|
Yaşayan ilâhî kaynaklı dinlerden, mensûbu en az olan bir din. Günümüzde
yeryüzünde yaklaşık 15-24 milyon dolayında Yahûdî vardır. Yahûdili'ğin, dinler
tarihinde özel bir yeri bulunmakta ve bu din, en eski ilâhi kaynaklı din olarak
nitelendirilmektedir. Mâzisi birkaç bin yıl geriye giden bu dinin başta gelen
özelliklerinden biri İsrail oğulları ile Tanrı arasındaki "ahd'e kutsal
kitaplarında geniş yer ayrılmasıdır. Bu nedenle bu din, bir "ahid dini" olarak
da bilinmektedir. İsrail oğullarının başına gelen bütün sıkıntıların, onların bu
ahde uymamaları, verdikleri sözü tutmamalarından ileri geldiği, hem kendi
mukaddes kitaplarında, hem de Kur'an-ı Kerîm'de belirtilmektedir.
Bu
din, Bâbil Sürgünü'nden sonra millî bir din haline getirilmiştir. Ancak bu din,
tek Tanrı'ya, vahye dayanan mukaddes kitâba ve peygamberlere yer vermesiyle
millî dinlerden; millileştirilip bir ırka tahsis edilmesiyle de, ilâhî dinlerden
farklı bir durum arz etmektedir. Aslında bugünkü Yahudiliğin bir din mi, ırk mı,
yoksa millet mi olduğu, pek net değildir. Tartışmaya girmeden onun kendine has
özellikleri ve nitelikleri bulunan bir din olduğu, benzerinin bulunmadığı ve bu
yüzden de tanımının zor olduğu söylenebilir. Çünkü Yahûdilikte din ve ırk içiçe
girmiş olduğundan birini dinlerinden ayırmak güçtür. Onun en güzel tanımını,
mukaddes kitaplarında yer alan "Balam" hikâyesindeki şu cümle yapmaktadır: "İşte
ayrıca oturan bir kavimdir ve milletler arasında sayılmayacaktır"
Yahudiler, mukaddes kitaplarında yer alan ifadelere dayanarak kendilerini, dünya
milletleri arasından seçilmiş kavim olarak görürler. Tanrı, bu kavmi Sina'da
kendine muhatâp kılmış, onlarla ahidleşmiş, onlardan buyruklarına uyacakları
konusunda söz almış ve Hz. Mûsa'nın şahsında onlara Tevrât'ı göndermiştir. Bu
dinin odak noktası, Kudüs'deki "Mâbed"dir. Tahribinden önce bu Mâbed'in bir
odasında "Ahid Sandığı" bulunmaktaydı. Yahûdiliğin sembolü, "Yedi kollu şamdan"
ve "altı köşeli yıldız" (Hz. Dâvûd'un yıldızı)dır.
M.
Ö. İkinci bin yılın başlarında Yahudilik Hz. İbrahim'in oğlu İshak'la sahneye
çıkmıştır. İshak'tan sonra Yakub (a.s) yerine geçti (İbn Haldun, Tarih,2/40).
Yakub'un diğer adı "İsrail" idi. Dolayısıyla Yakub'un oğullarının adıyla anılan
on iki kabile de İsrail oğullarını oluşturdu. Bundan sonra Yusuf (a.s)'un daveti
üzerine Yakub ve oğulları Mısır'a göç ettiler.
Yahudilik, sözün tam manasıyla İsrail oğullarının Babil'de geçirdikleri
sürgünden sonra inkişaf etmiştir. Oradan Filistin'e döndükten sonra (M.d. 538)
İlahi şeriatı bildiren Tevrat, daha fazla bütün hayatın merkezi sanılmıştır.
Yahudilere mahsus hükümleri havi Tevrat'a göre, Yahudiler yabancılarla
evlenemezler. Bu durumda kendilerini ileride üstün ırk saymalarına kadar vahim
sonuçlara ulaşmıştır.
M.
Ö. İki binlere değin İsrail oğulları Mısır'da üçüncü sınıf insan muamelesi
gördüler, orada tutsak kaldılar. Ta ki kavmin içinden (İsrailoğullarından)
Musa'nın, onları Firavun'un zulmüne karşı Hak'la gelip kurtulmalarına kadar.
İsrailoğulları Ken'an iline ulaşarak kurtuldular. Musa, Şeriatıyla
İsrailoğullarına iki özellik kazandırdı. Biri, Allah'ın kanunlarına itaat etmek,
diğeri ise isyana, başkaldırmaya yönelten bir tabiat hali.
Ken'an ülkesinde başta Filistinliler olmak üzere çeşitli topluluklarla savaşmak
zorunda kalan Yahudiler, İ.Ö 990 dolayında Hz. Davud'un peygamberlik ve
liderliğiyle bileşik bir devlet (krallık) şeklinde örgütlenerek Kudüs'ü ele
geçirdiler.
Hz.
Davut'a (a.s) gönderilen Zebur adlı semavi kitap, Tevrat'ın hükümlerini
tasdikleyici olarak geldi. Bu yüzden Yahudilik İsa'ya kadar sürecektir.
İ.
Ö. Dokuzuncu yüzyıldan beşinci yüzyıla kadar Aramiler, Asurlular ve Babillilerle
çeşitli savaşlar sürmüştür. Babilin Yahuda Krallığını ele geçirmesi ile İsrail
oğulları yeni bir sürgün dönemine giriyordu.
Yahudilik kendi tarihinde Büyük İskender'in İ.Ö. 322'de Filistin'i ele geçirmesi
ile İ.Ö. 4-2 y.y'lar Helenistik bir dönemin başlangıcı olmuştur. Helenistik
dönemde Suriye, Anadolu, Babil ve İskenderiye'de Yahudilik önemli merkezler elde
etmişti. Bu dönemde Yahudiliğin kutsal metinleri Yunanca'ya tercüme edildi.
Mısır'da zengin tarih, şiir, felsefe birikimi Yunan bilgisiyle oluştu.
Bu
dönem için biraz farklı bilgi şöyledir: Aşağı yukarı M.Ö. Üç yüz senesinden M.Ö.
yüz beş senesine kadar Yâhudi dini büyük bir devir yaşamıştı. Selevkyalı
hükümdarların, Yahudileri Helenistik fikir ve siyaset sistemlerine mecbur
bırakmalarına karşı 175-143 seneleri arasında Makkabe'lerin isyanları sayesinde
Yahudiler evvela dinî, sonra da siyasî hürriyet elde etmişlerdir.
Selevkyalıların devrini müteakip Romalı hakimiyet devrinde tekrar Filistinli
vatanperestlerin birçok isyan hareketleri meydana gelmiştir.
O
zaman da, Eski Ahid çeşitli kaynaklardan gelen, çeşitli yazar tertip edicilerin
izlerini gösteren rivâyet, hikayet, tarihi ve şairane kısımlarının bir kül
haline getirilmesinden sonra şimdiki şeklini almağa başlamıştır.
"Yahudiliğin Helenistik dönem"i İ.Ö. 63-İ.S.135 arasında süren Roma egemenliğine
kadar devam etti.
Roma
egemenliği sırasında bağımsız devlet fikri yoğunlaştı. Hristiyanlığın ortaya
çıkmasıyla birlikte o yıllar Yahudilik en önemli mezhep çatışmaları yaşadı.
Birbirini takip eden başarısız ayaklanmalar Yahudilikte büyük yıkıma yol açtı.
Bunun ardından (doğal olarak) Yahudilik kendi içine dönmeye başladı. Bu dönem, "Talmud'un
geliştirilmesi" adıyla II. yüzyıldan XVIII. yüzyıla değin sürdü. Filistin ve
Babil'deki amoralar Filistin ve Babil talmudlarını vücuda getirdiler. Bunlardan
Babil Talmudu Yahudi yaşamının o zamanlardaki temelini oluşturdu. Akdenizdeki
Yahudi topluluğu V. yüzyılda parçalandıysa da Yahudi takviminin korunması ve
hahamların çabalarıyla Avrupa'da Yahudi topluluğu tutunabildi. Diğer yandan
Filistin'den Babil'e geçen hahamlık kurumu Yahudiliğin Şeriat sistemini bu yeni
ülkenin şartlarına başarıyla uyguladı. VII. ve VIII. yüzyılda İslâm'ın
genişlemesiyle birlikte "goon" adıyla anılan Babilli Yahudi önderler kendi
geleneklerini bütün yahudi toplumlarına ulaştırdılar.
Ortaçağda Yahudilik, kültürel köklerini Babil'e dayandıran Sefardi Yahudileri
(ki bunlar Endülüs-İspanya'da idiler. Bunlar Müslüman-Arap kültüründen
etkilenmişlerdir) ve Aşkenazi yahudileri (ki bunlar da Avrupa'nın latin-hristiyan
kültüründen etkilenmiş Fransız-Alman Yahudileridir) türünde biçimlenmişlerdir.
Yine XII. yüzyılda Alman Aşkenazileri arasında Hasidilik, XIII. yüzyılda
Provence ve Kuzey İspanya'daki Talmud akademilerinde ortaya tefekküre dayalı
olarak çıkan bir Kabala türü de Yahudi mistisizminin en tipik örneklerini
oluştururlar. Bütün bu sayılan kültürlerin arasında çeşitli çatışmalar ortaya
çıktı. Gerek bu çatışmalar, gerek hristiyan yöneticilerin baskıları ve gerekse
1306 yılında Fransa'dan Yahudilerin sürülmesi Yahudi kültürünü çözümsüz ve
bağlılarının açıktan dinî bağlılığı söyleyememesi dolayısıyla dinin bağlılar
açısından kendi içinde kalmasına sebep olmuş, bu durum XVIII. yüzyıla kadar
sürmüştür.
XVIII. yüzyıldan sonraki en önemli hareket Haskala adıyla bilinen Yahudi
aydınlanması olarak gerçekleşti. Bu dönemde Haskala özellikle Rusya'da ruhbanlık
karşıtı bir harekete dönüştü, toplumsal ve ekonomik reform talepleriyle birlikte
gelişerek yayılma ortamı buldu. Batı Avrupa'da 1800-1815'te Napolyon döneminde
başlayan "Yahudi Reformu Hareketi" de Haskala'ın ürünü sayılır. Reformcu
yahudilik Almanya'da 1840'larda kurumlaşırken Avrupa'nın büyük bölümünde
başarısız kaldı. Ancak ABD'de yaygınlaştı.
Yine
bu yıllarda "fanatik yahudilik" (1845) Almanya'sında görüldü. Fanatik
Yahudilikte de günümüze değin sürecek gelenekçilik hakimdi.
XIX.y.y'larda
dindışı özellikleriyle "siyonizm hareketi" reform hareketlerinin sonuçlarından
birisi olması açısından önemlidir. Siyonist hareket ulusal canlanma ve ana yurda
dönme yönünde geliştirdiği plan ve programla 1948'de İsrail Devleti'nin
kurulmasını sağlayacak kadar Yahudilik açısından başanlıydı.
II.
Dünya savaşı sıralarında Nazi Almanya'sının giriştiği Yahudi soykırımından bu
yana Yahudilerin yerleşim açısından temel olarak Avrupa'nın dışında İsrail, SSCB
ve ABD'de toplandıkları dikkat çeker.
Günümüzdeki Yahudi İsrail Devleti resmen "gelenekçi yahudiliği" benimsemiştir.
Bu
genel bilgiden sonra, bu kavmin dünya literatüründe "Yahûdî, İbrânî, İsrail
oğulları" gibi terimlerle adlandırılmasının kısaca açıklanması yapılacaktır.
Çünkü konunun iyi anlaşılabilmesi bu terimlerin bilinmesine bağlıdır:
Yahudî: Hz. İshâk'ın oğlu Hz. Yâkûb'un on iki oğlu vardı; dördüncü oğlunun adı "Yuda"
veya "Yahuda" idi. Bu nedenle onun adına dayanarak İsrailoğullarına, "Yahudî"
denmiştir. Filistin'in göneyinde kurulan Yuda veya Yahuda Krallığı da, ayrıca bu
adın kaynağı olarak ileri sürülmektedir. Çünkü (Ürdün'ün batısı, Samiriye'nin
güneyindeki bölge, yuda veya Yahuda adına nisbet ediliyordu. Esaretten sonra
genel olarak halk "İsrailliler" diye adlandırılırken, şahıslar birbirine
"Yahudi" diyorlardı.
Böylece onların torunları da günümüze kadar bu adla anıldılar.
İbrânî: Bu kelime, "İbrî" veya "Hibrî" kelimelerinden gelmektedir. Bu kelimeler,
M.Ö. XV-XIV. yüzyıllarda Filistin'de görülen göçebe bir kabîlenin adıdır; "öte
tarafın insanları" anlamında, Fırat ve Ürdün nehirlerinin öbür kıyısından gelmiş
olan göçmenleri ifade eder. Yahûdîlere bu ad, Ken'an ülkesinin yerlileri
tarafından verilmiştir. Bu konuda Yahûdî mukaddes kitabında bilgi verilmektedir.
İsrâîl: Bu kelime, Tanrı ve insanlarla güreşip yenen anlamında Hz. Yâkûb'a,
Tanrı tarafından verilmiş bir lâkabdır. Bu husus, Tevrât'ta yer almaktadır.
Yahûdi Ansiklopedisinde kelimenin asıl anlamının belirsiz olduğu, Tevrat'ta
"Tanrı ile güreşen" şeklinde yer almasına rağmen, "Tanrı ile mücâdele eden"
anlamına gelebileceği belirtilmektedir.
Taberî ise, Hz. Yâkub'a gece içinde Allah'a giden anlamında "İsrâil" dendiğini
yazmaktadır. Ayrıca on iki Yahudî kabîlesi de "İsrail” adıyla anılmaktadır.
Ancak, bu adın, Hz. Süleymân'dan sonra ikiye ayrılan ülkenin kuzeyinde kalan
bölümünü teşkil eden kabîlelerin krallığını nitelendirmek üzere kullanıldığını
belirtmek gerekir. Bununla birlikte Bâbil Sürgününden sonra Yahûda (Yuda)'ya
geri dönen İbrânîler, Yahûda kabilesine mensup olmalarına rağmen, genel olarak
"İsrailliler" adını aldılar.
Yahûdî inancına göre bu ad Yâkûb'a, Tanrı tarafından verilmiştir. Bu nedenle
Yahûdîlik milli bir din, Yahova da millî bir tanrı olarak kabul edilmiştir.
Onlara göre İsrail oğulları seçkin bir kavimdir. Sonraları bu ad genelde, bütün
Yahudileri kapsayacak bir biçimde kullanılmıştır. Bugünkü Yahudi Cumhuriyeti de
bu adı kullanmaktadır.
Bu
kavim, Ken'an diyarına (Filistin) yerleşmeden önce "İbrânî", orada
"İsrailliler", Sürgün'den sonra da genelde "İsrailoğulları", ferden "Yahudi"
şeklinde adlandırmıştır. Ancak bu üç terim, birbirinin yerine kullanılmış ve
halen kullanılmaktadır; yani, üçüyle de aynı din mensuptan ve aynı topluluk
ifade edilmektedir.
HIRİSTİYANLIK
Hıristiyanlık, bugünkü dünya coğrafyasının hemen her bölgesinde
mensubu bulunan, temelde vahiy ve mukaddes kitap ile tektanrıcılığa dayanan bir
dindir. (1)
Hıristiyan kelimesi Yunanca "khristianos" kökünden gelir. İsa'nın
adı bu dilde Khristos (2) olarak geçer. Bu kökten çıkan "khristianos" ve "khristian"
kelimeleri de, İsa'ya bağlanan, O'nun yolundan giden anlamına gelmektedir.
Hıristiyanlık, Filistin bölgesinde doğmuştur. Nasıralı İsa'yı merkez alan bir
Yahudi -Mesihi hareketi-dir. İsa, İsrail'i gelecek Tanrı Krallığına hazırlamak
istemiştir. Ancak bugünkü Hıristiyanlık İsa'nın havarilerinin arasına sonradan
giren Pavlus'un yorumlarıyla değişik bir hüviyet kazanmıştır.
İsa soy itibariyle Yahudi’dir ve Mesih olduğunu açıklamıştır. (3)
İsa, kendinin bir peygamber olduğunu, insanları doğruluk, kardeşlik ve hak yola
çağırmak için geldiğini açıklaması Yahudilerin işine gelmemiştir. (4)
Dinler Tarihçilerine göre Hıristiyanlığın tarihi oldukça uzundur.
Takriben yirmi asırlık bir zamanı içine alan Hıristiyanlık tarihi dört devrede
incelenmiştir:
1- Havariler tarafından yayılan ve Batı Roma İmparatorluğu'nun
yıkılmasına kadar devam eden dönem. Hıristiyanlık bu dönemde geniş yayılma
sahası bulmuştur.
2- V. yüzyıldan XVI. yüzyılın başlarına kadar süren dönem Doğu
Kilisesi'nin Batı Kilisesi'nden ayrıldığı bu dönemde Hıristiyanlık Avrupa'nın
kuzey bölgesinde yayılmıştır.
3- XVI ve XVII. yüzyılları içine alan dönem. Hıristiyanlık için çok
önemli olan bu devrede Protestanlık ortaya çıkmış, Katolik Mezhebi ile çatışma
sonucunda Batı Kilisesi bölünmüştür. Çünkü Roma Katolik Kilisesi'nin gösterdiği
halas yani kurtuluş fikri o dönem Hıristiyanlarını tatminden uzaktı.
4- XVIII. yüzyıldan itibaren başlayan ve Hıristiyanlığın
karışıklıklar içinde geçtiği bir dönem olarak bilinen bu devrede Hıristiyanlık
üzerindeki münakaşalar kilise dışına taşmıştır. Dinler Tarihçilerinden bazıları
da Hıristiyanlığı üç devrede incelemişlerdir:
1- Hıristiyanlığın klasik dönemi (I-VIII. yüzyıl),
2- Hıristiyanlığın Ortaçağ dönemi (IX-XV. yüzyıl),
3- Hıristiyanlığın Yeni dönemi (XV. yüzyıl vd.).
Hıristiyanlara, İsa'ya yardım ettikleri, Nasıra köyünde O'nunla
birlikte bulundukları için Nasranî denilmiştir.
Hıristiyanlığı Kudüs ve civarı dışında yepyeni bir hüviyetle yayan
Pavlus (5) olmuştur. Yaygın şifahî Hıristiyan nakline göre Pavlus Hıristiyanlığı
ve İncil'i bir mucize ile İsa'dan almış, ileride kilisenin talimlerine kendi
zihniyetini hâkim kılmak için gayret sarfetmiştir. İngiliz tarihçilerinden
Wels'e göre Pavlus, zeki ve zamanının bütün dinî cereyanlarını bilen bir
insandır. Diğer dinlerden birçok hususları Hıristiyanlığa aktarmıştır. Pavlus'un,
Hıristiyanlık için değişmez prensipler olarak ilân ettiği hususlar şunlardır:
1- Hıristiyanlık bütün insanlığa hitap eden bir dindir.
2- Allah'ın oğlu olan Mesih İsa, insanların günahlarına keffaret
olmak üzere Haç'ta can vermiştir.
3- İsa ve Ruhu'l-Kuds, aynı derecede Tanrıdır.
4- Ölüler arasından dirilerek kalkmış olan İsa, semaya çıkarak
Baba'sının sağ yanına oturmuştur.
Pavlus, İsa'nın ve Ruhu'l-Kuds'ün Tanrı oldukları inancını
yerleştirmeğe çalışmıştır. Ayrıca yine O, İsa'nın vazettiği sünnet olmayı ve
domuz eti yememeği de kaldırmıştır.
Bir bakıma bugünkü Hıristiyanlığa Pavlus'un yorumları demek
mübalağalı bir ifade sayılmamalıdır. Nitekim, gerek mukaddes metinler gerek ilk
kilise, gerek ilk Hıristiyan inançlarının Pavlus'un eseri olduğunda Hıristiyan
ilâhiyatçıları görüş birliği içindedirler. (6)
İnanç ve İbadet
Sistemi
Hıristiyanlık monoteist bir dindir, İncillerde ve diğer mukaddes
metinlerde bu anlayışı destekleyen ifadeler mevcuttur. (7) Ancak yine aynı
metinlerde ve kilisenin sahih kabul ettiği İncil metinlerinde İsa için
"Tanrı'nın Oğlu" Allah için de "Baba" terimlerinin kullanıldığı görülmektedir.
Hıristiyanlığın mukaddes kitabı'nda geçen "Ben ve Baba biriz", "Babanızın Ruhu",
"Allah'ın Ruhu" vb. deyimler, bunlar İslami çevrelerce teslis olarak
yorumlanmaktadır.
Hıristiyanlıktaki iman ikrarına giren esasların nelerden oluştuğu
İncil metinlerinde açık bir şekilde yer almamakla beraber, bu prensiplerin ilk
Havariler Konsili'nden itibaren tesbite başlandığı, son şeklini ise IV. ve V.
yüzyıldaki konsillerde aldığı yaygın bir kanaat halindedir. Bununla beraber
inançlar konusunda gerek kiliseler, gerek mezhepler arasında bazı ortak ana
unsurlar bulunduğu gibi farklı anlayışlar da vardır. Günümüz Hıristiyanlarının
da hemen büyük bir kesiminin kabul ettiği Havariler inanç sistemi (8) şu
maddelerden oluşmaktadır:
1- Ben, Tanrı'ya Kudretli Baba'ya, 2- Biricik oğlu Rab İsa'ya,
3- İsa'nın Bakire Meryem ve Ruhul'-Kuds'ten doğduğuna,
4- Pilatus zamanında çarmıha gerilerek gömüldüğüne,
5- Ölüler arasından üçüncü gün dirildiğine,
6- Göklere yükseldiğine,
7- Baba'nın sağında oturduğuna,
8- Ölüleri ve dirileri yargılamak üzere oradan ineceğine,
9- Ruhu'l-Kuds'e,
10- Mukaddes Kilise'ye
11- Günahların bağışlanacağına,
12- Bedenin dirileceğine, inanırım. (9)
img src="hiristiyan3.jpg">
Hıristiyan Mukaddes Kitabı'nda "teslis" kelimesi veya O'na iman
etmeye çağıran açık bir ifade mevcut değilse de İsa'nın , "Baba, Oğul ve Ruhu'l-Kuds
ismiyle vaftiz eyleyin" (10) şeklinde Havarilere emir verdiği bilinmektedir.
Ancak ilk konsillerde bu konu tartışılmış, İznik Konsili (325) 'nde Ruhu'l-Kuds'ün
tanrılığı karara bağlanmıştır. (11)
Bazı Dinler Tarihçilerine göre, monoteizm inancının hâkim olduğu
Yahudi çevresinde çıkmış olan "teslis" inancı, büyük bir ihtimâlle İsa'nın
tanrılaştırılmasının tabiî bir sonucu telâkki edilmelidir. Bunun yanında Ruhu'l-Kuds'ün
de ayrı bir ilâhî varlık sayılması üç ayrı tanrı anlayışına zemin hazırlamıştır.
Daha sonraki dönemlerde birtakım kelâmî ifadelerle açıklanmaya çalışılan
teslisin üç unsuru (Baba, Oğul, Ruhu'l-Kuds) bir ulûhiyetin üç ayrı görüntüsü
olan bugünkü formülün benimsenmesiyle noktalanmıştır. (12)
Hıristiyanlara göre teslis öyle büyük ve gizemli bir kavramdır ki
sırf insan aklı onu derinliği ve şümulü ile kavrayamaz. (13) Bu bakımdan,
mahiyet ve köklerini araştırmaya girişmeksizin insanın O'na inanması gerekir.
Bununla beraber Hıristiyanlık'taki inanç esaslarının bütün mezheplerce aynı
şekilde benimsendiğini söylemek mümkün değildir. Protestanlığın inanç esasları
ise şunlardır:
1-Mukaddes kitaplara iman,
2- Uluhiyete iman,
3- İnsanın günahsızlığına iman,
4- Günahların keffaretine iman,
5- Ahirete iman.(14)
Bu konuya son vermeden önce Hıristiyanlık'ta melek inancına birkaç
cümle ile değinelim. Hıristiyanlık'taki melek inancının temeli onların masum ve
ruhanî varlık oluşlarıdır. Ancak kilise bu ruhanî varlığı cisimlendirerek
açıklamaktadır. Onlara göre melekler Allah'a yardımcı olmakla görevlidirler.
Ancak bazı Hıristiyan mezheplerinde melekler, insanlar gibi günah işleyebilir
olarak algılanmıştır. Onlardan bazılarına "Tanrı'nın Kızları" adı verilmiştir.
Kutsal Kitapları
Hıristiyanlığın mukaddes kitapları İncillerdir. Yunanca "evangelion"
kelimesinden gelen İncil, "müjde, iyi haber" anlamlarını ifade eder. (15) İncil
kelimesinin bu açıklamasına dayanarak ilk dönem Hıristiyanları, İsa'nın
gelişini, insanları kötülük ve günahtan kurtararak selamete ulaştırmak manasında
yorumlamışlardır.
Bugün Hıristiyanların ellerinde bulunan Yeni Ahit, 4 İncil (16) ile
23 küçük kitabın birleşmesinden meydana gelmiştir; hepsi 27 kitaptır. Bu
kitapların hemen tamamı II. yüzyıldan sonra yayılmıştır, Yunanca'dır.
Hıristiyanlar bu kitapların Havarilerden geldiğini ve doğru olduğunu kabul
ederler. Bununla beraber İncillerin İsa'nın eseri olmadığını, ihtiyaç duyuldukça
sonradan yayıldığını, İsa'nın düşüncelerini yansıtmadığını iddia edenler de
vardır.
Hıristiyan dinî literatüründe kilisenin sahih kabul ettiği İncil
metinlerine "kanonik", sahih kabul edilmeyen İncil metinlerine de "apokrif"
denir. (17) Apokrif metinler üzerinde gerek ilâhiyatçıların, gerek mezhepler
tarihi uzmanlarının tartışmaları hâlâ bitmiş değildir. İnciller arasında bir
takım ayrılıklar bulunmakla beraber ilk üç İncil (Matta, Markos, Luka)'de bazı
benzerlikler tesbit etmek mümkündür. Aralarındaki şekil ve konu berzerliğinden
dolayı bunlara "Sinoptik" İnciller denir. (18) Nitekim, mucizeler ve İsa'nın
hayatına dair olayların anlatımına Sinoptik İnciller oldukça açık benzerlikler
sergilemekte, her üçü de ortak şifahî kaynağa dayanmaktadır. Bu İnciller edebî
yönden birbirlerine bağlıdır. Yuhanna İncili ise anlattığı olayların tefsirine
daha fazla önem verdiği için "sembolik" bir anlam taşır.
Hıristiyan ilâhiyatçılardan bazılarına göre İsa'ya ilk inanan
Havarilerden dördü, sonradan O'nun sözlerini toplayarak birer İncil meydana
getirmişlerdir. İlk dört İncil (19)'den en eskisinin Markos olduğuna kesin
gözüyle bakılmaktadır. İlk İnciller genellikle İbranca ve Yunanca yazılmış, Orta
çağ boyunca da Latince'sinden okunmuştur.
Bir diğer açıdan Hıristiyanlar, İsa'nın kanun ve öğretilerini içine
alan kitapların tamamına İncil adını vermektedirler.(20) Hıristiyanların kabul
ettikleri bir sınıflandırmaya göre 27 kitaptan meydana gelen Ahd-i Cedid iki
bölümdür:
1- Tarihi İnciller (1-4 kitap),
2- Talimi İnciller (5-27 kitap).
Bugünkü İncil'in muhteviyatını tarihî bir muamelenin sonucu olarak
kabul etmek mümkündür. İsa Arami dilini kullanmıştır. Sonraki dönemlerde İncil
halk Yunancası ile yazılmıştır. İçinde Arami dilinde birkaç cümle de vardır.
1546'da toplanan Merano Ruhani Meclisi, İncil'in Tanrı ilhamı olduğundan şüphe
edilmesini yasaklamıştır.
Elimizdeki İncil Gerçekmidir?
Hıristiyanlığın kutsal kitabı olan İncil’lerin hiçbir şekilde
değişmediğini söyleyen ve Tanrı’nın bunu kendi kutsal kitabında belirterek
değişmediğini güvenceye aldığını savunan Hıristiyanlara karşılık, İncil’in Tanrı
sözü olduğuna inanan fakat değiştiğini iddia eden İslam Dini mensupları arasında
sürekli devam eden bir tartışma mevcuttur. İslam taraftarları İncil’in
değiştirildiğine dair iddialarını aşağıdaki dayanaklara bağlarlar;
1-İsa'nın soyu Luka İncili'nde başka, Matta İncilinde başka şekilde
anlatılmıştır. (20) 2-Tanrıyı görme konusu İncillerde farklı farklı geçmektedir.
(22)
3-İsa'nın doğum yeri bile İncillerde değişiktir. (23)
4-Kendi kutsal kitapları İncil'in "Allah'ın İncili" veya "Oğlumun
İncili" şeklinde zikredilişi yine ellerindeki İncillerin ifadeleridir. (24)
5-Kurtarıcılık vasfı bir İncilde "Kurtarıcım Allah" diye geçerken
yine aynı İncilde "Kurtarıcı İsa" şeklinde geçmektedir. (25)
6-İsa'nın gösterdiği mucizelerden biri olan "körlerin gözlerini
açma" mucizesi İncillerde değişik sayıda ifade edilmiştir. (26)
7-Hz. Yahya İncillerden birine göre çekirge ve yaban balığı yemiş,
yine aynı İncil'e göre hiçbir şey yememiş ve içmemiştir. (27)
Hıristiyanların İncilin değişmediğine dair kanıtları Kitabı Mukaddes
ve Kuranı Kerim deki ayetlerle (I) eski İncil ve Tevrat nüshalarıdır. İncil’in
değiştirilmediğine dair Kitabı Mukaddes’teki ayetlerden bazıları şöyledir;
“Çünkü doğrusu size derim:gök ve yer geçip gitmeden,herşey vaki
oluncaya kadar, şeriattan en küçük bir harf veya bir nokta bile yok
olmayacaktır”(Matta5:18)
“Gök ve yer geçecek,fakat benim sözlerim geçmeyecektir”(Matta
24:35) ayrıca bkz. 2.Petrus 1:21,Malaki 3:6,Mezmur 119:160, Mezmur117:7-8,Luka
:16:16-17
Hıristiyanlar ayrıca İslam peygamberinin Kitabı Mukaddesi kabul
ettiğini (II) ve İslam peygamberinin zamanında da Kutsal Kitap’ın sapasağlam
mevcut olduğunu (III) Kuran’ın incelenmesiyle kuranda incilin değiştirildiğine
dair bir hüküm bulunmadığı ve bunu iddia edenlerin kafir olacağını
savunmaktadırlar.(IV)
Hıristiyanların bu iddialarına bazı İslam aydınlarınca Kuran’da
belirtilen İncil günümüz incili değil Barnaba İncili diye açıklama
getirilmektedir. Hıristiyanlar; Barnaba İncilinin incelenmesi sonucunda Bu
incilin Kuranı Kerimin yazıldığı zamandan çok sonraları kaleme alındığının
anlaşılacağını bu nedenle bu İncilin gerçek İncil olmadığını İslam dinine mensup
kişiler tarafından propaganda amaçlı yazıldığını iddia etmektedirler. (V)
Günümüz
Hıristiyan Mezhepleri
Hıristiyanlık'ta mezheplerin teşekkülünü, İsa'nın dünyadan
ayrılmasından hemen sonra O'nun dinine giren Pavlus'la İsa'nın cemaati
arasındaki ihtilâflara bağlayan görüş daha ağır basmaktadır. Gerçektende
Pavlus'un Hıristiyanlığı kabul etmesinden sonra O'nunla İsa'nın cemaati arasında
çıkan ihtilâflar onların kısa zamanda ikiye bölünmelerine sebep olmuştur.
Bir başka açıdan mezheplerin doğmasını, inanç, ayin vb. konulardaki
ihtilâflarla, XI. yüzyılda Doğu-Batı Kiliseleri'nin birbirinden kopmasına, hatta
reform hareketlerine bağlayan görüşü benimseyenler de bulunmaktadır. Burada
kiliseler arasındaki ihtilâflardan çok, halen günümüzde varlığını sürdüren belli
başlı üç Hıristiyan mezhebinden (Katolik, Ortodoks, Protestan) ana hatlarıyla
söz edilecektir.
1-Katolik Mezhebi
Bir diğer adı Roma Katolik Kilisesi olan Katolik Mezhebi, Hıristiyan
dünyasının en büyük ve en köklü mezhebidir. İnançlarına göre bu mezhebi,
havarilerin ilki olan Petrus kurmuştur. (28) O aynı zamanda İsa'nın vekilidir.
Petrus'tan sonra gelen papalar da Petrus'un vekili sayılırlar. Böylece Papa
ruhanî reis sıfatıyla İsa'nın yeryüzündeki temsilcisidir. 1870 yılında toplanan
Vatikan Ruhani Meclisi Papa'nın yanılmazlığını ilân etmiştir. (29) Katolik
Mezhebi'nde ruhban sınıfı aşağıdan yukarıya rahip, piskopos , kardinal ve papa
şeklinde hiyerarşik bir yapıya sahiptir. Katolik Mezhebi'nin başlıca özellikleri
şunlardır:
1-Papa dinî başkandır, İsa'nın vekili, Petrus'un halefidir.
2-Papa yanılmaz bir otoritedir. Roma diğer kiliselerin hepsinden
üstündür.
3-Ruhu'l-Kuds tarafından idare edilen Roma Kilisesi evrenseldir.
4-Ruhu'l-Kuds, Baba ve Oğul'dan çıkmıştır.
5-İsa hem ilâhî, hem insanî tabiata sahiptir.
6-İsa da, Meryem de günahsızdır, aslî suçtan uzaktır. Meryem, Tanrı
yanında şefaatte bulunabilir. O, göğe yükselmiştir. (30)
7-Azizler de Tanrı katında sözcü olur, şefaatte bulunabilir.
8-İnsan aslî günah içindedir. Buna karşılık kötülüğe meyletmek günah
değildir, günaha sevkeder. Günah çıkarma çok önemlidir. Bunun, günah çıkarma
hücresinde papaza itiraf şeklinde olması gerekir. (31)
9- Sakramentler yedi tanedir. Ruhban zümresi evlenemez. Onların
dışındaki evlenenler de boşanamaz. Boşandıktan sonra evlenmek zina sayılır.
10-Yirmi Konsil'in aldığı kararlar kabul edilir.
11-Cuma günü et ve yağlı yiyecek yemek yasaktır.
12- Son hüküm gününü, cenneti, cehennemi ve Araf'ı kabul ederler.
13- Geleneklere bağlı kalmak lâzımdır.
14-Ayin dili Latince'dir. 1965'deki II. Vatikan Konsili'nde değişik
dillerde de ayin yapılmasına izin verilmiştir. (32)
Katolik Mezhebi'nde papazların başlıca görevleri, vaftiz, tövbe,
çile, günah çıkartma, ahilere yağ sürme, evlenme vb. takdis törenlerini
yönetmektir. (33) Temelde aynı inançları paylaşmakla beraber, ayrıntılara ait
konularda Katolik Mezhebi'nden ayrılarak ortaya çıkan bazı küçük mezhepler
vardır:
1- Keldani Mezhebi
2- Ermeni Mezhebi
3- Süryani Mezhebi
4- Maruni Mezhebi
5- Kıpti Mezhebi.
2-Ortodoks Mezhebi
Yunanca'da Ortodoks " Doğru görüş, inanç ve doğru itiraf" anlamına gelir. Bu
mezhebin Dinler Tarihindeki diğer isimleri şunlardır: Doğunun Ortodoks, Katolik
ve Apostolik Kilisesi, Ortodoks Doğu Kilisesi, Doğu Kilisesi, Ortodoks Kilisesi
ve Rum Ortodoks Kilisesi. (34) Ortodoks Kilisesi'nin Katolik Kilisesi'nden 1054
yılında (35) kesin olarak ayrılmasında (36) dinî ve siyasî birtakım sebeblerin
büyük rolü olmuştur:
1- Katolik Kilisesi'nin müşrikler arasında dini yaymak için bazı
tavizler vermesi.
2- Roma'nın itirazına rağmen imparatorluk merkezinin İstanbul
olması.
3- Batı Roma Devleti'nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan otorite
boşluğunu Papalığın doldurmak istemesi.
İnanç ve ayinler bakımından Ortodoks Kiliseleri bazı siyasî ve idarî
sebeblerden dolayı birbirinden ayrılmıştır:
a-1054'deki Doğu-Batı ayrılığından sonra Ortodoksluğun merkezi
Bizans olmuştur.
b-İstanbul'un Türkler tarafından fethedildiği 1453'ten sonra Rus
Ortodoks Kilisesi İstanbul Patrikliği ile mücadeleye girişmiştir.
c-Rus ihtilâli (1917)'nden sonra İstanbul Ortodoks Patrikliğiyle
mücadeleden vazgeçen Rus Ortodoks Kilisesi Patriklik halini almıştır.
Ortodoks dünyasının dört büyük patrikliği (İstanbul-İskenderiye,
Antakya, Kudüs) vardır. Diğer, bölgelerdeki millî kiliseler idari yapı
itibariyle bu dört patrikliğe bağlıdır. Ortodoks Mezhebi'ni diğer Hıristiyan
mezheplerinden ayıran başlıca özellik şunlardır:
1- Patrik ruhanî başkandır.
2- Papa yanılabilir. O İsa'nın vekili değildir.
3- Ruhu'l-Kuds, Oğul yoluyla Baba'dan çıkmıştır.
4- İlk yedi konsilde alının kararları kabul etmek lâzımdır.
5- Ancak, Meryem, İsa ve Aziz ikonlarına (37) saygı gösterilir.
6- Her ülke ibadetini kendi diliyle yapmakta serbesttir.
7- Günahkârlar, işledikleri günah ölçüsünde A'râf ta bekletilirler.
8- Keşişler, piskoposlar ve patrikler evlenemez; papazlar
evlenebilir. Boşanma ancak bazı şartlarla mümkündür.
9- Vaftizden hemen sonra Konfirmasyon yapılmalıdır.
10- Evharistiya ayininde ekmeğe maya, şaraba su katarlar.
11- Haç sağdan sola çıkarılır ve Haç'ın kolları birbirine eşittir.
Kuruluş dönemlerinde bütün Doğu Ortodoks Kiliseleri, İstanbul
Ortodoks Kilisesi'nin idare ve kontrolü altında iken, daha sonraları
parçalanmalar olmuş şu kiliseler doğmuştur:
1-Süryani Ortodoks Kilisesi,
2-Rum Ortodoks Kilisesi,
3-Ermeni Ortodoks Kilisesi,
4-Rus Ortodoks Kilisesi.
Dinler Tarihçilerinin genellikle savunduklarına göre Ortodoks
Mezhebi'nin doğması, İznik (325) ve O'nu takibeden altı Konsil'de alınan bazı
kararlar sonucunda olmuştur. (38) Ancak Ortodoksluğu kabul edenler İznik
Konsili'nde değişik fikirler ortaya atan Arius, Nestorius vb. din büyüklerinin
görüşlerine her zaman cephe almışlardır.
Katolik mezhebi ile Ortodoks mezhebi arasında tesbit edilebilen
başlıca ayrılıklar şunlardır:
1- Katoliklere göre Ruhu'l-Kuds Baba ile Oğul'dan, Ortodokslara göre
ise Allah'ın göndermesinden meydana gelmiştir. (39)
2- Katoliklere göre papa yanılmaz; ilâhî kudrete sahiptir.
Ortodokslara göre ise O, ruhani bir liderdir; ilâhî bir gücü yoktur.
3- Katoliklere göre papanın iman, ibadet, ahlâk vb. konulardaki her
sözü münakaşasız kabul edilmelidir, Ortodokslara göre ise papa da bir insandır,
yanılabilir.
3-Prostestan Mezhebi
Almanca'da "protestieren" kelimesinden alınmış olan Protestan
"itiraz, protesto, başkaldıran" anlamlarına gelir. Protestan mezhebinin doğuşu,
XVI. yüzyılda Martin Luther (1489-1546)'in Roma Katolik Kilisesi'ne karşı;
1- Günahları bağışlamak,
2- Günahların bağışlanmasını malî bir kaynak haline getirmek,
3- İncil yorumunu kendi tekeline almak,
4- Ayin dilinin mutlaka Latince olması vb. hususlara itirazları ile
başlamıştır.
Martin Luther itirazlarına kısa zamanda taraftar bulunca hareket
hızla büyüyerek yayılmıştır. (40) İtirazcılar kendi görüşlerini çeşitli
mahfillerde açıklamak imkânı buldukça, onların fikirlerini benimseyenler de o
nisbette artarak geniş bir coğrafyaya sahip olmuştur. Protestan mezhebine İncil
Kilisesi de denir.
Protesto hareketinin yaygınlık kazanması, reformasyonun başlaması ve
çeşitli kiliselerin doğmasıyla sonuçlanmıştır. Protestanlığa göre Allah'a
ulaşabilmek için hiçbir kilise görevlisinin aracılığına ihtiyaç yoktur.
Hıristiyan geleneğinin yakın geçmişten aldığı şeklin bir diğer adı olan
Protestanlık, kilisenin bizzat kendi değerlendirmesine göre:
1- İtirafla ilgili durum,
2- Ruhanî tavır,
3- Hıristiyanlığa daha uygun bir görünüm verme vb. noktalarda
geçmişine nisbetle yeni bir hüviyet kazanmıştır.
Protestanlık, tarihinin belirli bir döneminde ve bazı özel şartlar
sonucunda ortaya çıkmasına rağmen, fikir ve ruhî yapı itibariyle sadece XVI.
yüzyılın mahsulü sayılmamalıdır. Bazı Dinler Tarihçilerine göre, Protestan
reformcular ile onları takib edenler, o yüzyılda yapılan dinî yorumlarla yeni
bir gerçeği bulmak yerine, eski dinî gelenekleri yeniden ortaya koymuşlardır. Bu
bakımdan Protestanları, kâşif değil, yenileyici olarak görmek lâzımdır.
İnançlarına göre günahkâr bir kişi ancak Tanrı'nın karşılıksız inâyetiyle
kurtuluşa erebilir. Protestan mezhebi son dört yüz yıl içinde başlıca iki dinî
tür olarak kendini göstermiştir:
1- Klasik Protestanlık,
2- Radikal Protestanlık.
1- Klasik Protestanlıkla Hıristiyanlığın aldığı yeni şekle karşı
isyan ederek kilisenin Katolik anlamını koruyan büyük kilise sistemleri
kastedilmektedir.
2- Radikal Protestanlık terimi daha çok bu mezhebin ortaya çıkışını
açıklayan olayı anlatmak için kullanılmaktadır. Bu terim aynı zamanda dinî
gruplarla dinî düşünce ekollerini de içine almaktadır. Bu ekolün mensupları
Kitab-ı Mukaddes ile Hıristiyan kilisesinin dinî merasim varisleri (41)
olduklarını iddia etmişlerdir.
Protestanlığın ilk ifadesi Lutheryanizm'dir. Bu terimle Martin
Luther'in faaliyetleri, O'nun ruh ve görüşüne borçlu olan Hıristiyan fikirleri
ile özel kiliseler anlaşılır. Bu ekol, kulun hayatı ve kilise ibadeti üzerinde
özellikle durmuştur.
Protestan Mezhebi'nin özellikleri şunlardır:
1-Papa da bir insandır, yanılabilir.
2-Diğer iki büyük Hıristiyan mezhebinin kabul ettiği teslise
inanırlar.
3-Kutsal kitabı yorumlamaya herkes yetkilidir.
4-Sakramentlerden yalnız Vaftiz ve Evharistiya'ya inanırlar.
5-Azizleri kabul etmezler.
6-Kiliselerde resim ve heykel lüzumsuzdur.
7-Haç çıkarma geleneklerine inanmazlar.
8-İbadet ve ayinleri herkes kendi diliyle yapabilir.
9-A'râf ve ebedî ceza yoktur.
10- Meryem sıradan bir insandır; ilâhî bir niteliği yoktur.
11-Günah çıkartma işlemi mantıksız bir uygulamadır.
Protestan Mezhebi öncelikle kendi bünyesinde üç ana kola
ayrılmıştır:
1- Lutheryanizm,
2- Kalvinizm,
3- Anglikanizm.
1- Lutheryanizm, Protestanlığın ilk şeklidir ve Martin Luther'in
fikir ve ideallerini benimseyen özel Hıristiyan görüşünü temsil eder. Lutheryan
Kiliseleri Almanya, Skandinav ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletlerinde daha
çok yaygındır. İnançlarına göre kilise, lâik hayattan sorumlu tutulamaz.
2- Kalvinizm, günümüz Protestan dünyasının ikinci ekolünü teşkil
eder. Bir diğer adı Reforme Hıristiyanlık'tır. Akımın kurucusu ve öncüsü olan
John Çivin, sıkı bir dinî tecrübeden geçmiş Fransız asıllı, ilâhîyat sahasındaki
yazılarıyla tanınmış bir kişidir. O'nun gayesi mevcut Hıristiyanlık'ta reform
yaparak dinî başlangıçtaki, asıl haline kavuşturmaktır. O'na göre
Hıristiyanlığın topluma karşı, birtakım görevleri olmalıdır.
3- Anglikanizm, VIII. Henry devrinden beri İngiltere'nin Resmi
Kilisesi'dir. VIII. Henry (1491-1547) ile Papa arasındaki bir kavgadan sonra
doğmuş olan Anglikanizm'in en başta gelen hedefi Hıristiyanlığı kendi öz
niteliğine yeniden kavuşturmaktır. Onlara göre papalık ile Presbiterianlık
arasında en azından orta bir yol olmalıdır. Bu yalnız kilise teşkilâtı düzeyinde
değil, doktriner anlamda da gerçekleştirilmelidir.
Protestanlık bu üç ana kolun dışında ikinci derecede diyebileceğimiz
on küçük gruba daha ayrılmıştır.
Radikalizm ve Protestanlık
Fransızca'da Radikalizm "ilim, din ve siyasette temelden, kökten
değişiklikler yapma temayülü" anlamına gelir. Bizim burada üzerinde duracağımız
Radikalizm, Hıristiyanlık üzerinde yapılmak istenen köklü değişikliklerle
ilgilidir.
Dinler Tarihi terminolojisinde Radikal Protestanlık terimi ile daha
çok genel Protestanlık'tan yavaş yavaş kopan ve O'ndan bağımsız olarak teşekkül
eden Hıristiyan grupları ve dinî ekolleri kastedilmektedir. Bir bakıma bu
gruplara, Reformasyon'un birtakım tartışmalardan sonra dünyaya gelen çocukları
demek mümkündür. Bunlar özel yapı ve davranışlarından dolayı İngiltere'nin resmî
kilisesiyle uyum sağlayamamışlardır. Radikal Protestanlığı iki grupta incelemek
mümkündür:
1- Evangelik,
2- Hümanist,
Radikal Protestanlığın en önde gelen temcilcileri Babtistler,
Kongregasyonistler, Metodistler ve Kuveykırlar'dır. Bu sayılan temsilcilerin,
kendilerine özgü farklı görünümler sergiledikleri bilinmektedir. Hatta bu
akımlardan bazıları bağımsız,Hıristiyanlıktan ayrı bir din görünümündedir.
Bununla beraber Radikal Protestanlığın Hümanist kanadı, Hıristiyan Kilisesi'nin
din tanımayan kesimi ile özel bir şekilde ilgilenmiştir. Hümanistlerin en büyük
arzuları Hıristiyanlığın "zevk sahibi insanlara" karşı bir değeri bulunduğunu
ispat etmektedir.
Hümanistler düşüncenin en büyük rehberi olarak vahiy yerine aklı
temel almışlar onu gerçeğin başlıca kaynağı kabul etmişlerdir. Onların baz
aldığı ölçü Hıristiyanlık vahyi değil, ilmî bir buluş, bir felsefî ilke veya
herhangi bir düşüncedir. Ancak bu akımın, gün geçtikçe nüfuz ve değerini
kaybettiği ifade edilmektedir. Radikal Protestanlık özellikle şu ana noktalar
üzerinde durarak kimliğini kanıtlamak istemiştir:
1- Kurtuluşa ermek için İsa'ya tam anlamıyla inanmak lâzımdır.
2- Kilise'nin ve dünyanın mutlak efendisi İsa'dır.
3- Gerçek kilise İsa tarafından kurulmuştur. Kurtuluş ancak bu
kilisededir.
4- İsa'nın gözle görünen kişiliği İncil'de açıklanmıştır. İnsan
yaşamı boyunca daima O'nu örnek almalıdır.
5- Çarmıh'tan sonra dirilen İsa sonsuz bir güç ve çalışma kaynağı
olmuştur.
Çağdaş Protestanlıkla meydana gelen gelişmeler hakkında John A.
Mackay şöyle diyor?
Protestanlığın henüz dinî erginliğine erişemediğini, tarihî görevini
tamamlamadığını belirtmek gerekir. Dörtyüzyıl önce Reform hareketinde olup
bitenler bugün de hayatta, doktirinde ve kilise teşkilâtında ifade edilmek
durumundadır. Çağdaş Protestanlıkla ortaya çıkan önemli gelişmeleri şöyle
sıralayabiliriz:
1-Tarihî Hıristiyan inancı yeniden kavranmalıdır.
2-Kutsal Katolik Kilisesi gerçeği protestanları da kuşatmalıdır.
3-Dine dayanmayan düzen ile ilgili sorumluluk duygusunun yeniden
canlanması sağlanmalıdır.
4-Evangelik Hıristiyanlığın dünya çapında yayılması, Protestan
düşünürlerin bu yolda çaba sarf etmelerini gündeme getirmelidir.
4-Angikan Mezhebi
Reform Hareketi'nden sonra (XVI. yüzyıl) İngiltere'de doğmuş bir
Hıristiyan ekolüdür. Protestanlığın İngiltere'ye has şekli olan Anglikanizm,
Katolik-Protestan çatışmasında uzlaşmacı bir yol izlemiştir. Anglikan Kilisesi,
VIII. Henry'den itibaren Roma ile olan bağlarını koparmıştır. Anglikanizm'i
Kitab-ı Mukaddes'e bağlı, kısmen reforme edilmiş bir Katolik Mezhebi olarak
görmek daha yaygındır. Papanın otoritesini reddeden Anglikan Kilisesi, XVI.
yüzyıldan beri ibadette Latince yerine İngilizce'yi kullanır. Kilise kral ve
kraliçe tarafından temsil edilir. VAnglikan Kilise'sine göre iki sakrament
(Vaftiz, Evharistiya) esastır. Anglikanizm XVIII. yüzyıldan itibaren Amerika,
Kanada, Avustralya, Afrika, Yeni Zelanda ve Hindistan'da yayılmıştır.Yaklaşık 30
milyon mensubu bulunan Anglikan Kilisesi ve Roma Katolik Kilisesi arasında II.
Vatikan Konsili (1962-1965)'nden sonra uzlaşma zemini arama gayretlerine
girişilmiştir.
Günümüzde
Hıristiyanlık
Günümüzde Hıristiyanlık dünyada hemen hemen her bölgede taraftara
sahip bir dindir.Taraftar sayısı bakımından dünyada ilk sıradadır. Özellikle
Avrupa, Amerika ve Avustralya kıtası ülkelerinde Hıristiyanlık yaygın bir din
konumundadır.
Hıristiyan ülkelerdeki Mezheplerin yoğunluğu farklılıklar
göstermektedir. Rusya, Bulgaristan, Yunanistan gibi ülkelerde Ortodokslar ;
İtalya, İspanya, Paraguay, Portekiz, Vatikan gibi ülkelerde Katolikler; İsveç,
Norveç, Danimarka, ABD gibi ülkelerde Protestanlar; İngiltere’de Anglikanlar
diğer Hıristiyan mezheplerine göre çoğunluğu oluşturmaktadırlar.
Hıristiyanlıktan kopan bazı akımların (Yehova Şahitleri, Mormonlar,
Unitaryenler, Kuveykırlar gibi) bağımsız ayrı bir din hüviyetine bürünmesi veya
ayrı bir din gibi hareket etmeleri ve farklı Kültlerin ortaya çıkıp yayılması
Hıristiyanlığın önündeki sorunların başında gözükmektedir. Tüm bunlara rağmen
Hıristiyanlık gittikçe taraftar sayısını arttıran ilahi bir dindir. Günümüzde
çoğunluğu Katolik olmak üzere ( % 51 – 53 ) yaklaşık 1.560.000.000 Hıristiyan
yaşamaktadır.
AÇIKLAMALAR ve
KAYNAKLAR
(1) Bazı Hıristiyan kelâmcıları "teslis"i şöyle açıklar: 1-Baba (akıl), 2- Oğul
(İsa natuk), 3-Ruhu'l-Kuds (ilim).
(2) Kelimenin İbrancası "maşiah"tır, "yağlanmış" anlamına gelir. Hıristiyan ve
Hıristiyanlık terimleri incillerde geçmez. Bu terimlerin ilk kez İsa'dan
yaklaşık 20-30 yıl sonra Antakya'da kullanıldığı ileri sürülmektedir.
(3) Yahudilerin O'na inanmamaları, Mesih'in Davud soyundan geleceğine dair
inançlanndan kaynaklanmaktadır.
(4) G. Tümer, A. Küçük, a.g.e., s. 136.
(5) Pavlus'un ilk adı Saul'dür. Kilisenin kuruluşunun ilk yıllarında
Hıristiyanlar kin ve nefret sonucu O'na zulmetmişlerdir. Pavlus Efes, Galatya,
Mekadonya, Korent'te dinini yaymış, M. 52'de Esine'ye gitmiştir. Kudüs'te iki
kere hapsedilmiş, idam olunmak üzere Roma'ya gönderilmiştir. (M. 67) Yanında
çeşitli kiliselere yönelik 14 mektup bulunmuştur. Bu mektupların en önemlisi
Galatya, Efes, Korent ve Romalılara aittir. (Muncid, Beyrut, 1960)
(6) Hıristiyanlığı aslî haliyle açıklayan ve Hıristiyanların İslâm'a
yönelttikleri mantık dışı ithamları en güzel şekilde cevaplandıran kaynak
eserlerin başında Şeyhülislam İbn Teymiye (1262-1328)'nin dört ciltlik el-Cevabu's-Sahih
Limen Beddele Dine'l-Mesih (Kahire, 1964)'i gelmektedir.
(7) Bkz. Yuhanna, V, 44.
(8) Bir diğer adı Havariler Kredosu olan bu inanç sistemi IV. yüzyıla aittir, üç
bölümlü oniki maddeden meydana gelir. I. bölüm Tanrı'ya, II. bölüm Hıristiyan
inançlarına, III. bölüm de Teslis'e ait umdeleri ihtiva etmektedir.
(9) Abdullah Tercüman, Hıristiyanlığa Reddiye, İst., 1965, s. 11.
(10) Matta, XXVIII, 19.
(11) G. Tümer, A. Küçük, A.g.e., s. 149.
(12) Teslis terimini Yunanca "trias" ilk defa Antakya'lı Teofilos tarafından
büyük bir ihtimâlle 180 yılları civarında kullanmıştır.
(13) Teslis Hıristiyanlık dışındaki diğer bazı eski dinlerde de mevcuttur.
Sümerler'de Anu-Enlil-Ea, Mısırlılar'da Isis-Osiris-Horüs, Hintliler'de, Brahma-Şiva-Vişnu
vb. İnançlar Hıristiyanlık'taki teslis inancına benzemektedir.
(14) Muallim Herrik, Protestanlıkta İtikat ve İbadet, ist., 1884; Guseppe
Descuffi, Hıristiyan Dini, İzmir, 1963.
(15) İnciller, Kitab-ı Mukaddes'in bir bölümünü oluşturan Yeni Ahit içinde
bulunmaktadır.
(16) Enacil-i Erbaa denilen bu dört incil sıra ile şunlardır: 1,-Matta, 2-Markos,
3-Luka, 4- Yuhanna.
(17) Halen Hıristiyanların ellerinde bulunan incillerin birtakım tahrif ve
sapmalardan korunamadığını ifade eden günümüz Amerikalı İlâhiyatçı prof.
Friedman, bu konudaki görüşlerini, "İncili Kim Yazdı?" adlı kitabında
açıklamıştır. (Zaman Gazetesi, 21 Ağustos 1991)
(18) Sinoptik incillerin M. 60-70 yılları civarında yazıldığı tahmin
edilmektedir. Büyük bir ihtimâlle Dördüncü İncil (Yuhanna) M. 100 yıllarında
yazılmış olmalıdır.
(19) Bu Dört İncil'e "kanonik" (kanuna uygun, resmî) İnciller de denir.
(20) Katolik Kilisesi ise, ilk dört İncil'i gerçek kabul ederek bunlara Kilise
İncilleri demektedir.
(21) Bkz. Luka, III, 23, Matta, 1,16.
(22) Bkz. Yuhanna, V, 37, XIV, 7-9, Matta, XVIII, 1-14, Markos IX, l -8.
(23) Bkz. Matta, XIII, 54-58, Markos, VI, 4; Luka, IV, 29, Yuhanna, IV, 3.
(24) Bkz. Markos, I, 14; Romalılara Mektup, 1,8-10.
(25) Bkz. Luka, I, 47,1, 11.
(26) Bkz. Matta, XX, 30; Markos, X, 46.
(27) Bkz. Matta, III, 4; XI, 18-19.
(28) Bundan dolayı Katolik Kilisesi'ne Petrus'un Kilisesi de denir.
(29) Papa aynı zamanda Vatikan Devleti'nin başkanıdır. Resmi adı Stato Citta
Vaticana olan, dünyanın bu küçük, fakat nüfuzlu devleti Roma şehrinin
ortasındadır. Yüzölçümü 39 Km2'dir. Devlet başkanı olan Papanın seçtiği vali,
şehrin idaresini üstlenmiştir. Devletin gelirini, dünyanın her yerinden
katoliklerin yaptıkları yardımlar teşkil eder.
(30) Papalık Meryem'in İsa gibi günahsız olduğunu 1854'te, göğe yükseldiğini de
1950'de karara bağlayarak bunları bir dogma halinde ilân etmiştir, inançlarına
göre Meryem hiç kimse ile ilişki kurmadan İsa'ya hamile kalmıştır.
(31) Lateran Konsili 1215 yılında toplanarak her Hıristiyanın yılda en az bir
kere günah çıkartmasına karar almıştır.
(32) G. Tümer, A. Küçük, a.g.e., s. 161.
(33) Mehmet Aydın, Din Fenomeni, Konya, 1993, s. 131 vd.
(34) Monofîzit kiliselerle birlikte bu kiliselere İstanbul Patrikliği veya Rum
Ortodoks Patrikliği de denir.
(35) Bazı Dinler Tarihçilerine göre bu ayrılığı 857 yılında başlatmak mümkündür.
(36) Bu ayrılığın en büyük sebebi Ayasofya Kilisesi üzerinde Romalıların
hükümranlık isteklerini Bizanslıların reddetmesi ve hemen ardından Roma'yı
lânetlemeleridir. Aforozun kaldırılması için ilk ciddi teşebbüs 7-12-1965
tarihinde Vatikan ile Fener arasında İstanbul'da gerçekleşmiştir.
(37) Meryem, İsa ve azizleri tasvir eden, özel bir şekilde yapılmış, kilise ve
evlerde bulunan resimler.
(38) Ortodoks Mezhebi'nin teşekkülünde Gregorios, Athanasios, Kyrillos vb.
kilise itibarını kazanmış kişilerin büyük rolü vardır.
(39) Katoliklerle Ortodoksların 1054 yılında birbirlerinden ayrılmalarına,
Ruhu'l-Kuds'ün yalnız "Baba"dan mı, yoksa "Baba-Oğul"dan mı çıktığı meselesi de
sebeb olmuştur. 1962 de başlayan II. Vatikan Konsili ise bu ayrılığı gidermek
için toplanmıştır.
(40) Protestanlık ana hatlarıyla oluştuktan sonra ancak 1529'da Roma Katolik
Kilisesi'nden ayrılmıştır.
(41) A. Abdullah Masdusi, a.g.e., s. 177.
kaynak : Yrd.Doç.Dr.Osman CİLACI , Günümüz Dünya Dinleri, Ankara 1995
(I)Bakınız Kur’an-ı Kerim En’am 6:115,Yunus 10:64,Kehf 18:27,Ahzap 33:62,Fatır
35:43
(II)Bakınız Kur’an-ı Kerim Bakara 2:285,Ali İmran 3:119 ve 3:84
(III) Bakınız Kur’an-ı Kerim Maide 5:43, Bakara 2:113,Enbiya 21:7, Yunus
10:94-95,Ali İmran 3:93,Nahl 16:43
(IV)Dan Wickwire , “Kutsal Kitap Değiştirildimi?”, Müjde Yayıncılık ,İstanbul
1994
(V)Dan Wickwire , “Kutsal Kitap Değiştirildimi?”, Müjde Yayıncılık ,İstanbul
1994
Üçleme, üçe çıkarma, şarabı
üçte biri buharlaşıncaya kadar kaynatma. Hristiyanlıkta Allah'ın üç unsurdan
meydana geldiğine inanma. Arapça Ekânim-i Selâse, Fransızca Trinité aynı
anlamlara gelir. Hristiyanlıkta teslis genel olarak, Allah'ın tek ve bölünmez
bir âlemde ayrı, eşit ve tek cevherli üç kişi (Baba, Oğul, Rûhu'l-Kudüs) olduğu
şeklinde tarif edilmektedir. Hristiyanlığın üç şekilli tek Tanrı anlayışı demek
olan bu temel inanç, Allah mefhumunu Baba, Oğul, Kutsal Ruh formülü içinde
"teklik" olarak açıklamaya çalışmaktadır. Hristiyanlığın bu temel inancı üç
görüntüde tek tanrı anlayışını anlatmaktadır. Buna göre "Oğul" diye
nitelendirilen Hz. İsa da tanrı kabul edilir.
Teslis dogmasını belli esaslar
dahilinde tesbit edebilmek için kilise ilk yüzyıllarda bir hayli uzun ve çetin
tartışmalara sahne olmuştur. Teslis inancını yaşatabilmek için her yıl Hamsin'i
takibeden ilk pazar Teslis Yortusu yapılır. Bu Yortu Roma Katolik Kilisesi'nin
kararsızlığına rağmen XI. yy.dan beri kutlanmaktadır.
Teslis inancı Hristiyan
sanatının çeşitli kollarında yüzyıllardır bir takım remiz ve sembollerle ifade
edilmektedir. Doğu'da Bizans sanatında bu üç kişi, çoğu zaman üç meleğin Hz.
İbrahim'e gelişini simgelendiren sahne ile canlandırılmıştır. Batılı sanatçılar
daha çok insan figürlü şemalardan faydalanmışlardır, üç başlı Tanrı, aynı tahta
oturan ve birbirine benzeyen üç kişi olarak tersim edilmiştir. XV.yy. sanatında
kişileri birbirinden farklı gösterme eğilimi ağır basınca, bazan Baba ile Oğul
birbirine benzer figürlerle, Rûhu'l-Kudüs de bir güvercinle simgelenmiştir.
Rûhu'l-Kudüs'ün güvercin şeklinde simgelenişi daha çok Hz. Meryem'in Taç
Giyişinde görülmekle beraber, bazan genç bir delikanlı olarak figüre edildiği de
olmuştur. Bunun en güzel örneğini Troyes'deki St. Urbain Kilisesi ağaç heykel
grubunda görmek mümkündür. Teslis'in sembollerle anlatılması konusundaki
"Hidayet Tahtı" şeması, bütün Ortaçağ boyunca yaygınlık kazanmıştır. Buna göre
Baba, papalık nişanlarını kuşanmış yaşlı bir adam olarak "Hidayet Tahtı"nda
oturur ve kucağında "Oğul"un çarmıha gerilmiş veya çarmıhtan indirilmiş vücudunu
tutar. Güvercin ise ikisinin başı arasında uçmaktadır.
Hristiyanlıkta üç ayrı kişinin
tek bir Tanrı'da birleşmesi inancını sembolize için yapılan Yortu dışındaki
faaliyetlere de Teslis denilmektedir. Müslümanlıkta bu inancı benimseyenlere
Erbab-ı Teslis, Ashab-ı Teslis veya Teslis Ehli adı verilmektedir.
Hristiyanlardan aşırı derecede Teslis inancına bağlı olanların kurdukları Teslis
Tarikatı'na göre Baba, Oğul, Rûhu'l-Kudüs, tek kişide toplanmış üç kişidir ve
aralarında eşitlik vardır. Bu bakımdan birinin diğerine üstünlüğü söz konusu
olamaz. Kutsal Teslis Tarikatı adlı tarikatın üyeleri "Teslisciler" diye
bilinmektedir.
Hristiyan kelâmcıları karmaşık
bir kavram olan Teslis'i anlatabilmek için bir takım yorumlar yapmak gereğini
duymuşlardır. Bu açıklamalardan birine göre Tanrı tektir, ancak üç ayrı şekilde
belirir. Beliren bu üç şekil de Tanrı'dır, fakat üç Tanrı değil tek Tanrı'dır.
Bir başka Hristiyan kelâmcısının Teslisi yorumlaması şöyledir: Teslis'in birinci
unsuru olan Baba-Tanrı ezelîdir, ebeddir, her şeyin evvelini ve sonunu bilir.
O'nun görmediği hiçbir şey yoktur ve O, kudretiyle her şeye hâkimdir. Kâinatı
merhametiyle kaplamıştır. Teslis'in ikinci temel unsuru Oğul, Hz. İsa'dır. O,
ilâhî kelâmın (Logos) cisim halini almış, canlı bir görüntüsüdür. Teslis'in
üçüncü ve son unsuru Rûhu'l-Kudüs ise Tanrı ruhunu temsil eder. Hz. İsa, Hz.
Yahya tarafından vaftiz edilirken Rûhu'l-Kudüs güvercin şekline bürünerek gökten
yere inmiştir. Hz. İsa'nın göğe çıkışından kıyamete kadar geçecek zaman içinde
Hıristiyanlara Rûhu'l-Kudüs yol gösterecektir.
Hristiyanların genel manada
Teslis'e inanmaları gerekir. Hz. İsa'nın tebliğ ettiği din tevhide, yani
Allah'ın birliğine dayanmaktadır. Hz. İsa'nın İncil'de geçen açık-seçik
sözlerine göre hiçbir Hristiyanın Allah'ın birliğini inkâr etmemesi gerekir. Hz.
İsa çeşitli vesilelerle Allah'ın bir olduğunu, eşi ve benzerinin bulunmadığını
ifade etmiş ve O'nun bu sözleri İncil'de aynen yer almıştır. Bu bakımdan gerçek
Hristiyanlığın tevhide dayandığım Hristiyanların bile inkâr etmesi mümkün
değildir. Hristiyanların bu konudaki yanılgıları, "Allah'ın kelimesi” (en-Nisa,
4/171) ve "Allah'ın Ruhu" (en-Nisa, 4/171) vb. Kur'an ayetlerini yanlış
yorumlamalarından kaynaklanmaktadır. Hristiyan bilginleri "Allah'ın
kelimesi"nden Allah'ın kelâm ve nutkunun Hz. İsa'da ifadesini bulduğunu,
Allah'ın ruhunun O'na girdiğini, böylece kendisinin bir Tanrı olarak dünyaya
geldiğini zannetmişlerdir. Hristiyanlığa böyle önemli bir unsurun girmesi,
onların tevhid inançlarını olumsuz yönde etkileyerek onları bir çıkmaza
sürüklemiştir. Ne yapacaklarını şaşıran Hristiyanlar kendi elleriyle ördükleri
bu düğümü, yüzyıllar geçmesine rağmen hâlâ çözebilmiş değillerdir. Bir yandan
Allah'ın tek olduğunu kabul etmek, bir yandan da üç Tanrı bulunduğuna inanmak
kolay çözülecek bir problem değildir. Bu hatalı anlayıştan kurtulabilmek için
Hristiyanların yapacakları bir iş vardır: Hz. İsa ve Rûhu'l-Kudüs'ün uluhiyetini
nazar-ı itibara almaksızın Allah'ı tek ilâh kabul etmek, Allah'ın eşi ve benzeri
olmadığını, Hz. İsa'nın da sadece O'nun kulu ve peygamberi olduğuna inanmak, Hz.
İsa'ya herhangi bir ilâhî sıfat ve isim yakıştırmamak.
Bu konudaki bir başka Hristiyan
inancına göre Allah bir cevherdir. Bu cevherin üç temel rüknü şunlardır: 1-
Baba = Allah, 2- Oğul = İsa, 3- Ruhu'l-Kudüs = Hz. Meryem'e Allah
tarafından ilkâ edilen ruh. İnançlarına göre bunların üçü de aynı ilâhtır.
Hristiyanların bu saçma ilâh anlayışlarını Hz. İsa bizzat Kur'an diliyle şöyle
cevaplandırmıştır: "...Ey İsrailoğulları, benim ve sizin Rabbiniz olan
Allah'a ibadet edin..." (el-Mâide, 5/72).
Bilinen bir gerçektir ki
Hristiyanlar, Hz. İsa'dan sonra yalnız tevhid inancını terketmekle kalmamışlar,
bir çeşit putperestliğe de dinlerinde yer vermişlerdir. Böylece tek Allah yerine
üç Tanrı bulunduğunu zanneden Hristiyanlar, şirke saparak azizlere ve mezarlara
tapmaya başlamışlardır. Özellikle Katoliklerde görülen (5. yy.) Hz. İsa ve O'nun
Havarilerine tapma hadisesi zamanla kiliselere, başta Hz. Meryem ve Hz. İsa
olmak üzere birçok aziz ve azizenin putunun yerleştirilmesine sebep olmuştur.
Günümüze kadar gelen hemen bütün Hristiyan kiliselerinde bu çeşitli putlar
görülmektedir. Ancak günümüz Hristiyanlarının kiliselerdeki bu put tasvirlerine
ibadet için eskisi kadar şuursuz bir istek taşımadıkları da bilinmektedir. Aynı
şekilde fanatik ve cahil olmayan Hristiyanlar Allah inancı konusunda Teslis'i
terketmiş görünüyorlar. Bugün aydın bir Hristiyanın Hz. İsa'ya Allah'ın Oğlu
nazarıyla bakması ve Allah'ı Baba olarak görmesi nerede ise muhal bir hal
almıştır. Günümüz Hristiyanları da bizim gibi Allah'ın birliğine inanmakta ve
Teslis'i mantıksız bir inanç olarak nitelendirmektedir. Nitekim en önemli ve en
büyük buyruğun ne olduğu kendisine sorulduğunda Hz. İsa: "Dinle ey İsrail,
Tanrımız olan Rab tek Rab'tır"
cevabını vermiştir. Pazar âyinlerinde her kilisede topluca söylenen Hristiyan
Âmentüsü, "Tek Allah'a inanıyorum..." cümlesiyle başlamaktadır.
Kur'an-ı Kerîm, Hristiyanların
Teslis ve Teslis'e benzer inançlarını kesinlikle reddeder ve böyle diyenlerin
kâfir olduklarını açıklar: “Andolsun, Allah üçün üçüncüsüdür" diyenler elbet
kâfir olmuşlardır. Halbuki bir tek Tanrı 'dan başka hiçbir Tanrı yoktur. Eğer
diye geldiklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden kâfir olanlara acı bir azap
vardır" (el-Mâide: 5/73). Bütün dünyanın süratle İslâm'a koştuğu ve
Hristiyan dünyasında şuurlu bir ihtida hadisesinin gerçekleşmekte olduğu bir
ortamda Hristiyanların "Tevhid"e yönelmeseler bile en azından Teslis'i
terketmeleri tabii bir davranış olarak görülmektedir.
Bertholet, Wörterbuchder Religionen, Stutgart, 1962, 567.
Büyük Larousse XVIII, 11455.
Mevdudî, Tevhid Mücadelesi, çev. A. Asrar, İstanbul, 1983, I, 548.
Xavier Jakob, Sorabilir miyiz? İstanbul, 1988, 10.
Osman Cilacı, Şamil İslam Ansiklopedisi:
İlkel kavimlerde, görülen, ruhlarla insanlar arasında aracılık yaptığı ve
hastaları iyileştirme gücüne sahip olduğu kabul edilen şamanlar çevresinde
yoğunlaşan inanç sistemi.
Şaman, büyücü ve sihirbaz anlamlarına gelir. Şaman kelimesinin kaynağı hususunda
farklı görüşler vardır. Kelimenin aslen Mançuca ya da Moğolca olduğunu
söyleyenler bulunduğu gibi, Sanskritçe'den geldiğini de kabul edenler vardır.
Türk kavimleri şamanlara genellikle Kam demektedirler. Kalmuklar erkek şamanlara
Bö, Böge; Kırgız-Kazaklar ise Bakşı, Baksı derler.
On
üçüncü yüzyılda Avrupalı gezginlerin Mançu-Tunguz halklarından duydukları şaman
kelimesi daha sonra Sibirya sihirbazlarına verilen bir isim olarak
yaygınlaşmıştır. Şamanizm ise, genellikle Sibirya kavimlerinin din; inançlarını
ve bu inançlara bağlı olarak dinî merasimlerini ifade eden bir terim olup, Kuzey
Asya halkları arasında yaygın olan şaman kelimesi etrafında kurulan, çoğunlukla
dinî karaktere sahip inançları ve bir takım faaliyetleri ifade için kullanılır.
Çok geniş bir alana yayılan şamanlık, Türk Moğol eski kültür tarihinde önemli
bir yer tutar.
Şaman, anlamı bakımından büyücü rahip demektir. Bu bakımdan şamanizmin bir din
olmadığı ileri sürülmüştür. Çünkü şamanizmde, en geniş çerçevesiyle bir dinde
bulunması gereken bir din kurucusu, kutsal kitap veya kitapları, inanç esasları,
ibadetleri ve cemaat gibi net özellikleri yoktur. Onun için şamanizm, bir çeşit
sihirbazlık ve büyücülük şeklinde, yaygın bir tarzda ortaya çıkan ve pek çok
yerde görülen sihrî bir olay olarak görülmek de istenmiştir.
Şamanizm'de şaman, babadan oğula geçmek suretiyle din adamı olur. Şaman, mesleği
ile ilgili bilgileri, yaşlı şamandan ders almak suretiyle elde eder. Şamanlar,
genellikle gelecekten haber vermek, büyü ve efsûn yapmak, ruhlara kurban sunmak
gibi işler yaparlar. Şamanda irsî ve marazî bazı özelliklerin bulunduğu iddia
edildiği gibi, aksine olarak, ruhlar tarafından şamanlığa davet edildiğine
inanılan bu kimseye Sibirya kavimleri arasında korku ile karışık bir saygı
gösterildiği de bilinir. Özel kabiliyetleri sayesinde tabiat üstü kuvvetlerle
temas kurduğu kabul edildiğinden ona, mensup olduğu bey veya oymağın koruyucusu
gözüyle de bakılır. Nitekim, ilk şamanın ortaya çıkışına dair efsanelerde,
ruhlarla münasebette bulunduğuna inanılan şamanın, üstün kabiliyetleri ve farklı
bir yaratılışı bulunduğu kabul edilir.
Keza, şamanlar genellikle zeki ve şair tabiatlı kimselerdir. Âyin sırasında
yoğun bir vecd içinde kendinden geçip gök ve yeraltı dünyalarında gördüğü garip
varlıkları, acaip hadiseleri detaylarıyla anlatırlar, ayılınca da bir şey
hatırlamazlar.
Bir
şamanın gökteki iyi ruhlarla yeraltındaki kötü ruhlara hakim olduğu ve onlarla
ilişki kurduğuna inanılan toplumlar görüldüğü gibi, bu iki işin, ak ve kara
denen iki ayrı şaman tarafından üstlenildiği toplumlar da görülür.
Şamanın çeşitli bölgelere ve zamanlara göre değişen bir kıyafeti vardır. Meselâ;
genellikle bir cübbe veya hırka, başa takılan bir serpuş veya maskeye benzer bir
şey, eldiven ve yüksek konçlu ayakkabı, bazı aksesuarlarla beraber, şamanların
kıyafetini oluşturur. Şamanların kullandığı, çeşitli hayvan derilerinden
yapılmış, üzerine gök ve yeraltı ruhları ile ilgili semboller yapılmış bir de
şaman davulu vardır.
M.Ö.
VI. yüzyılda Hindistan'da doğmuş evrensel bir din. Günümüzde mensuplarının
sayısı 300 milyon civarında olduğu söylenmektedir. Buddizmin din, mezhep,
tarikat ya da felsefi ekol tanımlamalarından hangisine girdiği yolunda
tartışmalar vardır. Bugün, en çok mensubunun bulunduğu yerler. Hindistan
dışında, Doğu ve Güneydoğu Asya, Seylan, Tayland, Moğolistan, Mançurya, Tibet,
Çin, Kore ve Japonya'dır. Ayrıca Avrupa, Kuzey Amerika ve İngiltere'de de
mensupları vardır.
Buddizm'in kurucusu, M.Ö. 563-483 yılları arasında yaşamış olan Budda'dır.
Budda'nın asıl adı Siddharta Gotama'dır. Kuzey Hindistan'da şimdi Nepal'in
bulunduğu bölgedeki Kapilavastu'da Lumbini koruluğunda doğmuştur. Sakya
kabilesine mensuptur. Budda, ona "İlhama kavuşmuş, aydınlanmış" anlamında
sonradan verilmiş bir lâkaptır.
Buddizm'in kutsal metni Tipitaka'dır. Bunun ne zaman yazıya geçirildiği kesin
olarak bilinmemektedir. Ancak M.Ö. 1. yüzyılda Seylan'da bugünkü şeklini aldığı
ileri sürülmektedir. Çekirdeği Budda'nın sözlerinden oluşan Tipitaka, üç
sepetten oluşmaktadır. Her sepet, kitabın bir bölümüdür. Çok sayıda kitaplardan
ibarettir. Budda'nın hayat yolunu, orta yol doktrinini içinde bulunduran bu
kitapta pek çok tekrarlar da vardır. Üç sepet şunlardır:
1- Vinaya Pitaka: Sangha adı verilen rahip
ve rahibelerle ilgili usûl ve kaideleri, bunların nasıl yerine getirileceğini
içine alır. Rahip olmayanlarla ilgili hususlar da vardır.
2- Sutta Pitaka: Budda'nın fikirlerini
açıkladığı konuşmalarının çoğu bu bölümde bulunur. Bunun için bu bölüme doktrin
(dhamma) sepeti de denir.
3- Abhidhamma Pitaka: Budda'nın
vaazlarının yorumları ve Buddizm'in felsefe ve psikolojisi bu bölümde yer alır.
S.G.F. Brandon, A. Dictionary of Comparative Religion, London 1970, s.154 vd.
Annemarıe Schımmel, Dinler Tarihine Giriş, Ankara 1955, s. 90-91; Herve
Rousseau, Dinler (tıc. Osman Pazarlı), İstanbul 1970, s.168-169; Y. Hikmet
Bayur, Hindistan Tarihi, Ankara 1987, I, 42-44; Günay Tümer, Abdurrahman
Küçük, Dinler Tarihi, Ankara 1988, s. 91.
Hinduizm
Hindistan’ın en belirgin dinlerinden biri de Hinduizmdir. Hint dinlerindeki
gelişmeler sonucu hinduizm adını alan din, Brahmanların hakimiyet sağladıkları
dönemde ise Brahmanizm terimi ile ifade edilmiştir. Günümüzde Hinduizm ve
Brahmanizm terimlerinin bir biri yerine kullanıldığı bilinmektedir. Yaygın bir
anlayışa göre Hinduizm ve Brahmanizm terimleriyle, en eski Vedalar döneminden
günümüze ulaşmış bulunan Hintlerin inanç, düşünüş, his ve hayat tarzları
kastedilmektedir. Hint yarımadasındaki halkın çoğunun dini inanç ve
geleneklerini ifade ettiği için Hinduizm terimini kullanmaktadır.
Tarihi kayıtlardan elde edilen bilgilere göre takriben M.Ö. 1500 yılları
civarında Doğu Avrupa’dan gelen Ariler, Hindistan’ı ele geçirirler. İki farklı
halkın bir biriyle karışması sonucu dini inanç ve geleneklerde bir birine
karışmıştır. Kökü yüzyıllar öncesine kadar uzanan bu karışım sonucu Hinduizm
ortaya çıkmıştır. Bu iki ırkın karışımından meydana gelen bu gelişme beş devreye
ayrılır.
-Vedalar dönemi
-Upanişalar dönemi
-Klasik dönem
-Ortağ’daki İlahiyat, felsefe gelişme dönemi
-Modern dönem
Hinduizm; yaklaşık dünya nüfusunun %12’ sini oluşturur. Hinduizmin tespit
edilebilmiş belli bir kurucusu bilinmediği gibi kendine özgü bir inanç sistemi
ve kitabı da yoktur. Hinduizmin temelinde Brahma (Mutlak Varlık) inancı
yatmaktadır. Bu husustaki geniş bilgiyi Hinduizmin Kutsal Metinleri olan
Veda’larla Brahmana’larda bulmak mümkündür.
Hinduizm Ari ırkın üstünlüğü,kast sistemi,sınırsız bir vatan sevgisi ve bağlılık
duygusu kavramları üzerine kurulmuş toplumsal ve siyasi olguların bir özel
görüntüsüdür. Hinduizmin bir ilk lideri temel tebliği bildiren bir ilk kurucusu
olmadığı için bir anlamda kurucularının kalabalık olduğunu söyleyebiliriz.
İnanç Sistemi
Hinduizm’de Tanrı sayısı akıl almaz derecede çoktur. Tanrı Brahma’nın dünyayı
meydana getirdiğine inanılır. Tanrı Şiva ve Vişnu Brahma’dan sonra gelir.
Hinduizmde saygı gösterilen bazı varlıklar Kaylasa,Himalaya Dağları,Ganj Yamuna
Nehri ( Hindu geleneklerine göre kutsal Ganj Nehri’nin bir kolu olan Yamuna’yı
arındırmak için Hindu rahipleri gümüş maşrapalar içinde 850 litre süt
dökmüşlerdir) vardır. Vedalar Dönemi’nde önemli sayılan pek çok Tanrı bugün
unutulmuş gibidir; onlara nadiren dua edilir. Bazı Hindu tanrıları ile
yaptıkları işler ise şöyledir ;
-Güneş tanrısı Suya
-Ay tanrısı Soma
-Rüzgar tanrısı Vayu
-Su tanrısı Varun
-Yağmur tanrısı İndra
-Ateş tanrısı Agni
-Ölüler aleminin tanrısı Yama
Hinduizm’in Tanrı anlayışı çeşitli mezhep ve ekollere göre değişik şekilde
algılanmıştır. Bir kısım Hindu’lar monoteisttirler. Bir Hindu doğumundan ölümüne
kadar bütün hayatı boyunca belirli merasimleri yerine getirmekle mükelleftirler.
Nitekim adaklarının yerini bulması için ziyaret, kalbin aydınlanması için,
meditasyon şarttır. Vedalar Dönemi’nde ölenlerin cesetleri kısmen gömülür,
kısmen yakılırken, günümüzde ise “Asket”lerin dışında bütün cesetler
yakılmaktadır. Dullarında yakıldığı Hindistan’da bu uygulama genel bir kaide
halini almıştır. Bununla beraber günümüzde ara sıra da olsa dulların yakıldığına
şahit olunmaktadır. İnançlarına göre bu dini merasimden sonra kadın gökyüzünde
kocasıyla birleşmektedir.
Kutsal Metinleri
Hinduizm mukaddes kitaplarının tamamını içine alan metinler Veda’lardır.
Sanskritçe yazılmış olan Veda’lar 4 bölümden oluşur.
1 - Rigveda : Tanrıları tazim için yazılmış on kitaptan ibarettir. 1028 ilahiyi
ihtiva eder. Veda’ların en eskisi ve en önemlisidir. Dünya dinleri içinde en
eski belge özelliğini taşımaktadır.
2 - Samaveda : Kurban esnasında söylenen ilahileri ihtiva eder. Bir çeşit
melodiler Vedasıdır. Yüksek sesle okunur.
3 - Yajurveda : Bu da kurbanla ilgili formüllerden meydana gelmiştir. Bazı
kesimleri nesir, bazı kesimleri manzum olmak üzere iki bölümden oluşmuştur. Bir
özelliği de kurban esnasında mırıldanarak okunmasıdır.
4 - Atharvaveda : Kainat ve büyü ile ilgili dualardan ibaret olan Atharvaveda’yı
Brahman’lar hayatın belirli pozisyonlarında okumak zorundadırlar.
Genellikle bütün Veda’larda ilahi, niyaz, dua, hayat kaideleri, tılsım ve büyü
ile ilgili konular iç içedir. Veda’ların tabiat üstü güçlerle temas kurduğuna “
hakim” kişilerin kalplerine doğduğuna da inanılır.
Genellikle Hinduizm’in mukaddes metinleri sadece Veda’lardan ibaret değildir.
Brahma, Upanişad ve Aranyaka’lar da Vedaların tamamlayıcısı niteliğindedirler.
Upanişad’lara göre kainat insan ruhlarının (Atman) dünya ruhu ile (Brahman)
birleşmesinden meydana gelmiştir. Ebedi saadet, Atman- Brahman birleşmesiyle
gerçekleşir. Upanişad’lar Tanrı, kainat, ruh, ölümden sonraki hayat vb. konuları
işlemiştir. Bu sayılan kutsal metinler dışında Muhabharata Destanı, 240.000
cümleden oluşmakta ve dünyanın en uzun destanı olma niteliğini korumaktadır.
Hinduizmde Kast Sistemi
Hinduizmde halkın ayrıldığı sınıflardan her birine Kast denir. Bir bakıma Kast “
aynı işle meşgul olan görev ve gelenekleriyle bir birine sımsıkı bağlanan
insanların meydana getirdiği birlik” diye de tanımlanabilir. Kendi isteği
doğrultusunda Kast seçemez, belli bir Kast’ta dünyaya gelir. Bununla beraber
sonradan Kast terk eden, Kast dışı sayılan gruplar da vardır. Bunlara
“dokunulmazlar” denir. Kast sistemi Hinduizm inançlarından kaynaklanır. Belli
başlı 4 Kast vardır:
1 - Brahmanlar (rahip ve alimler)
2 - Kşatriya (prensler ve askerler)
3 - Vaikya (tüccar, esnaf ve çiftçiler)
4 - Çudra (işçiler, sanatkarlar)
Bu Kast’lar dışında, insanlığın en aşağı tabakası sayılan birde “Parya” sınıfı
vardır. Kast içinde en önemli yeri işgal eden Brahman’ların başlıca görevleri,
kurban ayinlerini idare etmektir; kutsal metinleri (Veda) korumak, dini ayinleri
icra etmek irsî haklarıdır.
Meslekler Kast’lara ayrıldığı gibi, evlenmeler de ancak aynı Kast içinde cereyan
edebilir. Yeme - içme, giyim - kuşam, nişan ve düğün merasimleri de her Kast
için belli özellikler taşır.
Karma
Bir sebep-sonuç kanunu olan karma,insanın geçmişte yaptığının gelecekte ayrıca
görüleceği esasına dayanır. İnsan ektiğini biçer. Bugün ekilen yarın
alınacaktır. İyiliklerin karşılığı iyilik,kötülüklerin karşılığı kötülük
olacaktır.
Karma, her kararın doğru ve yanlış sonuçlarını tespit eden bir kavramdır.
Karma’da asıl olan mükafat beklemeden hareket etmektir. Böylece sonuç bekleme
arzusu frenlenmiş olur. Karma’ya göre ölüm yokluk değil bir halden diğerine
geçiştir.
Reenkarnasyon
“Ruhun bir bedenden ötekine geçtiği inancı” nın adı olan reenkarnasyon, karma
doktrine bağlı olarak doğmuştur. Reenkarnasyon inancına göre, bedenden ayrı
olarak ruhun ölümden sonra devamlılığı, ruhun kendi derecesi içinde yüksek veya
alçak bir şekilde meydana gelmektedir. Buna göre insan yaptıklarına uygun
tarzda, insan, hayvan veya Tanrı olarak yeniden doğar. Ölümden sonraki hayatta
mutlu olmak, hayatta iken doğru hareket etmeğe bağlıdır. Sonuç itibariyle herkes
yaptığından sorumlu tutulacaktır.
Reenkarnasyon inancına göre kişinin ölümden korkmasına gerek yoktur. İnsan
devamlı olarak tekrar doğuşlarla isteklerine kavuşur. Reenkarnasyon inancına
Yunan, Eski Mısır,bazı Hıristiyan Mezhepleri ve Tanrının Yolu Topluluğu gibi
dinlerde de rastlanmaktadır.
Hulul (Enkarnasyon-Avator-)
Sanskritçe bir kelime olan hulul “ Tanrı Vişnu’nun insan şeklinde kendini
göstermesi “ anlamına gelir. Hinduizme göre Tanrı her döneminde çeşitli
şahsiyetlere bürünerek kendini göstermiş, kötülüğü yok ederek,insanların
ihtiyacı olan kanunları bildirmiştir. Böylece tanrısal mesajlar sonsuza kadar
devam edecektir.
İbadet ve
Ayinler
Hinduizmde ayin ve ibadetler 3 temele dayanır. Bunlar ;
Güzel ameller
Bilgi sahibi olmak
Tanrı ile beraber olmak
Bu gayelere ulaşmak için sırayla şu hususlar yerine getirilmelidir.
Ölenler için kurbanlar kesmek
Güneşe saygı göstermek
Doğumda ve ölümde ibadet etmek (düzenlemek)
Mukaddes metinleri devamlı okumak
Hakikat bilgisini elde etmeye çalışmak
Her an Tanrı’nın varlığını düşünerek O’na kullukta bulunmak
Hinduizmde ayin esnasında bir takım kutsal sözler telaffuz edilir “Om” en etkili
kelimedir. Hemen her yerde ibadet etmek mümkündür. Tapınaklar olmak la beraber
ibadet ve ayinler ferdilik tercih edilir. Tanrı her yerde yapılan ibadeti
gördüğü için, ibadetin belirli bir şekli ve düzeni yoktur. İbadetin ortak
sembolü kabul edilen “Om”, her ibadet ve yemekten önce,Veda’ları okumaya ve her
tür işe başlarken söylenir. İlk ibadete sabah şafaktan önce başlanır;doğuya
doğru dönülerek oturulur. Evlerde de genellikle tapınılan puta ayrılmış bir oda
bulunur.
İnekler yer,gök ve atmosferin anası sayıldığı için,inek ve öküzler
caddelerde,alış veri merkezlerinde veya diledikleri her yerde serbestçe
dolaşılabilir. Etinin yenilmesi yasaktır.
Tapınaklarda yapılan ibadet evdeki ibadetten biraz farklıdır. İbadete boru
çalınarak başlanır. Her köyde tapınak vardır. Büyük mabetlerin hemen yakınında
kutsal yıkanmayı sağlayan havuzlar bulunur.
Mabetlerdeki yıllık ayinler dışında ilkbahar , sonbahar ve yeni yılda özel
şenlikler yapılır. Bazı mezheplerde kabile başkanlarına bir nevi kutsallık
vererek onlara saygı gösterildiği,ölmüş kahraman ve azizlere de yardım için dua
edildiği görülmektedir. Kurban, Hinduizmde çok önemli bir yer tutar ve dini
hayatın eksenini teşkil eder. Tanrıların kudretlerini kurban sayesinde
gösterdikleri inancı tartışılamaz. Bu insanlar ancak kurban sayesinde tanrılarla
ilgi kurabilirler. Tanrılara sunulan her şey kurban edilir.
Kutsal sayılan 7 ziyaret yeri vardır. Hinduların hayatında önemli rol oynayan bu
kutsal yerlere ziyaret ve “Hac” seferlerinin en bilineni Benores’e yapılan
ziyarettir.
Günümüzde Hinduizm
Günümüzde Hindistan, Seylan, Pakistan, Nepal ve Hint Yarımadasında ki diğer
bölgeler de yoğun taraftara sahip olan Hinduizm mensuplarına dünyanın bir çok
ülkesinde de rastlanmaktadır. Hindistan’da Müslüman ve Sıkh Dini mensuplarına
karşı oldukça uzlaşmaz bir tavır sergileyen ve şiddetli çatışmalara neden
olmaktadırlar. 800.000.000 ‘un üzerinde inananı bulunan Hinduizm günümüz
dünyasında (özellikle Hindistan’da) insanların yaşamlarını etkilemeye devam
etmektedir
Konfüçyüsyanizm
Dinin kurucusu Konfüçyüs (M.Ö. 551- 479) adındaki bir filozoftur. Şantung
eyaletinde doğmuş ve orada ölmüştür. O zamandan beri eyalet Çinlilerce kutsal
sayılır. Konfüçyüs’ün hayatında başarılı bir öğretmenlik dönemi vardır. O’nun en
önemli özelliklerinden biri kendine aşırı güvenidir. Bütün hayatı boyunca
insanları, iyiye, doğruya ve şerefli bir yaşamaya yönelten, inandığı prensipleri
yaymak için kitap yazan Konfüçyüs, daha çok akla hitap metodunu kullanmış,
mistik bir tavır takınarak metafiziğin her türünü reddetmiştir. Konfüçyüs hiçbir
zaman Lao-Tseu gibi (Taoizm’in kurucusu), gibi ilahi bir kuvvetin elçisi
olduğunu iddia etmemiştir. Dini konular üzerinde fazla konuşmamasına rağmen çoğu
zaman O, kutsallaştırılmıştır.
Konfüçyanizm’de insanın evlenmeden veya bir erkek evlat bırakmadan ölmesi büyük
günah sayılır. Çünkü erkek evladın, ata ruhlarına ibadeti devam ettireceğine
inanılır. Ata ruhları her aile için özel koruyuculuk görevini yerine getirir.
Konfüçyanizm Vu-Ti (M.Ö. 140-87) zamanından 1912 yılına kadar devletin resmi
dini kabul edilmiştir. Bir bakıma Konfüçyanizm, geleneksel Çin Şinizmi’nin
kaideleşmesi şeklidir.
Kutsal Metinleri
Konfüçyanizm’in mukaddes kitapları, Konfüçyüs’ün öğrencileri tarafından büyük
bir dikkatle toplanmıştır. Bu metinler Konfüçyüs’e isnat olunan (Ta-Hio, Tehoung-Young)
ve (Loun-You) iki kitaptan meydana gelmiştir ve 1- Klasikler, 2- Kitaplar diye
iki kısma ayrılır.
Konfüçyüs bütün eski Çin metinlerini (sosyal, dini, ahlaki gelenek, görenek)
gözden geçirmek suretiyle atalar kültürüne dayalı Çin medeniyetini ortaya koymak
istemiştir. Konfüçyanizm’in en önemli dini metinleri olan beş klasik şu
kitaplardan meydana gelmektedir:
-Değişiklikler Kitabı,
-Tarih Kitabı,
-Şiirler Kitabı,
-Törenler Kitabı,
-İlkbahar ve Sonbahar Vekayinameleri.
Sung Hanedanı tarafından (XI. Yüzyıl) bir araya getiren diğer dört kutsal metin
de şunlardır:
-Konfüçyüs’ün Konuşmaları,
-Mansiyus’un Sözleri,
-Ortayol Doktrini,
-Büyük Bilgi.
Kutsal metinler üzerine Çin bilginlerince yazılan tefsirlerin en meşhuru Tehou-Hi’nin
eseridir.
İslamiyet
Arapça "selem" kökünden alınmış olan İslâm, lügatta, "İtaat etmek, boyun eğmek,
teslim olmak, kötülüklerden salim bulunmak, selamete ulaşmak" vb. anlamlara
gelen bir mastardır. İslâm Hz. Muhammed (s.a.v)'e Allah tarafından vahiyle
bildirilen son ve kâmil dinin adıdır. Bu dine uyanlara Müslüman denir.
Genel manada Müslümanlık Allah'ın varlığına, birliğine O'ndan başka ilâh
olmadığına Hz. Muhammed (s.a.v)'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna, O'nun
tebliğleriyle temellendirilen sisteme inanmak ve inandıklarını uygulamak yani
amel etmek demektir. Bu durumda olan kimseye Müslüman denir. İslâm'a bu ad
bizzat İslamın Kutsal Kitabı Kuranı Kerim de şöyle yer alır: "Allah katında
gerçek din İslâm'dır." (002) "Allah kimi doğru yola eriştirmeyi dilerse onun
kalbini İslâm'a açar." (003) "... İşte bu gün sizin için dininizi kemâle
erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâm'ı
beğendim." (004)
Kur'an-ı Kerim'in birçok âyetinde İslâm ve o kökten türeyen kelimeler
geçmektedir. İslam anlayışına göre İslâm, Hz. Adem'den itibaren gelen bütün
peygamberlerin tebliğ ettikleri dinlerin adıdır. Bir değişikliğe, tahrif ve
sapmalara uğramaksızın orjinal şekliyle kıyamete kadar baki kalacak son dinin Hz.
Muhammed (s.a.v) tarafından bildirilen şekli İslâm'dır. Bir ayet-i kerimede, "O,
peygamberlerini hidâyet ve hak din ile gönderendir. Çünkü O, bunu diğer bütün
dinlerden üstün kılacaktır. Müşriklerin hoşuna gitmese de" (005) buyurulmuştur.
Herhangi bir kişinin Müslüman olabilmesi için Kelime-i Şahadet'i kalben tasdik
ve dil ile ikrar etmesi gerekir. Müslümanlığın esasları dörttür:
1-Kitap (Kur'an-ı Kerim),
2-Sünnet (Hz. Peygamber (s.a.v)'in örnek yaşayışı ve sözleri),
3-İcma-i ümmet (Din alimlerinin toplanarak, kitap ve sünnete uygun şekilde, dinî
bir konuda karar vermeleri),
4- Kıyas-ı fukaha (Din alimlerinin, daha önceki verilen hükümlerden
faydalanarak, yeni çıkan durumlar için kaideler koymaları).
İslâm açısından Kelime-i Şahadet, kesin kabul ve tasdik ifade eden imanın bir
tezahürüdür. Kişi böylece Allah'ı ve peygamberi kabul etmiş demektir. Kur'an-ı
Kerim, iman kelimesini bazı ayetlerinde İslâm kelimesiyle aynı anlamda
kullanmıştır. Bu bakımdan imanın şartlarından biri veya bir kaçını inkâr eden,
imandan da İslâm'dan da çıkmış olur. İslâm, müntesiplerinin dünya ve ahiret
saadetini sağlamak için bir takım temel prensipler koymuştur:
1-İtikadî hükümler (inançlarla ilgili),
2-Amelî hükümler (ibadet ve yaşayışlarıyla ilgili),
3-Ahlâkî hükümler (moral değerlerle ilgili).
Müslümanlık, ilâhî dinlerin sonuncusu olarak Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından
tebliğ edilmiştir. İslâm VII. yüzyılın başlarında Arabistan'da doğmuştur. Bu
sırada gerek Arabistan'da gerek dünyanın diğer yörelerinde birçok din mevcuttu.
İslâm önce Mekke ve Medine'de yayılmış, sonraları Arap yarımadasının diğer
bölgelerine girmiştir. Dünyanın birçok ülkelerinde İslâm'ın yayılmasında
Türklerin büyük rolü olmuştur.
İslâm'ın doğuşu sırasında Mekke'de putperestlik hâkimdi. Kabe 360 putun (006)
merkezileştiği bir panteon idi. Dini hayatta Allah'tan başka birçok mabutlara
Tanrı diye tapıyorlardı. Mabutların başlıcaları, Lat, Menat, Hübel ve Uzza idi.
Kabe mukaddes bir ibadethane olmakla beraber Mekke'de ayrıca bir rahip zümresi
vardı. Dinî hayat ve ibadetler kabile başkanlarınca idare edilirdi. Kâhinlerin
de toplumsal hayatta özel bir yeri vardı. Yine İslâm'ın doğuşu sırasında Mekke
ve Medine'de az da olsa Yahudi ve Hıristiyan cemaati yaşamakta idi. Bununla
beraber o bedevi toplumda Hanif denilen puta tapmayı reddeden Yahudi ve
Hıristiyan da olmayan bir zümre yaşamakta idi. O sıralarda dünya genelinde tam
bir kargaşa yaşanıyordu. Mevcut dinler insanlara huzur vermek, onları manevi
yönden tatmin etmekte yetersiz kalıyordu. İşte bu ortamda Arabistan'dan doğan
İslâm güneşi, karanlıkların giderileceğine dair insanlara ümit vermiştir.
Mekke, yüzyıllardır hem ticaret, hem de din açısından merkezi bir hüviyete
sahipti. Araplar genellikle göçebe olmalarına rağmen, Mekke, Medine, Yemen vb,
beldeler şehir yaşayışına buyük ölçüde adapte olmuştu. İslâm'ın Hz. Muhammed
(s.a.v)'e bildirildiği dönemde, Arap toplumunda putlara tapmanın ötesinde (008)
insanlar, hurafe ve batıl inançlarla iç içe yaşıyorlar, adeta bütün hayatlarına
sihirbazlar ve falcılar yön veriyordu. Araplar arasında puta tapıcılığın tabii
bir sonucu olarak "Tağut" denilen tapınaklar da gelişmişti. Kâbe'ye
gösterdikleri saygıya benzer tarzda bu tapınaklara da saygı gösteren Araplar,
bazı özel günlerinde bu tapınakların önünde kurban keserler, tavaf ederler ve
kur'a okları çekerlerdi. Ayrıca Araplar evlerinde de put bulundururlardı.
Bunların putları Allah ile kendi aralarında ortak tutmalarına "müşriklik" denir.
Her kişinin bir putu vardır. Kişi ancak kabilesini terk ettiği taktirde putunu
değiştirirdi. Bunların dışında Araplar arasında yıldızlara ve atalara tapınma
inancı da oldukça yaygındı.
Müşriklerin baskı ve zulümlerinden dolayı ilk müslümanlar ibadetlerini gizli
yapmışlardır. Hz. Peygamber (s.a.v)'in İslâm tebliğinin ilk üç yılı sonlarında
Hz. Ömer'in de Müslüman olmasıyla sayıları kırka ulaşmıştı. Hz. Ömer'in İslâm'ı
kabulü Müslüman topluma moral kazandırmıştır. Artık bu andan itibaren
Müslümanlar hem inançları, hem de ibadetlerini saklamamışlardır.
İslâm, nazil olduğundan günümüze kadar bir harfi bile değişmeyen ilâhî kitap
Kur'an'a ve O'nun tebliğcisi Hz. Muhammed (s.a.v)'in hadislerine dayanmakta,
böylece bütün insanlığa hitap etmektedir. İslâm evrensel bir dindir, bir
milletin, bir zümrenin veya bir bölgenin dinî değildir.
İslâm evrensel olduğu gibi O'nu tebliğ eden peygamber de bütün insanlığa
gönderilmiştir: "Habibim seni müjdeci, haberci ve bütün insanların Peygamber'i
olmaktan başka bir sıfatla göndermedik. Fakat insanların çoğu bilmezler". (009)
İslâm öncelikle fertlerin düzelmesini esas alır. Fertler düzeldiği ölçüde, o
toplum da düzelecektir. İdeal toplumun teşekkülü de böylece sağlanmış olacaktır.
İslâm, bütün emir ve yasaklarında dünya-ahiret dengesini en iyi şekilde kurmayı
hedef edinmiş bu hedefine de en mükemmel şekilde ulaşmıştır.
İnanç ve İbadet Sistemi
Eski dilde iman karşılığında kullanılan inanç "inanmak, itimat etmek" anlamına
gelir. Din terminolojisinde inanç, "mutlak tasdik" manasındadır." (010) Gerçek
manada tasdik dil ile kalbin birleşmesidir; buna erişen kişi de mü'mindir. Dil
ile tasdiki kalbiyle pekiştirmeyen kişiye münafık denir. Halk deyimiyle iki
yüzlülük halidir. İman, amel ile birleştiği zaman daha da önem kazanır. İman
amelle olgunluğa kavuşur. Ameli olmayan kişinin imanı bulunabilir. Hz. Peygamber
(s.a.v)'in "Sizin iman bakımından en kâmil olanınız, ahlâk bakımından en güzel
olanınızdır. (011) Hadis-i şerifleri imanın, ancak amel ile yüceleceğine dikkat
çekmektedir.
İslâm ilahiyatı ile ilgilenen araştırıcılar, Kur'an-ı Kerim ve hadis-i
şeriflerde geçen iman ve İslâm terimlerini ayrı ayrı inceledikleri gibi, iki
terimin birbiriyle olan münâsebeti üzerinde de durmuşlardır. Hadd-i zatında iman
ile İslâm kelimeleri arasında lügat açısından fark bulunmakla beraber, bu daha
çok özellik ve genellik yönündedir. İman daha özel, İslâm ise daha geneldir.
Daha açık bir ifade ile iman tasdik, İslâm ise teslimiyet demektir. Bir bakıma
tasdikin gerçekleşmesi, teslimiyeti ister istemez akla getirmektedir. Ancak her
teslimiyetin tasdik manasında algılanması da mümkün değildir.
Konu genel hatlarıyla ele alındığında İslâm ile insanın bir olduğu
görülmektedir. İslâm nazarında mümin olsun, müslim olsun aynı dinî hükümler
uygulanır. Hz. Peygamber (s.a.v) insanları, mümin, kâfir ve münafık olmak üzere
üç kısma ayırmıştır. İmam-ı Azam'a göre insan ile İslâm arasında lügat açısından
fark bulunmakla beraber, din bakımından İslâmsız iman, imansız İslâm mümkün
değildir. İslâm kelâmcıları iman esaslarını öncelikle ikiye ayırır:
1-İcmalî iman (toptan inanma, Kelime-i Tevhid, Kelime-i Şahadet),
2-Tafsili iman (Amentü'de ifade edilen hususlara ayrıntılı olarak inanmak),
İslâm Dini'nin iman esaslarını Kur'an-ı Kerim bildirmiştir. Amentü denilen
imanın altı esasını bir arada Hz. Peygamber (s.a.v) açıklamıştır.
İnanç Sistemi
1.
Allah'a İman
İslâm Dini'nin temeli Allah'a inanç esasına dayanır. Bütün ilâhî dinler Allah'a
inanmayı temel kabul etmiştir. İlâhî dinler dışındaki diğer bazı dinlerde de
Allah'a inanç meselesi prensip olarak mevcuttur. Tarihin her döneminde Allah'a
inanmayan fertler bulunmuştur; ama bütün bir toplum asla!
Kur'an-ı Kerim, sayısız âyetinde Allah'a imanın önemini belirtmiştir. Kur'an-ı
Kerim insanı, Allah'ın zâtını düşünmekten menederken, O'nun varlığı, birliği,
yüce sıfatlarıyla güzel isimlerini düşünmeyi tavsiye etmiştir. Nitekim Hz.
Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde, "...ancak Allah'ın zatını
düşünmeyin. Çünkü buna kudretiniz yetmez" buyurur. Aynı manayı kuvvetlendiren
bir diğer hadis-i şerif şöyledir: "Kalbine ne gelirse, Allah ondan başkadır."
İslâm'da Allah kavramını en güzel açıklayan âyetlerden bir kısmı İhlâs
sûresindedir: "De ki, O, Allah'tır, bir tektir. O Allah'tır, sameddir.
Doğurmamıştır, doğurulmamıştır." (012)
Allah inancı konusunda ölçülü ve dengeli bir mantık sergileyen İslâm, O'nun
sıfatlarını, başka varlıklara vermediği gibi, yaratılmışların sıfatları da
Allah'a atfedilemez. İslâm'a göre Allah her yerde hâzır ve nazırdır. Şekilden
zamandan ve mekândan münezzehtir. O, insanlara şah damarından daha yakındır. Din
gününün yegâne sahibi O'dur. Kişinin Allah'a imanı, fıtratının bir gereğidir.
Ergenlik çağına gelmiş akıllı kişi, Allah'ın varlığına imanla yükümlüdür. İmam-ı
Maturidi'ye (852-944) göre, peygamberler tarafından dinî hükümler tebliğ
edilmedikçe bu kişiler ahkâm-ı şeriyye ile mükellef tutulmaz. İslâm bilginlerine
göre Allah'ın varlığı, birliği vahyin irşadı ve kalbin tasdiki ile açıklık
kazanır, fakat O yüce varlığın mahiyetini kavrayamayız.
2. Meleklere İman
İslâm inançlarından biri de meleklere imandır. Kur'an-ı Kerim ye hadis-i
şerifler melekleri, onların varlık ve misyonlarını bize açıklamıştır.
Melekler, erkeklik ve dişiliği olmayan, yeme-içme vb.den uzak ruhanî ve nuranî
varlıklardır. Gözle görülmezler. Evlenmek, çoğalmak, doğmak, ölmek vb. insanlara
has davranışlardan uzaktırlar. Daima Allah'ı tesbih ile O'na ibadet ederler;
Allah tarafından verilen görevleri yerine getirirler, günah işlemezler, bir
imtihana tâbi değildirler. Bu bakımdan günah işlemeye de müsait yaratılmış olan
insan, kendini günahlardan koruyabilirse Allah katında meleklerden de üstün
olabilir. İnsanların masumiyet içinde hayat sürebilmeleri, onların
melekleşmesini sağlar.
Ayrı ayrı görevlerle mükellef dört büyük melekten (Cebrail, İsrafil, Mikail,
Azrail) başka insanların yaptığı işleri kaydeden Kiramen Kâtibin ile Münker
Nekir melekleri de vardır. Melekler gözle görülmeyen varlıklar olmak itibariyle
bu tür bir inanç diğer dinlerde de mevcuttur. Muharref ilâhî dinlerden olan
Yahudilik ve Hıristiyanlık'ta meleklere inanılmakla beraber aralarında fark
vardır. Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerine nazaran melek, inancını en güzel ve
net şekilde açıklayan din İslâm olmuştur.
3. Kitaplara İman
Müslümanlığın iman esaslarından biri de kitaplara imandır. (013) İslâm'da
kitaplara imandan kasıt, dört ilâhî kitapla, onlardan önce yine peygamberlere
gönderilen sahifeler (suhuf)dir. (014) Bütün bu kitapları Allah peygamberlerine
Cebrail aracılığı ile göndermiştir. İlâhî kitaplara Kütüb-i Münzele ve Kütüb-i
Semaviyye de denir.
Kur'an-ı Kerim, ilâhî kitapların muhtevası, hangi peygambere verildiği vb.
hususlarda tatminkâr bilgiler vermektedir. Zebur'un ise sadece Hz. Davud'a
verildiğini açıklamıştır.
4. Peygamberlere
İman
İslâm'da inanç şartlarından biri olan peygamberlere iman, sadece Kur'an-ı
Kerim'de isimleri zikredilen peygamberleri değil, gönderildikleri sabit, fakat
isimleri bilinmeyen peygamberleri de kapsar. Peygamberler, Allah'ın emir ve
yasaklarını insanlara ulaştıran elçilerdir. Bu bağlamda onlara nebi ve rasul de
denir. İslâm'a göre peygamberlik Allah'ın seçkin kullarına verdiği bir imtiyaz
ve özel görevdir. İnsan çalışıp çabalamakla peygamber olamaz.
Kur'ân-ı Kerim 25 peygamberi ismen açıklamış, peygamber olup-olmadığı tartışılan
üç kişi dışında her topluma peygamberler gönderildiğini bildirmiştir. İlk
peygamber Hz. Adem, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) arasında kaç peygamber
bulunduğu kesin olarak bilinmemektedir.
Müslümanlar ayırım yapmaksızın bütün peygamberlere inandığı halde, Yahudiler Hz.
İsa ve Hz. Muhammed (s.a.v)'e, Hristiyanlar ise Hz. Muhammed (s.a.v)'e
inanmazlar.
Hristiyanlar da prensip olarak peygamberlere imanı kabul etmişler, ancak bazı
istisnalar koymuşlardır. Bundan ayrı olarak yine Hristiyanlar, Hz. İsa'nın
Havarilerini ve Pavlus'u da peygamber hatta peygamberlerden de üstün sayarlar.
Hristiyanlara göre peygamberlik çalışmakla elde edilmez; o ancak Ruhu'l-Kuds'ün
bir görevlendirmesiyle olur. Yine Hristiyanlık'ta Hz. İsa, "Tanrı'nın Oğlu",
diye nitelendirilirken, O'nun havarileri de Hz. İsa'nın resulleri sayılmıştır.
Hz. İsa'ya Mahkeme-i Kübra'nın yöneticisi olarak da inanırlar.
5. Ahiret Gününe
İman
Allah ve O'nun peygamberi'nin bildirdiklerine inanan, kişi için Ahiret Günü'ne
iman zorunludur. Ahiret günü, birinci nefhadan ikinci nefhaya, sonra da cennet
ehlinin cennete, cehennem ehlinin cehenneme girmesine kadar geçer zamandır.
Diğer bir ifade ile ikinci nefhadan sonra başlayan ve sonsuza kadar uzanan
zamandır.
Müslümanların ahirete imanları Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflere
dayanmaktadır. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur:
"Onlar san indirilenlere de, senden evvel indirilenlere de inanırlar. Ahirete
ise onlar şüphesiz bir bilgi ve iman beslerler." (016)
Ahiret Günü'ne tam anlamıyla inanan kişi, dünya hayatını da düzene sokmuş,
günahlardan ve sapıklıklardan nefsini büyük ölçüde korumuş olur.
Kur'an-ı Kerim, Allah'a imandan sonra çoğu kere Ahiret Günü'ne imanı zikreder.
Ahiretin zamanını bilemeden her an o büyük güne hazırlanmak, Müslümanın dünya
hayatına bağlanmasını sağladığı gibi, ona sorumluluk da yükler. İslâm, Ahiret
Günü'nü, ölümü kıyametin vukuunu, sonra neler olacağını, ölümden sonra tekrar
dirilmeği, hesaba çekilmeği, ceza ve mükafat görüleceğini vb. ayrıntıları ile
açıklamıştır.
Yahudilik ve Hristiyanlık'ta da ölümden sonra dirilme inancı vardır.
Yahudilik'te ahiret konusu İslâm ve Hristiyanlığa nisbetle fazla işlenmemiş,
onlar daha çok dünya hayatına önem vermişlerdir.
Hristiyanlar ise Ahiret Günü'nün hemen geleceği korkusu ile ruhbanlığa
sarılmışlardır. Bu konuda da en sağlıklı dengeyi İslâm kurmuştur. İslâm'a göre
"Hiç ölmeyecek gibi dünya için çalışılacak, yarın ölecekmiş gibi ahirete
hazırlanılacaktır".
Ahiret Günü'ne iman konusunun Yahudiliğe ne zaman girdiği kesin olarak
bilinmemektedir. Zaten Tevrat'da da kıyamet, mahşer, cennet, cehennem hakkında
açık bir bilgiye rastlanmamaktadır. Ayrıca bu konudaki inançları da zaman zaman
değişikliklere uğramıştır.
İncillerden elde edilen bilgilere göre Hz. İsa'nın ikinci kez dünyaya gelişiyle
kıyamet vuku bulacak, ölüler mezarlarından kalkarak dirilecekler, (017) O da
insanları hesaba çekmek üzere adalet kürsüsüne oturacaktır. Yine Hıristiyanlar
Hz. İsa'nın yakın bir gelecekte yeryüzüne ineceğine, ancak O'ndan önce Deccal'in
ortaya çıkacağına inanırlar. Hıristiyanlara göre Allah hükmetme yetkisini Hz.
İsa'ya vermiştir. Ölümden sonra ruh bedenden ayrılarak dünyadaki durumuna göre
sevap veya cezaya çarptırılacaktır. (018) Ölülerin son mükâfatlandırılmasından
önce berzah denilen yerde kalacaklardır. Hıristiyan inancında ölümden sonra
cennette mutluluk, cehennemde azap görecek olan yalnız ruhtur.
6. Kaza ve Kadere
İman
İslâm'da iman esaslarından biri de kaza ve kadere imandır: Gerçekte bu ifadenin
kader ve kazaya iman şeklinde olması daha uygun ise de, Türkçemiz de böyle
yerleşmiştir.
Kader, ileride meydana gelecek her şeyin önceden bilinerek Allah tarafından
takdir ve tesbit edilmesi, kaza da, bilinen ve tesbit edilen her şeyin zamanı
geldiğinde yine Allah tarafından yaratılmasıdır. Kader, Allah'ın ilim sıfatına,
kaza da tekvin sıfatına racidir. Ehl-i sünnetin inancı budur.
İslâm'a göre Allah'ın küllî iradesi yanında kulun cüz'î bir iradesi vardır. Kul
bu iradesini hayra da şerre de yönlendirebilir. İyilik-kötülük, hayır-şer belli
olduğuna göre kula düşen görev, aklını kullanarak iyi ve hayır olana
yönelmektir. İnsan, iradesiyle yaptıklarından sorumludur. İradesi dışında olan
(hangi ana-babadan, nerede, ne zaman doğacağı, boyu ve renginin ne olacağı vb.)
hiçbir şeyden sorumlu değildir. Allah, kişinin hür iradesiyle seçtiği şeyleri,
onun seçtiğine uygun şekilde yaratır. Kısaca seçen insan, yaratan Allah'tır.
İnsanın nasıl bir tercihte bulunacağını Allah ezelde bildiği için Levh-i
Mahfuz'da bunlar yazılmıştır. "İlim malûma tabidir" cümlesinin anlamı da budur.
Bu bakımdan bazı kişilerin sorumluluktan kurtulmak için "ne yapayım, alın yazım
bu imiş" tarzındaki itirazlarının geçerliliği yoktur. Kişi, iradesini hayra
yönlendirerek çalışacak, iradesi dışındaki sonuçları da tevekkülle
karşılayacaktır. İnsanın hayırlı zannederek bir işi yapmaya yönelmesi, ancak
sonucun dileği doğrultusunda olmaması halinde, bu sonucun kendisi için hayırlı
olduğuna inanması da onu kalben huzurlu kılar. Bu durumu açıklayan bir âyet-i
kerimede şöyle buyurulur: "Ey müminler, sizin hoşunuza gitmediği halde uhdenize
savaş yazıldı. Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o, sizin için hayırlı olur.
Bir şeyi de sevdiğiniz halde o da hakkınızda şer olur. Allah bilir, siz
bilmezsiniz." (019)
İslâm dışındaki dinlerde net bir şekilde kader anlayışı bulmak mümkün değildir.
Hinduizmdeki "karma" inanışı kader olarak yorumlayanlar vardır.
Yahudilik'te alın yazısından çok, olaylar, Tanrı'nın çizdiği belirli bir gayeye
göre şekillenir. İnsanların bu dünyadaki hayatı dine uygun yaşamak ve Tanrı'nın
emirlerinden sapmamak temeline oturtulmuştur. Hayır ve şerri yaratan Allah'tır.
Hayır mükâfat, şer de ceza içindir. Kulların başına gelen felâketler Tanrı'nın
bir çeşit imtihanıdır.
Hıristiyanlar, insan hürriyetini sınırlandırdığı için kader ve kazaya fazla
sıcak bakmamışlardır. Onlara göre Allah ancak hayrın yaratıcısıdır. Şahit
olduğumuz kötülükler Allah'tan değildir. Hayır ve şer Allah'ta birleşemez; çünkü
Allah kötülüklerden nefret eder. (020) Bunlardan ayrı olarak Hristiyanlık'ta
önemli bir yeri olan "Aslî Suç" (021) 'la kader arasında kurulan tuhaf ilgiye de
bakılmalıdır. Burada tartışılan ana mesele, "asli suç olduğu için mi insanlar
kötülüğe meylederler, yoksa kötülüğe meylettikleri için mi asli suç vardır?"
cümlesinde özetlenebilir.
İbadet
Sistemi
İbadet sisteminden
kastedilen, İslâm'ın şartlarıdır. Hz, Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde
şöyle buyurur: "İslâm beş temel üzerine kurulmuştur. Allah'tan başka ibadet
olunacak Tanrı bulunmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve Rasulü olduğuna şahadet
etmek, namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, hacca gitmek." (022)
Hadis-i şeriften de anlaşılmaktadır ki İslâm'ın ilk şartı Allah'a ve O'nun
peygamberine şahadettir. İslâm'a girmek bu şartlarla olur ve bunlar yerine
getirilmedikçe diğerlerini yapmanın hiçbir kıymeti olmaz. Bu ilk şarttan sonra
namaz, oruç, hac ve zekât gelir.
Hemen bütün dinlerde ibadet vardır ve inançtan sonra gelir. Arapça'da ibadet
"boyun eğmek, itaat etmek, kulluk etmek, tapmak, taat ve takva" mânalarını ifade
eder. Genel olarak "Allah'a tapma" olan ibadet terimi, "putlara tapma" (023)
için de kullanılır. (024)
Bir başka açıdan ibadet, sonsuz kudret sahibi Allah'a karşı gösterilen tevazu,
hürmet, itaat ve ta'zimin en yüksek derecesidir. İbadet yalnız Allah'ın hakkıdır
ve yalnız O'nun için yapılır. (025) Kur'an-ı Kerim'de ibadet kavramı genellikle,
"Kul olmak, boyun eğerek itaat etmek, ilâh tanımak" vb. manalarda
kullanılmıştır; (026) İbadet kalb ve vicdanla hissedilen kulluk şuurunun dıştaki
tecellisidir. Bu bakımdan ibadet insanın dinî şuurunu kuvvetlendiren bir
cevherdir. Şuurla ve hakkına riâyet edilerek yapılan ibadet imanı
kuvvetlendirir.
Hemen bütün dinlerde cemaatle yapılan ibadet, ferdî ibâdetten üstün tutulmuştur.
İbadet yapılan yere mabed denir. Bazı araştırıcılara göre ilk mabed, tabiatın
kendisidir. Bütün dinlerde îman ile âmel arasında daima ilişki kurulmuş; imanını
ameli ile bütünleştiren kişi övülmüştür. İbadetin bir parçası olan "dua"yı
ibadetten ayırmak her zaman mümkün değildir.
Çoğu zaman ibadetle dua içice bulunmuştur. İslâm dışındaki bazı dinlerde ibadet,
nadir hallerde aletsiz, bazan da aletli olarak müzikle karışık bir merasim
şeklinde uygulanmıştır.
İbadetler bir bütün halinde Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından tek tek uygulanarak
müslümanların bu konudaki tereddütleri giderilmiştir. İslâm Dini'nde ibadetler
üç grupta incelenebilir:
1-Bedenle yapılan ibadetler (namaz, oruç),
2-Malla yapılan ibadetler (zekât, fitre, sadaka),
3-Hem beden hem de malla yapılan ibadet (hac).
İslâm'da ibadetin en yüksek derecesi, Allah'a hiçbir menfaat beklemeksizin O'nun
Allah olduğu şuuru ile inkıyad ve itaat etmektir. Kâinattaki bütün varlıklar
kendi hallerine göre kendi dilleriyle ibadetlerini Allah'a karşı yapmaktadırlar.
Allah kullarına güçlerinin yeteceğinden fazlasını yüklememiştir. (027)
Kur'an-ı Kerim'in birçok ayeti, müminleri Allah'a itaate çağırmaktadır (028)
İslâm'da ibadet hayatın bir parçası olarak algılanmış ve kişinin idrakini
geliştirmiştir. (029) İbn Teymiye'ye göre İslâm bir bütün olarak Allah'a kulluk
etmekten ibarettir. İbadet esnasında ırk ve renk farkı gözetmeyen İslâm, bu
özelliği ile Allah huzurundaki eşitliği düşünce plânından hayata geçirmiştir.
1- Namaz
Namaz, belirli vakitlerde yerine getirilen, kendine hâs hareket, okuyuş ve
şartları bulunan bir ibadettir. Farz oluşu Kur'an, sünnet ve icma ile sabittir.
Bir ayet-i kerimede,"Çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farz
olmuştur.'' (030) buyurulur. Hz. Peygamber (s.a.v)'de bir hadis-i şeriflerinde,
"Allah her Müslüman erkek ve kadına her gün ve gecede beş vakit namazı farz
kılmıştır" buyurur.
Ergenlik çağına gelmiş, aklı başında olan kadın-erkek bütün Müslümanlar üzerine
farz kılınmış beş vakit namazın dışında, cuma namazı da yalnız erkeklere
farzdır. Yılda iki bayram (ramazan, kurban) namazı vacib, cenaze namazı ise
farz-ı kifaye'dir. Beş vakit namaz Miraç Gecesi'nde farz kılınmıştır. Namaz
mümini fenalıklardan ve günah işlemekten korur. Bu sayede mümin, dünyadaki
borcunu ödemiş ahiret için sevap kazanmış olur.
Dinin direği, müminin miracı olan namaz, İslâm'ın bütün şartlarını toplayan ve
kulu aracısız Allah'a ulaştıran bir ibadettir.
Namazın altısı daha başlamadan, altısı da namazla birlikte yerine getirilen on
iki farzı diğer hiçbir dinde bulunmayan bu en mükemmel ibadetin bir diğer
özelliğini teşkil etmektedir. Diğer dinlerdeki ibadetlerin hiçbirinde namazdaki
disiplini görmek mümkün değildir. Namazın beş ayrı vakitte farz kılınışı,
müminin bütün gün belli aralıklarla kendini kontrol etmesini sağlar. Kulun,
günahlarından pişmanlık duyarak af dilemesi, Allah'ın huzurunda olduğunu idrak
etmesinin en güzel vasıtası yine namazdır.
2- Oruç
İslâm'ın beş şartından biri de yılda bir ay ramazanda oruç tutmaktır. Oruç,
Medine'de hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır. Bir âyet-i kerimede şöyle
buyurulur: "Ey iman edenler, sizden evvelkilere yazıldığı gibi sizin üzerinize
de oruç yazıldı. Ta ki korunasınız". (031)
Oruç niyet ederek tan yeri ağarmaya başladığı andan ta akşam güneşi batıncaya
kadar yeme-içme ve cinsel ilişkiden uzak kalmak, suretiyle eda edilen bir
ibadettir. Büyük ölçüde bedenî bir ibadet olan orucun sayılmayacak kadar çok
sıhhî faydaları da vardır. Bugün tıbben de sabit olduğu üzere, birçok bedenî
hastalıkların tedavisi ancak oruçla yani perhizle mümkün olmaktadır. Hz.
Peygamber (s.a.v)'in "Oruç tutun ki sıhhat bulasınız" hadis-i şerifleri de buna
işaret etmektedir. Oruç sayesinde, yeme içme açısından zengin-fakir ayırımı
büyük ölçüde giderilmektedir. Dinî bir görevi yerine getirmek gayesiyle tutulan
oruç, aynı zamanda iradeyi kuvvetlendirir. Açlığa, susuzluğa dayanma, gücü
verir. Oruç sayesinde Müslüman haramları daha fazla terkederek helâlleri arar.
Ramazanı takibeden aylarda da daha disiplinli ibadet etme alışkanlığını kazanır.
İslâmın oruç ibadetinde, diğer bazı dinlerin oruca benzer ibadetlerinden mevcut
olan perhiz belirli gıdaların dışında bir şey yememe, iki gün geceli-gündüzlü aç
kalma vb. haller yoktur. Oruç, tamamen müminin yemek ve ruhî disiplinini
sağlamayı hedef almıştır. Yahudilik ve Hristiyanlık'ta Hz. Musa ile Hz, İsa'nın
uygulamalarından kalma 40 güne kadar varan ve perhizi esas alan bir anlayış
İslâm'ın orucunda görülmez. Müslümanlıktaki oruçta nefse eziyet yerine onu
olgunlaştırmak esastır.
3-Hac
Hac, bedenî ve malî gücü yerinde, akıllı, ergenlik çağına gelmiş hür müslümana
ömründe bir kere olmak üzere farzdır. Bu şartlan taşıyan müslüman, belirli
zamanda, ihramlı vaziyette Arafat'ta vakfe ve Kabe'yi tavaf ederek hac ibadetini
yerine getirmiş olur. Bu farzların dışında haccın vacip ve sünnetleri de vardır.
Yukarıda sayılan şartlar kendinde bulunan müslüman bir takım bahanelerle haccı
geciktirmeyerek ilk fırsatta eda etmeye çalışmalıdır.

Hac, dünyanın her tarafındaki müslümanları yılın belli günlerinde biraraya
toplayan büyük bir ibadettir. İçtimaî mevkiî ne olursa olsun, bütün hacı
adaylarının kefene benzeyen İhram içinde boyunlarını bükerek "Lebbeyk" (Buyur
Rabbim) yakarışlarıyla Allah'ın huzurunda bulunma gayretleri Hacca ayrı bir
manevî hava verir. Hac sayesinde dünyanın dört bir yanındaki müslümanlar aynı
makamlarda toplanarak âdeta büyük bir şûra meydana getirmiş olurlar.
Birbirleriyle dertleşmek, konuşmak, problemlerine çareler bulmak imkânını elde
ederler. İslâm kardeşliğinin güzel bir dayanışmasını gerçekleştirmiş olurlar.
4-Zekât
Malî bir ibadet olan zekât, Kur'an-ı Kerim'de çeşitli isimlerle namazla birlikte
37 ayetle zikredilmiştir. Zekât dinen zengin sayılan müslümanın, bir yıl
dolduran 80.18 gr. altın, 561 gr. gümüş, bunların karşılığı para, döviz veya
ticarî eşyasının 1/40'ini fakirlere vermesidir. Kur'an-ı Kerim, zekât verilmesi
gerekenleri sekiz sınıfta toplamıştır. Zekât, akıllı, ergenlik çağına gelmiş,
hür, nisab miktarı servete sahip ve bu malın üzerinden de bir yıl geçmiş olan
müslümanlara farzdır.
Zekât, sosyal dayanışmayı sağlayan, müslümanlar arasındaki birlik ve sevgiyi
kuvvetlendiren malî bir ibadettir. Fakirlerin zenginler üzerindeki haklarıdır.
Kitap, sünnet ve icma ile sabit olmuş bir farzdır.
Lügatte "temizlik, büyümek ve çoğalmak" anlamlarına gelen zekât, bu manalara
uygun olarak veren kişinin malını temizlemekte ve artarak çoğalmasını
sağlamaktadır.
Zekâtın en büyük fonksiyonlarından biri de cemiyetlerdeki sınıf
farklılaşmalarını gidermesi, zenginlerle fakirler arasında bir orta sınıfın
oluşmasını sağlayarak, aşırı uçların teşekkülünü önlemesidir.
İslâm'ın zekâtla getirdiği zorunlu ödemenin bir benzerinin, diğer dinlerin
hiçbirinde bu derece şümullü görmek mümkün değildir. İşte bundan dolayıdır ki,
müslüman toplumlarında farklı gelir gruplarındaki insanlar arasında daima sevgi
ve saygı ortamı yaşatılabilmiştir.
5- Kelime-i
Şahadet
İslâm'ın beş temel üzerine bina edildiğini açıklayan hadis-i şeriften
anlaşılacağı üzere, bu beşinci esas "şahadet" cümlesini yani "Allah'tan başka
ilâh olmadığını, Hz. Muhammed'in Allah'ın kulu ve Rasulü olduğunu" söylemektir.
Bu kalb ile tasdik, dil ile ikrar etmek suretiyle gerçekleşir.
İslâm'dan başka bir dinden İslâm'a girmek (ihtida) isteyen her kişinin, ilk
söylemesi gereken cümle de budur.
Mukaddes Kitabı
İslâm'ın kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim'dir. (032) O bir vahiy eseri olduğunu
(033) bizzat açıklar. Kur'an Hz. Muhammed (s.a.v)'in kalbine (034 Ruhu'l-Emîn
(035) Ruhu'l-Kuds (036) vasıtasıyla ramazan'da nazil olmaya başlamıştır. (037)
Kur'an-ı Kerim 114 sûre ve 6000 küsur ayetten meydana gelmiştir. Mekke ve
Medine'de nazil olmuştur. (038 Dört unsuru vardır: 1- Lafız olması, 2- Arapça
olması, 3- Hz. Muhammed (s.a.v)'e inzal edilmiş olması, 4- Hz. Peygamber
(s.a.v)'den bize kadar tevatür yoluyla nakledilmiş olması. Bu dört unsurdan biri
eksik olunca Kur'an olamaz. (039)
Dinler Tarihçilerinin de ittifakla belirttikleri üzere mukaddes ve ilâhî kitap
olan Kur'ar, Allah'ın kadîm ve ezelî kelâmıdır. Bunda melek ve peygamber sadece
birer vasıtadır.
Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Allah'tan vahiy suretiyle nakletmiş olduğu ayetler, o
zaman da binlerce sahabe tarafından ezberlenerek vahiy kâtipleri tarafından
yazılmış ve böylece tevatür yoluyla nakledilmiştir. Otuz cüzden oluşan Kur'an-ı
Kerim'in her cüzü dörder "hizb"e ayrılmıştır. Kur'an-ı Kerim azar azar nazil
olarak 22 yıl 2 ay 22 günde tamamlanmıştır. (040)
Kur'an, kendinden Önceki ilâhî kitapların mahiyetinden bahseden, dinler
arasındaki çelişkileri gideren bir ilâhî kitaptır. (043) Hz. Peygamber,
(s.a.v)'in en büyük mucizesi olan Kur'an, Kitab-ı Mukaddes'in bazı peygamberlere
iftira atmasına karşın, onlara isnad edilen iftiraları kesinlikle reddetmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de çeşitli vesilelerle en çok âdı geçen ilâhî kitap yine
Kur'an'dır. (044) Kur'an, Kur'an'dan başka Furkân, Kitab-ı Mübin, Mushaf
kelimeleriyle de anılmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm anlaşılması için Arapça olarak
gönderilmiş, (045) çelişki ve ihtilâflârdan korunmuştur. (046)
İlâhî kitaplar içinde üslûbunun akıcılığı ve dile kolay gelişinden dolayı
ezberlenmesi de en kolay kitap Kur'an-ı Kerim'dir. (47) O, kesin bilgi için tek
kaynaktır. (48) Doğru ile eğriyi ayıran (049) ve doğruluk isteyenler için bir
öğüttür. (050) Açıklamaları genellikle özlü olan Kur'an, geçmişte cereyan etmiş
hadiselerin, nerede ve nasıl olduğundan çok, niçin vukua geldiğine dikkat
çekerek, doğabilecek kötü sonuçlar için insanları tedbir almaya yöneltmiştir.
Mezhepleri
Mezhep kelimesi
Arapça'da gitmek anlamındaki "zehab" kökünden gelir. Bu kelime ile "gidilecek
yol, gidilecek yer" kastedilmiş olur. İslâm'ın zuhurundan günümüze kadar birçok
mezhep doğmuş, gelişmiş, zamanın geçmesiyle bazıları kaybolup gitmişlerdir.
Mecazi olarak mezhep, görüş kanaat, inanç ve doktrin" demektir. Türkçe'de,
itikadî, amelî, siyasî ve fıkhi ekollerin hepsi "Mezhep" kelimesiyle
karşılanmıştır.
Dinler ve Mezhepler Tarihi ile ilgili ilk dönem kaynak eserlerde "Fırka" ve "Nıhle"
kelimeleri, mezhep kavramını da içine alacak tarzda kullanılmıştır.
Mezhep kavramının doğmasında en büyük etken, dinin yorumu konusundadır. Bu
manada batıl dinlerin bile mezhepleri olmuştur. Mezheplerin çıkış sebeplerini,
1-İç sebepler, 2- Dış sebepler olarak iki ana noktada toplamak mümkündür.
Mezhep vakıası, dinî yoruma elverişli, aynı konudaki aksi bir yorumla çatıştığı
zaman daha belirgin bir hal almıştır.
İslâm Dini'nde mezhepler, 1- İtikadî, 2- Fıkhî, 3- Siyasî olmak üzere üçe
ayrılmaktadır. Şu noktayı da belirtmeliyiz ki, mezhep sahibi olan imam ve
müçtehidler hiçbir zaman, "Biz bir mezhep kuruyoruz, bize uyun, bizim
mezhebimizi kabul edin" dememişlerdir. Kendilerine bir dinî mesele sorulduğunda
cevap vermişler, o cevabı kabul eden topluluk o mezhebi oluşturmuştur.
İlâhî dinleri tebliğ eden peygamberlerin yaşadıkları devir bir bakıma tam inanç
ve bağlılığın sağlandığı devirdir. Hz. Peygamber (s.a.v)'den sonraki devirlerde
zaman geçtikçe din üzerinde birtakım ihtilâflar ortaya çıkmış, çeşitli görüşler
tartışılarak, anlaşmazlık ve aykırı görüşler mezheplerin doğmasına sebep
olmuştur. Denebilir ki, İslâm'da ilk fikir ayrılığı Hz. Peygamber (s.a.v)'in
vefatından sonra birtakım siyasî meseleler bahane edilerek çıkmıştır. İslâm
Dini, büyük ölçüde Hz. Ömer'den itibaren diğer ülkelerde yayılmağa başlayınca,
oralardaki insanların farklı inanç ve adetleriyle karşılaşan müslümanlar
birtakım problemlerle ilgilenmek zorunda kalmışlardır.
Mezhepler arasındaki farklar bilgi, anlayış, zaman ve mekân değişiklikleriyle
orantılı bir gelişme göstermiştir. İslâm mezheplerinin ortaya çıkmasındaki
âmiller şöyle sıralanabilir:
1-Ölçü ve metod farklılıkları,
2-Hilâfet konusundaki tartışmalar,
3-Müslümanların dahili çekişmeleri,
4-Müslümanların farklı ülke kültürleriyle karşılaşmaları,
5-Yunan felsefesi, Yahudilik, İran ve Hind dinlerine ait düşünce ve inançların
müslümanlar arasında yayılması,
6-Cahillerin hüküm ve fetva vermeğe kalkışmaları,
7- İlmin çeşitli branşlarında ihtisas ve derinleşme, elde edilen malzemenin
derlenmesi. 8- Ayet ve hadisler ışığında ortaya çıkan durumlara göre yeni
hükümler çıkarmak zorunluluğu.
9- Kadıların ekseriyette hak ve adaletten sapmaları.
İşte ana hatlarıyla özetlenen bu sebebler öncelikle itikadî ve amelî mezheplerin
doğmasına sebep olmuştur. (051)
İtikadî mezhepler de 1- Ehl-i Sünnet, 2- Ehl-i Bid'at şeklinde ikiye
ayrılmıştır. Ehl-i Sünnet de kendi içinde, 1- Selefiyye, 2- Maturudiyye, 3-Eş'ariyye
diye üçe ayrılır.Ehli Bid’at (Ehli Beyt) mezhebi üyelerinden bazıları farklı
inanç ve ibadetlere sahip olduğundan ayrıca ele alınacaktır.
İslâm mezhepleri arasında zuhur eden fikir ihtilâfları İslâm'ın iman ve ibadet
esaslarını inkâr etmemiştir. İslâm Tarihi'nde mezhepler arasındaki farklar
anlayış, bilgi, üstad, zaman ve mekân farklarından çıkmış, temele inmemiştir.
Bütün ehl-i sünnet imamları Allah'ın kitabını, Peygamberin'in sünnetini,
sahabenin icmaını ittifakla rehber edinmiş, ayrıca yekdiğerine karşı da saygı ve
sevgi hisleriyle dopdolu bulunmuş, zaman zaman bunu açıkça ifade etmiş, hiçbiri
diğerini sapıklıkla suçlamamıştır. (052) Bu kısa girişten sonra İslâm dünyasının
her köşesinde müntesipleri bulunan dört fıkıh (amel) mezhebini özet halinde
vermeye çalışacağız.
1-Hanefî Mezhebi
Hanefî Mezhebi'nin kurucusu Ebu Hanife'dir. İmam-ı Azam Ebu Hanife diye şöhret
bulmuştur. Ebu Hanife Kufe'de (80/699) doğmuş, Bağdat'ta (150/767) vefat
etmiştir. İmam-ı Azam aslen Türktür. Sahabe devrine yetişmiş tabiîndendir.
Kufe'deki büyük fakihlerden okumuştur. Önceleri ticaretle meşgul olmuş, sonra
büyük fakihlerden Şa'bi'nin teşviki ile ömrünü ilme vermiştir. Önce "Tevhid"
ilmini okumuş ve yüksek bir mertebeye ulaşmıştır. Fıkh-ı Ekber ile el-Alim ve'l-Müteallim
adlı eserlerini yazarak İslâm inancını savunmuştur. Basra'ya kadar giderek orada
İslâm inancı konusunda tartışmalara katılmıştır.
Ebu Hanife, hocası Hammad'ın ölümü üzerine O'nun yerine geçmiştir. İmam-ı Azam,
geniş ve sağlam karihası, kuvvetli fikir ve mütalâası, kitap, sünnet ve
bunlardaki inceliklere derin vukufu ile temayüz etmiştir. Fıkıh ilminde pek
yüksek seçkin bir mevkii vardır. Çok fazla Hacca gittiği rivayet edilir. İmam-ı
Malik O'nun hakkında, "Ebu Hanife'nin mantığı o kadar kuvvetlidir ki, eğer şu
direk altındır derse onu isbat edebilir" demiştir. İmam-ı Azam'ın kitap ve
sünnetten beşyüzbin mesele ortaya çıkardığı, altmışdört bin fetva verdiği
rivayet edilir. O, seçme kırk büyük âlim yetiştirmiştir. İmam-ı Ebu Yusuf,
İmam-ı Muhammed ve İmam-ı Züfer bunların en meşhurlarındandır.
Hanefî Mezhebi önce Irak'ta çıkmış, oradan Mısır, Doğu ve Batı'ya yayılmıştır.
Irak, Şam, Afganistan, Doğu ve Batı Türkistan, Kafkasya, Anadolu, Rumeli
Türkleri ve Balkanlardaki Müslümanların hemen tamamı Hanefî'dir.
Ebu Hanife, İslâm Hukuku'nun kurucusudur. O'nun mezhebi en önce takarrür eden,
en kuvvetli, en sahih, en açık, kitap, sünnet ve sahabe görüşüne en uygun bir
mezheptir.
İmam-ı Şafiî, "İnsanlar fıkıhta Ebu Hanife'nin iyalidir" der. O, fıkhı düşünceye
yepyeni bir metod getirmiştir. Metodu içtihadın bütün türlerini içine alır.
İmam-ı Azam metodunu, "Ben Allah'ın kitabıyla hüküm veriyorum. Kitapta
bulamazsam Rasûlüllahın sünnetine sarılıyorum. Allah'ın kitabında ve Rasûlü'nün
sünnetinde bir hüküm bulamadığım zamanlarda da sahabilerin sözlerine
bağlanıyorum" (054) sözleriyle açıklar. Bunlara ilave olarak Ebu Hanife, kıyas,
istihsan, icma ve örfe de fetvalarında önem vermiştir. O'nun fıkhında 1- Ticarî
bir ruha sahip oluşu, 2- Şahsî hürriyeti himaye edişi, belirgin iki vasfı teşkil
eder.
Osmanlı İmparatorluğu'nun resmî mezhebi Hanefîlik'tir. Mahkemeler ve fetvalar bu
mezhebe göre yürütülmüştür. Nitekim bazı ülkelerde Hanefi Mezhebi için Türklerin
Mezhebi sözü gelenek haline gelmiştir. Amelde Hanefî Mezhebi'ne bağlı olanlar,
itikad konusunda Ebu Mansur Mâturidi'ye uymuşlardır.
2- Maliki Mezhebi
Malikî Mezhebi'nin kurucusu Malik b. Enes'tir. Medine'de (93/711) doğmuş, yine
orada (179/765) vefat etmiştir. İmam-ı Azam ve İmam-ı Yusuf'la görüşmeleri
olmuştur. Malikî Mezhebi, Medine'ye gelip gidenler vasıtasıyla Batı'da
Endülüs'te yayılmıştır. Bu bölge halkının bedevi mizaçlı olmaları ve Hicazlılara
mütemayil bulunmaları Malikî Mezhebi'ni tercihlerinde önemli rol oynamıştır.
İmam-ı Malik hadis ilminde çok kuvvetli idi. Muvatta adındaki hadis kitabı
meşhurdur.
İmam-ı Malik, Medine'de Rebiatü'r-Rey'den ilim tahsil etmiş, mezhebini, kitap,
sünnet, icma ve kıyas üzerine kurmuştur. O'nun fıkhi görüşlerini Mısır'a intikal
ettiren Abdurrahim b. Halit'tir. En çok yayıldığı yer de Yukarı Mısır'dır.
Malikî Mezhebi'nin Endülüs'te yayılmasında halkının bedevi olması büyük rol
oynamıştır. Malikî Mezhebi, Yemen, Katar, Bahreyn ve Sudan'da yaygındır. (055)
İmam-Malik ile ilim tahsili yolunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak evini bile
satmıştır. O'na göre ilim iki kısma ayrılır:
1-Bütün insanlara anlatılan mevzularla ilgili olan bilgiler.
2-Seçkin kişilere özgü olan bilgiler.
İmam Malik, hadis-i şeriflerin yanında sadece sahabi ve tabiîlerin fıkhını
öğrenmekle yetinmemiş, aynı zamanda rey'e dayanan fıkha da yönelmiştir. Hocaları
genellikle,
1-Fıkıh ve re'y üstadları,
2-Hadis ve rivayet üstadlarıdır
İmam Malik, ancak meydana gelmiş meseleler hakkında fetva verir, muhtemel
problemler hakkında görüş bildirmekten çekinirdi. Bilmediği bir mesele için
"Bilmiyorum" demeyi prensip edinmişti. Fetva konusunda çabuk cevap vermezdi.
O'na göre işlerin en hayırlısı sünnet, en kötüsü de uydurma ve bidatlardır. O'na
göre birinci kaynak Kur'an, ikinci kaynak sünnettir. O, Kıyas'ı da kabul
etmiştir. En meşhur eseri bir hadis ve fıkıh kitabı olan Muvatta'dır. Öğrencisi
Abdullah b. Vehb, O'ndan dinlediği ders ve takrirleri toplayarak Mücalesat
adında bir kitap meydana getirmiştir.
3-Şafıî Mezhebi
Şafiî Mezhebini İmam-ı Muhammed b. İdris eş-Şafiî kurmuştur. İmam-ı Şafiî Gazze
(150/767)'de doğmuş, Mısır (204/819)'da ölmüştür. Üstün akıl sahibi, şiir ve
lügatte gayet kuvvetli büyük bir müctehid idi. Mekke'ye götürülmüş, oradaki
büyük âlimlerden okumuş ve yirmi yaşında iken fetva vermeye başlamıştır. Ayrıca
yine burada hadis tahsil etmiştir. İmam-ı Şafiî, İmam-ı Azam'ın öğrencisi olan
İmam-ı Muhammed'in meclislerinde bulunmuştur. En meşhur eserleri er-Risale ve
el-Üm'dür.
Şafiî Mezhebi ilk olarak Irak'ta yayılamamıştır. Çünkü İrak'ta Hanefî bilginleri
çoktur. Sonra Irak'tan Mısır'a gidince mezhebi orada yayılmıştır. O zamanlar
Mısır'da Şafiî çapında büyük fakih yoktur. Bu sayılan ülkeler dışında Şafiîlik
Horasan, Şam ve Yemen'in bazı bölgelerinde yayılmıştır. Fatımîler devrinde
Mısır'da sönmeye yüz tutan Şafiî Mezhebi'ni Selahaddin-i Eyyûbî yeniden ihya
etmiştir. Mısır ve Arabistan halkının çoğu Şafiî'dir. İmam Şafiî, başlangıçta
Malikî etbaından sayılırdı. Çünkü O, mezhebini İmam-ı Malik'ten almıştır.
Fakir bir hayat süren Şafiî'ye, ömrünün sonuna doğru beytü'l-mâl'dan tahsisat
bağlanmıştır. O, İmam-ı Muhammed'ten yalnız rey ve kıyas fıkhını tahsil etmekle
yetinmemiş, Iraklılarca meşhur olan rivayetleri de öğrenmiştir. Şafiî
Mezhebi'nde tahriç de büyük bir yer tutmaktadır. Kuvvetli hafızası yanında
Şafiî'nin hazır cevaplığı da bilinmektedir. O, hocası İmam Malik gibi keskin bir
görüş sahibidir.
Şafiî'nin döneminde çeşitli fikirler ve birbirine zıt mezheplerle, temellerini
Mu'tezile'nin attğı İlm-i Kelâm'da doğmuştur. İmam-ı Şafiî tesbit ettiği usul-i
fıkıh kaidelerini iki maksatla kullanmıştır:
1-Bu kaideler sağlam görüşleri tanımak için bir ölçüdür.
2-Yeni hükümler çıkarılırken bu kaideler küllî bir kanun olarak ele alınacaktır.
Genellikle kabul edildiğine göre Şafiî Mezhebi'nin yayılması; 1- Bağdat, 2-Mısır
olmak üzere iki devreye ayrılır.
4- Hanbelî
Mezhebi
Ahmed b. Hanbel, Bağdat (164/780)'da doğmuş, orada (241/855) vefat etmiş büyük
müctehidlerden biridir. (057) O'nun, hadis ve fıkıhta hocası İmam Ebu Yusuftur.
Bağdat'a geldiğinde Ahmed b. Hanbel ile görüşen İmam Şafiî O'nun hakkında,
"Bağdat'ta bundan efdal, bundan daha fakih ve âlim bir kimse görmedim" demiştir.
En meşhur eseri Müsned'tir. O, sözlerinin yazılmasını istememesine rağmen, söz
ve fetvalarından otuz ciltlik bir eser meydana getirilmiştir. Kendine has bir
ictihad tekniği vardır. O'nun metodu daha çok İmam Şafiî'ye benzemektedir.
Diğerlerine nazaran Hanbelî Mezhebi'nin mensubu o kadar çok değildir. Önceleri
Bağdat'ta Hanbeliler çoğunlukta iken Hülâgu'nun istilâsından sonra
azalmışlardır. Günümüzde Suriye, Irak ve Necid, az sayıda da olsa Katar ve
Bahreyn'de Hanbelî vardır.
Ahmed b. Hanbel küçük yaşında ilim tahsili için Şam, Hicaz ve Yemen'e gitmiş,
Bağdat'ta bulunduğu sürece İmam Şafiî'den ayrılmamıştır. Mezhebini şu temeller
üzerine kurmuştur:
1-Fetva, kitap ve sünnet'e istinat etmelidir.
2-Sahabenin fetvalarına bakmalıdır.
3-Bir konu hakkında mürsel ve zayıf hadisi bertaraf eden bir şey olmadığı zaman
mürsel ve zayıf hadis alınmalıdır.
4-Aksi bir söz veya icma bulunmayan sahabi fetvasıyla amel edilmelidir.
Ahmed b. Hanbel, hakkında nass yahut seleften eser bulunmayan bir meselede fetva
vermeği hoş görmeyerek bunu önleme konusunda çok titiz davranmıştır.
Ahmed b. Hanbel, hadisi muhaddislerden tahsil etmek için Bağdat, Basra, Kufe,
Mekke ve Medine ile yetinmeyerek Yemen'e dahi gitmiştir. Rivayet ilmi O'nu fıkha
ulaştırmıştır. Verdiği fetvaların yazılarak nakledilmesini yasaklamış,
"yazılması gereken din ilmi ancak kitap ve sünnettir" demiştir. Hayatında, daima
kıt kanaat geçinen başkasına muhtaç olmamak için daima çalışan Ahmed b. Hanbel,
şu hususlara çok özen göstermiştir:
1-Devlet memuru olmak.
2-Vali veya halifenin ihsanını kabul etmek.
Ahmed b. Hanbel'in fıkhı hakkında münakaşaya girişenler, O'na şu noktalarda
itiraz etmişlerdir:
1-Rivayeti fetvaya tercih etmiştir.
2- Fetvalarının yazılmasını yasaklamıştır.
3-İhtilâfa düşen sahabilerin görüşlerini ayrı ayrı kabul etmiştir.
4- Bilginlerden çoğu, bazı fıkhî meseleleri O'na nisbet etmede şüpheye
düşmüşlerdir.
Diğer mezhep imamları gibi Ahmed b. Hanbel de kitap ve sünnetten faydalanarak
Müslümanların dinî meselelerini çözmekle uğraşmıştır. (058)
Açıklama ve Kaynaklar
(002) Âl-i İmrân, 19.
(003) En'âm, 125.
(004) Mâide, 3.
(005) Saf, 9.
(006) Bu sayı o zamanki Arap kabilelerini göstermektedir.
(007) O zamanlar Bizans, Necran ve Habeşistan'da Hristiyanlık, Sasanilerde
Mecusilik, Yemen, Taif ve Medine'de Yahudilik dinleri hakimdi.
(008) Putlar genellikle taş, tahta ve madenden yapılırdı. İnsan şeklinde
madenden yapılan puta "sanem", taştan ve ağaçtan yapılanına da "vesen" denirdi.
(009) Sebe', 28
(010) Tasdik üç aşamada incelenir: 1. Kalb. 2. Dil, 3. Fiil.
(011) Ebu Davud, Sünhe, 14.
(010) Tasdik üç aşamada incelenir: 1. Kalb. 2. Dil, 3. Fiil.
(011) Ebu Davud, Sünhe, 14.
(012) Ayrıca bkz. Bakara, 225; Nisa, 87; Mâide, 73; Tâhâ, 8; İsrâ, 39.
(013) Bkz. Bakara, 285.
(014) Dört büyük kitap: 1- Tevrat (Hz. Musa), 2- Zebur (Hz. Davud), 3- İncil (Hz.
İsa), 4- Kur'an (Hz. Muhammed (s.a.v)'e verilmiştir. Suhuf da, 1-10 sahife (Hz.
Adem), 2-50 sahife (Hz. Şid), 3- 30 sahife (Hz. İdris), 4-10 sahife (Hz.
İbrahim)'e verilmiştir. Bu sahifeler büyük bir ihtimâlle tablet, levha ve
çeşitli malzemelerden yapılmış cisimlere kaydedilmiştir.
(016) Bakara, 4. Ayrıca bkz. Âl-i İmran, 22.
(017) Bkz. Matta, XXV, 17-29.
(018) Bkz. Matta, XXV, 46.
(019) Bakara, 216.
(020) İbranilere Mektup, l, 9, Vahiy, IV,11.
(021) Asli Suç, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın, Allah'ın yasakladığı meyveden
yemeleri sonucu cennetten çıkarılmaları ve işledikleri bu günahın bütün
insanlığa şamil olması şeklindeki Hristiyan inancı.
(022) Bu hadis-i şerifi Buhari ve Müslim İbn Ömer'den rivayet etmişlerdir.
Müslim Tercümesi, A. Davudoğlu, (1912-1983 İst. 1977,1, 152.
(023) Bkz. Yûnus, 30; Kehf, 110; Meryem, 66.
(024) Bkz. Meryem,85; Ahkâf,5.
(025) Bkz. Nahl,36.
(026) Bkz. Mü'minûn, 45-47; Şuarâ, 22; Bakara, 172; Mâide, 60; Nahl, 36.
(027) Bkz. Bakara, 286.
(028) Bkz. Bakara, 21,172; Mâide, 76; Hûd, 2,109; Hicr, 99; Tâhâ, 14; Yûsuf, 40;
Zâriyât, 36.
(029) Muhammed el-Mübarek, Nizamü'l-İslâm, Cidde, 1977, s,130.
(030) Nisa, 103.
(031) Bakara, 183. Ayrıca bkz. Bakara, 184, 185, 187, 196; Nisa, 92; Mâide, 89,
95; Tevbe, 112; Meryem, 26; Ahzâb, 35.
(032) O'na bu ismi bizzat Kur'an vermiştir. Bkz. Bakara, 185.
(033) Bkz. Şuarâ, 192; Zümer, 4.
(034) Bkz. Muhammed, 2.
(035) Bkz. Şuarâ, 192,193.
(036) Bkz.Nahl, 102.
(037) Bkz. Bakara, 185.
(038) Mekke'de 93, Medine'de 21 sure nazil olmuştur.
(039) A.Hamdi Akseki, İslâm Dini, s. 79.
(040) İ.Hakkı İzmirli, Tarih-i Kur'an, İst. 1956, s.9
. (041) Bu şehirler Mekke, Medine, Kufe, Basra, Şam, Mısır, Yemen ve
Hadramut'tur.
(042) Hicr, 9.
(043) Bkz. Nahl, 63, 64.
(044) Kur'an-ı Kerim'de açıkça Kur'an kelimesi 44 ayrı sûrede ve 70 ayette
geçmektedir.
(045) Bkz. Tâhâ, 113; Zuhruf, 3; Yûsuf, 2; Fussilet, 1-4.
(046) Bkz. Zümer, 28.
(047) Bkz. Kıyâme, 17, 18.
(048) Bkz. Hakka, 51.
(049) Bkz. Tarık, 13,14; Enfâl, 29; Neml, 1.
(050) Bkz. Tekvîr, 27,28; Kehf, 54.
(051) Hayrettin Karaman, İslâm Hukukunda Mezhepler, İst. 1971, s. 14.
(052) H. Karaman, a.g.e., s. 16.
(053) Bu mezheplere bağlı kişiler inanç hususunda Maturidi ve Eş'arî diye iki
büyük kola ayrılırlar.
(054) Muhammed Ebu Zehra, İslâmda Fıkhî Mezhepler Tarihi, (çev. Abdulkadir
Şener), Ank. 1968, II, 170.
(055) Abdurrahman el-Ceziri, Kitabu'l-Fıkh ala'l-Mezahibi'l-Erbaa, (çev. Hasan
Ege), Ank., 1971, 1,41.
(056) İmam-ı Şafiî Mısır'da şu eserleri yazmıştır: 1- el-Ümm, 2- Kitabu's-Sünen,
3- el-Emaliu'l-Kübra, 4- el-İmlau's-Sağir.
(057) Hanbel, babasının değil, dedesinin adıdır.
(058) Muhammed Ebu Zehra, a.g.e., III, 179.
EHL-İ SÜNNET
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
sünnetine ve ashâbının (r.a) yoluna bağlı olan ve onların izlediği dini yol ve
metodu benimseyenler. Kitap ve Sünnet üzerinde ittifak etmiş, ihtilâf ve
tefrikadan sakınmış, dinde münakaşaya sebep olan hususlarda aklı değil, Kitap ve
Sünneti kaynak alan, nasları esas kabul eden topluluk. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
sünnetine tâbı olanlara ehl-i sünnet; onun sahâbîlerini âdil kabul ederek
onların din hususundaki metodunu takip edenlere de ehl-i cemaat ikisine birlikte
"ehl-i sünnet ve'l-cemaat" denilmiştir.
"Ehl-i sünnet ve'l-cemaat"
tabiri ile ifade edilen müslüman topluluğun, sünnet ve cemâata tabi olmak gibi
ayırıcı iki önemli özelliği vardır. Sünnet; Hz. Peygamber (s.a.s.)'in söz, fiil
ve takrirleri ile ahlâki ve beşerî tavırlarıdır. Ancak konumuz itibariyle,
sünnetin bu anlamda sınırlarını çizmek, hangi çeşitlerinin ne derece bağlayıcı
olduğunu tesbit etmek, önemli değildir. İslâm hukukçularının, sünnetin
çeşitlerinin fıkhi bağlayıcılıkları üzerindeki görüş ayrılıkları ve bunun sonucu
olarak ortaya çıkan farklı yaklaşım metodları, hep ehl-i sünnet çerçevesinde
oluşmuş farklılıklardır. "Sünnet" daha ziyade metod, yol, izlenilmesi gerekli
olan çizgi anlamıyla, toplulukların bir ayırdedici özelliği olması açısından
karşımıza çıkmaktadır. Bu duruma göre, sünnet şöyle tarif edilmiştir: Bir inanç
ve âkide etrafında biraraya gelen topluluğun (ümmet), inanç sisteminin,
akidesinin oluşmasını temin eden yola ve metoda sünnet denilir. İnsanların bu
metodda görüş birliğine varıp, bunu uygulaması da, cemâat diye
isimlendirilmiştir.
Bu anlamda Kur'ân-ı Kerim'de de kullanılmıştır:
"Allah'ın nice sünnetleri
gelip geçmiştir. Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların âkıbetini görün" (Alu
İmrân: 3/137).
"Allah'ın sünneti kesinlikle
değişmez" (el-Fâtır: 35/43).
Bu âyet-i kerime'de ifade
edilen sünnet, Allahu Teâlâ'nın kâinatın yaratılması ve tedbiri için takdir
ettiği yol, metod anlamındadır. Allah için cebir sözkonusu olamayacağından, bu
mana İslâm tefekküründe "âdet" kelimesi ile karşılanmıştır.
Sünnet: İslâm toplumunun yani
ümmetin oluşması için Hz. Peygamber'in usûlünün esas alınması ve peygamberi
usûlü ittifakla takip eden sahabi cemaâtının yolunun izlenmesidir. İslâm
toplumunun fikrî ve amelî oluşumunu sağlayan, Allah'ın Kitabı ve Hz. Peygamberin
sünnetidir. Bunun için Allah Teâlâ, Kur'an ile birlikte Peygambere tabı olup
bağlanmanın ve ona itaat etmenin gerekli olduğunu belirtmiştir.
"Allah, önceleri açık bir
şaşkınlık içinde olan inananlara, Allah'ın âyetlerini okuyan, kötülükten
arındıran, Kitabı (Kur'an) ve hikmeti (sünnet) öğreten ve size daha bilmediğiniz
nice şeyleri de öğreten bir Peygamber gönderdi" (el-Bakara: 2/151).
Kötülükten arındırmak
(tezkiye), haram ve helâli Kur'an'dan öğrenmek ile tefsir edilmiş, hikmet ise,
ittifakla "sünnet" olarak kabul edilmiştir.
Kur'an farzı, vâcibi tayin
etme, helâli, haramı belirleme açısından Allah'ın hükmü ile, Rasûlünün hükmünü,
iki temel esas kabul etmiştir.
"Allah ve Rasûlünün yoluna
aralarında hüküm vermesi için davet olunduklarında, inananlar; "dinledik ve
itaat ettik" diye cevaplar. İşte ancak bunlardır kurtulanlar" (en-Nûr:
24/5).
Hz. Peygamber (s.a.s.),
"size emrettiklerimi yerine getirin, yasaklarımı da gücünüz yettiğince terk
edin" buyurmuştur.
Sünnete bağlılık, dinî bir
zorunluluktur. Kur'an bize yeterlidir düşüncesiyle sünneti ihmal etmek tarih
boyunca bütün bid'at fırkalarının ortak özelliği olan gizli bir hıyanet
çeşididir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu durumun ileride ortaya çıkacağını haber
vererek, dinî hiçbir kaygısı olmayan bu insanlardan bizi sakındırmıştır.
"Tok karınlı, koltuğuna
yaslanıp size "Kur'an yeterlidir; Kur'an neyi helâl kılmışsa onu helâl bilin,
neyi haram kılmışsa onu haram bilin" diyen adamların çıkması yakındır. Haberiniz
olsun, dikkatli olun: Bana Kur'an ile birlikte (hüküm bakımından) onun bir
benzeri (sünnet) de verilmiştir."
İmrân b. Husayn (r.a.), bize
Kur'an yeterlidir, sünnete gerek yoktur, diyen bir adama şöyle seslenir:
"Ahmak herif: sen Kur'an'da
öğlen namazının dört rekât olduğunu, kıraatinin gizli okunacağının hükmünü
bulabilir misin? Kur'an bize çok şeyleri müphem bırakmış, sünnet onları
açıklamıştır."
Abdullah b. Mesud (r.a.)
"Allah'ın, yaradılış şeklini değiştirenlere lânet ettiğini" haber verirken bir
kadın
"bunlar Kur'an da var mı?" diye
sorar. Abdullah b. Mesud şöyle der:
"Var tabii, sen şu âyeti
okumuyor musun":
"Rasûlullah size neyi
emrederse onu yerine getiriniz neyi yasaklarsa ondan kaçınınız'' (el-Haşr:
59/7)
Hz. Peygamber sünnetine
uyulmasını emrettiği gibi, kendi ashabına da uyulmasını emir buyurmuştur. Ashâba
uyulduğu takdirde, insanları doğru yola götüren gökteki yıldızlara
benzetilmiştir.
"İçinizde benden sonra
yaşayanlar birçok ayrılıklara şahit olacaktır. Size sünnetimi, hidâyete
erdirilmiş, doğru yolu bulmuş halifelerinin sünnetini (yolunu) tavsiye ederim.
Ona sımsıkı sarılın, âdeta dişlerinizle tutun, sonradan çıkacak şeylerden
sarılın. Çünkü her uydurma, bid'at; her bid'at sapıklıktır."
Kur'an-ı Kerim'de de sahâbîler
hakkında şöyle buyurulur:
"İlk iman eden, en ön safta
bulunan muhacirlerle ensar ve onlara iyilikle tabı olanlardan, Allah razı oldu.
Onlar da Allah'dan razı oldular. Allah onlar için ebedî kalacakları, altında
ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur." (et-Tevbe:
9/100).
Allah'ın sahabeleri, övmesi,
sonradan gelen ümmetin onlara tabı olmasını, övülmek için onlara uyun, onlar
gibi olun, manasını zımnen ifade eder. Sahabelerden sonra gelen Tabiîn
cemaâtından da iyilikle sahabelere uyanların; Allahu Tealâ'nın övgüsüne dahil
olduğunu görüyoruz. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde bunu şöyle açıklar:
"Ümmetimin en hayırlı
dönemi, benim içinde yaşadığım dönemdir. Sonra da onların peşinden gelenlerin
dönemidir"
Sahâbilerin Allah ve Rasûlü
tarafından övülmesi, sonrakilerin de onların yoluna iyilikle uymak kaydıyla bu
övgüye dahil olması hadis-i şeriflerinde uyulması tavsiye edilen "cemaât"ın,
sahâbîler ve tabiin cemaâtı olduğunu gösteriyor.
Hz. Peygamber (s.a.s.),
"size ashabımı (onlara tâbı olmayı) tavsiye ederim, sonra onların peşinden
gelenleri, sonra da onların peşinden gelenleri. Daha sonra yalan
yaygınlaşacaktır."
Başka bir hadis-i şerifte Hz.
Peygamber şöyle buyurmaktadır:
"Allah'ın rahmet eli cemaât
ile beraberdir"
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
cemaatı tavsiye etmesi ve firka-ı nâciyenin (azabdan kurtulacak kesimin) cemaât
olduğunu söylemesi, cemaât'ın kimlerden ibaret olduğunun belirlenmesini
gerektirmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)
"Ümmetim yetmiş üç fırkaya
ayrılacak, bunlardan bir topluluk hariç hepsi cehennemliktir" buyurmuştur. O
topluluğun kimler olduğu sorulunca "benim ve ashabımın yolunda olanlar"
diye cevaplamıştır. Bir rivâyette "cemaât" denilmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bir
hadis-i şerifinde şöyle buyurur:
"Ümmetim, sapıklık üzerinde
bir araya gelmez. İhtilâf gördüğünüz zaman size 'sevâdu'l a'zam (en büyük olan
ve hak üzere bulunan topluluğa katılmayı) tavsiye ederim"
Sevâdu'l-a'zam: Sırât-ı
Müstakim metodunu benimseme hususunda görüş birliği içinde bulunan topluluk
olarak tefsir edilmiştir.
Hz. Peygamber, cemaâta,
sevâdu'l a'zama tabi olunmasını emretmiştir. Cemaât; ilk dönemde, sahabîler;
sonraki dönemlerde ise sâlih amel sahibi bilginlerdir.
Abdullah b. Mübarek'e cemaat
kimlerdir? denilince "Ebû Bekr, Ömer (r.a.)dır" diye cevap vermiş, "Onlar öldü",
denilince de yine "falan ve falandır" demiştir. Onlar da öldü, denilince "İşte
şu Ebû Hamza es-Sekkerî cemaâtdır" der.
İmâm Tirmizî şöyle der:
Âlimler, cemaâtı şöyle tarif etmişlerdir: "Ehl-i fıkıh, ehl-i ilm ve ehl-i hadis
cemaâttir"
Bu anlamıyla, âlimler
cemaâtının sapıtması mümkün değildir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.)
"Allahu
Teâlâ ümmetimi sapıklık üzerine bir araya getirmez. Allah'ın rahmet eli
cemaâtledir. Kim cemaâtten ayrılırsa; cehenneme atılacaktır"
diye buyurmuştur.
Şehristânî'nin tarifine göre
"cemaât, bir sünnet ve metod üzerinde ittifak etmiş insanlar topluluğudur"
İslâm tarihinde ilk defa cemaât
kelimesinin meşhur olması, Hz. Hasan (r.a.)'ın hilafeti Hz. Muaviye (r.a.)'a
devretmesi yılında olmuştur. Müslümanların birliğini temin ettiği için bu yıla "senetü'l-cemâa"
(birlik yılı) denilmiştir. Müslümanlar Hz. Peygamber (s.a.s.) vefat ettiğinde
her bakımdan emniyete alınmış, düzenli bir sosyal yapıya sahiptiler. Ancak Hz.
Osman'ın şehid edilmesi (ö.35/656) sonucu ortaya çıkan olaylar müslümanların
zihinlerinde bir takım yeni soruların oluşmasına yol âçtı. Sahabîler öldürülmüş,
hilâfet meselesi gündeme gelmişti. Öldürülen müslümanların durumlarının ne
olduğu ve bu olaylarda kaderin tesiri meselesi gibi itikâdı meseleler konuşulur
oldu. Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasındaki hilâfet meselesi ve bunun sonucu ortaya
çıkan savaşlardan sonra, her iki tarafın sempatizanları arasındaki siyâsi
sürtüşmeler söz konusu olmaya başladı. Yahudi, Hristiyan ve Mecusilerin müslüman
olması ve İslâm kültürüyle tanışması sonucu, onların kültürlerindeki meselelere
İslâmî nassların mütekabiliyet meselesi tartışmaları başladı. Bütün bu meseleler
taraflar arasında ifrat ve tefrit nedeniyle büyük uçurumlar ortaya çıkardı.
Bunlara karşı sahâbîlerin çoğunluğu mutedil bir yol takip ederek cemaâtın
birliğini muhafaza etmeye, siyası meselelerde aşırı taraf olmamaya çalıştılar.
Bu zümrenin ilk mümessilleri olarak, Abdullah b. Ömer (r.a.) (74/693); İbrahim
en-Nehaî (96/714); Hasanü'l-Basrî (110/728) ve İmam-ı Âzam Ebû Hanife (150/767)
sayılabilir. Ortaya çıkan fırkalar hakkında görüş beyan ederek bu meseleler
hakkında ilk defa merkezi zümrenin fikirlerinin temsilciliğini yapan Hasanü'l-Basri'dir.
Onun ehl-i sünnetin fikrı ve itikâdı esaslarının tezahüründe önemli bir yeri
vardır. Devrinin siyâsi ve itikâdı meseleleri hakkında muayyen görüşler ileri
sürmüştür. Emevi idarecilerini tenkit etmiş, zâlim idareciye her konuda itaat
edilmeyeceğini savunmuş ve
"Allah'a karşı bir günah söz konusu olunca,
mahlûka itaat gerekmez"
Hadisine dayanarak Allah'a karşı gelmeyi gerektirecek bir istekte bulunduğu
takdirde, idareciye itaat mecburiyetinin olmayacağını açıkça ifade etmiştir.
Hasanu'l Basrî, iktidar mevkiinde bulunanların uyarılmasının, ve onların
cehennem azabıyle korkutulmasının, müslüman bilginlerin görevi olduğunu
belirtmiştir. Ancak kılıçla karşı çıkılmasını kabul etmemiş, şöyle demiştir:
Eğer zikrettiğiniz meseleler Allah'ın azâbını gerektiriyorsa insanlar,
kılıçlarıyla Allah'ın cezasını döndüremezler. Eğer onlar bir gâile ise, Allah'ın
hükmünü sabırla beklemelidirler.
Hasanu'l-Basrî siyası otoriteyi
elinde tutanların zâlim olabileceği hususunu kabul ederek, Peygamber (s.a.s)'in
fitne anında âlimlere uyulmasını tavsiye etmesini dikkate alıp "Sizden olan
ulû'l-Emre itaat edin" (en-Nisâ: 4/59) ayet-i kerimesinde geçen Ulû'l-Emr'i
âlimler, fâkihler diye tefsir etmiştir. Sonraki dönemlerde İslâm ümmetinin
manevi dinamiğini âlimler, İslâm hukukçuları belirlemiş, insanlar onların
çevresinde toplanmıştır.
Büyük günah (Kebâir) işleyenlerin âkibeti ve kader meselesinde bazı yeni
görüşler ileri süren, Vâsil b. Ata'yı meclisinden "kovmuş", haricilerin büyük
günah işlediler iddiasıyle bazı sahâbîleri tekfir etmesini, bir nifak alameti
saymış ve Gulât-ı Şia'yı (hulefâ-ı râşidine söven aşırı grup) reddetmiştir.
Sahâbilerin fitne çıkmadan
önceki haline uyan, fitneler çıktıktan, müslümanlar fırkalara ayrıldıktan sonra
da, sahabîlerin çoğunluğunun tutumunu benimseyen topluluk, kendilerini diğer
bid'at fırkalarından ayırmak için, zaman zaman ehl-i sünnet, ehlü'l-hakk, "ehlu's-sünne
ve'l-İstikâme, ehlu'l-hadis, ehlu'l-cemaâ, ehlu'l-hadis ve's-sünne ve ehlu's-sünne
ve'l-cemaâ isimlerini kullanmışlardır. Ehlu's-Sünne terimini ilk kullanan,
Muhammed b. Sirın (ö.110/728), "ehlu'l-hakk ve'l-cemâ'a" terimini ise, ilk defa
kullanan Ebu'l-Leys es-Semerkandi (ö.373/898)'dir. Terim hicrî II. asır
başlarından itibaren "ehlu'l-hakk ve'l-istikâme" "ehlu's-sünne ve'n-nakl", "ashabu'l-hadis"
şekillerinde kullanılmıştır. Bu topluluk hakikatte bir fırka değil, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in ve ashabının yolunu takib eden ekseriyettir. Sonraki
dönemlerde bu isimler içerisinde diğerlerindeki ortak noktaları da toplaması
açısından "ehlu's-sünne ve'l-cema'ât" ismi yaygınlaşmış ve kabul edilmiştir. Bu
kullanışa yakın bir ifadeyi Ahmed b. Hanbel (241/855) "Ehlu's-sünne ve'l-cemâ'a
ve'l-âsâr" şeklinde kullanmıştır.
"Ehlu's-sünne ve'l-cemâ'â" şeklindeki ifade tarzına da elimizde bulunan
eserlerden Ebûl-Leys es-Semerkandî (373/898)'nin "Şerhu'l-Fıkhı'l-Ekber" isimli
eserinde rastlanmaktadır. "Ehlu's-sünne", dinde bid'atlerin ve çeşitli
fikirlerin ortaya çıkmasından sonra sünnetin savunulması ve ümmetin bütünlüğünün
korunması hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Ehlu's-sünne, bid'at fırkalarına
karşı bir tepki, onların dindeki yerini belirleme onların ortaya attığı
meselelerin dini cevaplarını tesbit etme ve bid'ata karşı İslâm cemaâtının tavır
alma hareketidir.
Hz. Peygamber (s.a.s) bir
hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:
"Yahudıler yetmişbir
fırkaya, Hristiyanlar yetmişiki fırkaya ayrılmıştır. Benim ümmetim ise yetmişüç
fırkaya ayrılacaktır. Bütün hepsi cehennemliktir. Ancak bir fırka kurtulur. O da
cemaâttır"
Hâkim bu hadis için Sahihaynın
şartlarına uygun bir hadistir der. Bu hadisi Hz. Peygamber (s.a.s)'den on sahabı
rivâyet etmiştir. Hz. Ebû Bekr, Hz Ömer (r.anhum), müslümanların böyle gruplara
ayrılacağını haber vermiştir.
Bu hadiste bildirildiği gibi müslümanlar fırkalara ayrılmıştır. Hz. Peygamber
(s.a.s) din hususunda sonradan ortaya çıkan şeylerden ümmetini sakındırmış,
bunların bid'at olduğunu her bid'atın da insanı cehenneme sürükleyeceğini haber
vermiştir.
Bidat, din hususunda ashâb-ı kirâm ile tabiilerin yapmadığı ve şer'î delîlin
gerektirmediği, sonradan ortaya çıkarılmış şeylerdir. Ehl-i sünnet akîdelerine
aykırı itikatta bulunan ve fakat ehl-i kıble olan kimseye de "bid'atçı" denir.
Bunlar, Cebriye, Kaderiye, Rafıziler, Haricîler, Muattıla (Mu'tezile) ve
Müşebbihedir. Bunların her biri oniki gruba ayrılmıştır. Toplam yetmişiki
fırkadır.
Bid'at; Peygamber (s.a.s)'den nakli meşhur olan şeyin aksini itikad etmektir.
Fakat bu, inad sebebiyle değil, bir nevî şüphe ile olduğu ve bir delile
dayandığı zaman bid'at kabul edilir. Bizim kıblemize dönenlerden hiç biri,
bid'at sebebiyle tekfir edilemez... Şayet yaptıkları bu inkâr, bir tevil ve
şüphe neticesi ise tekfir edilmezler. Fakat bid'atçı, asla şüphe götürmeyen katî
delillere karşı inad ederek bid'ata inanırsa dinden çıkar. Mesela: Haşrı (ba's)
veya kâinatın sonradan yaratıldığını kâbul etmemek gibi. Şüphe ile tevile
kalkışanın şüphesi fâsid bile olsa, onun küfürle suçlanmasına engeldir. Meselâ:
Allah Tealâ'yı görmenin mümkün olmadığını söyleyenlerin "O azamet ve Celâl'inden
dolayı görülmez" demeleri gibi. Bizim kıblemize dönenlerin hiçbiri, bir şüpheye
dayanan bir bid'âttan dolayı tekfir edilemezler. Ancak zarûriyât-ı diniyeden
kabul edilen dini kati hükümlerden birinin inkâr edilmesi, hilâfsız küfürdür.
Meselâ: Bu âlemin sonradan meydana getirildiğine ve cesedlerin haşr edileceğine
(ba's-ı cismânı) inanmayan kimse de dinden çıkar.
Hz. Ebû Bekr ve Ömer (r.anhum)'in
hilâfetlerini inkâr eden ve onlara söven kimse, bu yaptığını bir şüpheye binâen
yapsa dinden çıkmaz. Hz. Ali (r.a)'ın Allah olduğunu ve Cibril'in hata ettiğini
iddia edenler, dini çizginin dışına çıkar. Çünkü bu bir şüphe ve içtihaddan
dolayı değil, sırf hevâ ve heveslerinden dolayı bir inkâr niteliğindedir.
Bid'atlardan sayılan Allah'ın sıfatlarının zâtı üzerinde zâid manalar olduğunu
kabul etmeyen, kabir azabını, şefaati, büyük günah işleyenin cehennemden
çıkacağını ve Allah'ı görmeyi inkâr eden Mu'tezile tâifesi gibi câhil
bid'atçılar tekfir edilemese de sapıklıkta sayılırlar. Çünkü Kur'an ve sahih
sünnetin bu konudaki delilleri açıktır. Çünkü ehl-i kıble tekfir edilmemiştir.
Diğer yandan onların şâhidliklerinin kabul edileceğine dair icmâ vâki olmuştur.
Halbuki bir kâfirin müslüman aleyhine şahidliği geçerli değildir. Günahı mübah
saymanın küfür olması meselesi ise, şöyle açıklanmıştır: Şayet inaddan dolayı ve
delilsiz ise küfürdür. Şer'i delilden dolayı inkâr ise, ma'zur değildir.
Kullarının kalblerini en iyi Allah bilir.
İtikâdı konulardaki inancımız kesin delil ve naslarla tesbit edildiği için,
itikad şüphe ve tereddüd mahalli değildir. Fıkhi bir mezhebe taraftar olanlar
bilmeli ki, bir konuda müctehid hatalı veya isabetli, bir diğer konuda bir başka
müctehid hatalı veya isabetli olabilir. Fakat itikadi meselelerde bu hüküm
geçerli değildir. Bid'atçi da haklı olabilir, biz de haklı olabiliriz denilemez.
İbn Abidin bu konuyu şöyle açıklar: İtikadımızdan murad, hiçbir kimseyi taklid
etmeksizin her mükellefe inanılması vacip olan meselelerdir. Bizim itikadımız,
ehlü's-sünne ve'l-cemaât mezhebidir. Ehlü's-sünnet; Selefiler, Eş'arîlerle
Mâtûridîlerdir. Bu iki fırka itikadda genellikle bir gibidirler. Sayılı
meselelerde, aralarında küçük farklar vardır. Bazıları, aralarındaki ihtilâfın
genellikle lâfzı olduğunu söylemişlerdir. Hasımlarımızdan maksat, itikatları
küfre varan bid'atçılarla, küfre varmayanlardır. Küfre varan bid'adlara örnek:
Âlemin kadim olduğunun iddia edilmesi, Peygamberin bi'setinin inkârı gibi. Küfre
varmayan bid'atlara örnek: Kur'an'ın mahlûk olduğunu ve Allah'u Teâlâ'nın
kulları için kötülüğü irade etmediğinin iddia edilmesi gibi.
Rafızilere ve bid'at ehline benzememeye çalışmak ve onlara muhalefet etmek
gerekir. Bid'at ehline benzemek câiz değildir. Ancak onlara teşebbüh kasdıyla
yapılan benzemek ve onların kötü hallerini taklid etmek uygun değildir.
Bid'atçılar hakkındaki bu genel
hükümlerin açıklanmasından sonra; ilk bid'at fırkalarının ortaya çıkışını ele
alabiliriz: İlk çıkışları Hz. Ali (r.a.)'ın hilâfeti dönemindedir.
Şehristâni (549/1154) İslâmi
fırkaları; Kaderiyye, Sıfatiyye, Hâriciyye ve Şiâ olarak dört ana gruba ayırmış,
yetmişüç fırkanın bunlardan yayıldığını belirtmiştir.
İbn Hazm ise, (ö.457/1065),
İslâmi mezhepleri: Ehl-i sünnet ve cemaat, Mu'tezile, Mürcie, Şîâ ve Hariciler
olarak beş grupta toplamış, bunlardan ehl-i sünnet'i hak ehli", onun
dışındakileri ise, bâtıl ehli" olarak belirttikten sonra, ehl-i sünnet'i, sahabe
ve tabiînin seçkinleri, ehl-i hadis ile onlara uyanlar olarak tarif etmiştir.
Hz. Ali (r.a.)'ın hilâfeti
döneminde ortaya çıkan bid'at fırkalarının ilki olan Hâriciler başlangıçta bir
siyâsi fırka olarak ortaya çıkmıştır. Şîâ ise, bir Yahûdi olan, Yemenli İbn
Sebe'nin tahriki ile, Hz. Ali taraftarlığı iddiasıyla ortaya çıkmıştır.
Şîa'nın ilk ortaya çıkışında
şüphesiz ki, Abdullah İbn Sebe'nin etkisi inkâr edilemez. İbn Sebe' Yemenli bir
yahudidir. İslâm'ı içten tahrip etmek için Yemen yahudilerinin planı gereği
müslüman gözükerek, yahudi ve mecûsî kültüründen aktardığı sapık görüşleri
İslâm'a sokmaya çalışmıştır. Velâyet, vesâyet, ric'at, ilâhı hak kavramlarını
ilk defa İslâm'a sokan bu şahıstır. Şîâ âlimleri de, İbn Sebe'nin yaptığı bu
tahribatı kabul ederler. Önde gelen Şiâ ulemâsından en-Nevbahtî bunlar
arasındadır.
Bütün bu gelişmeler konusunda
hicrî ikinci yüzyıldan itibaren İslâm ülkelerinde yaygın hale gelen siyâsi,
dinî, itikâdı ve fıkhı görüşler arasında Hz. Peygamberin ve ashabının yolunu
savunmak için ortaya çıkan imamlar, ehl-i sünnet akîdesini sistemleştirmişler,
ehl-i bid'ate karşı mücadele etmişlerdir. Hasanü'l-Basrî (110/128). Bu hareketi
sistemleştirenlerin ilki sayılmaktadır. Ehl-i sünnet akîdesinin esaslarını
ortaya koyması yönüyle İmam-ı Azam Ebû Hanife'yi de bu ekolün öncülerinden
saymak gerekir. Ehl-i sünnet ve'l-cemaât'in selefilerden farklı metotlarıyla
tanınan Ebû Mansur-el-Mâturîdî (ö.333) ve Ebu'l-Hasan el-Eş'arî (ö.324),
sünnetin izleyicisi düşüncenin olgunlaşmasında özel role sahiptirler.
İslâmî fırkaların ortaya
çıkmasında siyâsi ve sosyal şartların da rolü olmuştur. Tarihin belli
dönemlerinde, Sünnilik, Şîa ve Mu'tezile biribirlerine üstünlük sağlamışlar,
zaman zaman sırayla devletin resmi mezhebi olmuşlardır. Bu rekabet, mezhep
taassuplarına, düşmanlık ve çatışmalara sebep olmuştur.
Ehl-i sünnet âlimleri arasında,
zamanla bazı görüş ayrılıkları olmuştur. Ancak hepsinin de dayandığı temel;
Kitap, Sünnet ve bu iki kaynağa uygun olan sarih ve sahih akıldır. Aralarındaki
bazı farklı görüşler esasa taalluk etmeyen ve teferruat sayılan konularda
görülmüştür. Bu ihtilâfların çoğu, lâfzîdir.
Ehl-i sünnet, önceleri; ehl-i
sünnet-i hassa olarak bilinirdi. Daha sonraları Ehl-i Sünnet-i âmme adıyla
şöhret buldu. Gerçek şu ki; Kur'an ve sünnette yer verilmeyen, ashâb ve tâbiînin
de üzerinde görüş beyan etmedikleri meselelere dalmayıp, dinî nasları
yorumlamadan onları olduğu gibi alanlara, Ehl-i sünnet-i hassa, ehl-i tevhid
veya Selefiyye denildi. Hakkında nass, Sahabe ve tâbiînin görüşü bulunmayan bazı
itikâdı meseleleri de yeni bir metodla inceleyerek, gerektikçe akli yorum ve
te'vile gidenlere ise ehl-i sünneti âmme adı verildi. Eş'âriyye ve Mâtûridîyye
gibi.
Ehl-i Sünnet âlimleri; Başta
İmam Eş'ârî, İmam Mâturîdî olmak üzere, İmam Gazâlı, Fahriddün er-Râzı, Sadeddin
Taftazanî, Seyyid Ali el-Cürcânî ve İbn Teymiye, ehl-i sünnet akîdesini aklı ve
naklî delillerle güçlendirmişler, başta Mu'tezile ve diğer bid'at ehl-i mezhep
ve fırkalarla mücadele etmişler, onların Kitap ve sünnete aykırı, görüşlerini
reddetmişler, Aristo ve O'nun gibi düşünen Yunan ve Müslüman filozofların sapık,
mesnedsiz ve batıl fikirlerini çürütmüşlerdir.
Kısaca ehl-i sünnet: Selefiyye
ve Mâtûridîyye ve Eş'âriyye olarak metod bakımından üçe ayrılmaktadır. Yukarıda
da işaret edildiği gibi selefiyye, yorum ve teşbihe kaçmadan nasları olduğu gibi
kabul edenlerin mezhebidir. Meselâ İmam Malik: "Şüphesiz ki Rabbiniz Allah,
gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra da Arş üzerinde istivâ etti" (el-A'râf:
7/54) âyetinin tefsirinde: "İstivâ malumdur, keyfiyyeti ise meçhuldür. Bu konuda
soru sormak bid'attır" demiş, teşbih ve te'vile gitmemiştir.
İmam Mâturîdî ve Eş'arî'nin temsil ettiği ehl-i sünnet-i âmme ise, Cenab-ı Hakkı
mahlukata benzetmekten tenzih gayesiyle müteşâbih nassları te'vil etmişlerdir.
Arş üzerinde istiva etti sözünü "Arşda hükümran oldu" Allah'ın eli sözünü
Allah'ın kudreti ve rahmeti olarak te'vil etmeleri gibi.
Maturidîler ile Eş'ariler
arasında da bazı lâfzi ihtilâflar vardır. Bu ihtilâfları onüçten elliye kadar
çıkaranlar olmuştur.
Öte yandan mezhepler, siyâsi
fıkhı ve itikâdı olarak birçok meselede biribirleriyle bağlantılıdırlar. Aynı
mezhep içinde birçok farklı eğilimler bulunabilmektedir. Meselâ; Fıkhi, ameli
konularda Sünnîlerin önemli bir kısmı, Hanefi'dir. Hanefilerin büyük çoğunluğu
itikâdı konularda Mâtûridî'dirler. Ehl-i Sünnetten Şafîi ve Maliki olanların
çoğu itikatta Eş'âri, Hanbeliler ise genelde Selefîdirler.
Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfii, Ahmed
b. Hanbel, Mâtûridî, Eş'âri, Ebû Bekr el-Bakıllânı, Abdulkâdir el-Bağdâdi,
İmamu'l-Harameyn el-Cüveyni, İmam Gazzâli, Fahreddin er-Râzî ve Nasıruddin el-Beyzâvi
gibi âlimler, ehl-i sünnetin önde gelen simâlarıdır.
İbni Teymiyye ile İbnü'l-Kayyim
el-Cevziyye gibi selef mesleğini tercih eden bazı âlimler son asırlarda,
Selefiyye diye bilinen Ehl-i Sünnet-i Hassâ mezhebini ihya ve neşre
çalışmışlardır. İslâm âleminin büyük çoğunluğu itikadda Eş'âri veya Mâtûridî
diye şöhret bulan ehl-i sünnet-i Âmme mezhebi üzeredirler.
Abdulkâdir el-Bağdâdi'ye göre,
ehli sünnet sekiz zümreden meydana gelmektedir:
1- Ehl-i bid'atın
hatalarına düşmeyen kelâm âlimleri,
2- Sevri, Evzâî, Dâvûd
ez-Zahiri dahil büyük müctehid fakihler ve mensupları,
3- Muhaddisler,
4- Ehl-i bid'ate
meyletmeyen sarf, nahv, lugat ve edebiyat âlimleri,
5- Ehl-i sünnet görüşüne
sadık kalan kıraat imamları ve müfessirler,
6- Müteşerrî Sufiyye,
yani şeriate bağlı tasavvuf ehli,
7- Ehl-i sünnet yolundan
ayrılmayan müslüman mücahidler,
8- Ehl-i sünnet
akîdesinin yayıldığı memleket ahalisi.
İslâm dünyasının büyük bir
çoğunluğunu oluşturan Sünnîlik sadece bir isim, sıfat veya mezhep değil,
bütünüyle bir yaşam tarzıdır ki, tamamen Kitap ve Sünnete uygun olarak İslâm'ın
hayata tatbikidir.
İtikadda orta yol, ehl-i
sünnetin yoludur. Ümmet-i Muhammed (s.a.s.)'in ana özelliği, itidaldir. Cenab-ı
Hak, bunu şu şekilde belirtiyor:
"İşte böylece biz, sizi orta
(dengeli) bir ümmet yaptık" (el-Bakara: 2/143).
Câbir b. Abdullah'tan gelen
sahih bir rivâyete göre, Hz. Peygamber, toprağa düz bir çizgi çizdi ve bu
çizginin üstüne elini koyup, şöyle buyurdu:
"İşte bu, Allah'ın yoludur."
Daha sonra o çizginin sağına ve soluna da çizgiler çizdi. "Bunlar da değişik
tefrika yollarıdır. Herbirinin başında ona çağıran bir şeytan vardır" dedi.
Bilahare şu âyeti okudu:
"Bu benim dosdoğru yolumdur.
Öyleyse ona uyun. Sizi o'nun yolundan ayıracak başka yollara uymayın" (en-En'âm:
6/153)
Hz. Peygamber (s.a.s.) burada
dinde sağa sola sapmalara işaret etmiş, doğru yolun ortadaki ehl-i sünnet yolu
olduğunu belirtmiştir.
İmam Tahâvî, ehl-i
sünnet yolunu şöyle özetlemektedir: Bu din, ifratla tefritin ortası, teşbihle
ta'tilin ortası, cebr ile kaderciliğin ortası, ümitsizlikle aşırı güvenin
ortası, korku ile ümidin ortası bir yoldur. İşte dinimiz, zâhiren ve bâtınen
budur. Tefrika görüşlerden, merdûd mezheplerden, müşebbihe, mûtezile, cehmiyye,
cebriyye, kaderiyye v.s. gibi ehl-i sünnet ve'l cemaat'e muhalefet eden,
dalâlete sapan mezheplerin görüşleri ehl-i sünnet âlimlerince incelenmiş ve
delillere dayanan ikna edici cevaplar verilmiştir.
İbn Hazm, el-Fısal: 2/113.
el-Bağdâdı, el-Fark beynel-Fırak, s.313-318; Bekir Topaloğlu, a.g.e.,
s.109-110.
Tahâvi, Şerhû akiteti't- Tahaviyye, 586-588; Şamil İslam Ansiklopedisi:
2/67-72.
Şiilik
Hz. Peygamber'in
vefatından sonra İmametin Hz. Ali ve evlatlarına ait bir hak olup nass ve
tayinle gerçekleşeceğini iddia eden birbirlerinden farklı mezheplerin müşterek
adı.
Şîa kelimesi Arapcada şe-ye-a
kökünden fırka, bölük, taraftar, yardımcı, bir kimseye uyan ve yardımcı olan
manalarına gelen bir kelimedir. Kur'ân-ı Kerîm'de değişik yerlerde geçen bu
kelime (bk. el-En'am, 6/65, 159; el-Hicr, 15/10; Meryem, 19/69; el-Kasas, 28/4,
15; er-Rûm, 30/32; Sebe, 34/54; el-Kamer,54/-51; es-Saffât, 37/83) Arapçada daha
çok taraftar anlamında kullanılmıştır. Genel olarak halife Osman b. Affan'ın
öldürülmesinden sonra meydana gelen olaylarda Ali b. Ebi Talib tarafını tutan,
onunla birlikte düşmanlarına karşı savaşan ve mücadele edenlere Ali b. Ebi
Talib'in taraftarları (Şatu Ali b. Ebi Talib) denildiği görülmektedir (eş-Şehristan,
el-Milel ve'nNihal, I, 146). Şîa kelimesinin bu manada kullanılışı genel olarak
Hz. Hüseyin'in 10 Muharrem 61/10 Ekim 681 tarihinde Kerbelâ'da şehid edilişinden
sonraya kadar devam etmiştir. Kerbelâ hadisesinden bir süre sonra Şîa kelimesi
bir terim olarak Emevilere karşı Hz. Hüseyin'in intikamını almak, Hz. Ali ve
soyunun haklarını aramak, onun nesline yardım etmek için bir araya gelenleri ve
onlara taraftar olanları ifâde etmeye başlamıştır.
Şîa'nın ne zaman doğduğu
konusu oldukça ihtilaflıdır. Şii kaynaklar, Hz. Peygamber zamanında, Ali b. Ebî
Talib'i diğer sahabelerden üstün gören ve onu halifeliğe en layık sahabi olarak
kabul eden Ebu Zer el-Gıfarî, Selmân el-Farisî, Mikdad b. el-Esved gibi ashabın
ilk şiîler olduğunu, bu bakımdan Şîa'nın Hz. Peygamber devrinde doğduğunu
belirtmektedir (bk. En-Nevbaht, Firaku'ş-şîa, Necef 1368, 39-40). Fakat Hz.
Ali'yi üstün ve faziletli gören bu grup ile daha sonra mezhep olarak teşekkül
etmiş olan Şîa'nın Hz. Peygamberin vefatını takiben, Hz. Ali'nin meşru halife
olduğu iddiasıyla doğan tamamen bir siyasi hareket olarak çıktığı iddiası (bk.
Bernard Lewis, the Origins of İsmailism, Cambridge 1940, 23 ve Ahmed Emin,
Fecrul-İslâm, Kahire 1964, 266 vd.) yanında Hz. Osman'ın öldürülmesinden sonra
(bk. J. Wellhausen, el-Havâric ve'ş-Şa, Kahire 1968, 146) veya Hz. Ali'nin
halifeliği esnasında özellikle Camel ve Sıffın savaşlarını takiben (bk. İbnü'n-Nedim,
el-Fihrist, Beyrut 1954, 175) yahut Hz. Ali'nin öldürülmesi ve cemaatin Muaviye
b. Ebi Süfyan'a beyat etmesi ile doğduğu (bk. Taha Hüseyin, el-Fitnetu'l-Kübra,
II, Kahire 1966, 175) ileri sürülür. Bütün bu olaylar Şîa'nın ortaya çıkış
zamanını kesin olarak belirtmeseler de olayların hepsinin Şîa'nın gelişmesinde
müessir olduğu görülmektedir.
Şîa diger fırkalar gibi,
İslâm'da ana bünye diyebileceğimiz cemaatten ayrılarak, yine İslâm içinde ortaya
çıkan bir zümreleşme hareketidir. Hz. Ali'nin, Hz. Peygamber tarafından takdir
edilen, yiğitlik, kahramanlık, ilim ve takva gibi şahsî meziyetleri bize kadar
intikal eden özellikleridir. Onun bu özelliklerinden dolayı bazı sahabîler
tarafından beğenilip takdir edilmesi ve üstün görülmesi manevi bir bağlılık ve
samimi bir dostluk ifade etmektedir.
Hz. Peygamber'in
ashabından bazılarını takdir eden ifâdeler kullanması ve onlara iltifatı
düşünüldüğünde sadece Hz. Ali'nin özelliklerini takdir etmediği de görülür.
Bütün bunlar dikkate alındığı takdirde Hz. Ali devri de dahil Hulefâyı Raşidin
devrinde, dostluk ve sevgi izharı ötesinde bir mezhebî gruplaşma olmadığı
anlaşılır. Bu açıdan Şîa'nın Hz. Peygamber devrinde teşekkülü mümkün
görülmemektedir.
Şîa en erken, Hz.
Hüseyin'in şehâdetinden sonra siyasî bir eğilim olarak kamuoyu oluşturmaya
başlamıştır. Özellikle 65/684 yıllarında ortaya çıkan ve Hz. Hüseyin'in
intikamını almak üzere toplanan, onu davet ettikleri halde yardımsız
bıraktıkları için ızdırap duyan ve tevbe eden Kûfelilerin oluşturduğu Tevvâbin
hareketi, Şîa'nın bir terim haline gelişinin ve İslâm içinde bir kitleleşme
hareketinin başlamasının ilk belirtilerinden biri olarak kabul edilebilir.
Tevvâbin hareketinin Emeviler karşısında başarı kazanamaması sonucunda,
kurtulanlarla birlikte, Ehl-i Beyt'in intikamını almak için ortaya çıkan Hz.
Ali'nin Havle binti'l-Hanefiyye'den doğan oğlu Muhammed b. el-Hanefiyye'nin
imametini savunan, İslâm tarihinde Mehdilik, gaib imam, ric'at ve bedâ gibi
görüşlerle esaslı yankılar uyandıran Muhtar b. Ebi Ubeyd es-Sakaf (67/687) gibi
kimseler de Hz. Ali'nin neslinin adını kullanarak toplumun içinde itibar
kazanmaya çalışmışlardır. Keysaniyye veya Muhtariyye ismi ile ortaya çıkan ve
Muhammed b. el-Hanefiye'nin imametinini savunan bu fırka günümüze ulaşmamıştır.
Şia'nın bütün fırkalarında
ilk ve ihtilafsız İmam Hz. Ali'dir. Onun ölümünden sonra imamet görevi oğulları
Hasan ve Hüseyin'e intikal etti. Hüseyin b. Ali'nin ölümünden sonra imamet oğlu
Ali b. Hüseyin Zeynü'lAbidin'e geçti. Emevilere karşı Muhammed b. el-Hanefiyye'nin
imametini savunanlar da, onun ölümünden sonra Ali b. Hüseyin'e bağlandılar.
Böylece imamet hemen
tamimiyle Hz. Ali'nin, Hz. Hüseyin'den gelen evlâtlarına intikal etmiş oldu.
Kerbelâ'da katliamdan
kurtulan Ali b. Hüseyin, Medine'ye intikal ettikten sonra siyasetten tamamen
uzaklaşarak ölümüne kadar (95/713) ilimle meşgul oldu ve çevresindeki insanları
yetiştirmeye gayret etti. Daha sonra imâmeti devam ettiren büyük oğlu Muhammed
el-Bâkır ölümüne kadar (114/733) babasının prensiplerini izleyerek ilmî
konularla meşgul oldu ve çevresindeki mensuplarını korumak için siyasetten uzak
kalmaya çaba sarfetti. Altıncı İmam Ca'fer es-Sâdık gerçekten alim ve faziletli
bir kişidir (bk. Mustafa Öz, "Ca'fer es-Sadık", TDV İslâm Ansiklopedisi, VII, I,
3). Devrinde birçok kimse kendisinden istifâde etmiştir. Bu imamın devrinde,
İslâm tarihinde, Hz. Hüseyin'in şehadetinden sonra Emevilere karşı, Ehl-i Beyt
adına ilk defa ayaklanan Zeyd b. Zeynü'l-Abidin'dir. Ali b. Hüseyin Zeynü'l-Abidin'in
küçük oğlu, Muhammed el-Bâkır'ın kardeşi ve Ca'fer es-Sadık'ın amcası ve akranı
olan Zeyd, Emevi halifelerinden Hişam b. Abdulmelik'e karşı Kûfe'de isyan etti.
Kendisine bey'at eden onbeşbin kişi ile Hişam'ın Kûfe-Basra (Irakeyn) valisi
Yusuf b. Ömer es-Sakafi ile giriştiği savaşta (122/740) başarısızlığa uğradı ve
öldürüldü. Zeyd'den sonra fikirlerini sürdüren oğlu Yahya (ö. 125/743) ile
Zeydîyye fırkası ortaya çıkmıştır.
Zeyd b. Zeynelâbidin'in
ölümünden sonra Carudiyye, Süleymaniyye, Batriyye gibi çeşitli fırkalara ayrılan
Zeydîyye mensupları uzun süre dağınık halde kalmışlardır. Abbasi halifelerinin
siyasî otoritelerinin zayıflamasından faydalanarak Yemen ve Taberistan'da
ayaklanarak muhtelif devletler kurmuşlardır. Hazar denizinin güneyinde
Taberistan'da kurulan zeydî devleti 305 (917) yılına kadar varlığını
sürdürmüştür. Yemen Zeydîliği ise günümüze kadar varlığını muhafaza
edebilmiştir. VI/XII. yüzyıldan itibâren sınırlarını Tihâme'ye kadar genişleten
Zeydler daha sonra Osmanlı hakimiyetine girmişlerdir. Günümüzde Yemen'in resmî
mezhebi Zeydîyedir. İmâmet konusunda daha mutedil bir yol izleyen bu fırka
mensupları büyük günah işleyenler hakkında daha çok Haricilik ve Mutezile'nin
tesiri altında bulundukları için bu tip kimselerin tam anlamıyla tevbe etmedikçe
Cehennemde ebedi kalacakları görüşündedirler. Fıkıh konusunda genel olarak, Ehl-i
Sünnet mezheplerinden Hanefiliğe yakın bir yol izlerler. İsnaaşeriyye'den *
farklı olarak mut'a nikahını meşru olarak kabul etmezler (Konu ile ilgili geniş
bilgi için bk. Zeydîyye Mad).
Ca'fer es-Sadık'ın imamet
devresinde önceleri oğlu İsmail'in kendisine halef olacağını kesin olarak
belirtmişken daha sonra bazı sebeplerle onu halifelikten çekti. İsmail babasının
sağlığında vefat etti. 148 (765) yılında, Ca'fer es-Sadık'ın ölümü üzerine,
İsmail'in taraftarları onun adına oğlu Muhammed b. İsmail'e bey'at ettiler.
Böylece Şîa bünyesinde İsmailiyye adı ile anılan yeni bir fırka ortaya çıkmış
oldu.
Aşırı bir Şiî mezhebi olan
İsmailiyye kuruluşundan itibaren bir buçuk asır süre ile gizli imamlar ve dâiler
tarafından idâre edildi. Basra, Kûfe, İran, Yemen, Bahreyn ve Kuzey Afrika'ya
gönderilen dâiler, mezhebi yaymak için büyük çaba gösterdiler. Ali b. el-Fadl ve
İbn Havşeb, Yemen'de Ebu Said el-Cennâbî ve oğlu Ebu Tahir el-Cennâbî
Bahreyn'de, Ebu Abdulah eş-Şiî ise Kuzey Afrika'da devlet kurmaya muvaffak
oldular. III/IX. asrın sonuna doğru Suriye'nin Selemiyye şehrinden Kuzey
Afrika'ya intikal ederek burada mehdiligini ilan eden İsmaili imamı Ubeydullah
297 (909) yılında Fatimîler Devletini kurmayı başardı. Kısa zamanda Mısır'ı ele
geçiren Fatımler, burada kurdukları müesseselerle yaklaşık üç asır süreyle
mezheplerini yaymaya çalıştılar. Fatımî halifelerinden el-Mustansır'ın 487
(1094) yılında ölümü ile birlikte İsmailiyye, Nizâriyye ve Müsta'liyye diye iki
büyük kola ayrıldı. Doğu ve Batı İsmailiyyesi diyebileceğimiz bu iki koldan
birincisi İran'da Hasan Sabbah'ın şahsında büyük bir himayeci bulmuş, özellikle
Kazvin yakınında başta Alamut kalesi olmak üzere diğer kalelerde yerleşen Nizarî
fedaileri İslâm hükümdar ve devletleri için daima bir korku unsuru olmuşlardır.
İsmailiyye'nin bu kolu 1254 yılında Hülagu tarafından, Suriye Nizârleri ise 1273
yılında Sultan Baybars tarafından ortadan kaldırılmıştır. İsmailiyye'nin
Musta'liyye kolu ise kısa bir müddet Mısır'da hâkimiyetini sürdürmüş, daha sonra
birbirinden farklı kollara ayrılarak Yemen'e intikal etmiştir. Buradan
Hindistan'a geçen Müsta'liler, günümüzde Davudler ve Süleymanîler olmak üzere
iki kısma bölünmüşlerdir. Müsta'lî İsmailleri Hindistan'da Bohra adıyla
anılmaktadırlar.
Hülagu'dan sonra daha çok
İran Azerbaycan'ında kalan Nizarî İsmailîler, tasavvufi bir görünüm altında
varlıklarını sürdürmüşlerdir. 1718 yılında öldürülen 45. Nizarî imamı Halilullah
Şah'tan sonra İran Kaçar sarayında Ağa Han ünvanı ile damat olan 46. İsmailî
imamı Hasan Ali Şah'tan itibaren Nizârî imamları Ağa Han ünvanı ile
anılmışlardır. Ali Şah ve Sultan Muhammed Şah'dan sonra günümüzdeki Nizârî
İsmailîyyenin 49. imamı olan Kerim Ağa Han bu görüşü sürdürmektedir.
Tarih boyunca Batıniyye,
Sebiyye, Talimiyye, Melâhide vb. isimlerle anılan İsmâilîyye'nin Behvalar hariç
günümüzde ilmî çalışmaları, bir tefsir ve fıkıh sistemleri mevcut değildir. Daha
çok ticâretle uğraşan İsmailiyye mensuplarına göre dinin en önemli özelliği
imâmettir. İbadetler konusunda diğer Şîa fırkalarından oldukça farklı özellik
gösterirler (Geniş bilgi için bk. İsmilyye mad.).
Ca'fer es-Sadık'tan sonra
taraftarlarının ekseriyeti oğlu Musa el-Kâzım'a tabi oldular. Harun er-Reşid
zamanında isyan edebileceği endişesiyle Medine'den Bağdad'a celbedilen Musa
el-Kâzım uzun süre hapis hayatı yaşamıştır. Kendisinin 183 (799) yılında ölümü
üzerine imam olan Ali er-Rıza, Abbasi halifelerinden el-Me'mun tarafından Irak'a
getirilerek veliahd tayin edilmiş daha sonra 203 (818) yılında zehirlenmek
suretiyle öldürülmüştür. Bundan sonraki imamlar sırasıyla Muhammed et-Takî (ö.
220/835), Ali en-Nakî (ö. 254/868), Hasan el-Askerî (ö. 260/873) ve Muhammed
el-Mehdi'dir. el-Mehdiyyü'l-Muntazar, Hüccet, Sahibuzzaman lakaplarıyla anılan
Sâmarra'da bir mahzende kaybolduğuna, yeniden dünyaya gelip dünyayı ıslâh
edeceğine inanılan bu imamla, imamların sayısı onikiye ulaştığı için Şîa'nın bu
fırkası İsnaaşeriyye (onikiciler) diye anılır. Ayrıca imameti dinin en önemli
rüknü saymaları hasebiyle İmamiyye, İmam Ca'fer es-Sadık'ın fıkhını uygulamaları
sebebiyle de Caferiyye diye bilinirler.
İmamiyye bir fırka olarak
260 (873) yılından sonra teessüs etmiştir. Bu bakımdan Zeydiyye ve İsmiliyye'den
daha geç oluşmuş bir fırkadır. 12. imamın 260 (873) - 328 (940) yılına kadar
süren gaybet devresinde Ebu Amr Osman b. Said, Ebu Cafer Muhammed, Hüseyin b.
Ruh ve Ali b. Muhammed gibi sefirler aracılığıyla imamla irtibat kurulduğu için
bu devreye küçük gaybet devresi denilir. 238 (940) yılında son sefirin ölümü ile
birlikte imamla irtibat kesildiği için günümüze kadar olan devre büyük gaybet
devresi olarak adlandırılmaktadır.
İmamiyye Şîası gaybet-i
kübra yani büyük gaybetin başlamasından itibaren İran'ın resmi mezhebi olduğu 10
(16) asra kadar İslâm dünyasında güçlü bir varlık göstermemiştir. Ancak
Safevilerin kurulmasıyla İmamiyye 907 (1501) 1149 (1736-37) yılları arasında
kendisini himaye eden bir devlete sahip olmuştur. Şah İsmail devrinden itibaren
İran'da camilerde ilk üç halifeye lânet edilmesi kararlaştırılmış, ezana
ilaveler yapılmıştır. Safevilerin Şiîlik üzerine kurulu siyaseti ile Sünnilik
üzerine kurulu Osmanlı siyaseti arasındaki farklılık sebebiyle Osmanlılarla İran
ordusu arasında 1514 yılında cereyan eden Çaldıran savaşında İran ordusunun
mağlup olması sonucunda Osmanlı-İran münasebetleri normal mecrasında
yürümemiştir. 12/18. yüzyıldan 14/20. yüzyıla kadar sağlanan bir devlet desteği
olmadan kendi seyri içinde gelişme kaydeden İmamiyye şîasının temsilcileri olan
ulema 1905-6 yıllarındaki anayasa faaliyetlerinde önemli rol oynamışlardır.
Kaçar hanedanının 1925 yılında yıkılışından sonra İran'da idareyi ele geçiren
Pehleviler devrinde ulema kısmî nüfuz kaybına uğramıştır. Uzun bir hazırlık
döneminden sonra Şîa yetullah Humeynî'nin çabalarıyla 1979 yılından itibaren
İran'da hakim kılınmış ve mezhebin prensipleri devletin yürütülmesinde esas
olarak kabul edilmiş bulunmaktadır. Tevhid, nübüvvet, imamet, adl ve mead
esaslarını usuluddin olarak kabul eden bu fırka Zeydiyye'den sonraki mutedil bir
şii firkası olarak kabul edilir.
Kitap, sünnet, icma ve
aklı, şer'i deliller olarak kabul eden bu fırka, ibâdet ve muameleler konusunda
mut'a nikahı hariç Ehl-i Sünnet fıkhı ile cüz'i ayrılıklar göstermektedir.
Günümüzde İran, Irak ve Pakistan'da bulunan bu mezhebin mensupları Şîa'nın büyük
ekseriyetini teşkil etmektedirler (bk. Ca'feriyye mad).
Bu üç fırkanın ötesinde
kendilerini şiî sayan ve fakat mutedil Şîa'nın kendileri ile ilgileri
bulunmadığını belirttikleri gulat, galiye yahut aşırı şiî fırkalar vardır. İslâm
mezhepler tarihi ile ilgili eserlerde belirtilen Sebeiyye, Beyâniyye, Muğiriyye,
Harbiyye, Mansuriyye, Cenâhiyye, Nusayriyye, Hattabiyye ve Gurâbiyye gibi
fırkalar Hz. Ali'yi ilâh yahut Allah'ın ona hulûl ettiğini iddia ettikleri için
mutedil Şîa tarafından İslâm ve Şîa dışı aşırı cereyan olarak
değerlendirilmektedir.
Şîa fırkaları arasında
müşterek nokta İmamet esasıdır. Düşüncelerine göre Cenab-ı Hak Hz. Peygamber'i
İslâm dinini yaymak için göndermiş, o da peygamberlik görevini yerine getirerek
yirmi üç sene süreyle Allah'ın dinin neşretmiştir. Hz. Peygamber'in inanç ve
amel yönünden yirmi üç sene zarfında gerçekleştirdiği ıslah hareketinin O'nun
ölümü ile ortadan kalkması Allah'ın hikmetine uygun düşmez. Bu sebeple Hz.
Peygamber'in faaliyetlerinin boşa gitmemesi ve devam etmesi için nübüvvetle eş
değer olan bir imamet müessesesi gereklidir. İslâm dünya durdukça devam edecek
bir ilahî din olduğuna göre bütün zamanlar boyunca, Hz. Peygamber adına dinî
konulara çözüm getirecek ve İslâm ümmetini yönetecek bir imama zaruri olarak
ihtiyaç vardır. Bu imamın Hz. Peygamber'in neslinden olması gereklidir.
İmamların ilki Ali b. Ebi Talib'dir. O, sadece Hz. Peygamber'in yakını ve damadı
olduğu için değil Allah'ın emrinin gereği olarak imam tayin edilmiştir.
Kendisinden sonra imâmet, -Keysaniyye hariç- Hz. Fâtıma'dan olan neslinden devam
edecektir. Hz. Peygamber'e bu manada naib olan imamlar, onun ümmet üzerindeki
velâyetini hâizdirler. İmamların tayini hiç bir zaman ölümlü, ihtirasına ve
menfaatine tutkun olan insanlar tarafından değil, Allah, Peygamber ve bir önceki
imam tarafından gerçekleştirilir. İmamlar Hz. Peygamberin ilminin hamilleri ve
onun gibi masum kimselerdir. Aksi halde onların sözlerine itimad edilemez.
Şîa'nın imamet konusunda
böyle düşüncesine rağmen aralarında en çok ihtilaf edilen konunun yine imâmet
olduğu söylenebilir. Hemen her imamın ölümünden sonra o imâmın oğulları arasında
cereyan eden mücâdelelerde İmam olan kişinin güçlü ve itibarlı olması sebebiyle
mi yoksa Allah'ın onu İmam tayin ettiğinden dolayı mı İmam olduğu konusu daima
tartışılabilir. Yukarıda İmamet konusu ile ilgili esaslar genellikle günümüzde
en güçlü olan İmamiyye yahut İsnaaşeriyye tarafından benimsenen hususlardır.
İmamet konusunda en
mutedil davranan Şiî mezhebi Zeydiyye'dir. Onlar yukarıda belirtildiği gibi,
imamın Hz. Peygamber'in kızı Fatıma neslinden gelmesini kabul etmekle birlikte
masumiyetini ve ismen tayinini benimsememektedirler. İmamın vasfen tayin
edilmesi gereği üzerinde duran bu fırkaya göre, Hz. Fatıma neslinden gelen
cömert, âlim ve takva sahibi olması gereken imam, kendini izhar edip imamlığını
ilan etmelidir. Takıyye veya mestur imam düşüncesi Zeydiyye'de mevcut değildir.
İsmail b. Ca'fer
es-Sâdık'ı imam tanımakla İsmailiyye, nasların bâtınî manası bulunduğunu iddia
ettikleri için Batıniyye ve bilginin akıl ve duyularla değil ancak masum imamın
öğretmesiyle elde edileceğini iddia ettikleri için Ta'limiyye adını alan bu
fırka imamet konusunda gerek ilk devrede gerekse Fâtımîler devrinde farklı
özellikler göstermiştir. İmamı bilme ve ona bağlanma dinin aslı olduğu, dünya ve
ahiret saadetine ancak bu şekilde ulaşılacağı, genel olarak İsmailiyye'nin
prensipleri arasında bulunmaktadır. Bu fırka günümüzde imamet konusundaki müfrit
düşüncelerini sürdürmektedir. İmametin dışında takıyye, bedâ, rec'at gibi talî
esaslar Şîa fırkalarının ekseriyeti tarafından benimsenmektedir.
Günümüzde İslâm dünyasının muhtelif yerlerinde Şîa
mevcudu kesin bir istatistik bulunmamasına rağmen %7 - %9 arasında tahmin
edilmektedir. Mustafa ÖZ
Mekke ile Medine arasında Cuhfe
yakınlarında bir yerin adı.
Burası, Cuhfe'den 2-3 mil mesafede bataklık bir yer olup, bataklığı kesif bir
ağaçlık kuşatmaktadır. Şia'nın doğuşu ile ilgili olarak karşılaşılan en önemli
mesele Gadîru Hum olayıdır.
Şiî kaynaklara göre, Hz.
Peygamber'den sonra hilâfete Hz. Ali'nin daha fazla hak sahibi olduğu Gadîru
Hum'da belirlenmiştir. Şia bilginlerinden herhangi birisine ait bir kitabın
Gadîr konusuna baktığımızda şu bilgileri bulmamız mümkündür:
Hz. Muhammed (s.a.s.) Veda
Haccı dönüşünde Gadîru Hum'da konaklamış, gruplar memleketlerine dönmeden önce
onları toplayarak bir hitâbede bulunmuştur. Bunun sebebi orada nâzil olan şu
ayeti tebliğ etmekti:
"Ey Peygamber, sana
indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan; O'nun elçiliğini yerine getirmemiş
olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kafirlere yol göstermez"
(el-Mâide, 5/67).
Şiî müelliflere göre bu ayet Hz.
Ali hakkında nâzil olmuştur. Ayette tebliğ edilmesi gereken şey, Hz. Ali'nin
hilâfetidir. Hz. Peygamber takiyye için eşi Âişe(r.anhâ)den bazı şeyleri
gizlemiş, bu yüzden Cenâb-ı Hak onu ikaz etmiştir.
Hz. Peygamber Gadîr'de bu ayeti
tebliğ ettikten sonra şöyle demiştir:
"Cebrâil (a.s.) bana
Rabbimden şu emri getirdi ki; Ali b. Ebî Tâlib benim kardeşim, vasîm, halîfem ve
benden sonra imamdır. Ey insanlar, Allah onu size velî ve İmam olarak tayin
etti; ona itaat etmeyi herkese farz kıldı. Ona karşı çıkan lânetlenecek, saygı
gösteren ise merhamete erecektir. Dinleyiniz ve itaat ediniz; Allah mevlânız,
Ali ise imamınızdır. İmâmet ondan sonra onun soyundan kıyamete kadar devam
edecektir"
Yine Şiîlere göre orada Allah
Resulu şu hususları ilân etmiştir:
1) O, müslümanlara iki
ağırlık (sekaleyn) bıraktığını bildirmiştir. Bunlardan birisi Allah'ın kitabı
olup, onun bir tarafı Allah'ın, diğer tarafı ise müslümanların elindedir.
İkincisi Hz. Peygamber'in sünnetidir.
2) Hz. Ali'nin elini
kaldırarak "Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır" demiştir.
3) Resulullah (s.a.s.)
şöyle dua etmiştir: "Allah'ım, Ali’ye yardım edene yardım et; ona düşmanlık
edene düşmanlık et".
4) Yine şöyle
buyurmuştur: "Allah'ım, hakkı döndüğü yerden Ali tarafına döndür."
Yukarıda Şiî alimlerin öne
sürdüğü ve Gadîru Hum meselesi içinde yer verdiği bu rivâyetleri ehl-i sünnet şu
şekilde değerlendirmektedir.
Şiîlerin iddiâsına göre, Hz.
Peygamber'in vefatından sonra, ehl-i beyt dışında samimi müslümanların sayısı
on'u geçmez. Halbuki Gadîr hutbesini yüzbin'in üzerinde sahâbe dinlemiştir.
Bunun anlamı şudur: "Yüzbinin üzerinde sahâbe Hz. Peygamber'in vefatından sonra
sözlerinde durmamış ve Hz. Ali'yi hilâfetten mahrum etmek için işbirliği
yapmışlardır." Bu ittifâkın meydana gelme ihtimâlini akıl kabul etmez. Bunda
hangi maslahat ve fayda olabilir.
Diğer yandan Gadîru Hum
hutbesi, hicretin onuncu yılında Zilhiccenin onsekizinci günü Veda Haccı'ndan
dönerken okunan bir hutbedir. Aynı yıl Zilhiccenin dokuzuncu günü Arefe günü,
"Bugün sizin için dininizi ikmal ettim, size olan nimetimi tamamladım ve sizin
için din olarak İslâm'ı seçtim" (el-Mâide: 5/3) ayeti inmiştir. Bu ayetin,
Hz. Muhammed'e peygamberliğin tebliğini emreden, yukarıda meâlini verdiğimiz
Mâide suresinin altmış yedinci ayetinden daha önce inmesi mümkün müdür? Dinin
tamamlandığını bildiren ayet inmiş ve yüzbin'in üzerinde hacıya tebliğ
edilmiştir. İslâm alimlerinin büyük çoğunluğu Mâide suresi altmışyedinci ayetin
daha önce, Mekke fethi ve Hayber gazvesinden önce indiğini tesbit etmişlerdir.
Gadîru Hum olayını bütünüyle
reddeden müelliflere karşılık, onu inkâr etmeyen, fakat olayı açık olarak ortaya
koymayan Sünnî bilginler de vardır.
Nesaî bu olaya Alî b. Ebî
Talib'in fazîletlerine dair eserinde yer vermiştir. Zeyd b. Erkam'dan nakledilen
bu rivâyette "Gadîr" hadîsi ile "Sekaleyn" hadîsi birleştirilmekte ve her
ikisinin de Gadîr günü söylenmiş olduğu belirtilmektedir. İbn Mâce de Gadîr
hadîsine Sünen'inde yer vermiş, fakat hadîsin söylendiği yerin ismini
zikretmemiştir.
Zeyd b. Erkam (Ö. 66/689)'ın
rivâyet ettiği Gadîr hadîsi şöyledir:
"Resulullah (s.a.s.) bir gün
Mekke ile Medine arasında Hum denilen su başında bize bir hutbe irad etti. Bu
hutbesinde önce Allah'a hamd ve senâ etti, va'z ve nasihatta bulundu, Allah'ı
zikretti. Sonra şöyle buyurdu:
"Ey insanlar, dikkat ediniz.
Ben ancak bir beşerim, Rabbimin elçisi Azrâil (a.s.)'in gelmesi yakındır, ben
ona icabet edeceğim. Size iki ağırlık (sekaleyn) bırakıyorum. Birincisi,
kendisinde hidayet ve nur olan Allah'ın kitabıdır. Allah'ın kitabını alınız ve
ona sımsıkı sarılınız." Böylece O Allah'ın kitabına teşvik etti ve ona
rağbet ettirdi. Sonra şöyle dedi:
"Îkincisi, ehl-i beytimdir.
Size eh!-i beytim hakkında Allah'ı hatırlatırım." Bu son sözü üç defa tekrar
etti.
İbn Kesîr, Hum hadîsinin hemen
bütün rivâyetlerini zikretmiş, râvîlerin güvenilir ve zayıf olanlarına işaret
etmiştir.
Yukarıdaki hadîsi naklettikten
sonra, Zeyd b. Erkam'a
"Hz. Peygamber'in ehl-i beyti
kimlerdir. Onun hanımları da ehl-i beytinden midir" diye sorulmuş; Zeyd,
"Peygamber'in hanımları da ehl-i
beytindendir, fakat onun asıl ehl-i beyti kendisinden sonra sadaka almaları
haram olanlardır" demiş ve bunları şöyle sıralamıştır:
"Ali ailesi, Âkil ailesi,
Ca'fer ve Abbâs aileleridir"
İbn Teymiye Gadîru Hum
rivayetleriyle ilgili olarak şunları söyler: "Bu uydurmanın mütevâtir olması bir
yana sahih bir isnadı bile yoktur. Bu mesele hakkında Sakîfe gününde, Hz.
Ömer'in vefatında, altı kişilik şûrâ teşekkül ettiği zaman ve nihâyet Hz.
Osman'ın şehâdetini müteâkip, Hz. Ali hilâfeti üzerine münakaşalar yapıldığı
günlerde, sahabeden hiç değilse bir kişinin ortaya çıkıp durumu açıklaması
gerekmez miydi? Görüldüğü gibi bu, Rafızilerin uydurmalarından biridir"
Müsteşrik Goldziher konuyla
ilgili olarak şunları yazar: "...Durum bu olunca, Ali taraftarları onun
Peygamber'in doğrudan doğruya tayinine mazhar bulunduğunu göstermeye ma'tuf
rivayetler icat edecek ve onları söz sahibi kılacaklardı. Bu niyete cevap olmak
üzere vücut bulan Hum hadîsi, Ali fırkası nazariyâtının en sağlam temellerinden
birisini teşkil etmektedir. Son derece meşhurdur. Sünnî otoriteler dahi onun
sıhhatine itiraz etmemektedirler. Fakat ona başka bir mânâ vererek gerçek
hedefinden çevirmiş bulunmaktadırlar"
Hz. Ali'nin hilâfete
başkalarından daha fazla hak sahibi olduğunun delili olarak öne sürülen Gadîr
hadîsinin Hulefâ-i Râşidîn döneminde bir tek râvî tarafından bile nakledilmemiş
olması, bunun varlığı üzerinde ciddî şüpheler doğurmaktadır. Öyle anlaşılıyor
ki, Şiîler daha sonraları Gadîr hadîsi diye yaydıkları bu hadîse bir vürûd
sebebi icat etmişlerdir. Bizzat Hz. Ali bile en çok ihtiyaç olan zamanda böyle
bir rivâyetten söz etmemiş, aksine beyanları olmuştur. Meselâ Hz. Peygamber'in
hastalığında Ali b. Ebî Tâlib onu ziyaretten çıktıktan sonra halk,
"Ey Ebû Hasan, Resulullah nasıl
oldu?" diye sordular.
"Elhamdülillah iyidir" diye
cevap verdi. Râvî diyor ki;
"Bunun üzerine Abbâs, Ali'nin
elinden tutup,
"Bana bak, vallâhi sen üç gün
sonra köle olacaksın. Allah'a yemin ederim ki, Abdulmuttaliboğullarının yüzünde
gördüğüm ölümü Resulullah'ın yüzünde de gördüm. Haydi Resulullah'a gidelim ve bu
işin (hilâfet) bize ait olup olmadığını soralım. Eğer bize ait ise bilelim,
şayet bize ait değilse Hz. Peygamber bizi vasiyet etsin" dedi. Hz. Ali ona şöyle
cevap verdi:
"Vallâhi ben bunu yapamam, eğer
Hz. Peygamber'e gider de bunu bize vermezse, kimse onu bize daha sonra vermez"
Şiîlerin iddia
ettiği gibi Gadîru Hum'da, Hz. Ali'nin Hz. Peygamber'den sonra devlet başkanı
olacağı ilân edilmiş ve müslümanların buna uyması emredilmiş bulunsaydı, yüz
binden fazla sahabe önünde cereyan eden böyle bir vasiyyetiyle Abbâs (r.a.)
dahil bütün sahabelerin öğrenmiş olması gerekirdi. Diğer yandan Hz. Ali ile
Abbâs arasında cereyan eden yukarıdaki konuşmanın bir anlamı kalmazdı. Ancak Ehl-i
Sünnet kaynaklarında da yeralan şekliyle Gadîr'de Resulullah (s.a.s.) bir hutbe
irâd etmiştir. Orada Hz. Ali ile ilgili sözler söylemiş ve vefatından sonra ehl-i
beyte dikkat etmelerini vasiyyet etmiştir. Fakat Sünnî âlimler "Ben kimin
mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır" gibi sözleri Şiîlerden farklı bir şekilde
yorumlamaktadırlar. İbn Kuteybe bu konuda şöyle diyor: "Hz. Peygamber her
müslümanın velîsidir. Velayet Hz. Peygamber'le müminler arasında olduğu gibi,
müminlerin kendi aralarında da olur. Hz. Peygamber'in Ali ile olan münâsebeti de
böyledir. Ayrıca “Mü'minlerin bazıları bazılarının velîleridirler" (et-Tevbe,
9/71). Velî ve mevlâ kelimeleri arasında bir fark yoktur. Bu da Hz. Ali'ye bir
üstünlük sağlamaz. Bu konu ile ilgili birçok ayet vardır.
Hz. Peygamber benzer sözleri Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi büyük sahabeler
hakkında da söylemiştir. Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh için "Bu ümmetin emînidir"
buyurmuştur. Ehl-i Sünnet'in kabul ettiği görüşe göre, müslümanların Hz. Ali'yi
sevmesi Hz. Peygamber'i sevmesi gibi farz; O'na düşman olmak da Hz. Peygamber'e
düşman olmak gibi haranıdır. Bu, ehl-i beytin görüşüne de uygundur.
NOT:TABII KI HZ
HASAN IMAMLIKTAN VAZGECERKEN VEYA HZ. ALI SIFFIN'DAN SONRA ANLAŞMAYA YANAŞIRKEN
- HAŞA - ALLAH'IN KENDILERINE VERDIĞI GOREVI REDDETMELERI DUSUNULEMEYECEGINE
GORE ...BOYLE BIR OLAYIN VARLIGINI IDDIA ETMEK HZ. ALI'YE DE HAKARETTIR...!
Vâhidî, Esbâbü'n-Nüzûl,115; Tirmizî, Menâkıb, 20; İbn Mâce, Mukaddime, II;
H. Neysâbûrî, el-Müstedrek, III,109; Kûleynî, el-Kâfî, II, 72.
Saîd İsmail, Hakîkatü'l-Hılâf Beyne Ulemâi-ş-Şîa ve Cumhûri Ulemâi'l-Müslimîn,
Carbondale 1983, . 25, 26.
Nesâi, Hasâis, 15; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II,114, IV, 367; Dîrimî,
Fezâilü's-Kur'an, 1.
Goldziher, M. Studient, M. Hatipoğlu'nun basılmamış Tercemesi.
Abdulaziz Dehlevî, Muhtasaru't Tuhfeti'l-İsnâ Aşeriyye, 161; Hamdi Döndüren,
Şamil İslam Ansiklopedisi: 2/209-211.
VEHHABİLİK
eş-Şeyhu'n-Necdî lakabıyla bilinen Muhammed bin
Abdülvehhab'ın (d. 1703 Uyeyne - ö.1787 Deriye, Riyad) düşünceleri çevresinde
oluşan dinî, siyasî hareket. Harekete Vehhabilik adı karşıtlarınca yakıştırıldı.
Hareket içinde yer alanlar, kendilerine Muvahhidun (tevhidciler) derler ve
Hanbelî mezhebini İbn Teymiye yorumuna uygun biçimde sürdürdüklerini söylerler.
Vehhabilik bir inanç hareketi olarak başlamakla birlikte, kısa zamanda siyasî
bir nitelik kazandı. Arap yarımadasında etkinlik kurarak devlet durumuna geldi.
Günümüzde, Suudi Arabistan'ın resmî mezhebi durumundadır.
Muhammed İbn Abdülvehhab'ın düşünceleri, Deriye Emiri olan
Muhammed bin Suud ile tanışmasıyla (1744) siyasi bir hareket niteliği kazandı.
İbn Abdülvehhab, Deriye'de düşüncelerini Emir Muhammed'in gücü ile yayarken,
Emir Muhammed bu düşüncelerle Arabistan'a hakim olma imkânını kazanıyordu. Çünkü
İbn Abdülvehhab, insanların şirk içinde bulunduğunu, bunların mal ve canlarının
kendisine inanan kişilere helal olduğunu söylüyor, Emir Muhammed bu fetvanın
getirdiği ganimet olgusuyla yandaşlarını çoğaltıyor, gücünü artırıyordu. İbn
Abdülvehhab'ın ölümünden sonra hareketin siyasî niteliği daha da ağırlık
kazandı. Muhammed bin Suud döneminde başlayan toprak kazanma faaliyetleri,
ölümünden (1766) sonra oğlu Abdülaziz zamanında da sürdürüldû.19. yüzyılın
başlarına gelindiğinde (1811) Vehhabilik adına hareket eden Suud Emirliği
Haleb'ten Hind Okyanusuna, Basra Körfezi ve Irak sınırından Kızıl Deniz'e kadar
yayılmış bulunuyordu.
Vehhabilik hareketinin Osmanlılar için önemli bir sorun
durumuna gelmesi üzerine II. Mahmud, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'yı
sorunu çözmekle görevlendirdi. Mehmet Ali Paşa, oğlu Tosun komutasındaki orduyla
Mekke, Medine ve Taif'i Vehhabilerin elinden kurtardı (181213). Daha sonra
bizzat Emir Abdûlaziz'in üzerine yürüdü. Emir Abdulaziz'in ölümü (1814) üzerine
Vehhabiler ağır bir yenilgiye uğradı. Nihayet Mehmet Afi Paşa'nın kumandanı
ibrahim paşa, Abdulaziz'in yerine geçen oğlu Abdullah ve çocuklarını esir ederek
İstanbul'a gönderdi. Bunların İstanbul'da asılarak öldürülmeleri (17.12.1819)
ile Vehhabilik hareketinin ilk dönemi kapandı.
Savaş sırasında kaçarak kurtulmayı başaran Suud
hanedanından Türki bin Abdullah, Necd bölgesinde yeniden faaliyete girişerek
1821'den 1891'e kadar sürecek ikinci Vehhabi devletini kurmayı başardı. Daha
sonraları bir takım çekişmeler olmuşsa da Suud hanedanından Abdülaziz bin Suud,
Vehhabi devletini yeniden kurdu (1901). Hindistan İngiliz yönetiminin de
desteğini sağlayan Abdülaziz bin Suud 26 Aralık 1916 tarihli anlaşma ile
İngilizlerce Necd, Hasa, Katif, Cubeyl ve kendisine bağlı diğer bölgelerin
hükümdar olarak tanındı. Bu anlaşmaya göre Abdülaziz, bu yerleri kendisinden
sonra miras yoluyla çocuklarına bırakacak ve kendisinin seçtiği veliaht da
İngilizlere bağlı kalacaktı.
Osmanlıların yenik düşmesiyle sonuçlanan.1. Dünya
Savaşı'nın arkasından Vehhabiler Hail, Taif, Mekke, Medine ve Cidde'yi de ele
geçirdiler (1921-1926). Abdülaziz bin Suud, Necd ve Hicaz Kralı olarak kabul
edildi (1926). 20 Mayıs 1927 tarihinde İngiltere ile yapılan Cidde anlaşmasının
arkasından da tam bağımsızlığını ilan etti. Böylece Abdulaziz bin Suud, suudi
Arabistan Kralı olarak tüm Hicaz'ı egemenliği altına altı. Bu devlet, Suudi
Arabistan Krallığı adıyla varlığını sürdürmektedir.
Vehhabiliğin din anlayışı, Muhammed bin Abdülvehhab'ın
üzerinde önemle durduğu tevhid (Allah'ın birlenmesi) konusundaki yorumu
çevresinde toplanır. İbn Abdülvehhab'a göre tevhid, kullukta Allah'ı bir
tanımaktır. Tevhid kelimesini (lâ ilâhe ilallâh) söylemek Allah'tan başka
tapınılan şeyleri tanımadıkça bir anlam taşımaz. Allah kalble, dille ve
davranışlarla birlenmelidir. Bunlardan birisinin eksik olması durumunda kişi
Müslüman olamaz. Tevhid üçe ayrılır. İlki, Allah'ı isim ve sıfatlarında birlemek
(tevhid-i esma ve sıfat), ikincisi Allah'ı rablıkta birlemek (tevhid-i rububiyet),
üçüncüsü de Allah'ı ilahlığında birlemektir (tevhid-i uluhiya). Allah'ı bu üç
biçimde birleme, ancak amellerle mümkündür. Buna göre Kur'an ve Sünnet'in
dışında emir ve yasak tanımamak, Hz. Muhammed'in döneminde bulunmayan şeyleri ve
tevessülü terkederek Allah'ı birlemek gerekir. Bu tevhide ameli tevhid denir.
Herhangi bir hüküm koyucu tanımak, Allah'tan başkasından yardım dilemek,
Peygamber için bile olsa, Allah dışındaki bir varlık için kurban kesmek, adakta
bulunmak kişiyi küfre düşürür, can ve mal dokunulmazlığını ortadan kaldırır.
Bu tevhid anlayışının getirdiği önemli sonuçlar vardır.
Bunlardan birisi, Hz. Muhammet'ten şefaat talebinde bulunulamayacağıdır. Şefaat,
Allah'a özel bir haktır. Bu nedenle Hz. Muhammet'ten doğrudan şefaat talep
etmek, onu Allah'a ortak tutmaktır. Nitekim müşrikler de Allah'ı kabul ettikleri
halde, melekleri, putları şefaatçi kabul ettikleri için müşrik olmuşlardır.
Şefaat inancı gibi yaygın olan tevessül inancı da şirktir. Tevessül inancı, daha
çok mutasavvıflar arasında yaygındır. Bir takım şeyhlerin, velilerin hem
hayatlarında, hem de öldükten sonra tasarruf sahibi olduklarına inanılmakta,
onların himmetleri dilenmekte ve aracı kılınmaktadırlar. Bu da açık bir şirktir.
Çünkü günah'ın yaratmada, yönetmede, tasarruf etmede, işleri düzenleme ve
belirlemede ortağı yoktur.
Vehhabiliği en önemli özelliklerinden birisi de bid'adlar
karşısındaki tutumudur. İbn Abdülvehhab'a göre Kur'an ve Sünnet'te olmayan her
şey bid'attır. Bir bid'at çıkaran mel'undur ve çıkardığı şey reddedilmelidir.
Bid'adların çoğu insanları şirke düşürmektedir. Bunların başında mezarlar,
türbeler ve bunların ziyaretleri gelir. Mezarlarda yapılan ibadetler şirktir.
Sevap umarak Hz. Muhammed'in kabrini ziyaret bile şirke neden olabilir. Şirke
neden olmamaları için, mezar ziyaretleri, türbe yapımı kesin olarak
yasaklanmalıdır. Ölülere niyaz, tevessül, falcılara, müneacimlere inanmak, Hz.
Peygamber'in anısını yüceltmek, hırka-i şerif, sakal-ı şerif ziyaretleri yapmak,
Allah'tan başkasına ibadet etmek, şirk koşmatır. Mevfit toplantıları düzenlemek,
bu toplantılarda mevlid okumak, sünnet ya da nafile namazlar kılmak
yasaklanmalıdır. Göz değmemesi için nazar boncuğu takmak, muska takınmak, ağaç,
taş vb. şeyleri kutsal saymak, bir hastalık ya da beladan kurtulmak, güzel
görünmek vb. için boncuk, ip, hamayı gibi şeyler takınmak, sihir, büyü, yıldız
falı gibi şeylere inanmaz, iyi kişilere, velilere tazimde bulunmak, onlara dua
etmek, onlardan yardım dilemek gibi şeyler de tamamıyle şirke neden olan
bid'adlardandır. Riya için namaz kılmak, sofuluk etmek, iyi insan gibi görünerek
çıkar sağlamak da şirktir. Cami ve mescidlerin süslenmesi, minare yapılması da
terkedilmesi gereken bid'adlardır.
Vehhabiliği oluşturan düşünceler, birçok çağdaş Müslüman
düşünürü etkilemiş, onlara esin kaynağı olmuştur. Günümüzde ise, önemli ölçüde
değişime uğramış biçimde, Suud Krallığının resmî görüşü olmaktan öte bir anlam
taşımamaktadır.
EKLER:
MEZHEB
Sözlük anlamı gitmek, izlemek, gidilen yol demektir. Mecazi
olarak kişisel görüş, inanç ve doktrin karşılığında da kullanılır. Terim olarak
bir müctehidin, dinin ayrıntılarına ilişkin, kendine özgü kural ve yöntemlerle
oluşturduğu inanç ya da hukuk sistemini dile getirir.
slâm tarihinde, mezheb kelimesi genel olarak itikadi, siyasi
ve fıkhi görüşlerin hepsi için kullanılmıştır. Buna karşılık siyasi ve itikadi
mezhepler daha çok Fırka, Nihle, Makale kelimeleriyle ifade edilmiştir. Fırka
(çoğulu fırak), farklı görüşlere sahib insan topluluğu demektir. Nihle (çoğulu
nihal), görüş, inanış ve kabul ediş tarzı demektir. Makale (çoğulu makalat),
fikir, inanış, görüş ve söz demektir. Çeşitli dinleri belirtmek için de Milel
(tekili mille) kelimesi kullanılmıştır.
Bazı mezheb tarihçileri, İslâm mezheblerini Hz. Peygamber'den
rivayet edilen bir hadise göre taksim etmişlerdir. Bu hadiste Yahudilerin yetmiş
bir, Hristiyanların yetmiş iki, fırkaya ayrıldığı, İslâm ümmetinin ise yetmiş üç
fırkaya ayrılacağı, müslümanlardan Cehennem'den kurtulacakların Rasulullah'ın ve
ashabının yolunu takib eden fırka (başka bir rivayette de birlik ve
beraberlikten ayrılmayan cemaat) olduğu beyan edilmektedir (Tirmizi, İman, 18;
Ebu Davud, Sünnet, 1; İbn Mace, Fiten 17; ed-Dârimî, Siyer, 75. Bu hadisin
çeşitli rivayetleri için bk. Abdulkahir el-Bağdadi, el-Fark beynel-Fırak,
Kahire, t.y. s. 4-10.).
Bazı mezheb tarihçileri bu hadiste söylenen rakamın çokluktan
kinaye olmayıp hakiki sayı olduğuna inanarak yazdıkları eserlerde ana mezhebleri
tesbit etmiş ve bunları da kendi aralarında kollara ayırarak mezheblerin
sayısını yetmiş üçe ulaştırmışlardır. Yetmiş üç sayısını doldurmak isteyen bu
âlimler, ne ana fırkaların, ne de kollarının sayısında ittifak edebilmişlerdir.
Abdulkahir el-Bağdâdî (v. 429/1037) "el-Fark beynel-Fırak" isimli eserini, Ebul-Muzaffer
el-Esferayînî (v.471/1078) "et-Tabsir fi'd-Din"isinıli eserini bu şekilde
yazmışlardı. Bazı âlimler de hadiste bildirilen rakamın yalnızca çokluğu ifade
ettiğini kabul ederek, eserlerini mezheblerin sayısına önem vermeden
yazmışlardır. Ebul-Hasen el-Eş'arî (v.324/936) "Makalatü'l-İslamiyyin"i,
Fahrettin er-Râzî (v.606/1210) "İtikadatü Fırakıl-Müslimîn vel-Müşrikîn"i bu
tarzda yazmışlardır. İbn Hazm da (v. 456/1064) sahih olmadığını iddia ederek bu
hadisi reddetmiş ve "el-Fasl fil-Milel ve Ehvai ve'n-Nihal" isimli eserinde
tesbit edebildiği mezhebleri yazmıştır.
İslâm Tarihinde Mezheblerin Çıkış Sebebleri
Müslümanlar arasında mezheblerin çıkışını etkileyen başlıca
sebepler şunlardır:
1- İnsanların anlayış ve idrak seviyelerinin farklı oluşu,
arzu ve isteklerinin uyuşmazlığı.
2- Metod ve ölçülerin farklı oluşu. Mesela; Mu'tezile aklı
esas almış ve nakli buna tabi kılmış, Ehl-i Sünnet nakli esas almış ve aklı bunu
destekleyici mahiyette kullanmış, İslâm filozofları sadece aklı esas
almışlardır.
3-Arab ırkçılığı. Hz. Peygamber zamanında ortadan kalkan Hz.
Osman'ın hilafetinin son yıllarında yeniden açık bir şekilde ortaya çıkarak
anlaşmazlıklar üzerinde etkili oldu.
4- Hilafet münakaşaları ve bunun neticesinde ortaya çıkan
fitne ve iç savaşlar. Bu savaşlarda müslümanlardan ölenlerin ve öldürülenlerin
durumu, öldürme (katl), büyük günah işleyenlerin (mürtekib-i kebirenin) durumu
meselesi, büyük günah işleyenin kâfir olup olmaması, kader, cebir ve kulun
iradesi meselesi, bu iç savaşlarda kaderin rolü, gibi meseleler müslümanlar
arasında farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
5- Karşılaşılan eski kültür ve inançların etkisi. Fethedilen
ülkelerin değişik kültür ve dinlere mensub halkının bir kısmı samimi olarak ve
bir kısmı da zahiren müslüman olmuşlardı. Bunlar eski din ve inanışlarının
etkileri altında cebir, ihtiyar, Allahın sıfatları hakkında fikirlerini ortaya
koşmuşlar ve bir kısım müslümanları da tesirleri altına almışlardı. Selef
alimlerinin bunlara cevap vermekte yetersiz kalması sebebiyle Mutezile mezhebi
ortaya çıktı. Bu mezhebin salikleri de akaidde akla önem veren bir metod
geliştirmişlerdi.
6- Eski Yunan, Hind ve İran felsefesinin Arapçaya tercüme
edilmesi. Eski felsefenin pek çok hükümleri İslam akaidi ile uyuşmuyordu. Bazı
müslümanlar İslam Akaidini felsefenin tesiri altında kalarak mütalaa etmişler ve
çeşitli görüş ayrılıklarına sebep olmuşlardır. Mutezile, felsefe ile meşgul
olmuş, İslam akaidini açıklamada felsefi metodları uygulamışlardır.
7- Bir takım kıssacı ve hikayeciler, İslamla uyuşmayan
asılsız hikayeleri nakletmişler ve müslümanlar arasında yaymışlardır. İsrailiyat
denilen ve İslâmla bağdaşmayan bu hikayeler tefsirlere ve İslâm tarihlerine
girmiş ve bu da müslümanlar arasında ihtilaflara yol açmıştır.
8- İslâmın tanıdığı fikir hürriyeti. Hicri I. asrın
sonlarından itibaren herkes istediği gibi düşünür ve görüşünü söylerdi. Açıkça
zarurat-ı diniyyeden birini veya birkaçını inkâr etmek hâriç, fikirler ve
kanâatler üzerinde baskı yoktu. İlim adamları ortaya atılan meseleler üzerinde
deliliyle birlikte hakikati arar, fikir ve kanaatını serbestçe beyan ederdi.
9- Nassların karakteri. Kuranda muhkem ve müteşahih ayetlerin
bulunması. Müteşabih nasların belirlenmesi ve bunların tefsir ve te'villeri
ihtilafa yol açmıştır.
10- Hadislerin, zabt edilme ve senedi konusunda konulan
şartlar sebebiyle sahih, hasen ve zayıf kısımlarına ayrılması, zayıf hadisle
amel edilip edilemeyeceği de ihtilaflara yol açmıştır.
11- Arabçanın gramer ve belâgatını bütün incelikleriyle
bilememek. İslâmın maksadını anlamamak, hüküm çıkarırken cehalet sebebiyle
Kur'ân'ın bütünlüğüne riayet edememek.
12- Heva ve nefse uymak, arzulara tabi olarak delilsiz hüküm
vermek, başkalarını delilsiz taklid etmek.
13- Örf ve âdetlerin değişik olması da mezheblerin çıkış
sebeplerinden birisidir.
Mezheplerin Çıkışı
Hz. Peygamber (s.a.s), hayatta iken sahabiler arasında
herhangi bir ihtilaf' yoktu. Dinin usul ve füruunda sahabilerden bazısının
anlamadığı bir mesele çıkarsa, Hz. Peygamber'e sorar, o da açıklardı. Hz.
Ebubekir ve Hz. Ömer devirleri ile Hz. Osman'ın hilafetinin ilk yıllarında da
herhangi bir ihtilaf çıkmamıştı. Sahabe ve tabiin devirlerinde akaidde bir
mesele çıkarsa, hemen güvenilir alimlere müracaat olunur, hükmü alınır,
ihtilafın çıkmasına fırsat verilmezdi. Akaid konularında vukua geldiği zaman
ihtilaf ve çekişme ümmet için zararlı olur. Sahabe ve tabiin zamanlarında Ferâiz
meseleleri gibi amele ait bazı ayrıntılarda görüş ayrılıkları olmuşsa da ameli
sahadaki ihtilafın, çekişmeye sebep olması şöyle dursun İslâm toplumu için bir
rahmet olmuştur. Hz. Osman'ın şehadetinden sonra tehlikeli olan siyasi
ihtilaflar çıkmaya başladı. Özellikle hakem olayından sonra İslâm'da ilk siyâsî
ayrılık ve bid'at mezhebleri kendilerini gösterdiler. İlk çıkan mezhebler siyası
mahiyette olup bunlar dini bir kisveye bürünmüşlerdi.
Müslümanlar arasında zuhur eden iç savaşlarda Hz. Ali'nin
yanında yer alan sahabe ve tabiine Şia-i ûlâ denilmişti. Daha sonra ortaya çıkan
Hz. Ali taraftarı mutaassıb grubların da Şia diye anılmaları sebebiyle Şia-i
Ûla'ya bu "Ehl-i Sünnet vel-Cemaat" denilmiştir.
Hakem olayına itiraz edip Hz. Ali'nin ordusundan ayrılanlara
Havâric (hariciler) veya Marika veyahut Muhakkime-i Ülâ denilirdi. Diğer
taraftan Hz. Osman'ın katillerinin yakalanıp kısas yapılmasını isteyenlere Şia-i
Osman denilmişti. Hz. Osman'a sevgi besleyip Muaviye tarafını tutanlara da
Nasıba deniliyordu. Emeviler devletinin yıkılmasından sonra Nasıba tamamen
silinip gitmiştir.
Hz. Ali'nin vefatından (40/660) sonra İbn Ömer, İbn Abbas
gibi daha bir kısım sahabe hayatta iken akaidde meydana gelen ilk bid'at
mezhebi, Kaderiyye olmuştur. Kader kulun ihtiyar ve iradesi hakkında ilk
konuşan, Ma'bed el-Cüheni (80/699), sonra bunun görüşlerini yayan Gaylan ed
Dımeşki (126/743) olmuştur. Ma'bed, kulun tam ve mutlak bir iradesi olduğunu,
kaderin bulunmadığı fikrini ortaya atınca, o zaman hayatta olan İbn Ömer ve İbn
Abbas, bu fikirlere karşı çıkarak onu şiddetle kınamışlardı. Sonra Ca'd b.
Dirhem (v. 118/726 cebir fikrini ortaya atmış, talebesi Cehm b. Safvan (v.
128/745) Ermenilere karşı bir ayaklanmaya katıldığı için öldürülünceye kadar bu
fikrin yanında Allah'ın sıfatları hakkında görüşlerini yaymıştı.
Hz. Ali'nin şehid edilmesinden (40/660) sonra, ashabın
yolunda giden Ehl-i Sünnetin karşısında olan beş ayrı ana bid'at mezhebi ortaya
çıkmıştır ki bunlar ileride zuhur edecek diğer bid'at mezheplerine kaynaklık
etmişlerdir. Bu beş ana bid'at mezhebi Havaric, Kaderiyye, Cebriyye (Cehmiyye),
Şia (Keysaniyye, Zeydiyye, İmamiyye) ve Mürcie'dir.
İslamda Mezheplerin Hükmü
Usul-i dinde (akaidde) ihtilaf zararlıdır. Akaidde ihtilaf,
bid'at ve sapıklığa götürür. Sapıklık da büyüdüğü zaman küfre kadar iletir.
Akaidde ihtilaf, İslam ümmetinin birliğini bozar, dinde tefrika doğurur. Bu
sebeple, sahabe ve bunlara güzellikle tabi olan selef alimleri Usul-i dinde (akaidde)
ihtilafı haram saymlş1ar ve buna asla cevaz vermemiş1erdir. Çünkü ümmetin birlik
ve dayanışmasını aynı iman esasları etrafında ittifak etmek sağlar. Kamil imanın
mü'minleri birbirleriyle birleştirdiği kadar başka hiç bir şey birleştiremez:
"Ve (Allah) onların gönüllerini (iman ve Allah sevgisiyle birleştirendir. Sen
yeryüzünde bulunan her şeyi harcamaz olsaydın yine onların (müslümanların)
gönüllerini bu derece kaynaştıramazdın Çünkü Allah onların aralarını (iman ile)
birleştirip kaynaştırdı. Çünkü O mutlak galibtir, yegane hüküm ve hikmet
sahibidir" (el-Enfal, 8/63).
İslam birliğini parçalayıcı nitelikteki akide ayrılıklarının
haram olduğuna delalet eden ayetler çoktur: "Hepiniz toptan Allah'ın ipine
sarılınız. Ayrılıp parçalanmayınız." "Siz kendilerine apaçık deliller geldikten
sonra ihtilaf ederek dağılıp parçalananlar gibi olmayın"(Alu İmran, 3/103,105).
Hz. Peygamber'in Allah tarafından' getirmiş olduğu kesin delillerle sabit olan
bir hükmün kendisi ihtilaf konusu yapılamaz. Dinden olduğu kesin delillerle
bilinen esaslardan (zarurâtı diniyyeden) birini veya birkaçını inkâr eden bir
mezhebin İslâm ile alakası kesilir.
Fıkıhtaki ihtilaflar, itikattaki ihtilaflar gibi bid'at ve
delâlete götürmez. Usul-i din ile füru-ı dindeki (amelî hükümdeki) ihtilaf
arasında büyük fark vardır. İslâm dininin akaidinde kesin delilsiz ihtilaf
haram, bid'at ve dalalet sayılırken fıkhi meselelerde içtihadların farklılığı
rahmet sayılmıştır. Böylece zaman ve mekânlara göre Muhammed ümmetine geniş
imkânlar sağlanmış olur. Hz. Peygamber (s.a.s.) Muaz İbn Cebel'i (v.19/640)
Yemen'e vali olarak gönderirken ona sordu. "Ne ile hükmedeceksin?" O da
"Allah'ın kitabıyla" "-Onda bulamazsan." Muaz: "Rasulullah'ın sünnetiyle
hükmederim" dedi- "Bunların herikisinde de bulamazsan ne yaparsın." diye
sorunca, Muaz: "O zaman re'yimle içtihad ederim." dedi. Rasulullah bu cevaptan
memnun kalarak
"Rasulünün elçisini, rasulünün razı olacağı bir şeye muvaffak
kılan Allah'a hamdolsun " dedi (Ebû Dâvûd, el-Akdiye, 11; Ahmed b. Hanbel,Müsned,
V, 230, 236). Böylece Rasulullah Kitab ve Sünnet'te hükmü bulunmayan meseleler
hakkında ictihad etmesine izin verdi. Fakih sahabiler de Muaz b. Cebel'in yolunu
takip ettiler.
Yalnız "mevrid-i nas'da içtihada mesağ yoktur" yani Kitab ve
Sünnet'te hükmü bulunan bir mesele içtihad konusu olamaz. Nasslardaki hükmü ne
ise onunla hüküm verilir. Hadisler mütevatir, meşhur, ahad, muttasıl, munkatı,
mürsel gibi kısımlara ayrılır. Mütevatir (bunun sayısı çok azdır) ve meşhur
hadisi her müctehid delil olarak alır. Hanefiler hadis hususunda titiz
davrandıkları için çoğu zaman ahad haberi delil olarak kabul etmezlerdi. Şâfiî,
ahad haberi kıyasa tercih ederdi.
Tabiin ve Tebe-i Tabiin devrinde Hicaz'da hadis bilenler çok
olduğu için Hicaz fukahasına "Ehlül-Hadis" denmiştir. Irak'ta daha çok rey,
kıyas ve içtihad yoluyla hüküm verildiği için, Irak fakihlerine de "Ehl-i Rey"
denilmiştir.
Hicri I. asrın sonlarından itibaren mezheblerin kurucuları,
akaid ve fıkıhtaki görüşlerini beyan ederler, meselelerin hükümlerini
açıklarlardı. Bunlardan okuyanlar ve yazanlar, sözlerini ve içtihadlarını duyan
insanlar, bunların görüş ve açıklamalarına uyarlardı. Böylece bu zatların görüş
ve içtihadları halkın anlayışlarında bir mezheb olarak yerleşir kalır. Mezheb
sahibi olan bu büyük âlim ve imamlar hiç bir zaman, biz bir mezheb kuruyoruz,
bize uyunuz, diye halkı görüşlerine uymaya çağırmazlardı. Hükümdar, emir gibi
kimselerin davet ve emriyle de bir mezheb kurmaya yeltenmemişlerdi.
Fıkhi ihtilafın cevazıyla beraber mezhebi içtihadın Kur'ân'ın
ruhuna uygun olması gereklidir. Yani içtihat tevhid, mahlukata şefkat,
başkalarının can, namus ve mal haklarına hürmet, iffet, adalet, eşitlik,
istikamet, emanet ve vazifelere riayet, iyilik ve bunda yardımlaşma esaslarına
aykırı olmamalıdır. Peygamberimiz, müctehidin içtihadında isabet ederse, iki
sevab, iyi niyetle Allah rızası için yaptığı içtihadında hata ederse, bir sevab
alacağını söylemiştir (Buhari, el-İ'tisam, 21; Müslim, el-Akdıye, 6).
Bid'at Mezheplerinin Özellikleri
Bid'at; bazı kimselerin dinde olmayan bir şeyi sonradan
ortaya atıp bunu şer'î imiş gibi göstermeleri ve bununla Allah'a ibadeti
kasdetmeleridir. Bid'atlar, küfre götüren ve küfre iletmeyen olarak iki
kısımdır. Mesela; Bahaîlerin Hz. Muhammed'in son peygamber olmayıp ondan sonra
rasullerin geleceğini iddia etmeleri. Nusayrîlerin Hz. Ali'ye ulûhiyyet isnad
etmeleri küfürdür. Mu'tezile'nin Kelâmullah'ın mahlûk olduğu görüşünde olmaları
ise, küfre götürmeyen bir bid'attir.
Acaba akaidde hangi ihtilaf sünnet dairesinde, yani
Rasulullah ile ashabının takib ettiği yola uygun, hangisi Rasulullah'ın akide
sünnetinin dışındadır. Küfre giren bir mezhebi tesbit etmek kolaydır. Fakat
akaid sahasında ortaya atılan bütün bid'atları tesbit etmek, imkânsız değilse de
çok zordur. Bid'at mezheblerinin bütün alâmetlerini tam olarak vermek zor ise de
bunların açık ve genel özellikleri şöyle sıralanabilir.
1- Müslümanların büyük kalabalığından, ehl-i İslâmın büyük
çoğunluğundan ayrılmak. Sahabiler ve büyük müçtehid imamların yolundan gidenler,
müslümanların büyük kalabalığını teşkil ederler. Bunlara da sünnîler denilir.
2- Kendi heva ve heveslerine tabi olmak. Delilsiz takib
edilen yollar eğridir ve bid'at yoludur.
3-Mütevatir hadisten başkasını kabul etmemek küfre götürmezse
de sahih hadisleri kabul etmemek eğrilik ve sapıklığa götürür.
4-Kitab ve Sünnet'te bulunmayan bir kavli veya bir fiili
şer'î ve dini olarak ortaya attıklarında, halkı bunu kabul etmeye zorlamak,
halkı buna uyması için baskı yapmak.
5- Kur'an'ın muhkemini bırakıp müteşabihlerine tabi 6lmak ve
muhkem âyetleri de delilsiz keyfi olarak te'vil etmek.
6- Hüküm çıkarırken Kur'anın bütünlüğüne riayet etmemek.
Halbuki Kur'an'ın birbirleriyle çelişen hiç bir âyeti yoktur. "Eğer o (Kur'an)
Allah'tan başkası tarafından olsaydı, elbette içinde birbirini tutmayan pek çok
şeyler bulurlardı" (en-Nisa, 4/82).
7- Zarurat-ı diniyyeden birini veya bir kaçını inkâr etmek,
iman esaslarının zıddı olan bir takım inançlar taşımaları sebebiyle bazı
mezhebler küfre düşmüşlerdir.
Mezheblerin genel tasnifi
slâm tarihinde zuhur etmiş mezhebler başlıca üç kısımdır:
A) Siyasi mezhebler: Bunlar önceleri siyasi bir maksatla
ortaya çıkmış, sonraları itikadî bir kisveye bürünmüşlerdir. İlk önce zuhur eden
siyâsî mezhebler üçtür. Nasıba: Hz. Osman ve Muaviye taraftarları, Şia: Hz. Ali
taraftarları; Havaricde: Hz. Ali ve Muaviye'ye karşı çıkanlardır.
B) İtikadi Mezhebler (akaid mezhebleri): İkiye ayrılır:
1- Ehl-i Sünnet mezhebleri: Bunlar da ikiye ayrılır: a) Eh1-i
Sünnet-i hassa denilen Selefiyye. Selefiyye'nin mütekaddimini ve müteahhirini
vardır. b) Eh1-i Sünnet-i amme: Matüridiyye, Eş'ariyye. Bunlara Halefiyye de
denir.
2- Ehl-i Bid'at: Ehl-i Bid'at mezhebleri de ikiye ayrılır:
a) Küfre düşmeyenler. İki kolu dışında Hariciye, Kaderiyye,
Mutezile, Cebriyye (sorumluluk yoktur diyenleri hariç), Zeydiyye, İmamiyye (İsna
Aşeriyye), Kerramiyye, Naccariye, Haseviyye.
b) Küfre düşen bid'at mezhebleri: Haricilerden Acâride'nin
Meymuniyye kolu, Yezidiyye, Batıniyye-i Nizariyye (ki bu mezheb hicri 5. asrın
sonlarına doğru Hassan Sabbah tarafından kurulmuştur), Nusayriyye, Dürziyye
(Dürzilik), Babilik ve Behailik (Behaiyye).
C) Fıkhî mezhepler: Fıkıh mezheblerinin hepsi de Kur'an ve
Sünneti esas alırlar. Bunlar da ikiye ayrılır:
1- Bugün tabileri bulunan mezhebler: Hanefiyye, Şafüyye,
Malikiyye, Hanbeliyye, Caferiye, Zeydiye ve Zahiriyyedir. Bu sonuncusunun
müntesibi pek az kalmıştır. Hindistan taraflarında Zahiri mezhebine bağlanan pek
az kimse vardır.
2- Tabileri kalmamış olanlar: Bugün tabi ve müntesibleri
kalmamış ve fıkıh tarihine geçmiş olan mezheblerin imamları şunlardır: Abdullah
b. Şübrüme (v.h. 144), Abdurrahman el-Evzai (v. 157), Süfyan es-Sevri (v. 161),
Muhammed b. Abdurrahman b. Ebi Leyla (v. 148), İshak bin Rahuye (Raheveyh, v.
238), Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi (v. 310), Leys b. Sa'd (v.175),
Müzeni (v. 264), Ebu Sevr İbrahim b. Halid Muhammed b. İshak b. Huzeyme (v.
311).
Akaid mezheblerin muhtelif açılardan taksimi:
A) Allah'ın sıfatları. Allah'ın sıfatlarını, zat-ı Bari ile
kaim, hakiki ve vücudi olarak kabul edenlere Sıfatiyye denilir. Ehl-i Sünnet
mezheblerinin hepsi, Hişâmiyye ve Kerramiye gibi. Yalnız Hişamiyye ve Kerramiyye
Mücessime (Allah'a cismiyet isnad edenler) ve Müşebbihe'den (Allah'ı başkalarına
benzetenlerden) idi.
Allah'ın zatından başka sıfatları yoktur, O'nun sıfatları
zatının aynıdır, zatının tealluk ettiği şeylere göre bir durumudur diyenler;
Cehmiyye ve Mu'tezile'dir. Bunlar, Allah bilir, âlimdir ama onun zâtına zaid
hakiki bir ilim sıfatı yoktur, zatının bilme hali (alimiyyet = biliciliği)
vardır, derler. Allah'ın sıfatlarını zatının aynı kabul edenlere, sıfatları nefy
ettikleri için "muattıla" denilir.
B) İmanın hakikatı konusunda mezhebler. İman edilecek konular
mü'menün bih veya imanın müteallakı denilir. Mü'menün bih, Hz. Peygamber'in
Allah tarafından getirip tebliğ etmiş olduğu kesinlikle bilinen esas ve
hükümlerdir. Bunlara zarurat-ı diniyye de denilir. Namaz kılmak, zinadan
kaçınmak gibi zarurat-ı diniyyenin neler olduğunda -bunlar hem subutu, hem de
manaya delaleti kat'i nasslar ile sabit olduğu için, küfre düşen mezhebler
hariç- bütün İslâm mezhebleri ittifak etmiştir. Mü'menun bihe inanmak
keyfiyetine imanın hakikatı denilir. İmanın hakikatı konusunda başlıca 5 mezheb
vardır:
1- Cumhur-ı Muhakkikin. Bunlar Matüridiyye'nin çoğunluğu ve
Eş'ariyye'nin bir kısmıdır. Bunlara göre; irnan kalb ile tasdiktir. Mü'menün
bihi kalbiyle kabul edip doğrulamaktır. Bir kimseye diliyle ikrar, müslüman
olduğunun bilinip ona İslâm muamelesinin uygulanması için lazımdır.
2- Kavl-i Meşhurcular. Bunlar Şemsül-Eimmeti's-Serahsi,
Muhammed Pezdevi gibi bir takım Hanefiyye fukahasına uyanlardır. Bunlara göre
iman, kalb ile tasdik ve dil ile ikrardır. Bunlar, "öldürülmek veya evinin
yakılması korkusu gibi bir mazereti olmadan diliyle de ikrar etmeyen, mü'min
olmaz" diyenlerdir.
3- Hariciler, Mu'tezile, Zeydiyye. Bunlara göre, iman kalb
ile tasdik, dil ile ikrar, farzları ile ifa etmek ve haramlardan kaçınmaktır.
Büyük günahına tevbe etmeden ölen kimsenin ebediyyen cehennemde kalacağına
inandıkları için bu mezheblere bağlı bulunan kimselere Va'idiyye de denilmiştir.
4- Kerramiyye. İman sadece dil ile ikrardır, diyenlerdir. Bu
mezheb zamanla ortadan kalkmıştır.
5- Mürcie. "İman Allah'ı bilmektir. Kâfire yaptığı iyilik
fayda vermediği gibi mü'mine de günah zarar vermez. Günahkâr mü'min cehenneme
girmez, hasenâtı kabul edilir, seyyiâtı affedilir" diyenlerdir. Böyle diyenlere,
mezhebler tarihinde "Mürcie-i ehl-i dalal" da denilir. Bu mezheb de zamanla yok
olmuştur.
C- Kulun ihtiyarı ve kader konusunda çıkmış olan başlıca üç
mezheb vardır.
1- Cebriyye: Kulun ihtiyar ve iradesinin olmadığını iddia
edenlerdir.
2- Kaderiyye ve Mu'tezile: Kulun mutlak hür olduğunu ve işini
kendisi dinleyip yarattığını iddia edenlerdir.
3- Ehl-i Sünnet mezhebleri: Kulun hür olduğunu kabul etmekle
beraber kadere de saygılı olan kimselerin mezhebidir.
Muhiddin BAĞÇECİ
Şer',
sözlükte suya giden yol demektir. "Şerîat" da aynı anlamdadır. İslâmî bir kavram
olarak ise; yüce Allah'ın koyduğu ve -ister bir amelin keyfiyeti ile ilgili
olsun, ister itikadı ilgilendirsin- herhangi bir peygamberin ondan getirdiği
hükümlerdir. Şerîat'a "din" ve "millet" adı verildiği de olur. Şerîat, kendisine
itaat edilmesi bakımından "din"; dikte edilip yazılması bakımından "millet";
belirlenmiş bir yol olması bakımından da "Şer" ve Şerîat'tır.
Ebu'l-Beka, "din" kelimesine yakın terimlere dair açıklamalarından sonra
aralarındaki farka şöylece işaret etmektedir: "Çoğunlukla bu lâfızların biri
diğerinin yerine kullanılabilmektedir. Bu bakımdan bunlar bizzat bir olmakla
birlikte mana itibariyle birbirinden farklıdırlar. Çünkü Peygamber'den sabit
olan özel yola uyulması açısından "tarîk" (yol); gereğince dinlenmesi,
bağlanılması (iz'ân) gereği açısından "iman"; onu teslimiyetle kabul gereği
açısından "İslâm"; ona bağlanmanın karşılığının verilmesi açısından "din"; dikte
ettirilip yazılması ve etrafında toplanılması açısından "millet"; susayan
kimseler onun tatlı suyundan gelip içtikleri için "şerîat"; bir diğer adı "en-Nâmûs"
oları Cebrâil'in vahiy yoluyla onu getirmiş olması açısından da "en-Nâmûs" adı
verilir."
Din, Millet, Mezheb kelimeleri arasındaki farka gelince; Din Allah'a, Millet
Rasul'e, Mezheb de Müctehide nisbet edilir.
Kur’an’da ‘din’ en çok bu
anlamda kullanılmaktadır ki, bu mana içerisinde hem Allah’ın hakimiyeti,
otoritesi, hükmünün üstünlügü, hem bu üstünlüğe kulların boyun eğip itaat
etmeleri, hem de Allah’tan gelen hüküm, kanun ve şeriat konuları yer almaktadır.
Din, aslında bütün bu anlamları
içerisinde barındıran, Allah’ın hakimiyetine bir teslimiyet ve O’ndan gelen
hükümleri kabullenmektir.
İslâm’dan önceki araplar
(yukarıda geçtiği gibi) ‘din’ kelimesini çok farklı, biraz da karışık anlamlarda
kullanıyorlardı. Kur’an bu kelimeye bir ıstılah (terim) anlamı kazandırdı ve bu
kelime çok önemli bir ilâhí gerceği ve bu gerçek karşısında insanın konumunu
ifade eder hale geldi.
Bu kelime, her ne olursa olsun
yüksek bir otoriteyi ve bu otoriteye boyun eğmeyi, bu otoriteden kaynaklanan
emir ve hükümleri uyulması gereken kurallar olarak kabul etmeyi, bu kurallara
uyulduğu zaman mükâfat, karşı gelindiği zaman ceza alınacağına inanmayı içine
alan bir hayat sisteminin genel adıdır. Bu bakımdan bu kelimeyi başka dilde
karşılayacak hiç bir sözcük mevcut değildir. Batılıların kullandığı ‘religion’
sözcüğü de ‘din’ kavramının ifade ettiği derin anlamları karşılayamaz.
“Bunu İbrahim oğullarına
vasiyet etti, Yakub da: ‘Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de
ancak müslümanlar olarak can verin’ (diye aynı vasiyette bulundu).”
(Bakara: 2/132)
“Hiç şüphesiz din, Allah
katında İslâmdır…” (Âli Imran: 3/197)
“Peki onlar Allah’ın
dininden başka din mi arıyorlar. Oysa göklerde ve yerde her ne varsa -istese
de, istemese de- O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülmektedir.” (Âli İmran:
3/83)
“...Bugün size dininizi
kemâle (olgunluğa ) eriştirdim, üzerinizdeki nimeti tamamladım ve size din
olarak İslâmı seçip beğendim...” (Maide: 5/3)
“Ki O, kendi peygamberlerini
hidayetle ve hak din ile, diğer bütün dinlere karşı üstün kılmak için gönderdi.
Şahid olarak Allah yeter.” (Fetih: 48/28)
Ayrıca bak: Bakara: 2/217, 259; Nisa: 4/146; Maide: 5/54, 57; En‘am: 6/161;
Tevbe: 9/11, 12; Meryem: 19/29, 33, 122; Yunus: 10/22, 104; Nasr: 110/2,
Kafirûn: 109/6 vd; Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan
Yayınları: 144-145.
“Onlara:
‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denilse, ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde
bulduğumuz (yol)a uyarız!’ derler. Peki ama, ataları bir şey düşünmeyen, doğru
yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atalarının yoluna uyacaklar)?”
(2/Bakara, 170). Aklı olmayan kimsenin dini de yoktur:
“Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve
rezilliği), akıllarını kullanmayanlara verir.” (10/Yûnus, 100)
Bizden önce
yaşayan atalarımızdan bize intikal eden mirasın içinde hem doğruların, hem de
yanlışların olabileceğini kabullenmek gerekir. Bize intikal eden miras, hem bazı
doğruları, hem de bazı eksiklik ve yanlışları içermektedir. Bu miras, çeşitli
siyasî ve itikadî tartışmaların yoğun olduğu bir ortamda doğup yine çeşitli
siyasî entrikalardan geçmek sûretiyle bize ulaşmıştır. Bu mirasın intikalinde
çok samimi kimseler olduğu gibi; çok bağnaz kimselerin de olduğunu
unutmamalıyız. Bize intikal eden mirasın sahiplerinin de birer insan
olduklarını, yanılabileceklerini kabul etmeliyiz. O halde bize intikal eden
mirası analiz etmeden, araştırmadan, Kur’an ve sahih sünnet terazisinde
tartmadan, nakil ve akıl sağlamalarından geçirmeden kabul etmemek gerekir.
İslâm
dünyasında insanlara, müslümanlara yön veren kimselerin değişmeyen dinin temel
esaslarıyla değişen ve değişmesi gereken özellikleri ayırt edebilmesi ve
kendilerini sürekli yenilemeleri gerekir. Dengelerin kısa sürede değiştiği bir
dünyada mü’minlerin pasif kalmaları, tamamıyla nakilci/taklitçi/şerhçi ve
düşünemeyen kimseler olmaları, din açısından üzücü bir olaydır. Böylesi bir
tablonun sorumlusu, bu insanların kendileridir. Çünkü Allah, Kur’an’da hayra
doğru değişmenin mutlak sûrette gerçekleştirilmesi gerektiğini beyan etmektedir:
“Bir toplum, kendi durumlarını değiştirmedikçe şüphesiz Allah da onların
durumunu değiştirmez. Allah bir kavme kötülük murad ettimi artık onu geri
çevirecek yoktur. Zaten onların, O’ndan başka koruyup kollayanları da yoktur.”
(13/Ra’d, 11)
Her konuda
analizci, araştırıcı olmamız gerekir. Câhiliyye Araplarının yaptığı gibi hayra
doğru değişmeye, yenilenmeye karşı olmak, ataların yolunu körü körüne taklit
etmek demektir. Câhiliyye Araplarına tebliğ edilen gerçek dine karşı çıkanların
tavrı, tamamıyla İslâm’a karşı mücâdele olmuştur. Âyet-i kerimelerde de sık sık
atalar dinine körü körüne bağlılığın kötülüğünden söz edilir. Bu bağlılığın ne
kadar tehlikeli olduğu vurgulanır. Bu tehlike, müslümanlar için de söz
konusudur. Kur’an ve sünnete bağlı kalmakla birlikte, çağın dilini ve çağın
gündemini kendi lehimize kullanmak zorundayız. “Hayır, (ne bilgileri var, ne
de kitapları.) Sadece: ‘Biz, babalarımızı bir din üzere bulduk; biz de onların
izinden gidiyoruz’ dediler (Bütün delilleri bundan ibâret). İşte, böyle senden
önce de hangi memlekete uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın varlıklıları: ‘Biz
babalarımızı bir din üzerinde bulduk; biz de onların izlerine uyarız’ dediler.
Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem
(yine mi bana uymazsınız ?)’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu biz sizin
gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz.” (43/Zuhruf, 22-24) “Onlar bir
kötülük yaptıkları zaman ‘babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu
emretti’ derler. De ki: ‘Allah, kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz
şeyleri mi söylüyorsunuz?” (7/A’râf, 28)
Hz. Peygamber
(s.a.s.), müşrik Araplara yepyeni bir din sunmamıştı. Çağın ihtiyaçlarına cevap
verecek bazı yenilikleriyle bu din; İbrâhim (a.s.)’in ve ondan önceki
peygamberlerin getirdiği Tevhidin/hak dinin aynısı idi. Ancak müşrikler İbrâhim
(a.s.)’in dininin kalıntıları ve kırıntıları üzerine atalarının hurâfe ve bâtıl
inanışlarının inşâsı ile yeni bir din çıkarmış, onların tâkipçileri de araştırıp
soruşturmadan aynı şeyi taklit etmişlerdi. Allah’ın dinine isnad edilen bu
yanlışlıkları ortadan kaldırmak için Allah Teâlâ bir peygamber gönderdi. O’ndan
sonra artık bir peygamber gelmeyecek ama, Hz. Muhammed (s.a.s.)’den bize kalan
tertemiz ve dupduru iki kaynak var (Kur’an ve Sünnet). Bu iki kaynak, devamlı
bulandırılmak istendi. İlkine kimse dokunamadı, çünkü onun her her şeye kaadir
bir koruyucusu var. “Kur’an’ı kesinlikle Biz indirdik; elbette onu yine Biz
koruyacağız.” (15/Hicr, 9).
Ancak, ikincisi
için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle
buyurur: “Kim Benim adıma yalan söylerse (hadis uydurursa) cehennemdeki
yerine hazırlansın.” (Buhârî, İlim 38, Cenâiz 33, Enbiyâ, 50, Edeb 109;
Müslim, Zühd 72; Ebû Dâvud, İlim 4; Tirmizî, Fiten 70, İlim 8, 13, Tefsir 1,
Menâkıb 19; İbn Mâce, Mukaddime 4; Dârimî, Mukaddime 25, 46; Ahmed bin Hanbel,
2/47, 83, 133, 150, 159, 171). Buna rağmen insanlar bu kaynağı devamlı
bulandırmaya çalışmış ve O’nun adına zaman zaman hadis uydurulmuştur. İslâm
toplumunun içinde bulunan münâfıklar, İslâm kisvesi altında müslümanların
kafasına şüpheler sokmaya çalışmış; bunun yanında hadis uydurma cür’et ve
cesâretinde bulunamayanlar da kanaatleri doğrultusunda hikâye, kıssa ve
menkıbeler uydurarak kafalarına göre bir İslâm şekillendirmeye çalışmışlardır.
Hikâyecilerin
İslâm tarihinde yaygın bir yeri vardır. Hz. Ali, bu kıssacıları câmiden kovmuş,
onların bu yolla din kaynağını bulandırmasına izin vermemiş, ama ondan sonra
yine bu olay devam edegelmiştir. Felsefecilerin, Kelâmcıların, tasavvufçuların
kaynağa soktukları yanlışlar, halkın hikâye ve hurâfelere düşkünlüğü, İslâm’a
vahiyden ayrı bir kimlik ortaya çıkardı. Her ne kadar, ana kaynakları
bulandırmadan, dini eksiltme ve ona ilâvelerde bulunma gibi cinâyetleri
işlemeden, sahih din anlayışı; her asırda az veya çok insan tarafından takip
edilse de, genel halkın çoğunluğu vahyi yanlış anlamış insanlardı.
Bu konuda suçun büyüğü, halktan daha çok, onlara yanlış dini öğreten, ya da
halkın yanlışlarını düzeltmeye çalışmayan etkili ve yetkililerde, şeyh, başkan,
ağabey, hoca ve tebliğcilerdedir.
“Onlara,
‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘hayır, biz atalarımızı üzerinde
bulduğumuz yola uyarız’ derler. Ya ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu
bulamayan kimseler olsa da mı?” (2/Bakara, 170).
Bizim dinimiz, acezelerin, meczupların dini değildir. Geleceği beklerken bu
gününü unutanlar da bize yabancıdır. Atalarının dinleri, yaptıkları ile
öğünmekle yetinenler de. Çünkü peygamber oğlu olmak bile kurtuluş için yeterli
değildir. Dinimiz, geçmişin sanıkları ve tanıkları kaybolmuş dâvâlarının
kavgasından da ibâret değildir. Din, Allah’ın, Peygamberi vâsıtasıyla bize
bildirdiği, eksiği ve fazlası olmayan Kitapta yazılı olandır; Peygamber’in bize
tebliğ ettiğinden ibârettir. Hz. Peygamber ve O’nun dostları, bize bu dinin
pratiklerini göstermişler ve O’nun sahih sünneti tevârüs edilerek bize
ulaşmıştır.
Toplumların
câhiliyye dönemlerinden kalma gelenekleri dinimizin bir parçası değildir.
Kuşkusuz onların, tevhide/vahdâniyete karşı olmayanlarını koruyabilir ve
geliştirebiliriz. Ancak, kendi atalarımızdan, ırkımızın ve halkımızın
geleneklerinden gelen her özellik dinimizin bir parçasını oluşturmayacaktır.
Atalarımızın yaşadıkları zaman, mekân ve şartlar farklıdır. Geçmiş zamanı tekrar
etmek mümkün değildir. Biz bu gün Kur’an’ı, burada ve bu şartlarda yaşamak, onun
için de eskiyi tekrar etmek değil; yeniden, Kur’an’da belirtilen sorumluluğumuzu
asrın idrâkine söyletmek zorundayız.
Özellikle uzun
bir fetret döneminin, esâret, yoksulluk ve sapma döneminin ardından, bu gün dini
anlama ve yaşama mücâdelesinde yığınla İsrâiliyat ve nefsimize kolay gelen,
atalarımızın örflerinden yola çıkarak Kur’an’ı te’vil etmeye kalkışmak, bizi çok
farklı mâceralara sürükleyebilir. Bugünkü iletişim akışı içinde, medyanın; uzun
boyluları cüce, cüceleri uzun boylu gösteren, hâinleri kahraman, kahramanları
hâin olarak tanıtan konkav ve konveks aynaları arasında gerçeği yakalamak için
yoğun çaba göstermek zorundayız.
Eskilerin 32 ya
da 54 farzdan ibâret din telakkileri ile bu günü açıklamak mümkün değildir. Daha
önceki dönemlerin siyasal ve sosyal şartları içinde şekillenen din anlayışının,
günümüzde dini yeniden aslî yapısına döndürme gayreti içindeki insanlar için
kesin ve mutlak bir örnek teşkil etmesi düşünülemez. Ancak, tarihî bilgi ve
belgeler, tarihî tecrübeler de hiçbir zaman görmezlikten gelinecek olaylar
değildir. Gelenekleri aynı ile tekrarlamaya çalışmak gibi, geleneklerden kesin
olarak koparak, geçmişi, geçmişin birikim ve tecrübelerini görmezlikten gelmek
de bize bir şey kazandırmaz; çok şey kaybettirir.
Tarih, övgü ya
da sövgü kitabı değildir. Sanıkları ve tanıkları kaybolmuş bir d3avâda
kahramanlar ve hâinler üretmek, bize bir şey kazandırmaz. Onlar, bizden önce
gelip geçen bir topluluktu, onların yaptıkları onlara, bizim yaptıklarımız
bizedir. Tarihi, bugünümüzü inşâ ederken bir tecrübe alanı olarak ciddiye
almamız gerekir. Kahramanlar üretmek adına ihânetleri görmezlikten gelmek,
ihânetlerden söz ederken faziletleri görmezlikten gelmek, tarihte kalanlar için
hiçbir şeyi değiştirmez; ama bize birçok şeyi kaybettirir. Tarihi, bu günlerini
ispat için malzeme olarak kullananlar ve tarihî gerçekleri çarpıtanlar, hem
kendi geleceklerini ve hem de toplumun geleceğini karartırlar. Zaman içinde
doğruluğunu kanıtlamış, insanların ortak faziletini oluşturmuş, berraklaşmış
değerlere elbette sahip çıkmak, dürüst herkes için ahlâkî bir görevdir.
“İnsanlardan
kimi de vardır ki, ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık’ derler; oysa
inanmamışlardır. Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki yalnız
kendilerini aldatırlar da farkında olmazlar. Onların kalplerinde hastalıkr
vardır... Onlara ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın’ dendiğinde ‘biz ancak ıslah
ediciyiz’ derler. İyi bilin ki onlar bozgunculardır.”
(2/Bakara, 8-10). Nasıl, kimi zaman insanlar katil ruhlarının
üstüne cihad elbisesi giyerek din adına cinâyetler işleyebiliyorsa, kimi zaman
da şeytan aklımızı çelip bize birtakım fantezileri din gibi göstererek onları
kafamıza sokmaya çalışmaktadır.
“Onlar kalbimiz
temizdir” diyerek kendilerini aldatmaktadırlar. Hayatlarına, dinlerine göre yön
vermek yerine, hayatın içinde buldukları şeyleri kendileri için din haline
getirmektedirler. İslâm adına rasyonalizm, İslâm adına demokrasi, İslâm adına
sağcılık, İslâm adına solculuk, İslâm adına Kemalizm, İslâm adına laiklik...
İslâm’ın neyi kabul edip neyi kabul etmediğini nerede ise Allah’ın rızâsı değil;
çağın icapları tayin etmekte ve den çağın icaplarına göre te’vil edilmek
sûretiyle sürekli değişen bir din anlayışı ortaya çıkmaktadır.
Elbette
Kur’ân-ı Kerim, kıyâmete kadar bâki kalacağına göre, çağın getirdiği yeniliklere
karşı İslâm’ın mesajı olacaktır. Müslümanların bilgileri ve tecrübeleri
geliştikçe Kur’ânî anlayışları da gelişecektir. Ancak, burada çağın
gereklerinden yola çıkarak Kur’an’ı te’vil etmek değil; Kur’an’dan yola çıkarak
çağı yorumlayıp onu meşrû bir yoruma tâbi tutmak zorundayız. Reddettiğimiz şeyin
doğrusunu, savunduğumuz şeyin delillerini ortaya koymamız gerekir.
Birinci yolda,
yani çağın gereklerini din zannetmede bireyin aktif, entelektüel bir katılımı
yoktur. Sadece dinini te’vil etmek sûretiyle edilgen bir yola girmektedir.
Şuurlu bir müslüman ise, İslâmî sorumluluk şuuru ile olayı yeniden yorumlamak ve
onu tashih ederek ona yeni bir biçim vermek durumundadır. Sağcılığın dine
eklenmesi, ya da Arap ülkelerindeki ve özellikle Libya’daki solcu müslümanlık
iddiaları, dini te’vil gayreti, dini moda akımlarla sentez etme gayretini
belgelemektedir.
Demek ki
sentezcilik modası, sadece dini ırkla sentez etmek değil; dini şahsî
kanaatlerimiz, lider ve örgütlerimizle ve de aynı zamanda, birtakım çağdaş
felsefî akımlar, moda ideolojilerle, kavramlarla sentez etme gayretleri de
gözükmektedir. Bütün bunlara karşı uyanık olmak zorundayız. Eğer her şeyi bu
kadar birbirine karıştıracak olursak, sonra bu işin içinden çıkamayan insanlar,
bal peteğindeki lafza-i celâl yazısının hikmeti üzerinde gereğinden fazla kafa
yorarak, imtihan olmak için geldikleri dünyanın gerçeklerinden koparlar ve
sorumluluk duygusunu yitirerek inançlarını eyleme dönüştürme irâdesini
kaybederler.
Hacca giden
biri teraziye el sürmemeli imiş. Artık o, Allah adamı olduğundan, dünya menfaati
ile işi olmazmış. Kim uydurmuşsa... İyi bir tüccar, nebîlerle birlikte
haşrolmayacak mı? Bizim dinimiz, bu dünya ile ilgilidir. Bize âhiretin sırlarını
açıklar; ama ve bu dünyada yaşanmak üzere, bu dünyadaki insanlar için inmiştir.
Câmide dünya
kelâmı konuşulmazmış. "Din nasihattir (nasihatten ibârettir)." (Müslim,
İman 55; Ebû Dâvud, Edeb 67) diyen bir dinin tebliği, anlaşılması için dünya
kelâmı konuşmadan nasıl nasihatleşeceğiz? Câminin asr-ı saâdetteki hayatın hemen
her alanıyla ilgili fonksiyonu, dünyayı ve dünya kelâmını dışlayarak nasıl icrâ
edilecektir? Din ve dünya işlerini birbirine karıştırmayacakmışız. Gerçeğini
bilmediğimiz âhiret işlerine bu dünyayı nasıl karıştırabiliriz ki!? Bizim
dinimiz konuşmamızı, ticaretimizi, ekonomik ve sosyal ilişkilerimizi, her şeyi
kapsar. Yaptığımız ve yapmamız gerekirken yapmadığımız, söylediğimiz ve
söylememiz gerekirken söylemediğimiz herşeyi!
Kimine göre din
sadece vicdan özgürlüğü gibi bir şey. Bunlar din ve vicdan özgürlüğünün ayrı
ayrı şeyler olduğunu bile bilmeyecek kadar zekâ sorunu olan insanlar... Din
Allah’la kul arasında imiş. Bu din, kimin dini ise, kim uydurdu ise... Her din,
kendi bağlılarını birbirleri arasında hukuk sahibi kılar. Onlarınkisi şeytanın
uydurduğu hayal âleminde olan bir din... Elbette kimsenin kalbini yarıp bakmadık
ama, Allah’ın kitabı Kur’an, müslümanları kardeş yapmak sûreti ile birbirleri
üzerinde hak sahibi yapmadı mı?
Dini dünya
hayatının dışına itme iddiası, şeytanı bile güldüren bir komedi olsa gerekir.
Allah, peygamberlerini bizim gibi birer beşer olan insanlardan seçip gönderdi.
Dinin bütün hükümleri, bu dünya içindir, bu dünyada uygulanır. Âhiret, sadece
geleceğe ilişkindir; cennet ve cehennem, bu dünyadaki amellerimizin sonucu
olarak varacağımız yerdir. Bu gün yaşanacak gerçek, bu dünya ile ilgilidir. Öbür
kısmı, haber verilen gerçektir. Dini dünya hayatından soyutlamak, dini yok
etmekle eş anlamlıdır. Bu bir inkârdır, küfürdür!
Onlar
bilmedikleri bir dine iman ettiklerini sanıyorlar. Onu kendi gönüllerince
süslüyor ve ona şeytanlarının söylediği şekilde bir muhtevâ kazandırıyorlar.
Eski putperest toplumlarda zenginlerin kendi adlarına özel tanrılar, özel putlar
edinmeleri gibi... Din, onlar için bir nazar muskası gibi bir şeydir.
Kalplerinin temiz olduğunu sanıyorlar, ama şeytan kalplerine yuva yapmış.
Abdurrahman Çobanoğlu, İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, s. 47-52
Abdurrahman Dilipak, Bu Din
Benim Dinim Değil, s. 49-52
|