GDO NEDİR?
                                                   Biyoteknoloji şirketleri, GDO tohumuyla tarım arazilerini fethediyor

 Bir canlı organizmasına farklı canlıdan gen aktarılmasıyla yeni tür meydana getirilmesi şeklinde tanımlanan Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara Halk arasında " Katır tohumu veya frenkeştayn" da denilmektedir. GDO diye adlandırılan bu tohumlarla  verimli tarım alanlarının ele geçirilmesi amaçlanmaktadır.

 Dünya'daki GDO ürün piyasasına yön veren 10 şirketin, dünyadaki tarım ve hayvancılığı kendilerine bağlayacak şekilde biçimlendirmek istedikleri ileri sürülüyor. Bu konuda bilimsel araştırmalar yapan bilim adamları, Türkiye'nin de tehdit altında olduğunu söylüyor. Tarımdaki genetik çalışmalarına tepki gösteren bilim adamları genetik yapısı değiştirilmiş ürünlerin önemli sağlık riskleri taşıdığını söylüyor. Bunların antibiyotiklere karşı dayanıklılık oluşturduğu, insan ve hayvanda toksik ya da allerjik etki yaptığı belirtiliyor.

 'GDO'ya Hayır Platformu' üyesi Doç. Dr. Yavuz Dizdar, genetik ürünlerin geliştirilmesinin çok kolay olduğunu ancak insan sağlığı konusundaki etkilerine dair yapılan klinik çalışmaların yetersiz kaldığını ifade etti. Dizdar, GDO ürünler hakkında şu değerlendirmede bulndu: "Organizmanın doğal yapısı içinde genlerin nereye yerleştirildikleri bilinmiyor."

  GDO şirketlerinin iddialarında haklı olduklarını göstermek amacıyla bazı profösörleri kullandıklarını iddia eden Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık da bu ürünlerin verimi artıracağına inanmıyor. Dünya'da bir çok ülkenin GDO üreten firmalara 'gebe' kaldığını söyleyen Atalık, "Bu şirketlerin üreticileri ve tüketicileri inandırmak için söyledikleri tüm sözler, yayınlar ve raporların tamamı yalandır. Önce vaatlerle ve çeşitli desteklerle çiftçileri kandırıp genetiği değiştirilmiş tohumları ektiriyorlar. Bir süre sonra verim alıp para kazanacağını düşünen çiftçi, arazisi verimsizleşince bu tohumları almaya mahkum hale geliyor. Bunun yanında çiftçinin daha sık ve fazla tarım ilacı kullanacağı toleranslı bitkiler oluşturdu. Ürettikleri 2 ilacın satışını bunlar yaptıkları için halkı daha rahat sömürüyorlar." dedi.

 Bilim adamları gerekli tedbir alınmaması durumunda verimli arazilerin kaybedileceği uyarısında bulunuyor. “Dünyada açlığı sona erdirme” iddiasıyla yola çıkan dev şirketlerin genetik mühendislik ürünlerinin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri araştırılmaya devam ederken, tarımdaki sonuçları son günlerde yaşanan ayaklanmalarla kendini göstermeye başladı bile.

                                                                                           Tarihi süreci

 Henry Kissinger: “ Petrolün kontrolüyle bütün bölge ve kıtaları, gıdanın kontrolüyle de bütün insanları kontrol edebilirsiniz ” derken, Irak’ı bombalamaya başladıktan üç ay sonra, Mayıs 2003'te Başkan Bush'ta, GDO’ların stratejik bir konu olarak ABD’nin savaş sonrası dış politikasının önceliği olduğunu vurgular. 1970'lerin sonunda başlayan bitkilerin genetik olarak değiştirilmesiyle ilgili çalışmalar 80'lerde düzenleyici hiçbir yasa olmadan hızlandı. Ana aktörse Başkan Yardımcısı “Baba Bush”tu; 1988'de başkan olduğunda da, ABD’de GDO üreten şirketlere serbestlik tanıdı. Pandora’nın kutusu açılırken, bilim adamları uyarıyordu. Bunlara kulak tıkayan Başkan Bush 1992'de noktayı koydu: “Genetiği değiştirilmiş (GD) mısır, soya fasulyesi, pirinç ya da pamuk gibi bitki ve yiyecekler ‘büyük ölçüde’ doğal olanlara denktir!”

 ABD yönetimiyle sıkı bağlantıları olan Monsanto şirketinin piyasaya giren ilk patentli GDO ürünü “rBGH” yani büyüme hormonu içeren süt oldu. Monsanto’nun iddiasına göre rBGH enjekte edilen inekler yüzde 30 daha fazla süt üretecekti. Geçimini bundan kazanan çiftçiler için azımsanmayacak miktardı bu. Üstelik Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) bu sütün sağlıklı olduğunu açıklamıştı. Fakat çiftçi ve tüketicilerin bilmediği, bu hormonun inekte IGF-1 adı verilen başka bir hormonu da arttığıydı. Bilim adamları hayvanlarda insülin benzeri bu büyüme faktörünün artmasının kansere yol açabileceği söylüyordu. Zamanla ineklerin sağlığı bozulmaya başladı. Yürümekte bile zorlanan bu hayvanları iyileştirmek içinse daha fazla antibiyotik verildi.1990'ların sonunda antibiyotik kullanıcılarının yüzde 70'i artık hayvanlardı! Ve tabii et ve süt tüketen insanlar da antibiyotiğe dirençliydi artık. 1991'de FDA’da GDO’larla ilgili politikaları belirlemek üzere yeni bir birim kuruldu. Kurumun başındaki Michael R. Taylor’a göre GDO’lu ürünlerin etiketlenmesine gerek yoktu. Taylor daha sonra Monsanto’nun başkan yardımcısı oldu. 1994'te FDA, bu sütün “etiketlenmeden” satışını onayladı. rBGH’nin insan üzerindeki etkileriyle ilgili hiçbir test yapılmamıştı. Bilim en az iki yıl süren testler öngörürken, farelerde bile sadece 90 gün test edilmişti. Tüketici, farelerde lösemi ve tümörlere yol açan madde içeren kanserojen bir besin tükettiğini bilmiyordu! Ve FDA, Monsanto’ya “tamiri mümkün olmayan zarar” vereceği gerekçesiyle hükümet dışında kimsenin bu testin sonuçlarını görmesine izin vermedi. Oysa Kanadalı bilim adamları yaptıkları araştırmayla bu sütün insanlarda göğüs ve prostat kanserine yol açacağını açıkladı. Süt, 1999'da Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde yasaklandı. Kanada CBC televizyonunun iddiasına göre Monsanto yetkilisi rBGH’nin araştırılmadan satışı için Kanada sağlık yetkililerinden birine 1-2 milyon dolar rüşvet teklif etmişti. 1998'de FOX TV, rBGH skandalıyla ilgili bir dosya hazırladı fakat Monsanto’nun baskısı nedeniyle hiç yayımlayamadı. Hazırlayanlarsa kovuldu. Peki bilim adamlarının uyarılarına rağmen, ABD yönetiminin başta kendi halkı olmak üzere, tüm dünyayı riske atmasının nedeni neydi?

                                                                                            Yeşil Devrim

 Yeşil devrim, "gıda miktarını artırmazsak dünya aç kalacak", "açlığı sona erdireceğiz" gibi sloganlarla sunulmuştu. Ancak süreç, endüstriyel üretim yapan, kimyasal girdileri, makinaları üreten şirketlere yaradı. Şirketler büyük kârlar elde ettiler, birbirlerini yutarak büyük devler haline geldiler. "Yüksek verimli" tohumlukları, sentetik tarım ilacı ve gübreleri kullanmaya yetecek parası olmayan, sürece uyum sağlayamayan çiftçiler ve küçük üreticilerse tarımdan çözüldü, mesleklerini terkederek şehirlere göç etmeye başladılar. İşsiz kalan, yerinden yurdundan olan küçük çiftçiler birer birer açlar ordusuna katıldı. Gıda miktarında gerçekten bir artış sağlandı ancak ne yazık ki açların sayısı da arttı. Yeşil devrim açlığı sona erdirmek bir yana açlık yaratan bir mekanizma haline geldi.

 Yeşil devrimin getirdiği tarım uygulamaları, birim alandan daha fazla ürün elde etmek dışında her şeyi yok saydığı için çevrenin zehirlenmesine, toprakların verimliliğinin düşmesine, suyun tüketilmesine ve kirletilmesine yol açtı.

 1947'de Nelson Rockefeller’in kurduğu Uluslararası Temel Ekonomi Ortaklığı (IBEC) ve dev tarım şirketlerinden Cargill melez mısır tohum çeşitlerini üretmeye başladı. Melez tohumların kendine has kimyasallara, gübrelere ve makinelere ihtiyacı vardı. Bunların satışı da ABD’li tarım şirketlerinin kontrolündeydi. O sıralar amacı modern tarım yöntemlerini uygulayarak ürünü arttırmak ve açlığı azaltmak olan “Yeşil Devrim” Meksika’dan başlayarak, tüm Latin Amerika’ya, ardından da Hindistan ve Asya’ya yayılıyordu.

 Yeşil Devrim’in en önemli sonuçlarıysa; zirai zararlılara karşı bağışıklık için kullanılan yeni tür pestisitlerin insan sağlığına olumsuz etkileri, melez türlerin toprağı bozması ve ürünün azalması idi! Ürünü azalan çiftçiler, üreme kapasitesi düşük olan melez tohumları her yıl yeniden almak zorunda kaldı. ‘Devrim’e büyük sulama projeleri eşlik etti. Dünya Bankası yeni barajlar için borçlar verdi; ülkeler borç batağına sürüklendi. İşlerini kaybeden çiftçilerse ABD şirketleri için ucuz işgücüne dönüştü.

 1990'lara gelindiğinde “açlıkla mücadeleye kararlı” ABD eliti bu kez de dünyada 2,5 milyar insanın ana besin kaynağı olan pirince göz dikmişti. Filipinler merkezli Rockefeller kuruluşu Uluslararası Pirinç Araştırma Enstitüsü (IRRI) Asya’daki bütün önemli pirinç türlerini depoluyordu. İşte o tohumların dörtte üçü Monsanto ve diğer dev şirketlerin laboratuvarlarında genetik olarak değiştirildi ve patentlendi!

 Bu çalışmalardan birinin mahsulü “Altın Pirinç” olarak anılıyor. Vücutta A vitamini üreten beta-karoten, pirince turuncu rengini veriyordu. A vitaminli pirinç Asya’da kötü beslenen çocuklara sözde ilaç olacaktı. Hatta Bill Clinton, 1999'da “Altın Pirinç, günde 4 bin kişinin hayatını kurtarabilir” diyordu. Söylenmeyense A vitamininin “hipervitaminosis” yani A vitamini zehirlenmesine yol açabileceğiydi. Bu da beyin dâhil pek çok organa zarar veriyordu. İsviçreli Syngenta ve ABD’li Monsanto bu pirinci patentledi. Eski bir Syngenta çalışanı Steven Smith, Haziran 2003'teki ölümünden önce şunları söylüyordu: “Size GDO’nun dünyayı besleyeceğini söyleyenlere öyle olmadığını söyleyin. Dünyayı beslemek siyasi ve ekonomik niyet ister, sadece üretim ve dağıtım değil.”

                                                                                         Soya cumhuriyetleri

 Artık sıra genetik olarak değiştirilmiş tohumların test edilmesine gelmişti. Bunun için de “arka bahçe” kullanıldı. Önce Arjantin, ardından Meksika, Brezilya, Paraguay.

 Arjantin’de 1989'da devlet başkanı olan ABD destekli Carlos Menem’in ekonomik programı Rockefeller ailesi tarafından ABD’de yazıldı ve böylece korumacı piyasanın yerini ithalat rejimi aldı. Arjantin’in borçlarını kapatması için tek çare ise GD soya fasulyesi yetiştirmekti. 1991'de 569 tarla GD mısır, ayçiçeği, pamuk, buğday ve özellikle soya ekimine ayrıldı. 1996'da Monsanto Arjantin’de Roundup Ready (RR) soya fasulyesi tohumlarının dağıtım lisansını aldı. Ve her şey böyle başladı.

 GD soya daha az insan gücü gerektiriyordu. Çoğu çiftçi topraklarını terk etmek zorunda kaldı. 2004'e gelindiğinde artık 14 milyon hektar GD soya ekiliydi. Arjantin’in tarımsal çeşitliliği de yok olmuş; 10 yıldan kısa bir sürede mısır, buğday ekili alanlar soya tarlalarına dönüşmüştü. Arjantinli bilim adamı Walter Pengue “Bu yolda gidersek 50 yıl sonra hiçbir şey yetiştiremeyeceğiz” diyordu. Tohum saklama geleneği sona erdirilen çiftçiler, her yıl Monsanto’dan yeni tohum alırken satıştan da kâr payı ya da vergi ödüyorlardı.

 Soya dışında kendi gıdasını yetiştiremez durumda kalan Arjantin 2002'deki ekonomik krize de savunmasız yakalandı. Açlık başladı. Ayaklanmalarından korkan hükümet, Monsanto ve soya kullanan ünlü markalar bedava yiyecek dağıtmaya başladı. Arjantinliler artık taze meyve, et, süt, yumurtadan oluşan beslenme biçimlerini soyaya teslim etmişti. Hükümet, soyadan alınan proteinin etin yerine geçebileceği yönünde propagandaya başladı. Fakat araştırmalar soya sütüyle beslenen bebeklerin daha alerjik olduğunu saptadı. Hatta Rus Bilimler Akdemisi’nden Dr. Irina Ermakova GD soyayla beslenen dişi ve erkeklerden doğan bebek farelerin üç hafta içinde öldüğünü söylüyordu. Arjantinliler’e söylenmeyen başka bir gerçek de tek yönlü beslenme biçimi olduğunda soyanın kansere varan zararları olduğuydu. Bölgedeki hayvanlar ölüyor, insanlarda da tiroit, solunum sistemi bozuklukları, akciğer ödemleri, deri hastalıkları gelişiyordu. Hatta hormon bozuklukları yüzünden bazı kız çocukları üç yaşında regl olmaya başladı. Soya tarlalarının yakınında yaşayanlar her gübrelemeden sonra şiddetli migren, göz yaşarması, mide bulantısı, eklem ağrıları yaşıyordu. Havadan yapılan ilaçlama yüzünden Arjantin’de Monsanto soyası dışında başka bir şey yetişmez oldu.

                            

 Arjantin’de GD soya ekili alanlar 2000'de 8,3 milyon hektardan 2001'de 9,8'e, 2002'de 11,6'ya, 2007'de 16 milyon hektara ulaştı. Ekili alanlar artarken çiftçilerin sayısı da yüzde 30 azaldı. 1991-2001 arası kapısına kilit vuran çiftçi sayısı 150 bin iken, bunun 103 bini GD soyadan sonra tarlalarını terk etti.

 Kaliteli et ve sütleriyle ünlü Arjantin’de süt üretimi 1996'dan 2002'ye kadar yüzde 27 düşünce ilk kez Uruguay’dan süt ithal edildi. Pirinç üretimi yüzde 44, mısır yüzde 26, ayçiçeği yüzde 34, domuz eti üretimi yüzde 36 düşmüş, fiyatlar artmıştı. 2003'te unun fiyatı yüzde 162, mercimeğin yüzde 272, pirincinki yüzde 130 arttı.

 GD soya yasadışı yollardan Brezilya, Paraguay, Bolivya ve Uruguay’a da yayıldı. 1997'de Monsanto Brezilya’nın en önemli tohum üreticisi şirket olan Agroceres’i aldı. Eylül 2003'te AB, ithal ettiği GD ürünlerin etiketlenmesi zorunluluğunu getirdi. Fakat Brezilya’da yasadışı olarak yetiştirilen soyanın GD olup olmadığını kimse bilmiyordu. Sonunda Devlet Başkanı Lula da Silva bir kararname imzalayarak GD soyanın satışını, 2005'te de ekimini yasallaştırdı. 2003'te Brezilya’da yetişen soyanın yüzde 30'u GD idi. Monsanto’ya ton başına 10 dolar kâr payı ödemek zorunda olan çiftçiler 16 milyon tonla ilk yılda Monsanto’ya 160 milyon dolar kazandırdı. GDO bariyeri her geçen gün eriyordu…

                                                                               7000 yıllık mısırda GDO kirliliği

 Meksika’nın mısır ithal edilmeyen Oaxaca Eyaleti’nde 150 çeşit mısır tamamen organik yetişiyordu. Fakat güçlü komşularının “serbest” ticaret anlaşmalarına direnemeyen Meksika, ABD’den mısır ithal etmeye başladı. 1994-2002 arasında Meksika mısırının fiyatı yüzde 44 düştü; küçük çiftçiler de topraklarını terk etti.

 2001'de Meksika Çevre Bakanlığı’nın yaptığı araştırmaya göre 22 bölgenin 13'ünde yetişen yerel mısır çeşitlerinde yüzde 3-10 oranında GDO bulaşması saptandı. 29 Kasım 2001'de Nature Dergisi’nde yayımlanan, David Quist ve Ignacio Chapela imzalı bir makaleye göre yerel “Crillo” mısırı artık saf değildi. Oysa Meksika’da, M.Ö. 5000 yılından beri ekilen, Maya ve Aztek kültürünün temeli olan mısır çeşitliliğini korumak için 1998'de GD mısırlar üzerine bir moratoryum verilmişti.

 Topraklarının yarısı GDO’ya teslim olan Paraguay’da da tohumların satışı ve ekimi tıpkı Brezilya’da olduğu gibi yasallaştırıldı. Mısır, tatlı patates, her türlü fasulye, şeker kamışı, meyvenin yetiştiği ve ailelerin kendi kendine yettiği ülkede şimdi her şey sojeros’un (soyacıların) elinde. Taktikse hep aynı: Soyacılar ailelerle kontrat yapıyor, çocuklarına gıda ve oyuncak veriyor. Sonra arsaları üç yıllığına kiralıyor. Ardından küçük bir yaşam alanı kalan ve ilaçlamadan etkilenen ailelere arsalarını yok pahasına satmalarını öneriyor, sonra da ’soya’ ekiyorlar. Paraguay’da resmi verilere göre her yıl 100 bin çiftçi şehre göçüyor. 2 Ocak 2003'te Paraguaylı 11 yaşındaki Silvino evine giderken ilaçlama yapılan soya tarlalarının yanından geçti. Şiddetli mide bulantısı ve baş ağrısı nedeniyle üç gün hastanede kaldı. Eve geldikten sonra başka bir ilaçlamaya dayanamadı ve öldü. Annesiyse soyacıların hükümetten bile güçlü olduğunu söylüyordu.

 Rusya Bilimler Akademisi'nden Dr. İrina Ermakova'nın fareler üzerinde yaptığı denemede, genetiği değiştirilmiş soya ile beslenen farelerin yavrularının yüzde 55.6'sı, doğumdan 3 hafta sonra öldüler. Viyana Üniversitesi yaptığı araştırmada farelerin 3 - 4 nesil sonra üreme yeteneklerini kaybettiklerini ortaya koydu.

  Arjantin'de GDO'lu tarım yüzünden 1 milyon hektarlık alanı yabancı otlar bastı.Yani Monsanto gittiği yerlerde, ürünleriyle sadece zararlı böcekleri öldürmüyordu.
Hindistan’da ekilmek üzere tasarlanan Monsanto’nun “Bollgard” pamuğu böceklere direnecek ve daha fazla kâr sağlayacaktı. Çiftçilere tohum, gübre ve ilaç satıldı. Ve burada da çiftçiler bir süre sonra ya işlerinden oldu ya da borçlarını ödeyemez duruma geldi. Temmuz 2005'te GD pamukla tanıştıktan sonra Maharashtra Eyaleti’nde 2006'ya kadar 1280, 2007'de de 1168 intihar oldu. Ve her sekiz dakikada bir hayatlarına son veren çiftçilerin ölüm şekli de manidardı: Pestisit içerek!

 Monsanto’nun GD “teknolojisini” yaymak için başvurduğu yöntemlerin arasında baskı ve rüşvet de vardı. Örneğin; Endonezya Hükümeti’nden üst düzey bir yetkiliye GDO’lu ürünlerin taranmadan satışa sunulması için 50 bin dolar rüşvet ödemişlerdi. 6 Ocak 2005'te Monsanto’ya iki dava daha açıldı. Yine Endonezya’daki 140 yöneticiye 1997-2002 arasında GD pamuğun ekimi için 700 bin dolar verilmişti. Ayrıca tarım bakanlığından üst düzey bir yöneticiye de 374 bin dolarla lüks bir ev önerilmişti. Bu ödemeler sahte pestisit faturalarıyla belgelenmişti.

                                                                                Afrika’ya zorla “acil açlık yardımı”

 2001'de IMF ve Dünya Bankası Malawi hükümetinden dış borçlarını ödemesi için acil durum gıda rezervini elden çıkarmasını istedi. Oysa ülkenin insanlarını besleyecek gıdası dahi yoktu. Böylece ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) 250 bin ton fazla GD mısırını Malawi’ye hibe etti. İngiltere Başbakanı’nın bilim danışmanı Prof. David King ABD hükümetinin GDO teknolojisini Afrika’ya yayma çabasını “kitlesel insan deneyi” şeklinde tanımlayarak kınadı. Ekim 2002'de Guardian’da çıkan bir makalede, ABD’nin acil açlık yardımı adı altında, Güney Afrika’nın altı ülkesine stok fazlası GD mısır göndereceğini açıkladı. Mısır, Zambiya, Malawi ve Zimbabwe’nin ana gıdasıydı. Riski göze almayıp reddettiler. Ama reddedemeyenler de vardı.

                                                                                Bush’un “katil” tohumları Irak’ta

 Başkan Bush “Irak’ta yeşerdiğinde bütün bölgeye yayılacak demokrasi tohumlarını ekmek için bulunuyoruz” derken mecazi bir ifade kullanmıyordu. Nasıl mı? İşgalin ardından oluşturulan Geçici Koalisyon Otoritesi’nin (CPA) başına atanan Paul Bremer’in ilk eylemi ülke sınırlarını gümrük, tarife, kontrol ve vergi olmadan ithalata açmak oldu. 81 no’lu kanunsa çiftçilere tohum saklamayı yasaklarken; genetik müdahaleye uğramış, kısırlaştırılmış tohumların her yıl alınması mecburi kılındı.

 Iraklılar yıllardır doğal tohumlarını Bağdat’taki ulusal tohum bankasında saklıyordu, fakat burası ABD bombalarıyla yok edildi. Eski tarım bakanı yedek bir bankayı Suriye’ye taşımıştı, tohumlar oradan sağlanabilirdi ama Bremer’in başka planları vardı.

 USAID, Irak Tarım Bakanlığı aracılığıyla binlerce ton ABD merkezli “yüksek kaliteli, sertifikalı buğday tohumu”nu çok ucuza dağıtırken, bağımsız bilim adamlarının bunların GD olup olmadığını araştırmasına izin verilmedi.

 ABD Tarım Bakanlığı ve Texas A&M Üniversitesi Tarım Birimi’nin ortak programıyla Iraklı çiftçilere “yüksek verimli” buğday, nohut, mercimek gibi tohum çeşitlerinin nasıl yetiştirileceği öğretildi. Ne tesadüftür ki aynı üniversite kendini dünyanın “biyoteknolojik lideri” olarak tanımlıyordu.

                                                                                    Monsanto’ya Göre Dünya

 Ünlü Fransız çevreci Nicolas Hulot, Marie-Monique Robin’in kitabına yazdığı önsözde şöyle diyor: “Marie-Monique Robin sayesinde biz de artık Monsanto’nun bildiklerini biliyoruz! Evet şirket, ürünlerinin zehirli sonuçlarından haberdardı!”

 Monsanto 20. yüzyılın en önemli kimya şirketlerinden biri. 1901'de sakarin üretimiyle başlayan ticari hayatına 1. Dünya Savaşı’nda patlayıcı gazı üretmek için kimyasal ürünler satarak devam etti. 1942'de 2 milyar dolar bütçeli “Manhattan Projesi” başladığında, atom bombası üretmeyi hedefleyen bilim adamları arasında Monsanto’nun da kimyagerleri vardı. Ürettikleri kimyasallarla büyük çevre kirliliği yaratan şirket, Vietnam ormanlarına serpilen herbisitin bileşenlerini de üretti. Bundan 1 milyonun üzerinde Vietnamlı, 100 bin de ABD askeri etkilendi. Daha sonra tarım birimi kurularak biyoteknolojik çalışmalara hız verildi. 2007'de 17 bin 500 çalışanı, 7,5 milyar dolarlık cirosuyla GDO’lu ürünlerin hemen hepsinde patent hakkına sahip olan şirketin ürettiği GD tohumlar 100 milyon hektara yayıldı. Yarısından fazlası ABD’de olmak üzere, Arjantin’de 18, Brezilya’da 11,5, Kanada’da 6,1, Hindistan’da 3,8, Çin’de 3,5, Paraguay’da 2, Güney Afrika’da 1,4 milyon hektar GDO ekili. Tabii bunlar bilinenler.

                                                                              “Hükümetler Soykırım Suçu İşliyor”

 Seeds of Destruction (Yıkım Tohumları) isimli kitabın yazarı F. William Engdahl’ın bu konu hakkındaki sözleri şöyle:

 “Yaşanan küresel gıda kriziyle GDO patentli pirinç, mısır ve soya tohumlarının yaygınlaşması arasında nedensel bir bağlantı var. Bu bağlantı da gıda üretiminin Monsanto, DuPont, Syngenta, Dow, Archer Daniels Midland and Cargill önderliğindeki birkaç dev şirket tarafından küreselleştirilmesi. Bu güçlü lobi küresel bir tarım politikası oluşturdu ve hem ABD Tarım Bakanlığı hem de Avrupa Komisyonu Tarım Direktörlüğü’nde etkin. Bu güçlü tarım şirketleri perde arkasından Dünya Ticaret Örgütü’nün tarımla ilgili kararları üzerinde hâkim. Uzun vadeli politikalarından biri kasıtlı olarak dünyanın acil tahıl stoklarını azaltmak. Aynı zamanda bitkilerin ulaşımda yakıt olarak kullanılması için yetiştirilmesini öngören suç politikasının önde gelenleri de onlar. Yani biyoyakıt dolandırıcılığı. Küresel kıtlık koşullarında Monsanto ve tarım lobisi kendi patentledikleri GD tohumlarının dünyadaki açlığa “çare” olduğunu iddia ediyor. Henry Kissinger’in 1970'lerde ilan ettiği strateji “Petrolü kontrol ederseniz ulusları ya da bölgeleri, gıdayı kontrol ederseniz insanları kontrol edersiniz” stratejisi bu. 2005'ten beri ABD yönetiminin biyoyakıt sübvansiyonları ve promosyonu, bu tür yakıtların küresel ısınma sorununa çözüm olduğu yalanı, gıda fiyatlarını da etkiledi. Bence bu tamamen bilinçli ve dünya üzerinde beyaz olmayanların nüfusunun azaltılmasını isteyen bir grup elit tarafından yönlendiriliyor. Ve biyoyakıt çılgınlığını desteklemeye devam eden bütün hükümetler, uluslararası adalet kurallarına göre soykırım suçu işliyor!

 O sırada Yeni Aktüel’de konuyla ilgili bir inceleme yapan Nevra Yaraç Laçinok,  “Ekmekten Kozmetiğe 1600 üründe GDO alarmı!” başlıklı yazısında “GDO meselesinde çokuluslu şirketler, tohumların genetiğiyle oynayarak hayatı patentlemeye çalışıyor ve ilaç şirketleriyle de evlilikler yaparak çevre ülkelerin tüm köylü ve üreticilerini, merkez ülkelerin çokuluslu şirketlerine bağlama çabalarını görürüz”  sözlerine yer vermişti. Aynı incelemeye göre Tüketici Hakları Derneği Başkanı Turhan Çakar da, 2004’te İsviçre ve Türkiye’de laboratuvar incelemesi yaptırdıklarını ve ülkemize giren mısır ve soyada GDO tespit edildiğini söylemişti. Mısır ve soya ise başta bebek maması olmak üzere 1600 üründe kullanılıyordu.  İskoçya Rowett Enstitüsü Doktorlarından Arpad Pusztai’nin deney faresini genetiği ile oynanmış yiyecekle beslemesi sonucunda farenin iç organlarında küçülme, sindirim sisteminde bozukluk ve bağışıklık sisteminin çöktüğü görülmüştür. Bir başka doktorun soya ürünü beslediği farenin yavrularının doğumdan birkaç hafta sonra öldüğü görülmüştür.

                                                         Genleri değiştirilen tohumlar türkiyede kaç yıldır kullanılıyor?

 Türkiye GDO’lu tohumları yeni tartışmaya başladı. Halbuki GDO’ların tarihçesi 20-25 yıl öncesine dayanıyor. Belirli ülkelerde özellikle Amerika, Kanada, Brezilya bu konuda hem tarım yapıyor hem de tarım alanlarının bir kısmını çok sıkı denetim altında tutuyor. Bu ülkelerin başlangıçtaki söylemleri “Biz açlıkla savaşıyoruz” şeklindeydi. Bu tohumları insanlığın geleceğini bekleyen açlığa karşı yüksek verimli ve çevre şartlarından en az olumsuz etkilenen tohumlar olarak savundular. Ancak bunlar pahalı tohumlar. Bir kilo domates ya da salatalık tohumu bir kilo altından daha pahalı. Dolayısıyla açlıkla savaşıyoruz söylemi çok yanlış. İnternette yayımlanan bir habere göre Antalya Havalimanında tesadüfen yapılan bavul aramalarından birinde her birinde yaklaşık 1000 adet domates tohumu olan 700 paket ele geçirilmiştir (Gürakan, 2005). 


                                                                             GDO'ların adı katır tohumudur

 GDO'ların iki değişik genin birleştirilmesi ile elde edildiğini kaydeden Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu, GDO’ları bir eşekle ile bir atın çiftleşmesi ile oluşan katıra benzettiğini söyledi. Çiftçi dilinde GDO’lara ‘katır tohumu’ dediklerini belirten Aysu, katır gibi GDO’ların da kendi neslini devam ettiremediğini söyleyerek, “Domates geni ile balık genin birleştirilmesi ya da akrep geni başka sebzelerin genlerinin birleştirilmesi ile GDO’ların oluştuğunu kaydederek, “Daha ileriye gidecek olursak insanla keçinin evlendirilmesi de GDO'lar için bir örnektir. Bunu kim ister” diye konuştu.
Düşünün bir kez domuz geni aktarılmış domates yediğinizi. Domuzda bulunan mikroplar domateste varlığını sürdürmeye devam eder. Domuz eti tüketmediğimiz halde aşılanmış domates yemek domuz yemekle de eşdeğer oluyor.

 

                                         Kod Adı GDO, Terörün Mutasyona Uğramış Hali diğerbir deyişle  yeni frankeştaynlar

 Gıda devi Limagrain Group tarafından kontrol edilen Vilmorin, GD araştırmalarını, maliyetin daha düşük, düzenlemelerin daha gevşek ve muhalefetin daha az olduğu Kuzey Amerika ve İsrail’de gerçekleştiriyor. İsrail’de Sanayi Bakanlığı tarafından desteklenen GD araştırma projelerinde Vilmorin’e aracılık eden kuruluş, ortaklık kurduğu Hazera Genetics adında bir biyoteknoloji firması.

 Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren bölüme gelince: Hazera’nın Türkiye temsilcisi Hazera Tohumculuk bu günlerde Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi ile ortaklaşa bir proje düzenliyor. Hazera Trophy başlığını taşıyan projede, Türkiye’deki tüm ziraat fakültesi öğrencilerine ellerindeki yerel tohumları, her türlü bilgiyi içeren bir rapor eşliğinde kendileriyle paylaşmaları çağrısı yapılıyor. Karşılığında verilecek bilgisayarlardan, beş yıldızlı otel tatillerinden bahsedilmiş fakat bu tohumların ne amaçla, sebze tohumunda 345 milyon avro satış ciroyla dünya ikincisi Vilmorin’e teslim edildiği belirtilmiş değil. Oysa tahmin etmek de çok güç değil…

 GD ekinlerin yetiştirildiği toplam alan dünya tarım arazilerinin ancak %2,4’ü kadardır.GD ekinlerin yetiştirildiği alanların yaklaşık %80’i sadece 3 ülkede bulunmaktadır; ABD, Arjantin ve Brezilya. ABD tek başına GD ekin alanlarının %50’sine sahiptir. Hindistan ve Çin’deki tarım arazilerinin %3’ünden daha az bir alanda GD ekinler yetiştirilmektedir. Yetiştirilen tek ekin GD pamuktur.
 
 AB’nin içinde yer alan 27 ülkede GD ekin yetiştirilen alan toplam tarım alanının ancak %0,21’i kadardır. GD ekinlerin alanı geçen yıl daraldı.  EuropaBio yaşanan bu daralmayı örtmek amacıyla GD ekin rakamlarını yaklaşık %30 şişirdi. Avrupa’da GD ekinlerin yetiştirilmekte olduğu alanlar 2005’ten bu yana daralma eğilimindedir.
 
 Bu alandaki yatırımlar büyük ölçekli ticari tarıma, birkaç ekine ve birkaç genetik özelliğe yapıldı. Genleriyle oynanmış tarımın hemen hemen %100’ü yalnızca 4 ekinden (soya, mısır, pamuk, kanola) oluşmaktadır. GD pirinç, buğday, domates ve patates küresel pazarda yer bulamadı. Hawaii’de yapılmakta olan GD papaya tarımı son birkaç yıldır gerilemektedir.
 
 Küresel pazardaki GD ekinlerden hiçbirinin genleri yüksek verim elde etmek için değiştirilmedi. Yapılan kimi çalışmalar GD ekinlerin verimi düşürdüğünü göstermektedir. Hastalığa dayanıklı GD ekin yoktur.Biyoteknoloji sanayi; besin içeriği zenginleştirilmiş, kurağa ve tuza dayanıklı ya da söz verdiği gibi diğer yararlı özelliklerden herhangi birini içeren tek bir GD ekini pazara sürmedi. Biyoyakıt üretimi için tasarlanmış ticari amaçlı GD ekin bulunmamaktadır.
 
 Neredeyse tüm GD ekinler sadece iki özellik (haşereye direnç, herbisite dayanıklılık) içerirler, bunlardan da yine büyük bölümü sadece bir özellik içerir - herbisite (yabancı ot ilacı) dayanıklılık. Küresel ölçekte yetiştirilen GD ekinlerin %80’den fazlası herbisite dayanıklı çeşitlerdir. GD ekinler tarım ilacı kullanımında artışa neden oldu. En yeni GD ekin çeşitleri tarım ilacı kullanımını teşvik etmektedir. GD ekinler herbisite dayanıklılık gösteren yabancı otların yayılmasına neden oldu. Bu da, kimi Avrupa ülkelerinde yasaklanmış olanlarda dahil çok daha toksik (zehirli) tarım ilaçlarının kullanılmasına yol açtı.
 
 GD ekinlerden gerçek anlamda faydalananlar onların patentlerinden, pahalı GD tohumlarından ve artan tarım ilacı satışlarından kazanç sağlayan biyoteknoloji şirketleridir. Monsanto dünyanın en büyük tohum şirketidir.  Monsanto GD tohum alanında tekeldir.  Monsanto dünyanın 5. büyük tarım ilacı şirketidir.  Monsanto dünyanın en çok satılan tarım ilacı Roundup’ı pazarlamaktadır. Monsanto, Roundup’ın aktif maddesi olan glyphosate pazarının yaklaşık %60’ını kontrolünde tutar. Roundup, Monsanto’nun Roundup Ready tohumlarıyla birlikte kullanılmaktadır.
 
 Dünya Bankası küresel gıda fiyatlarındaki yükselmeyi %75 oranında biyoyakıtlara bağlıyor. Monsanto biyoyakıt lobisinin, özellikle de mısırdan etanol lobisinin merkezindedir. Monsanto’nun GD mısır fiyatının 2009 yılında %35 artacağından bahsedilmektedir. ABD’deki GD ekinlerin başını çeken soya tohumunun ortalama fiyatı 2006 – 2008 yılları arasında iki yıllık süreçte %50’den daha fazla arttı. Roundup herbisitin perakende fiyatı Aralık 2006’dan Haziran 2008’e iki yıldan daha az bir sürede %134 artış gösterdi.

 GDO'nun veya Helal olup olmadığı , tartışmalı gıdaların bilimsel tarifi , hangi tekniklerle yapıldığı tamamen uzmanlık konusu. Bundan ziyade faydaları vurgulanırken zararları saklanmaya çalışılan GDO lar sonuçlarıyla ve zararlarıyla bizleri daha fazla ilgilendirmelidir. Peki korkmamız gereken ,dikkat etmemiz gereken bitkiler hangileri;
• Yabancı ot ilaçlarına dayanıklı şekerpancarı, buğday, yonca, şeker kamışı, sebze, meyve ve orman ağaç türleri.
• Zararlılara dayanıklı transgenik Mısır,domates, şeker kamışı, soya fasulyesi, kolza, patlıcan, kavak çeşitleri.
• Hastalıklara dayanıklı patates, mısır, sebze ve meyve türleri.
• Kurağa ve soğuğa dayanıklı, havanın azotundan yararlanabilen tür ve çeşitler.
• Diğer dayanıklılık özelliklerinin eldeki transgenik çeşitlere aktarılarak birden fazla dayanıklılığın elde edilmesi.
• Yem ve gıda kalitesi yükseltilerek lisini artırılmış mısır çeşitleri.
• Protein ve yağ oranları değiştirilmiş soya çeşitleri.
• Doymuş yağ asit oranının azaltılmış, doymamış yağ oranları artırılmış soya ve kolza çeşitleri.
• Beta karoten oranı artırılmış kolza.
• Likopeni artırılmış domates, aminoasiti artırılmış tahıl, demiri ve vitamini artırılmış çeltik, şeker oranı artırılmış mısır.
• Düşük kalorili şeker oranına sahip pancar;
• Renkli ve farklı kalitede life sahip (uzun elyaf vb.) pamuk.
• Kuru madde oranı yüksek domates ve patates.
• Raf ömrünün uzatıldığı meyve-sebze (kavun, çilek vb.).
• Gluteni yükseltilmiş buğday.
• Kafeini doğal olarak azaltılmış kahve.
• İshal aşısı içeren muz, protein içeren patates, kuduz aşısı içeren mısır ve monoklonal antikor üreten mısır.
• Soğuğa dayanıklı şeker kamışı.
Kısaca;
Arpa,Elma,Patlıcan,Krizantem,Darı,Muz,Karnıbahar,Geranie,Mısır,Armut,Brokoli,Gerbera,Çeltik,Çilek,Chicoree,Karanfil,Çavdar,Ahududu,Bezelye,Pelargonie,
Sorgum,Kiraz,Havuç,Petunya,Buğday,Kiwi,Patates,Nergis,Pamuk,Kavun,Lahana,K.Yumağı,Y.pancar,Portakal,Marul,Gül,Y.turp,Papaya,Kabak,Menekşe,Yonca,
Erik,Zeytin,Çim,Kolza,Y.Mersini,Domates,Şalgam,Karpuz,T.Patates,Hardal,Üzüm,S.fasulyesi,Kahve,Tütün,Ş.pancarı,Ş. Kamışı v.s

 GENETİK YAPISI DEĞİŞTİRİLMİŞ SOYANIN KULLANILDIĞI GIDALAR
• Soya yağı
• Sucuk, salam, sosis, köfte ve pizza, hamburger gibi kırmızı etin kullanıldığı ürünler ve et suyu tabletleri
• Soya etli kıyma, soya unu
• Güveç yemekler, şiş kebaplarda
• Fındık, fıstık ezmesi, çikolatalı ürünler, pastacılık ürünleri, çeşitli unlu mamuller (ekmek çeşitleri)
• Süt tozu, kozmetik sanayinde
• Büyükbaş, küçükbaş ve kanatlı hayvan yemlerinde
• Hazır çorbalar

 GENETİK YAPISI DEĞİŞTİRİLMİŞ MISIRIN KULLANILDIĞI GIDALAR
• Mısırdan elde edilen nişasta bazlı tatlandırıcılar (örneğin, glikoz şurubu) gazoz, kola, meyve suyunda
• Mısır yağı
• Pasta ve baklava gibi ürünlerde tatlandırıcı olarak,
• Bebek mamalarında
• Hazır çorbalarda
• Büyükbaş, küçükbaş ve kanatlı hayvan yemlerinde
Soya ve mısır ülkemizde 1000 (bin) dolayında gıda maddesinde girdi olarak hiçbir denetime tabi tutulmadan kullanılmaktadır .

 SAĞLIK RİSKLERİ
İnsan Sağlığı Üzerindeki Riskleri
• Alerjik ve toksik etkilere neden olabilir.
• Kansere neden olabilir.
• İnsan bünyesinde antibiyotiğe dayanıklı mikroorganizmaların oluşumuna neden olabilir.
• Gıda kalitesi ve besin öğelerini azaltıcı riski vardır.
•Kısırlığa neden olabilir. 

 ÇEVRE SAĞLIĞI ÜZERİNDEKİ RİSKLER
• Fauna(bir bölgedeki hayvan populasyonu) İklim ve Hayvan çeşitliliğinin yok olma riski vardır.
• Flora(bir bölgedeki bitki populasyonu) İklim ve Bitki çeşitliliğinin yok olma riski vardır.
• Genetik yapısı değiştirilmiş bitki tarafından üretilen toksinlere böceklerin direnç kazanması riski bulunmaktadır.
• Topraktaki mikroorganizmaların yapısını olumsuz etkileme riski vardır.
• Toprak ve su kirliliği yaratılması riski bulunmaktadır.

 Açlıktan insanları ölen Afrikalı ülkelerin (Zambia) yöneticileri bile ABD"nin genetiği değiştirilmiş ürünlerden oluşan gıda yardımlarına itiraz etmişler, “normal gıda” talebinde ısrar etmişlerdir. Ancak ABD"li yetkililerden aldıkları yanıt açık ve sert olmuştur: “dilencilerin seçme hakkı olamaz!”
( ÖLÇÜ, 2005)  Afrikalılar ise bunun üzerine 8 Şubat Çarşamba günü GDO gıdalara karşı durmaya yemin etmiştir. (Lusaka, SCHACİNDA, 2006)

 Yani özetle sistem şöyle işliyor: İsrail GDO üreterek para kazanıyor, bu GDO'larla beslenen insan kanser oluyor, kanser olan insanlara ilaç satan İsrail yine para kazanıyor.

  Ziraat Mühendisleri Odası açıklamasında şu tespitler yapılmıştı:
* “Kaçak GDO’lu tohumlar ülkede ekim alanı bulmakta, tarımda bağımlılık sarmalı giderek derinleşmekte, Türkiye’den birkaç çokuluslu şirkete kaynak transferinin sürekliliği sağlanmakta ve zengin  biyoçeşitliliğimiz geri dönüşsüz bir şekilde ortadan kaldırılmaktadır.
* İnsan ve hayvan sağlığı, çokuluslu şirketlerin finans kapitallerini çoğaltmak uğruna, riske edilemez.
* Avrupa ülkeleri, topraklarında GDO ekimine izin vermemektedir. Son altı yıldır Avrupa’da GDO’ların üretimi ve tüketimi yasaklanmıştır.
* Bugün GDO’lu ürünlerin ülkemizde üretimi yasak olmakla birlikte ithalatını denetleyen bir merci bulunmamakta, ithal edilmek istenen ürüne ilişkin GDO tespiti istenmemektedir. 
* ‘Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı’, Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların dışalımı, piyasaya sürülmesi, kapalı kullanımı ve transitini izne tabi tutmakta, izin kararını ise kurulacak olan Biyogüvenlik Kurumu’na devretmektedir!
* Oysa Türkiye’nin, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara ihtiyacı yoktur.
* Sürece karşı çıkmak ve GDO’ya hayır demek, bu ülkede yaşayan herkesin görevidir.”