|
"
HIRİSTİYANLARIN HEPSİ
EMPERYALİST DEĞİLDİR AMA TÜM EMPERYALİSTLER HIRİSTİYAN'DIR!"
İŞTE
İSPANYA,İNGİLTERE,ABD..İŞTE AFRİKA EMPERYALİZMİ,AMERİKA İNKA-AZTEK-MAYA
MEDENİYETLERİ,YERLİ KATLİAMLARI,
İŞTE ASYA ;ÇİN-HİNDU SÖMÜRGELERİ ...VE EN SON İŞTE AFGAN-IRAK YER ALTI-ÜSTÜ
KAYNAKLARI!
Bütün dünyayı karşıma alıyor ve soruyorum
Müslümanlar hangi ülkeyi işgal ettiler ki, terörist ilan edildiler?Müslümanlar
hangi milleti soykırıma tabi tuttular ki, terörist ilan edildiler?
Müslümanlar hangi milletin kadınlarına tecavüz ettiler ki, terörist ilan
edildiler?Müslümanlar hangi milletin kanını akıttılar ki, terörist ilan
edildiler?Müslümanlar hangi milleti esaret altına aldılar ki, terörist ilan
edildiler?
Vatanları işgal edilen Müslümanlar... Soykırıma tabi tutulan Müslümanlar...
Tecavüze uğrayanlar Müslümanlar... Kanları akıtılanlar Müslümanlar... Esaret
altına alınanlar Müslümanlar... Malları çalınanlar Müslümanlar, ama; terörist
ilan edilenler yine Müslümanlardır.
Katil ABD, yanına kendisi gibi katilleri de toplayarak on binlerce kilometre
uzaktaki Afganistan’ı işgal edecek, ama; kendileri terörist değil de,
topraklarını işgal ettikleri, her türlü zulmü ve aşağılıkları yaptıkları Afgan
halkını terörist ilan edecekler.
Yine aynı katiller, bu kez Irak’ı işgal edecek, taş üstünde taş, gövde üstünde
baş koymayacaklar, ama; Irak halkını terörist ilan edeceklerdir.
Afganistan,
ABD ve işbirlikçilerinin işgali altında.
Irak,
ABD ve işbirlikçilerinin işgali altında. Çeçenisten,
Rusya’nin işgali altında. Azarbeycan,
Ermeniler’in işgali altında.
Doğu Türkistan,
Çin’in işgali altında. Keşmir,
Hindistan’ın işgali altında. Filistin,
Yahudiler’in işgali altında. Sancak,
Sırbistan’ın işgali altında.
Makedonya,
Sırbistan’ın işgali altında.
Patani,
Tayland’ın işgali altında. Somali,
ABD ve işbirlikçilerinin işgali altında.Bunlar sadece aklımıza takılanlar... Dahası da var...
Suriye’nin Golan Tepeleri gibi kısmen işgal altında olan ülkeleri de saymadık
burada. Ambargo ablukasına alınmış ülkelerimizden de hiç mi hiç söz etmedik. (Muhammed Mucahid-muslumangenc.com
)
BATI VE AMERİKA EMPERYALİZMİNİN
YAKIN TARİHİ I.
Emperyalist Paylaşım Savaşı :Özellikle o dönemde
palazlanarak İngiliz hegemonyasını tehdit eden
Almanya’nın önünü kesmek için başlatılan bu kan
banyosunun maddi sonucu 10 milyon ölü, 20 milyon
sakattır. Toplam asker sayısı 70 milyonu bulan orduların
kapıştığı bu savaşın sadece Avrupa’daki mali bilançosu
ise 350 milyar dolarlık yıkımdır. Silah sanayiin patlama
yaptığı ama milyonlarca çocuğun açlıktan can verdiği bu
büyük katliam emperyalizmin en ağır suçlarından biri
olarak tarihte durmaktadır. II. Emperyalist Paylaşım
Savaşı ise birincisinin çok çok üzerinde bir kanlı
katliamdır. İnsanlığa verilen manevi zararları bir
tarafa koyarsak, bu korkunç boğazlaşmanın sadece can
kaybı olarak bilançosu tahminen 35 ile 60 milyon insanın
ölümüdür. Yalnızca faşizmin kesin yenilgisini sağlayan
kahraman Sovyet halkından 11 milyonu asker olmak üzere
toplam 20 milyon insan hayatını kaybetmiştir. Ne zaman
ki bütün emperyalist kampın sosyalizme saldırsın diye
tasmasını gevşek bıraktığı Alman faşizmi Stalingrad
önlerinde Sovyet halkının direnişiyle bozguna
uğratılmıştır, ancak o zaman Kızıl ordu’nun
ilerleyişinden korku duyan müttefikler duruma müdahale
etmişlerdir. Bu savaşta Polonya’nın insan kaybı, 5
milyon 800 bin, Almanya’nınki ise 4 milyon civarındadır.
Japonya’nın kaybı ise 2 milyon insandır, ki bu katliamın
önemli bölümü atom bombasının atıldığı Hiroşima ve
Nagasaki’de gerçekleşmiştir. 1945’te yapılan bu nükleer
katliamda birkaç saniye içinde 250 bin kişi birden
öldürülmüş, iki şehir ve onların toplam halkı bir anda
haritadan silinmiştir. Bugünkü durum ise özellikle
siviller açısından çok daha vahimdir. Örneğin, II.
Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda ölen sivillerin
askerlere oranı %50 iken 1990’lı yıllardaki çatışmalarda
bu oran %90’a ulaşmıştır. 1986-1996 arasındaki
savaşlarda ise 2 milyon çocuk ölmüş, 5 milyon çocuk
sakat kalmıştır. Ve bugün dünyada 50 milyon insan
mültecidir. İşte emperyalizmin militarist yüzünün insani
maliyeti budur.
Bugün dünyanın en zengin üç adamının
varlığı 48 yoksul ülkenin ulusal gelirinden yüksektir.
Aynı üç adamın varlığı Afrika’nın bütün ülkelerinin
ulusal gelirinden yüksektir. Öte yandan, dünyanın en
zengin 225 kişisinin varlığı ise bütün dünya nüfusunun
sosyal gereksinmelerini karşılayabilecek miktardadır.
Uçurum bu denli derindir. Buna karşılık Dünya Gıda
Örgütü (FAO) verilerine göre 1960-1970 arasında 13,
1970-80’de 15, 1980-85 arasında ise 40 milyon kişi
açlıktan ölmüştür. 1990’da toplanan Dünya Çocuk Zirvesi
raporuna göre her yıl 12 milyon çocuk önlenebilir
hastalıklardan ölmektedir ve UNICEF tahminlerine göre
2000’li yıllarda 175 milyon çocuk 5 yaşına gelmeden
ölecektir. Tamamen yasak olduğu halde bugün Asya’da
çalıştırılan çocukların sayısı 250 milyondur. Ve tabii
ki bunlar, şanslı olanlarıdır; bu ülkelerdeki 2 milyon
çocuk ise doğrudan fuhuş pazarındadır. Aynı yıllarda,
yani 1980-1994 arasında yoksul ülkelerin borçlarının
artış oranı %400’dür; 1980-1998 arasında bu borçlar 600
milyar dolardan 2.2 trilyon dolara
yükselmiştir. Yalnızca yoksul ülkelerde değil,
Avrupa’da da nüfusun %17’si yoksulluk sınırındadır.
ABD’de 12 yaş altındaki 13 milyon çocuğun aç olduğu BM
verileriyle sabittir. Çünkü, ABD’nin maddi varlığının
%68’ini nüfusun %1’i almaktadır. Buna karşın aynı ülkede
nüfusun 7 milyonu evsizdir, 26 milyon kişi uyuşturucu
kullanmaktadır. Emperyalizmin varlığının doğurduğu
sonuçlardan biri de, sağlık konusundaki vahim durumdur.
Örneğin, emperyalist metropollerde ortalama ömür
72-74 arasında değişirken, bağımlı ülkelerde 55 yılı
geçmemektedir. Salgın hastalıklar bağımlı ülkelerde çok
yaygındır. Örneğin, iyot eksikliğinden kaynaklanan
endemik guatr, tahminlere göre 200 milyon insanı
etkilemektedir. 70 ülkede, 180 - 200 milyon insanda
parazit hastalığı görülmekte, sıtma Afrika’da her yıl
milyonlarca çocuğu öldürmektedir. UNİCEF’e göre, gelişmiş
ülkelerde beş kişiye bir doktor düşerken, bağımlı
ülkelerde 2700 kişiye bir doktor düşmekte, oran
bazılarında ise 20 bine çıkmaktadır. Bağımlı ülkelerde,
bir buçuk milyar insan ve 6 yaşından küçük 400 milyon
çocuk her türlü tıbbi bakımdan yoksundur. Bağımlı
ülkelerde, 1980 verilerine göre, kişi başına sağlık
hizmetleri için harcanan yılda yalnızca 1.7 dolardır.
Bu, emperyalist metropollerde 144 kat daha fazladır.
BATI BÜTÜN DÜNYAYA ZULÜM VE FELAKET
GETİRMİŞTİR
A) Avrupa
İki büyük savaş
sırasında Avrupa’yı kan gölüne çeviren emperyalizm,
bölgesel düzeyde de kirli savaşlara imza atmıştır.
İSPANYA bunların en önemlisidir. Alman ve İtalyan
faşizminin desteğiyle İspanya Cumhuriyeti’ne karşı
1936’da ayaklanan General Franko’nun faşist ordusu
1939’un Mart ayında gösterilen insanüstü direnişe rağmen
Madrit’i ele geçirdiğinde bir milyondan fazla insanın
kanına girmişti bile. Guernica katliamı gibi yüzlerce
katliama imza atarak iktidara gelen Franko’nun en büyük
desteği ise ABD’ydi ve bu destek sayesinde Franko 80’li
yıllara dek ayakta kalabildi. Dünyanın en uzun süren
diktatörlüklerinden biri olan Franko diktası, bu dönem
boyunca binlerce sendikacı, devrimci ve Bask
savaşçısının kanına girdi. Bask ülkesinin işgali bugün
de devam ettirilmektedir. PORTEKİZ’deki 45 yıl hüküm
süren Salazar diktası da aynı güçlerin ürünüdür. 1930’da
bütün siyasi faaliyetleri, sendikaları yasaklayarak işe
başlayan Salazar, CIA tarafından desteklenen gizli
servisi PİDE’nin baskısıyla Portekiz’i cehenneme
çevirdi. Binlerce gencin, işçinin katili olan bu
diktatör ancak 1974 yılında bir ayaklanma ile
devrilebildi. Portekiz’in bu sürede sömürgelerinde
yaptığı katliamlar bir yana kendi askeri kaybı bile 10
bin ölü ve 50 bin yaralıydı. 1943 yılında devrilene kadar Mussolini faşizminin İTALYA’da yaptıkları ve
özellikle Afrika’daki katliamları ise tarihe
kaydolmuştur. İktidar olur olmaz bütün işçi örgütlerini,
grevleri yasaklayan Mussolini yıllarca demir yumrukla
yönettiği İtalya’yı Hitler’in emrinde bir bekçi köpeğine
dönüştürdü. Sonraki süreçte de İtalyan faşizmi kendisini
farklı biçimlerde devam ettirmiştir. Örneğin, İtalyan
kontr-gerilla örgütü Gladio Avrupa’nın en kanlı devlet
terörü örgütlerinden biridir. CIA denetiminde kurulan ve
gazetecilerden adli suçlulara dek yüzlerce insanı
kullanan, milyarlarca dolarlık servetleri elinde tutan
bu örgüt, yüzlerce cinayete imza atmış, birçok ülkede
neo-nazi çetelerin kurulmasına önayak olmuştur. Ünlü
Bologna istasyonu katliamı dahil birçok kanlı olaya imza
atan Gladio, bugün hâlâ varlığını sürdürmekte ve Türk
özel timleri dahil birçok kontr-gerilla örgütüne eğitim
kamplarında hizmet vermektedir. YUGOSLAVYA’nın çektiği
acılar ise yüzyılın en trajik olayıdır. 1944’te Alman
işgalini sona erdiren Yugoslavya, onyıllar sonra
1990’larda bu kez ABD işgaline uğramıştır. CIA
tarafından kışkırtılarak kendi aralarında boğazlaşmaya
itilen Yugoslavya halkları, tam bir etnik kargaşa
yaşamışlar, bu arada binlerce kişinin öldürüldüğü,
tecavüze uğradığı kirli bir savaş sırasında korkunç
acılar çekmişlerdir. Sonunda ABD’nin öncülüğünde bölgeyi
işgal eden NATO güçleri, Yugoslavya’nın varlığını
tamamen sona erdirerek, kukla devletçiklerin yer aldığı
bir kaos yaratmışlardır. ABD destekli bir “ayaklanma”(!)
ile yıkılan Miloseviç’in yerine onun kadar sağcı ve
katliamcı birinin getirilmesi de ABD’nin amacını gözler
önüne sermiştir. Bu arada besleme bir örgüt olarak
kurulan UÇK bahane edilerek KOSOVA ve
MAKEDONYA’nın işgali de tamamlanmıştır. Bu
ülkelere karşı düzenlenen NATO operasyonlarında sadece
“yanlışlıkla” öldürülen sivillerin sayısı bile net
olarak saptanamamaktadır. YUNANİSTAN’da olup
bitenleri anlamak için ise yalnızca 1947 yılını
hatırlamak yeterlidir. 1941’den beri Alman işgaline
karşı yiğitçe savaşan Yunan komünistleri, 1947’de
emperyalizm için ciddi bir tehlike oluşturduklarında
tarihin en büyük katliamlarından birini yaşadılar. “ABD
yardım etmezse Yunanistan komünistlerin eline geçecek”
çığırtkanlığı yapan Başkan Truman’ın desteğiyle başlayan
katliam süresince 50 binden fazla komünist öldürüldü. İç
savaşın bütünü sırasında ise 185 bin partizan ölürken,
açlıktan ölenlerin sayısı 260 bindi. Yunanistan’ın
toplam nüfusunun yüzde onu böylece katledilmişti; ayrıca
yüz binlerce insan toplama kamplarında tutuldu. Daha
sonra 1960’larda CIA’nın tezgahladığı Albaylar cuntası
ise aynı türden katliamlar konusunda bir emperyalist
geleneği devam ettirmiştir. Yüzlerce devrimci öğrenci
başta olmak üzere çok sayıda ilerici insan bu dönemde
katledilmiş, Yunanistan baştan başa bir işkence haneye
çevrilmiştir. ALMANYA’nın sabıkaları
sanıldığı gibi Hitler’le başlamamaktadır. Çok daha
öncesinde 1918-19 Alman devriminin bastırılması
sırasında yapılan kitlesel işçi katliamlarını,
Spartakist önderler Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in
kurşuna dizilmesini hatırlamak bile bunu kavramak için
yeterlidir. Daha sonraki 1923 ayaklanması ve Hamburg
barikatlarında akıtılan işçi kanı da Alman
emperyalizminin en bilinen sabıkalarıdır. Nazi
katliamlarından, toplama kamplarından ise daha önce söz
etmiştik. Ama sanıldığı gibi Hitler’in yenilgisi de
faşizmin bitmesi anlamına gelmemiştir. Daha 1945 yılı
bitmeden Hitler’in eski kadroları işbaşına dönmüşlerdi
bile. Nazi partisinin gizli servis şefi Gehlen, Federal
Almanya’nın da gizli servisini yönetiyordu. Sosyalizme
yönelik komploların hemen tümü bu dönemde Almanya
üzerinden yürütüldü. Bütün Neo-Nazi örgütleri böylece
kuruldu ve güçlendirildi. CIA tarafından desteklenen
gizli servis BND 1970’li yıllarda Kızıl Ordu Fraksiyonu
(RAF) üyelerine düzenlenen operasyonların ve dört RAF
liderinin Stammheim Cezaevi’nde kurşuna dizilmesinin baş
sorumlusuydu. CIA’nın alt birimlerinden biri
olan OPC tarafından organize edilen AVUSTURYA
Nazileri ise devletle tamamen işbirliği halindedirler.
Eski SS subaylarının üst düzey yönetici olduğu bu örgüt
sendikacılara ve sol partilere, yabancı işçilere karşı
saldırıların baş sorumlusudur. Avrupa’nın en sakin görünen
ülkesi olan İSVEÇ’te Başbakan Olof Palme’nin
benzer bir Neo-Nazi organizasyonu tarafından öldürüldüğü
kesin gibidir. Suikastten sonra tanıkların doğrudan
teşhis ettiği kişilerin çoğunun eski paralı askerler ve
neo-naziler olması ve bunlardan eski bir İngiliz
lejyonerinin geçtiğimiz yıllara kadar Kıbrıs Bayrak
Radyosu’nda “çevirmen” kadrosunda çalışması hiç
rastlantı değildir. İşçi sınıfı tarihinin en büyük
ayaklanmasına ve en kanlı katliamına 1871 Komün
günlerinde sahne olan FRANSA ise sömürgelerinde
uyguladığı yüz kızartıcı suçlarla anılır. Alman
işgalinden büyük ölçüde komünist direnişçilerin
sayesinde kurtulan Fransa, daha sonra ABD’nin açık
desteğiyle sağcı yönetimlerin kapısını aralamış ve bu
arada sömürgecilikten hiç vazgeçmemiştir. Büyük bir
yenilgiye uğradığı 1954’e kadar Vietnam’a kan kusturan,
Cezayir’i kana bulayan Fransa, 1968’lerdeki gösterilerde
kendi halkına karşı da acımasız davranmış, Paris
sokaklarında yine devrimcilerin kanını akıtmıştır. Bütün
bu saldırganlığın başını ise bizzat devlet tarafından
kurulan OAS isimli katiller örgütü çekmiştir. Fransa
bugün hâlâ Afrika ve Uzakdoğu’dan elini çekmiş
değildir. İNGİLİZ emperyalizmi bütün
dünyanın en iyi bilinen sömürgeci gücüdür. Şimdilerde
eski gücünü yitirmiş gibi görünse de “üstünde güneş
batmayan” imparatorluk olarak tanımlanan İngiltere,
Hindistan’dan Güney Afrika’ya dünyanın dört bir yanında
sayısız katliama ve soyguna imza atmıştır. Son dönemde
de Amerikan emperyalizmin en sadık müttefiki olarak
görev yapan İngiltere, bütün haydutluk ve katliam
savaşlarında bizzat yer almaktadır. l Neredeyse yüz
yıldır İngiltere’nin işgali altında olan İRLANDA
ise Avrupa’nın kanayan yarasıdır. İngiliz işgaline karşı
mücadelenin başladığı ve IRA’nın kurulduğu ilk günlerden
beri, İngiliz devleti, zaman zaman yerli
işbirlikçilerini de kullanarak İrlanda’da sayısız suç
işlemiştir. 1916’da Paskalya Ayaklanması’ndan sonra IRA
kurucusu James Conolly ve 12 arkadaşını kurşuna dizen
İngiltere, sonraki yıllarda faşist işbirlikçilerini de
kulanarak yüzlerce yurtsever İrlandalıyı katletti. Ölüm
oruçlarında yaşamını yitiren Bobby Sands ve dokuz
arkadaşının da dahil olduğu 3 binden fazla kişi İrlanda
için savaşırlarken öldürüldüler. Ki bunların çoğunluğu,
“Kanlı Pazar” katliamında olduğu gibi sivil insanlardı.
lEsas
olarak kendi hatalarının sonuçlarını yaşayan ama bu
arada emperyalist kampın gizli servislerinin
komplolarına da hedef olan eski sosyalist ülkeler de,
reel sosyalizmin çöküşünden sonra büyük bir yıkım içine
gömülmüşler, kapitalist sisteme dahil olmanın bedelini
çok ağır ödemişlerdir. RUSYA İçişleri Bakanlığı
verilerine göre, tutuklanan Rus gençlerinin sayısı
1990-1997 arasında üçte bir oranında artarak 200 bin
kişiyi geçmiştir. St. Petersburg’da 3 bin, Moskova’da
ise 6 bin çocuk sokaklarda yaşamaktadır.
B) Kuzey
Amerika KIZILDERİLİ KATLİAMI,
ABD’nin kuruluşundan çok önce başlayan insanlık
tarihinin en ağır suçlarından biridir. Ta Kolomb’un
kıtaya ayak bastığı günden beri başlayan katliamlar
zincirinin Kuzey’deki ayağı da Güney’den hiç aşağı
kalmaz. Bir zamanlar nüfusu 30-40 milyonu bulan
Kızılderililerin sayısının bugün 2-3 milyona düşmesi
bunun en açık kanıtıdır. Sömürgeci beyazlar tarafından
mahvedilen doğa dengesi yüzünden hastalıklardan,
açlıktan ölen milyonlarca Kızılderilinin yanında
beyazların ayak bastıkları her toprak parçasından
sürülen bu insanlar yüz yıl boyuncu sistematik
katliamlara uğradılar. Korkunç bir asimilasyon
politikasıyla, sahtekârlıklarla adım adım sürülen
Kızılderililer, yıllar boyunca toplama kamplarına ya da
kimliksizliğe mahkûm edildiler. Amerikan demokrasisi
denilen şey, böylece yaklaşık 30 milyon yerlinin
katledilmesi üzerine kuruldu. SİYAHLARA KARŞI UYGULANAN
KÖLECİLİK ise belki şimdi tarih kitaplarında kalmış
gibidir ama bu kanlı tarih unutulmamıştır. Yüzbinlerce
Afrikalı’nın köle gemileriyle ABD’ye taşındığı bu dönem,
ABD’nin ekonomik zenginliğinin de aslında ilk temelini
oluşturur. On binlerce kölenin açlıktan, hastalıklardan
ve işkenceler yüzünden öldüğü bu dönemden sonra ilk
siyah hareketleri başladığında ise ortaya çıkan
Ku-Klux-Klan linçleri işin başka bir cephesidir. 1800’lü
yıllardan bugüne dek süren Amerikan linç geleneğinde,
on binlerce siyah, yakılarak, asılarak öldürülmüş, bu
arada kısırlaştırma gibi iğrenç ırkçı yöntemler de
uygulanmıştır. Öyle ki, salt 1870-1890 arasındaki yirmi
yılda on bin siyah linç edilerek öldürülmüş, 1970’lere
kadar siyah kadınların %24’ü, PortoRiko’luların %35’i
kısırlaştırılmıştır. Aynı süreçte suikastle öldürülen
Malcom X, Martin Luther King gibi siyah önderler ve Kara
Panterler’in katledilen militanları da bu arada
anılmalıdır 2 Şubat 1848’de Meksika’ya ait Teksas, Arizona, California gibi sekiz kentin işgal
edilerek ABD toprakları haline getirilmesi de ABD
tarihinin utanç sayfalarından biridir. Giderek bu
topraklar üzerinden eski sahiplerini kovan Amerikalılar,
zaman zaman çıkan ayaklanmaları da 1957’de olduğu gibi
kanla ve tutuklamalarla bastırmışlardır. Bu arada
Meksika’nın büyük kızılderili uygarlığı talan edilmiş ve
bu kültür neredeyse tamamen yok edilmiştir. İŞÇİLERE
YÖNELİK SALDIRI VE KOMPLOLAR, ABD tarihinin
unutulamaz bir parçasıdır. Sonradan 1 Mayıs gününün
mücadele günü ilan edilmesine neden olan 1886’daki 6
işçinin öldüğü gösteri ve 8 işçi önderinin idam edilmesi
bunun en bilinen örneğidir. Daha sonra sendikaları satın
alarak, işçi sınıfını susturmaya çalışan Amerikan
burjuvazisi, bunun yetmediği yerde de, idamlar ve
katliamları devreye sokmuş, büyük tutuklamaları arkası
arkasına geliştirmiştir. Örneğin sadece 1937’deki
Chrysler ve General Motors grevlerinde mafya ve polisin
saldırılarında 98 işçi öldürüldü. İşçi sınıfı hareketini
her zaman acımasız bir baskı altında tutan ABD, Sacco
ile Vanzetti isimli iki işçinin idamında olduğu gibi
bin bir türlü komployu kullandı. MacCarthy kampanyası
sırasında ise binlerce Amerikalı tutuklandı ve
mahkemelerde yargılandı. 1953’te “ajanlık”la suçlanan
komünist Julius ve Ethel Rosenberg çiftinin idamı ise
tam bir yüz kızartıcı suç olarak ABD tarihine geçti. C) Güney
Amerika Kolomb’un karaya ayak bastığı
günden beri devam eden KIZILDERİLİ UYGARLIKLARININ YOK
EDİLMESİ, dünya tarihinin en trajik olayıdır.
Açgözlü İspanyol ve Portekiz sömürgeciliğinin Güney
Amerika’daki katliamlarının kesin rakamlarını tahmin
edebilmek bile mümkün değildir. Sayıları milyonlarla
ifade edilen Aztek ve İnka halklarının korkunç
katliamlarla yok edilmesinin ötesinde sömürgecilerin
yerlilerden gasp ettiği maden ve altın stoklarının da
miktarı tam olarak bilinmemektedir. 1831’den beri
ABD’nin gizli işgalini yaşayan ARJANTİN’deki 1976
faşist cuntası, Latin Amerika tarihinin en kanlı
cuntalarındandır. İlk günden beri ABD tarafından tanınan
ve desteklenen General Videla cuntası, ilk anda 1300
kişiyi katlederken, daha sonraki yıllarda 30 binin
üzerinde devrimciyi, sendikacıları ve işçi önderlerini
“kayıp” etmesiyle ünlüdür. “Kayıp” ilan edilenlerin
çoğunun ordu helikopterlerinden denize atıldığı ve hatta
bu insanların çocuklarının bile evlatlık olarak
satıldığı sonraki yıllarda açığa çıkmıştır. BOLİVYA’da
ise sadece 1947-1952 arasında çoğu madenci ve tarım
işçisi 30 bin kişi ABD destekli cuntalar tarafından
katledildi. Bundan öncesinde kışkırtılan bölgesel
savaşlarda ölen Bolivyalıların sayısı ise on binlerle
ifade edilmektedir. 1980 yılına gelinceye kadarki
tarihinde tam 189 hükümet darbesine tanık olan
Bolivya’da katledilen insanların sayısını tutmak
neredeyse imkânsızdır. Üniversite bombalamaktan köy
yakmaya kadar her türden cinayet yolunu kullanan Bolivya
cuntalarının hepsi de ABD ve CIA desteklidir. Ama
herhalde bu cinayetlerin en önemlisi büyük devrimci Che
Guavera’nın 1967’de CIA ajanları ve Bolivya ordusunun
kasapları tarafından yaralıyken kurşuna dizilerek
katledilmesidir. CIA destekli 1964 darbesi
BREZİLYA’nın tarihindeki en kanlı olaylardandır.
Üç-dört yıl içersinde cuntanın ABD ile işbirliği yaparak
kurduğu “Ölüm Filoları” iki binden fazla kişiyi
katletmiştir. 1968’de efsanevi gerilla önderi Carlos
Marighella’nın öldürülmesi de Brezilya oligarşisinin
sabıkalarındandır. Her zaman faşist rejimler altında
yaşayan Brezilya, bugün dünyanın en çok yoksulluk
çekilen ülkeleri arasındadır ve her gün ortalama bin
çocuğun öldüğü Brezilya kentlerinde polisin de sokak
çocuğu avlayarak katlettiği son yıllarda açığa
çıkmıştır. EL SALVADOR, Latin
Amerika’nın cinayetler ülkesi olarak ün yapmıştır. Daha
1931-1944 arasındaki yerli ayaklanmaları sırasında 15
binden fazla insanı katletmekle işe başlayan El Salvador
kasapları, 70’li yıllara gelindiğinde tam bir kıyım
makinesi olarak iş görmüşlerdir. Özellikle 1979 yılından
sonra CIA tarafından faşist ARENA partisiyle birlikte
oluşturulan ölüm mangaları, toplam 70 bin devrimci ve
yurtseveri katletmiştir. Binlerce çocuk ve köylü de bu
rakamın içindedir. Öyle ki, sadece 1981’de ölüm
mangaları içlerinde rahiplerin de bulunduğu 12 bin
kişiyi öldürdüler. Bütün bu cinayetlerin arkasında
ABD’li danışmanların durduğu ve birçok katliama da
bizzat katıldıkları ise resmi belgelerle
kanıtlandı. Bütün tarihi cuntalar ve 1931’de
olduğu gibi köylü katliamlarıyla (30 bin ölü) geçen
GUATEMALA’nın yaşadığı en korkunç dönem 1954’teki
ABD işgali ve cuntası dönemidir. United Fruit Company
adlı ABD tekelinin desteğiyle toparlanan paralı askerler
ve ABD yeşil berelilerinin yaptığı müdahaleden bu yana
devam eden faşist cuntalar sırasında toplam 200 binden
fazla insan katledildi. Sadece 1986 yılı içersinde
öldürülen işçi, köylü ve devrimci sayısı 18 bindir.
KOLOMBİYA’daki manzara ise
tam bir faciadır. 1948’de United Fruit Company ve
Standart Oil’in siparişiyle CIA’nın Kolombiya devlet
başkanı Gaitan’ı öldürmesiyle başlayan cuntalar dönemi
aynı zamanda cinayetler dönemidir. 1948 ile 1957
arasındaki cuntalar sırasında 300 bin kişi, 1957 ile1963
arasında ise 20 binden fazla insan öldürüldü. Amerikan
çıkarları uğruna yapılan bu katliamlara gerilla
savaşıyla karşılık veren Kolombiya halkı, bugün hâlâ ABD
ordusunun katliamlarıyla karşı karşıyadır. 1898’deki ABD
işgalinden 1959’a dek kukla hükümetler tarafından
yönetilen KÜBA, 1959’da Fidel ve Che
önderliğindeki gerilla güçlerinin iktidarı ele
geçirmesiyle emperyalist boyunduruktan kurtuldu. Bu süre
içinde sadece Batista cuntası 60 bin Kübalının hayatına
mal oldu. Ama Küba, kurtuluş gününden sonra da
emperyalizmin saldırılarından nasibini aldı. 1962’de
sosyalizmi yıkmak için yapılan Domuzlar Körfezi
çıkarmasının başarısızlığa uğramasından sonra da
yüzlerce suikast planı ve provokasyon birbirini izledi.
Her yönden başlatılan ambargo ise bugün hâlâ devam
etmektedir. MEKSİKA’nın tarihi ABD’nin
saldırganlığının tarihidir aynı zamanda. Daha 1848’de
topraklarının büyük bölümünü ABD’ye kaptıran Meksika,
yerli kültürünün ve bütün maddi zenginliklerinin
yağmalandığı yüzyıl boyunca ayaklanmalarla sarsıldı.
1909’da Zapata ve Panço Villa’nın önderliğinde
başlatılan köylü ayaklanmalarının bastırılması ABD’nin
doğrudan askeri müdahalesi sayesinde bastırılabilmiş ve
Zapata ile Villa çeşitli tuzaklarla katledilmiştir. O
günden beri cuntalar ve sık sık taraf değiştiren
hükümetler tarafından yönetilen Meksika 1994’ten bu yana
Zapata’nın mirasını sahiplenen Zapatist Kurtuluş
Ordusu’nun (EZLN) başlattığı gerilla hareketiyle
sarsılmaktadır. NİKARAGUA’nın acılı günleri 1885’te
Amerikalı korsan Walker’in bölgeyi işgal girişimiyle
başladı. 1894’ten sonra ise artık Nikaragua tam bir ABD
eyaleti haline getirilmişti. Bütün zenginlikleri ABD
tarafından denetleniyor ve oradan yönetiliyordu. 2 Mayıs
1926’da “yoksulların generali” Sandino’nun önderliğinde
başlayan anti emperyalist direniş, Sandino’nun ABD uşağı
Somoza tarafından tuzağa düşürülerek katledilmesine dek
sürdü. Aynı anda Sandino’nun kampları da basılarak üçyüz
insan bir anda kurşuna dizilmişti. Bu noktadan sonra
Latin Amerika tarihinin en kanlı diktatörlerinden biri
olan Somoza’nın diktatörlüğü başladı. CIA ajanı olan
Somoza, ülkeyi 1979’da iktidardan alaşağı edilene kadar
kan ve dehşetle yönetti. Bu süreçte kurulan Sandinist
Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN)’ye karşı yapılan
operasyonlarda binlerce yoksul köylü ulusal muhafız
denilen katil çeteleri tarafından öldürüldü. Bu süreçte
bizzat CIA ajanlarının yönettiği işkence haneler tam
kapasite çalışarak binlerce insanı katletmişti. Ama
FSLN’nin iktidarı ele almasından sonra da emperyalizmin
komploları bitmedi. Devrim gününden 1985’e kadar geçen
sürede Miami’de örgütlenen kontra çetelerinin
saldırılarında 11 bin Nikaragualı yaşamını yitirdi, ülke
ekonomisi sabotajlarla mahvedildi ve böylece silahla
kazanılmış olan devrimin seçim sandıklarında
terkedilmesinin zemini hazırlandı. 1780’de ünlü
Kızılderili önderi Tupac Amuru’nun katlinden beri
PERU’da da cinayet makineleri hiç boş durmadı.
1968’den en son diktatör olan Fujimori’ye dek her zaman
baskı ve zulümle yönetilen Peru’da sadece 1980’den bu
yana 30 bin kişi işkenceler ve kurşuna dizmeler yoluyla
öldürülmüştür. 124’u Lurigancho, 118’i El Fronton
cezaevinde olmak üzere yüzlerce devrimci tutuklunun
kurşunlanarak öldürülmesi Peru oligarşisinin en kirli
işlerindendir. Aydınlık Yol ve Tupac Amuru Devrimci
Hareketi (MRTA) örgütlerinin başlattığı gerilla savaşı
süresince Fujimori diktası, en kanlı cinayetleri
işlemiştir. Özellikle MRTA’nın düzenlediği Japon
Büyükelçiliği’nin basılması eylemi sırasında düzenlenen
operasyonda gerillaların öldürülmesi son dönem devrimci
tarihinin canlı anılarındandır. ŞİLİ ise artık dünyadaki
birçok insan tarafından faşist Pinochet cuntasının
marifetleriyle tanınmaktadır. ABD kökenli çokuluslu
şirketlerin (özellikle ITT) siparişi üzerine CIA
tarafından tasarlanan darbe 1973’te general Pinochet
tarafından gerçekleştirildi ve darbenin ilk gününde
başta solcu başkan Allende dahil olmak üzere toplam 35
binin üstünde insan işkencelerle, kurşuna dizmelerle
katledildi, binlerce insan sakat bırakıldı, binlercesi
“kayıp” edildi. CIA’nın bizzat katıldığı ve planladığı
bu darbe sonrasında bütün sendikalar, partiler
kapatıldı, ülke baştan başa işkencehaneye döndürüldü.
Buna karşılık Şili cuntası ABD ve IMF’den tarihin en
yüksek yardım ve kredilerini aldı. Ancak buna rağmen
Pinochet döneminin sonunda Şili ekonomisi tam bir harabe
halindeydi. Tupamaros gerilla örgütüyle başa
çıkamayan ABD işbirlikçilerinin düzenlediği 1973
cuntasından sonra URUGUAY tam bir cehenneme
döndürüldü. Bu dönemde her 54 Uruguaylıdan biri
tutuklandı. Diktatörlük binlerce insanı işkencelerden
geçirerek katlederken ABD’nin tavsiyesiyle
Tupamarosların lider kadroları uzun yıllar boyu en katı
tecrit koşullarında, hücrelerde tuttu. Aynı şekilde
VENEZUELA da CIA operasyonlarının deneme
laboratuvarı yapıldı. Petrol üretimi bakımından önemli
olan Venezuela ABD’nin güneydeki yatırımlarının %66’sını
barındıran ülke olarak her zaman cuntalar ve faşist
yönetimlerin elinde olmuştur. Bu ülkedeki en küçük bir
ulusal hareket bile her zaman kanlı bastırma
harekâtlarıyla karşılanmış, Douglas Bravo’nun başını
çektiği gerilla hareketleri köylülere yapılan katliam
seferleriyle bastırılmıştır. ABD’nin arka bahçesindeki
ülkelerden HAİTİ de en kanlı kıyımlardan nasibini
aldı. Yalnızca 1915’teki ABD işgali sırasında birkaç
günde 3 bin 500 kişi öldürüldü. Daha sonra ABD işgali
resmen bittiğinde de kıyımlar bitmedi. ABD destekli
cuntalar boyunca 1957’den 1971’e kadar Haiti’de 26 bin
kişi öldürüldü. PANAMA Kanalı ise daha
kazılırken 28 bin can almıştı. Her zaman kukla
hükümetler tarafından yönetilen Panama’da basit öğrenci
gösterileri bile her zaman en vahşi kurşuna dizmelerle
cezalandırıldı; çünkü ABD için kanal stratejik bir anlam
ifade ediyordu. Daha sonraki yıllarda, 1990’da
uyuşturucu ticareti yaptığı bahanesiyle Panama devlet
başkanı Noriega’nın tutuklanıp ABD’ye götürülmesi ise
tam bir komedi olarak nitelendirildi. Müdahaleye bahane
teşkil eden Noriega’nın eski bir CIA ajanı olması,
ABD’nin uyuşturucu piyasasındaki rolünü açığa
çıkarmıştır. 1979’da iktidara gelen sosyalist
eğilimli Bishop’un katledilerek devrildiği
GRENADA Adası işgali ise ABD’nin bölgede işlediği
en son suçlardan biridir. Pervasızca gerçekleştirilen bu
işgal sonucunda ABD Grenada’yı 1985’e kadar işgali
altında tuttu.
D) Afrika Emperyalist
sömürgeciliğin en büyük acılarını çeken şüphesiz Afrika
kıtası olmuştur. Yüzyıllardır işgal altında tutulan,
sömürülen ve baskı altında tutulan Afrika’nın çektiği
acı emperyalist aşamayla birlikte daha da artmış,
başkaldırdığı her noktada ise kirli savaşın en acımasız
yöntemleriyle karşılaşmıştır. 1950’lerde Afrika
madenlerinin ve diğer zenginliklerinin %60’ından fazlası
emperyalistlerin elindeydi, bütün kaynakları vantuzlanan
kıta insanları ise açlık ve sefaletin pençesindeydi.
%99’a yakın bir bölümü okuma yazma bilmeyen bu dev
kıtanın insanları, nasıl doğup nasıl yaşadıklarının bile
farkına varmadan ölüp giderken emperyalist şirketler
kasalarını doldurmaktaydılar. O kadar ki, uyanan Afrika,
topraklarından sömürgecileri kovduktan sonra bile açlık
ve sefaletin pençesinden kurtulamadı. Uyanışın ilk ve en
tutarlı sembollerinden biri ANGOLA’ydı. Portekiz
sömürgecilerine karşı mücadeleyi başlatan MPLA’nın
haraketi Salazar diktasının en acımasız işkence ve
saldırılarıyla karşılaştı. Buna rağmen iktidarı alarak
işgalcileri kovan Angola halkı, bu kez de ABD
komplolarından kurtulamadı. 1976’daki zaferden sonra CIA
güdümlü kontra örgütlerinin saldırıları 300 bin
Angolalının ölümüne neden oldu, 80 bini ise sakat kaldı.
BATI
SAHRA’da 1973’te mücadeleye başlayan POLİSARİO
gerillaları da karşılarında aynı güçleri, binlerce ABD
ve Mısır askerini buldular. Zengin fosfat yataklarına
sahip Sahra, emperyalistler için vazgeçilmezdi ve bu
nedenle işkence tezgahlarını Batı Sahra’ya kurmakta
gecikmediler. 1830’da Fransa işgaliyle başlayan
acılar CEZAYİR halkının yakasını hiç bırakmadı.
Petrol ve maden yataklarıyla bütün emperyalistlerin
iştahını kabartan Cezayir, 1832-39 arasında Abdülkadir
Cezayiri önderliğinde ilk direnişine başladı. Yedi yıl
içersinde binlerce ölü, sömürgeciliğin Cezayir’e
armağanıydı. Daha sonra, sadece 1945’teki Sedif
ayaklanmasında 45 bin ölü sayılabildi. 1954’te
bağımsızlık hareketi yeniden başladığında bu kez sahnede
Fransız İstihbarat örgütü OAS’ın işkence haneleri ve
suikastleri vardı. 1954-1962 arasındaki tablo korkunçtu:
1.5 milyon ölü, 2 milyon 800 bin tutsak...
Bağımsızlıktan sonra ise bu kez şeriatçılarla hükümetin
organize ettiği kontra örgütler arasındaki iç savaş 100
bin Cezayirlinin canına mal oldu. 1891’den sonra
Fransız sömürgesi olan ÇAD da aynı kaderi paylaştı.
1961’den sonra başlayan bağımsızlık savaşına karşı
gerçekleştirilen ABD-Fransız işbirliği binlerce ölüye
mal oldu. Yeraltı zenginlikleri yağma edilen Çad, daha
sonra da ABD güdümlü Habre cuntasıyla karşı karşıya
kaldı ve bugün hâlâ ABD’nin egemenlik alanı
içinde. ETİYOPYA ise aşağı yukarı
ne kadar sömürgeci güç varsa, Osmanlı dahil, ülkesinde
gördü ve hepsi tarafından da ayrı ayrı sömürüldü.
1930’da kukla kral Selasiye iktidar olduğunda da bir şey
değişmedi. En önemlisi de açlık hiç azalmadı;
emperyalistlerin yoksulluğa mahkûm ettiği Etiyopya halkı
sadece 1973’teki kıtlıkta 100 binden fazla insanını
açlığa kurban verdi. GANA’da da bağımsızlık
hareketi emperyalizm tarafından hoş görülmedi. Kwame
Nkrumah’ın başlattığı bağımsızlık hareketini bastırmak
için bütün kaynaklarını kullanan CIA 1966’da askeri bir
darbe düzenledi ve Nkrumah’ı deviren cuntacılar ABD
tekellerinin oyuncağı olarak hüküm sürmeye başladılar.
Başka
bir Portekiz sömürgesi olan GİNE’de büyük devrimci
Amilcar Cabral önderliğindeki devrimci hareket, onun
öldürülmesine karşın başarıya ulaştı ve demokratik bir
halk cumhuriyeti kuruldu. ABD ve NATO’dan aldığı yoğun
askeri desteğe rağmen Portekiz, devrimci güçlerin
karşısında düzenlediği katliamlarla bile
tutunamadı. Emperyalizmin asıl yüz karası ise
şüphesiz bölgedeki en kanlı diktatörlük olan ırkçı
GÜNEY AFRİKA’ydı. Emperyalizmin bu ülkede
işlediği suçların hesabı bile tutulamaz. Nüfusun %90’ı
Afrikalı-siyah olduğu halde beyazların vahşi diktası
altında bu ülkede kurulan sömürü ağı emperyalistler için
öylesine önemlidir ki, yıllar boyunca bu dünyanın en
gerici rejimine bütün dünya kapitalizmi destek
vermiştir. Neredeyse kölelik koşullarında elmas
madenlerinde çalıştırılan siyahlar ise her ayaklanma
girişimlerinde vahşi katliamlarla karşılaşmışlardır.
Mücadele boyunca yüzlerce devrimci önderi katleden ırkçı
rejim, Nelson Mandela’yı da 27 yıl hapiste ABD
desteğiyle tutabilmiştir. Başlıcaları Soweto ve
Sharpeville’de gerçekleşen onlarca katliamda sayısız
çocuk, kadın ve sivilin kanına giren ırkçı rejim,
yönetiminin son anına dek ABD ve NATO’dan tam destek
aldı. Eski bir İngiliz sömürgesi olan KENYA da
yeni-sömürgeciliğin çürütücü etkisinden nasibini aldı.
1950’lerde Jomo Kenyatta’nın önderliğinde kazanılan
“bağımsızlık” bu bakımdan bir anlam ifade etmedi. Onca
mücadele ve katliamlardan sonra gelen istikrarsız
hükümetler kaosunda Kenya, IMF reçetelerini uygulayan
yoksulluk içindeki bir ülke olarak kaldı. Birçok parçaya
ayrılarak sömürgeciler arasında paylaşılan
KONGO’nun en büyük parçasını elinde tutan
Belçikalılar başka emperyalistlerden hiç farklı
değillerdi. 1960’ta sağlanan bağımsızlıktan sonra
beceriksiz Belçikalıların yerini alan ABD danışmanları
ise kanlı yüzlerini hemen gösterdiler. Bizzat ABD
elçisinin de katıldığı bir komployla devrimci güçlerin
efsanevi lideri Patrice Lumumba, önce işkencelerden
geçirildi, sonra kafasına kurşun sıkılarak öldürüldü ve
asit kazanında eritilerek cesedi yok edildi. Zengin
maden yataklarının sahibi Kongo, daha sonra ABD
işbirlikçisi Çombe ve daha sonra Mobutu ülkeyi IMF’nin
kölesi yapmakta büyük başarı gösterdiler. Daha 1920’lerden
itibaren bağımsızlık mücadelesine başlayan ve 60’larda Mondlane ve Samora Machel’in önderliğinde FRELİMO
cephesini kurarak gerilla mücadelesine başlayan
MOZAMBİK halkı, sömürgecilerden kolay kolay
kurtulamadı. Onbinlerce insanın öldüğü savaştan sonra
bağımsızlığa kavuştuklarında ise sosyalizm yolunda
ilerleyeceklerini açıkça söyleyen Frelimo önderleri
birer birer katledildi. Özellikle Samora Machel’in
devlet başkanı olduktan sonra uçağına bomba konularak
öldürülmesi CIA’nın Afrika’daki en kirli
işlerindendir. Aynı şekilde bağımsızlık yolunda
ilerleyen ZİMBABWE de bir dizi katliam ve
cinayetle durdurulmak istendi. Gerillalar bağımsızlığı
sağladıklarında ilk yaptıkları iş ise ülkeyi ilk
sömürgeleştiren Cecil Rhodes’in adından gelen Rodezya
ismini Zimbabwe olarak değiştirmek oldu. 1980’de iktidara
gelen ve ABD’ye sıcak davranmayı reddeden Doe
yönetiminin CIA darbesiyle devrilmesi ve devlet
başkanının CIA ajanları tarafından kurşunlanması
LİBERYA’da olup bitenleri anlamak bakımından iyi
bir örnektir. LİBYA ise bilindiği gibi İtalyan
sömürgecilerinin elinden yıllar boyunca zulüm çektikten
sonra bağımsızlığa kavuştuğunda, bu kez de dünyanın
jandarması ABD’nin elinden kurtulamadı. Her fırsatta bir
bahane bularak Libya topraklarını bombalayan ABD
jetlerinin dışında CIA’nın en yoğun komplo uyguladığı
alanlardan biri Kaddafi’nin ülkesi oldu. Geçmişten beri
stratejik konumu nedeniyle sömürgecilerin aralarında
paylaşamadıkları bir coğrafya olan SOMALİ, 80’li
yıllarda Sovyet etkisi altında kalmasının bedelini 90’lı
yıllarda ödedi. 1992-1994 arasında bölgedeki
istikrarsızlığı bahane eden ABD, 28 bini kendi
ordusundan olmak üzere 50 bine yakın bir güçle Somali’yi
işgal etti. Somali halkının her anti-emperyalist
kıpırdanışını baskı ve terörle ezen işgalci güçlerin bu
süreçteki en iyi kullandığı araçlardan biri ise Türk
ordusu olmuştur.
E) Doğu ve Güney
Asya ÇİN tarihini emperyalizmin
suçları bakımından özetleyebilmek ve emperyalizmin
ülkeye verdiği zararları sayılarla ifade edebilmek
mümkün değildir. Sadece afyon savaşları boyunca
1840’larda yapılan katliamlar ve Çin’in bir afyonkeşler
ülkesi haline getirilmesi bile tarihin en ağır
suçlarındadır. Çin’in defalarca işgal edilmesine tarih
boyunca katılan ABD, 1900’deki Boxer Ayaklanması
sırasında da yedi emperyalist ülkeyle birlikte Çin’i
işgal eden ve şehirleri topçu ateşiyle mahveden güçtür.
Daha sonraki Japon işgalini silah yardımıyla destekleyen
ABD, nihayet Çin Mao önderliğinde emperyalist
boyunduruktan kurtulduğunda da boş durmadı. Bu kez de
Taiwan adasındaki işbirlikçileri aracılığıyla Çin Halk
Cumhuriyeti’ne karşı provokasyonlarını sürdürdü. Bütün
bu tarih boyunca emperyalistler tarafından katledilen
Çinlilerin sayısı ise diğer ülkelerde olduğu gibi
binlerle değil, ancak milyonlarla ifade
edilebilektedir. İlk başlarda Hollanda sömürgesi
olan ENDONEZYA ise daha sonra 5 ayrı emperyalist
gücün işgalini tattı ve en sonunda ABD sömürgesi haline
getirildi. Siyasi tarihi boyunca ABD uşaklığı eden
diktatörlerin, general bozuntularının pençesinde yaşayan
Endonezya’nın en trajik olayı, şüphesiz 1965’te
gerçekleşmiştir. Suharto başkanlığında CIA ajanı
generaller cunta yaptıklarında tarihin en büyük
katliamına imza attılar. 5 ay içinde CIA’nın bilgileri
ve bizzat katılımıyla bir milyondan fazla komünist ve
sol sempatizan katledildi.Daha sonrası
ise tam bir yeni-sömürge felaketidir; yoksulluk,
birbirini izleyen cuntalar, katliamlar... Ülkesini
ABD’ye satmış olan bu katiller sürüsü, halkın sık sık
gerçekleştirdiği ayaklanmalara rağmen hâlâ iktidarlarını
sürdürüyorlar. DOĞU TİMOR da ABD’nin
Endonezya’yı kullanarak yarattığı katliam alanlarından
biridir. Endonezya tarafından 1975’te işgal edilen Doğu
Timor, başlattığı bağımsızlık savaşı boyunca akla sığmaz
katliamlarla tanıştı. Toplam ölü sayısının 200 bine
ulaştığı bu büyük kıyımı gerçekleştiren birliklerin ABD
ve İngiliz ortak yapımı olan bir kontr-gerilla eğitim
programı çerçevesinde eğitildikleri açığa çıktı. Bugün
hâlâ aynı birlikler, cinayetlerini
sürdürüyorlar. Sömürgecilik dendiğinde dünyada
ilk akla gelen ülke olan HİNDİSTAN ise özellikle
İngiltere tarafından yüzyıla yakın bir süre baskı
altında tutuldu. Yıllar boyunca süren bağımsızlık
mücadalesi sırasında öldürülen on binlerce insanın
dışında daha sonraki kışkırtılmış din savaşları dönemi
korkunç katliamlara sahne oldu. İngiliz “böl-yönet”
taktiğinin kurbanı olan Hint halkı, salt Pakistan
ayrılığı döneminde 200 binden fazla ölü verdi. Bu
korkunç din boğazlaşması bugün hâlâ devam
etmektedir. 1898’de ABD tarafından işgal
edilen FİLİPİNLER’de ABD generali Smith’in emri
“yakın, yıkın, hapsetmeyin, on yaşından büyükleri
öldürün” idi. Sonraki yüz yıl boyunca ABD ve
işbirlikçileri hep bu emre uydular. Yüz binlerce ölüden
oluşan Filipinler tarihi, Marcos gibi kanlı diktatörler
ve diğer işbirlikçiler tarafından yürütüldü. ABD’nin
bölgedeki en sadık müttefiki olan Filipin yöneticileri
DB ve IMF bütçesinden her zaman en yüksek rakamları
aldılar. Buna karşın Filipinler Asya’nın en yoksul
ülkelerinden biri olmaya devam etti. 1970-1975 arasında
ABD ve işbirlikçi Güney Vietnam tarafından işgal edilen
KAMBOÇYA ise en büyük can kaybını ABD
bombardımanları sırasında verdi. 600 bin insanın öldüğü
bu bombalamalar sona erdiğinde ülke bir harabe haline
dönmüştü. KORE, Türkiye’de de iyi bilinen katliam
alanlarından biridir. Sosyalizmi seçen Kuzey Kore’ye
karşı başlatılan ABD-Güney Kore harekâtına Türkiye’nin
de içinde bulunduğu bir dizi işbirlikçi ordu da katıldı.
1950’de başlatılan bu korkunç savaş sona erdiğinde
savaştan önce 100 bin ölü vermiş olan sosyalist Kore
yine dimdik ayaktaydı ama 200 bin insanını kaybetmişti.
Üstelik bu süreçte Türkiye gibi ülkelerin ordularından
da çok ağır kayıplar verilmiş, yoksul insanlar yerini
bile bilmedikleri bir ülkede ABD çıkarları için
kırdırılmışlardı. VİETNAM ise hem dünyanın
en büyük kahramanlık destanlarından biridir hem de ABD
emperyalizminin suç dosyasının en ağır klasörlerinden
birini oluşturur. Yüzyılın başından beri devam eden ve
önce Fransızları, sonra da dünyanın en büyük ordusuyla
üstlerine gelen ABD emperyalizmini hezimete uğratan
Vietnam halkı, bütün bu savaşlar boyunca akıl almaz
kıyımlara uğradı. 500 binlik ABD ordusu ve birbuçuk
milyonluk işbirlikçi Güney Vietnam ordusu, bütün
teknolojik olanaklarına karşın Vietnam halkını
yenemeyince büyük bir soykırıma başvuruldu. Tarihin en
büyük hava bombardımanı yıllarca Vietnam’da vurulmadık
tek bir metrekare alan bırakmadı. 1963-1973 arasında
öldürülen sivil Vietnamlı sayısı 4.5 milyon kişiydi.
ABD bombardımanlarının etkisi bakımından LAOS da
Vietnam’la aynı kaderi paylaştı. Laos, bağımsızlık
savaşı sırasında toplam 2 milyon ton ABD bombasını
topraklarında gördü, ki bu, II. Emperyalist Paylaşım
Savaşı’nda atılan toplam bomba sayısından daha fazlaydı.
AFGANİSTAN, yıllardır işgal altında, yer altı-üstü zenginlikleri
sömürülmekte, kendi menfaatleri için köprü gibi
kullanılmakta, milyonlarca insanın aç, sefil göçe
zorlanmaktadır. Taliban mazeret gösterilip siviller
katledilmektedir. F) Ortadoğu
Ortadoğu emperyalizm için her
şeyden önce petrol demektir; ama petrolün de ötesinde
dünyanın bu en sıcak bölgesinde egemen olmak, politik
olarak halkları sindirmek çok önemlidir. Bu amaçla
Türkiye dahil onlarca Ortadoğu ülkesini baskı altına
alan ABD, bölgede bir dizi askeri üs oluşturmayı baştan
beri amaçlamış ve başarmıştır. Özellikle İsrail ve
Türkiye gibi iki tane sadık bekçi köpeği aracılığıyla
bölgeyi denetlemek isteyen ABD emperyalizmi, tarih
boyunca bölge halklarına karşı büyük suçlar
işlemiştir. Özellikle FİLİSTİN
yalnızca Ortadoğu’nun değil, dünyanın kanayan yarasıdır.
1947’de kurulan İsrail devletinden sonra Filistinliler
sürgün edilirken, İsrail ABD toplam dış yardımının
neredeyse yarısını alıyordu. Böylece bölgede bir bekçi
köpeği haline getirilen İsrail, 50 yılı aşkın bir
süredir onlarca katliama imza atmış bir “terör devleti”
olarak varlığını sürdürmekte ve topraklarını her gün
büyütmektedir. Ama aslında Filistinli katliamları
İsrail’den de önce başlamıştır. Bu katliamların en
büyüğünü 1936 yılında İngiliz yönetimi sırasındaki genel
grevde olmuştur. 1939 yılında ayaklanma bastırıldığında
40 bin Filistinli öldü. 20 bini tutuklandı ve 110
Filistinli de asıldı. ABD’nin uşağı Ürdün Kralı’nın 19
Eylül 1970’de yaptığı katliam ise “Kara Eylül” diye
bilinir. Filistin kamplarını yoğun top ateşine tutan
Ürdün, bu kıyımda 30 bin kadar Filistinliyi öldürmüştür.
İsrail ve bölgedeki işbirlikçilerinin katliamları ise
sayılacak gibi değildir. Bunların en büyüklerinden
birkaçı, Ocak 1976, Haziran 1976’daki Tel Zaatar
karantina göçmen kampları katliamı ve 17 Eylül 1981’deki
Sabra ve Şatila "göçmen kampları"ndaki katliamlardır.
İsrail’in 1982’deki Lübnan işgalinin bilançosu ise 17
bin 500 ölüdür. 1953’te petrolleri
ulusallaştırmak isteyen Musaddık’ı askeri darbeyle
deviren CIA, İRAN halkının başına Şah Rıza’yı
bela ettiğinde bir katliamlar döneminin de kapısı
açılmıştır. Yaklaşık 10 bin ABD’li danışmanın kuklası
olan Şah döneminde on binlerce devrimci, ilerici
öldürüldü. Bölge petrolünü elinde tutmak isteyen ABD,
Şah’ın işkence hanelerine en büyük desteği verdi. 1979’da
Şah, 20 milyor dolarlık varlığıyla ABD’ye kaçtığında
geride bir harabe kalmıştı IRAK ise bölge ülkeleri
içersinde son dönem ABD saldırganlığından en çok zarar
gören ülkedir. 200 bin insanın öldüğü Körfez Savaşı ve
sonra çoğu çocuk 1.5 milyon Iraklının öldüğü ambargo
dönemi bunun en açık örneğidir. Ama Irak olayı bu son
olayla açıklanamayacak kadar karışıktır. Daha yüzyılın
başında “böl-yönet” politikasıyla bölge ülkelerinin
sınırlarını cetvelle çizen emperyalizm, bugünkü despotik
yönetimlerin başlıca kaynağı olmuştur. Halkların özgür
iradelerini hiçe sayarak bölgede bir sürü kerameti
bilinmez Emirlik ve Şeyhlik kuran, bölgeyi halk
yönetimlerinden uzak tutmak için “yeşil kuşak”
projesiyle islami yönetimleri teşvik eden ABD, sonuçta
ortaya böyle bir diktalar manzarası çıkarmıştır. Kürt
halkının kanlı katili Saddam ile ABD bombardımanları
arasında ezilen ise yoksul Irak halklarından başkası
değildir. Kaldı ki, Halepçe’de kullandığı ve bir anda
binlerce Kürdü öldüren Hardal Gazı’nı da Saddam daha
önceden kendisine verilmiş ABD yardımları sayesinde
yapabilmiştir. Ancak Irak rejiminin katliamları
Kürdistan sorununun yalnızca bir bölümünü
oluşturur. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra
Ortadoğu’yu yeniden biçimlendiren emperyalist merkezler
ve gerici bölge rejimleri, bu ülkeyi dörde bölerek kendi
aralarında paylaşmışlar ve böylece bugün hâlâ devam eden
bir trajedinin temelini atmışlardır. Açıkça paylaşılan Mezopotamya, her parçasında ağır bir sömürüye uğramış,
Kürt halkı bir dizi katliama uğramıştır. Koçgiri, Ağrı,
Şeyh Sait ve Dersim isyanları sırasında gerçekleşen ve
on binlerce Kürdün ölümüyle sonuçlanan katliamlar,
Halepçe katliamı ve son 15 yılda devam eden savaşın
kirli cinayetleri bunun en açık örnekleridir. Ortadoğu
bölgesinin en acılı coğrafyalarından biri olan
TÜRKİYE ise 1 Mayıs 77 provokasyonu gibi örnekler
bir yana, yalnızca CIA tarafından organize edilen
cuntalar göz önüne alındığında bile emperyalizmin ağır
suçlarını görmemiz mümkündür. Bilindiği gibi 12 Mart
1971 cuntası,Yaklaşık 600 bin
insanın işkencelerden geçirildiği ve yüzlerce insanın
işkencelerde katledildiği 12 Eylül 1980 darbesi ise
adeta bir önceki darbenin yarım bıraktıklarını
tamamlamıştır. 60 kişinin idam edildiği bu darbe, aynı
zamanda cunta düzenini kalıcı kılacak düzenlemeler
yaparak bugüne dek devam eden boğucu bir baskının
temellerini atmıştır. 12 Mart’ı CIA’nın organize ettiği
bizzat dönemin Dışişleri Bakanı İ. Sabri Çağlayangil
tarafından açıklanmıştır. 12 Eylül’deki CIA tezgahı ise
zaten hiçbir zaman gizlenmemiştir. 12 Eylül sonrasında
ABD desteğiyle güçlendirilen kontr-gerilla örgütlerinin
yirmi yıldır işledikleri cinayetler, her geçen gün daha
çok açığa çıkmaktadır. KIBRIS’ın yüzyıldır
uğradığı işgaller ve işlenen savaş suçları da bölgedeki
insanlık suçlarından bir başkasıdır. 74’te başlayan
Kuzey’deki fiili işgal durumu ise artık Kıbrıs
Türklerinin demokratik örgütleri tarafından tepkiyle
karşılanmaktadır. Ve elbette işin bu yanı, sorunun
yalnızca bir bölümünü oluşturmaktadır. İşin öteki
yakasında ise yine CIA tarafından tezgahlanan Yunan
Papadapulos cuntasının destekleyip geliştirdiği EOKA-B
faşist örgütünün kanlı cinayetleri vardır. Makarios
yönetimini deviren Sampson cuntasının Yunan cuntası
tarafından organize edildiği daha sonradan açığa
çıkmıştır.

|