Soru: Turkiye'nin icte ve dista cok ciddi problemlerle
karsi karsiya kaldigi bir donemde, bazi kimselerin yine irticâ cigirtkanligina baslamalarini ve en buyuk
tehlike olarak irticâyi gostermelerini nasil degerlendiriyorsunuz?
Asli ve mesnedi bulunmayan boyle bir iddiayi zaman zaman tekrar gundeme
tasiyanlar neyi hedefliyor olabilirler?
Cevap: “Irticâ” tabiri Arapca'dan dilimize
gecmistir; mensei, “donus, geriye donme”
manalarina gelen rucu' kelimesine dayanmaktadir. Fikih istilahinda, geriye
donulebilen ve vazgecme ihtimali bulunan bosanmaya “ric'î talak” adi verildigi
gibi, bela zamaninda veya aci bir haber duyunca “Innâ lillahi ve innâ ileyhi
râciûn - Biz Allah'a âidiz ve vakti geldiginde
elbette O'na donecegiz!” (Bakara, 2/156) ayet-i kerimesini okuyarak
Allah'a teveccuh edip O'na siginmaya da “istircâ” denmistir. Irticâ ifadesi de, temelde “geri donmek”
manasini cagristirdigindan dolayi, gericilik,
muhafazakarlik, tutuculuk, eskiyi koruma, yeniye karsi tavir alma, medeniyeti
kabul etmeme, moderniteye karsi cikma ve tarihin tekerlegini geriye dondurerek
eski olani canlandirmaya calisma gibi manalarin hepsini birden ihtiva eden bir
tabir olarak kullanilir hale gelmistir.
Hangisi Irticâ?..
Ne var ki, oteden
beri belli bir kesim, irticâ sozunu siradan
bir kelime olarak istimal etmekten daha ziyade, onu
siyasî ve ideolojik bir suclama ve sindirme araci olarak kullanmaktadir. Bu talihsiz kimseler, bazen kolay
anlasilmasi icin “gericilik” ifadesini
dillerine dolamakta, cogu zaman da, meseleyi daha korkunc gostermek maksadiyla
manasi daha az bilinen “irticâ” tabirini
tercih etmekte ve kotu sekilde algiladiklari, kotu bir mazmunun karsiligi
olarak kullandiklari, toplum nazarinda da bir heyula haline getirdikleri bu
laflarla her firsatta muslumanlari karalamaya
calismaktadirlar.
Yillar var ki bu ulkede fuhus, edepsizlik ve soysuzlasma pesinde
kosarak cahiliye devrindekinden daha beter bir cehalete geri donenler
hosgoruldugu ve ilerici addedildigi halde, kendi degerlerine, diline, târihine, kultur ve
medeniyetine sahip cikan, ozunu
yitirmeden ve yabancilasmadan muâsirlasmak isteyen ve dinine bagliligini ifade
eden insanlara “murtecî”, “fundamentalist” damgasi vurulmaktadir.
Esefle musahede etmekteyiz ki, akla-hayale
gelmedik cesit cesit ahlâksizligi irtikap edenler “modern”
sayilmakta ve musamahayla karsilanmakta; fakat, muslumanlar cag disi gibi
gosterilmekte ve “gerici, yobaz, teokratik
duzen yanlisi” turunden yaftalarla
kotulenmektedir. Evet, bazi
mufsitler, agizlarini her acislarinda islahtan, imardan, kendini ifadeden,
iradenin hakkini eda etmekten ve insan haklarindan dem vurmaktadirlar; fakat,
boyle konustuklari ayni anda vicdanlara baski yapmakta, baskalarinin haklarini
cignemekte, zulmun en hunharcasini irtikap etmekte, insanlar arasindaki
munasebetleri kirip dokmekte ve azginliktan azginliga kosarak herkesi
sindirmeye calismaktadirlar. Dahasi, bunca fezayi ve
fecâyii mazur gostermek icin surekli paranoyalar icad etmekte; “yesil sermaye” deyip birine saldirmakta; “gerici yapilanma” bahanesiyle digerini
ortadan kaldirmakta; “irticâ”
cigirtkanligiyla tiranlar doneminde bile esine rastlanmayan kanunlar
cikarmaktadirlar. Kanunlara gore hareket edeceklerine, heva ve heves edali
hareketlerine gore kanunlar hazirlamakta ve butun bunlari yaparken irticâ
maskesinin ardina saklanmaktadirlar. Bu itibarla, suphe goturmeyen bir gercek
vardir ki; irticâ kufrun takiyyesidir; gericilik
yaygaralari dinsizligin ve ilhadin
maskesidir.
Modern Takiyyeciler
Bildiginiz gibi;
takiyye, kendini gizlemek, oldugundan farkli gorunmek, inandiginin aksini
soylemek ve tehlikelerden korunmak icin hileli yola basvurmak demektir.
Bazilari, takiyyeyi muslumanliga mal etmek isteseler de, Islam'da takiyye yoktur. Dinimizde, bir
muslumanin savas aninda dusmanin zulmunden kurtulmak ve canini kurtarmak
maksadiyla imanini gizleyerek mudarâtta bulunmasi seklinde ifade
edebilecegimiz, “Illâ en tettekû minhum tukâh -
Ancak onlar tarafindan gelebilecek bir tehlike olursa baska!” (Âl-i
Imran, 3/28) hakikatina bagli bir disiplin var ise de, Siilik'te soz konusu
olan takiyyenin muslumanlikta yeri yoktur. Takiyye, Sii anlayisinda, ozellikle
de Iran Siiliginde bir esastir; dolayisiyla, Anadolu'daki saf Alevî
vatandaslarimiz da takiyye bilmezler.
Fakat, Fars
Siiliginde, “Sizden olmayanlari ve sizin cizginizde
bulunmayanlari aldatmadiktan sonra hakîkî musluman olamazsiniz”
manasinda bir takiyye mevcuttur ki, onun menseini de Sunnî bir atmosferde
yetismis olan Imam Cafer-i Sadik hazretlerine isnat ederler. Dogrusu, Imam
Cafer gibi mustakim bir insanin, boyle carpik bir dusunce ifade edecegine
inanmak mumkun degildir. Kaldi ki, Hazreti Imam boyle bir cumle soylese bile,
Allah Resulu “Aldatan bizden degildir”
buyurmustur.
Bu itibarla, Islam'da boyle bir takiyye yoktur; yoktur ama
gunumuzde takiyyeyinin katmerlisi yapilmaktadir. Camideki muslumana “muslim”
yerine “murtecî” diyen, Cenab-i Hakk'in kemale erdirdigi ve insanlar icin
yegâne din olarak sectigi Islam'i ya da onun bazi emirlerini “fundamentalizm”
ve “gericilik” seklinde karalamak isteyen kimseler bu
cagin en sinsi takiyyecileridir. Evet, bir kere daha ifade
etmeliyim ki, “murtecî, gerici, yobaz” turunden isnatlar belli bir kesimin
takiyyesidir; bu cirkin yakistirmalar, hileli bir
oyunun maskesidir.
Irtica Paranoyasi
Peki, bazilari neden simdilerde bir kere daha boyle bir
takiyyeye ve hileli oyuna basvuruyorlar?
Evvela; Turkiye'de istikrar havasinin hâkim olmasini
istemiyor; emareleri gorulen huzur ve guven atmosferini cekemiyor; bu
istikametteki olumlu bazi gelismeleri ve yararli icraati hazmedemiyor; gelisme
hesabina katedilen mesafelerden rahatsizlik duyuyor ve demokratiklesme adina
atilan adimlarin onunun alinmasi gerektigini dusunuyorlar. Cunku,
millet icin cok musbet sayilan bu turlu ilerlemeleri kendi ikballeri acisindan
birer tehlike olarak goruyor; makam ve mevkilerinden
ayrilma ve cikarlarindan olma telasi yasiyor, kaybetttikleri koltuklari tekrar
elde edememe endisesiyle doluyorlar. Bunlarin hepsini ayni cizgide
mutalaa etmek dogru olmasa bile, cogu itibariyla bohemce bir yasayisa ve
serâzat bir hayat tarzina alismislar. Yapip ettiklerini cirkin bulacak
kimselerin cogalmasini rahatca davranmalarina ve keyiflerince yasamalarina
mâni kabul ediyorlar. Daha sonra da bu nefsânî ve seytânî hislerine fikir
libasi giydirerek “Irtica tehlikesi var; murtecîler
bizi caglar otesine goturecekler. Bunlar, lâik sistemi devirecek, toplumun
hayat tarzini degistirecek, carsi-pazara mudahale edecek ve ulkeyi bizim icin
yasanmaz hale getirecekler!” turunden yâvelerle bagirip duruyorlar. Bu
asilsiz iddialari o kadar cok dile getiriyor ve tekrarliyorlar ki,
kendi hilaf-i vâkî sozlerine zamanla kendileri de inanmaya basliyor,
sonunda tam bir irticâ paranoyasina tutuluyor ve
kendilerinden baska herkesi rejim dusmani gorme ruh hastaligina dûcar
oluyorlar. Diger taraftan,
bu asilsiz dusunceler surekli empoze edildiginden ve bazi medya organlari
adeta murtecî avciligi yaptigindan dolayi, bir kesim
“irticâ var” dedigi zaman, bu iddia hemen baskalarini da harekete
geciyor. Cunku, irticâ adli heyula mesnetsiz isnatlarla zihinlerde her gun biraz daha sisirile sisirile oyle bir hal aliyor ki, bir kesimin okumusu da, aydini da, batiya acik olani
ve kendi degerlerini korumak sartiyla dunyayla entegrasyona sicak bakani da
onu buyuk bir tehlike gormeye basliyor. Maalesef, toplumda onca bilgi
birikimine ve okumusluguna ragmen bu turlu iddialarin perde arkasini anlayamayacak,
hatta isin icinde baska hesaplarin varligini dusunemeyecek cok kimse var.
Iste, pek kurnaz ve gizli hesaplar pesinde olan bazi kimseler, onlardaki bu
zaafi kendi cikarlari istikametinde degerlendiriyor; isler aleyhlerine sarpa
saracagi anlarda ya da bir kisim planlari uygulayacaklari her zaman diliminde
bir kere daha “Irtica kapida, sistem tehlike altinda;
ulke elden gidiyor!” diyerek yaygara kopariyor; bu entrikadan habersiz yiginlari aldatiyor, korku
sâikini kullanarak onlari tetikliyor, bir cephe olusturuyor ve karsi tarafi
surekli psIkolojik baski altinda tutuyorlar.
28
Subat'in Murtecîleri
Hatirlayacaginiz
uzere; Subat soguguna denk gelen son post-modern darbe (!) evvelindeki
hadiseler sirasinda da bir kisim saskinlar zuhur etti. Giyim-kusamdan zikir ve
ibadet tavirlarina kadar pek cok hal ve hareketleriyle tam bir aykirilik
sergileyen bazi kimseler figure edildi. Onlara bir kisim roller verildi; kimisi tarikat
seyhi kisvesine burunup medyada boy gosterdi, kimisi teokratik duzeni hâkim
kilma sevdalisi bir gerici numarasi yapti, kimisi murtecîlerin agina dusurulup
kandirilmis bir kurban rolu oynadi ve kimisi de karanlik gucler tarafindan
kiralanan bir tetikci, silaha sarilip elini kana bulayan bir kanli kâtil
olmasina ragmen, irticâ piyesinde “Allah'in ordusu”nun sadik bir eriymis gibi
sahne aldi. Butun figuranlar rollerini oyle gercekci ortaya koydular
ki, hemen herkes oynananin bir oyun oldugunu
unutup sahiden ulkenin elden gittigi
zehabina kapildi.
Sonrasi malum.. masum dindarlarin uzerindeki baskilar arttirildi..
bati stilinde calisma sistemleri olusturuldu; gunahsiz vatandaslar fislendi,
en tabiî haklarindan edildi. Muslumanligini dogru durust, samîmâne ve
en guzel bicimde yasamaya gayret gosteren insanlar
potansiyel birer terorist gibi gosterildi. Dahasi, bu
yapilanlarin butun faturalari surekli bazi kimseler adina kesildi ve toplum
yapisini ayakta tutan esaslari siyanet vazifesiyle muvazzaf kesim manipule
edildi. Millet, onlari Demokles'in kilici gibi hep tepesinde hissetti, urktu,
korktu, sindi ve evrensel haklarindan bile vazgecti. Gerci, sayilari
cok az da olsa, bazen toplum fertleri arasinda her seyi reddeden ve herkese
“cani cehenneme” diyen kimseler de bulunabilir. Bunlar, ilim, fen ve
teknolojiyi gereksiz, hatta zararli gormeleri itibariyla bir manada gerici de
sayilabilirler. Bazi varoluscularin “Ilim de teknoloji de yerin dibine
batsin!” dedikleri gibi, bunlar da ilim ve teknolojinin, fen ve felsefenin
karsisinda olabilirler. Fakat, bu turlu insanlar,
hem sayilari itibariyla cok azdir, hem heyet-i umumiyeye karsi cikacak
ve genel âhenge tesir edecek gucte degillerdir; hem de samimi muslumanlar
tarafindan da dislanmis ve umumi tablonun haricinde kalmis kimselerdir. Heyhat
ki, o karanlik donemde bu gercek gozardi edildi; bir kac aykiri misal ard arda
siralaninca ve toplumun genel halini asla yansitmayan birkac kare yan yana
getirilince sahiden bir irticâ tehlikesi varmis gibi gosterildi ve bu mevhum
tehlike bir psIkolojik harp silahi olarak istimal edildi. Evet, isin bir
psIkolojik savas olma yani var ve irticâ yaygaracilari 28 Subat'tan once
yaptiklari gibi, hemen her zaman onu buyuk olcude tehdit, santaj ve yildirma
malzemesi olarak kullaniyorlar. Millet adina hayirli
faaliyetlerde bulunacak insanlari gericilikle suclayip sindiriyor ve onlerini
kesiyorlar. Murtecîlikle itham edilen taraf pusunca, onlar bu firsati
ganimet biliyor; ya ezici bir kanun cikariyorlar veya karsi tarafi butun butun
felc ediyorlar.
Mu'mine “Dinci” Diyenler “Dinsiz” mi?
Saniyen; ben, iyi bir mu'min oldugum iddiasinda degilim;
fakat, Allah'in varligindan ve ahiretin mevcudiyetinden hic suphe etmedim.
Bir gun hesap verecegim hususunda asla supheye dusmedim. Iste simdi, oyle bir
suphesizlik mulahazasina bagli olarak, kalbim gibi bilerek ve eger farkli
mulahazalarla bir sey ifade ediyorsam Allah'a hesab verecegime cok iyi
inanarak diyorum ki; vallahi, billahi, tallahi,
bunlar irticâ tehlikesinden bahsediyorlar ve irticâya bagladiklari insanlara
da murtecî diyorlar.. ama aslinda muslumanligi kastediyorlar. “Radikal musluman” derken de, “asiri dinci” diyerek sadece bir kesimden soz
edermis gibi yaparken de aslinda bizzat Islam'i hedef
aliyorlar. Cunku, Islam'in asiriligi olmaz.. muslumanlik butun asiriliklara karsi orta yolu tutan
ilâhî bir sistemin adidir.. Islam, sevdirme ve kolaylastirma esaslariyla
gelmis, ifrat ve tefritin kokunu kesmis ve
butun insanlara guclerinin yetecegi sorumluluklari yuklemis fitrata en uygun
Allah'la munasebet sisteminin adidir. Islam dinini
kabul edip onun emirlerini uygulamaya calisan herkes –kalbleri sadece Allah
bilir– Kitap ve Sunnet acisindan mu'min, musluman ve dindardir. Onlari, bundan
baska herhangi bir isimle ya da unvanla anmak ise,
en hafif ifadesiyle saygisizliktir. Bizim terminolojimizde, “Islam”, “musluman”, “dindar” tabirleri vardir; ama, dine hasim kimseler
tarafindan kasitli olarak dilimize sokusturulan ve cahillerin kullandigi “Islâmci” ve “dinci” gibi ifadeler yoktur. Dine gore, gunah
isleyen bir Musluman gunahkâr olsa da yine mu'mindir; Islâm esaslarini inkâr
etmemek sartiyla, onlardan bazilarini terk etse de yine muslimdir. Bu
itibarla, bazi dinî vecibelerini yerine getirmeyen kimselere “kufurcu”,
“dalâletci”, “fiskci”... demek munasebetsiz oldugu gibi, dini butunuyle
yasamak isteyene “Islâmci” veya “dinci” demek de en az o kadar saygisizca bir
ifadedir.
Irticâ'nin Hedefi Islam ve Muslumanlar
Bu acidan, irticâ
cigirtkanligi yapan kimseler, sayet cahil, bilgisiz ve manipule edilmis
insanlar degillerse, demek ki, irticânin golgesine
siginarak bizzat muslumanligi hedef aliyorlar. Bunlar, Islam'a aciktan aciga saldirmak ve
muslumanliga karsi dusmanliklarini izhar etmek istemiyorlar. Cunku, halkin yuzde
doksani Ramazan-i serifte oruc tutuyor; milletin yuzde sekseni en azindan Cuma
namazi kiliyor; insanimizin yuzde elliden fazlasi gunde bes vakit namazini eda
ediyor. Eline birazcik imkan gecen hemen herkes Hac vazifesini yerine
getirmek icin yollara dusuyor. Hatta simdilerde aristokrat siniftan bazilari
ayri olarak ve aristokrasi mulahazasini koruyarak gidiyorlar, yol boyunca
baskalarina karismiyorlar. Fakat, gidislerine nazaran cok farkli bir ruh
haletiyle donuyorlar; “Gonlumuz fetholdu, ruhumuz doydu!” diyorlar. Rasûl-u Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem)
Efendimiz'in viladeti munasebetiyle salonlar senleniyor, hatta stadyumlar
doluyor; mevlitler okutuluyor ve binlerce gul dagitiliyor. Gayet masum
ve gayet yumusak programlar yapiliyor; oldukca derin ve pek samimi hisler dile
getiriliyor ve âdetâ dagitilan o gullerin kokusuyla beraber muslumanlik da herkesin ruhuna siniyor. Islam kendi guzeligiyle ve o yenilmez gucuyle
gonullere giriyor.
Dahasi, Hristiyanindan Yahudisine, Budistinden Brahmanistine
kadar yabanci ilim adamlarindan ve ilahiyatci temsilcilerden yuzlercesi “Muslumanlik cok farkli.. hayatin her alaniyla
alakali butun ihtiyaclara cevap veriyor. Insanin arzulari, istekleri ve
beklentileri adina hicbir bosluk birakmiyor. Bundan dolayi, Islam'i yok
saymak, Hazreti Muhammed'i gormezlikten gelmek ve Kur'an'a karsi lâkayt kalmak
bir insan icin cok buyuk bir nakîsedir.” diyorlar.. diyor ve akli
basinda bu insanlarin kimisi Islam'la serefleniyor,
kimisi ona karsi derin alaka duyuyor, kimisi onun fahrî mudafii oluyor ve
onunla soyle-boyle tanisan herkes hic olmazsa onyargilarindan kurtulup dostlar
arasina giriyor. Onlardan biri Kur'anla azicik mesgul olunca, “Allah Allah, biz simdiye kadar muslumanligi boyle
bilmiyorduk; demek ki, yanlis tanimisiz, sartlanmisliklarimiza takilmisiz.
Meger, Ibrahim'in basina Halîlullah tacini konduran, Musa'yi Kelîmullah olarak
tanitan, Suleyman'i asil peygamberlik tahtina oturtan ve Isa'yi Kelimetullah
diye anlatan bizim elimizdeki metinlerden daha cok Kur'anmis!..” diyor
ve ondan ayri gecen yillarina uzuluyor, âh cekiyor.
Iste, boyle bir atmosferde,
bazi kimseler, Islamiyeti ve muslumanlari hic
sevmeseler bile, dogrudan “En buyuk tehlike
Islam ve Muslumanlardir” demeye cesaret
edemiyorlar. Oyle acikca saldirmak suretiyle muslumanlik unvaniyla onca
insani karsilarina almayi kendi menfaatleri acisindan zararli buluyorlar. “Irtica” yerine
“Islamiyet” dedikleri zaman, camiden cikan
herkesin “zafer isareti” yaparak “Ben de muslumanim” demesinden korkuyorlar. Dolayisiyla, Islam'in aydinlik ikliminde boy atan guzellikler
karsisinda kendi cirkin ruhlari zaviyesinden rahatsizlik duyan ve
muslumanlar hakkinda cibillî olarak kotu duygular besleyen boyle kimseler, Islam'i ve muslumanlari aciktan aciga karalayamayinca
takiyye yapiyor, dolambacli yollara sapiyor ve akla-hayale gelmez
entrikalarla dini-dindari baski altinda tutmaya
calisiyorlar.
Beyhude Yorulmayin, Kapilar Surmeli...
Fakat, kanaatimce, onlarin unuttuklari bir husus var:
Artik bu millet bundan ikiyuz, ucyuz sene evvelki millet degil. Gunumuzun insanlari okuyor, anliyor, tahlil ve
terkiplerde bulunuyor, analiz ve sentezler yapiyor ve arastirip iyice
ogrendikten sonra inaniyorlar. Evet,
bugunun mu'minlerinin imani taklidî degil; onlar, bir ideolojinin
pesine takilip koru korune onun ardi sira yurumuyorlar. Tekvinî emirleri
okumak ve tesriî disiplinlere dikkat etmek suretiyle bilerek dini
benimsiyor ve ona butunuyle teslim oluyorlar. Islam'in ulvî hakikatlerini
oyle kabulleniyorlar ki, baskilar karsisinda dinden
vazgecmek bir yana, cenderelerin icine konsalar, canlari cikacak sekilde
sIkistirilsalar, hatta idam sehpalarina cikarilsalar da, yine Abdullah
ibni Huzafetu's Sehmî, Habbab b. Eret ve Bilal-i Habesî efendilerimiz gibi “Ehad, ehad” cigliklariyla “Allah birdir; hakiki ma'bud, hakiki mahbub, hakiki
matlup sadece O'dur” hakikatini seslendirmeye âmâde bulunuyorlar. Bu acidan, irticâ dellallarina samimi bir nasihatte bulunmak
istiyorum: Beyhude yorulmayin, cesit
cesit oyunlar oynasaniz ve bir suru entrikalar cevirseniz de bundan sonra
umumî efkâri ifsâd edemezsiniz. Artik herkes irticâ ile ne
kastettiginizi biliyor, onunla neyi hedeflendiginizi fark ediyor ve siz ne yaparsaniz yapin millet hangi kibleye
yonelmesi gerektiginin suurunda, yoluna devam ediyor. Bundan sonra, despotizmayla, tiranlikla ve kaba
kuvvetle halki kendi anlayis cizginize cekmeniz mumkun degildir; medenî insanlar karsisinda kaba kuvvet hicbir ise
yaramayacagi gibi arkada bir suru de nefret birakacaktir. Sayet, siz kendinizi sevdirmek, hatta savundugunuz
sistemin sirin oldugunu gostermek istiyorsaniz, herkese karsi yumusakca, mulâyemetle, hosgoruyle ve
engin bir kucaklayicilik icinde davranmalisiniz. Unutmamalisiniz ki,
millet kendi deger olculerine saygi gostermeyen kimselere hurmet ve muhabbet
nazariyla bakmaz. Eger, saygi ve sevgi mukabelesi gormeyi diliyorsaniz, tarihe yuz karasi olarak gecmek ve nefretle anilmak
istemiyorsaniz, meseleyi gonulleri
fethetmeye baglamali, halkin degerleriyle asla catismamali, onlarin duygu ve
dusuncelerine kiymet vermeli ve milletin inanclarina saygili olmalisiniz.
Irtica Cigirtkanlari Sadece Nefret Uyariyor
Zannediyorum,
bazilari kendi insânî telakkîleri acisindan bu mulahazalarima saygi duysalar
da, bu sozler bir kisim kimselerin bir kulagindan
vurup obur kulagindan cikacak ve ihtimal onlari cok rahatsiz edecek.
Hatta belki beni oyunbozanlik yapmakla levmetmeye de kalkacaklar; “Bu niye bizim takiyyemizi fâs ediyor.. “irticâ”
perdesinin gerisinde islerimizi ne guzel goturuyorduk; kovanimiza neden comak
sokuyor?” deyip homurdanacaklar. Oysaki, “En ummadigin kesfeder esrar-i
derûnun / Sen herkesi kor, âlemi sersem mi
sanirsin!” diyen Ziya Pasa adeta bugunun Anadolu insaninin bilgeligine
isaret etmis gibidir. Sozlerime kulak vereceklerini
bilseydim, irticâ paranoyasina tutulmus kimselere bu sozu hatirlatir ve
herbirine derdim ki: Gel, bu milleti
hafife alma; sen irticâ cigirtkanligi yaparken halkin sana inandigini sanma.
Bu millet artik kimin kim oldugunu ve neyin ne ifade ettigini cok iyi biliyor;
senin o kelimeyi kullanirken ne kasdettigini de pekâlâ anliyor. Su cirkin yakistirmalarinla halk nezdinde sadece
nefret ve tiksinti uyariyorsun. Oysa ki, senin de sevilecek ve takdir edilecek
yanlarin var. En azidan insansin;
esi–menendi yaratilmamis abide bir canlisin ve
mahiyetin itibariyla meleklerden de ulvî aziz bir varliksin.
Dolayisiyla, Allah'in yarattigi o kiymete uygun sozler soylemeli, ona gore bir
kisim davranislarda bulunmali, kendi degerlerini
ayaklar altina almamali, halk nezdinde maskara olmamali ve bir nefret heykeli
haline gelmemelisin. Musadenizle bu
konudaki sozlerimi fakirden daha once de duydugunuz
bir dua ile noktalamak istiyorum: Allahim,
onumuzdeki yollar sarp ve yokus.. her kose basinda bir suru gulyabâni gayizla
gerilmis hucûm âni ve hucûm bahanesi bekliyor;
dillerinde, irticâ, gericilik, teokrasi ve fundamentalizm, ellerinde gucun her
cesidi ve hayallerinde bin bir entrika.. eger
biz onlarin dedigi gibi dine, dunyaya, ilme ve gelismeye karsi isek, Sen bizi
bu sapikliktan halâs eyle!.. Liyakatimiz yoksa, yollarin mutedeyyin,
mutemeddin, muterakkî ve ilim asigi insanlara acilmasi icin bizleri huzuruna
al ve yollari ac! Yok karsi taraf yaniliyorsa,
iclerinde salâha acik ruhlardan hidayetini esirgeme! Temerrut ve din
dusmanligini meslek edinenlerin de birliklerini boz! Duzenlerini baslarina
yik! Yurtlarina-yuvalarina feryat sal! Ve
butun inananlari, kapinin sadik kullarini, bu karanlik dusunce, karanlik ruh
ve kara seslerin, gayretine dokunduguna inandigimiz tecavuzlerine,
tahkirlerine, tezyiflerine ve plânlarina karsi koru!..–
(
Herkul.org :
24.04.2006
)
PAPA'YA
CEVAP
-
Papa adlı dosyamıza müracaat!-
Müslümanlık
asla bir kılıç ve kan dini değildir
Efendimiz, bütün
hayatı boyunca, İslâm'ın getirdiği prensiplerden kıl
kadar dahi inhiraf etmemiştir. Zaten O'nun bütün hayatı,
İslâm'ın pratiğe dökülme ameliyesinden başka bir şey
değildir. Bu durum, cihad ve harp mevzuunda da, diğer
sahalarda da böyledir. Peki İslam neden cihada izin
vermiş ya da bazı durumlarda cihadı
emretmiştir?
a)Müdafaa
Evvela; İslâm bir millet veya ferdin, kendi varlığını
tehdit eden, onu yok etmeye, öldürmeye çalışan mukabil güce
karşı, nefis müdafaasını, karşı koymayı meşru kılar, hatta
bazı durumlarda onu emreder. Biri sizin varlığınızı, malınızı,
canınızı, dininizi, ırzınızı tehdit ediyorsa, onunla göğüs
göğüse gelir, bu işin kavgasını verir ve kendisiyle
hesaplaşırsınız. Meselâ, diyelim ki: Hasım bir ülke,
kendisiyle sizin aranızdaki hudutları deldi ve içeriye girdi,
ne yaparsınız? Ülkenizdeki bazı kimseleri yılan-çıyan haline
getirip üzerinize saldırtsa ne düşünürsünüz? İşte, bu noktadan
hareketle, Allah Resûlü tam 14 asır evvel kuvvet kullanmayı da
bir disiplin olarak kabul etmiş ve Müslüman'ın, Müslümanca
yaşayabilmesi için, hikmetin yanında kuvvetin, irşadın yanında
caydırıcı gücün bulunması zaruretine de parmak basmış ve
onurlu, haysiyetli yaşama yollarını göstermiştir.
b) Zulmü durdurmak
Saniyen; İslâm'da, mazlumun, mağdurun, mahkûmun, sahipsiz
ve garibin imdadına koşmak için harp, meşru kılınmıştır. Zaten
mü'minler imdada koşmazlarsa başka kim koşacak? Allah bizi
yeryüzünde hakkı yerine koymakla vazifelendirmiştir. O noktayı
tutmayı varlığımızın gayesi bilmeli ve elde etmeye
çalışmalıyız. Biz, dünya muvazenesinde bize düşen vazifeyi
temsil ettiğimiz günlerde, batılılar zulmen Hindistan'ı işgale
yeltenmişler, "Donanma-yı Hümâyûn, şimdi Hind Denizi'ne
açılıyor." dediğimiz zaman da, tıpkı çapulcular gibi hemen
kaçmışlardı. Evet, o dönemde, dünya muvazenesinde bu kadar
ağırlığımız vardı. Vardı.. ve Fransa'dan Hindistan'a kadar
koskocaman bir dünyada, o müthiş hakemlik konumumuzla
mazlumlar, mağdurlar bize koşuyor ve hak istirdadını, ihkak-ı
hakkı bizim kapımızda arıyorlardı.
c) İrşad hürriyeti
Sâlisen; İslâm, hak ve hakîkati, doğruluk ve istikameti
neşretme hürriyetinin birileri tarafından engellenmesi
durumunda, o hürriyeti muhafaza etmek ve sağlama almak için
harbe izin vermiştir. Dikkat ediniz; hak ve hakîkati neşretmek
için muharebe yapılmaz! Hak ve hakîkati neşretme hürriyeti
engelleniyorsa onun için muharebe yapılır. Dünyanın dört bir
yanında, irfana açık mürşitleriniz harekete geçecek ve siz
herkese İslâm mesajını ulaştıracaksınız. Şayet bunu, başkaları
engellerse, o zaman da engelleri ortadan kaldırmaya
çalışacaksınız. Çünkü onların bu davranışları, insanların hür
iradeleriyle cennete gitmelerine manidir. Siz düşünce
hürriyetini korumak ve muhafaza etmek için çalışacak ve
sertliklerin, karşı koymaların bertaraf edildiği ölçüde
dininizi neşredeceksiniz. Bunu yaparken de -isterseniz bunu
dördüncü bir esas da sayabilirsiniz- insanlık şeref ve
haysiyetini rencide etmeyecek, çoluk-çocuğa dokunmayacak,
kadınlara ilişmeyecek, mâbedlere çekilen ve kendisini ibadet ü
taata veren insanlara zarar vermeyecek.. harp etmeyenlerle de
harp etmeyeceksiniz. Günümüzde sözde medeni dünyanın bu
noktanın neresinde olduğu bütün âlemin malumudur.
Şimdi bir de bize bakın! Her halîfe ve tabiî başta Allah
Resûlü olmak üzere etrafa asker gönderirken: "Yaşlılara,
kadınlara, çocuklara, kendisini ibadet ü taate vermiş
ruhbanlara ve mabedlere ilişmeyiniz.! Ağaçları yakmayınız.!
Hayvanlara dokunmayınız.! Ve servetleri heder etmeyiniz." diye
emirler veriyorlardı. Bombaların canavarca kullanılışlarını
onaylayan kimselerin, bilmem ki bu disiplinlere riayet etmesi
mümkün mü?
İnsafsız art niyet sahipleri
İnsafsız bir kısım art niyet sahiplerinin tarif ettiği
gibi, Müslümanlık asla bir kılıç ve kan dini değildir. Vâkıa
Efendimiz kılıç kullandı.. ve O'nun böyle gönderileceği, daha
O gelmeden, geçmiş peygamberler tarafından haber verilmişti:
Hazreti Mesih İncil'de, O'nu anlatırken şöyle der: "O'nun
elinde kılıcı vardır." İcabında hak edenlerle yaka paça olacak
ve savaşacaktır. Bu şartlar altında Allah Resûlü, cihada memur
ediliyor ve hasımlarıyla da bu şartlar altında hesaplaşıyordu.
Âdeta O, inatçı muasırlarına: "Düşünce ve fikir hürriyetini
engelleyemezsiniz; insanlığa giden yolları tıkayamazsınız."
diyordu. Bin bir vahşet ve dalaletler tablosu olan Fransız
İhtilal-i kebîrini, hürriyete açılmış bir kapı diye hâlâ
alkışlarız. Hâlbuki içinde bin bir vahşet kol gezmiş ve her
gün giyotinle binlerce insanın kellesi alınmıştır. Ve ihtilâl,
âdeta kendi kendini yiyip bitirmiştir.
Oysaki, tam 14 asır evvel, Allah Resûlü'nün karanlıkları
yırtan o aydınlık ve ışıktan eliyle zulüm ve istibdat bertaraf
ediliyor, hürriyet de getirilip insanlığın önüne seriliyordu.
Ancak Allah Resûlü döneminde bu yapılırken İslâmî cephede ölen
insanların sayısı, sadece 100 küsurdu. Dikkat ediyor musunuz,
sadece İkinci Cihan Harbi'nde, iki vahşet birbiriyle
boğuşurken 40 milyonu aşkın insan ölmüştü. Rusya'da gayr-i
insanî bir sistemin oturması için bir çırpıda yüz küsur milyon
insan öldürülmüştü. Onların kanları üzerinde âdeta gemiler
yürütüldü, enkazlarından binalar yapıldı ve bu binaya da "yeni
sistem" denmek istendi ki, bu sistemin adı komünizm idi.
"Yamyamları geçmişti beşer yırtıcılıkta!
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi."
ÖZETLE
1- Efendimiz, bütün hayatı boyunca, İslâm'ın getirdiği
prensiplerden kıl kadar dahi inhiraf etmemiştir.
2- İslâm'da harp, mazlumun ve mağdurun imdadına koşmak için
meşru kılınmıştır.
3- İslâm, hak ve hakikati, doğruluk ve istikameti yayma
hürriyetini korumak için harbe izin vermiştir.
( 13.11.06 Tarihli Gazeteler)
Favorit Gülen'e Hz.
İsa'yI Sordu
Soru: Batı
dünyasının temsilcilerinde İslâm ile alâkalı olarak müşahede
ettiğiniz başlıca tereddütler nelerdir? Bu tereddütlerden
nasıl bir sonuç çıkarıyorsunuz?
Fethullah Gülen:
Batı'nın İslâm'a bakışını üç zaviyeden değerlendirebiliriz.
Bunlardan biri dinî, diğeri siyasî, üçüncüsü ise dinî olanla
kısmî münasebeti olsa da, daha çok siyasî yanı bulunan
ilmî-akademik zaviyedir.
Mesele dinî zaviyeden öncelikle Kur'an-ı Kerim'in Hıristiyanlığı
değerlendirişi ve Peygamber Efendimiz'in (s.a.s.)
Hıristiyanlarla münasebeti noktasından ele alınmalıdır. İslâm,
temel bir doktrin olarak Musevîlik ve Hıristiyanlık gibi
dinleri Kitabî dinler ve onların müntesiplerini Ehl-i Kitap
olarak telâkki ederek, müşrikler ve din-tanımazlar karşısında
onlara ayrı bir yer verdi. Kur'an-ı Kerim'deki ilgili âyetlere
baktığımızda da göreceğimiz üzere, onlara gayet yumuşak
yaklaştı. Şirk ve din-tanımazlık karşısında onların da İslâm
ile olan itikadî ittifakları, elbette bu yumuşak yaklaşımın en
önemli sebebiydi. Çünkü Musevîliğin ve Hıristiyanlığın
başındaki isimler olan Hz. Musa ve Hz. İsa (Allah'ın selâmı
üzerlerine olsun), İslâm'ın da Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi
kendilerine peygamber olarak inanılmasını emrettiği iki büyük
peygamberdi. Onlara verilen Tevrat ve İncil de, Kur'an gibi,
Müslüman olmak için kendilerine inanılması gereken iki İlâhî
Kitap'tı. Kur'an-ı Kerim'in bize anlattığına göre, onlar da
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in Allah'tan alıp insanlara
teblîğ ettiği aynı inanç, ibadet, ahlâk, davranış esaslarını
ama kendi dönemlerinin şartları çerçevesinde anlatmışlardı...İslâm
tarihinde bilhassa Abbasiler döneminde asırlarca İslâm ile
Hıristiyanlık ve Musevîlik, Müslümanlar ile Hıristiyanlar ve
Musevîler arasında sıcak münasebetler devam etmiştir. Bilhassa
ilim merkezlerinde çok yakın işbirliği olmuş, daha sonraki
asırlarda da müşahede olunacağı üzere, İslâm memleketlerinde
bu üç semavî dinin mensupları barış içinde, aynı mahallelerde
oturmuş, birbirleriyle komşuluk yapmış, yer yer yan yana
mabedlerde ibadetlerini yerine getirmişlerdir. Yani, Batı'nın
kendi memleketlerinde Müslümanlarla bir arada yaşama
tecrübesinin henüz 50 yıllık bir geçmişi olmasına mukabil,
Müslümanların diğer dinlerin müntesipleriyle bir arada yaşama
tecrübesinin tarihi 14 asır öncesine uzanmaktadır. Bu tarihî
gerçek, artık global bir köye dönüşen dünyamızda bir arada
yaşama kültürü mevzuunda çok önemli ve istifadeye açık bir
örnek olarak durmaktadır.
İslâm ile Batı arasındaki münasebetin dinî veçhesi temelde böyle
iken ve çok zaman böyle cereyan etmişken, tarih içindeki
siyasî münasebetler, siyasî yaklaşım, maalesef bu
münasebetleri menfî etkilemiştir. Bilhassa, İngiliz bayan
araştırmacı Karen Armstrog'un da Muhammad: A Biography of the
Prophet isimli Türkçe'ye de çevrilen çalışmasında tarihî
vetiresini anlattığı gibi, 12 ve 13'üncü asırlarda peşpeşe
devam eden Haçlı seferleri, İslâm'ın ve bilhassa Peygamber
Efendimiz'in Batı'da çok yanlış tanıtılmasına, İslâm ile
ilgili gerçeklerin çarpıtılmasına sebep olmuştur. Bilhassa
Aydınlanma dönemlerine kadar Batı'da İslâm ile alâkalı imaj,
umumiyetle hep bu Haçlı seferleri çarpıtmasının tesirinde
kalmıştır.
Bahis mevzuu ve siyasî yaklaşımın sebep
olduğu yanlış İslâm imajı, ne yazık ki bilhassa son 20 yıldır
daha başka noktalarda kendini göstermektedir. İslâm dünyası,
20'inci asra işgal veya sömürge altında bir dünya olarak girdi
ve bu asrın ilk yarısında İslâm dünyasının hemen her yanında
işgal ve müstemlekecilikten kurtuluş savaşları verildi. Bu
savaşlarda İslâm motor gücü teşkil etti; insanlar, İslâm'a
dayandılar. 60 küsur yıldır yaşadığımız İsrail-Filistin
meselesinin de halâ belirli bir rol oynadığı bu husus,
Müslümanların da çok yerde ve çoğu zaman İslâm'a daha çok
siyasî yaklaşımlarına sebep oldu. İşte bu karşılıklı siyasî
karşılaşma ve çatışmalar, siyasî hadiseler, bilhassa Demir
Perde'nin yıkılmasından sonra Amerika'nın umumî olarak
bütün dünya, hususî olarak İslâm dünyasıyla ilgili bazı
planları ve hedefleri, Haçlı seferlerinden sonra ikinci defa
İslâm'ın siyasî yaklaşımla farklı tanınmasına yol açmıştır.
Haçlı seferleri döneminde İslâm, bilhassa itikadıyla ve
Peygamber Efendimiz'in şahsına yönelik karalamalarla
olduğundan farklı gösterilirken, bu yeni dönemde onun – meselâ
savaş gibi – bilhassa milletler-arası münasebetlerle ilgili
kaideleri açısından farklı tanınıp farklı tanıtıldığına şahit
oluyoruz. Çok başka sebepleri olan terörün de ona bulaşan,
bulaştırılan bazı “Müslümanlar" sebebiyle İslâm ile birlikte
anılması ve bir İslâmofobia'nın yaygınlaştırılması, İslâm
hakkındaki başlıca yanlış anlaşılmalara temel teşkil
etmektedir.
Batı'da İslâm'a bakışı belirleyen bir diğer
faktör, ilmî-akademik görünen, fakat çok zaman siyasî
yaklaşımın yönlendirmesinde hareket eden oryantalist
yaklaşımdır. Bu yaklaşım zahirde ilmî ve objektif gibi görünse
de ve hiç şüphesiz gerçekten ilmî ve objektif temelde davranan
müsteşrikler (oryantalist) çıkmış da olsa, oryantalizm,
daha ziyade Batı'nın İslâm ile siyasî karşılaşmasında bir
destek fonksiyonu görmüştür ve görmektedir. Bu sebeple de
İslâm, bazı hususiyetleri itibariyle olduğundan farklı
gösterilmektedir....İslâm'ın itikadî, ibadet, ahlâk ve
muamelat bütünlüğü içinde bakılmalı ve değerlendirmeler ona
göre yapılmalıdır...İslâm günümüz şartlarının da
zorlamasıyla bazı müntesiplerinin onu yanlış temsil etmesiyle
değerlendirilmemeli, yargılanmamalıdır.
Soru: Hz. İsa'nın kişiliği İslâm
Dini'nde nasıl yorumlanmaktadır?
Fethullah Gülen: Cenab-ı Allah
(c.c.) Hz. İsa'yı (a.s.) mucize olma vasfı ağır basacak şekilde
babasız yaratmış, tertemiz, iffet şahikası, bâkire Hz. Meryem validemize ruh
nefha ederek, rahminde Hz. İsa'ya vücut vermiştir. Bu sebepledir ki Hz. İsa,
yaratılışı itibariyle ve bir de “ruh" bütünüyle manevî bir varlık olması,
dolayısıyla, materyalizmin çok öne çıktığı kendi döneminin şartlarında
mesajında Din'de dengeyi bulma adına ruhî-manevî unsurlara çok daha fazla
ağırlık verilmesi sebebiyle, İslâmî gelenekte rûhullah (Allah'tan bir ruh)
olarak da zikredilir. İslâm geleneğinde her büyük peygamber/rasûl, döneminin
şartları gereği mesajında bir nokta özellikle ağırlık kazandığı için, Cenab-ı
Allah'a o noktadaki yakınlığı ile anılır. Meselâ, Hz. Âdem, Safiyyullah; Hz.
Nuh, Neciyyullah, Hz. İbrahim, Halilullah; Hz. Musa, Kelimullah, Hz. Muhammed,
Habibullah olarak anıldığı gibi, Hz. İsa da Rûhullah olarak anılmaktadır.
Kur'an-ı Kerim'de onun için “Allah'tan bir ruh, bir kelime" tabiri kullanılır.
Buradaki kelime de, yanlış yorumlanmamalıdır. Kur'an-ı Kerim, kâinattaki her
varlığı, her hadiseyi Allah'ın kelimeleri olarak niteler. Kelime, manâsı
itibariyle “eser" demektir. Bütün varlıklar ve hadiseler Allah'ın İrade ve
Kudreti'nin kelimeleri, İlâhî kitaplar da Kelâmı'nın kelimeleridir... Hz. İsa
(a.s.), Cenab-ı Allah'ın bir baba vasıtalık etmeden tertemiz, bâkire, iffet
sembolü Hz. Meryem'e ilka buyurduğu bir ruh ile bu validemizin rahminde
teşekkül etmiştir. Cenab-ı Allah, doğduktan sonra onu Hz. Meryem vâlidemizi
bir takım töhmetlerden korumak için konuşturmuş, o da, Allah'ın bir kulu
olduğunu, abraşı, alacılıyı, doğuştan körü tedavi etme, Cenab-ı Allah'ın izin
verdiği ölüleri diriltme, insanların evlerinde neleri depo edip neleri
yediklerini bilme gibi mucizelerle donatılmış bir peygamber olarak
gönderileceğini söylemiş ve daha sonra böyle bir peygamber olarak
gönderilmiş, ayrıca misyonun önemli bir fonksiyonu olarak Peygamber Efendimiz
Hz. Muhammed'in (s.a.s.) geleceğini müjdelemiştir. Bu mübarek, masum
peygamberin, yani Hz. İsa'nın vefatı, yeryüzünden alınması da, doğumu gibi
diğer insanlarınkinden farklı olmuştur. Kendisini çarmıha germe teşebbüsü
karşısında Allah, bu teşebbüste bulunanları yanıltmış, Hz. İsa çarmıha
gerilememiş ve Cenab-ı Allah (c.c.) onu, ruhu ve âdeta ruh saffeti ve
şeffafiyeti kazanmış vücuduyla semaya yükseltmiştir... (
Ukrayna- Favorit Dergi'sinin Nisan sayısına ( 2009) kapak olup sorularına
verdiği cevaplardan seçme bölüm !)
FETULLAH HOCA'YI MİSYONERLİKLE
SUÇLAYANLARA TOKAT GİBİ CEVAPLAR. İŞTE FETULLAH HOCA'YA GÖRE İSA (AS)
...OKULLARI SAYESINDE HER YIL YUZLERCE KISI ISLAM ILE TANISIP, MUSLUMAN
OLURKEN, O’NU MISYONERLIKLE SUCLAYANLAR BIR KISIYI BILE NAMAZA BASLATMISLAR
MIDIR ACABA…?
İnanıyorsan bîgâne kalamazsın
Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün hayatı boyunca
insanlığın içinde bulunduğu maddî-manevî sefalet ve dalâlet karşısında hep
ızdıraptan iki büklüm yaşamıştı...O, Miraç'ta Cennet
nimetlerine ermenin nasıl bir bahtiyarlık ve Cehennem'e yuvarlanmanın ne tür
bir talihsizlik olduğunu görmüş; insanları ebedi hüsrandan kurtararak sonsuz
saadetlere ulaştırmak için dünyaya dönmüştü. O, insanlara, kendilerini
bekleyen tehlikeleri haber veriyor; onlara kurtuluşa götüren yolu işaret
ediyordu; fakat insanların çoğu O'nun mesajına karşı bîgâne davranıyor,
kendi mahiyetinden habersiz yaşıyordu. Nebiler Sultanı (aleyhi's-salâtü ve's-selâm), insanların bu hâlini
gördükçe âdetâ kendine kıyarcasına ızdırapla kıvranıyordu; o hassas ruhu
insanlığın dertleriyle inliyordu. Dert ve ızdırabın tahammül edilemez bir
keyfiyet aldığı anlarda ise, Cenâb-ı Hakk'ın hem ta'dil hem de takdir ifade
eden hitabı imdada yetişiyordu. Allah (celle celalühü) bir gün O'na, "(Habibim)
Sen dilediğin herkesi doğru yola eriştiremezsin! Ancak Allah dilediğini
doğruya hidâyet eder. " (Kasas, 28/56) diyerek, inandırmanın şe'n-i
rububiyete ait bir iş olduğunu hatırlatıyor; bir başka gün de "Onlar iman
etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin." (Şuara,
26/3) sözüyle O'na tembih buudlu bir iltifatta bulunuyordu. Cenâb-ı Hak, Habib-i Ekrem'ine hem ta'dil ve tembih hem de takdir ve
iltifat ifade eden bir hitapla, "Kur'ân'ı sana, meşakkat çekip, bedbaht
olasın diye indirmedik." (Tâ Hâ, 20/2) buyurmaktadır. Yani; Kur'ân'ı sana,
bahtsız, talihsiz bir insan olasın diye indirmedik. Onun emirlerinden dolayı
melûl, mahzun ve mükedder bir hale düşmeni istemedik. Bu Kitab'ı indirmekle
seni, takatini aşan bir yükün ve ağır bir meşakkatin altına sokmayı da murad
etmedik. Ayrıca, Kur'ân'ı sana, insanlarla münasebetlerinde sıkıntıya düşmene ve
ona inanmıyorlar diye üzülmene bir sebep olarak da göndermedik. "Onu,
Allah'tan korkanlara, Yaratan'a saygı duyanlara bir öğüt, bir uyarıcı olarak
indirdik." (Tâ Hâ, 20/3) Senin vazifen tebliğ ve temsildir; insanları
inandırmak şe'n-i rububiyete ait bir iştir. Kur'ân'ı, önyargısı bulunmayan,
istifade etmeye açık duran, potansiyel olarak insanın içinde haşyet hâsıl
edebilecek şeyleri duyduğu zaman içi haşyetle dolan ve manevi değerlere
karşı saygı hissini bütün bütün kaybetmemiş olan kimseleri inzar edesin diye
inzal ettik. Sen bu ilahî beyanın ışığında insanlara yol göstereceksin, onun
rehberliğini kabul edip onun yolunda gidenler de saadete erecekler. Fakat
onu kabul etmeyenlere zorla kabul ettirmek senin vazifen değildir...Cenâb-ı
Hakk'ı her an görüyor gibi temkinli davranacak kadar kuvvetli bir imana
sahipsen ya da hiç olmazsa her an O'nun tarafından görüldüğün şuuruyla hareket
ediyorsan, o ufku tutturup harem dairesine girdikten sonra bir daha kapının
önündeki insan gibi yaşayamazsın. Artık sen zihninden geçen hayallerine bile
hesap sormalısın.
1- Efendimiz, Miraç'ta Cennet nimetlerine ermenin nasıl bir
bahtiyarlık ve Cehennem'e yuvarlanmanın ne tür bir talihsizlik olduğunu
görmüş; insanları sonsuz saadetlere ulaştırmak için geri dönmüştü.
2- Nebiler Sultanı (aleyhi's-salâtü ve's-selâm), insanların hâlini
gördükçe âdetâ kendine kıyarcasına ızdırapla kıvranıyordu; o hassas ruhu
insanlığın dertleriyle inliyordu.
3- Allah Teâlâ hak ve hakikatin ne demek olduğunu ruhumuza azıcık
duyurmuşsa, artık biz sokaktaki herhangi bir insan gibi davranamayız.
Bulunduğumuz seviyenin hakkını vermemiz gerekir.
(22.04.2011)



|
Gülseven Yaşer, Gülen davasI için bazI rütbeli askerlerden 'sahte
tanIk' istemiş |
|
 |
Ergenekon terör örgütüne ait darbe girişimlerinin anlatıldığı ikinci
iddianamede, Çağdaş Eğitim
Vakfı Başkanı Gülseven Yaşer'in yolsuzlukları ve Fethullah Gülen
aleyhine açılan davayı etkileme çabaları gün yüzüne çıktı.
gyasen@superonline.com adresinden 5 Ocak 2002 tarihinde 'hayricanoz'
rumuzlu kişiye gönderilen bir e-posta da tespit edildi. İçeriğinde,
şöyle deniliyor: "Ankara da Necip, Hüseyin, Ergün ve Zübeyir ile bir
araya gelerek durum değerlendirmesi yaptık. Ortak görüş ikimizin en kısa
zamanda Nuh ...... giderek görüntü ve seslerin montaj olduğu böyle bir
konuşmanın geçmediğini söylememiz gerekiyor. Yoksa çok kötü olacak.
Benden bu fedakarlığı esirgeme lütfen, Cumhuriyet'i, Atatürk'ü
seviyorsan lütfen Nuh beye gidip ifade verelim, konuştuklarımızı
inkar edelim. Bak eğer bu fedakarlığı yaparsan Bodrum'daki yazlığımı
hemen sana vermeye hazırım. Telefon açma dinleniyor acele e-mail çek
G.G.YAŞER".
Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı
Gülseven Yaşer'in 'hayricanoz' rumuzlu şahsa 23.1.2002 tarihinde
gönderdiği e posta şöyle: "Sevgili Mesut, Fettullah'ın davası ile
ilgili aleyhte yeni tanıklar bulmamız lazım. Bizim Avukat Hüseyin
bey mahkemenin aleyhimize doğru gittiğini, Eyüp ve Serhat alçaklarının
da her an karşı tarafa dönebileceğini söyledi. Şu bizim Serhat'ın bir
akrabası varmış. Cihat isminde bir çocuk. Biraz para vererek
Fettullah aleyhinde mahkemeye çıkartmayı düşünüyorum. Bu konuda
bizim emekli Albay Cem bey de çocuklarla konuşarak teklifin sanki
askerden geldiğini ima edecek ve benimle irtibatlı olduğunu
söylemeyecek. Şu an bir tek buna bel bağladım. Durumlar bildiğin gibi
değil. Acilen yeni tanıklar bulmamız lazım. Fevzi .... Paşa ve Kemal
Yavuz Paşa vasıtasıyla görüştüm. MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç ile
bir kez daha bu konuda görüşeceğiz. Bir numaralı BİKE'nin evinde
görüşelim. Sakın telefonda açık konuşma. Dünya Kiliseler Birliği ile
Lionslardan Arif Bey vasıtası ile para yardımı sözü aldım. Hiç
korkma herşey yoluna girecek. Şu PKK'lı Ramazan ... denen çocuğa burs
vermeye devam ediyorum. Ama resmî kayıtlarda göstermiyorum. Bu çocukla
tekrar bir görüşmemiz lazım. İkna edebilirsek Fettullah aleyhinde tanık
yapalım. Yoksa işimiz yaş. Cevap bekliyorum sevgiyle kal. Gülseven"
27 Mart 2009
KARIYA
BAKIN YAHU; "BENDEN" DİYE BAŞLAYIP SONRA CUMHURİYET-ATATÜRK'
SEVİYORSAN DİYE DEVAM EDEN, KENDİNİ ATATÜRK VE CUMHURİYET İLE ÖZLEŞTİREN
MANTALİTESİ BİR YANA, FETULLAH HOCA ALEYHİNE PKK'LI YALANCI ŞAHİT ARAMASI,
DÜNYA KİLİSELER BİLİĞİ İLE OLAN İRTİBATI...İSE CABASI

TÜM BUNLAR TADIMLIK NİYETİNE BİLE OLSA
FETULLAH HOCA'NIN EVLERİNDE Bİ TANECİK BİLE SİLAH BULUNMADIĞININ İSPATI
DEĞİL Mİ ?

OOOH NE ALA...SİLAH, UYUŞTURUCU,...! SIRADA...?


Fethullah hoca karşıtı kitaplar O'nu ABD'ci ve misyoner olmakla suçlar!
Sonra O'nu suçlayanlar utanmadan tersini iddia ederek yine O'nu
suçluyor...!

FETULLAH HOCA'YI TC ALEYHİNE OLDUĞUNU İDDİA EDENLERE
BİR SORU;
" SİZ OĞLUNUZA İSTİKLAL MARŞININ YARISINI BİLE EZBERLETTİREBİLDİNİZ Mİ
ACABA...?!"
|
|
|