
GDO NEDİR?
Biyoteknoloji şirketleri,
GDO tohumuyla tarım arazilerini fethediyor
Bir
canlı organizmasına farklı canlıdan gen aktarılmasıyla yeni
tür meydana getirilmesi şeklinde tanımlanan Genetiği
Değiştirilmiş Organizmalara Halk arasında " Katır tohumu veya frenkeştayn" da denilmektedir. GDO diye adlandırılan bu
tohumlarla verimli tarım alanlarının ele geçirilmesi
amaçlanmaktadır.
Dünya'daki GDO ürün piyasasına yön veren 10 şirketin, dünyadaki tarım ve
hayvancılığı kendilerine bağlayacak şekilde biçimlendirmek istedikleri ileri
sürülüyor. Bu konuda bilimsel araştırmalar yapan bilim adamları, Türkiye'nin
de tehdit altında olduğunu söylüyor. Tarımdaki genetik çalışmalarına tepki
gösteren bilim adamları genetik yapısı değiştirilmiş ürünlerin önemli sağlık
riskleri taşıdığını söylüyor. Bunların antibiyotiklere karşı dayanıklılık
oluşturduğu, insan ve hayvanda toksik ya da allerjik etki yaptığı
belirtiliyor.
'GDO'ya
Hayır Platformu' üyesi Doç. Dr. Yavuz Dizdar, genetik ürünlerin
geliştirilmesinin çok kolay olduğunu ancak insan sağlığı konusundaki
etkilerine dair yapılan klinik çalışmaların yetersiz kaldığını ifade etti.
Dizdar, GDO ürünler hakkında şu değerlendirmede bulndu: "Organizmanın doğal
yapısı içinde genlerin nereye yerleştirildikleri bilinmiyor."
GDO
şirketlerinin iddialarında haklı olduklarını göstermek amacıyla bazı
profösörleri kullandıklarını iddia eden Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO)
İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık da bu ürünlerin verimi artıracağına
inanmıyor. Dünya'da bir çok ülkenin GDO üreten firmalara 'gebe' kaldığını
söyleyen Atalık, "Bu şirketlerin üreticileri ve tüketicileri inandırmak için
söyledikleri tüm sözler, yayınlar ve raporların tamamı yalandır. Önce
vaatlerle ve çeşitli desteklerle çiftçileri kandırıp genetiği değiştirilmiş
tohumları ektiriyorlar. Bir süre sonra verim alıp para kazanacağını düşünen
çiftçi, arazisi verimsizleşince bu tohumları almaya mahkum hale geliyor.
Bunun yanında çiftçinin daha sık ve fazla tarım ilacı kullanacağı toleranslı
bitkiler oluşturdu. Ürettikleri 2 ilacın satışını bunlar yaptıkları için
halkı daha rahat sömürüyorlar." dedi.
Bilim
adamları gerekli tedbir alınmaması durumunda verimli arazilerin
kaybedileceği uyarısında bulunuyor. “Dünyada açlığı sona erdirme” iddiasıyla
yola çıkan dev şirketlerin genetik mühendislik ürünlerinin insan sağlığı
üzerindeki olumsuz etkileri araştırılmaya devam ederken, tarımdaki sonuçları
son günlerde yaşanan ayaklanmalarla kendini göstermeye başladı bile.
Tarihi süreci
Henry
Kissinger: “ Petrolün kontrolüyle bütün bölge ve kıtaları, gıdanın
kontrolüyle de bütün insanları kontrol edebilirsiniz ” derken, Irak’ı
bombalamaya başladıktan üç ay sonra, Mayıs 2003'te Başkan Bush'ta, GDO’ların
stratejik bir konu olarak ABD’nin savaş sonrası dış politikasının önceliği
olduğunu vurgular. 1970'lerin sonunda başlayan bitkilerin genetik olarak
değiştirilmesiyle ilgili çalışmalar 80'lerde düzenleyici hiçbir yasa olmadan
hızlandı. Ana aktörse Başkan Yardımcısı “Baba Bush”tu; 1988'de başkan
olduğunda da, ABD’de GDO üreten şirketlere serbestlik tanıdı. Pandora’nın
kutusu açılırken, bilim adamları uyarıyordu. Bunlara kulak tıkayan Başkan
Bush 1992'de noktayı koydu: “Genetiği değiştirilmiş (GD) mısır, soya
fasulyesi, pirinç ya da pamuk gibi bitki ve yiyecekler ‘büyük ölçüde’ doğal
olanlara denktir!”
ABD
yönetimiyle sıkı bağlantıları olan Monsanto şirketinin piyasaya giren
ilk patentli GDO ürünü “rBGH” yani büyüme hormonu içeren süt oldu.
Monsanto’nun iddiasına göre rBGH enjekte edilen inekler yüzde 30 daha fazla
süt üretecekti. Geçimini bundan kazanan çiftçiler için azımsanmayacak
miktardı bu. Üstelik Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) bu sütün sağlıklı
olduğunu açıklamıştı. Fakat çiftçi ve tüketicilerin bilmediği, bu hormonun
inekte IGF-1 adı verilen başka bir hormonu da arttığıydı. Bilim adamları
hayvanlarda insülin benzeri bu büyüme faktörünün artmasının kansere yol
açabileceği söylüyordu. Zamanla ineklerin sağlığı bozulmaya başladı.
Yürümekte bile zorlanan bu hayvanları iyileştirmek içinse daha fazla
antibiyotik verildi.1990'ların sonunda antibiyotik kullanıcılarının yüzde
70'i artık hayvanlardı! Ve tabii et ve süt tüketen insanlar da antibiyotiğe
dirençliydi artık. 1991'de FDA’da GDO’larla ilgili politikaları
belirlemek üzere yeni bir birim kuruldu. Kurumun başındaki Michael R.
Taylor’a göre GDO’lu ürünlerin etiketlenmesine gerek yoktu. Taylor daha
sonra Monsanto’nun başkan yardımcısı oldu. 1994'te FDA, bu sütün
“etiketlenmeden” satışını onayladı. rBGH’nin insan üzerindeki etkileriyle
ilgili hiçbir test yapılmamıştı. Bilim en az iki yıl süren testler
öngörürken, farelerde bile sadece 90 gün test edilmişti. Tüketici, farelerde
lösemi ve tümörlere yol açan madde içeren kanserojen bir besin tükettiğini
bilmiyordu! Ve FDA, Monsanto’ya “tamiri mümkün olmayan zarar” vereceği
gerekçesiyle hükümet dışında kimsenin bu testin sonuçlarını görmesine izin
vermedi. Oysa Kanadalı bilim adamları yaptıkları araştırmayla bu sütün
insanlarda göğüs ve prostat kanserine yol açacağını açıkladı. Süt, 1999'da
Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde yasaklandı. Kanada CBC televizyonunun
iddiasına göre Monsanto yetkilisi rBGH’nin araştırılmadan satışı için Kanada
sağlık yetkililerinden birine 1-2 milyon dolar rüşvet teklif etmişti.
1998'de FOX TV, rBGH skandalıyla ilgili bir dosya hazırladı fakat
Monsanto’nun baskısı nedeniyle hiç yayımlayamadı. Hazırlayanlarsa kovuldu.
Peki bilim adamlarının uyarılarına rağmen, ABD yönetiminin başta kendi halkı
olmak üzere, tüm dünyayı riske atmasının nedeni neydi?
Yeşil Devrim
Yeşil
devrim, "gıda miktarını artırmazsak dünya aç kalacak", "açlığı sona
erdireceğiz" gibi sloganlarla sunulmuştu. Ancak süreç, endüstriyel üretim
yapan, kimyasal girdileri, makinaları üreten şirketlere yaradı. Şirketler
büyük kârlar elde ettiler, birbirlerini yutarak büyük devler haline
geldiler. "Yüksek verimli" tohumlukları, sentetik tarım ilacı ve
gübreleri kullanmaya yetecek parası olmayan, sürece uyum sağlayamayan
çiftçiler ve küçük üreticilerse tarımdan çözüldü, mesleklerini terkederek
şehirlere göç etmeye başladılar. İşsiz kalan, yerinden yurdundan olan küçük
çiftçiler birer birer açlar ordusuna katıldı. Gıda miktarında gerçekten bir
artış sağlandı ancak ne yazık ki açların sayısı da arttı. Yeşil devrim
açlığı sona erdirmek bir yana açlık yaratan bir mekanizma haline geldi.
Yeşil devrimin getirdiği tarım uygulamaları, birim alandan daha fazla ürün
elde etmek dışında her şeyi yok saydığı için çevrenin zehirlenmesine,
toprakların verimliliğinin düşmesine, suyun tüketilmesine ve kirletilmesine
yol açtı.
1947'de
Nelson Rockefeller’in kurduğu Uluslararası Temel Ekonomi Ortaklığı (IBEC)
ve dev tarım şirketlerinden Cargill melez mısır tohum çeşitlerini üretmeye
başladı. Melez tohumların kendine has kimyasallara, gübrelere ve makinelere
ihtiyacı vardı. Bunların satışı da ABD’li tarım şirketlerinin
kontrolündeydi. O sıralar amacı modern tarım yöntemlerini uygulayarak ürünü
arttırmak ve açlığı azaltmak olan “Yeşil Devrim” Meksika’dan başlayarak, tüm
Latin Amerika’ya, ardından da Hindistan ve Asya’ya yayılıyordu.
Yeşil
Devrim’in en önemli sonuçlarıysa; zirai zararlılara karşı bağışıklık için
kullanılan yeni tür pestisitlerin insan sağlığına olumsuz etkileri, melez
türlerin toprağı bozması ve ürünün azalması idi! Ürünü azalan çiftçiler,
üreme kapasitesi düşük olan melez tohumları her yıl yeniden almak zorunda
kaldı. ‘Devrim’e büyük sulama projeleri eşlik etti. Dünya Bankası yeni
barajlar için borçlar verdi; ülkeler borç batağına sürüklendi. İşlerini
kaybeden çiftçilerse ABD şirketleri için ucuz işgücüne dönüştü.
1990'lara
gelindiğinde “açlıkla mücadeleye kararlı” ABD eliti bu kez de dünyada 2,5
milyar insanın ana besin kaynağı olan pirince göz dikmişti.
Filipinler merkezli Rockefeller kuruluşu Uluslararası Pirinç
Araştırma Enstitüsü (IRRI) Asya’daki bütün önemli pirinç türlerini
depoluyordu. İşte o tohumların dörtte üçü Monsanto ve diğer dev
şirketlerin laboratuvarlarında genetik olarak değiştirildi ve patentlendi!
Bu
çalışmalardan birinin mahsulü “Altın Pirinç” olarak anılıyor. Vücutta A
vitamini üreten beta-karoten, pirince turuncu rengini veriyordu. A vitaminli
pirinç Asya’da kötü beslenen çocuklara sözde ilaç olacaktı. Hatta Bill
Clinton, 1999'da “Altın Pirinç, günde 4 bin kişinin hayatını kurtarabilir”
diyordu. Söylenmeyense A vitamininin “hipervitaminosis” yani A vitamini
zehirlenmesine yol açabileceğiydi. Bu da beyin dâhil pek çok organa zarar
veriyordu. İsviçreli Syngenta ve ABD’li Monsanto bu pirinci patentledi. Eski
bir Syngenta çalışanı Steven Smith, Haziran 2003'teki ölümünden önce şunları
söylüyordu: “Size GDO’nun dünyayı besleyeceğini söyleyenlere öyle olmadığını
söyleyin. Dünyayı beslemek siyasi ve ekonomik niyet ister, sadece üretim
ve dağıtım değil.”
Soya cumhuriyetleri
Artık
sıra genetik olarak değiştirilmiş tohumların test edilmesine gelmişti. Bunun
için de “arka bahçe” kullanıldı. Önce Arjantin, ardından Meksika, Brezilya,
Paraguay.
Arjantin’de 1989'da devlet başkanı olan ABD destekli Carlos Menem’in
ekonomik programı Rockefeller ailesi tarafından ABD’de yazıldı ve
böylece korumacı piyasanın yerini ithalat rejimi aldı. Arjantin’in
borçlarını kapatması için tek çare ise GD soya fasulyesi yetiştirmekti.
1991'de 569 tarla GD mısır, ayçiçeği, pamuk, buğday ve özellikle soya
ekimine ayrıldı. 1996'da Monsanto Arjantin’de Roundup Ready (RR) soya
fasulyesi tohumlarının dağıtım lisansını aldı. Ve her şey böyle başladı.
GD soya
daha az insan gücü gerektiriyordu. Çoğu çiftçi topraklarını terk etmek
zorunda kaldı. 2004'e gelindiğinde artık 14 milyon hektar GD soya
ekiliydi. Arjantin’in tarımsal çeşitliliği de yok olmuş; 10 yıldan
kısa bir sürede mısır, buğday ekili alanlar soya tarlalarına dönüşmüştü.
Arjantinli bilim adamı Walter Pengue “Bu yolda gidersek 50 yıl sonra
hiçbir şey yetiştiremeyeceğiz” diyordu. Tohum saklama geleneği sona
erdirilen çiftçiler, her yıl Monsanto’dan yeni tohum alırken satıştan da kâr
payı ya da vergi ödüyorlardı.
Soya
dışında kendi gıdasını yetiştiremez durumda kalan Arjantin 2002'deki
ekonomik krize de savunmasız yakalandı. Açlık başladı.
Ayaklanmalarından korkan hükümet, Monsanto ve soya kullanan ünlü markalar
bedava yiyecek dağıtmaya başladı. Arjantinliler artık taze meyve, et, süt,
yumurtadan oluşan beslenme biçimlerini soyaya teslim etmişti. Hükümet,
soyadan alınan proteinin etin yerine geçebileceği yönünde propagandaya
başladı. Fakat araştırmalar soya sütüyle beslenen bebeklerin daha alerjik
olduğunu saptadı. Hatta Rus Bilimler Akdemisi’nden Dr. Irina Ermakova GD
soyayla beslenen dişi ve erkeklerden doğan bebek farelerin üç hafta içinde
öldüğünü söylüyordu. Arjantinliler’e söylenmeyen başka bir gerçek de tek
yönlü beslenme biçimi olduğunda soyanın kansere varan zararları olduğuydu.
Bölgedeki hayvanlar ölüyor, insanlarda da tiroit, solunum sistemi
bozuklukları, akciğer ödemleri, deri hastalıkları gelişiyordu. Hatta hormon
bozuklukları yüzünden bazı kız çocukları üç yaşında regl olmaya başladı.
Soya tarlalarının yakınında yaşayanlar her gübrelemeden sonra şiddetli
migren, göz yaşarması, mide bulantısı, eklem ağrıları yaşıyordu. Havadan
yapılan ilaçlama yüzünden Arjantin’de Monsanto soyası dışında başka bir şey
yetişmez oldu.

Arjantin’de
GD soya ekili alanlar 2000'de 8,3 milyon hektardan 2001'de 9,8'e, 2002'de
11,6'ya, 2007'de 16 milyon hektara ulaştı. Ekili alanlar artarken
çiftçilerin sayısı da yüzde 30 azaldı. 1991-2001 arası kapısına kilit vuran
çiftçi sayısı 150 bin iken, bunun 103 bini GD soyadan sonra tarlalarını terk
etti.
Kaliteli et
ve sütleriyle ünlü Arjantin’de süt üretimi 1996'dan 2002'ye kadar yüzde 27
düşünce ilk kez Uruguay’dan süt ithal edildi. Pirinç üretimi yüzde 44, mısır
yüzde 26, ayçiçeği yüzde 34, domuz eti üretimi yüzde 36 düşmüş, fiyatlar
artmıştı. 2003'te unun fiyatı yüzde 162, mercimeğin yüzde 272, pirincinki
yüzde 130 arttı.
GD soya
yasadışı yollardan Brezilya, Paraguay, Bolivya ve Uruguay’a da yayıldı.
1997'de Monsanto Brezilya’nın en önemli tohum üreticisi şirket olan
Agroceres’i aldı. Eylül 2003'te AB, ithal ettiği GD ürünlerin etiketlenmesi
zorunluluğunu getirdi. Fakat Brezilya’da yasadışı olarak yetiştirilen
soyanın GD olup olmadığını kimse bilmiyordu. Sonunda Devlet Başkanı Lula da
Silva bir kararname imzalayarak GD soyanın satışını, 2005'te de ekimini
yasallaştırdı. 2003'te Brezilya’da yetişen soyanın yüzde 30'u GD idi.
Monsanto’ya ton başına 10 dolar kâr payı ödemek zorunda olan çiftçiler 16
milyon tonla ilk yılda Monsanto’ya 160 milyon dolar kazandırdı. GDO bariyeri
her geçen gün eriyordu…
7000 yıllık mısırda GDO kirliliği
Meksika’nın mısır ithal edilmeyen Oaxaca Eyaleti’nde 150 çeşit mısır tamamen
organik yetişiyordu. Fakat güçlü komşularının “serbest” ticaret
anlaşmalarına direnemeyen Meksika, ABD’den mısır ithal etmeye başladı.
1994-2002 arasında Meksika mısırının fiyatı yüzde 44 düştü; küçük çiftçiler
de topraklarını terk etti.
2001'de
Meksika Çevre Bakanlığı’nın yaptığı araştırmaya göre 22 bölgenin 13'ünde
yetişen yerel mısır çeşitlerinde yüzde 3-10 oranında GDO bulaşması saptandı.
29 Kasım 2001'de Nature Dergisi’nde yayımlanan, David Quist ve Ignacio
Chapela imzalı bir makaleye göre yerel “Crillo” mısırı artık saf değildi.
Oysa Meksika’da, M.Ö. 5000 yılından beri ekilen, Maya ve Aztek kültürünün
temeli olan mısır çeşitliliğini korumak için 1998'de GD mısırlar üzerine bir
moratoryum verilmişti.
Topraklarının yarısı GDO’ya teslim olan Paraguay’da da tohumların satışı ve
ekimi tıpkı Brezilya’da olduğu gibi yasallaştırıldı. Mısır, tatlı patates,
her türlü fasulye, şeker kamışı, meyvenin yetiştiği ve ailelerin kendi
kendine yettiği ülkede şimdi her şey sojeros’un (soyacıların) elinde.
Taktikse hep aynı: Soyacılar ailelerle kontrat yapıyor, çocuklarına gıda ve
oyuncak veriyor. Sonra arsaları üç yıllığına kiralıyor. Ardından küçük bir
yaşam alanı kalan ve ilaçlamadan etkilenen ailelere arsalarını yok pahasına
satmalarını öneriyor, sonra da ’soya’ ekiyorlar. Paraguay’da resmi verilere
göre her yıl 100 bin çiftçi şehre göçüyor. 2 Ocak 2003'te Paraguaylı 11
yaşındaki Silvino evine giderken ilaçlama yapılan soya tarlalarının yanından
geçti. Şiddetli mide bulantısı ve baş ağrısı nedeniyle üç gün hastanede
kaldı. Eve geldikten sonra başka bir ilaçlamaya dayanamadı ve öldü.
Annesiyse soyacıların hükümetten bile güçlü olduğunu söylüyordu.
Rusya
Bilimler Akademisi'nden Dr. İrina Ermakova'nın fareler üzerinde yaptığı
denemede, genetiği değiştirilmiş soya ile beslenen farelerin yavrularının
yüzde 55.6'sı, doğumdan 3 hafta sonra öldüler. Viyana Üniversitesi
yaptığı araştırmada farelerin 3 - 4 nesil sonra üreme yeteneklerini
kaybettiklerini ortaya koydu.
Arjantin'de GDO'lu tarım
yüzünden 1 milyon hektarlık alanı yabancı otlar bastı.Yani
Monsanto gittiği yerlerde, ürünleriyle sadece zararlı böcekleri
öldürmüyordu.
Hindistan’da ekilmek üzere tasarlanan Monsanto’nun “Bollgard” pamuğu
böceklere direnecek ve daha fazla kâr sağlayacaktı. Çiftçilere tohum,
gübre ve ilaç satıldı. Ve burada da çiftçiler bir süre sonra ya işlerinden
oldu ya da borçlarını ödeyemez duruma geldi. Temmuz 2005'te GD pamukla
tanıştıktan sonra Maharashtra Eyaleti’nde 2006'ya kadar 1280, 2007'de de
1168 intihar oldu. Ve her sekiz dakikada bir hayatlarına son veren
çiftçilerin ölüm şekli de manidardı: Pestisit içerek!
Monsanto’nun GD “teknolojisini” yaymak için başvurduğu yöntemlerin arasında
baskı ve rüşvet de vardı. Örneğin; Endonezya Hükümeti’nden üst düzey
bir yetkiliye GDO’lu ürünlerin taranmadan satışa sunulması için 50 bin dolar
rüşvet ödemişlerdi. 6 Ocak 2005'te Monsanto’ya iki dava daha açıldı. Yine
Endonezya’daki 140 yöneticiye 1997-2002 arasında GD pamuğun ekimi için 700
bin dolar verilmişti. Ayrıca tarım bakanlığından üst düzey bir yöneticiye de
374 bin dolarla lüks bir ev önerilmişti. Bu ödemeler sahte pestisit
faturalarıyla belgelenmişti.
Afrika’ya zorla “acil açlık yardımı”
2001'de IMF
ve Dünya Bankası Malawi hükümetinden dış borçlarını ödemesi için acil durum
gıda rezervini elden çıkarmasını istedi. Oysa ülkenin insanlarını besleyecek
gıdası dahi yoktu. Böylece ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) 250
bin ton fazla GD mısırını Malawi’ye hibe etti. İngiltere Başbakanı’nın
bilim danışmanı Prof. David King ABD hükümetinin GDO teknolojisini
Afrika’ya yayma çabasını “kitlesel insan deneyi” şeklinde tanımlayarak
kınadı. Ekim 2002'de Guardian’da çıkan bir makalede, ABD’nin acil
açlık yardımı adı altında, Güney Afrika’nın altı ülkesine stok fazlası GD
mısır göndereceğini açıkladı. Mısır, Zambiya, Malawi ve Zimbabwe’nin ana
gıdasıydı. Riski göze almayıp reddettiler. Ama reddedemeyenler de vardı.
Bush’un “katil” tohumları Irak’ta
Başkan Bush
“Irak’ta yeşerdiğinde bütün bölgeye yayılacak demokrasi tohumlarını ekmek
için bulunuyoruz” derken mecazi bir ifade kullanmıyordu. Nasıl mı? İşgalin
ardından oluşturulan Geçici Koalisyon Otoritesi’nin (CPA) başına atanan Paul
Bremer’in ilk eylemi ülke sınırlarını gümrük, tarife, kontrol ve vergi
olmadan ithalata açmak oldu. 81 no’lu kanunsa çiftçilere tohum saklamayı
yasaklarken; genetik müdahaleye uğramış, kısırlaştırılmış tohumların her yıl
alınması mecburi kılındı.
Iraklılar
yıllardır doğal tohumlarını Bağdat’taki ulusal tohum bankasında saklıyordu,
fakat burası ABD bombalarıyla yok edildi. Eski tarım bakanı yedek bir
bankayı Suriye’ye taşımıştı, tohumlar oradan sağlanabilirdi ama Bremer’in
başka planları vardı.
USAID, Irak
Tarım Bakanlığı aracılığıyla binlerce ton ABD merkezli “yüksek kaliteli,
sertifikalı buğday tohumu”nu çok ucuza dağıtırken, bağımsız bilim
adamlarının bunların GD olup olmadığını araştırmasına izin verilmedi.
ABD Tarım
Bakanlığı ve Texas A&M Üniversitesi Tarım Birimi’nin ortak programıyla
Iraklı çiftçilere “yüksek verimli” buğday, nohut, mercimek gibi tohum
çeşitlerinin nasıl yetiştirileceği öğretildi. Ne tesadüftür ki aynı
üniversite kendini dünyanın “biyoteknolojik lideri” olarak tanımlıyordu.
Monsanto’ya Göre Dünya
Ünlü
Fransız çevreci Nicolas Hulot, Marie-Monique Robin’in kitabına yazdığı
önsözde şöyle diyor: “Marie-Monique Robin sayesinde biz de artık
Monsanto’nun bildiklerini biliyoruz! Evet şirket, ürünlerinin zehirli
sonuçlarından haberdardı!”
Monsanto
20. yüzyılın en önemli kimya şirketlerinden biri. 1901'de sakarin üretimiyle
başlayan ticari hayatına 1. Dünya Savaşı’nda patlayıcı gazı üretmek
için kimyasal ürünler satarak devam etti. 1942'de 2 milyar dolar bütçeli
“Manhattan Projesi” başladığında, atom bombası üretmeyi hedefleyen
bilim adamları arasında Monsanto’nun da kimyagerleri vardı. Ürettikleri
kimyasallarla büyük çevre kirliliği yaratan şirket, Vietnam ormanlarına
serpilen herbisitin bileşenlerini de üretti. Bundan 1 milyonun
üzerinde Vietnamlı, 100 bin de ABD askeri etkilendi. Daha sonra tarım birimi
kurularak biyoteknolojik çalışmalara hız verildi. 2007'de 17 bin 500
çalışanı, 7,5 milyar dolarlık cirosuyla GDO’lu ürünlerin hemen hepsinde
patent hakkına sahip olan şirketin ürettiği GD tohumlar 100 milyon hektara
yayıldı. Yarısından fazlası ABD’de olmak üzere, Arjantin’de 18, Brezilya’da
11,5, Kanada’da 6,1, Hindistan’da 3,8, Çin’de 3,5, Paraguay’da 2, Güney
Afrika’da 1,4 milyon hektar GDO ekili. Tabii bunlar bilinenler.
“Hükümetler Soykırım Suçu İşliyor”
Seeds of
Destruction (Yıkım Tohumları) isimli kitabın yazarı F. William Engdahl’ın bu
konu hakkındaki sözleri şöyle:
“Yaşanan
küresel gıda kriziyle GDO patentli pirinç, mısır ve soya tohumlarının
yaygınlaşması arasında nedensel bir bağlantı var. Bu bağlantı da gıda
üretiminin Monsanto, DuPont, Syngenta, Dow, Archer Daniels
Midland and Cargill önderliğindeki birkaç dev şirket tarafından
küreselleştirilmesi. Bu güçlü lobi küresel bir tarım politikası
oluşturdu ve hem ABD Tarım Bakanlığı hem de Avrupa Komisyonu Tarım
Direktörlüğü’nde etkin. Bu güçlü tarım şirketleri perde arkasından Dünya
Ticaret Örgütü’nün tarımla ilgili kararları üzerinde hâkim. Uzun vadeli
politikalarından biri kasıtlı olarak dünyanın acil tahıl stoklarını azaltmak.
Aynı zamanda bitkilerin ulaşımda yakıt olarak kullanılması için
yetiştirilmesini öngören suç politikasının önde gelenleri de onlar. Yani
biyoyakıt dolandırıcılığı. Küresel kıtlık koşullarında Monsanto ve tarım
lobisi kendi patentledikleri GD tohumlarının dünyadaki açlığa “çare”
olduğunu iddia ediyor. Henry Kissinger’in 1970'lerde ilan ettiği strateji
“Petrolü kontrol ederseniz ulusları ya da bölgeleri, gıdayı kontrol
ederseniz insanları kontrol edersiniz” stratejisi bu. 2005'ten beri ABD
yönetiminin biyoyakıt sübvansiyonları ve promosyonu, bu tür yakıtların
küresel ısınma sorununa çözüm olduğu yalanı, gıda fiyatlarını da etkiledi.
Bence bu tamamen bilinçli ve dünya üzerinde beyaz olmayanların nüfusunun
azaltılmasını isteyen bir grup elit tarafından yönlendiriliyor. Ve biyoyakıt
çılgınlığını desteklemeye devam eden bütün hükümetler, uluslararası adalet
kurallarına göre soykırım suçu işliyor!
O
sırada Yeni Aktüel’de konuyla ilgili bir inceleme yapan Nevra
Yaraç Laçinok, “Ekmekten Kozmetiğe 1600 üründe GDO
alarmı!” başlıklı yazısında “GDO meselesinde çokuluslu
şirketler, tohumların genetiğiyle oynayarak hayatı
patentlemeye çalışıyor ve ilaç şirketleriyle de
evlilikler yaparak çevre ülkelerin tüm köylü ve üreticilerini,
merkez ülkelerin çokuluslu şirketlerine bağlama çabalarını
görürüz” sözlerine yer vermişti. Aynı incelemeye göre
Tüketici Hakları Derneği Başkanı Turhan Çakar da, 2004’te
İsviçre ve Türkiye’de laboratuvar incelemesi yaptırdıklarını
ve ülkemize giren mısır ve soyada GDO tespit edildiğini
söylemişti. Mısır ve soya ise başta bebek maması olmak
üzere 1600 üründe kullanılıyordu. İskoçya
Rowett Enstitüsü Doktorlarından Arpad Pusztai’nin deney
faresini genetiği ile oynanmış yiyecekle beslemesi sonucunda
farenin iç organlarında küçülme, sindirim sisteminde bozukluk
ve bağışıklık sisteminin çöktüğü görülmüştür. Bir başka
doktorun soya ürünü beslediği farenin yavrularının doğumdan
birkaç hafta sonra öldüğü görülmüştür.
Genleri değiştirilen tohumlar türkiyede kaç yıldır
kullanılıyor?
Türkiye GDO’lu tohumları yeni tartışmaya başladı. Halbuki
GDO’ların tarihçesi 20-25 yıl öncesine dayanıyor. Belirli
ülkelerde özellikle Amerika, Kanada, Brezilya bu konuda hem
tarım yapıyor hem de tarım alanlarının bir kısmını çok sıkı
denetim altında tutuyor. Bu ülkelerin başlangıçtaki söylemleri
“Biz açlıkla savaşıyoruz” şeklindeydi. Bu tohumları insanlığın
geleceğini bekleyen açlığa karşı yüksek verimli ve çevre
şartlarından en az olumsuz etkilenen tohumlar olarak
savundular. Ancak bunlar pahalı tohumlar. Bir kilo
domates ya da salatalık tohumu bir kilo altından daha pahalı.
Dolayısıyla açlıkla savaşıyoruz söylemi çok yanlış. İnternette
yayımlanan bir habere göre Antalya Havalimanında tesadüfen
yapılan bavul aramalarından birinde her birinde yaklaşık 1000
adet domates tohumu olan 700 paket ele geçirilmiştir (Gürakan,
2005).
GDO'ların adı katır tohumudur
GDO'ların iki değişik genin birleştirilmesi ile elde
edildiğini kaydeden Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu,
GDO’ları bir eşekle ile bir atın çiftleşmesi ile oluşan katıra
benzettiğini söyledi. Çiftçi dilinde GDO’lara ‘katır tohumu’
dediklerini belirten Aysu, katır gibi GDO’ların da kendi
neslini devam ettiremediğini söyleyerek, “Domates geni ile
balık genin birleştirilmesi ya da akrep geni başka sebzelerin
genlerinin birleştirilmesi ile GDO’ların oluştuğunu
kaydederek, “Daha ileriye gidecek olursak insanla keçinin
evlendirilmesi de GDO'lar için bir örnektir. Bunu kim ister”
diye konuştu.
Düşünün bir kez domuz geni aktarılmış
domates yediğinizi. Domuzda bulunan mikroplar domateste
varlığını sürdürmeye devam eder. Domuz eti tüketmediğimiz
halde aşılanmış domates yemek domuz yemekle de eşdeğer oluyor.
Kod Adı GDO, Terörün Mutasyona Uğramış Hali diğerbir deyişle yeni
frankeştaynlar
Gıda devi
Limagrain Group tarafından kontrol edilen Vilmorin, GD araştırmalarını,
maliyetin daha düşük, düzenlemelerin daha gevşek ve muhalefetin daha az olduğu
Kuzey Amerika ve İsrail’de gerçekleştiriyor. İsrail’de Sanayi Bakanlığı
tarafından desteklenen GD araştırma projelerinde Vilmorin’e aracılık eden
kuruluş, ortaklık kurduğu Hazera Genetics adında bir biyoteknoloji firması.
Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren bölüme gelince: Hazera’nın Türkiye
temsilcisi Hazera Tohumculuk bu günlerde Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi
ile ortaklaşa bir proje düzenliyor. Hazera Trophy başlığını taşıyan projede,
Türkiye’deki tüm ziraat fakültesi öğrencilerine ellerindeki yerel tohumları, her
türlü bilgiyi içeren bir rapor eşliğinde kendileriyle paylaşmaları çağrısı
yapılıyor. Karşılığında verilecek bilgisayarlardan, beş yıldızlı otel
tatillerinden bahsedilmiş fakat bu tohumların ne amaçla, sebze tohumunda 345
milyon avro satış ciroyla dünya ikincisi Vilmorin’e teslim edildiği belirtilmiş
değil. Oysa tahmin etmek de çok güç değil…
GD ekinlerin yetiştirildiği toplam alan dünya tarım arazilerinin ancak %2,4’ü
kadardır.GD ekinlerin yetiştirildiği alanların yaklaşık %80’i sadece 3 ülkede
bulunmaktadır; ABD, Arjantin ve Brezilya. ABD tek başına GD ekin alanlarının
%50’sine sahiptir. Hindistan ve Çin’deki tarım arazilerinin %3’ünden daha az
bir alanda GD ekinler yetiştirilmektedir. Yetiştirilen tek ekin GD pamuktur.
AB’nin içinde yer alan 27 ülkede GD ekin yetiştirilen alan toplam tarım alanının
ancak %0,21’i kadardır. GD ekinlerin alanı geçen yıl daraldı. EuropaBio
yaşanan bu daralmayı örtmek amacıyla GD ekin rakamlarını yaklaşık %30 şişirdi.
Avrupa’da GD ekinlerin yetiştirilmekte olduğu alanlar 2005’ten bu yana daralma
eğilimindedir.
Bu alandaki yatırımlar büyük ölçekli ticari tarıma, birkaç ekine ve birkaç
genetik özelliğe yapıldı. Genleriyle oynanmış tarımın hemen hemen %100’ü
yalnızca 4 ekinden (soya, mısır, pamuk, kanola) oluşmaktadır. GD pirinç, buğday,
domates ve patates küresel pazarda yer bulamadı. Hawaii’de yapılmakta
olan GD papaya tarımı son birkaç yıldır gerilemektedir.
Küresel pazardaki GD ekinlerden hiçbirinin genleri yüksek verim elde etmek için
değiştirilmedi. Yapılan kimi çalışmalar GD ekinlerin verimi düşürdüğünü
göstermektedir. Hastalığa dayanıklı GD ekin yoktur.Biyoteknoloji sanayi;
besin içeriği zenginleştirilmiş, kurağa ve tuza dayanıklı ya da söz verdiği gibi
diğer yararlı özelliklerden herhangi birini içeren tek bir GD ekini pazara
sürmedi. Biyoyakıt üretimi için tasarlanmış ticari amaçlı GD ekin
bulunmamaktadır.
Neredeyse tüm GD ekinler sadece iki özellik (haşereye direnç, herbisite
dayanıklılık) içerirler, bunlardan da yine büyük bölümü sadece bir özellik
içerir - herbisite (yabancı ot ilacı) dayanıklılık. Küresel ölçekte yetiştirilen
GD ekinlerin %80’den fazlası herbisite dayanıklı çeşitlerdir. GD ekinler
tarım ilacı kullanımında artışa neden oldu. En yeni GD ekin çeşitleri
tarım ilacı kullanımını teşvik etmektedir. GD ekinler herbisite dayanıklılık
gösteren yabancı otların yayılmasına neden oldu. Bu da, kimi Avrupa ülkelerinde
yasaklanmış olanlarda dahil çok daha toksik (zehirli) tarım ilaçlarının
kullanılmasına yol açtı.
GD ekinlerden gerçek anlamda faydalananlar onların patentlerinden, pahalı
GD tohumlarından ve artan tarım ilacı satışlarından kazanç sağlayan
biyoteknoloji şirketleridir. Monsanto dünyanın en büyük tohum şirketidir.
Monsanto GD tohum alanında tekeldir. Monsanto dünyanın 5. büyük tarım
ilacı şirketidir. Monsanto dünyanın en çok satılan tarım ilacı
Roundup’ı pazarlamaktadır. Monsanto, Roundup’ın aktif maddesi olan glyphosate
pazarının yaklaşık %60’ını kontrolünde tutar. Roundup, Monsanto’nun Roundup
Ready tohumlarıyla birlikte kullanılmaktadır.
Dünya Bankası küresel gıda fiyatlarındaki yükselmeyi %75 oranında
biyoyakıtlara bağlıyor. Monsanto biyoyakıt lobisinin, özellikle de
mısırdan etanol lobisinin merkezindedir. Monsanto’nun GD mısır fiyatının 2009
yılında %35 artacağından bahsedilmektedir. ABD’deki GD ekinlerin başını çeken
soya tohumunun ortalama fiyatı 2006 – 2008 yılları arasında iki yıllık süreçte
%50’den daha fazla arttı. Roundup herbisitin perakende fiyatı Aralık 2006’dan
Haziran 2008’e iki yıldan daha az bir sürede %134 artış gösterdi.
GDO'nun veya
Helal olup olmadığı , tartışmalı gıdaların bilimsel tarifi , hangi tekniklerle
yapıldığı tamamen uzmanlık konusu. Bundan ziyade faydaları vurgulanırken
zararları saklanmaya çalışılan GDO lar sonuçlarıyla ve zararlarıyla bizleri daha
fazla ilgilendirmelidir. Peki korkmamız gereken ,dikkat etmemiz gereken bitkiler
hangileri;
• Yabancı ot ilaçlarına dayanıklı şekerpancarı, buğday, yonca, şeker kamışı,
sebze, meyve ve orman ağaç türleri.
• Zararlılara dayanıklı transgenik Mısır,domates, şeker kamışı, soya fasulyesi,
kolza, patlıcan, kavak çeşitleri.
• Hastalıklara dayanıklı patates, mısır, sebze ve meyve türleri.
• Kurağa ve soğuğa dayanıklı, havanın azotundan yararlanabilen tür ve çeşitler.
• Diğer dayanıklılık özelliklerinin eldeki transgenik çeşitlere aktarılarak
birden fazla dayanıklılığın elde edilmesi.
• Yem ve gıda kalitesi yükseltilerek lisini artırılmış mısır çeşitleri.
• Protein ve yağ oranları değiştirilmiş soya çeşitleri.
• Doymuş yağ asit oranının azaltılmış, doymamış yağ oranları artırılmış soya ve
kolza çeşitleri.
• Beta karoten oranı artırılmış kolza.
• Likopeni artırılmış domates, aminoasiti artırılmış tahıl, demiri ve vitamini
artırılmış çeltik, şeker oranı artırılmış mısır.
• Düşük kalorili şeker oranına sahip pancar;
• Renkli ve farklı kalitede life sahip (uzun elyaf vb.) pamuk.
• Kuru madde oranı yüksek domates ve patates.
• Raf ömrünün uzatıldığı meyve-sebze (kavun, çilek vb.).
• Gluteni yükseltilmiş buğday.
• Kafeini doğal olarak azaltılmış kahve.
• İshal aşısı içeren muz, protein içeren patates, kuduz aşısı içeren mısır ve
monoklonal antikor üreten mısır.
• Soğuğa dayanıklı şeker kamışı.
Kısaca;
Arpa,Elma,Patlıcan,Krizantem,Darı,Muz,Karnıbahar,Geranie,Mısır,Armut,Brokoli,Gerbera,Çeltik,Çilek,Chicoree,Karanfil,Çavdar,Ahududu,Bezelye,Pelargonie,
Sorgum,Kiraz,Havuç,Petunya,Buğday,Kiwi,Patates,Nergis,Pamuk,Kavun,Lahana,K.Yumağı,Y.pancar,Portakal,Marul,Gül,Y.turp,Papaya,Kabak,Menekşe,Yonca,
Erik,Zeytin,Çim,Kolza,Y.Mersini,Domates,Şalgam,Karpuz,T.Patates,Hardal,Üzüm,S.fasulyesi,Kahve,Tütün,Ş.pancarı,Ş.
Kamışı v.s
GENETİK YAPISI DEĞİŞTİRİLMİŞ SOYANIN KULLANILDIĞI GIDALAR
• Soya yağı
• Sucuk, salam, sosis, köfte ve pizza, hamburger gibi kırmızı etin
kullanıldığı ürünler ve et suyu tabletleri
• Soya etli kıyma, soya unu
• Güveç yemekler, şiş kebaplarda
• Fındık, fıstık ezmesi, çikolatalı ürünler, pastacılık ürünleri, çeşitli
unlu mamuller (ekmek çeşitleri)
• Süt tozu, kozmetik sanayinde
• Büyükbaş, küçükbaş ve kanatlı hayvan yemlerinde
• Hazır çorbalar
GENETİK YAPISI DEĞİŞTİRİLMİŞ MISIRIN KULLANILDIĞI GIDALAR
• Mısırdan elde edilen nişasta bazlı tatlandırıcılar (örneğin, glikoz şurubu)
gazoz, kola, meyve suyunda
• Mısır yağı
• Pasta ve baklava gibi ürünlerde tatlandırıcı olarak,
• Bebek mamalarında
• Hazır çorbalarda
• Büyükbaş, küçükbaş ve kanatlı hayvan yemlerinde
Soya ve mısır ülkemizde 1000 (bin) dolayında gıda maddesinde girdi olarak
hiçbir denetime tabi tutulmadan kullanılmaktadır .
SAĞLIK RİSKLERİ
İnsan Sağlığı Üzerindeki Riskleri
• Alerjik ve toksik etkilere neden olabilir.
• Kansere neden olabilir.
• İnsan bünyesinde antibiyotiğe dayanıklı mikroorganizmaların oluşumuna
neden olabilir.
• Gıda kalitesi ve besin öğelerini azaltıcı riski vardır.
•Kısırlığa neden olabilir.
ÇEVRE SAĞLIĞI ÜZERİNDEKİ RİSKLER
• Fauna(bir bölgedeki hayvan populasyonu) İklim ve Hayvan çeşitliliğinin yok
olma riski vardır.
• Flora(bir bölgedeki bitki populasyonu) İklim ve Bitki çeşitliliğinin yok olma
riski vardır.
• Genetik yapısı değiştirilmiş bitki tarafından üretilen toksinlere
böceklerin direnç kazanması riski bulunmaktadır.
• Topraktaki mikroorganizmaların yapısını olumsuz etkileme riski vardır.
• Toprak ve su kirliliği yaratılması riski bulunmaktadır.
Açlıktan insanları ölen Afrikalı ülkelerin (Zambia) yöneticileri bile ABD"nin
genetiği değiştirilmiş ürünlerden oluşan gıda yardımlarına itiraz etmişler,
“normal gıda” talebinde ısrar etmişlerdir. Ancak ABD"li yetkililerden aldıkları
yanıt açık ve sert olmuştur: “dilencilerin seçme hakkı olamaz!”
( ÖLÇÜ, 2005)
Afrikalılar ise bunun üzerine 8 Şubat Çarşamba günü GDO gıdalara karşı durmaya
yemin etmiştir. (Lusaka, SCHACİNDA,
2006)
Yani özetle sistem şöyle işliyor: İsrail GDO üreterek para kazanıyor, bu
GDO'larla beslenen insan kanser oluyor, kanser olan insanlara ilaç satan İsrail
yine para kazanıyor.
Ziraat
Mühendisleri Odası açıklamasında şu tespitler yapılmıştı:
* “Kaçak GDO’lu tohumlar ülkede ekim alanı bulmakta, tarımda bağımlılık sarmalı
giderek derinleşmekte, Türkiye’den birkaç çokuluslu şirkete kaynak transferinin
sürekliliği sağlanmakta ve zengin biyoçeşitliliğimiz geri dönüşsüz bir
şekilde ortadan kaldırılmaktadır.
* İnsan ve hayvan sağlığı, çokuluslu şirketlerin finans kapitallerini
çoğaltmak uğruna, riske edilemez.
* Avrupa ülkeleri, topraklarında GDO ekimine izin vermemektedir. Son altı
yıldır Avrupa’da GDO’ların üretimi ve tüketimi yasaklanmıştır.
* Bugün GDO’lu ürünlerin ülkemizde üretimi yasak olmakla birlikte ithalatını
denetleyen bir merci bulunmamakta, ithal edilmek istenen ürüne ilişkin GDO
tespiti istenmemektedir.
* ‘Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı’, Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların
dışalımı, piyasaya sürülmesi, kapalı kullanımı ve transitini izne tabi tutmakta,
izin kararını ise kurulacak olan Biyogüvenlik Kurumu’na devretmektedir!
* Oysa Türkiye’nin, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara ihtiyacı yoktur.
* Sürece karşı çıkmak ve GDO’ya hayır demek, bu ülkede yaşayan herkesin
görevidir.”


