ATEİZMİN KITASINDA SON DURUM ! |
|
|
Allah'a inanç geni bulundu
 |
|
|
Bu geni baskın olanlar daha inançlı oluyor. Şimdi
tartışılan soru şu: Bu gen Allah'ın bir mucizesi mi,
yoksa evrim sonucu mu gelişti? |
|
ÖNEMLİ NOT:
İslami açıdan bakınca Gen ile inanç arasında direk bir irtibat
bulunabileceğini kabul etmem mümkün gözükmemektedir. Ama Batı ve
materyalist bakış açısının kaynağı olan pozitivist-rasyonalist
bilimin geldiği son nokta açısından ilginç bir haber olduğu için
yazıyı sitemize ekledik !
İnanç duygusu nasıl ortaya çıktı? Binlerce yıl, insanoğlunu nasıl
etkiledi, yönlendirdi? Amerikalı ünlü moleküler biyolog Dean Hamer,
bu sorunun yanıtını, insana fiziksel özelliklerini veren DNA
kodlarında aradı. 6 yıl süren bir dizi araştırmanın sonunda da
"Allah'a inanç genini" bulduğunu açıkladı. ABD Ulusal Kanser
Enstitüsü'nde görevli olan Hamer, 1998 yılında, insanın genetik
yapısının inanç üzerindeki etkisini araştırmaya başladı. Hamer, ilk
olarak, genetik yapıları aynı olan "tek yumurta ikizleri" üzerinde
inceleme yaptı. Ardından genetik yapıları tam olarak örtüşmeyen,
ancak "aynı ortamda büyüyen" kardeşlerin inançlarını
karşılaştırdı. Tek yumurta ikizlerinde inanç gücü
aynı Araştırmaya göre, kardeşler, aynı ortamda yetişseler de
farklı inançlara sahip olabiliyordu. Ancak Hamer, genetik yapıları
aynı olan tek yumurta ikizlerinin Allah inancının da neredeyse
"aynı" olduğunu gördü. Bunun üzerine, genler ve inanç arasında bir
bağ olduğu kanısına vararak, araştırmasını bu yönde
derinleştirdi. Hamer, daha sonra, insandaki 35 bin genden
hangisinin "inancı etkilediğini" bulmaya çalıştı. Yıllar süren
araştırmanın ardından, "monoamin" enzimlerinin salgılanmasını
kontrol eden 9 gen üzerinde yoğunlaştı.
(Vatan:
19/10/2004)
|
|
|
Bilinci ve inancı
yönlendiren genler Amerikalı bilimadamı, 9 genin "en baskın"
olanını bulduğunda ise, araştırmasının sonuna geldi. Hamer, VMAT2"
geninin
inanç kavramını yönlendirdiğini açıklayarak bu gene, "İnanç
Geni" adını verdi. Hamer'e göre, monoamin enzimleri, insanın
"bilinç, algılama ve hafıza" gibi duyularını
yönlendiriyor.Ancak, bilimadamının "İnanç Geni" adını
verdiği gen, insanoğluna, asıl ayırt edici özelliği olan "kişisel ve
evrensel
farkındalık" yeteneği de kazandırıyor. Böylece insanın
"evren, sonsuzluk, tanrı" gibi soyut kavramlar üzerinde düşünmesini
sağlıyor. Bu yüzden, aynı "genetik yapıya" sahip tek yumurta
ikizlerinde enzimler, "aynı genin kontrolünde ve tümüyle
aynı
biçimde" salgılandığı için "inanç yapıları" da aynı
oluyor.Dean Hamer'ın tezi, bu kadarla kalmıyor, inançla
evrimi de buluşturuyor. Hamer, bu tezini şöyle
anlatıyor: "Gen tam çalışmıyorsa inanç zayıf
oluyor'' "İnsan hep daha fazla yaşamak ister. Bu nedenle
insanoğlundaki iyi genetik özellikler, (doğal seleksiyon yöntemiyle)
sonraki nesillere aktarılır. İnanç Geni de iyi bir genetik özellik.
Çünkü kendisini koruyan yüce bir varlığa inanan kişiler, hayata daha
olumlu bakıyor ve daha uzun yaşıyor. İnsana daha uzun yaşama imkanı
verdiği için 'iyi' olarak
algılanan bu genetik özellik, nesilden nesile geçti ve zaman içinde inanç kavramı yerleşti. Genin diğer
genlerle
etkileşimi ve ne kadar baskın olduğu, inancın gücünü
belirledi. Yani, bu gen tam çalışmıyorsa kişinin inancı zayıf
oluyor. Tersine güçlüyse insanın inancı o ölçüde
güçleniyor.'' Ateistler de sahiplendi dindarlar
da 'İnanç geni'nin bulunması beraberinde tartışmaları da
getirdi. Ateistler, "Bu Tanrı'nın olmadığının bir kanıtıdır"
dedi.
Dindar bilimadamları ise "Asıl Allah'ın insan vücuduna nüfuz
ettiğini ve gücünü gösterir" savunmasını yaptı. Araştırmayı
yayınlayan Time dergisine göre, "İnanç geni"nin bulunması, bilim ile
din dünyası arasında yüzyıllardır yaşanan, "Tanrı var olduğu için mi
inandık, yoksa inanma ihtiyacı mı Tanrı'yı oluşturdu?" tartışmasını
yeniden
alevlendirdi. Amerikalı biyolog'un "İnanç genini buldum"
açıklaması, bilim ve din dünyasına bomba gibi düştü. Ateistler,
"inanç geni" keşfinin "Tanrı'nın olmadığının" bir kanıtı olduğunu
öne sürdü. Ancak birçok bilimadamı
bu görüşe karşı çıktı. Örneğin,
Virginia Üniversitesi'nin psikiyatri uzmanı Lindon Eaves'ın konu
hakkındaki yorumu
şöyle: "Tanrı kavramının beyinde şekillendiği
doğru olabilir. Peki neden bu kavram oluşuyor ona bakmak lazım?
Yani neden beyinde "inanma" isteğini doğuran kimyasal aktiviteler
yaşanıyor? Bence bunun cevabı
yine Tanrı'nın gücünde yatıyor...
 |
En ünlü ateist: Artık Tanrı'ya
inanıyorum
Dünyanın en tanınmış ateistlerinden (tanrı tanımaz) biri olan
İngiliz Profesör Antony Flew, "Araştırmalar gösteriyor ki, hayatın
var oluşunun ardında yüce bir varlık bulunuyor" diyerek Tanrı'ya
inanmaya başladığını açıkladı. |
Reading Üniversitesi'nden
emekli olan felsefe profesörü Antony Flew 50 yıldır savunduğu inancından
çark etti. 81 yaşındaki Flew gerekçesini ise şöyle açıkladı: "Hayatın var
olması için gereken ve içinde inanılmaz
bir karmaşık düzen barındıran DNA
araştırmaları, hayatın var olmasının ardında zeki bir varlığın bulunduğunu
gösteriyor." 1950'de yazdığı "Teoloji ve Aldatmaca" adlı makalesi birçok
dilde 40 baskı yapan Flew'in Tanrı'ya dönüşü, şu ana kadar onun
fikirlerinden etkilenen ateist çevrelerde de büyük tepki
uyandırdı. Londra'daki University College'ın biyoloji profesörlerinden Lewis Wolpert, "Sadece bir filozof bu kadar
budala olabilir. Gerçek şu ki Tanrı'nın varlığını kanıtlayacak bilimsel
bir veri yok" diyerek tepkisini dile getirdi. Babası rahip olmasına rağmen
15 yaşından beri kendini ateist
olarak tanımlayan Antony Flew, "İnsanların benim önceki fikirlerimden etkilendiğini düşünecek olursak, sebep olduğum bu
büyük zararı telafi etmeye çalışacağım" diyerek özür diledi.Dünya
çapında yankı uyandıran açıklamasında Flew, yeni bilimsel keşiflerin, evrenin yaratılışının arkasında ilahi bir
varlığın bulunabileceğini gösterdiğini söylerken, Danvin'in Evrim Teorisi'nin kendisini tatmin etmediğini de belirtti.
İlk
canlının cansız bir maddeden türemiş
olabileceğine inanmadığını ifade eden
profesör, bununla birlikte, bir
Hıristiyan olmadığını, ayrıca Hıristiyanlık'la İslamiyet'teki tanrı inancına katılmadığını
savundu. 23 kitabı var Tanrı'nın varlığının ispatının ya
da yalanlanmasının imkansız olduğuna inandığı için kendini "olumsuz
ateist" olarak
tanımlayan Flew, Oxford, Aberdeen ve Keele üniversitelerinde de eğitim
vermişti. Profesör, halen 23 kitabından
biri olan "Tanrı ve Felsefe" adlı çalışmasının giriş bölümünü, yeni edindiği fikirlere göre değiştirmekle
uğraşıyor.(Vatan-Milliyet
:13/12/2004 )

30
yIldIr ateisttim artIk TanrI’ya InanIyorum

İnsanın
DNA şifresini çözerek bilim tarihine geçen Francis Collins,“Laboratuvarda çalışırken Tanrı’nın varlığını hissettim” dedi
Dünyanın en büyük genetik uzmanlarından biri olarak
gösterilen ve sekiz yıl önce çalışma arkadaşı Craig Venter’le
birlikte insan DNA’sının şifresini çözerek büyük şöhret yakalayan
Dr. Francis Collins, “imana geldi.” Venter, bilim dünyasında
büyük ses getiren buluşlarının ardından çalışmalarını ilerleterek,
laboratuvarda “yapay canlı” üretmeye çalışırken, Collins ise yeni
kitabıyla bilim ve din arasında yeni bir tartışma yaratacak gibi
gözüküyor. Eylül’de piyasaya çıkaracağı “Tanrı’nın Dili” adlı
kitabıyla ilgili İngiliz The Times gazetesine konuşan 56 yaşındaki
Collins, 30 yıl öncesine kadar ateist olduğunu ancak artık Tanrı’ya
inandığını söyleyerek, “Tanrı’nın var olduğuna dair rasyonel bir
temel var ve bilimsel gelişmeler insanı Tanrı’ya daha da
yaklaştırıyor” dedi. Amerikalı bilim adamı artık mucizelere ve
meleklere inandığını belirterek, “Laboratuvarda çalışırken Tanrı’yı
hissettim. Kesinlikle bizden daha büyük bir güç var ve ben ona
inanıyorum. DNA’nın şifresini çözmek beni Tanrı’ya biraz daha
yakınlaştırdı. Hastalıktan kırılan insanlar gördüm. Bilim onlardan
umudunu kesmişti. Ama mucizevi olarak hayata döndüklerini gördüm. Bu
da Tanrı’nın işidir” diye konuştu. İnsan genini çözmenin de
kendisine Tanrı’nın eserini görme fırsatı verdiğini söyleyen
Collins, “Önemli bir buluş yaptığınızda o bilimsel coşku anını
yaşarsınız, çünkü onu araştırmış ve keşfetmişsinizdir. Keşfettiğim
şey öyle bir şeydi ki, bu bilgiye daha önce hiçbir insan sahip
olamamıştı. Fakat Tanrı onu her zaman biliyordu” dedi.
TARİHE GEÇTİLER İnsan vücudunun genetik kodları olan
DNA’nın şifresini çözen iki bilim adamı, bu çalışmalarıyla bilim
tarihine geçmişlerdi. DNA’nın dizilimi ve kodlarının çözülmesi
dönemin ABD Başkanı Bill Clinton ve İngiltere Başbakanı Tony
Blair’in eş zamanlı açıklamalarıyla dünyaya duyurulmuştu. ( Vatan:08.04.2008 )
Patrick
Glynn: ”Ben Bir Ateisttim!”
Önemli
bir dönüşüm yaşadığınızı biliyoruz. Ateizmin bir yanılgı olduğunu ne zaman ve
nasıl fark ettiniz?Belki önce, nasıl ateist
olduğumu anlatmalıyım. Ben dindar Katolik bir ailede yetiştim. Pazar günleri
kilise korosuna
katılırdım. Ama gençliğimde, 60'lı yıllarda değişmeye başladım, Harvard'da
geçirdiğim yıllarda o devrin tipik agnostik
modelini benimsedim. Strauss ile birlikte ise, örtülü bir ateizmi
kabullendim. Bu ateizm daha çok Darwinizm'e
dayanıyordu. Darwin'den sonra ateizm, zaten pek
çok Batılı entelektüel arasında sorgulanmadan kabul edilen
standart bir görüş
haline gelmişti.
Ancak 80'lerde bu tablo değişmeye başladı. Aralarında benim de
bulunduğum pek çok entelektüel, konuyu baştan
ele alarak ateizmi sorguladı. Öte yandan Amerikan kültürü içinde de bir
değişim başlamıştı. Bugün Amerikalı elitler
arasında hâlâ son derece koyu seküler bir kanat var. Ama bunların görüşü,
ideolojilerden sadece biri haline gelmiş
durumda; eskiden, meselâ 60'larda veya 70'lerde ise söz konusu görüş
gerçeğin tâ kendisi olarak kabul görüyordu.
Eğer Harvard'da okuyup da pazar günleri kiliseye gidiyor olsaydınız, biraz
garip birisi olarak görülürdünüz, biraz eski
moda, eskide kalmış birisi olarak. Bugün bu
tablo büyük ölçüde değişmiş durumda ve Amerikan entelektüelleri
arasında da güçlü bir dindarlık görebiliyorsunuz. Polkinghorne gibi büyük
fizikçiler Allah'ın varlığını savunuyor ve
bunu çok ma'kul ve ikna edici şekilde yapıyorlar.
Kitabınızda da bahsettiğiniz bu ma'kul ve iknâ edici
delillerden kısaca bahsedebilir misiniz? 20. yüzyılın başlarında Big-Bang (Büyük Patlama) teorisi kabul
edildi ve bu teori, âlemin bir başlangıcı, yani yaratılış
ânı olduğunu
gösterdi. Bu, kâinatın sonsuz olduğunu savunan materyalist görüşe önemli bir
darbe oldu. 1970'lerde
ise fizikçiler, enteresan ve düşündürücü bir hususu
fark ettiler. Kâinatın bütün fizikî dengelerinin,
meselâ yerçekiminin
veya atomu bir arada tutan nükleer kuvvetlerin,
yaşanabilir bir âlem oluşması için en ideal değerlerde olduklarını buldular.
"Antropik Prensip" (İnsan için hazırlanmış kâinat anlayışı) adı verilen bu
şaşırtıcı buluş, içinde yaşadığımız kâinatın rastgele ortaya çıkmadığı, insan
hayatı için özel olarak yaratıldığı fikrine büyük bir delil oluşturdu. Yıllar
geçtikçe bu prensibi destekleyen yeni deliller de ortaya çıkmaya devam ediyor.
Biyolojide de, bir yaratılışın varlığını gösteren
deliller var mı?
Elbette var! Bugün biyoloji dünyasına baktığınızda, yaratılış
düşüncesine yaklaşan bir paradigma değişikliği görebilirsiniz. Biyolojinin 19.
yüzyılda şekillenmiş paradigması, yani temel kabulleri sarsılıyor. Bu
paradigmada en büyük pay Darwinizm'e ait. Bu teori, yeryüzündeki bütün hayatın
şuursuz tabiat hâdiselerinin eseri olduğunu öne sürmüştü. Oysa canlılığın detayları keşfedildikçe,
karşımıza mükemmel, hassas ve yoğun bir programa dayanan sistemler çıkıyor. Bu
sistemlerin gâyesiz sebeplerin ve rastlantıların ürünü olduğu düşüncesi
giderek kabul edilemez hâle geliyor.
Sadece Darwin değil, Freud da sarsılıyor galiba?
Kesinlikle! Freud, insan psikolojisine materyalist bir açıklama
getirmeye çalışmıştı. Dahası, dinî inancın bir tür nevroz olduğunu ileri
sürmüş, insanların ancak ateist olduklarında sağlıklı bir psikolojiye sahip
olabileceklerini söylemişti. Ama deliller bunun tam aksini gösteriyor. Psikolojik araştırmalar, dindar insanların
psikolojik yönden çok daha sağlıklı olduklarını gösteren verilerle dolu.
Freud'un, dinin modernleşme ile birlikte yok olacağı şeklindeki tahmini ise,
tamamen boşa çıkmış durumda.
Kitabınızda ruhun varlığına dâir ölüm ve sonrası
hakkında yaşanmış tecrübelerden deliller çıkarıyorsunuz, değil mi?
Evet! Aslında benim ateizmden vazgeçmemi sağlayan sürecin, asıl
bu konudaki delilleri incelemekle başladığını söyleyebilirim. 90'ların
başında, uzun bir tatil döneminde, ölümün kıyısına gelen insanların
tecrübeleri hakkındaki raporları inceledim.
Bunların çoğu, ameliyatlar sırasında kalbleri duran, birkaç dakika gerçekten
biyolojik bir ölüm yaşayan, ama sonra hayata dönen kişiler. Ölümle
yüzleştikleri kısa süre hakkında anlattıklarında ise, büyük benzerlikler var.
Hemen hepsi ruhlarının vücutlarından ayrıldığını, kendilerini dışarıdan
gördüklerini belirtiyor. Anlattıklarının hayâl ürünü olması ise
imkânsız; çünkü o sırada odada neler yaşandığına, doktorların kendilerini
kurtarmak için neler yaptıklarına dâir detaylı tariflerde bulunuyorlar ve
bunları gözleriyle görmüş olmaları mümkün değil. Kitapta detaylı olarak
anlattığım bütün bu deliller, insanın bir ruha sahip olduğunu gösteren önemli
bir veri. Bir ruha sahip olmamız ise, ateizmin
temel dayanağı olan materyalist felsefeyi yalanlıyor.
21. yüzyıla nasıl bakıyorsunuz? Bu deliller
insanlığın düşüncesini nereye taşıyacak?
20. yüzyılın büyük bölümüne egemen olan sekülarizm artık
geçerliliğini yitirdi. Sekülarizmin objektif bir gerçeklik olduğu sanılıyordu;
artık o, sadece farklı dünya görüşlerinden birisi hâline geldi ve zemini de
giderek eriyor. 21. yüzyıl, 20. yüzyıldan daha dindar olacak. Ama soru şu:
Hoşgörülü ve barışçı bir din anlayışı mı, yoksa çatışmacı bir din anlayışı mı
yükselecek? Kuşkusuz her sağduyulu insan, birincisini diliyor.(Sızıntı-Nisan/2005)
Evrim Ânİ gerçekleşti İddİası
İnsanlardaki 2 numaralı kromozomu
araştıran Evan Eichler, insan DNA’sındaki değişimlerin,
sanıldığı gibi uzun sürece
yayılmak yerine ani ve köklü
değişimlerle meydana geldiğini savunuyor.Buna göre, köklü değişimler
kısa zaman içinde
ve hızla oluyor; müteakip uzun dönemde ise
sadece ufak değişimler meydana geliyor. Bu tez evrimin
sanıldığı gibi uzun sürede
aşamalı olarak değil, daha çok ani
sıçramalar şeklinde gerçekleştiğini gösteriyor. Evrim sürecindeki
aşamalar,
kromozomlardaki DNA serilerinden okunabiliyor.
Kromozomlardaki değişimler de DNA parçalarındaki kopyalardan
ya da DNA suretlerinden tespit ediliyor....
20 İLA 10 MİLYON YIL ARALIĞI
Evrim tarihinde en önemli
çatallaşmanın 10 ila 20 milyon yıl önce yaşandığı anlaşılıyor.
İnsanoğlu, şempanze, orangutan ve
gorillerin de aralarında
bulunduğu maymun familyası bu 10 milyon yıllık aralıkta, diğer
ilkel maymun türlerinden ayrıldı.
10 milyon yıl, evrim süreci
için oldukça kısa bir dönem. Öte yandan, insanla diğer maymun
türlerinin birbirinden
ayrılması ise daha sonra
gerçekleşti.
SADECE 2 NUMARALI KROMOZOM İNCELENDİ
Bilim ekibi, 2 numaralı
kromozomdaki DNA değişimlerinin neden bu kadar kısa
aralıklarla ortaya
çıktığını şimdilik açıklayamıyor. ( YOK
KI , OLMADI KI ACIKLAYABILSINLER TABII - EREN KUTLU- ...!? )Ancak bu
çalışma, evrimin aşamalı ve dengeli gerçekleştiği tezini
sorguluyor. Hatta evrim süreci içindeki bu
sıçramaların beynin
genetik gelişiminde etkili olduğu da düşünülüyor.
( Milliyet :21 Haziran 2005)
YAKINDA EVRIMCILERDE , ALLAH BİR SEYIN OLMASINI ISTEDIGI ZAMAN ONA
" OL " DER O DA OLUR AYETINI AYNEN KABUL EDECEKLER DE HAYATLARI YETECEK MI
BAKALIM...!?
DNA, Allah'ın Kanıtları ve Ateist
İman -
İngiliz The Sunday Times gazetesi
"Genomu Çözen Adam, Tanrı'yı Buldum Diyor"
başlıklı haber sözü edilen Francis Collins

Francis Collins, sonuçları 2001 yılında açıklanan ünlü İnsan Genomu Projesi'ni yürüten ABD
Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü'nün başkanı. Bu enstitüde görevli
üst düzey bilim adamlarından biri olan Gene Myers, 2001 yılında yaptığı
bir açıklama ile DNA'da "muazzam bir bilgi bulunduğunu" ve bu bilgi
bankasının "tasarlanmış" olduğunu düşündüğünü söylemiş, bu açıklama
medyaya "bilim adamı DNA'da Yaratıcı'yı görüyor" gibi başlıklarla
yansımıştı. Şimdi, Francis Collins de aynı şeyi söylüyor. Sadece
söylemekle kalmıyor, bu konuda bir kitap yazıyormuş, The Sunday Times'ın
haberine göre. The Language of God (Tanrı'nın Dili) adlı kitabı,
önümüzdeki Eylül ayında yayınlanacakmış. Anlattığına göre, DNA'yı
incelemek, bilim-din çatışması yönündeki klişeleri desteklemek bir yana,
"Tanrı'nın eserlerine bakabilme" şansı vermiş Collins'e. Bakış açısını
şöyle özetliyormuş: "Bilimsel bir keşif yaptığınızda, bu bilim
adına heyecanlı bir andır, çünkü uzun zamandır bunu aramaktasınızdır ve
nihayet bulmuşsunuzdur. Ama aynı zamanda benim Yaratıcı'ya yakınlık
hissettiğim bir andır bu, çünkü o ana kadar sadece Tanrı'nın bildiği fakat
hiç bir insanın haberdar olmadığı bir şeyi kavradığımı
hissederim." Collins, DNA'daki genetik bilgi hakkında ise şu
yorumu yapmış: "İnsanoğlu hakkındaki tüm bilgileri ve sırları
taşıyan bu 3.1 milyar harflik talimatname kitabı karşınıza çıktığında,
bunu sayfa sayfa incelemeye başladığınızda, hayranlık duygusuna kapılmamak
elde değil. Bu sayfalara baktığımda, bunların bana Tanrı'nın zihni
hakkında bir ipucu verdiğini düşünmekten kendimi
alamıyorum." Bazı okurlar, Collins'in bu açıklamalarına,
"dindar insanlar her şeye din gözüyle bakıyor, o yüzden böyle subjektif
yorumlar yapıyorlar" diye dudak bükebilirler. Ama Collins'in hikayesi hiç
de öyle durmuyor. Ünlü bilim adamı, 27 yaşına dek bir ateist olarak
yaşamış. Ateizmden vazgeçmesini sağlayan süreç, bazı hastalarının din
sayesinde büyük manevi güç kazandıklarını fark etmesiyle başlamış...Görünen o ki,
Collins, doğayı inceledikçe Allah'ın varlığına daha çok kanaat getirmiş;
DNA'da bulduğu "muzzam bilgi" ise anlaşılan bu konuda onu kesin olarak
ikna etmiş. Kısacası inançtan yola çıkıp realiteyi tarif etmemiş —
ki ateistler dindarların böyle düşündüğünü iddia ederler — realiteden yola
çıkıp inanca varmış. Bu noktada denebilir ki, madem realite insanı
Allah'ı tanımaya götürüyor, niçin pek çok realist insan hala ateist?
Cevap, "ateist iman"da gizli. Şu günlerde Amerika'daki kitapçılara
sıkça uğruyorum; "bestseller" listesinde muhafazakar yazar Ann
Coulter'ın
Godless: The Church of Liberalism
adlı kitabı en
üstte yer alıyor. Coulter, bu kitapta, "liberalizm"in — bunu Türkçe'ye
"sekülerizm" diye tercüme edebiliriz, liberal kelimesinin bizdeki ve
Amerika'daki anlamları farklı — kendi içinde bir din olduğunu ve
mensuplarının buna bağnazca inandığını anlatıyor. Bu dinin merkezinde de
seküleristlerin "yaratılış hikayesi" olan Darwinizm yer alıyor. Coulter, Darwinistlerin teorilerine ne denli koyu bir inançla bağlı olduklarına
dair pek çok örnek veriyor. Amerika'da yakın zaman önce yayınlanan
bir diğer kayda değer eser ise, Avustralyalı felsefeci David Stove'un
Darwinian Fairytales (Darwinist Masallar)
adlı
kitabı. Stove, bir yaratılışçı değil, "akıllı tasarımcı" da değil. Sadece
objektif bir biçimde Darwinizm'i eleştiriyor ve bu teorinin yaşamın ve
türlerin kökenine getirdiği açıklamaların çoğu kez "masal"dan öteye
gitmediğini gayet çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Kısacası ateizm
ve ona dayanak sağlayan "bilimsel" teoriler, aslında inanca, hem de
oldukça koyu bir inanca dayanıyor. İnanç, kuşkusuz teizm (Allah'ı kabul
etmek) için de gerekli. Ama ateizm için gereken inancın dozu, teizm için
gerekenden çok daha fazla. Norman L. Geisler'ın I Don't Have Enough Faith to Be an Atheist (Ateist Olmaya
Yetecek Kadar İnancım Yok) başlıklı önemli kitabında açıklandığı
gibi...
Bilim, Tanrı’nın varlığını kanıtlayacak
Dünyanın
en önemli gen uzmanı olarak tanınan eski ateist Dr. Francis Collins,
“Genetik yapımızın mükemmelliği sadece Tanrı’nın eseri olabilir. Bilimin
ilerlemesi Tanrı’nın varlığının kanıtlanmasını sağlayacak. İnsanların
inançlı olmasını sağlayan genlerin sadece mucizevi bir şekilde aktif hale
geldiğini kanıtlayacağız'' dedi ABD’nin en önemli haber
dergileri olarak gösterilen Time, Newsweek ve Wired, bu haftaki
sayılarında din konusuna ayırdı. Time, “Bilim ile din rasındaki
mücadelenin 21’inci yüzyıla damgasını vuracağını'' belirtirken, Newsweek
“Dinin siyaset üzerindeki gücü artacak. Laiklik bir çok Batılı ülkede
yeniden masaya yatıralacak'' yorumunu yaptı. Wired ise dini akımların
güçlenmesinin yeni bir ateizm hareketi doğurduğunu ve inanan ile
inanmayanlar arasında ciddi bir çatışma yaşanacağını
savundu. ARAŞTIRMA
BAŞLADI Din konusuna ilişkin en
tartışma yaratcak haber dosyası Time dergisinde yayınlandı. Time’a konuşan
ünlü ateist Richard Dawkins, evrim teorisini savunarak, “Bilimsel
ilerlemeler, insan vücudunu hatta duygu ve davranışlarını genlerin
belirlediğini gösterdi. Genetik yapımızdan milyarlarca yıllık bir süreçte
değişti ve sonuçta tesadüfen modern insan ortaya çıktı'' dedi. Dawkins’in
iddialarına yanıt dünyanın en önemli gen uzmanlarından biri olarak
gösterilen Dr. Francis Collins’ten geldi. Eskiden bir ateist olan Dr.
Collins, 1993’ten bu yana Human Genome Research Institute’un
direktörlüğünü yapıyor. Dr. Collins’in öncülüğündeki 2400 kişilik bir ekip
3 milyarlık bir dizilimden oluşan insanın genetik yapısını çözmüştü. Dr.
Collins, Time’a yaptığı açıklamalarda, Tanrı’nın varlığını bilimsel olarak
kanıtlayacak bir araştırma başlattıklarını belirterek şöyle
konuştu:Evrimi savunanlar insanın
genetik yapısının yüzde 99’unun maymunlarla aynı olduğunu vurgulayıp
duruyor. Ancak farelerle ve yüzlerce farklı türle de yüzde 90 oranında
aynı genetik yapıyı paylaşıyoruz.DNA
ve genetik dizilim üzerine yaptığımız yüzlerce araştırmanın sonucunda
“İnsanlar neden Tanrı’ya inanıyor?'' sorusunun cevabını bulamadık. Mükkemel genetik yapımızda bizi Tanrı’ya inanmaya iten biyolojik bir yapı
bulunmuyor.VMAT2 adlı gene sahip olanların daha inançlı olduğu ortaya
çıktı. Buna “Tanrı geni'' adı verildi. Bu geni aktif olmayanların ise
inançsız olduğu ifade edildi. Fakat şimdiye kadar yaptığımız
araştırmalarda VMAT2’nin aktif hale gelmesini sağlayan dış bir etken
bulamadık. Ne çevrede olan değişiklikler ne de kalıtsal nedenler VMAT2
üzerinde etkili oluyor. Tanrı geninin mucizevi bir şekilde aktif hale
gelip insanlarda inanç olgusunun meydana geldiğini düşünüyoruz. Yani ancak
Tanrı’nın isteğiyle inanç geni harekete geçiyor. VMAT2’nin gizemini
çözeceğiz. Böylece Tanrı’nın varlığını ilk kez bilimsel olarak kanıtlamış
olacağız.( Milliyet :07 Kasım 2006)
ARTIK O DA EVRİM'İ SAVUNAMIYOR !

Bilimi ateizmden kurtarmanın zamanı geldi
...Sayın Alkan, "Benim şimdiye kadar yaptığım, kendi
önyargılarını ve inançlarını zedelediği için Evrim Kuramı'nı
hedef tahtası haline getirenleri eleştirmek oldu." diyor..
Tamam, güzel. Ancak tam da bu noktada bir hata yaptığını
düşünüyorum.Sorun, sayın Alkan'ın, Türkiye'deki bazı "Aydınlanmacı"
kalemler gibi, Evrim Teorisi'ne getirilen her eleştiriyi
" önyargıları ve inançları zedelenenler"in bilim dışı bir
tepkisi sanması. Bu teorinin doğruluğunu en baştan kabul etmiş
durumdalar ve teoriye gelen eleştirileri, içerdikleri bilimsel
kanıtlara bakmadan, "dinci tepki" sayıyorlar.İşte, Sayın Alkan'ın bu son yazısında "Evrim Teorisi'nin
hedef tahtası haline gelmesinden" söz etmesi de bunun bir
örneği.Oysa ben, teoriyi "hedef tahtası haline getirelim",
suçlayalım, demiyorum. Aksine, "gelin bunu tartışalım"
diyorum. Türker Alkan tartışmanın dışında olabilir tabii ki,
öyle olduğunu söylüyor zaten, ama tartışmanın taraflarından
birini bilimsel, diğerini dogmatik sayması yanlış.
Bilim ve ateizm
Sayın Alkan beni eleştirirken, "Evrim Kuramı'na ancak
ateistlerin inanacağını varsaydığımı" ileri sürmüş. Oysa ben
böyle bir şey yazmadım. Nitekim, evrimin inanca uyumlu bir
yorumunu yapmaya çalışan "Teistik Evrimciler"in varlığından
haberdarım. Ancak, yine Alkan'ın da kabul ettiği gibi,
Darwinizm ile ateizm arasında yakın bir ilişki vardır. Bunu Darwinistlerin kendileri gururla ifade ederler. Günümüzün en
ünlü evrimcilerinden biri olan Oxford Üniversitesi zooloji
profesörü Richard Dawkins, "Darwin bize entelektüel yönden
eksikleri tamamlanmış ateistler olma şansını verdi." der. Yine
koyu evrimci Daniel Dennett'in "Darwin's Dangerous Idea" adlı
kitabına göre ise, Darwinizm, "tüm dini inançları eriten
evrensel bir asit"tir. Tabii ki isteyen ateist olabilir. Bunu
savunabilir, yaymaya çalışabilir de. Sorun, bilimin ateist bir
temele oturtulması gerektiğinin savunulmasıdır. Sayın Alkan'ı
sanırım en çok bu yönden eleştirmem gerekiyor. Çünkü 11 Temmuz
2003 tarihli sütununda "Bilim, bir düşünce etkinliği olarak
zaten 'ateizmi' var saymak zorundadır." diye yazmıştı. Oysa
bilim yüzyılllar boyu Allah'ın varlığını kabul ederek
yapılagelmiştir. Modern bilimin Keppler, Galileo, Newton,
Cuvier gibi kurucularının hiçbiri ateist değildi, aksine
evrene "Tanrı'nın yarattığı doğayı ve kanunlarını keşfetme"
gözüyle bakıyorlardı. Bu bilim geleneğini değiştiren, 19.
yüzyıldaki bazı materyalist teorilerdir. Darwinizm de bunların
başında gelir.Bugün süreç tersine dönüyor ve söz konusu
materyalist teoriler hızla kan kaybediyor. Bu, günlük
tartışmalarla boğulmuş olan "gündemimiz" içinde, bir türlü
fark edemediğimiz çok büyük bir bilimsel devrim. Amacım, buna
dikkat çekmek ve bunları görmezden gelerek hâlâ "bilim ateist
olmak zorundadır" demenin yanlışlığını göstermek.
"Tasarımcıyı kim tasarladı?"
Sayın Alkan yazımda sözünü ettiğim Akıllı Tasarım
(Intelligent Design) teorisine de işaret ederek şöyle yazmış:"Her tasarım, bir tasarımcının varlığını da gösterir,
deniyor. Belki. Ama bu düşünceden hareket edersek,
'Tasarımcıyı kim tasarladı?' sorusuna ne yanıt vereceğiz?" Oysa bu, tutarlı bir itiraz değil.
Biz, bilimsel olarak,
ancak deney ve gözleme tabi tutabildiğimiz maddesel evrenin
kökenini araştırabiliriz. Bu evrenin bir Tasarımcısı var ise,
ki bence var, bu bizim bilemediğimiz bir varlık boyutudur ve
O'nun hiçbir tasarımcısı, başlangıcı yoktur. (Nitekim bence
öyledir.)Bunu bir örnekle açıklayayım: Bir mağara duvarında özenli
motifler gördüğümüzde, "bunları kim boyadı?" diye sorarak, bir
resssamın varlığını çıkarsayabiliriz. Ama hiç göremediğimiz bu
ressam hakkında "onu kim boyadı?" diye sormak yanlış olur.
Ressam, bir çizim değildir ki "boyansın". O farklı bir
düzlemde vardır ve nasıl var olduğu sorusunu, salt elimizdeki
verilerden yola çıkarak yanıtlayamayız..
Bilim ve dogmatik düşünce
Mustafa
Akyol, Radikal yazarlarından Türker Alkan'la yürüttüğü 'bilim ve
ateizm' tartışmasına devam ediyor. Akyol, 'Bilim, ateizmi ya da
başka bir dogmayı varsaymak zorunda değil' diyor
...Sayın Alkan ile
olan tartışmamızın özü, bilimin yöntemi. Kendisi, 'Bilim ateizmi
varsaymak zorundadır' diyor. Ben ise bilimin hiçbir felsefeyi
varsaymak zorunda olmadığını, tüm dogmalardan özgür olması
gerektiğini savunuyorum...
Tanrı'nın varlığı
bilimle ilgili mi?
...'Tanrı'nın VARLIĞINA ilişkin
tartışmalar' bilimin içindedir. Ben O'nun NİTELİKLERİ ve AMACINA
dair tartışmaların bilimin dışında olduğunu, dini ve felsefeyi
ilgilendireceğini anlatmaya çalışmıştım. Bu ayrımı, önceki yazımdaki
örneğe başvurarak tekrar açıklayayım: Bir mağara duvarında özenli
motifler gördüğümüzde, bunları çizen bir resssamın varlığını
çıkarsayabiliriz. Ama hiç göremediğimiz o ressamın kim olduğunu, ne
düşündüğünü, neyi amaçladığını salt 'maddesel durum'dan çıkaramayız.
Aynı mantıkla evrendeki tasarımdan da bir Yaratıcı'nın varlığını
çıkarsayabiliriz. Ama o Yaratıcı'nın doğası, bilimin alanı
dışındadır.
Darwin'in
travması Sayın Türker Alkan benim 19. yüzyıldaki
materyalist teoriler arasında Darwinizm'i de belirttiğim noktada
ise, "Darwin de Tanrı'ya inanırdı" hatırlatmasını yapmış. Ancak bu
biraz tartışmaya açık bir konu.Darwin'in inançlı bir Hıristiyan
olarak yetiştirildiği, ancak inancının giderek zayıfladığı bilinen
bir gerçektir. Çoğu yorumcu da 'agnostik' (bilinemezci) olarak
öldüğü kanısındadır. Bazılarına göre ise aslında ateizm noktasına
varmıştır, ama dindar bir Hıristiyan olan eşi Emma Darwin'i üzmemek
için bunu açıkça ifade etmemiştir.İşin ilginç bir yönü,
Darwin'in inancındaki erimenin, gördüğü bilimsel kanıtlardan ziyade,
yaşadığı psikolojik travmayla ilgili oluşudur. Onu dini inançtan
soğutan en büyük etken, kızı Annie'nin 10 yaşında iken hastalanarak
ölmesidir. Darwin'in üç kuşak sonradan torunu olan Randal Keynes,
'Annie'nin Kutusu: Darwin, Kızı ve İnsan Evrimi' adlı kitabında bunu
detaylarıyla anlatır. Aslında bu travma Darwin'e has da
değildir. New York Üniversitesi psikoloğu Paul C. Vitz, 'Ateizmin
Psikolojisi' adlı 1999 basımı kitabında, önde gelen ateist
düşürlerin çoğunun şaşırtıcı biçimde sorunlu aile hayatlarına sahip
olduğunu inceler.Vitz'e göre, "Tanrı'ya inancın önündeki
engeller rasyonel değil, genel anlamda, psikolojiktir." Eğer Vitz
düşüncesinde haklı ise, o zaman ateist Freud'un "Tanrı'ya inanç,
çocukluktan kalma bir duygusallıktan gelir" şeklindeki iddiasının
neredeyse tam aksi bir sonuca varmak gerekiyor. Kaldı ki zaten
Freud'un kendisi de içinde bol miktarda ensest bulunan hayli
'sorunlu' bir ailenin ürüdür...
Zina ve
bina Darwin ve Freud'la ilgili bu küçük
notlardan sonra, asıl tartışmaya, yani bilimin metodu konusuna
dönelim...Eğer sayın Alkan, "Bilim ateizmi varsaymak
zorundadır" derken, ATEİZM yerine SEKÜLERİZM kelimesini kullanmış
olsaydı, o zaman bir itirazım olmazdı. Çünkü, gerçekten de bilim
seküler olmalıdır. Yani herhangi bir dini (veya felsefeyi) kendisine
referans olarak almamalıdır. Ama 'ateizmi varsaydığı' anda ise,
'Tanrı yoktur' iddiasını kabul etmiş, yani baştan dogmatik bir
felsefeyi kabul etmiş olur. Böyle bir yaklaşımın, tüm Sovyet bilim
adamlarına 'diyalektik materyalizme uygunluk' zorunluluğu getiren
Stalinci zihniyettten pek bir farkı olmaz.Öte yandan sayın
Alkan, bilimi ateizmden ayrıştırdığımız takdirde, 'zina ve bina
arttığı için deprem oluyor' türünden yargıların bilime etki
edeceğinden endişe ediyor. Oysa bu, bir uçtan diğer bir uca
savrulmak olur, ateizm yerine bir başka dogmayı bilimin temeli
saymak anlamına gelir ki, buna ben de Alkan kadar karşıyım. (Bu
arada yeri gelmişken, sayın Alkan'ın işaret ettiği 'zina ve bina
arttığı için deprem oluyor' gibi sözlerin aslında din açısından da
hurafe niteliği taşıdığını belirteyim. Üç İlahi dine göre insanlık
tarihinde bazı mucizevi depremler olmuştur -Sodom ve Gomorre'nin
helakı gibi- ama bunun dışındaki doğal olaylar bir 'ahlaki amaç'
gözetmez. Nitekim depremler de 'fay hatları' üzerinde oluyor, illa
'sefahat hatları' üzerinde değil.) Yapılması gereken, bilimi
'zina-bina' argümanlarından da, ateizmden de ayrıştırmaktır. Ondan
sonra da bilim bizi evrenin ve canlıların kökeni konusunda nereye
götürüyorsa, oraya doğru ilerlemektir. Ve, iddia ediyorum ki,
varacağımız nokta, ateizm değil, onun zıttı olan 'teizm'dir. Yani
Allah'ın varlığını kabul...
'Köken' sorunu
Tam bu noktada bazı okurlar, "Bilim bu gibi
konulara girmez, Tanrı hakkında bir şey söylemez" veya "Bir insan
ister ateist, ister dini bütün Müslüman olsun, laboratuvara girince
aynı deneyi yapar, aynı sonucu alır" gibi itirazlar getirebilirler.
Bu dedikleri doğrudur da; doğa kanunlarının işleyişi gözümüzün
önündedir ve bu işleyiş bize bir 'doğaüstü' müdahale
göstermemektedir.Ne var ki dikkat edelim; burada tartışılan
mesele, doğanın İŞLEYİŞİ değil, KÖKENİ'dir.Örneğin evrendeki
elementlerin kimya ve fizik kanunları sayesinde nasıl
davrandıklarını biliyoruz. Ama soru, bu elementlerin nasıl ortaya
çıktığıdır. Dahası kimya ve fizik kanunlarının neden mevcut
değerlerinde olduğudur.
Son yılların
bulguları İşte bu gibi sorular, ateizmin
dayanaklarını zayıflatıyor. Örneğin son 30-40 yıldaki bulgular, önce
evrenin bir başlangıcı olduğunu gösterdi, oysa klasik ateizm, 'evren
sonsuzdan beri vardır' argümanına dayanıyordu. Daha sonra evrendeki
fiziksel ve kimyasal kanunların, şaşırtıcı biçimde, tam da insan
yaşamı için gereken değerlerde olduğu ve burada çok hassas bir
ayarlama ('fine tuning') bulunduğu anlaşıldı. O nedenle ki uzun
yıllar ateist olan ünlü İngiliz fizikçi Fred Hoyle, "Öyle gözüküyor
ki, bir Süper-Akıl, fizik ve kimyayı düzenlemiş" demek ihtiyacını
duydu.Canlıların kökeni, ateizmi çıkmaza sokan bir başka önemli
sorun. Darwin'in bu sorunu çözdüğü sanılmıştı. Oysa Darwinizm
özellikle 1980'lerden bu yana ciddi bir bilimsel kriz içinde.
Bulunan fosiller, evrim teorisinin 'hayat ağacı'nı bir türlü
doğrulamıyor. En basit canlıda bile rastlanan olağanüstü
komplekslik, organizasyon ve 'bilgi'ye, 'tasarım' dışında ikna edici
bir cevap getirilemiyor.
'Akıllı
Tasarım' Bu noktada bazı okuyucular, "Henüz
anlaşılamamış olgulara böyle metafizik açıklamalar yapılır, sonra
bilim ilerledikçe maddeci bir açıklama bulunur" diye de itiraz
edebilirler. Ve de yanılmış olurlar. Çünkü bugün Amerikan bilim
çevrelerinde fırtına gibi esen 'Akıllı Tasarım' (Intelligent Design)
teorisi, bilinmeyene değil, bilinene dayanıyor.Bu teorinin
öncülerinden olan ve yazdığı, 'Darwin'in Karakutusu: Evrime
Biyokimyasal Meydan Okuyuş' adlı kitap '20. Yüzyılın En Etkili 100
Kitabı' arasında sayılan biyokimya profesörü Michael J. Behe şöyle
diyor: "Bugün, yaşamın tasarlanmış olduğu gerçeğiyle yüz yüzeyiz ve
bu, bilmediklerimizden değil, son 40 yıl içinde öğrendiklerimizden
kaynaklanıyor." Kısacası evrenin ve canlıların kökeni hakkındaki
bulgular, giderek daha güçlü biçimde bir Yaratıcı'nın varlığına
işaret ediyor. Bunlar bir 'ispat' değil, ancak inanmak için güçlü
birer 'işaret.'
'Süper-Akıl'
teorisi Gelin, kanıtları inceleyelim: "İyi de
bütün bunlara kim inanıyor ki, zaten dindar olanlar mı, dinciler mi"
diye soracak olanlara ise, yer darlığı nedeniyle, tek bir 'referans'
göstereyim: 20. yüzyılın en önemli ateist düşünürlerinden Anthony
Flew. 81 yaşındaki İngiliz düşünür Flew, geçtiğimiz ay içinde bizim
basın dahil tüm dünyada yankılanan bir açıklama yaparak 'ateizmden
vazgeçtiğini' açıkladı. "Evreni bir Akıl yaratmış olmalıdır" dedi
Flew, "bir tür Süper-Akıl, yaşamın kökeni ve doğanın kompleksliği
karşısında yapılabilecek en iyi açıklamadır."Bu gerçeği görmek
için illa 81 yaşına kadar beklemek de gerekmiyor. Sadece, "Bilim
ateizmi varsaymalıdır" gibi hükümleri bir kenara bırakmak lazım.
Gelin, bunu yapalım. Bilimi şu veya bu felsefenin ipoteğine
almaya çalışmak yerine, bilimsel kanıtları önyargısızca
inceleyelim. Kimin haklı olduğunu, bize o kanıtlar göstersin..
Mustafa
Akyol
BUNLAR DA TÜRKİYE'DEN...!
Din ve
bilim
"... Belki din ve Tanrı kavramları değişecek, ama ortadan
kalkacaklarını sanmıyorum. Bilim ne kadar gelişirse gelişsin,
açıklayamadığı şeyler kalacak. Tam tersine, bilimin gelişmesi
doğadaki olağanüstü dengeleri ve ihtişamı gözler önüne serdikçe
Tanrı kavramına duyulan ihtiyaç belki de her zamankinden daha fazla
olacaktır.Belki de bilimin, dinin, Tanrı'nın birbirini
dışladığı değil, desteklediği bir dünyaya doğru gidiyoruz. Uzak bir
gelecekte de olsa! "
(Radikal:Türker Alkan-22/07/2007)
J

|
|
|