En ünlü ateist: Artık Tanrı'ya inanıyorum |
Reading
Üniversitesi'nden emekli olan felsefe
profesörü Antony Flew 50 yıldır savunduğu inancından çark etti. 81
yaşındaki Flew gerekçesini ise şöyle açıkladı: "Hayatın var olması için
gereken ve içinde inanılmaz bir karmaşık
düzen barındıran DNA araştırmaları,
hayatın var olmasının ardında zeki bir varlığın bulunduğunu gösteriyor."
1950'de yazdığı "Teoloji ve Aldatmaca" adlı makalesi birçok dilde 40 baskı
yapan Flew'in Tanrı'ya dönüşü, şu ana kadar onun fikirlerinden etkilenen ateist çevrelerde de büyük tepki uyandırdı.
Londra'daki University College'ın biyoloji profesörlerinden Lewis Wolpert, "Sadece bir filozof bu kadar
budala olabilir. Gerçek şu ki Tanrı'nın varlığını kanıtlayacak bilimsel
bir veri yok" diyerek tepkisini dile getirdi. Babası rahip olmasına
rağmen 15 yaşından beri kendini
ateist olarak tanımlayan Antony Flew, "İnsanların benim önceki fikirlerimden etkilendiğini düşünecek olursak, sebep olduğum bu
büyük zararı telafi etmeye çalışacağım" diyerek özür diledi.
Patrick
Glynn: ”Ben Bir Ateisttim!”
Ancak 80'lerde bu tablo değişmeye başladı. Aralarında benim de
bulunduğum pek çok entelektüel, konuyu baştan ele alarak ateizmi sorguladı.
Öte yandan Amerikan kültürü içinde de bir değişim başlamıştı. Bugün Amerikalı
elitler arasında hâlâ son derece koyu seküler bir kanat var. Ama bunların
görüşü, ideolojilerden sadece biri haline gelmiş durumda; eskiden, meselâ
60'larda veya 70'lerde ise söz konusu görüş gerçeğin tâ kendisi olarak kabul
görüyordu. Eğer Harvard'da okuyup da pazar günleri kiliseye gidiyor
olsaydınız, biraz garip birisi olarak görülürdünüz, biraz eski moda, eskide
kalmış birisi olarak. Bugün bu tablo büyük ölçüde
değişmiş durumda ve Amerikan entelektüelleri arasında da güçlü bir dindarlık
görebiliyorsunuz. Polkinghorne gibi büyük fizikçiler Allah'ın varlığını
savunuyor ve bunu çok ma'kul ve ikna edici şekilde yapıyorlar.
20. yüzyılın başlarında Big-Bang (Büyük Patlama) teorisi kabul
edildi ve bu teori, âlemin bir başlangıcı, yani yaratılış ânı olduğunu
gösterdi. Bu, kâinatın sonsuz olduğunu savunan materyalist görüşe önemli bir
darbe oldu. 1970'lerde ise fizikçiler, enteresan ve düşündürücü bir hususu
fark ettiler. Kâinatın bütün fizikî dengelerinin,
meselâ yerçekiminin veya atomu bir arada tutan nükleer kuvvetlerin,
yaşanabilir bir âlem oluşması için en ideal değerlerde olduklarını buldular.
"Antropik Prensip" (İnsan için hazırlanmış kâinat anlayışı) adı verilen bu
şaşırtıcı buluş, içinde yaşadığımız kâinatın rastgele ortaya çıkmadığı, insan
hayatı için özel olarak yaratıldığı fikrine büyük bir delil oluşturdu. Yıllar
geçtikçe bu prensibi destekleyen yeni deliller de ortaya çıkmaya devam ediyor.
Elbette var! Bugün biyoloji dünyasına baktığınızda, yaratılış
düşüncesine yaklaşan bir paradigma değişikliği görebilirsiniz. Biyolojinin 19.
yüzyılda şekillenmiş paradigması, yani temel kabulleri sarsılıyor. Bu
paradigmada en büyük pay Darwinizm'e ait. Bu teori, yeryüzündeki bütün hayatın
şuursuz tabiat hâdiselerinin eseri olduğunu öne sürmüştü.
Oysa canlılığın detayları keşfedildikçe,
karşımıza mükemmel, hassas ve yoğun bir programa dayanan sistemler çıkıyor. Bu
sistemlerin gâyesiz sebeplerin ve rastlantıların ürünü olduğu düşüncesi
giderek kabul edilemez hâle geliyor.
Kesinlikle! Freud, insan psikolojisine materyalist bir açıklama
getirmeye çalışmıştı. Dahası, dinî inancın bir tür nevroz olduğunu ileri
sürmüş, insanların ancak ateist olduklarında sağlıklı bir psikolojiye sahip
olabileceklerini söylemişti. Ama deliller bunun tam aksini gösteriyor.
Psikolojik araştırmalar, dindar insanların
psikolojik yönden çok daha sağlıklı olduklarını gösteren verilerle dolu.
Freud'un, dinin modernleşme ile birlikte yok olacağı şeklindeki tahmini ise,
tamamen boşa çıkmış durumda.
Evet! Aslında benim ateizmden vazgeçmemi sağlayan sürecin, asıl
bu konudaki delilleri incelemekle başladığını söyleyebilirim. 90'ların
başında, uzun bir tatil döneminde, ölümün kıyısına gelen insanların
tecrübeleri hakkındaki raporları inceledim.
Bunların çoğu, ameliyatlar sırasında kalbleri duran, birkaç dakika gerçekten
biyolojik bir ölüm yaşayan, ama sonra hayata dönen kişiler. Ölümle
yüzleştikleri kısa süre hakkında anlattıklarında ise, büyük benzerlikler var.
Hemen hepsi ruhlarının vücutlarından ayrıldığını, kendilerini dışarıdan
gördüklerini belirtiyor. Anlattıklarının hayâl ürünü olması ise
imkânsız; çünkü o sırada odada neler yaşandığına, doktorların kendilerini
kurtarmak için neler yaptıklarına dâir detaylı tariflerde bulunuyorlar ve
bunları gözleriyle görmüş olmaları mümkün değil. Kitapta detaylı olarak
anlattığım bütün bu deliller, insanın bir ruha sahip olduğunu gösteren önemli
bir veri. Bir ruha sahip olmamız ise, ateizmin
temel dayanağı olan materyalist felsefeyi yalanlıyor. 20. yüzyılın büyük bölümüne egemen olan sekülarizm artık geçerliliğini yitirdi. Sekülarizmin objektif bir gerçeklik olduğu sanılıyordu; artık o, sadece farklı dünya görüşlerinden birisi hâline geldi ve zemini de giderek eriyor. 21. yüzyıl, 20. yüzyıldan daha dindar olacak. Ama soru şu: Hoşgörülü ve barışçı bir din anlayışı mı, yoksa çatışmacı bir din anlayışı mı yükselecek? Kuşkusuz her sağduyulu insan, birincisini diliyor.(Sızıntı-Nisan/2005)
|