Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  ÇIĞLIK - FARKLI METOD BENİMSEYEN KARDEŞLERİMİZİ KINAMAMAK - İRTİCA - PAPAYA CEVAP - BATI, İSA (AS), İSLAM

                                                                   SÜKÛTUN ÇIĞLIKLARI

       Yıllar var ki, sükûtun çığlıkları hep sesimin önünde uğulduyor; zulmü lanetlemek, zalimin yüzüne tükürmek, müfteriye ağzının payını vermek, mütecavizin sesini kesmek, komplocuya ‘“yeter artık” demek tâ dilimin ucuna kadar geliyor ve tabiatımın cidarlarını zorluyor; ama, kimseye bir şey diyemiyor/demiyor; Allah’ın görüp bildiğini düşünüyor, olup bitenleri kaderin mutlak adaletine bağlıyor, bir iki yutkunuyor; sonra da yeniden bütün hiddet ve şiddetimi her zaman muhabbetle çarpan kalbime emanet ediyor; karakter, düşünce ve üslûbumun hatırına herkesin yalan-doğru sesini yükselttiği durumlarda ben bir “La Havle” çekip “Buna da eyvallah” demekle yetiniyorum.Gerçi böyle davranmak çok defa zalimi cesaretlendiriyor, müfteriyi daha da küstahlaştırıyor, mütecavizleri saldırganlığa sevk ediyor; ama, ben kendi kendime: “Ne de olsa bunlar da insan, bir gün insan olduklarını düşünür ve bu tür münasebetsizliklerden vazgeçerler.” diyor -bu bir hüsnüzan belki de kuruntu- herkesin insafa geleceği bir eşref saat beklemeye koyuluyorum; koyuluyor ve içimde oluşan değişik dalga boyundaki hafakanları ve çok defa mülâyemet hislerimi zorlayan fırtınaları sebepler üstü nevzuhur beklentilerle yumuşatmaya, göğüslemeye çalışıyor; hatta yer yer derûnî bir sükût murakabesine dalarak âdeta kendi his dünyamın dışına kaçıyorum. Zaman geliyor ki, içimi kanatan bir kısım şeyler karşısında kendime acıyor, bazen de âleme karşı saygılı olayım derken kendime saygısızlık yaptığım hissine kapılıyorum; kapılıyorum ama, yine de her zaman bir zıpkın gibi sineme saplanan onca yalan, onca tezvir, onca şeytanî plan karşısında dönüp nefsime: “Tâ baştan derdi derman kabul ettiğine göre, bu şikayet tavrı da neyin nesi? Dişi olan elbette ki ısıracak, pençesi olan da parçalayacak; hakkı kuvvette görenler mevcut olduğu sürece bunu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez; öyleyse herkesi hoş gör.” deyip çığlıklarımı içime gömüyor ve duygularımı sükûtun nevhalarıyla dillendiriyorum.

     Başka türlü hareket edemeyiz

     Zaten benim gibi düşünenlerin ve benim durumumda olanların başka türlü davranmaları da mümkün değil; evvelâ, edânîye baş eğmesek de, “Hükm-ü kazaya can iledir inkıyadımız.” (Bakî) saniyen, öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, düşmanlığa kilitlenmiş kimselerin hadd ü hesabı yok, kinle-nefretle oturup kalkanlar, lanetle anılan cebbarlara rahmet okutturacak kadar insafsız, -benim olup bitenleri kalbimde yumuşatmam realiteleri değiştirmez- çokları ağızlarını her açışlarında firavunların gayzıyla köpürüyor; dinmiyor hiddetleri-şiddetleri ve doymuyorlar yakıp-yıkmaya, asıp-kesmeye, sorgusuz infaza; hemen her zaman bir “He-man” edasıyla kılıçlarını göklere doğru kaldırıyor ve “Güç bende!” diyorlar. Dünya bir baştan bir başa “hak, hürriyet, demokrasi, insan hakları..” gibi nakaratlarla inliyor; ama hak kaba kuvvetin elinde zebûn, hürriyetin boynunda üst üste esaret tasmaları, demokrasi uygulayıcıların keyfine göre yorumlanan bir ucube., şimdilerde bunların böyle olduğunu anlamayan kalmadı ama, yıllardan beri bu gibi değerleri istismar edenler, hâlâ hiçbir şeyden haberleri yok gibi aynı nakaratı tekrar edip duruyorlar hem de yaşlarından, başlarından, konumlarından utanmadan; işsiz-güçsüz, amelmanda miskin miskin otururken hak, hürriyet, demokrasi diyor; hakları, hürriyetleri tarumar eden bir başkası da aynı şeyleri mırıldanıyor. Paye, mansıp ve koltuk kapmada aynı sihirli kelimeler kullanılıyor, dahası çalıp çırpmalar onların farklı yorumlanmalarıyla meşru gösterilmeye çalışılıyor. Ezenler ezdiklerini onlara dayanarak eziyor, kayırdıklarını da yine onlara getirdikleri özel yorumlarla kayırıyorlar. Evet, onlarla dünyada değişik idarelere müdahale ediliyor, onlarla ülkeler işgale uğruyor; onları ikâme bahanesiyle insan kanı dökülüyor, ırz çiğneniyor, namus pâyimâl oluyor, cinayetler işleniyor, failler meçhul kalıyor, insanlara baskılar uygulanıyor, düşüncelere sansür konuyor, özel yaşama karışılıyor, inançlara saldırılıyor, akla-hayale gelmedik hayasızlıklar irtikap ediliyor ve münkerâta prim veriliyor; her zaman hak-hukuk deniyor; amas çiğnenen de yine onlar oluyor.

       Ben şimdilerde, olup biten bunca fezâyi ve fecâyii, o kendime has dar tarassut ufkumdan seyrediyor ve içimden “Ey Rab, ne kadar Halîm’sin! Bunca tagallüp, bunca tahakküm, bunca baskı ve bunca hakla, hürriyetle, demokrasiyle alaya rağmen Sen bütün bunları yapanlara mehil üstüne mehil veriyorsun.” diye mırıldanıyor; bir kere daha, “La Havle” çekiyor ve artık tabiatım hâline geldiğini zannettiğim o hayret ve dehşet televvünlü sessizliğime gömülüyorum. Vakıa, haksızlık, zulüm ve tecavüz karşısında mutlak sükût şeytana mum yakma mânâsına gelir ve Nebî beyanıyla mezmumdur. Ne var ki, bir mü’min hiçbir zaman mutlak mânâda susmaz; eli-kolu bağlansa ağzını kullanır; ağzına fermuar vurulsa heyecanlarıyla duygularını seslendirir; bütün bütün tecrit edilip çevreyle alâkası kesilse içten içe hafakanlarla gürler ve sürekli magmalar gibi köpürür durur. Öyle ki, eğer onu iç infialleriyle deşifre ediversek, sinesinde her zaman şimşeklerin çakıp durduğuna şahit olur ve yıldırımların gürültüleriyle ürpeririz.

       Güven insanı

      Onun sessiz gibi duruşu, bir karıncayı bile incitmeyecek kadar incelik ve şefkatinden, emniyet ve güven felsefesinden, insanî değerlere saygısından, herkese merhametinden ve her işini Allah’a havale etmesinden ileri gelmektedir. Her şeyden evvel o bir denge insanıdır. İçinde en korkunç heyecan dalgalarının telâtumlarını duyarak oturup kalktığı durumlarda bile, ciddi bir sorumluluk duygusuyla olabildiğine itidalli ve basiretlidir. O, tahayyülleri mantık ve muhakemesinin önünde, aklına esen her şey dilinin ucunda, ulu orta konuşan ve ne yaptığını bilmeyen, söz ve davranışlarıyla her şeyi yakıp yıktıktan sonra hesap endişesine kapılan, sonra da tahribatına mazeretler aramaya kalkan akılsız bir çocuk değildir. Bilakis o, konumunun farkında, ne yapıp neler söylediğinin şuurunda bir gönül, bir akıl ve bir temkin insanıdır. Ağzını açma fırsatı verildiğinde âlemşümul insanî değerleri dillendirir; dilini tutup susması gerektiği yerde de sürekli heyecan soluklar, dua ve niyazla oturur kalkar, çevresine şefkatle bakar ve herkese gülücükler yağdırır. Hiçbir zaman kadere küsmez, Cenâb-ı Hakk’ı insanlara şikayet ediyor gibi onlara dert yanmaz; aksine, nefsini sorgular ve nerede yanlış yaptığını bulmaya çalışır. Izdıraplarını sinesine gömer, halden anlamayanlara ızdıraptan söz etmez: içten içe fırınlar gibi yansa da yutkunur fakat asla ses çıkarmaz; ölür ölür dirilir ama bunu kat’iyen kimseye hissettirmez.Bu itibarla da hiç kimse onun nasıl bir alev topu ve bir kor yığını olduğunu tamamıyla bilemez; onu da kendileri gibi görür, kendileri gibi sanırlar. Oysaki, eğer onun inancı, tabiatı ve yaşatmaya adanmış o hasbî ruhu müsaade etseydi de sinesinin heyecanlarıyla bir kere olsun görülüverseydi, bütün saksağanlar seslerini kesip kuytu bir yer aramaya duracak ve bütün yarasalar da karanlık inlerine çekilip sükût murakabesine dalacaklardı. Ama o, tam bir güven ve emniyet insanıdır, karakterinin gereğini yerine getirmede de fevkalâde hassastır. İncinse de kimseyi incitmez, zulmedilse de can yakmaz.

      Aslında, onun ruh dünyasında her zaman birbirinden daha ürpertici hüzün resimleriyle, milletini içinde bulunduğu gailelerden kurtarma humması iç içedir; hafakan ve ızdırapları dâim, beyin fırtınaları ve diriliş hamleleri de mütemâdîdir. Onun gönlünün ezelî şiiri, daha doğrusu sessiz çığlıkları hemen her zaman ışığa çağrı ve karanlığa karşı da aydınlatma ruhuna bağlı cereyan eder. Heyecanlarını aksettiren bir mısra dudaklarından hüzünle damlarken, diğeri bir diriliş neşîdesi gibi gürler. Bu itibarla da onun infial ve helecanlarında her zaman, içindeki o müthiş çalkantıların asarı müşahede edilir. İşin aslına bakılacak olursa, biz hayatı hemen her zaman hep bu şekilde yaşama peşinde olduk ve belki de böyle yaşamaya mecbur edildik; heyecan ve ızdırap hem kaderimiz hem de talebimiz oldu. Şahsımız hesabına yaşamayı bir bencillik saydık ve çok defa.böyle bir telakkîyi de tiksinti ile karşıladık. Başkalarını yaşatma ve ebedî saadete hazırlama âdeta tutkumuz oldu; hem öyle bir oldu ki, bu dünyadan göçtükten sonra eğer yeniden bir kere daha bu âleme dönme söz konusu olsaydı ve bu yeni hayatın seçeneği de bize bırakılsaydı, biz yine ‘“yaşatma” diyecek ve gerçek insanî ufka kilitlenerek her yanda insanlığı “ba’sü ba’del mevt”’e götürecek mülâhazalarla nefes alıp verecek, horlanıp hakir görülmelere aldırmayacak, irtica yaygaralarına pabuç bırakmayacak, iftira, tezvîr ve çeşit çeşit isnatlarda bulunanlara küsmeyecek, gönül koymayacak., en amansız ve imansız tecavüzleri, tasallutları dahi sinelerimizde yumuşatacak, içimiz ağlarken gülmesini bilecek ve kimse incinmesin, insanlar rahatsız olmasın diye hafakanlarımızı içimizde baskı altına alıp sustuğumuz aynı anda his dünyamızdaki magmaların gürültüleriyle oturup kalkacak ve hemen her zaman insan olarak yaratılmış olma özel konumuna göre bir duruş içinde bulunmaya çalışacaktık...Bu itibarla, zannediyorum, bizi susuyor görenler de bir şey yapıyor sananlar da yanılıyorlar: Biz hiçbir zaman tamamen susmayız, ruhumuzun derinliklerinde sürekli ızdırap ve ümit, her şeye katlanma ve varolma gayreti iç içedir. Bazen heyecanlarımızın dozu azalsa da, hiçbir zaman daimî inkıta söz konusu değildir; yarım ses, yarım soluk, çeyrek sancı, çeyrek hafakan sinelerimiz sürekli içinde kor bulunan bir mangal gibidir. İmanımız bize her zaman farklı şeyler fısıldar, vicdanlarımız ayrı ayrı telden nağmeler dinletir. Ne var ki, bizimle aynı inanç ve aynı mefkureyi paylaşmayanlar bütün bunlardan ne bir şey duyar ne de bir şey anlarlar.

      Sessizlerin sesi

      Ben şahsen, bu hafakan ve heyecanları her hatırlayışımda öldüren bir mahkûmiyetin, çıldırtan bir mazlûmiyetin ve amansız bir mağduriyetin kurbanı olan bir kısım masum ağızların söylemek isteyip de söyleyemedikleri şeylerin gırtlaklarında düğümlenip onları boğuyor gibi olduğunu tahayyül etmiş ve ürpermişimdir. Kim bilir belki onların da söyleyecekleri ne güzel şeyler vardı. Ama bilmeyen, bilmediğini de bilmeyen, dahası kendini biliyor zanneden bir tür mük’ab cahiller her türlü imkânı kullanarak hiçbir zaman onlara kendilerini ifade etme fırsatını vermediler; vermezler de, zira o zaman, Akif in:

“Şark’a bakmaz, Garb’ı bilmez, görgüden yok vâyesi;
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi!..”

     sözleriyle ortaya koyduğu bu fikir ve ilimzedelerin ne kadar boş olduklarını herkes anlayacak, düşünebilenler her şeye vakıf olacak ve böylece hakkı kuvvete bağlayıp her işlerinde zorbalığa başvuranlar, sermayesi bağırıp çağırma olan bir kısım çığırtkanlar ve bulanık suda balık avlayanlar gerçek kimlikleriyle bilinecek ve işte o zaman salim düşünceye karşı diyalektikle, demagojiyle mücadele veren bu densizler bir bir devrilecek; sözün özü yalancının mumu sönecek ve bugüne kadar değişik yol ve yöntemlerle aldatılanlar da bir daha aldanmayacak. Bu ise, gürültüyle, kaba kuvvetle dünyayı idare etmek isteyenlerin iflası demektir ki, ben onların böyle bir şeye göz yumacaklarını hiç zannetmiyorum; neticede söz dönüp dolaşıp ne olursa olsun bugün için bazı kimselerin susturulmasına gelip dayanıyor ve tabiî bu arada bir hayli kimse de bütün bütün susuyor...Ne var ki, bugün şöyle-böyle kendini ifade edemeyenler bir gün mutlaka sinelerindeki heyecan ve ızdırabı çevrelerine duyuracak, halleriyle olsun kendilerini anlatacak, şimdilerde hafakanlarla yutkunmalarına karşılık günü gelince sükûtun o en müessir şiirlerini inşad edeceklerdir.Kim bilir, belki de işte o zaman, birkaç asırdan beri şefkat, merhamet, adalet, gibi gerçek insanî değerleri unutmuş pek çok kaba ve haşin tabiat umulmadık şekilde yumuşayacak ve insan olarak yaratılmış olmanın gereklerine yönelecektir. Öyleyse, varsın bir müddet daha zulüm âbâd olsun, hak ve adalet ayaklar altında çiğnensin, mazlum âh u efgânla inlesin, mağdur sesini duyurma peşinde koşsun ve sineler Kudreti Sonsuz’un konuşacağı “eşref saat” ümidiyle ızdırap ve heyecan soluklasın, mesele bizim için bir çile doldurma ve inleme ise,

“Henüz bitmemiş terennümler var
        Ki, sükûtunda intizar inler. “ (Faik Ali)
fehvasınca, daha bir hayli nevha-i sükûta ihtiyaç var ve ihtimal işte bu sükûtun arkasında o beklenen bahar...
( Sızıntı–Ekim 2003 )



 

                                                                  Yol arkadaşlarImIzI  kInamak

       Soru: Metot farklılığından dolayı bizleri tenkit eden fakat kendi metodunun yanlışlığından dolayı başlarına musibet gelen Müslüman kardeşlerimizi kınayabilir miyiz? Bunun için insan, kendi metodunun isabetliliğinden dolayı içinden sevinse mesul olur mu?

        Evet, böyle biri niyetinin rengine göre mesul olur. Ancak şunu bilmekte de yarar var; millete hizmet konusunda, bizler de mutlak mânâda yolumuzun arızasız olduğunu iddia edemeyiz. Ayrıca musibetler de iyi-kötü herkesin başına gelebilir. Evet, bazen bir mü’minin tuttuğu yol arızalı olur ama başına musibet gelmeyebilir. Bazen de insan arızasız bir yolda yürüdüğü halde pek çok musibet ile karşılaşabilir. Hatta dosdoğru yolda olan insanın başına onu elemek ve imtihan etmek için çok defa bin belanın geldiği de olur. Belanın en şiddetlisinin nebilere, sonra velilere (başka bir rivayette ulemâya), sonra da derecesine göre diğer insanlara geldiği düşünülürse, musibetin her insana gelebileceğini, dolayısıyla belaya maruz kalmanın, kişinin yürüdüğü yolun eğriliği veya doğruluğuyla çok da alakadar olmadığı görülecektir.  Allah bela ve musibetler ile doğru yolda olan bir insanı, daha doğru yola ve daha ileriye teşvik edebilir. Eğri bir insanı da doğru yola iletmek için tenbihte bulunabilir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın icraatını anlamak çok zordur. Herkes belayı seviyesine göre, kendisine gönderilmiş bir sinyal kabul etmeli ve ona göre “Hazır ol!” vaziyetine geçmelidir. Tabii belirttiğimiz bu düşünce herkesin kendine bakması açısından çok önemlidir. Başkalarının başına gelen bela ve musibetleri, kendi yoluna uymadığından ve kendi yolunun dışında bir yol takip ettiklerinden dolayı maruz kaldıkları şeklinde kabul etmek en basit mânâsıyla nâmertliktir. Böyle bir düşünce, mü’minin mürüvvetiyle telif edilemez. Hele bunu “Oh oldu!” şeklinde ele alma, -Neûzübillah- Müslümanlık ile katiyen telif edilemez. -Hafizanallah- Allah o musibeti döndürür de böyle diyenin başına çevirir.

       İnsan bir mü’mine karşı daima mürüvvetli ve gönülden olma mecburiyetindedir. Bu zâviyeden bakıldığında gelip evimizi bassalar, bizi dövseler ve hukukumuza tecavüz etseler ve giderken başlarına bir bela gelse, “Oh oldu!” dememek gerekir. Böyle birinin o anki hislerine mağlup olarak muvakkaten bir sızlanması ve feveranı olsa da, sonra nedamet etmeli ve “Aman ya Rabbi! Pişman oldum! Sana sığınırım!” demelidir. Mü’minin başka bir mü’mine karşı olan tavrı hep böyle olmalıdır ve ona düşen şey de budur. Çünkü -İnşallah- bir gün onunla Sırat’ı beraber geçecek, Cennet’e beraber girecek ve yüz yüze bakışacağız. Orada içimizdeki o müzmerâtın hortlaması her zaman bahis mevzuu olabilir. Düşündüğümüz ve tasarladığımız şeyler o gün önümüze bir bir dökülebilir -ki dökülme ihtimali vardır- işte o zaman çok mahcup oluruz. Zira Cenâb-ı Hak, “Yevme tüble’s-serâir - Gün gelir, bütün gizli haller ortaya dökülür.” (Târık, 86/9) buyurmaktadır. Settâru’l-uyûb olan Hz. Allah, bizim ve başkalarının kusurlarını da setretsin inşaallah!.Meseleye başka bir açıdan bakıp şunları söylemek de mümkündür: Mü’min, çok kerim ve çok âlicenâb olmalı ki, o da cenâbı en âlî olan Allah tarafından değişik lütuflara mazhar olsun. Hatta iyi bir mü’min hep şöyle düşünmeli ve demelidir: “Allah’ım! Bu insanlar bana bazı hususlarda kötülük ve nâmertlik yaptılar. Ben bunları bağışladım. Ben de Sana karşı kulluğumda tam mert olamadım; ey Halîm ve Selîm olan Rabbim! Sen de beni bağışla!” Evet, Allah’a giderken vesile edinmek gerekir. Mü’min bu meseleyi bile bir vesile ittihaz etmeli, onunla Allah’a dehalette bulunup O’nun gölgesi altında Allah’a sığınmalıdır.Evet, yol ve metot farklılığının mü’minleri birbirlerine düşürmemesi lazım geldiği gibi, diğer mü’min kardeşlerimizi bu türlü levme (kınamaya) de götürmemesi gerekmektedir. Dahası diğer kardeşlerimizin başına gelen musibetleri onların tuttukları yolun bir neticesi gibi görmek aynı zamanda kaderi de tenkit etmek demektir. Bu tür düşünceler Müslümanlık akidesine ters olan düşüncelerdir. Efendimiz (aleyhissalatü vesselam), “Lev - Keşke” demeyin, zira o helaktir, o Şeytan’ın işine kapı aralar.” buyurmaktadır. Dolayısıyla “Onlar şöyle şöyle yapsalardı şunlar başlarına gelmezdi” gibi düşüncelere kapılmak, Şeytan’ın yoluna girmenin birer işaretidir. Mü’minler olarak bilmeliyiz ki, geçmişin muhasebesi yapılmaz. Geçmiş sadece ders alınsın ve ileriyi aydınlatsın diye mütalaa edilir. Hele başına musibet gelen bir mü’minin haline sevinme, kaderi tenkidi de tazammun ediyorsa, katiyen tecviz edilemez. ( Zaman-Akademi :08.01.2005 )


                                                                           İRTİCA

 

Soru: Turkiye'nin icte ve dista cok ciddi problemlerle karsi karsiya kaldigi bir donemde, bazi kimselerin yine irticâ cigirtkanligina baslamalarini ve en buyuk tehlike olarak irticâyi gostermelerini nasil degerlendiriyorsunuz? Asli ve mesnedi bulunmayan boyle bir iddiayi zaman zaman tekrar gundeme tasiyanlar neyi hedefliyor olabilirler?
Cevap: “Irticâ” tabiri Arapca'dan dilimize gecmistir; mensei, “donus, geriye donme” manalarina gelen rucu' kelimesine dayanmaktadir. Fikih istilahinda, geriye donulebilen ve vazgecme ihtimali bulunan bosanmaya “ric'î talak” adi verildigi gibi, bela zamaninda veya aci bir haber duyunca “Innâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn - Biz Allah'a âidiz ve vakti geldiginde elbette O'na donecegiz!” (Bakara, 2/156) ayet-i kerimesini okuyarak Allah'a teveccuh edip O'na siginmaya da “istircâ” denmistir. Irticâ ifadesi de, temelde “geri donmek” manasini cagristirdigindan dolayi, gericilik, muhafazakarlik, tutuculuk, eskiyi koruma, yeniye karsi tavir alma, medeniyeti kabul etmeme, moderniteye karsi cikma ve tarihin tekerlegini geriye dondurerek eski olani canlandirmaya calisma gibi manalarin hepsini birden ihtiva eden bir tabir olarak kullanilir hale gelmistir.
 Hangisi Irticâ?..

Ne var ki, oteden beri belli bir kesim, irticâ sozunu siradan bir kelime olarak istimal etmekten daha ziyade, onu siyasî ve ideolojik bir suclama ve sindirme araci olarak kullanmaktadir. Bu talihsiz kimseler, bazen kolay anlasilmasi icin “gericilik” ifadesini dillerine dolamakta, cogu zaman da, meseleyi daha korkunc gostermek maksadiyla manasi daha az bilinen “irticâ” tabirini tercih etmekte ve kotu sekilde algiladiklari, kotu bir mazmunun karsiligi olarak kullandiklari, toplum nazarinda da bir heyula haline getirdikleri bu laflarla her firsatta muslumanlari karalamaya calismaktadirlar.
Yillar var ki bu ulkede fuhus, edepsizlik ve soysuzlasma pesinde kosarak cahiliye devrindekinden daha beter bir cehalete geri donenler hosgoruldugu ve ilerici addedildigi halde, kendi degerlerine, diline, târihine, kultur ve medeniyetine sahip cikan, ozunu yitirmeden ve yabancilasmadan muâsirlasmak isteyen ve dinine bagliligini ifade eden insanlara “murtecî”, “fundamentalist” damgasi vurulmaktadir. Esefle musahede etmekteyiz ki, akla-hayale gelmedik cesit cesit ahlâksizligi irtikap edenler “modern” sayilmakta ve musamahayla karsilanmakta; fakat, muslumanlar cag disi gibi gosterilmekte ve “gerici, yobaz, teokratik duzen yanlisi” turunden yaftalarla kotulenmektedir. Evet, bazi mufsitler, agizlarini her acislarinda islahtan, imardan, kendini ifadeden, iradenin hakkini eda etmekten ve insan haklarindan dem vurmaktadirlar; fakat, boyle konustuklari ayni anda vicdanlara baski yapmakta, baskalarinin haklarini cignemekte, zulmun en hunharcasini irtikap etmekte, insanlar arasindaki munasebetleri kirip dokmekte ve azginliktan azginliga kosarak herkesi sindirmeye calismaktadirlar. Dahasi, bunca fezayi ve fecâyii mazur gostermek icin surekli paranoyalar icad etmekte; “yesil sermaye” deyip birine saldirmakta; “gerici yapilanma” bahanesiyle digerini ortadan kaldirmakta; “irticâ” cigirtkanligiyla tiranlar doneminde bile esine rastlanmayan kanunlar cikarmaktadirlar. Kanunlara gore hareket edeceklerine, heva ve heves edali hareketlerine gore kanunlar hazirlamakta ve butun bunlari yaparken irticâ maskesinin ardina saklanmaktadirlar. Bu itibarla, suphe goturmeyen bir gercek vardir ki; irticâ kufrun takiyyesidir; gericilik yaygaralari dinsizligin ve ilhadin maskesidir.
Modern Takiyyeciler
Bildiginiz gibi; takiyye, kendini gizlemek, oldugundan farkli gorunmek, inandiginin aksini soylemek ve tehlikelerden korunmak icin hileli yola basvurmak demektir. Bazilari, takiyyeyi muslumanliga mal etmek isteseler de, Islam'da takiyye yoktur. Dinimizde, bir muslumanin savas aninda dusmanin zulmunden kurtulmak ve canini kurtarmak maksadiyla imanini gizleyerek mudarâtta bulunmasi seklinde ifade edebilecegimiz, “Illâ en tettekû minhum tukâh - Ancak onlar tarafindan gelebilecek bir tehlike olursa baska!” (Âl-i Imran, 3/28) hakikatina bagli bir disiplin var ise de, Siilik'te soz konusu olan takiyyenin muslumanlikta yeri yoktur. Takiyye, Sii anlayisinda, ozellikle de Iran Siiliginde bir esastir; dolayisiyla, Anadolu'daki saf Alevî vatandaslarimiz da takiyye bilmezler.

Fakat, Fars Siiliginde, “Sizden olmayanlari ve sizin cizginizde bulunmayanlari aldatmadiktan sonra hakîkî musluman olamazsiniz” manasinda bir takiyye mevcuttur ki, onun menseini de Sunnî bir atmosferde yetismis olan Imam Cafer-i Sadik hazretlerine isnat ederler. Dogrusu, Imam Cafer gibi mustakim bir insanin, boyle carpik bir dusunce ifade edecegine inanmak mumkun degildir. Kaldi ki, Hazreti Imam boyle bir cumle soylese bile, Allah Resulu “Aldatan bizden degildir” buyurmustur.

Bu itibarla, Islam'da boyle bir takiyye yoktur; yoktur ama gunumuzde takiyyeyinin katmerlisi yapilmaktadir. Camideki muslumana “muslim” yerine “murtecî” diyen, Cenab-i Hakk'in kemale erdirdigi ve insanlar icin yegâne din olarak sectigi Islam'i ya da onun bazi emirlerini “fundamentalizm” ve “gericilik” seklinde karalamak isteyen kimseler bu cagin en sinsi takiyyecileridir. Evet, bir kere daha ifade etmeliyim ki, “murtecî, gerici, yobaz” turunden isnatlar belli bir kesimin takiyyesidir; bu cirkin yakistirmalar, hileli bir oyunun maskesidir.
Irtica Paranoyasi

Peki, bazilari neden simdilerde bir kere daha boyle bir takiyyeye ve hileli oyuna basvuruyorlar?
Evvela; Turkiye'de istikrar havasinin hâkim olmasini istemiyor; emareleri gorulen huzur ve guven atmosferini cekemiyor; bu istikametteki olumlu bazi gelismeleri ve yararli icraati hazmedemiyor; gelisme hesabina katedilen mesafelerden rahatsizlik duyuyor ve demokratiklesme adina atilan adimlarin onunun alinmasi gerektigini dusunuyorlar. Cunku, millet icin cok musbet sayilan bu turlu ilerlemeleri kendi ikballeri acisindan birer tehlike olarak goruyor; makam ve mevkilerinden ayrilma ve cikarlarindan olma telasi yasiyor, kaybetttikleri koltuklari tekrar elde edememe endisesiyle doluyorlar. Bunlarin hepsini ayni cizgide mutalaa etmek dogru olmasa bile, cogu itibariyla bohemce bir yasayisa ve serâzat bir hayat tarzina alismislar. Yapip ettiklerini cirkin bulacak kimselerin cogalmasini rahatca davranmalarina ve keyiflerince yasamalarina mâni kabul ediyorlar. Daha sonra da bu nefsânî ve seytânî hislerine fikir libasi giydirerek “Irtica tehlikesi var; murtecîler bizi caglar otesine goturecekler. Bunlar, lâik sistemi devirecek, toplumun hayat tarzini degistirecek, carsi-pazara mudahale edecek ve ulkeyi bizim icin yasanmaz hale getirecekler!” turunden yâvelerle bagirip duruyorlar. Bu asilsiz iddialari o kadar cok dile getiriyor ve tekrarliyorlar ki, kendi hilaf-i vâkî sozlerine zamanla kendileri de inanmaya basliyor, sonunda tam bir irticâ paranoyasina tutuluyor ve kendilerinden baska herkesi rejim dusmani gorme ruh hastaligina dûcar oluyorlar. Diger taraftan, bu asilsiz dusunceler surekli empoze edildiginden ve bazi medya organlari adeta murtecî avciligi yaptigindan dolayi, bir kesim “irticâ var” dedigi zaman, bu iddia hemen baskalarini da harekete geciyor. Cunku, irticâ adli heyula mesnetsiz isnatlarla zihinlerde her gun biraz daha sisirile sisirile oyle bir hal aliyor ki, bir kesimin okumusu da, aydini da, batiya acik olani ve kendi degerlerini korumak sartiyla dunyayla entegrasyona sicak bakani da onu buyuk bir tehlike gormeye basliyor. Maalesef, toplumda onca bilgi birikimine ve okumusluguna ragmen bu turlu iddialarin perde arkasini anlayamayacak, hatta isin icinde baska hesaplarin varligini dusunemeyecek cok kimse var. Iste, pek kurnaz ve gizli hesaplar pesinde olan bazi kimseler, onlardaki bu zaafi kendi cikarlari istikametinde degerlendiriyor; isler aleyhlerine sarpa saracagi anlarda ya da bir kisim planlari uygulayacaklari her zaman diliminde bir kere daha “Irtica kapida, sistem tehlike altinda; ulke elden gidiyor!” diyerek yaygara kopariyor; bu entrikadan habersiz yiginlari aldatiyor, korku sâikini kullanarak onlari tetikliyor, bir cephe olusturuyor ve karsi tarafi surekli psIkolojik baski altinda tutuyorlar.
28 Subat'in Murtecîleri
Hatirlayacaginiz uzere; Subat soguguna denk gelen son post-modern darbe (!) evvelindeki hadiseler sirasinda da bir kisim saskinlar zuhur etti. Giyim-kusamdan zikir ve ibadet tavirlarina kadar pek cok hal ve hareketleriyle tam bir aykirilik sergileyen bazi kimseler figure edildi. Onlara bir kisim roller verildi; kimisi tarikat seyhi kisvesine burunup medyada boy gosterdi, kimisi teokratik duzeni hâkim kilma sevdalisi bir gerici numarasi yapti, kimisi murtecîlerin agina dusurulup kandirilmis bir kurban rolu oynadi ve kimisi de karanlik gucler tarafindan kiralanan bir tetikci, silaha sarilip elini kana bulayan bir kanli kâtil olmasina ragmen, irticâ piyesinde “Allah'in ordusu”nun sadik bir eriymis gibi sahne aldi. Butun figuranlar rollerini oyle gercekci ortaya koydular ki, hemen herkes oynananin bir oyun oldugunu unutup sahiden ulkenin elden gittigi zehabina kapildi.
Sonrasi malum.. masum dindarlarin uzerindeki baskilar arttirildi.. bati stilinde calisma sistemleri olusturuldu; gunahsiz vatandaslar fislendi, en tabiî haklarindan edildi. Muslumanligini dogru durust, samîmâne ve en guzel bicimde yasamaya gayret gosteren insanlar potansiyel birer terorist gibi gosterildi. Dahasi, bu yapilanlarin butun faturalari surekli bazi kimseler adina kesildi ve toplum yapisini ayakta tutan esaslari siyanet vazifesiyle muvazzaf kesim manipule edildi. Millet, onlari Demokles'in kilici gibi hep tepesinde hissetti, urktu, korktu, sindi ve evrensel haklarindan bile vazgecti. Gerci, sayilari cok az da olsa, bazen toplum fertleri arasinda her seyi reddeden ve herkese “cani cehenneme” diyen kimseler de bulunabilir. Bunlar, ilim, fen ve teknolojiyi gereksiz, hatta zararli gormeleri itibariyla bir manada gerici de sayilabilirler. Bazi varoluscularin “Ilim de teknoloji de yerin dibine batsin!” dedikleri gibi, bunlar da ilim ve teknolojinin, fen ve felsefenin karsisinda olabilirler. Fakat, bu turlu insanlar, hem sayilari itibariyla cok azdir, hem heyet-i umumiyeye karsi cikacak ve genel âhenge tesir edecek gucte degillerdir; hem de samimi muslumanlar tarafindan da dislanmis ve umumi tablonun haricinde kalmis kimselerdir. Heyhat ki, o karanlik donemde bu gercek gozardi edildi; bir kac aykiri misal ard arda siralaninca ve toplumun genel halini asla yansitmayan birkac kare yan yana getirilince sahiden bir irticâ tehlikesi varmis gibi gosterildi ve bu mevhum tehlike bir psIkolojik harp silahi olarak istimal edildi. Evet, isin bir psIkolojik savas olma yani var ve irticâ yaygaracilari 28 Subat'tan once yaptiklari gibi, hemen her zaman onu buyuk olcude tehdit, santaj ve yildirma malzemesi olarak kullaniyorlar. Millet adina hayirli faaliyetlerde bulunacak insanlari gericilikle suclayip sindiriyor ve onlerini kesiyorlar. Murtecîlikle itham edilen taraf pusunca, onlar bu firsati ganimet biliyor; ya ezici bir kanun cikariyorlar veya karsi tarafi butun butun felc ediyorlar.
Mu'mine “Dinci” Diyenler “Dinsiz” mi?
Saniyen; ben, iyi bir mu'min oldugum iddiasinda degilim; fakat, Allah'in varligindan ve ahiretin mevcudiyetinden hic suphe etmedim. Bir gun hesap verecegim hususunda asla supheye dusmedim. Iste simdi, oyle bir suphesizlik mulahazasina bagli olarak, kalbim gibi bilerek ve eger farkli mulahazalarla bir sey ifade ediyorsam Allah'a hesab verecegime cok iyi inanarak diyorum ki; vallahi, billahi, tallahi, bunlar irticâ tehlikesinden bahsediyorlar ve irticâya bagladiklari insanlara da murtecî diyorlar.. ama aslinda muslumanligi kastediyorlar. “Radikal musluman” derken de, “asiri dinci” diyerek sadece bir kesimden soz edermis gibi yaparken de aslinda bizzat Islam'i hedef aliyorlar. Cunku, Islam'in asiriligi olmaz.. muslumanlik butun asiriliklara karsi orta yolu tutan ilâhî bir sistemin adidir.. Islam, sevdirme ve kolaylastirma esaslariyla gelmis, ifrat ve tefritin kokunu kesmis ve butun insanlara guclerinin yetecegi sorumluluklari yuklemis fitrata en uygun Allah'la munasebet sisteminin adidir. Islam dinini kabul edip onun emirlerini uygulamaya calisan herkes –kalbleri sadece Allah bilir– Kitap ve Sunnet acisindan mu'min, musluman ve dindardir. Onlari, bundan baska herhangi bir isimle ya da unvanla anmak ise, en hafif ifadesiyle saygisizliktir. Bizim terminolojimizde, “Islam”, “musluman”, “dindar” tabirleri vardir; ama, dine hasim kimseler tarafindan kasitli olarak dilimize sokusturulan ve cahillerin kullandigi “Islâmci” ve “dinci” gibi ifadeler yoktur. Dine gore, gunah isleyen bir Musluman gunahkâr olsa da yine mu'mindir; Islâm esaslarini inkâr etmemek sartiyla, onlardan bazilarini terk etse de yine muslimdir. Bu itibarla, bazi dinî vecibelerini yerine getirmeyen kimselere “kufurcu”, “dalâletci”, “fiskci”... demek munasebetsiz oldugu gibi, dini butunuyle yasamak isteyene “Islâmci” veya “dinci” demek de en az o kadar saygisizca bir ifadedir.
Irticâ'nin Hedefi Islam ve Muslumanlar

Bu acidan, irticâ cigirtkanligi yapan kimseler, sayet cahil, bilgisiz ve manipule edilmis insanlar degillerse, demek ki, irticânin golgesine siginarak bizzat muslumanligi hedef aliyorlar. Bunlar, Islam'a aciktan aciga saldirmak ve muslumanliga karsi dusmanliklarini izhar etmek istemiyorlar. Cunku, halkin yuzde doksani Ramazan-i serifte oruc tutuyor; milletin yuzde sekseni en azindan Cuma namazi kiliyor; insanimizin yuzde elliden fazlasi gunde bes vakit namazini eda ediyor. Eline birazcik imkan gecen hemen herkes Hac vazifesini yerine getirmek icin yollara dusuyor. Hatta simdilerde aristokrat siniftan bazilari ayri olarak ve aristokrasi mulahazasini koruyarak gidiyorlar, yol boyunca baskalarina karismiyorlar. Fakat, gidislerine nazaran cok farkli bir ruh haletiyle donuyorlar; “Gonlumuz fetholdu, ruhumuz doydu!” diyorlar. Rasûl-u Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz'in viladeti munasebetiyle salonlar senleniyor, hatta stadyumlar doluyor; mevlitler okutuluyor ve binlerce gul dagitiliyor. Gayet masum ve gayet yumusak programlar yapiliyor; oldukca derin ve pek samimi hisler dile getiriliyor ve âdetâ dagitilan o gullerin kokusuyla beraber muslumanlik da herkesin ruhuna siniyor. Islam kendi guzeligiyle ve o yenilmez gucuyle gonullere giriyor.

Dahasi, Hristiyanindan Yahudisine, Budistinden Brahmanistine kadar yabanci ilim adamlarindan ve ilahiyatci temsilcilerden yuzlercesi “Muslumanlik cok farkli.. hayatin her alaniyla alakali butun ihtiyaclara cevap veriyor. Insanin arzulari, istekleri ve beklentileri adina hicbir bosluk birakmiyor. Bundan dolayi, Islam'i yok saymak, Hazreti Muhammed'i gormezlikten gelmek ve Kur'an'a karsi lâkayt kalmak bir insan icin cok buyuk bir nakîsedir.” diyorlar.. diyor ve akli basinda bu insanlarin kimisi Islam'la serefleniyor, kimisi ona karsi derin alaka duyuyor, kimisi onun fahrî mudafii oluyor ve onunla soyle-boyle tanisan herkes hic olmazsa onyargilarindan kurtulup dostlar arasina giriyor. Onlardan biri Kur'anla azicik mesgul olunca, “Allah Allah, biz simdiye kadar muslumanligi boyle bilmiyorduk; demek ki, yanlis tanimisiz, sartlanmisliklarimiza takilmisiz. Meger, Ibrahim'in basina Halîlullah tacini konduran, Musa'yi Kelîmullah olarak tanitan, Suleyman'i asil peygamberlik tahtina oturtan ve Isa'yi Kelimetullah diye anlatan bizim elimizdeki metinlerden daha cok Kur'anmis!..” diyor ve ondan ayri gecen yillarina uzuluyor, âh cekiyor. Iste, boyle bir atmosferde, bazi kimseler, Islamiyeti ve muslumanlari hic sevmeseler bile, dogrudan “En buyuk tehlike Islam ve Muslumanlardir” demeye cesaret edemiyorlar. Oyle acikca saldirmak suretiyle muslumanlik unvaniyla onca insani karsilarina almayi kendi menfaatleri acisindan zararli buluyorlar. “Irtica” yerine “Islamiyet” dedikleri zaman, camiden cikan herkesin “zafer isareti” yaparak “Ben de muslumanim” demesinden korkuyorlar. Dolayisiyla, Islam'in aydinlik ikliminde boy atan guzellikler karsisinda kendi cirkin ruhlari zaviyesinden rahatsizlik duyan ve muslumanlar hakkinda cibillî olarak kotu duygular besleyen boyle kimseler, Islam'i ve muslumanlari aciktan aciga karalayamayinca takiyye yapiyor, dolambacli yollara sapiyor ve akla-hayale gelmez entrikalarla dini-dindari baski altinda tutmaya calisiyorlar.
Beyhude Yorulmayin, Kapilar Surmeli...
Fakat, kanaatimce, onlarin unuttuklari bir husus var: Artik bu millet bundan ikiyuz, ucyuz sene evvelki millet degil. Gunumuzun insanlari okuyor, anliyor, tahlil ve terkiplerde bulunuyor, analiz ve sentezler yapiyor ve arastirip iyice ogrendikten sonra inaniyorlar. Evet, bugunun mu'minlerinin imani taklidî degil; onlar, bir ideolojinin pesine takilip koru korune onun ardi sira yurumuyorlar. Tekvinî emirleri okumak ve tesriî disiplinlere dikkat etmek suretiyle bilerek dini benimsiyor ve ona butunuyle teslim oluyorlar. Islam'in ulvî hakikatlerini oyle kabulleniyorlar ki, baskilar karsisinda dinden vazgecmek bir yana, cenderelerin icine konsalar, canlari cikacak sekilde sIkistirilsalar, hatta idam sehpalarina cikarilsalar da, yine Abdullah ibni Huzafetu's Sehmî, Habbab b. Eret ve Bilal-i Habesî efendilerimiz gibi “Ehad, ehad” cigliklariyla “Allah birdir; hakiki ma'bud, hakiki mahbub, hakiki matlup sadece O'dur” hakikatini seslendirmeye âmâde bulunuyorlar. Bu acidan, irticâ dellallarina samimi bir nasihatte bulunmak istiyorum: Beyhude yorulmayin, cesit cesit oyunlar oynasaniz ve bir suru entrikalar cevirseniz de bundan sonra umumî efkâri ifsâd edemezsiniz. Artik herkes irticâ ile ne kastettiginizi biliyor, onunla neyi hedeflendiginizi fark ediyor ve siz ne yaparsaniz yapin millet hangi kibleye yonelmesi gerektiginin suurunda, yoluna devam ediyor. Bundan sonra, despotizmayla, tiranlikla ve kaba kuvvetle halki kendi anlayis cizginize cekmeniz mumkun degildir; medenî insanlar karsisinda kaba kuvvet hicbir ise yaramayacagi gibi arkada bir suru de nefret birakacaktir. Sayet, siz kendinizi sevdirmek, hatta savundugunuz sistemin sirin oldugunu gostermek istiyorsaniz, herkese karsi yumusakca, mulâyemetle, hosgoruyle ve engin bir kucaklayicilik icinde davranmalisiniz. Unutmamalisiniz ki, millet kendi deger olculerine saygi gostermeyen kimselere hurmet ve muhabbet nazariyla bakmaz. Eger, saygi ve sevgi mukabelesi gormeyi diliyorsaniz, tarihe yuz karasi olarak gecmek ve nefretle anilmak istemiyorsaniz, meseleyi gonulleri fethetmeye baglamali, halkin degerleriyle asla catismamali, onlarin duygu ve dusuncelerine kiymet vermeli ve milletin inanclarina saygili olmalisiniz.
Irtica Cigirtkanlari Sadece Nefret Uyariyor

Zannediyorum, bazilari kendi insânî telakkîleri acisindan bu mulahazalarima saygi duysalar da, bu sozler bir kisim kimselerin bir kulagindan vurup obur kulagindan cikacak ve ihtimal onlari cok rahatsiz edecek. Hatta belki beni oyunbozanlik yapmakla levmetmeye de kalkacaklar; “Bu niye bizim takiyyemizi fâs ediyor.. “irticâ” perdesinin gerisinde islerimizi ne guzel goturuyorduk; kovanimiza neden comak sokuyor?” deyip homurdanacaklar. Oysaki, “En ummadigin kesfeder esrar-i derûnun / Sen herkesi kor, âlemi sersem mi sanirsin!” diyen Ziya Pasa adeta bugunun Anadolu insaninin bilgeligine isaret etmis gibidir. Sozlerime kulak vereceklerini bilseydim, irticâ paranoyasina tutulmus kimselere bu sozu hatirlatir ve herbirine derdim ki: Gel, bu milleti hafife alma; sen irticâ cigirtkanligi yaparken halkin sana inandigini sanma. Bu millet artik kimin kim oldugunu ve neyin ne ifade ettigini cok iyi biliyor; senin o kelimeyi kullanirken ne kasdettigini de pekâlâ anliyor. Su cirkin yakistirmalarinla halk nezdinde sadece nefret ve tiksinti uyariyorsun. Oysa ki, senin de sevilecek ve takdir edilecek yanlarin var. En azidan insansin; esi–menendi yaratilmamis abide bir canlisin ve mahiyetin itibariyla meleklerden de ulvî aziz bir varliksin. Dolayisiyla, Allah'in yarattigi o kiymete uygun sozler soylemeli, ona gore bir kisim davranislarda bulunmali, kendi degerlerini ayaklar altina almamali, halk nezdinde maskara olmamali ve bir nefret heykeli haline gelmemelisin. Musadenizle bu konudaki sozlerimi fakirden daha once de duydugunuz bir dua ile noktalamak istiyorum: Allahim, onumuzdeki yollar sarp ve yokus.. her kose basinda bir suru gulyabâni gayizla gerilmis hucûm âni ve hucûm bahanesi bekliyor; dillerinde, irticâ, gericilik, teokrasi ve fundamentalizm, ellerinde gucun her cesidi ve hayallerinde bin bir entrika.. eger biz onlarin dedigi gibi dine, dunyaya, ilme ve gelismeye karsi isek, Sen bizi bu sapikliktan halâs eyle!.. Liyakatimiz yoksa, yollarin mutedeyyin, mutemeddin, muterakkî ve ilim asigi insanlara acilmasi icin bizleri huzuruna al ve yollari ac! Yok karsi taraf yaniliyorsa, iclerinde salâha acik ruhlardan hidayetini esirgeme! Temerrut ve din dusmanligini meslek edinenlerin de birliklerini boz! Duzenlerini baslarina yik! Yurtlarina-yuvalarina feryat sal! Ve butun inananlari, kapinin sadik kullarini, bu karanlik dusunce, karanlik ruh ve kara seslerin, gayretine dokunduguna inandigimiz tecavuzlerine, tahkirlerine, tezyiflerine ve plânlarina karsi koru!..– (
Herkul.org : 24.04.2006 )





                                                                                
                   PAPA'YA  CEVAP
                                                                                                 -
Papa adlı dosyamıza müracaat!-
                                                     Müslümanlık asla bir kılıç ve kan dini değildir
 

Efendimiz, bütün hayatı boyunca, İslâm'ın getirdiği prensiplerden kıl kadar dahi inhiraf etmemiştir. Zaten O'nun bütün hayatı, İslâm'ın pratiğe dökülme ameliyesinden başka bir şey değildir. Bu durum, cihad ve harp mevzuunda da, diğer sahalarda da böyledir. Peki İslam neden cihada izin vermiş ya da bazı durumlarda cihadı emretmiştir?

a)Müdafaa

Evvela; İslâm bir millet veya ferdin, kendi varlığını tehdit eden, onu yok etmeye, öldürmeye çalışan mukabil güce karşı, nefis müdafaasını, karşı koymayı meşru kılar, hatta bazı durumlarda onu emreder. Biri sizin varlığınızı, malınızı, canınızı, dininizi, ırzınızı tehdit ediyorsa, onunla göğüs göğüse gelir, bu işin kavgasını verir ve kendisiyle hesaplaşırsınız. Meselâ, diyelim ki: Hasım bir ülke, kendisiyle sizin aranızdaki hudutları deldi ve içeriye girdi, ne yaparsınız? Ülkenizdeki bazı kimseleri yılan-çıyan haline getirip üzerinize saldırtsa ne düşünürsünüz? İşte, bu noktadan hareketle, Allah Resûlü tam 14 asır evvel kuvvet kullanmayı da bir disiplin olarak kabul etmiş ve Müslüman'ın, Müslümanca yaşayabilmesi için, hikmetin yanında kuvvetin, irşadın yanında caydırıcı gücün bulunması zaruretine de parmak basmış ve onurlu, haysiyetli yaşama yollarını göstermiştir.

b) Zulmü durdurmak

Saniyen; İslâm'da, mazlumun, mağdurun, mahkûmun, sahipsiz ve garibin imdadına koşmak için harp, meşru kılınmıştır. Zaten mü'minler imdada koşmazlarsa başka kim koşacak? Allah bizi yeryüzünde hakkı yerine koymakla vazifelendirmiştir. O noktayı tutmayı varlığımızın gayesi bilmeli ve elde etmeye çalışmalıyız. Biz, dünya muvazenesinde bize düşen vazifeyi temsil ettiğimiz günlerde, batılılar zulmen Hindistan'ı işgale yeltenmişler, "Donanma-yı Hümâyûn, şimdi Hind Denizi'ne açılıyor." dediğimiz zaman da, tıpkı çapulcular gibi hemen kaçmışlardı. Evet, o dönemde, dünya muvazenesinde bu kadar ağırlığımız vardı. Vardı.. ve Fransa'dan Hindistan'a kadar koskocaman bir dünyada, o müthiş hakemlik konumumuzla mazlumlar, mağdurlar bize koşuyor ve hak istirdadını, ihkak-ı hakkı bizim kapımızda arıyorlardı.

c) İrşad hürriyeti

Sâlisen; İslâm, hak ve hakîkati, doğruluk ve istikameti neşretme hürriyetinin birileri tarafından engellenmesi durumunda, o hürriyeti muhafaza etmek ve sağlama almak için harbe izin vermiştir. Dikkat ediniz; hak ve hakîkati neşretmek için muharebe yapılmaz! Hak ve hakîkati neşretme hürriyeti engelleniyorsa onun için muharebe yapılır. Dünyanın dört bir yanında, irfana açık mürşitleriniz harekete geçecek ve siz herkese İslâm mesajını ulaştıracaksınız. Şayet bunu, başkaları engellerse, o zaman da engelleri ortadan kaldırmaya çalışacaksınız. Çünkü onların bu davranışları, insanların hür iradeleriyle cennete gitmelerine manidir. Siz düşünce hürriyetini korumak ve muhafaza etmek için çalışacak ve sertliklerin, karşı koymaların bertaraf edildiği ölçüde dininizi neşredeceksiniz. Bunu yaparken de -isterseniz bunu dördüncü bir esas da sayabilirsiniz- insanlık şeref ve haysiyetini rencide etmeyecek, çoluk-çocuğa dokunmayacak, kadınlara ilişmeyecek, mâbedlere çekilen ve kendisini ibadet ü taata veren insanlara zarar vermeyecek.. harp etmeyenlerle de harp etmeyeceksiniz. Günümüzde sözde medeni dünyanın bu noktanın neresinde olduğu bütün âlemin malumudur.

Şimdi bir de bize bakın! Her halîfe ve tabiî başta Allah Resûlü olmak üzere etrafa asker gönderirken: "Yaşlılara, kadınlara, çocuklara, kendisini ibadet ü taate vermiş ruhbanlara ve mabedlere ilişmeyiniz.! Ağaçları yakmayınız.! Hayvanlara dokunmayınız.! Ve servetleri heder etmeyiniz." diye emirler veriyorlardı. Bombaların canavarca kullanılışlarını onaylayan kimselerin, bilmem ki bu disiplinlere riayet etmesi mümkün mü?

İnsafsız art niyet sahipleri

İnsafsız bir kısım art niyet sahiplerinin tarif ettiği gibi, Müslümanlık asla bir kılıç ve kan dini değildir. Vâkıa Efendimiz kılıç kullandı.. ve O'nun böyle gönderileceği, daha O gelmeden, geçmiş peygamberler tarafından haber verilmişti: Hazreti Mesih İncil'de, O'nu anlatırken şöyle der: "O'nun elinde kılıcı vardır." İcabında hak edenlerle yaka paça olacak ve savaşacaktır. Bu şartlar altında Allah Resûlü, cihada memur ediliyor ve hasımlarıyla da bu şartlar altında hesaplaşıyordu.

Âdeta O, inatçı muasırlarına: "Düşünce ve fikir hürriyetini engelleyemezsiniz; insanlığa giden yolları tıkayamazsınız." diyordu. Bin bir vahşet ve dalaletler tablosu olan Fransız İhtilal-i kebîrini, hürriyete açılmış bir kapı diye hâlâ alkışlarız. Hâlbuki içinde bin bir vahşet kol gezmiş ve her gün giyotinle binlerce insanın kellesi alınmıştır. Ve ihtilâl, âdeta kendi kendini yiyip bitirmiştir.

Oysaki, tam 14 asır evvel, Allah Resûlü'nün karanlıkları yırtan o aydınlık ve ışıktan eliyle zulüm ve istibdat bertaraf ediliyor, hürriyet de getirilip insanlığın önüne seriliyordu. Ancak Allah Resûlü döneminde bu yapılırken İslâmî cephede ölen insanların sayısı, sadece 100 küsurdu. Dikkat ediyor musunuz, sadece İkinci Cihan Harbi'nde, iki vahşet birbiriyle boğuşurken 40 milyonu aşkın insan ölmüştü. Rusya'da gayr-i insanî bir sistemin oturması için bir çırpıda yüz küsur milyon insan öldürülmüştü. Onların kanları üzerinde âdeta gemiler yürütüldü, enkazlarından binalar yapıldı ve bu binaya da "yeni sistem" denmek istendi ki, bu sistemin adı komünizm idi.

"Yamyamları geçmişti beşer yırtıcılıkta!

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi."

ÖZETLE

1- Efendimiz, bütün hayatı boyunca, İslâm'ın getirdiği prensiplerden kıl kadar dahi inhiraf etmemiştir.
2- İslâm'da harp, mazlumun ve mağdurun imdadına koşmak için meşru kılınmıştır.
3- İslâm, hak ve hakikati, doğruluk ve istikameti yayma hürriyetini korumak için harbe izin vermiştir.
( 13.11.06 Tarihli Gazeteler)



                                                              Favorit Gülen'e Hz. İsa'yI Sordu

   Soru: Batı dünyasının temsilcilerinde İslâm ile alâkalı olarak müşahede ettiğiniz başlıca tereddütler nelerdir? Bu tereddütlerden nasıl bir sonuç çıkarıyorsunuz?
   Fethullah Gülen:
Batı'nın İslâm'a bakışını üç zaviyeden değerlendirebiliriz. Bunlardan biri dinî, diğeri siyasî, üçüncüsü ise dinî olanla kısmî münasebeti olsa da, daha çok siyasî yanı bulunan ilmî-akademik zaviyedir.
   Mesele dinî zaviyeden öncelikle Kur'an-ı Kerim'in Hıristiyanlığı değerlendirişi ve Peygamber Efendimiz'in (s.a.s.) Hıristiyanlarla münasebeti noktasından ele alınmalıdır. İslâm, temel bir doktrin olarak Musevîlik ve Hıristiyanlık gibi dinleri Kitabî dinler ve onların müntesiplerini Ehl-i Kitap olarak telâkki ederek, müşrikler ve din-tanımazlar karşısında onlara ayrı bir yer verdi. Kur'an-ı Kerim'deki ilgili âyetlere baktığımızda da göreceğimiz üzere, onlara gayet yumuşak yaklaştı. Şirk ve din-tanımazlık karşısında onların da İslâm ile olan itikadî ittifakları, elbette bu yumuşak yaklaşımın en önemli sebebiydi. Çünkü Musevîliğin ve Hıristiyanlığın başındaki isimler olan Hz. Musa ve Hz. İsa (Allah'ın selâmı üzerlerine olsun), İslâm'ın da Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi kendilerine peygamber olarak inanılmasını emrettiği iki büyük peygamberdi. Onlara verilen Tevrat ve İncil de, Kur'an gibi, Müslüman olmak için kendilerine inanılması gereken iki İlâhî Kitap'tı. Kur'an-ı Kerim'in bize anlattığına göre, onlar da Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in Allah'tan alıp insanlara teblîğ ettiği aynı inanç, ibadet, ahlâk, davranış esaslarını ama kendi dönemlerinin şartları çerçevesinde anlatmışlardı...İslâm tarihinde bilhassa Abbasiler döneminde asırlarca İslâm ile Hıristiyanlık ve Musevîlik, Müslümanlar ile Hıristiyanlar ve Musevîler arasında sıcak münasebetler devam etmiştir. Bilhassa ilim merkezlerinde çok yakın işbirliği olmuş, daha sonraki asırlarda da müşahede olunacağı üzere, İslâm memleketlerinde bu üç semavî dinin mensupları barış içinde, aynı mahallelerde oturmuş, birbirleriyle komşuluk yapmış, yer yer yan yana mabedlerde ibadetlerini yerine getirmişlerdir. Yani, Batı'nın kendi memleketlerinde Müslümanlarla bir arada yaşama tecrübesinin henüz 50 yıllık bir geçmişi olmasına mukabil, Müslümanların diğer dinlerin müntesipleriyle bir arada yaşama tecrübesinin tarihi 14 asır öncesine uzanmaktadır. Bu tarihî gerçek, artık global bir köye dönüşen dünyamızda bir arada yaşama kültürü mevzuunda çok önemli ve istifadeye açık bir örnek olarak durmaktadır.
   İslâm ile Batı arasındaki münasebetin dinî veçhesi temelde böyle iken ve çok zaman böyle cereyan etmişken, tarih içindeki siyasî münasebetler, siyasî yaklaşım, maalesef bu münasebetleri menfî etkilemiştir. Bilhassa, İngiliz bayan araştırmacı Karen Armstrog'un da Muhammad: A Biography of the Prophet isimli Türkçe'ye de çevrilen çalışmasında tarihî vetiresini anlattığı gibi, 12 ve 13'üncü asırlarda peşpeşe devam eden Haçlı seferleri, İslâm'ın ve bilhassa Peygamber Efendimiz'in Batı'da çok yanlış tanıtılmasına, İslâm ile ilgili gerçeklerin çarpıtılmasına sebep olmuştur. Bilhassa Aydınlanma dönemlerine kadar Batı'da İslâm ile alâkalı imaj, umumiyetle hep bu Haçlı seferleri çarpıtmasının tesirinde kalmıştır.
   Bahis mevzuu ve siyasî yaklaşımın sebep olduğu yanlış İslâm imajı, ne yazık ki bilhassa son 20 yıldır daha başka noktalarda kendini göstermektedir. İslâm dünyası, 20'inci asra işgal veya sömürge altında bir dünya olarak girdi ve bu asrın ilk yarısında İslâm dünyasının hemen her yanında işgal ve müstemlekecilikten kurtuluş savaşları verildi. Bu savaşlarda İslâm motor gücü teşkil etti; insanlar, İslâm'a dayandılar. 60 küsur yıldır yaşadığımız İsrail-Filistin meselesinin de halâ belirli bir rol oynadığı bu husus, Müslümanların da çok yerde ve çoğu zaman İslâm'a daha çok siyasî yaklaşımlarına sebep oldu. İşte bu karşılıklı siyasî karşılaşma ve çatışmalar, siyasî hadiseler, bilhassa Demir Perde'nin yıkılmasından sonra Amerika'nın umumî olarak bütün dünya, hususî olarak İslâm dünyasıyla ilgili bazı planları ve hedefleri, Haçlı seferlerinden sonra ikinci defa İslâm'ın siyasî yaklaşımla farklı tanınmasına yol açmıştır. Haçlı seferleri döneminde İslâm, bilhassa itikadıyla ve Peygamber Efendimiz'in şahsına yönelik karalamalarla olduğundan farklı gösterilirken, bu yeni dönemde onun – meselâ savaş gibi – bilhassa milletler-arası münasebetlerle ilgili kaideleri açısından farklı tanınıp farklı tanıtıldığına şahit oluyoruz. Çok başka sebepleri olan terörün de ona bulaşan, bulaştırılan bazı “Müslümanlar" sebebiyle İslâm ile birlikte anılması ve bir İslâmofobia'nın yaygınlaştırılması, İslâm hakkındaki başlıca yanlış anlaşılmalara temel teşkil etmektedir.
   Batı'da İslâm'a bakışı belirleyen bir diğer faktör, ilmî-akademik görünen, fakat çok zaman siyasî yaklaşımın yönlendirmesinde hareket eden oryantalist yaklaşımdır. Bu yaklaşım zahirde ilmî ve objektif gibi görünse de ve hiç şüphesiz gerçekten ilmî ve objektif temelde davranan müsteşrikler (oryantalist) çıkmış da olsa, oryantalizm, daha ziyade Batı'nın İslâm ile siyasî karşılaşmasında bir destek fonksiyonu görmüştür ve görmektedir. Bu sebeple de İslâm, bazı hususiyetleri itibariyle olduğundan farklı gösterilmektedir....İslâm'ın itikadî, ibadet, ahlâk ve muamelat bütünlüğü içinde bakılmalı ve değerlendirmeler ona göre yapılmalıdır...İslâm  günümüz şartlarının da zorlamasıyla bazı müntesiplerinin onu yanlış temsil etmesiyle değerlendirilmemeli, yargılanmamalıdır.

   Soru: Hz. İsa'nın kişiliği İslâm Dini'nde nasıl yorumlanmaktadır?
 
Fethullah Gülen: Cenab-ı Allah (c.c.)  Hz. İsa'yı  (a.s.) mucize olma vasfı ağır basacak şekilde babasız yaratmış, tertemiz, iffet şahikası, bâkire Hz. Meryem validemize ruh nefha ederek, rahminde Hz. İsa'ya vücut vermiştir. Bu sebepledir ki Hz. İsa, yaratılışı itibariyle ve bir de “ruh" bütünüyle manevî bir varlık olması, dolayısıyla, materyalizmin çok öne çıktığı kendi döneminin şartlarında mesajında Din'de dengeyi bulma adına ruhî-manevî unsurlara çok daha fazla ağırlık verilmesi sebebiyle, İslâmî gelenekte rûhullah (Allah'tan bir ruh) olarak da zikredilir. İslâm geleneğinde her büyük peygamber/rasûl, döneminin şartları gereği mesajında bir nokta özellikle ağırlık kazandığı için, Cenab-ı Allah'a o noktadaki yakınlığı ile anılır. Meselâ, Hz. Âdem, Safiyyullah; Hz. Nuh, Neciyyullah, Hz. İbrahim, Halilullah; Hz. Musa, Kelimullah, Hz. Muhammed, Habibullah olarak anıldığı gibi, Hz. İsa da Rûhullah olarak anılmaktadır. Kur'an-ı Kerim'de onun için “Allah'tan bir ruh, bir kelime" tabiri kullanılır. Buradaki kelime de, yanlış yorumlanmamalıdır. Kur'an-ı Kerim, kâinattaki her varlığı, her hadiseyi Allah'ın kelimeleri olarak niteler. Kelime, manâsı itibariyle “eser" demektir. Bütün varlıklar ve hadiseler Allah'ın İrade ve Kudreti'nin kelimeleri, İlâhî kitaplar da Kelâmı'nın kelimeleridir... Hz. İsa (a.s.), Cenab-ı Allah'ın bir baba vasıtalık etmeden tertemiz, bâkire, iffet sembolü Hz. Meryem'e ilka buyurduğu bir ruh ile bu validemizin rahminde teşekkül etmiştir. Cenab-ı Allah, doğduktan sonra onu Hz. Meryem vâlidemizi bir takım töhmetlerden korumak için konuşturmuş, o da, Allah'ın bir kulu olduğunu, abraşı, alacılıyı, doğuştan körü tedavi etme, Cenab-ı Allah'ın izin verdiği ölüleri diriltme, insanların evlerinde neleri depo edip neleri yediklerini bilme gibi mucizelerle donatılmış bir peygamber olarak gönderileceğini söylemiş ve daha sonra böyle bir peygamber olarak gönderilmiş, ayrıca misyonun önemli bir fonksiyonu olarak Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.s.) geleceğini müjdelemiştir. Bu mübarek, masum peygamberin, yani Hz. İsa'nın vefatı, yeryüzünden alınması da, doğumu gibi diğer insanlarınkinden farklı olmuştur. Kendisini çarmıha germe teşebbüsü karşısında Allah, bu teşebbüste bulunanları yanıltmış, Hz. İsa çarmıha gerilememiş ve Cenab-ı Allah (c.c.) onu, ruhu ve âdeta ruh saffeti ve şeffafiyeti kazanmış vücuduyla semaya yükseltmiştir... ( Ukrayna- Favorit Dergi'sinin Nisan sayısına ( 2009) kapak olup sorularına verdiği cevaplardan seçme bölüm !)
    FETULLAH HOCA'YI MİSYONERLİKLE SUÇLAYANLARA TOKAT GİBİ CEVAPLAR. İŞTE FETULLAH HOCA'YA GÖRE İSA (AS) ...OKULLARI SAYESINDE HER YIL YUZLERCE KISI ISLAM ILE TANISIP, MUSLUMAN OLURKEN, O’NU MISYONERLIKLE SUCLAYANLAR BIR KISIYI BILE NAMAZA BASLATMISLAR MIDIR ACABA…?

 

                                                              İnanıyorsan bîgâne kalamazsın
     Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün hayatı boyunca insanlığın içinde bulunduğu maddî-manevî sefalet ve dalâlet karşısında hep ızdıraptan iki büklüm yaşamıştı...O, Miraç'ta Cennet nimetlerine ermenin nasıl bir bahtiyarlık ve Cehennem'e yuvarlanmanın ne tür bir talihsizlik olduğunu görmüş; insanları ebedi hüsrandan kurtararak sonsuz saadetlere ulaştırmak için dünyaya dönmüştü. O, insanlara, kendilerini bekleyen tehlikeleri haber veriyor; onlara kurtuluşa götüren yolu işaret ediyordu; fakat insanların çoğu O'nun mesajına karşı bîgâne davranıyor, kendi mahiyetinden habersiz yaşıyordu. Nebiler Sultanı (aleyhi's-salâtü ve's-selâm), insanların bu hâlini gördükçe âdetâ kendine kıyarcasına ızdırapla kıvranıyordu; o hassas ruhu insanlığın dertleriyle inliyordu. Dert ve ızdırabın tahammül edilemez bir keyfiyet aldığı anlarda ise, Cenâb-ı Hakk'ın hem ta'dil hem de takdir ifade eden hitabı imdada yetişiyordu. Allah (celle celalühü) bir gün O'na, "(Habibim) Sen dilediğin herkesi doğru yola eriştiremezsin! Ancak Allah dilediğini doğruya hidâyet eder. " (Kasas, 28/56) diyerek, inandırmanın şe'n-i rububiyete ait bir iş olduğunu hatırlatıyor; bir başka gün de "Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin." (Şuara, 26/3) sözüyle O'na tembih buudlu bir iltifatta bulunuyordu.  Cenâb-ı Hak, Habib-i Ekrem'ine hem ta'dil ve tembih hem de takdir ve iltifat ifade eden bir hitapla, "Kur'ân'ı sana, meşakkat çekip, bedbaht olasın diye indirmedik." (Tâ Hâ, 20/2) buyurmaktadır. Yani; Kur'ân'ı sana, bahtsız, talihsiz bir insan olasın diye indirmedik. Onun emirlerinden dolayı melûl, mahzun ve mükedder bir hale düşmeni istemedik. Bu Kitab'ı indirmekle seni, takatini aşan bir yükün ve ağır bir meşakkatin altına sokmayı da murad etmedik. Ayrıca, Kur'ân'ı sana, insanlarla münasebetlerinde sıkıntıya düşmene ve ona inanmıyorlar diye üzülmene bir sebep olarak da göndermedik. "Onu, Allah'tan korkanlara, Yaratan'a saygı duyanlara bir öğüt, bir uyarıcı olarak indirdik." (Tâ Hâ, 20/3) Senin vazifen tebliğ ve temsildir; insanları inandırmak şe'n-i rububiyete ait bir iştir. Kur'ân'ı, önyargısı bulunmayan, istifade etmeye açık duran, potansiyel olarak insanın içinde haşyet hâsıl edebilecek şeyleri duyduğu zaman içi haşyetle dolan ve manevi değerlere karşı saygı hissini bütün bütün kaybetmemiş olan kimseleri inzar edesin diye inzal ettik. Sen bu ilahî beyanın ışığında insanlara yol göstereceksin, onun rehberliğini kabul edip onun yolunda gidenler de saadete erecekler. Fakat onu kabul etmeyenlere zorla kabul ettirmek senin vazifen değildir...Cenâb-ı Hakk'ı her an görüyor gibi temkinli davranacak kadar kuvvetli bir imana sahipsen ya da hiç olmazsa her an O'nun tarafından görüldüğün şuuruyla hareket ediyorsan, o ufku tutturup harem dairesine girdikten sonra bir daha kapının önündeki insan gibi yaşayamazsın. Artık sen zihninden geçen hayallerine bile hesap sormalısın.
1- Efendimiz, Miraç'ta Cennet nimetlerine ermenin nasıl bir bahtiyarlık ve Cehennem'e yuvarlanmanın ne tür bir talihsizlik olduğunu görmüş; insanları sonsuz saadetlere ulaştırmak için geri dönmüştü.
2- Nebiler Sultanı (aleyhi's-salâtü ve's-selâm), insanların hâlini gördükçe âdetâ kendine kıyarcasına ızdırapla kıvranıyordu; o hassas ruhu insanlığın dertleriyle inliyordu.
3- Allah Teâlâ hak ve hakikatin ne demek olduğunu ruhumuza azıcık duyurmuşsa, artık biz sokaktaki herhangi bir insan gibi davranamayız. Bulunduğumuz seviyenin hakkını vermemiz gerekir. 
 (22.04.2011)

 

                      

                         

      
 

              Gülseven Yaşer, Gülen davasI için bazI rütbeli askerlerden 'sahte tanIk' istemiş

    Ergenekon terör örgütüne ait darbe girişimlerinin anlatıldığı ikinci iddianamede, Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Gülseven Yaşer'in yolsuzlukları ve Fethullah Gülen aleyhine açılan davayı etkileme çabaları gün yüzüne çıktı.

   gyasen@superonline.com adresinden 5 Ocak 2002 tarihinde 'hayricanoz' rumuzlu kişiye gönderilen bir e-posta da tespit edildi. İçeriğinde, şöyle deniliyor: "Ankara da Necip, Hüseyin, Ergün ve Zübeyir ile bir araya gelerek durum değerlendirmesi yaptık. Ortak görüş ikimizin en kısa zamanda Nuh ...... giderek görüntü ve seslerin montaj olduğu böyle bir konuşmanın geçmediğini söylememiz gerekiyor. Yoksa çok kötü olacak. Benden bu fedakarlığı esirgeme lütfen, Cumhuriyet'i, Atatürk'ü seviyorsan lütfen Nuh beye gidip ifade verelim, konuştuklarımızı inkar edelim. Bak eğer bu fedakarlığı yaparsan Bodrum'daki yazlığımı hemen sana vermeye hazırım. Telefon açma dinleniyor acele e-mail çek G.G.YAŞER".
   Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Gülseven Yaşer'in 'hayricanoz' rumuzlu şahsa 23.1.2002 tarihinde gönderdiği e posta şöyle: "Sevgili Mesut, Fettullah'ın davası ile ilgili aleyhte yeni tanıklar bulmamız lazım. Bizim Avukat Hüseyin bey mahkemenin aleyhimize doğru gittiğini, Eyüp ve Serhat alçaklarının da her an karşı tarafa dönebileceğini söyledi. Şu bizim Serhat'ın bir akrabası varmış. Cihat isminde bir çocuk. Biraz para vererek Fettullah aleyhinde mahkemeye çıkartmayı düşünüyorum. Bu konuda bizim emekli Albay Cem bey de çocuklarla konuşarak teklifin sanki askerden geldiğini ima edecek ve benimle irtibatlı olduğunu söylemeyecek. Şu an bir tek buna bel bağladım. Durumlar bildiğin gibi değil. Acilen yeni tanıklar bulmamız lazım. Fevzi .... Paşa ve Kemal Yavuz Paşa vasıtasıyla görüştüm. MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç ile bir kez daha bu konuda görüşeceğiz. Bir numaralı BİKE'nin evinde görüşelim. Sakın telefonda açık konuşma. Dünya Kiliseler Birliği ile Lionslardan Arif Bey vasıtası ile para yardımı sözü aldım. Hiç korkma herşey yoluna girecek. Şu PKK'lı Ramazan ... denen çocuğa burs vermeye devam ediyorum. Ama resmî kayıtlarda göstermiyorum. Bu çocukla tekrar bir görüşmemiz lazım. İkna edebilirsek Fettullah aleyhinde tanık yapalım. Yoksa işimiz yaş. Cevap bekliyorum sevgiyle kal. Gülseven"                 27 Mart 2009
    KARIYA BAKIN YAHU;  "BENDEN" DİYE BAŞLAYIP SONRA CUMHURİYET-ATATÜRK' SEVİYORSAN DİYE DEVAM EDEN, KENDİNİ ATATÜRK VE CUMHURİYET İLE ÖZLEŞTİREN MANTALİTESİ BİR YANA,  FETULLAH HOCA ALEYHİNE PKK'LI YALANCI ŞAHİT ARAMASI, DÜNYA KİLİSELER BİLİĞİ İLE OLAN İRTİBATI...İSE CABASI

           

                                                 TÜM BUNLAR TADIMLIK NİYETİNE BİLE OLSA
                FETULLAH HOCA'NIN EVLERİNDE Bİ TANECİK BİLE SİLAH BULUNMADIĞININ İSPATI DEĞİL Mİ ?


                     
                                                     OOOH NE ALA...SİLAH, UYUŞTURUCU,...! SIRADA...?

 

                  


 

   
                                 Fethullah hoca karşıtı kitaplar O'nu ABD'ci ve misyoner olmakla suçlar!
                              Sonra O'nu suçlayanlar utanmadan tersini iddia ederek yine O'nu suçluyor...!


                     
                                    FETULLAH HOCA'YI  TC ALEYHİNE OLDUĞUNU  İDDİA EDENLERE  BİR SORU;
                              " SİZ OĞLUNUZA İSTİKLAL MARŞININ YARISINI BİLE EZBERLETTİREBİLDİNİZ Mİ ACABA...?!"