getirilince bakilir: Eger agiz dolusu ise ittifakla orucu
bozar. Çünkü bu hal, hem taharete, hem de imsak'a engeldir. Bu halde, içeriye az
çok bir sey dönüp gider. Bunun için orucun kazasi gerekir. Fakat agiz dolusundan
az olup da kendi basina geri dönerse, Imam Muhammed'e göre, orucu bozar. Çünkü
bu imsake engeldir. Imam Ebû Yusuf'a göre bozmaz; çünkü az oldugundan taharete
engel degildir.
Bu kusuntu, içeriye
çevrildigi takdirde, hem Imam Muhammed, hem de Imam Ebû Yusuf'dan bir rivayete
göre, orucu bozar. Imam Ebû Yusufdan diger bir rivayete göre ise, bozmaz.
Yalniz yapismak,
öpmek ve oynamakla oruç bozulmayacagi gibi, yalniz bakmak ve düsünmek sonucu
olarak inzal olmakla da bozulmaz. Bunun için bir kimsenin zevcesini öpüp
oksamasi ile onun orucu bozulmaz.
Yine, zevcesinin
veya baskasinin yüzüne veya herhangi bir uzvuna tekrar suretinde olsa dahi,
bakmasi ile ve bakisindan veya bunlari düsünüsünden dolayi sehvetle akinti
olmasi ile de orucu bozulmaz.
Iki yoldan baska
herhangi bir uzva yapilacak temas sonunda inzal olmazsa, oruç bozulmaz. Fakat
inzal olunca oruç bozulur ve yalniz kaza gerekir. El ile meni getirmek veya
hayvan ve ölüye temasla olan inzal da böyledir.
Zevcesinin
sicakligini duymayacak sekilde elbisesi üstünden tutmakla inzal olsa orucu
bozulmaz, sicakligini duymussa bozulur.
Yine, bir kadin
kocasini, inzal oluncaya kadar tutsa, kocasinin orucu bozulmaz. Fakat bu tutmasi,
kocasinin teklifi üzerine ise, bu durumda orucunun bozulup bozulmamasinda
ihtilâf vardir.
Bir erkek zevcesini
veya bir kadin kocasini öpüp de erkekden meni, kadindan bir yaslik belirse,
bunlarin orucu bozulmus olur, bundan dolayi da kaza gerekir. Kadin bu öpme
sonunda bir yaslik degil de, bir lezzet duyacak olsa, Imam Ebû Yusuf'a göre
orucu bozulur. Imam Muhammed'e göre bozulmaz. Oksamak, el tutusmak, boyuna
sarilmak da, öpme gibidir.
Oruçlu olan kimse,
büyük abdest temizligi yaparken, içeriye su geçmemesi için nefes alip
vermemelidir. Bu temizlik üzerinde asiri gidilir de, su hukne yerine kadar
ulasirsa, orucu bozar. Hukne (lâvman için kullanilan) bir ilâçtir. Bunu
kullanmaya "Ihtikan" denir. Hukne için kullanilan özel alete de "Mihkane Siringa"
denir. Bu siringanin ucu, asagidan, (makaddan) nereye kadar yetisirse, oraya
varacak kadar yapilacak bir istinca orucu bozar. Böyle bir istinca da pek az
yapilabilir. Zaten bunun yapilmasi sagliga zararlidir.
Ihtikan (siringa
yapmak), buruna ilâç akitmak, kulaga yag damlatmak orucu bozar ve kazayi
gerektirir. Fakat kulaga giren su, orucu bozmadigi gibi, kulaga dökülen su da,
tercih edilen görüse göre orucu bozmaz. Bunun gibi, üzerinde kulak kiri bulunan
bir karistiricinin kulaga birkaç defa sokulup çikarilmasi ile de oruç bozulmaz.
(Imam Safiîye göre bozar.)
Erkegin tenasül
aletine damlatilan su veya yag, mesaneye kadar gitse bile, Imam Azam ile Imam
Muhammed'e göre orucu bozmaz. Fakat mesaneye kadar gitmeyip de tenasül organi
içinde kalirsa, ittifakla bozmaz.
Su veya yag ile
islanmis bir parmagin ön veya arka tarafa sokulmasi, oruç hatirlanmasi halinde
olursa orucu bozar. Unutma halinde ise, bozmaz. Kuru bir parmagin sokulmasi, her
iki halde de orucu bozmaz.
Insanin derisinden
içeriye sizan seyler orucu bozmaz. Bunun için vücuda sürülen bir yag veya
yikanilip içeriye soguklugu geçen bir su, orucu bozmaz.
Yine, göze dökülen
bir ilâç orucu bozmaz, bogazda duyulsa bile... Göze sürülen bir sürme de
böyledir, izi ve rengi tükürükte görülse de... Çünkü bunlarin böyle içeriye
geçmesi derideki emislerledir.
Oruçlunun kendi isi
olarak agzindan baska, vücudunun herhangi bir kismindan içine tamamen sokulup
kaybolan veya baskasi tarafindan sokulup vücuda yarar saglayan herhangi bir sey
orucu bozar. Bu hususta içeriye giden seye bakilir, gittigi yola bakilmaz.
Bundan dolayi bir kimsenin baskasi tarafindan herhangi bir uzvuna saplanip
vücutta kaybolan odun ve demir benzeri bir sey orucu bozar. Fakat böyle bir
seyin bir ucu disarda kalmis olursa, orucu bozmaz. Bir parçasi içeriye sokulmus
olan bir süngü veya bir odun parçasi gibi...
Yine, iç bosluga
veya dimaga kadar uzayan derin bir yaraya konulan yas bir ilâç, içeriye veya
damaga kadar geçince orucu bozar, kazayi gerektirir.
Bu mesele, Imam
Serahsî'nin "Mebsut" adli kitabindaki açiklamasina bakilirsa, Imam Azam'a
göredir. Bu esas üzerine denilir ki, Ramazanda gündüz vakti vücuda yapilan igne
de orucu bozar ve kazayi gerektirir. Çünkü bu, hem oruçlunun rizasi ile
yapilmakta, hem de vücudun yararina yapilmis bulunmaktadir. Igne araciligi ile
vücudda bir yol açiliyor ve böylece ilâç tam vücudun içine akitilmis oluyor.
Artik bu sekilde ilâcin içeriye girmesi, suyun deriden emilerek içeriye geçmesi
gibi degildir. Bundan dolayi açik bir ihtiyaç veya zaruret bulunmayinca, igneler
iftardan sonra yapilmalidir. Ihtiyata uygun olan budur.
Hatta bir görüse
göre, baskasi tarafindan sokulup vücudun içinde kaybolan demir parçasi gibi bir
sey, vücudun yararina olmadigi halde, yine orucu bozar.
Iki imama gelince,
bunlara göre bir sey, tabiî yoldan içeriye gitmedikçe oruç bozulmaz. Çünkü oruç;
"Yaratilista bir yol ve kanal olan bir uzuvdan (organdan) bir seyi içeriye
sokmaktan kendini tutmaktir." Biz böyle bir imsak ile emrolunmusuz. Bu hususta
geçici olan yol ve kanallara itibar edilmez.
Bunun için disardan
bir yaraya konulan ilâç, bosluga kadar gitse de, orucu bozmaz. Vücudun derisini
yirtarak içeriye gidip kaybolan bir demir, bir kursun parçasi hakkinda da hüküm
böyledir. Buna göre igne ile de orucun bozulmamasi gerekir. Evvelce, fetvahane
tarafindan da bu yolda fetva verilmisti. Fakat daima ihtiyat yolunun gözetilmesi
iyidir. Bastaki veya karindaki bir yaraya konulup yaranin islakligi ile damaga veya bosluga gitmeyen bir ilâçtan ittifakla oruç bozulmaz. Fakat böyle bir yaraya konulup damaga veya ileriye gidip gitmediginden sübhe edilen sivi bir ilâç, Imam Azam'a göre orucu bozar. Çünkü böyle bir ilâç âdet bakimindan içeriye geçer. Iki imama göre, bununla oruç bozulmus olmaz. Çünkü böyle sübhe ile oruç bozulamayicagi gibi, tabiî olmayan bir yoldan içeri giren bir ilâç ile de oruç bozulmaz
OrucunVakti Orucun vakti ikinci fecirden baslayarak günesin batisina kadar devam eden müddettir. Bununla beraber, ikinci fecrin ilk dogusu anina mi, yoksa aydinliginin ufukta uzanip dagilmaya basladagi zamana mi itibar olunacaktir meselesinde ihtilâf vardir. Bazi alimlere göre, ikinci fecrin ilk dogus ani esastir. Ihtiyata en yakin olan görüs de budur. Diger bazi alimlere göre, aydinligin biraz uzayip dagilmaya basladigi zamana itibar edilmelidir. Oruç tutacaklar hakkinda daha elverisli olan da budur. Bunun için birinci görüse göre ikinci (gerçek) fecrin ilk dogusundan itibaren, ikinci görüse göre de bu fecrin dogusundan sonra aydinliginin dagilmaya baslamasi anindan itibaren oruca baslamak gerekir. Fecrin dogusunda süpheye düsen kimse için faziletli olan, yeyip içmeyi birakmaktir. Bununla beraber yeyip içse, orucu yine tamamdir. Ancak fecirden sonra yeyip içtigi anlasilirsa, o zaman kaza etmesi gerekir. Fecirden sonra sahur yapildiginda zan kuvvetli olsa ve baska bir delil de bulunmasa, saglam olan rivayete göre, buna itibar olunmaz. Fakat bu halde tutulan orucun kaza edilmesi ihtiyata uygundur. Oruçlu kimse, günesin batisindan sübhe etse, iftar etmesi helal olmaz. Iftar edip de gerçek durum anlasilmazsa, üzerine kaza gerekir. Keffaretin geregi hakkinda ise iki rivayet vardir. Fakat batistan önce iftar etmis oldugu anlasilirsa, üzerine kazadan baska keffaret de lâzim gelir. Günesin batmis oldugu hakkinda kuvvetli bir zanna sahib oldugu halde iftar eden kimse hakkinda hüküm böyledir. Günes'in batisindan önce iftar etmis oldugu anlasilsin veya anlasilmasin hüküm degismez. Arastirma yaparak hem sahur, hem iftar yapmak caizdir. Söyle ki: Oruç tutacak kimse, baska bir vasita bulamayinca, galip zannina göre sahur yemegi yer ve fecrin dogduguna kanaat getirince oruca baslar. Günesin batisini da arastirarak yine galip zannina göre orucunu açabilir. Bununla beraber fecrin dogusunu iyice kestiremeyen için, bir an önce oruca baslamak ve günesin battigini kestiremeyen için de, hemen orucu bozmamak ihtiyat geregidir. Davul, top sesi veya kandil yakilmasi ile oruca baslamak veya iftar edebilmek için de, bunlarin güvenilebilecek sekilde muntazam olmasina ve her taraftan görülüp isitilir bir halde bulunmasina dikkat etmek gerekir. Saatlerin muntazam bir sekilde islemekte oldugu da tecrübe ile bilinmekte olmalidir.
Zekât lûgat deyiminde
temizlik, bereket, çogalma, güzel övgü manalarini tasir. Din deyiminde ise;
"Bir malin belli bir miktarini, belli bir zaman sonra hak sahibi olan bir
kisim müslümanlara Yüce Allah'in rizasi için tamamen temlik etmek (mülkiyetine
geçirmek)tir."
Zekât, kullarin
kulluk görevindeki sadakatlerine delâlet eder. Bu yöndendir ki, zekâta
"sadaka"da denmistir. Bununla beraber "sadaka" sözü, zekâttan daha kapsamli
mana tasir. Vacibleri de, nafileleri de içine alir.
Zekât vermeye,
"Tezkiye", zekât verene de "Müzekkî" denilir. Sahidler hakkinda yapilan övgüye
de "Tezkiye" dendigi bilinmektedir.
Zekât vermek
farzdir. Peygamberimizin hicretlerinin ikinci yilinda, oruçtan önce farz
kilinmistir. Islâm'in sartlarindan birini teskil etmektedir. Belli miktarda
bulunan nakid paralarin ve ticaret mallarinin üzerinden bir yil geçince,
zekâtlarini geciktirmeden hemen vermek gerekir. Çünkü bu zekât mallarina
yoksullarin hakki geçmis oluyor. Artik bu hakki özürsüz olarak geciktirmek
caiz olmaz.
Diger bir görüse
göre, zekâtin verilmesi geciktirmeli olarak farzdir. Sene sonunda hemen
verilmesi gerekmez. Zekât borcu olan kimse, bunu hayatta bulundugu sürece
ödeyebilir. Ödeyemeden ölürse, o zaman günahkâr olur. Fakat dogru olan birinci
görüstür. Zekâtin asikâre verilmesi daha faziletlidir. Çünkü bu sekilde verilmesi, baskalarina bir örnek olur ve tesvîk yerine geçer. Kendisi hakkinda, zekât vermiyor diye, kötü bir zanni da kaldirmis olur. Zekât bir farz oldugu için, bunun yerine getirilmesinde gösteris olmaz. Nafile olarak verilen sadakalarda ise, durum böyle degildir. Bunlarin gizli verilmesi ve gösteris yapilmasina engel olunmasi daha faziletlidir.
Mallar, "Emval-ı batine - Emval-i zahire (kapalı ve açık mallar)" adı
ile iki kısımdır. Nakid paralarla evlerde ve mağazalarda bulunan ticaret
malları "emval-ı batine (kapalı mallar)"dır. Saime denilen (yılın çoğunu
kırlarda otlayarak beslenen) hayvanlar ile bir kısım arazi gelirleri ve
madenler, yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret malları
"emval-ı zahire (açık mallar)"dendir. Bunların hepsi de belli bir ölçüde
zekâta bağlıdır.
Batınî malların zekâtını vermek, sahiblerinin din anlayışına
bırakılmıştır. Bu zenginler, bu tür mallarının zekâtını diledikleri fakirlere
ve muhtaçlara verebilirler.
Zahirî (açıkta olan) malların zekâtlarını (vergilerini) belli
ölçüler içinde devlet, özel memurlar aracılığı ile toplayarak belli yerlere
harcar. Bu memurlara "Amil, Saî, Aşir" gibi adlar verilmiştir.
Önceleri, tüccarları yol kesicilerden ve saldırılardan korumak
karşılığında bir kısım zekâtlarını almak için uygun görülen yerlerde "Aşir"
adı altında bir takım memurlar görevlendirilmiş bulunuyordu. Bu memurlar,
nisab miktarına ulaşan ve üzerlerinden bir yıl geçmiş bulunan ticaret
mallarından ve paralardan kırkta birini müslümanlardan toplarlardı. Ancak bu
malların sahibleri, daha yola çıkmadan önce o malların zekâtlarını
bulundukları yerde ödediklerini veya bu mallar karşılığında borçlu
bulunduklarını veya mallarının ticaret malı olmadığını veya zekâtlarının başka
bir "Aşir" tarafından alınmış olduğunu söylerler ve bu ifadelerinin de aksi
meydana çıkmazsa onlardan zekât alınmazdı.
Bu memurlar, tüccarların yanında bulunur ve çabuk bozulacak sebze,
yaş hurma, yaş üzüm gibi şeylerden zekât almazlardı; isterse kıymetleri nisab
miktarından fazla olsun... İslâm ülkelerinde tacirler, ticaret malları için İslâm gümrüklerinde verdikleri vergileri bu malların zekâtına sayabilirler.
Bir
kimse, hem kendi ihtiyacını ve hem de geçimleri kendi üzerine olan kimselerin
ihtiyaçlarını karşılayan ve temel ihtiyaçlar adını alan şeylerden zekât
vermez. Oturulan evler, evlerin lüzumlu eşyaları, giyinip kuşanmaya ait
elbiseler, silâhlar, binek hayvanları, hizmet için kullanılan köle ve
cariyeler bir aylık veya bir yıllık yiyecek ve içecek şeyler, ilim
sahiblerinin birer cildden veya takımdan ibaret kitabları, sanatçıların birer
takım aletleri temel ihtiyaçlardan sayılır. İşte bunlar nisab ölçüsüne
girmezler.
Ticaret için olmayan fazla miktardaki ev eşyasından kitablardan,
sanat aletlerinden ve yine ihtiyaçtan fazla olan elbiselerden yenilenecek ve
içilecek şeylerden, altın ve gümüşten başka süs eşyalarından, yakut, zümrüt,
inci ve elmas gibi ziynet eşyalarından da zekât vermek gerekmez. Çünkü bunlar
(hakikaten veya hükmen) artıcı değillerdir. Ancak bunlar temel ihtiyaçlar
dışında olup kıymetleri en az nisab miktarına ulaşınca, sahibleri zengin
sayılır. Her ne kadar zekât vermekle yükümlü olmazlarsa da, kendileri zekât ve
sadaka alamazlar ve bunlar üzerine fıtır sadakası ile kurban kesmek vacib
olur:
Bir kimsenin kendi malı olduğu halde elinden çıkıp da
faydalanamadığı ve eline bir daha geçmesi de düşünülemediği mallardan zekât
verilmez. Bu mallara "Mal-ı zimar" denir. Bu durumdaki mallar "nami =
çoğalıcı" sayılamayacaklarından zekâta bağlı olmazlar. İsbatı mümkün olmayıp
inkâr edilen alacak paralar, zorla alınan, çalınan, el konulan ve geri
alınması umulmayan mallar, denize düşüp çıkarılması mümkün görülmeyen mallar,
kırda gömülüp yerleri unutulmuş geçer paralar ve kaybolmuş diğer mallar bu
kısımdandır. Bunlar elden çıktığı için ve bunlardan yararlanılamadığı için,
ele geçmedikleri müddetçe zekâta bağlı olmazlar. Fakat bunlar tekrar ele
geçince bakılır: Nisab miktarına ulaşır da zekâta bağlı mallardan olursa, ele
geçtikleri tarihten itibaren bir yıl son bulunca, zekâtlarını vermek gerekir.
Örnek: Yıllarca inkâr edilip bir delil ile isbatı mümkün
almayan yüz bin liradan ibaret bir alacaktan dolayı bu geçmiş yıllar için
zekât gerekmez. Fakat daha sonra borçlunun ikrarı veya şahid ve sened gibi bir
delille alacak isbat edilip tahsil edilse, bu alacağın isbatı anından itibaren
zekâta bağlı olur. Aradan bir yıl geçince de zekâtını ödemek gerekir. Ancak
para sahibinin zekâta tabi başka malı da bulunursa, o zaman bunların zekâtı
ile beraber, o ele geçirilen malların da zekâtını vermek gerekir, bunlar
üzerinden bir sene geçmesi beklenilmez.
(İmam Züfer ile İmam Şafiî'ye göre, bu tür malların geçmiş yılları
için de zekât gerekir. Çünkü mülkiyet vardır.)
İnsanlara borçlanıp da, onlar tarafından ödenmesi istenen bir borcun
karşılığında aynı miktarda borçlunun elinde geçer para veya ticaret malı veya
saime hayvan bulunursa, bu zekâta tabî olmaz. Ödünç alınmış paralar, yok olmuş
eşya bedeli, zevcelere ödenecek mehir paraları, geçmiş yıllara ait zekât
borçları, hep bu borç kısmındandır. Bunun için bir kimsenin temel
ihtiyaçlarından başka elinde nisab miktarı geçer parası veya ticaret eşyası
bulunduğu halde, bu miktara denk borcu bulunsa, kendisine zekât farz olmaz.
Bir kimsenin nisabdan fazla malı olduğu halde, bir miktar da borcu
bulunsa bakılır: Eğer bu mevcut malından borcu çıktıktan sonra nisabdan noksan
olmamak üzere bir malı kalırsa, yalnız bu malın zekâtı gerekir. Fakat nisab
miktarından (iki yüz dirhem gümüş kıymetinden) az bir şey kalırsa, bundan
zekât gerekmez.
Bir kimsenin yüz bin lira fazla parası olduğu halde, geçmiş
yıllardan üzerinde kalmış zekâttan yüz bin lira borcu bulunsa, kendisine bu
yüz bin lira için zekât gerekmez; çünkü bunun karşılığı kadar borç vardır.
Fakat zekâttan kırk bin lira borcu olursa, geri kalan altmış bin liranın
zekâtını vermek gerekir.
Zekât, Allah'ın hakkı olmakla beraber, verilmediği takdirde, en
büyük idareci tarafından istenilip verilmesi gereken yerlere harcanabilir. Bu
bakımdan da zekât, insanlar tarafından istenecek borçlardan sayılır. Adaktan,
keffaretten, fıtır sadakasından ve hac farzından dolayı olan borçlar ise böyle
değildir. Bunların ödenmesi insanlar tarafından istenemez. Bunun için, bu gibi
borçların bulunması, eldeki mevcut malların zekâta bağlı olmasına engel
olamaz.
(İmam Şafiî'ye göre, nisab miktarı artıcı (nâmi) bir mala sahib
olan, bunun karşlığında borcu olsa da, yine zekâtla yükümlü olur. Çünkü
zekâtın vacib olması, nisab miktarı olan artıcı (nâmi) mal sebebiyledir. Bu
borçlu ise, buna sahiptir. Hür bir insanın borcu, onun kişiliği üzerine
yüklenir. Hemen onun elindeki mala yüklenmez. Bunun içindir ki, bu malını
istediği gibi kullanma hakkına sahiptir. Borç ile zekât ayrı ayrı haklardır.
Birinin bulunması, diğerinin gerekli olmasına engel değildir.)
Bizce, borçlu fakirdir. Nisab miktarı fazla malı yoksa, kendisine
zekât verilmesi bile caizdir. Zekât vermek ise, zengin olana farzdır.
İnsanlar tarafından istenen bir borcun zekâta engel olması, bu
borcun geçer paradan olması veya başka eşyadan bulunması itibariyle eşittir.
Aynı zamanda borç müddetinin girmiş olup olmaması da eşittir, hükmü
değiştirmez. Ancak bu borç, zekât vacib olmadan önce, insanın üzerine geçmiş
bulunmalıdır. Yoksa bir malın zekâtını vermek vacib olduktan sonra, gelecek
olan bir borç, geçmiş zekât borcunu düşürmez.
İmam Ebû Yusuf'a göre, insan üzerine yüklenen bir borç, zekâtın
vücubuna (gerekli olmasına) engel olmazsa da, İmam Muhammed'e göre engel olur.
Bir borca kefil olan kimsenin, kefil olduğu borca denk malından
zekât vermesi gerekmez. Bu kefalet, borçlunun emriyle olsun veya olmasın
eşittir. Çünkü kefil de borçlu demektir.
Bir borç herhangi bir şekilde düşünce, ona denk olan malın zekâtı
için sene başı bu düşüş tarihinden başlar. Örnek: Bir kimsenin temel
ihtiyaçlarından başka nisab miktarı nâmi (artıcı) bir malı bulunduğu gibi, o
kadar da borcu bulunsa, kendisine zekât gerekmez. Fakat bu borç kendisine,
bağışlansa, bu bağışlama tarihinden itibaren bir sene geçince, bu nisab
miktarının zekâtını vermek gerekir.
Bu mesele, İmam Azam'a göredir. İmam Muhammed'e göre, bu halde o
malın üzerinden bir sene geçmiş olunca zekâtı gerekir. Borç düştükten sonra
bir yıl geçmesine lüzum yoktur.
Geçer para (nakit), ticaret eşyası, saime denilen hayvanlardan ayrı
ayrı nisablara sahib olan bir kimsenin bir miktar borcu olsa, bu borcuna temel
ihtiyaçlarından (ev gibi) biri karşılık tutulamaz. Zekâta bağlı olan
mallarından dilediğini karşılık tutar ve diğerlerinin zekâtını verir. Ancak bu
mallardan bazısının zekâtı devlet tarafından tahsil edilmiş olursa, o zaman
önce borcuna karşı geçer paraları karşılık tutulur. Geçer paralar yetişmezse,
ticaret eşyası karşı tutulur. Bu da yetmezse, zekâtı az olan hayvanları
karşılık tutmak gerekir. Nisab miktarı veya daha fazla bir şey kalırsa onun
zekâtı verilir.
Ticaret için değil de, yalnız kiralarını almak üzere insanın
mülkiyetinde bulunan evlerden, dükkanlardan, gelir getiren tesislerden,
kaplardan, aletlerden, makinelerden ve nakil vasıtalarından zekât gerekmez.
Ancak bunların kira ve gelirlerinden toplanan paralar nisab miktarı olur da
karşılığında borç bulunmazsa, toplanan para üzerinden tam bir yıl geçince veya
zekâtı verilecek diğer para ve eşyalara ilâve edilmekle zekâta tâbi olurlar.
Ticaret için olmayan atlar, iki İmama göre (İmam Muhammed ve İmam
Ebû Yusuf), saime olsun veya olmasın, dişilerle erkekleri karışık olsun
olmasın zekâta tâbi değildirler. Fetva da buna göredir. İmam Azam ile İmam
Züfer'e göre, bu atlar saime olur da; dişileri ile erkekleri karışık
bulunursa, bunlar zekâta tâbidir. Bunlarda nisab aranmaz. Bunların sahibi,
kıymetlerinin kırkta birini zekât olarak verir. Bir görüşe göre de, her at
başına bir dinar (altın) veya on dirhem gümüş verir. Önceleri bir dinar altın,
on dirhem gümüşe denk bulunuyordu. Bu zekâtı devlet tahsil etmez. Yükümlü olan
kimse, bu zekâtı dilediği fakire verebilir.
Ticaret için olmayan sırf erkek atlar, saime olsun olmasın, İmam
Azam'a göre de zekâta tâbi değillerdir. Fakat saime bulunan sade kısraklar
için İmam Azam'a göre zekât gerekir. Çünkü bunlara kaçak erkek atların
karışması ihtimali vardır. Bununla beraber İmam Azam'dan başka bir görüş de
rivayet edilmiştir.
Merkeb, katır, av için öğretilmiş köpek ve pars, ticaret için
olmayınca, zekâta tâbi olmazlar, isterse saime olsunlar... Çünkü bunların
saime olmaları pek azdır. Çok az olan şeye ise değer verilmez.
Yük hayvanları ile çifte koşulan hayvanlar, kesilip etleri yenmek
veya damızlık için ahırlarda ve kırlarda beslenen hayvanlar ve ayrıca en az
altı ay ahırlarda yemle beslenen "alûfa" adındaki hayvanlar zekâta tabi
değildir.
İmam Malik'e göre, bunlar da zekâta bağlıdırlar. Çünkü zekât, mülk
ve maliyet itibariyledir. Zekât buna şükür olarak verilir. İşte bu hayvanlarda
da mülk ve maliyet vardır.)
Haram mal için zekât verilemez. Böyle haram bir mala sahib olan
kimse, o malı asıl sahibine geri vermesi gerekir. Yoksa fakirlere sadaka
olarak verilmesi gerekmez. Fakat haram bir mal, helal bir mala karışmış olur
da, aralarını ayırmak mümkün değilse, hepsinin zekâtını vermek gerekir.
Zekât zimmete değil, malın aynına bağlı kalır. Onun için bir mal,
zekâtı verilmek icab ettikten sonra helâk olsa, zekâtı düşer. Fakat o mal
başkasına bağışlanmak veya onunla bir ev alınmak suretiyle harcansa, zekâtı
düşmez, onun zekâtını ödemek gerekir.
Zekât için ayrılmış olan bir mal, ziyana uğrasa zekât düşmez. Fakat
zekât için ayrılan bir mal fakirlere verilmeden para sahibi ölse, bu para
varislerine miras kalır.
Zekâttan borcu olan kimse ölünce, bu borcu vasiyet etmemiş olursa;
onun terekesinden bu para alınamaz. Onun malı varislerine geçmiş olur.
Varislerden ehil olanlar, isterlerse, ölünün bu borcunu kendi hisselerinden
bağış yoluyla verebilirler. Çok kimselerin zekâtlarını vermeye vekil olan kimse, bunlardan aldığı zekât mallarını birbirine karıştırmaksızın fakirlere vermesi gerekir. Onları birbirine karıştırdıktan sonra verirse, kendi adına sadaka vermiş olur ve o zekât mallarını ayrıca ödemesi gerekir Zekâtı Ödeme Yolları
Zekâta bağlı olan altın,
gümüş, ekin, hayvanat ve ticaret mallarının zekâtlarını bizzat kendilerinden
(ayinlerinden) vermek caiz olduğu gibi, bunların kıymetlerini vermek de caizdir.
Burada mal sahibleri serbestir. Keffaretlerde, nezirlerde ve fitrelerde de hüküm
böyledir. Çünkü İslâm şeriatında mal sahiblerine kolaylık gösterilmesi gerekli
olmuştur. Bu ibadetin vacib olmasındaki hikmet, fakirleri ihtiyaçtan
kurtarmaktır. Bu hikmet, ise bu malların kıymetlerini vermekle de gerçekleşir.
Bundan dolayı bir kimse, altının zekâtı için gümüş, zahire veya kumaş
verebilir. Saime olan hayvanlar için veya ticaret malları için de, nakden para
verilebilir. Ancak burada fakirler için daha faydalı olan yönü seçmek iyidir.
(İmam Şafiî'ye göre, üzerlerine zekât gereken şeylerin aynen
kendilerinden verilmesi lâzım gelir. Kıymetleri verilmez.)
Zekâtı gerektiren bir eşya veya alacak karşılığında diğer bir eşyayı
zekât vermek caiz olduğu gibi, bir borcu da ele geçirilemeyecek bir borç
karşılığında fakire bağışlamak caizdir. Fakat bir borcu, bir malın veya ele
geçirilecek bir borcun karşılığında zekât olarak bağışlamak caiz değildir. Çünkü
borç, maliyet bakımından maldan (ayinden) noksandır. Artık tam olan bir şey
karşılığında noksan olan bir şey verilemez. Ele geçirilecek bir borç da, ayin
(mal) yerindedir.
Bunun için bir kimse, elindeki üç lirasını veya üç lira kıymetindeki
bir ticaret malını, yüz yirmi liradan ibaret olan bir nakid mevcudu için veya
birisinde alacağı olan bu miktar para için zekât olarak verebilir.
Yine, bir fakirdeki alacağını o fakire tamamen bağışlasa, zekâta niyet
etmiş olsun olmasın, bu alacağın zekâtını vermiş olur. Fakat bu alacağının bir
kısmını bu fakire bağışlasa, yalnız bu bağışlanan kısmın zekâtı verilmiş olur.
Tahsil edeceği diğer paranın zekâtı verilmiş olmaz.
Yine, bir kimse bir fakirdeki alacağını, kendi elindeki bir malın
zekâtı için o fakire bağışlasa, bununla o malın zekâtını vermiş olmaz.
Yine, bir kimse bir fakirin üzerindeki alacağını diğer bir şahsın
üzerindeki alacağının zekâtı için o fakire bağışlasa, bununla o şahıstaki
alacağının zekâtını vermiş olamaz.
Bir kimse, fakir olan borçlusunu borcundan kurtarmak ve kendisi de
elindeki malların zekâtını kısmen olsun ödemek isterse, borçlusuna borcu kadar
nakid bir parayı zekât niyeti ile verir. Borçlu da eline geçirdiği bu para ile
borcunu alacaklısına öder.
Zengin bir kimsenin üzerindeki bir borç, üzerinden bir sene geçtikten
sonra o zengine bağışlansa, sahih olan görüşe göre, bu borcun zekâtı düşmez.
Bir
kimse, bir adamdaki alacağını, elindeki bir malın zekâtına saymak üzere, bir
fakirin o parayı gidip almasına müsaade etse, bununla o zekât fakirin eline
geçmesiyle ödenmiş olur.
Toplanmış olan nisabları ayırmak caiz olmadığı gibi, ayrılmış
nisabları toplamak da caiz değildir. Şöyle ki:
Bir kimsenin seksen koyunu bulunsa, yalnız bir koyun zekât vermesi
gerekir. Yoksa koyunlar iki nisab miktarına ulaştığı için iki koyun zekât vermek
gerekmez. Fakat iki kişinin eşitlik üzere ortak seksen koyunu bulunsa, bunların
iki koyun zekât vermesi gerekir. Çünkü her ortağın nisab miktarı koyunu vardır.
Bunlar toplanamaz. Bu koyunlar, yalnız bir kişinin malı imiş gibi sayılamaz.
İki kişi arasında ortak olan kırk koyun veya yirmi miskal altın ise,
zekâta bağlı başka mallar bulunmayınca, zekât gerekmez. Çünkü ortaklardan hiç
biri nisab miktarına tek başına sahib değildir.
İki ortaktan birinin hissesi nisab miktarına ulaştığı halde
diğerininki ulaşmıyorsa, bu kimse zekât vermez. Nisaba malik olan verir.
Birisinin koyunları kırk, diğerinin koyunları yirmi tane bulunsa, birincisi bir
koyun zekât verir, ikincisi hiç vermez.
Aynı şekilde, zekât vermekle yükümlü olan bir kimse ile yükümlü
olmayan arasında ortak olan mallar hakkında da hüküm böyledir. Yükümlü olan
zekâtını verir, yükümlü olmayan ortak ise, hissesi miktarına göre zekâtını
verir, diğerine hissesinden zekât gerekmez.
Nisab miktarında olan bir malın zekâtı, daha sene dolmadan erkene
alınarak verilebilir. Çünkü vücuba sebeb olan nisab bulunmuştur. Sonradan
ödenecek olan bir borcu öne alıp acele ödemek esasen sahihtir. Bu fakirler için
yararlı olan bir iştir. Fakat nisab miktarında olmayan bir mal için, böyle
zekâtın yıl dolmadan önce verilmesi caiz değildir. Bu mal sonradan nisab
miktarına ulaşmış olursa, o andan itibaren bir sene sonunda ayrıca zekâtını
vermek gerekir. Önceden verilmiş olan zekât, bir sadaka yerine geçer.
(İmam Malik'e göre, zekât acele edilerek vaktinden önce verilemez.
İbadetler de aynı şekilde, vakitlerinden önce yerine getirilemez.
İmam Şafiî'ye göre, yalnız bir senelik zekât önceden verilebilir. Daha
fazla yıllar için önceden verilemez:)
Nisab miktarındaki bir malın birkaç senelik zekâtı birden verilebilir. Yıl
sonunda bu miktar mevcut bulundukça zekâtları verilmiş olur. Bu miktar azalırsa,
verilen fazla kısım sadaka yerine geçer.
Bir kimsenin meselâ, yüz lirası olduğu halde, önceden acele olarak iki
yüz liralık zekât verip de aynı yılda sahib olacağı diğer yüz liranın zekâtına
ve sahib olmadığı takdirde bu mevcut yüz liranın ertesi sene için olan zekâtına
sayılmasına niyet etse, bu niyeti caiz olur.
Bir kimsenin meselâ, bin lirası olduğu halde, iki bin lira sanarak ona
göre zekât verecek olsa, bu fazla verdiği zekâtı ertesi senenin zekâtına
sayabilir.
Bir kimse, her ikisi de, ayrı ayrı nisab miktarında olan altın ve
gümüşten ibaret mallarından yalnız birinin adınâ zekâtını acele ederek önceden
vermiş bulunsa, bu zekât her ikisine sayılarak verilmiş olur. Çünkü bunlar,
cinsleri bir sayılıp birbirine ilâve edildiğinden böyle bir ayırım boşunadır.
Onun için bunlardan biri, yıl içinde helâk olsa, bu zekât tamamen diğeri için
sayılmış olur. Fakat hayvanlar hakkında böyle değildir. Bu cins hayvanların
zekâtını böyle acele olarak önceden vermek, diğerlerinin zekâtına sayılamaz
Bir kimse, malının zekâtından bir fakirin borcunu, fakirin izni ile
ödeyecek olsa, zekâtını vermiş olur. Fakat fakirin izni olmadan ödeyecek olsa,
borç düşer; fakat zekât verilmiş olmaz.
Bir kimse, usul ve füruundan olmayan ve yalnız akrabalık yönünden
nafakası üzerine düşen bir yetime, zekât niyeti ile elbise yaptırsa veya bir
yiyecek verse, zekâtı yerine geçer. Fakat böyle bir yetimi kendi sofrasına alıp
beraberce yedikleri yemeği zekâtına saymak isterse, bu İmam Ebû Yusuf'a göre
caiz olursa da, İmam Azam ile İmam Muhammed'e göre caiz olmaz. Çünkü bu halde
temlik bulunmaz.
Zekâtın, zekâta ehil olan kimseye temlik edilmesi (mülkiyetine
geçirilmesi) şarttır. Onun için fakirlere ikram olarak yedirilen yemek zekât
sayılmaz.
Yine, bir hayır işine harcanan para zekâta sayılamaz. Zekât parası ile
hac yaptırılamaz, köle azad edilemez. Mescid, medrese, çeşme, yol, köprü
yaptırılamaz. Yine zekât parası ile ölülere kefen alınamaz veya borçları
ödenemez. Fakat bir fakir, aldığı zekât parasını kendi rızası ile bu gibi hayır
yollarına harcasa, bundan hem o fakir, hem de ona zekâtı vermiş olan şahıs sevab
kazanmış olur. Yine, bir fakiri bir evde oturtmakla zekâta saymak caiz olmaz. Çünkü bu bir temlik sayılmaz
Zekât verilecek kimseler,
müslüman fakirler, miskinler, borçlular, yolcular, mükâtebler (sözleşmeli
köleler), mücahidler ve amiller (zekât toplayıcıları) olmak üzere yedi kısımdır.
Şöyle ki:
1) Fakir: İhtiyacından fazla olarak nisab miktarı bir mala
sahib olmayan kimsedir. Bu kimsenin temel ihtiyaçlardan olan evi, ev eşyası ve
borcuna denk parası bulunsa da, yine fakir sayılır.
2) Miskin: Hiç bir şeye sahib olmayıp yemesi ve giymesi için
dilenmeye muhtaç olan yoksul kimsedir.
3) Borçlu: Bundan maksad, borcundan fazla nisab miktarı mala
sahib olmayan veya kendisinin de başkasında malı varsa da, alması mümkün olmayan
kimsedir. Böyle borçlu olan kimseye zekât vermek, borcu olmayan fakire vermekten
daha faziletlidir.
4) Yolcu: Bundan maksad, malı memleketinde kalıp elinde bir şey
bulunmayan garib kimsedir. Böyle bir adam yalnız ihtiyacı kadar zekât alabilir.
İhtiyaçtan fazla alması helal olmaz. Bununla beraber bu gibi kimselerin mümkün
olunca borç almaları, zekât almalarından daha iyidir.
Kendi memleketinde bulunduğu halde malını kaybeden ve böylece muhtaç
durumda kalan kimse de yolcu hükmündedir. Bunlar, sonradan mallarını ele
geçirmekle, almış oldukları zekât paralarından arta kalanı sadaka olarak
fakirlere vermeleri gerekmez.
5) Mükâteb: Bir bedel karşılığında azad edilmek üzere efendisi
ile bir anlaşma yapmış olan köle veya cariye demektir. Böyle borç altına girmiş
olan bir köleyi bir an önce hürriyetine kavuşturmak için ona zekât verilebilir.
Fakat bir kimse, kendi mükâtebine zekât veremez. Çünkü bunun yararı kendisine
dönmüş olur.
6) Mücahid: Bundan maksad, Allah yolunda gönüllü olarak savaşa katılmak
istediği halde, yiyecekten, silâhdan ve diğer şeylerden mahrum olan kimse
demektir. Böyle bir kimseye, ihtiyaçlarını gidermesi için zekât verilebilir.
Buna: "Fi sebilillah infak Allah yolunda harcama" denir.
7) Amil: Bundan maksad, idareci tarafından meydandaki zekât
mallarının zekâtlarını toplamakla görevlendirilen kimsedir. Buna "Saî, tahsil
dar"da denir. Böyle bir görevliye, bu çalışması süresince, fakir olmasa bile,
ailesinin ve kendisinin ihtiyaçları için yeterince zekât verilebilir.
Yukarıda gösterilen yedi kısımdan her biri, zekâtın verileceği yerdir.
Bir kimse zekâtını bunlardan herhangi birine verebileceği gibi, bir kısmına veya
tümüne de dağıtabilir. Bununla beraber nisab miktarına ulaşmayan bir zekâtın,
bunlardan yalnız birine verilmesi daha faziletlidir. Çünkü bir ihtiyacı
karşılamış bulunur.
Bir fakire bir elden nisab miktarı zekât vermek caiz ise de, keraheti
vardır. Ancak fakirin borcu varsa veya kalabalık nüfusu olur da bu zekâtı
onlarla bölüştüğü zaman nisab miktarı kendilerine düşmezse, bunda kerahet
yoktur. Bir fakir bir zenginden malının zekâtını isteyerek mahkemede dava edemez. Çünkü zekâtın o davacı şahsa verilmesi bir borç değildir. Aynı zamanda bu bir ibadet olduğundan sahibinin din anlayışına bırakılmıştır.
Bir kimse, kendi zekâtını
fakir bulunan zevcesine, usulüna (babasına, dedesine, anasına ninesine...) ve
füruuna (çocuklarına, çocuklarının çocuklarına...) veremez. İddet beklemekte
olan boşanmış zevcesine de veremez. Çünkü buna vereceği zekâtın yararı kısmen de
olsa kendisine ait bulunmuş olur. Oysa bu yarar, tamamen kendisinden kesilmiş
bulunmalıdır.
İmam Azam'a göre, bir kadın da zekâtını, fakir bulunan kocasına
veremez. Çünkü âdete göre, aralarında bir menfaat ortaklığı vardır. İki İmama
göre, kadın fakir olan kocasına zekâtını verebilir.
Temel ihtiyaçlarından başka nisab miktarı bir mala sahib olana da
zekât verilemez; çünkü bu kimse zengin sayılır. İhtiyaçtan fazla olarak elde
bulunan malın ticaret eşyası, nakid para gibi artan bir mal yahut ev ve ev
eşyası gibi artmayan bir mal olması fark etmez.
Fakat zengin bir kimseye, nafile şeklinde olan bir sadakanın verilmesi
caizdir. Bu yönü iledir ki, vakıfların sadaka kısmından sayılan gelirlerini
vakfiye senedi gereğince, zengin kimselerin almaları da helal bulunmuştur. Bu
bir bağış ve ikram yerindedir.
Haşim Oğulları ile bunların azadlılarına zekât verilemeyeceği gibi,
öşür, adak, keffaret benzeri diğer sadakalar da verilemez. Zekât ve bunun
cinsinden sayılan şeyler, insanların yıkantısı sayılır. Haşim oğullarının şeref
ve kıymeti böyle bir şeyi kabulden beridir. Bunlara ancak bir ikram ve hediye
şekli ile sadaka verilebilir.
Haşim Oğullarından maksad, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem
efendimizin amcaları Hazret-i Abbas ile Haris'in evlad ve torunlarından ve
Hazreti Ali ile kardeşleri Akıl ve Cafer'in neslinden gelenlerdir. Bu
şahısların, ihtiyaçlarına göre, Hazinenin ganimetler kısmından payları vardır.
Bu paylarını almadıkları takdirde, ihtiyaçtan kurtulmalan için, kendilerine
zekât verilebileceğini söyleyen fıkıh alimleri de vardır.
Kendisine zekât verilecek kimse, zekâtı alma zamanında zekât almaya
ehil bulunmalıdır. Bu ehliyetin sonradan kaybolması, peşin verilen zekâtın
sıhhatına engel olmaz.
Buna göre, bir malın zekâtı daha sene dolmadan bir fakire verildikten
sonra, sene henüz sona ermeden o fakir zengin olsa veya ölse, o malın zekâtını
yeniden vermek gerekmez ve böyle verilen zekât da geri alınamaz. Çünkü
verilmesinden beklenen sevab kazanılmıştır.
Bir kimse zekâtını, zengin bir erkeğin (büluğa ermemiş) küçük çocuğuna
veremez. Çünkü bu çocuk, babasının malı ile zengin sayılır. Fakat zengin bir
kadının fakir ve yetim olan ve babası müslüman olan çocuğuna zekât verilebilir.
Çünkü bu çocuğun nesebi, baba tarafından sabittir; anasının serveti ile zengin
sayılmaz.
Yine, bir kimse zekâtını, zengin bir adamın fakir ve müslüman olan
babasına veya zengin bir adamın fakir ve müslüman olan (büluğa ermiş) büyük
çocuğuna veya o şahsın fakir ve müslüman bulunan zevcesine verebilir. Çünkü
bunlar birer şahıs olarak tasarrufa ehildirler, birbirlerinin serveti ile zengin
sayılmazlar.
Zekât, müslüman olmayanlara verilemez. Çünkü zekât müslim olan
fakirlerin hakkıdır. Bir hadis-i şerifde: "Zekâtı, müslümanların
zenginlerinden alıp fakirlerine veriniz," buyurulmuştur. Bunun için müslüman
olmayanlar zekât vermekle yükümlü değillerdir. Bu ibadet, müslümanlara ait dinî
ve içtimaî (sosyal) bir görevdir. Bu göreve ortaklık etmeyenlerin bundan
faydalanma hakları olamaz.
Yalnız İmam Züfer, zekâtın zimmîlere (İslâm idaresi altındaki gayri
müslimlere) de verilmesini caiz görmüştür. Çünkü zekâttan maksad, bir ibadet
yolu ile muhtaç kimseleri ihtiyaçtan kurtarmaktır. Bu maksad da, fakir zimmîlere
zekâtı vermekle elde edilir. Bununla beraber nafile sayılan sadakaların
zimmîlere verilebileceğinde ittifak vardır.
Zekâtı akrabaya vermek daha faziletlidir. Şöyle ki: Önce muhtaç olan
erkek veya kız kardeşlere, sonra bunların çocuklarına, sonra amcalara, halalara,
sonra bunların çocuklarına, sonra dayılara, teyzelere ve bunların çocuklarına,
daha sonra akraba sayılan diğer yakınlara vermek daha faziletlidir. Bunlardan
sonra da fakir komşulara ve meslek arkadaşlarına vermekte fazilet vardır.
Zekâtı, malın bulunduğu yerdeki fakirlere vermelidir. Yıl sonunda
başka memleketlerdeki fakirlere gönderilmesi mekruhtur. Ancak kendilerine zekât
gönderilecek kimseler, akraba iseler veya malın bulunduğu yerdeki fakirlerden
daha muhtaç iseler, o zaman uzakta olan bu gibilere gönderilmesinde kerahet
olmaz.
Bununla beraber zekâtı, daha senesi dolmadan başka bir memlekete
göndermekte bir sakınca yoktur.
Bayramlarda ve diğer günlerde muhtaç olan hizmetçilere veya çocuklara
veya müjde getiren fakir kimselere verilecek bahşişlerin zekât niyeti ile
verilmesi caizdir.
Verilen bir zekât, fakir tarafından veya fakir olan çocuğun ve
mecnunun velisi veya vasisi tarafından alınmadıkça tamam olmaz.
Fakir olan bir bunağın veya büluğa yaklaşmışın veya paranın kıymetini
bilip aldanmayacak bir yaşta bulunan çocuğun zekâtı alması yeterlidir.
Bir kimse zekâtını vermek için araştırma yapıp zekâta ehil olduğunu
anladığı bir adama zekâtını verir de, gerçekten o adamın zekâta ehil olduğu
meydana çıkarsa, ittifakla bu zekât caiz olur. Aksine durumu anlaşılamaz veya
zengin olduğu sonradan meydana çıkarsa, İmam Azam ile İmam Muhammed'e göre, yine
zekât geçerli olur.
Fakat araştırma yapmaksızın ve zekâta ehil olup olmadığını hiç düşünmeden zekât
verilecek olsa, geçerli olursa da, zekâta ehil olmadığı sonradan meydana
çıkarsa, yeniden zekâtı vermek gerekir. Çünkü araştırma işinde noksanlık
yapılmıştır. Zekâta ehil olup olmadığında şübhe edilen bir kimseye araştırma yapmaksızın verilen zekât, geçerli olmamak tehlikesindedir. Eğer sonradan o kimsenin fakir olduğu meydana çıkmış olursa, zekât yerini bulmuş olur, değilse olmaz HACC'IN TARIFI VE ÖNEMI
HACC'IN LÛGAT MANASI; "Muazzam bir
seye" gitmeyi kasdetmektir. Buradaki "Muazzam bir seye" kaydini Ibn-i Hümam
meshûr dil alimi Imam-i Sikkit'ten naklederek beyan etmistir.(1) Islâmî
Istilâhta; "Niyyet ederek ihrama girmek, Kâbe-i Muazzama'yi usûlü dairesinde
tavaf etmek ve vakti mahsusunda vakfe yapmak gibi fiillere hac denir"(2)
seklinde tarif olundugu gibi "Dînî rükünlerden bir rüknü edâ etmek için, Kâbe'ye
gitmeyi kasdetmektir"(3) seklinde de tarif edilmistir.
Kur'an-i Kerim'de: "Süphesiz ki, âlemler için
çok feyizli ve ayn-i hidayet olmak üzere konulan ilk ev (Ma'bed) elbette
Mekke'de olandir. Orada apaçik alâmetler, Ibrahim'in makami vardir. Kim oraya
girerse (taarruzdan) emin olur. O'na bir yol bulabilenlerin, beyti hacc (ve
tavaf) etmeleri, Allah'in insanlar üzerindeki bir hakkidir. Kim küfrederse,
süphesiz ki Allah onlardan müstagnidir"(4) hükmü beyan buyurulmustur. Hanefi
fûkahasi bu Ayet-i Kerimeyi ve Resûl-i Ekrem (sav)'den gelen mütevatir haberleri
esas alarak: "Hacc muhkem bir farzdir. Farziyyeti kat'i delillerle sabittir.
Haccin farz oldugunu inkâr eden kâfir olur. Gücü yetenlere (Vücûbunun ve
edâsinin sarti üzerinde bulunanlara) hayat boyu, sadece bir defa haccetmek
farzdir"(5) hükmünde ittifak edilmistir.
Imam-i Kasani; Hacc sûresinde yer alan: (Hz.
Ibrahim (as)'e hitaben) "Insanlar için hacci ilân et. Gerek yaya, gerek uzak
yoldan arik develerin üstünde (süvari) olarak sana gelsinler"(6) seklindeki hükm-i
ilâhiyi esas alarak "Buradaki "Insanlar için hacci ilân et!." hükmü, Allahû
Teâla (cc)'nin insanlara hacci farz kildigini beyan buyur, manasinadir.
Binaenaleyh Resûl-i Ekrem (sav)'den önce de, diger ümmetlere hacc ibadeti farz
kilinmistir"(7) buyurmaktadir. Mâlûm oldugu üzere Mekke'de; Kâbe-i Muazzama'yi
insâ eden Hz. Ibrahim (as) ve oglu Hz. Ismail (as)'dir. Ibn-i Abidin: "Sahih
olan kavle göre hacc, dokuzuncu yilin sonlarinda farz kilinmistir. Onu farz
kilan âyet: "Allah için beyti haccetmek insanlar üzerine borçtur" ayet-i
kerimesidir. Bu ayet, heyetlerin geldigi dokuzuncu yilin sonunda inmistir"(8)
hükmünü zikretmektedir.
Ibn-i Abbas (ra)'dan rivayet olunan bir
hadisde: "Ibrahim (as) Kâbe'yi bina edip tamamladiktan sonra kendisine: "-Hacc
için insanlari davet et" emri verildi. Ibrahim (as): "-Benim sesim onlara
ulasmaz" dedi. AllahTeâla hazretleri: "-Sen davet et, sesini duyurmak bana
aittir" buyurdu. Bunun üzerine Ibrahim (as): "-Ey insanlar!.. Beyt-i Atiki
haccetmeniz size farz kilinmistir" diye nida etti. Bu sözü yerle gök arasinda
bulunanlarin hepsi isitti. Görmüyor musunuz? Insanlar en uzak yerlerden icabet
edip geliyorlar" denilmistir.(9)
Hanefi fûkahasi; haccin sebebinin "Beytullah"
oldugu hususunda ittifak etmistir.(10) Ibn-i Abidin: "Sebebi beytullah'tir. Buna
delil, ayette "Beytin hacci" diye izah edilmesidir. Zira esas olan, hükümleri
sebeblerine izafe etmektir. Nitekim usûl-i fikih'ta izah edilmistir. Sebebi
tekrarlanmayan bir vacip tekrarlanmaz. Bir de Müslim'in sahihinde su Hadis-i
Serif vardir: "-Ey insanlar!.. Size hacc farz kilinmistir. Öyle ise haccedin!."
Bir adam: "-Her sene mi ya Resûlullâh?" diye sordu, Resûlullâh (sav) sustu.
Hatta adam sualini üç defa tekrarladi. Bunun üzerine Peygamber (sav): "-Evet
desem size vacib olur. Siz de güç yetiremezsiniz" buyurdular. Nehir sahibi diyor
ki: "Ayet tekrar lâzim gelmedigine istidlâl için yetiyorsa da -Zira emrin
tekrara ihtimal yoktur- neyf neyfin muktezasi ile isbat etmek daha uygundur"(11)
hükmünü zikretmektedir. Sahabe-i Kiram'dan bir zat Resûl-i Ekrem (sav)'e: "Ya
Resûlullâh!.. Hacc her sene midir, yoksa bir kere midir?" diye sual tevcih
ediyor. Resûl-i Ekrem (sav) cevaben: "-Hayir bir kere!.. Birden fazlasi nafile (Tatavvû)'dir"(12)
buyurmuslardir. Malûm oldugu üzere; ibadetlerin bir kismi mâlî, bir kismi da
bedenîdir. Hacc ise, hem malî, hem de bedenî bir ibadettir. Dolayisiyle iki
nimet bir aradadir. Bir mükellefte hem zenginlik, hem de bedeni kudret gibi iki
nimet bir araya gelmistir. Dolayisiyla haccini edâ etmek sûretiyle, bu iki
nimete de sükretmis olur.(13) Haccin edâsi için gerekli sartlar, taguti güçler
tarafindan ortadan kaldirilirsa; mü'minler hem mallariyla, hem de (sihhatli
olduklari için) güçleriyle onlara karsi cihad ederler. Kat'iyyen Taguti güçlere
boyun egmezler!..
Imam-i Azam Ebû Hanife (rh.a) ile Imam-i
Yusuf (rh.a) Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Kim hacc etmeyi murad ederse, hemen edâ
etmeye gayret etsin"(14) Hadis-i Serifini esas alarak, vücûbunun ve edâsinin
sartlari, üzerinde bulunan kimsenin derhal (fevri) bu ibadeti edâ etmesi
gerektigini beyan etmislerdir.(15) Hac ibadetinin hayatta bir defa farz oldugunu
esas alan Imam-i Muhammed (rh.a) "Hac ibadetinde ömür, namazdaki vakit gibidir.
Her ne zaman gidilirse gidilsin "Edâ" denir, kaza denmez. Bu sebeble terahi (genislik)
üzere farzdir"(16) buyurmaktadir. Feteva-i Hindiyye'de bu husus su sekilde izah
olunmustur: "Imam-i Muhammed (rh.a)'e göre hacc; farz olduktan sonra diledigi
zaman edâ etmek (terahi) üzeredir. Hacci farz olur-olmaz acele yapmak ise
efdaldir. Hulâsada da böyledir. Buradaki ihtilâf, mükellefin selâmette
kalacagina zann-i galibi oldugu zamana aittir. Fakat yaslilik veya hastalik
sebebiyle, mükellefin zann-i galibi vefat edecegi noktasinda olursa, fevri
olarak edâ etmesi gerektigi hususunda alimlerimiz icma etmislerdir. Cevheretü'n
Neyyire'de de böyledir. Bu ihtilâfin günahkârlar için faydali oldugu asikârdir"(17)
Imam-i Matûridi (rh.a): "Vakit kaydi bulunmayan her emr-i mutlak; amel
noktasindan derhal edâ edilmeye (fevre) hamledilir. Itikad hususunda ise; fevre
hamledilmez. Ancak "Fevr veya terahi hususunda muradi ilâhi ne ise, hak o'dur"
diye itikad olunur"(18) hükmünü beyan etmektedir. Ölümün ne zaman gelip çatacagi
bilinemiyecegi için, haccin vücûbunun ve edâsinin sartlarina haiz olan
mükellefin, acele etmesi önemlidir. Esasen bunun efdal oldugu hususunda da
ittifak vardir.
Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Her kim hacc yolunda
ölürse, onun için her yil makbûl bir hacc yazilir"(19) buyurdugu bilinmektedir.
Yine bir Hadis-i Serifte; mesrû hiçbir sebeb olmadan terkedenlerin durumu beyan
buyurulmustur. Bu Hadis-i Serif sudur: "Her kim ki, kendisini beytûllah'a
ulastiracak kadar binegi ve azigi (mali gücü) bulunur da hacci edâ etmezse,
Yahudi ve Hristiyan olarak ölmesinde beis yoktur. Bunun sebebi sudur: Allahû
Teâla (cc) kitabinda, beytûllahi ziyarete gücü yetenlerin onu haccetmesi,
Allah'in insanlar üzerinde bir hakkidir" buyuruyor.(20) HAC REHBERİ NİYET : Gidiyorsun.. Bir ömür boyu bu yolculuğu beklemiştin. Belki kalbini gidenlerle birlikte oralara gönderdin, belki ruhunla hayalen tavaflar ettin. Şimdi ayaklarınla basa basa yola düştün işte. Belki daha önce uzun yolculuklara çıkmıştın, belki daha önce de hacca gitmiştin. Bilmelisin ki, hac yolculuğu diğer yolculuklarından farklıdır ve ayrı bir yöndedir. Şimdi her gün beş vakit yöneldiğin kıblene doğru yöneldin. Şimdi çokluktan birliğe uçuyorsun. Şimdi kendini keşfe gidiyorsun. Vardığın yerde kendini yeniden tanıyacak ve tanımlayacaksın. Daha önce hacca gitmiş olsan da, yine, yeniden yeni heyecanlar yüklenmelisin. Her hac yegânedir, bir tanedir değil mi? Kaç kez gidersen git, hacı olma heyecanı hep tazedir ve hep ilk kez hacı olmanın heyecanını taşıyor olmalısın. Yoksa tekrar gitme ihtiyacını niye hissediyor olasın ki? Hem sonra bu ilk haccın olmayabilir ama ya son haccınsa... YOL : Şimdi yolcusun. Yolculuk hâli, yaşadığımız hayata daha çok yakın ve yakışır bir haldir. Hazır sırası gelmişken, hayatını ve çevreni bir de yolcu edasıyla seyretmeyi dene. Ayaklarının altından dünya toprağı kayıyor mesela. Alışık olduklarından uzaklaşıyorsun, O’na yakın olmak adına. Ölüm de böyledir ya! Uçarı bir kelebek heyecanını yüklenip, gördüğün herşeye eğreti bakışlar atıyorsun. Herşey sapından kopuyor, kökünden ayrılıyor, kabuğundan sıyrılıyor; günışığı eşyadan renklerini çekiyor. Sokaklar ve duvarlar incelip eriyor. Dünya toprağına sıkı sıkıya basmış ayakların tatlı bir rüzgâra karışıyor. İHRAM :Yolcu dediğin dengini yeğni tutmalı. Dünya adına omuzladığın ne varsa at, kalbine yük ettiğin ne kadar dünyalık varsa geriye bırak. Zaten, birazdan giyeceğin ihram fazladan ağırlıklarını omuzundan atmanı gerektiriyor. Beyaz bir bez içinde yalın ve yalnız bir yolcu edâsı giymişken, kendini de iptilalardan koparmalısın, yeniden yazmalısın kalbini. İhramı giymek için yalnız elbiselerini çıkarman yetmiyor. Küllî bir soyunuşu gerektiriyor ihramlanmak. Şimdiye kadar kendi kıymetinin ölçüleri bildiğin herşey, mevki, makam, milliyet, kavim, soy, sınıf meslekten yana ne varsa, hepsi ihramın beyaz yüzüne çarpıp eriyecek. Herkesten uzakta, tek başına sadece Rabbine kul olduğunu artık daha rahat görebilirsin. Seni kıymetlendirecek tek şey, Rabbine kulluğun, yalnız ve yalnız O’na kul olmaklığındır. Renksiz, desensiz, rozetsiz ve bayraksız ihramın yalnız Rabbine nisbet ediyor seni. Beyazlara büründükçe heva ve hevesin kökleri dünya toprağından çekiliyor. İhramın içinde emredemeyen, tek bir kıl bile koparamayan, helâl zevklerini dahi tadamayan teslim olmuş bir insansın artık. YÖNELİŞ :Gel gör ki, insan kolayca kabullenemiyor gidişini. Ayağın çıplak, başın açık ağırlığını unutmuş bir su damlası uçarılığında dünyanı ve dünya adına sevişlerini terk etmek için bu yola girdin. Bak, herkesle ve herşeyle olan bağların çözülmek üzere. Habire eğirip durduğun hayat yumağı dağılıverdi. İncecik ve keskin bir yolculuk niyeti herşeyi ve herkesi arkada bırakmalı. O niyet ki, kalbimize düşer düşmez yaşadığımız mekânı solgun bir güle dönüştürür. Etraftaki herşey birden eğretileşir, âdeta arzın çekim alanından sıyrılır, uçuşmaya başlar. Mekânla olan bağların zayıflar, müphemleşir. Mekâna bağlılığın çözüldükçe, zamanın da senin üzerindeki hükmü ağırlaşır, bir mahpus edâsıyla fenanın hükmünü boynuna dolanmış bulursun. Yarına randevu verememek bulunduğun ânın daracık duvarlarını göğsüne bitiştiriverir. Zamanın paslı kılıcı değer yüreğine, ölümün soğuk nefesi yüzünü yalar geçer. Sen gidiyorsun, sen gidicisin; dönüyorsun, dönücüsün. YAKINLIK HEYECANI : Evet, Kâbeye gidiyorsun. Hayat kırıntılarımızın göllendiği yere doğru gidiyorsun. Kulluğunun keskin sıratlarda sınanacağı yere uçuyorsun. Böylece 'hesap günü' ile aynı yöne düşüyor Kâbe’nin yöresi. Hergün beş vakit döndüğün yere dönüyorsun. Öteden beri yönelegeldiği yöreye dönmek, bir geri dönüşü içerdiği için, insan bu yolculukta uzaklaşma değil, bir yakınlaşma duygusu yaşamalı. Gurbet değil, sıla kokmalı alnına değen rüzgârda. UZAKLIK KORKUSU :Ama, hayır! Kâbe’ye yönelmek dehşetli bir uzaklık korkusunu da haber veriyor gibi. Mesele Kâbe’nin bulunduğumuz yere uzaklığı değil, bizim ubudiyet hâline uzaklığımızdır. Bu yolculuk, bu yöneliş o başdöndürücü uçurumu gün yüzüne çıkarıyor şimdi. Yüzünü herhangi bir duvara çevirir gibi kolayca ve üstünkörü kıbleye yönelişlerini hatırla. 'Döndüm kıbleye' demek, O’ndan başka herşeyden, O’ndan haber vermeyen herşeyden yüzçevirmeyi gerektirmiyor muydu? Ne gam Kâbe çok uzaklarda olsa! Lâkin Rabbimize uzaklık kıble Kâbe’nin hakikatine sonsuz ırak eyliyor bizi. Kâbenin eteğine varsan da bu uzaklık erimeyebiliyor, arada uçurumlara baş gösteriyor. Bu uzaklık, bu uçurum baş döndürüyor, kalbi ürpertiyor! Nereye gitsen ayağını bu uçurumun kenarından uzak edemiyorsun. Dilerim, Rabbim seni de beni de Kendine yakın eyler! Kâbe’ye yakınlaşma isteğin de bu duâdan başkası değil. TERKEDİŞ :Aslında, hacca ister var, ister varma, Kâbe’den pek uzak düşmediğimizi de söylemem gerekiyor. Her gün beş vakit Kâbe’ye dönüp, Rabbimize ubudiyet sözü veriyor değil miyiz? Bu da bir Kâbe yolculuğudur aslında. Mesafeler kat edilmiyor bu yolculukta. Tek bir niyet menzile eriştiriyor bizi: kul olma niyeti. İşte bu niyettir ki, en bitmez mesafelerden daha uzak, en sarp dağların kestiği yollardan daha dolambaçlı, belki çöllerle ve dağlarla ölçülemeyecek bir yolun yolcusu eyler bizi. Kul olmaya niyet, en küllî terkedişleri içeren bir uzun ve keskin seferdir. VARIŞ :O’na, yalnız O’na dönmek nelerden koparmıyor ki bizi? Kıbleye dönmek, O’nun delillerini gösterenlerden başka herşeye yüzçevirmektir. Peki, O’nu göstermeyen bir şey var mı ki şu kâinat yüzünde? Herşey hâl diliyle O’nu zikrederken, her zerre O’na tesbihfeşân iken, yüz çevireceğimiz ne kalır geriye? Hangi şey var ki O’ndan söz açmıyor bize? Hayır, O’nu göstermeyen bir şey yoktur. Olsa olsa O’nu gösterenleri görmeyen biri vardır. O’na yönelmek ise, herşeye O’nu görme niyetiyle bakmak demektir. Ne ki, kendisini kendi başına buyruk bilen insan, eşyayı da kendi başına buyruk bilir. Eşyayı başkasını gösteren âyineler olmaktan çıkarır. Bu kör niyetle, kâinat dolusu aynalar kırılır; semâlar boyu güneşler ebediyen batırılır. İnsanın bakışı bir karadelik gibi, kâinattan nefsine gelen nurlu haberleri soğurup, herşeyi bir derin karanlığa itiverir. İşte O’nu göstermeyen tek şey, tek karanlık nokta, nefsimize takılmış enaniyetimizdir. Şu halde, Kâbe’ye yöneliş, O’nu göstermeyen ve başka herşeyin âyinesini paslandıran tek kara noktayı, yâni enaniyetimizi arkamıza atmayı gerektiriyor. Ve ancak kabını terkeden Kâbe’ye varır. Önünde o kara noktayı, yâni Kâbe’yi bulduğunda, arkanda mutlaka karanlık bir nokta, yani benliğin kalacak. Kabından çıktığın an Kâbeni bulacaksın. TAVAF :Kâbeye varmak da, kıbleye dönmek de, ben-merkezimizin yörüngesinden çıkıp, Rabbimizin marziyatı dairesinde bir tavafa girmeyi gerektiyor. Tavaf odur ki, kendi başınalığını terkedesin, kendi heva ve hevesinin etrafında pervâne olmaktan vazgeçesin. Öbür türlü, Kâbe’ye varmak da, Kâbe’yi dolanmak da kolaydır. Kâbe’ye varmak benliği aşıp kulluğa ermeyi, çokluğu yırtıp birliğe erişmeyi bulmaktır. Yolculuğun şimdi ülkeni terketmekle başlıyor, Kâbe’ye vardığında ise kendini terkedeceksin. Kara bir çiçeğin yakasında ak bir toz olup uçuşacaksın. Ve yol hiç bitmeyecek. SA'Y :Şimdi Safa—Merve arasında yedi kez koşuyorsun. Kimden kaçıyorsun? Kime koşuyorsun? O’ndan kaçıyor ama yine O’na koşuyorsun. O’nun kahrından kaçıp yine O’nun lûtfuna koşuyorsun aslında. O’nun bu halimizle bizi ancak ateşe lâyık gören adaletinden, O’nun lâyık olmadığımız halde cenneti ihsan eden fazlına koşmalı, sığınmalıyız ARAFAT : Şimdi herkesin akın akın gelip etrafında göllendiği Kâbe’den ayrılış vakti. Ve aslında Kâbe dahi vuslata yetmiyormuş... Tavafta O’na teslimiyetin kıyısına kadar varmışken, sa’yde O’ndan O’na koşma hürriyetinin zirvesine ermişken, kendin, kendi ikiliğini keşfettin. Teslim olan yanını, hür kalan yanını bildin. Şimdi Onu tanıma sırası. Arefe O’nu bilme zamanı, Arafat O’nunla bilişme, muarefe etme mekânıdır. Cennetten yana arzusunu soranlara Rabia 'Bana ev değil komşu lazım' demişti. Şimdiye dek ‘ev’ etrafında dönüp durduğun yeter, artık ‘komşu’yu tanıma zamanı. 'Kâbe’den ayrıl; şimdi Bana Kâbe’den daha yakınsın!' diye fısıldanıyor kalbine. 'Ve varış Allah’adır' de. (Bak. Nûr 42 ve Fatır 18). Kâbe’yi terket, Kâbe’yi kutsal eyleyene yanaş! Mekke’ye sırtını dön, Mekke’yi mübarek kılanla yüzleş. Ve anla ki, 'Onun vechinden başka herşey helâk olucudur.' (Bak. Kasas 88). Kâbe de, Mekke de ve sen de O’nun vechine dönük olduğunuz sürece helâketten ve hiçlikten kurtulabilirsiniz. Öyleyse Arafat’a koş. 'Allah’a kaç!' MEŞ'AR :Gurub vaktine doğru, güneş Arafat’tan kaybolurken, sen de benliğinin yalancı aydınlığını kalbinin karasında yitirmeye çalış. Beyazlara bürülü bedenini yanına alıp, 'Arafat’tan boşanan' kullara karış... Meş’ar’e doğru “ak!”. Kendini unutup, yalnızca 'Allah’ı hatırla!' 'O nasıl seni hiçlik derelerinde unutmayıp varlık düzüne çıkardıysa, nasıl seni dalalet karanlığından hidayet nuruna yönelttiyse, sen de O’nu öylece hatırla. Sen bundan önce unutulmuş da olabilir, dalalette de kalabilirdin.' (Bak. Bakara 198). Meş’ar’e (Müzdelife’ye) karanlık düştüğünde varıyorsun, gece boyu bekliyorsun. Arafat’ta da gündüz boyu kalmıştın. Arafat’taki muarefe yani tanışma ve bilişme ne kadar gündüzü ve aydınlığı gerektiriyorsa, Meş’ar’deki şuurlanma da o kadar geceyi ve karanlığı istiyor. Gece boyu yalnız ve yalın kalıyorsun. Nazarını afaktan ve dışarıdan çekmeni, gözünü enfüse ve içeri çevirmeni kolaylaştırıyor gece. Göğün güneşi eksik ama yıldızlar ve ay karanlığı yırtarak uzanıyor sana. Öylece yüzünü arzdan semâya çeviriyorsun. Ama henüz sınav bitmiş değil. Yüzün semâda, gözün kalbinde iken, elini yere ve toprağa daldırıyorsun. Meş’ar toprağından çakıl taşları toplayacaksın. İllâ da kendi ellerinle! Tıpkı 'kimsenin kimseye faydasının dokunmadığı o gün'de olduğu gibi. Ardından kefen misali beyaz ihramınla, kara toprağa benzeyen gecenin koynuna uzanıyorsun. MİNA :Ve haşir sabahı... Yeniden diriliş... Günün ilk ışıklarının dürtmesiyle kendi yalnızlığından diriliyor, mahşerin kalabalığına karışıyorsun. Meş’ar’in içe doğru yolculuğu dışarıya doğru vuruyor. Meş’ar gecesinin zahidleri şimdi Mina gündüzünün mücahidi olmaya hazırlanıyor. Meş’ar ile Mina arasındaki görünmez duvarı sadece 'geceyi gündüze kalbeden', 'güneşi döndüren', 'ayın ardı sıra güneşi getiren' yıkabiliyor. Günışığı tenine değmedikçe, sınırından taşmak üzere olan o eşsiz kalabalıktan kimse o hayalî çizgiyi aşmaya, Meş’ar’den ayrılmaya cesaret edemiyor. Gece boyu hayalî çizgiye varıp varıp, geri püsküren o büyük kalabalık yalnız ve yalnız Allah’a itaat etmenin o eşsiz özgürlüğünü yankılandırıyor. Sen de tıpkı çölün kumları arasından kopardığın taşlar gibi, arzın seni bağlayan zincirlerini kırmalısın. Ve ilk gün ışığının dokunmasıyla geliyor emir... Gelen bayram sabahıdır artık. Yorgun yüzlerde gezinen, çökmüş omuzlara inen bayram güneşinin sıcak dokunuşudur. Görüyorsun ya, güneş de haccediyor. Arafat’ta doğup bekliyor, Meş’arden geçiyor ve senin önün sıra Mina’ya giriyor. Şimdi Mina’ya girdin ve ‘emn’e vardın! Sınavı kazandığından emin olabilirsin. Şeytan taşlama imtiyazını nerden elde ettin sanıyorsun? ŞEYTAN TAŞLAMA :Elinle attığını taş sanma. Atmadan önce o taşları nasıl topladığını hatırla. Yüzünü arza dönerek, elini kirleterek seçip aldın hepsini. Şimdi avucundaki o minik şeyler, semâdan ve vahiyden yüz çevirip gafil olmakla kazandığın cehalet ve iradene dayanıp işlediğin şerlerdir. Taşları şeytana fırlatırken sendeki cehaleti, gafleti, şerri ve günahı da şeytana savur. Cehaleti ve gafleti kendinden uzaklaştır, şerri elinden taşlar gibi savur ki, O’na kurbiyetin yani yakınlığın artsın, kurbanın O’na yakınlık vesilesi olsun. VE KURBAN VE BAYRAMI :İhram içinde bir kılına bile dokunamazken, bir otu bile koparamazken, şimdi bir canlıyı boğazlaman emrediliyor. Ne yaman çelişki değil mi? Demek ki, ne yaparsan yap, O’nun emriyle yaparsan ancak hayır oluyor. O’nun emrine kayıtsız kalarak öldürmemek ne kadar da öldürücü! Ve onun emriyle ölüme vesile olmak ne kadar hayat verici! Kötü-iyinin ne olduğunu belirlemek, çirkin ve güzeli ayırdetmek, hayır ve şerri belirlemek insanın keyfine bırakılmış değil. Unutma ki, kestiğin ya da kestirdiğin şey ne devedir ne inek ne de koyun. Şehvetini, hevanı, hevesini ve iradeni boğazlayıp, O’nun rızasında fani etmelisin! Kurban günü, bayram sabahı, O’ndan uzaklığın yitecek, O’nun yakınlığını kazanacaksın! Bayram öylece yürüyecek yüreğine... HACDAN DÖNMEK OLMAZ :Hac yolculuğunun yönü tam da hayatımızın aktığı yöne doğrudur. Hac, ruhumuzu çokluktan bire, Amuhitten merkeze doğru çekerek, hayatımızın kristalleştiği ölüm anına yakınlaştırır bizi. Kulluğumuzun sınanacağı keskin sıratlara değer ayaklarımız bu yolculukta.. Böylece 'hesap günü'ne giden yol üzerine düşer Kâbe’nin yöresi. İstesek de ‘yoldan dönmek’ olmaz. Hergün beş vakit döndüğümüz yeri belleriz hacda. Vahdeti elle dokunulur, gözle görülür eyler Kâbe. Kıblemizi dosdoğru doğrulturuz. Bundan beri ‘kıbleden dönmek’ olmaz. Elimiz bir yanda otu ve bir saç telini bile koparmaktan men edilirken, diğer yanda bir hayvanı boğazlama emredilir. Anlarız ki, elimiz bile elimizde değilmiş ve irademiz de ‘O’nun eli’ndeymiş. Öylece O’na ezelde verdiğimiz sözü yeniden hatırlarız. Gayrı ‘sözden dönmek’ olmaz. Şeytanı taşladığımız elimizle, Resulullah’ın (s.a.) mescidinde el bağlarız. Attığımız taşlarca şeytana nefret duyup, nefse ve hevaya baş kaldırırız ve Muhammed’e (s.a.) muhabbeti artırıp, biatımızı tazeleriz. Öyleyse ‘biattan dönmek’ olmaz. Öteden beri hasretini çektiğimiz yöreye varmakla, bir uzaklaşma değil, bir yakınlaşma duygusu yaşarız. Secdelerce yöneldiğimiz yön, alnımıza gurbet değil de sıla kokulu rüzgârlar değdirir olmalı. Değil mi ki, sılaya bir kez vardı mı, ‘gurbete dönmek’ olmaz. Ve illâ ki ‘hacdan dönmek’ olmaz.. |
|
...::: www.islamustundur.com :::... |