|
Bedir Tugayları ve Kürtler
Felluce'ye mi saldırıyor ?
Felluce'de bir şehrin
değil, bir ülkenin, bir bölgenin, bir yüz yılın direnişi var. Dört yandan
kuşatılan, dün nihai saldırı kararı verilen Felluce, ABD'nin ağır hava
bombardımanına dayanmaya çalışırken, kent çevresinde direnişçilerle işgal
güçleri ve işbirlikçileri arasında kıyasıya bir savaş sürüyor. Bir avuç
insan, dünyanın en güçlü ordusuna, dünyanın en aşağılık işbirlikçilerine,
dünyanın en kirli işgaline direniyor. "Kutsal petrol" ile "Tanrı"yı
birbirine karıştıran, haçlı ruhunu yeniden canlandıran, bu topraklara yüz
binlerce asker yığan, vahşetin her türlüsünü sergileyen neo-faşistler,
Felluce gibi birkaç yüz bin nüfuslu bir kentle boy ölçüşüyor, onu yok etmeye
çalışıyor.Orta ve Güney
Amerika'dan gelen Evanjelist Hristiyan askerler, tıpkı "Kudüs'ü kurtarmaya
giden Haçlılar gibi" dualar edip, bu kutsal savaşta zafere ulaşmaları için
Tanrı'dan yardım istiyorlar. İncil'den ayetler okuyup, barbarlara karşı
savaşta kendi durumlarını İncil ayetleriyle güçlendiriyorlar.
Birkaç gün içinde
Felluce'de nasıl bir manzara ile karşılaşacağız? Yanmış/yok edilmiş bir
kentle mi? Yüzlerce cesedin sokaklarda yattığı, evlerin kadın ve çocukların
üzerine yıkıldığı, kimyasal silahların kullanıldığı bir şehirle mi? Amerikan
ordusunun Irak işgalinden sonraki en büyük savaşı bu. George Bush yeniden
seçilmiş, Amerikan halkından güvenoyu almışken yapacağı ilk iş, Felluce,
Ramadi, Samarra gibi direniş kentlerini yok etmek, Irak'ta kontrolü tamamen
ele geçirmek, başka bölgelere yönelmek. Bunun için direnen kentlere yönelik
saldırılarda çirkin savaş yöntemlerinin, ölçüsüz şiddetin, kitle imha
silahlarının kullanıldığına şahit olabiliriz.Suudi Arabistan'da 21
dini lider Irak'taki mücadelenin bir bağımsızlık savaşı ve cihad olduğunu
belirten, cihada destek çağrısı yapan bir bildiri yayınladı. Bildiride,
özgürlük savaşının bir hak ve yükümlülük olduğu, destek verilmesi gerektiği
belirtildi. Metinde imzası bulunanlardan bazılarının Suudi yönetimi ile de
sorunları bulunduğu belirtiliyor. On binlerce Arap gencin Felluce ve diğer
kentlere akın ettiği, sadece Suudi Arabistan'dan on binden fazla insanın
Irak'a gittiği belirtiliyor. İşgal yönetimi bu nedenle Suriye ve Ürdün
sınırlarını kapattı. Yine Irak'taki Sünni ulema tarafından yayınlanan ortak
fetvada, Felluce'ye yönelik saldırıya hiçbir Iraklının destek veremeyeceği
ilan edildi. Sünni ulema önceki gün de Şiiler'in önde gelen isimlerinden
Ayetullah Ali Sistani'ye bir mektup göndererek, Şii-Sünni çatışması uyarısı
yaptılar ve ABD'ye destek vermemesini istediler.
36. Kürt Birliği ve Sistani destekliyor
Felluce savunmasının
önemi sadece Irak'ın özgürlük mücadelesini yönlendirmesiyle sınırlı değil.
Felluce'nin geleceği hem Irak'ın birlikteliğini hem de ABD'nin bölgedeki
geleceğini belirleme gücüne sahip. ABD Felluce'yi toptan yok etse bile artık
direnişi önleyemez. Zira Felluce yapacağını yaptı ve sadece Irak'a değil,
bütün Ortadoğu'ya bir yol çizdi: Özgürleşme, bağımsızlaşma yolu. Hem
Amerikan-İngiliz-İsrail işgallerinden hem de kendilerini bu güçlere satan
işbirlikçilerden.Ancak kente yönelik
saldırı çok tehlikeli sonuçlar doğuracak bir yöntem izliyor. Felluce, Ramadi,
Samarra gibi direniş merkezlerini susturmak için hazırlıklarını yapan ABD,
ilk adım olarak Güney'deki İngiliz birliklerini Bağdat çevresine getirdi.
Bu, muhtemelen Şiiler'le yapılan bir anlaşma sonucu oldu. Şimdi saldırı
başladı ama Irak'ı paramparça edecek bir yöntemle. Felluce'ye saldıran
Amerikan askerlerinin yanında kimler var? Irak ordusu denilen şey nasıl bir
yapı? Bu ordu eliyle mi Irak üç parçaya ayrılacak?
Amerika ve
İngiltere ile birlikte çalışan işbirlikçi Irak ordusuna bağlı askerlerin
yüzde 80'i Şii ve büyük çoğunluğu Sistani'ye bağlı. Diğer Şii gruplara bağlı
kişiler de var. Kalanı ise Kürtlerden oluşuyor. Yani Sünni Arap direnişe
karşı Şii Arap ve Sünni Kürtlerin işgalcilerle işbirliği söz konusu. Irak'ın
üç parçaya ayrılmasını önceleyen senaryoları hatırlayalım. Kürt Devleti, Şii
Devleti ve Ürdün'le birleşmek zorunda bırakılıp, Haşimi Krallığı'na teslim
edilecek Orta Irak. Yani direnen Sünniler.Bu nedenle olsa
gerek, Felluce'yi sadece Amerikalılar kuşatmadı. Kürtler ve Şiiler de
kuşattı. Onlar da Sünni kardeşlerini öldürmekle meşgul. Kürtler'in en
eğitimli askeri birliği olan 36. Taburu Felluce'ye saldırıyor. Dahası var:
Sistani güçlerinin, Bedir Tugaylarının da Felluce'ye saldırdığı
belirtiliyor. Başka gruplara ait olan ancak Amerika'nın yetiştirdiği gruplar
de kuşatmaya katılıyor. Ne kirli bir ittifak...
Olay bu hale gelince,
bölgedeki Sünni devletlerin de Sünniler'e destek vermeye başladığı öne
sürülüyor. Bu nedenle de Irak Devlet Başkanı Gazi el Yaver'in Felluce
kuşatmasına karşı olduğu ifade ediliyor. Amerika, İngiltere ve İsrail'in
bölgede nasıl bir kaosa yatırım yaptıklarına biraz daha dikkat çekmek
istiyorum. ABD Felluce kuşatmasıyla sadece direnişi kırmayı hedeflemiyor.
Irak'ta etnik ve mezhep savaşlarını da başlatmanın en önemli adımını atıyor.Saldırıların
Mekke saatiyle Pazar günü 20:30'-da başladığını bildiren direniş kaynakları,
ilk saldırılarda ABD askerlerinin kentin batı bölgesinde 80 metre
ilerlediğini, ardından geri çekilmek zorunda kaldığını, bu saldırıda 25
deniz piyadesinin öldüğünü, üç Abrams tankının imha edildiğini duyurdu.
Ayrıca bir helikopter düşürüldü. Kentin kuzey ve doğu kesimlerinde şiddetli
çatışmaların yaşandığı, özellikle Golan bölgesinde çok kanlı çatışmalar
olduğu, ancak işgalcilerin bir metre bile ilerleyemediği duyuruldu. Tabii bu
bilgileri doğrulamak mümkün değil. Irak'ta 100 bin sivilin öldüğünü daha
geçen hafta öğrenmedik mi?
Saddam Hüseyin'in 25 yıllık iktidarı döneminde, ezici çoğunluğu Şii ve Kürt
olmak üzere 300 bin kişiyi öldürdüğü belirtiliyor. Amerika, bu sayısının
üçte birine, sadece 18 ayda ulaştı. 100 bin insanı 18 ayda öldürdü. İşkence,
tecavüz, aşağılama, yağma, harabeye dönmüş bir ülke ve iç savaş manzaraları
hariç. Saddam'ı insanlık adına hepimiz yargıladık. Amerika'yı kim
yargılayacak? Dün Saddam'ı yargılayanlar şimdiki vahşete nasıl ortak
olabiliyorlar, nasıl içlerine sindirebiliyorlar ya da nasıl suskunlukla
karşılayabiliyorlar.(Yeni
Şafak: İ. Karagül )
Samarra
Amerika, 2003’teki başarısız işgal hareketinden
sonra Irak’ta en büyük askerî operasyonunu başlattı. Bu sefer hedefteki
şehir Samarra. İlk etapta saldırıya 50 savaş uçağı, 200 zırhlı araç ve bin 500
askerin katıldığı açıklandı.Askerî hamlenin büyüklüğüne bakınca Felluce’de
yaşanan katliamın bir benzerini yahut daha büyüğünü görmemiz büyük
olasılıkladır. Felluce’de Amerikan savaş makinesi uluslararası anlaşmalarla
yasaklanmış kitle imha silahlarını da kullanarak ölüm kusmuş, şehrin
altını üstüne getirmişti. Yıkımın ve katliamın büyüklüğü günler sonra
anlaşılabilmişti. Samarra’da da aynısı yaşanacak. Şu ân dünyaya yansıyanlar
Amerikan askerlerine embedded/iliştirilmiş medyanın yayımladığı kadarı.Samarra operasyonu, “intikam”
duygularıyla motive edilmiş tehlikeli bir saldırıdır. Saldırının zamanı,
mekânı ve saldırıda görev alan asker kimliği bizlere bu meyanda ipuçları
sunmaktadır. Öncelikle operasyonda kullanılan askerlerin büyük çoğunluğunu
Yeni Irak Askeri etiketi altında Şii ve Kürt askerler oluşturmaktadır.İntikam duygusuyla motive edilen saldırı diye
tavsif ettiğimiz bu çıkarma, bir boyutuyla Amerika’nın, bir diğer boyutuyla da
Irak’taki Şii ve Kürt yerel güçlerinin öfkesine kurban seçilmiş.
Açalım: Bu saldırı Amerikan’ın Irak işgalinin 3.
yıldönümüne iki gün kala düzenlenmiştir. Başta politikacı ve askerî
çevreler olmak üzere Amerikalılar Irak’a baktıklarında büyük bir hezimet
görüyorlar. Savaşa karşı Amerikalılar bile askerlerinin yenilmesine karşılar.
Milli duyguların yanısıra “bir Amerikan yenilgisi”nin ülkelerine
vereceği maddi ve manevi zararın farkındalar. Bu yüzden “direniş güçleri”ne
düşmanca hislere sahip bir kamuoyuyla karşı karşıyayız. Amerika, Samarra
katliamının önünü bu duyguları motive ederek açmakta.Bu çapta bir saldırı Amerika’ya, hem kendi
kamuoyunu, hem de diğer dünya halklarını Irak işgalinin 3. yıldönümünde
işgalin kendisiyle değil, Samarra’da neler oluyorla meşgul etme fırsatı
verecektir. Bu saldırıda muharrik güç olarak kullanılan
yerel öfkeye gelince:
Saldırı günü
olarak, Irak’ta 15 Aralık seçimlerinde belirlenen yeni parlamentonun üç ay
sonra toplandığı gün seçilmiş. Bir diğer ifadeyle henüz bir hükümetin
oluşmadığı, iktidar boşluğunun devam ettiği karmaşık bir dönem.Diğer taraftan 16 Mart günü, yani
Samarra’ya saldırının başlatıldığı gün, Irak Kürtlerinin Saddam döneminde
yaşadıkları tarihi Halepçe acısını yâd ettiği gün.Kürt halkı, Halepçe’de 16 Mart 1988’de Saddam
rejimi tarafından gerçekleştirilen katliamda kimyasal silahlarla
yokedilen 5 binin üzerinde kurbanını, 6 bin civarında sakat kalan insanını
anıyor.Kimse Kürt halkına Saddam’a kimyasal bombaları
Amerika ve Avrupa’nın verdiğini hatırlatmıyor. Hatırlanan ve hatırlatılan
sadece Saddam. Dolayısıyla mukâvemet hareketine yapıştırılmak istenen
“Saddam kalıntıları” etiketi, Kürt halkının bu olay özelinde hissettiği
öfkeyi askerî operasyonda istihdam etmeyi hedeflemektedir.
Olayın Şii cephesine gelince: Kısa süre önce Şii dünyasının en kutsal
merkezlerinden Samarra’da bulunan Efendimizin torunlarından İmam el-Hâdî
ve İmam el-Askerî’nin kabrinin bulunduğu türbe bombalı saldırıya uğramıştı.
Olayın akabinde Şii-Sünni gerginliği had safhaya ulaşmış, yüzlerce Sünni
câmisi yakılıp, onlarca imamları öldürülmüştü. Hâla karşılıklı ithamlar ve
küçük çaplı saldırılar devam ediyor.Belli kesimler Irak Şii halkına olayın
sorumluları olarak Saddamcıları, tekfircileri ve direnişçileri
gösterdi/gösteriyor. Felluce’den sonra bunların
Samarra şehrini kendilerine merkez seçtikleri
özellikle vurgulanıyor. Duygusallıkları ile meşhur Şii halkının gazabını Samarra’ya celbetmek hâkim atmosferde oynanan oyunun bir parçasına dönüşüyor.Samarra şehri, bu zeminde Saddamcıların ve
Zerkâvî ekibinin merkezi olarak gösteriliyor. Saldırı için askerlerin önemli
bir kısmının Şii ve Kürt kökenli Iraklılardan seçilmesi yukarıda anlattığımız
atmosfer itibarıyla ayrıca tehlikelidir.İntikam duygularıyla hareket edilinir, bu da
Sünnilerce öyle algılanırsa Irak’ta Şii-Sünni çatışması, Arap-Kürt
ayrışması önlenemez noktaya gelebilir.Eğer Amerika Irak’ta bir Şii-Sünni çatışması,
Arap-Kürt bölünmesi istemiyordu ise bu operasyonu kendisi yapabilirdi. Ya da
kendi asker sayısını Iraklı asker sayısından çok fazla tutabilirdi. Bunun
böyle olmadığını kendileri açıklıyorlar zaten. Sebep ise gülünç: Irak ordusu
ülke güvenliğini kendisi sağlıyabiliyormuş! Madem öyle, hâlâ Irak’ta niye
duruyorsunuz ? Hükümeti olmayan, kendi iç çatışmasını
durduramayan, her gün onlarca insanın kaçırılarak infaz edildiği, bunlardan
bir kısmının bizzat polis ve asker gücü eliyle yapıldığı, her yerde bombalar
patlayan bir kaos ortamına Irak askerleri hâkimmiş!İnsan, hiç olmazsa yalanda bir tutarlılık
bekliyor. Serdar Demirel
(Vakit : 18.03.2006 )
BU KAFA İLE ...DAHA VAR ÇEKECEĞİMİZ!

SONUNDA BU DA OLDU.BU KAFA İLE...DEVAM :((
Şii
gruplar neden çatışıyor?
Irak’ın Basra şehrinde patlak
veren Şiiler arasındaki çatışmalar, Şiilerin yoğun
olduğu diğer şehirlere de sıçradı, yüzün üzerinde
ölü ve bunun çok üstünde yaralı
var.Çatışmalar, Irak’ta hâkim Şii gruplar
arasında; eski başbakan İbrahim Caferi'nin “Hizbu Da’va”sı, ki hâlihazırdaki Başbakan Nuri El Mâliki
bu grubun ikinci adamı sayılır ve Abdülaziz El
Hekim yönetimindeki “Irak İslâm Devrimi Yüksek
Konseyi” ile bunlara muhâlif Mukteda Es Sadr
liderliğindeki Mehdi Ordusu’na bağlı Şiiler
arasında cereyan ediyor. İslâm dünyası
hayretler içinde. Şiilerle El Kaide merkezli
Sünniler arasındaki çatışmaları bir yere kadar
anlamak mümkündü, ama, “Şiilik içi çatışmalar da
neyin nesi?!”Aslında bu durum yeni değil.
Irak’ın işgal edilmesinden sonra hep gündemde olan
bir meseleydi, ancak, Irak’ta bütün ülkeyi ateşe
atma istidadına sahip Şii-Sünni çatışmalarında,
maslahat gereği, belli bir süreliğine
ertelenmişti.Bu ertelemede de en etkili olay,
Şii dünyasının en kutsal merkezlerinden Samarra
şehrinde bulunan Hz. Peygamber (s.a.v)’in
torunlarından İmam Ali b. Muhammed El Hâdî
(212-254 h. / 827-868 m.) ve İmam Muhammed El
Hasan El Askerî’nin (232-260 h. / 846-873 m.)
kabirlerinin bulunduğu türbenin bombalı saldırıyla
tahrip edilmesiydi.Olayın akabinde Şii-Sünni
gerginliği had safhaya ulaşmış, olaydan sorumlu
tutulan Sünni gruplar nedeniyle Şii grupların
öfkesi yüzlerce Sünni câmiye yönelerek mabedler
yakılmış, onlarca câmi imamı katledilmişti,
Basra’daki sahabi mezarları bile saldırıya maruz
kalmıştı.Olayın şoku Şiileri bir ânda
ihtilaflarını unutmaya, kutsallarını korumada
ortak bir tavır almaya yöneltmişti. Büyük
âyetullah Ali El Sistânî’nin etkisiyle de geçici
siyasi ittifaklar sağlanmıştı.Şiilik açısından
bu türbenin önemi sadece 10. ve 11. imamların
kabirlerinin burada bulunması değildir elbet.
Bundan daha önemlisi, Şiilerce varlığına inanılan
12. İmam Muhammed b. El Hasan El Mehdî'nin (260 h.
/ 873 m.) bu mekânda gaybete çekilmesi ve yine bu
mekânda tekrar zuhûr edecek olması itikadıdır.Belki de bu yüzden olsa gerekti,
olaya en büyük tepkiyi Mehdi Ordusu koymuş,
Sünnilere yönelik saldırılarda bu yapıya bağlı
militanlar aktif rol oynamışlardı. çünkü adından
da anlaşılacağı gibi Mehdi Ordusu beklenilen
imamın ordusudur da ondan. Ertelenen ihtilaflar
zaman zaman nüksetmedi değil. Zira, tâ başından
beri var olan siyasi ve dinî yorumdaki ihtilaflar,
grupsal maslahat çatışmaları kolay kolay
bitirilemezdi. Ancak, Ehli Sünnet câmiası,
özellikle de Irak dışındakiler, Şiilik içi
ihtilaflara vâkıf olmadıklarından yaşananlara
fazla anlam veremediler, farklı okumalarda
bulundular: Kimisi, meseleyi, işgalci Amerikan
güçlerle işbirliği yapan hain Şiilerle işgale
karşı cihâdî direniş veren Şiiler arası mücadele
olarak gördü. Bu yorumu kabul edenler, Mukteda Es
Sadr’dan, dinî boyutuyla İman Humeyni, direnişçi
boyutuyla da Latin Amerika’nın efsanevî gerilla
lideri Che Guevara’nın birleşimi bir lider
portresi çıkarma yoluna gittiler. “Bekleyin, bu
genç lider Ortadoğu’da dengeleri alt-üst edecek,
göreceksiniz!” dediler. Kimisi, bu kavgayı
danışıklı dövüş olarak kabul etti, buna en büyük
delil olarak da birbirleriyle savaşan Şii
grupların tümünün İran’la yakın ilişkisini
gösterdiler....Kimisi de, Mukteda Es Sadr
ekolünün Şii olmakla beraber güçlü Arapçılık
hislerine sahip olduğunu, diğerlerinin ise Şii
lâkin Fars kökenli olduklarını ve temelde kadîm
Fars-Arap çatışmasının yaşandığını iddia etti.
Yani, dinî soslu iki ulus çatışması idi
yaşanan.Kimisi de yaşanan çatışmanın salt bir
siyasi liderlik kavgası olduğunu iddia ediyordu.
Buna göre, “Hizbu Da’va” ve “Irak İslâm Devrimi
Yüksek Konseyi”nin İran’da üstlendikleri günlerde,
Sadr âilesi Irak’ı terketmemiş, Saddam’ın zulmüne
rağmen halkla beraber bütün sıkıntılara katlanarak
Şii halkın gerçek temsilcileri olduklarını
kanıtlamışlardı. Bu uğurda birçok kurban bile
vermişlerdi.Bu mücadelenin tabiî sonucu olarak
da Sadrcılar, kendilerinin, Şiilerin kahir
ekseriyetini temsil ettiklerine inanıyor ve bu
yüzden liderliği yıllarca ülke dışında yaşamış
kadrolara kaptırmak istemiyorlardı.Görüldüğü
gibi, elimizde, yaşanan çatışmayı anlamada çok net
bir tablo yok ve herkes kendi meşrebine göre bir
tavır almış durumda...Şiilerin en yoğun
olduğu mekân Ortadoğu’dur, bu coğrafyanın
"jeopolitik"i onlarsız düşünülemez, bölgeye
yönelik bütün siyasi projelerde de mutlaka aktif
olacaktırlar. Menfî ya da müsbet, ama aktif
olacaklardır. İşgalci güçler bu
tâife üzerine boşuna harıl harıl çalışmıyor.Bu yüzden de, daha içten ve
hakiki okumalara, herkesten önce biz muhtacız.
(Serdar Demirel
:Vakit:29.03.2008)
YETMEDİ ŞİMDİ DE SUNNİ SUNNİYE KIRDIRILIYOR !!!
ABD, Sünnileri El Kaide’ye karşı
silahlandırıyor
ABD’nin, Irak’ta yürürlüğe
koyduğu yeni stratejisi ışığında, Sünni aşiretler El Kaide’ye
karşı birleştirilip silahlandırılıyor.Irak’ın
batısındaki Sünni direnişinin merkezlerinden El Anbar
vilayetinde, "El Anbar’ın uyanışı" adı verilen ve Sünni aşiret
reislerinden oluşan birlik, El Kaide ile mücadelede Irak
güvenlik güçleri ve Amerikan askerlerine destek
veriyor.New York Times gazetesinin haberine göre,
Amerikalı komutanlar, yeni stratejinin El Anbar vilayetinde
başarıyla denendiğini ve elde edilen sonuçların umut verici
olduğunu ifade ettiler.El Kaide Irak’ın uyguladığı
sert taktikler ve intihar saldırıları sonucunda, meydana gelen
muazzam sivil kayıpların Sünni aşiretleri rahatsız etmeye
başladığı belirtiliyor. Bu bilgiyi alan Amerikalı askeri
yetkililer, nakit para, yakıt, silah ve cephane karşılığında,
Sünni milisleri El Kaide militanlarıyla mücadeleye ikna
etti.Ancak gazeteye açıklamada bulunan bazı uzmanlar,
ABD’nin bu yeni stratejisini eleştirirken olası risklere
dikkat çektiler. Uzmanlar, Sünni milislere verilen silahların
ileride Şiilere ve hatta ABD askerlerine karşı
kullanılmayacağı garantisini kimsenin veremeyeceğini
vurguladılar. ( Hürriyet :2007/06/07)
"ASLINDA
HER ŞEY TEZGAHTI"!
Gün geçmiyor ki Irak'ta bir sünni mahallesi ve şii
mahallesinde intihar saldırıları oluyor. Saldırılar sonrasında herkes
Irak'ın birbirine düştüğünü zannediyor. İşte bunları yapan kişi gerçekleri
açıklıyor
Iraklı eski bir
işbirlikçi, ülkenin bölünmesini kolaylaştırmak için Iraklılar arasında
mezhep çatışmasını körüklemek, alışveriş merkezlerinin bombalamak ve önemli
şahıslara suikast birçok Amerikan hedefini deşifre etti. Kimliğini
açıklamayan Iraklı işbirlikçi, yaklaşık iki buçuk yıl boyunca Amerikan işgal
güçleri ile beraber çalıştığını, ardından Amerikalıların kendisini ele
geçiremeyeceklerini ümit ettiği Bağdat’ın dışındaki bir bölgeye kaçtığını
söylüyor.
Eski Iraklı işbirlikçi şunları söyledi: “1991 savaşında ve
Kuveyt’ten çekilme esnasında Irak ordusunda askerdim. Benim gibi birçok
insanla birlikte Suudi Arabistan’a iltica başvurusunda bulunmaya çalıştık.
Amerikan güçleriyle birlikte çalışma süreci böylece başlamış oldu. Orada
Amerikan askeri komisyon vardı. Bu komisyon onlara katılmak ve Amerika’ya
gitmek için gönüllü olan birçok Iraklıyı seçiyordu. Ben de bunlardan
biriydim.”
Iraklı eski işbirlikçi sözlerine şöyle devam ediyor: “1992 yılında
Amerika’ya, özellikle çoğunluğunu askeri yapılanmanın oluşturduğu bir adaya
götürüldüm. Burada eski Necef valisi Adnan ed-Darfi’nin de içlerinde yer
aldığı birçok Iraklı ile beraberdim. Yoğun İngilizce kursları ve suikast
düzenlemek gibi görevimizi nasıl yürüteceğimize dair askeri eğitim aldık.”
2003 işgali ve ardından başlayan savaş sürecinde Iraklı işbirlikçi,
Irak’ın içine nakledildiğini ve Amerikan ajanlarınca kendisinin özel
görevleri yürütmek için görevlendirildiğini söyledi. “Irak’ın işgaline yol
açan son savaş süresince Irak ordusu içinde karmaşanın nasıl yayılacağı
hususunda Amerika’da eğitim alan diğer arkadaşlarımdan oluşan bir grup ile
birlikteydim. Irak’a Suudi Arabistan sınırından getirildik. Irak askeri
üniforması giydirildik. Görevimiz gayet basitti: Iraklılar arasında kaos
yaymak. Mesela Amerikan ordusu zaten şu ve şu herhangi bir şehri veya
Bağdat’ın dış mahallelerini ve benzeri diğer yerleri ele geçirmişti şeklinde
Irak güçlerinin hemen çökmesine sebebiyet verecek planın bir parçasını
uygulamaktaydık.” dedi.
Şii ve Sünnilere yönelik suikast planları
Eski işbirlikçi
sözlerine devam ediyor: “Benim içinde bulunduğum birim Azamiye bölgesindeki
başkanlık sarayında konuşlanmıştı. Bir ay öncesine kadar Bağdat’taki
akrabalarımızı ve yakınlarımızı ziyaret etmemize izin verilmekteydi. Bu
yüzden Bağdat’ın batısındaki Sadr şehrinde bulunan ailemi ziyaret
etmekteydim. Ancak durum gittikçe kötüleşmeye başladı ve silahlı kişiler
sarayı terk eden herkese ateş açmaya başladı. Aileme, görüşmek için şimdilik
herhangi uygun bir vakitte saraya gelmelerini söyledim. Ancak bu şekilde
görüşebildik. Başlangıçta görevim muhafızlık yapmak idi. Ancak zamanla durum
değişti ve amerikan işgal güçleri beni, Bağdat sokaklarında suikastlar
düzenleyen bir gruptaki birimde görevlendirdi.”
“Görevimiz şahıslara yönelik suikast düzenlemekti. Amerikan işgal
ordusu bize isimler, fotoğraflar, günlük hareket güzergahları ve yaşadıklara
yerlere dair bilgiler veriyordu. Örneğin farzediniz ki Azamiye’de bir Şii
öldürmekle, Sadr şehrinde bir Sünni öldürmekle vesair işlerle
görevlendiriliyorduk. Birimde yer alan ve hata eden herhangi bir şahıs
öldürüldü. Benim birimde yer alan üç kişi Bağdat’ta Sünni politik bir kişiye
yönelik suikastta başarısız olmalarının ardından Amerikan işgal güçlerince
öldürüldü. Ayrı bir Amerikan gücü bunları yok etmekle görevlendirilmişti. Bu
söylediklerim iki yıl önce oldu.” şeklinde tekrarladı. Amerikalıların “pis
işler” için de bir birimi olduğunu söyleyen eski işbirlikçi devam ediyor:
“Bu birim Iraklılar, Amerikalılar, yabancılar ve Bağdat ile diğer Irak
şehirlerinde yerleştirilen güvenlik birimlerinden oluşuyor. Bu birim sadece
suikastlar düzenlemiyor. Bilakis bunlardan bazıları pazarlara ve yerleşim
yerlerine bombalı araç saldırıları ve bomba patlatma konularında
uzmanlaşmışlardır. Bu birim, Amerikan ordusunun öldürmek istemediği aranan
kişileri tutuklama operasyonları yürütmektedirler.” İşbirlikçi sözlerine
devam ediyor: “Bombalı araçları hazırlama bunları pazarlarda havaya uçurma
eylemleri birçok farklı şekilde yapılmaktadır. Amerikan güçleri arasında
bunların en iyi bilinen ve yaygın olanı kontrol noktalarında, aranan
araçların içine yerleştirilen bombalardır. Diğer bir yol da sorgulama
esnasında araçlara bomba yerleştirilmesidir. İstenilen şahıs herhangi bir
Amerikan merkezine çağrıldıktan sonra bir bomba bu kişinin aracına
yerleştirilir ve bu şahsa aracını bir polis merkezine veya bazı sebeplerle
bir alışveriş merkezine sürmesi istenir. Burada da bu kişinin aracı havaya
uçurulur.” Eski işbirlikçinin itirafları, Iraklı sivilleri hedef alan
bombalamalarda Amerikan ordusu mensuplarının rolünü deşifre eden bazı batılı
haberlerle uyuşuyor. İngiliz muhabir Robert Fisk, Irak Müslüman Alimler
Heyeti (IMAH)’nin not ettiğine göre - son olarak Suriye’deki Iraklılarla
Amerikalılar tarafından yürütülen kirli operasyonlar çerçevesinde görüştü.
"Olayların arkasında Malta Şövalyeleri var"
Mısırlı yazar ve el-Ahram gazetesi eski editörü Muhammed Hasaneyn
Heykel de el-Cezire televizyonuyla yapılan bir röportajda şunları söyledi.
“Irak’ta sayı ve mühimmat açısından düzenli Amerikan ordusuyla aynı güçlere
sahip olan paralı askerlerin varlığı. Bunlar “Malta Şövalyeleri” olarak
adlandırılmaktadırlar. Heykel şunları söylüyor: "Iraklı sivilleri hedef alan
birçok saldırının sebebi bunlar. Bu grup içerisinde Lübnanlı ve Iraklıları
da bulunuyor." (
Netpano:19. 05. 2007)

Bizi aptal mI sandInIz siz!
Biz Afganistan'da çok büyük bir oyuna maruz kaldık.
Besledikleri,
kullandıkları yapıları suçlu ilan ederek ve bize satarak "Asya'nın kapısı" olan
bu ülkeyi işgal ettiler. İşgal, Pakistan'a doğru genişleyerek devam ediyor. Biz
Irak'ta ondan daha büyük bir oyuna kurban edildik. Onur kırıcı, ahlaksız ve bu
coğrafyanın insanını, tarihini, geleneğini, kültürünü ayaklar altına alan bir
işgal yaşadık. Devam ediyor. Yüz binlerce insanı kurban verdik, Mezopotamya'nın
kalbini kaybettik. Bu coğrafyanın tarihine ihanet ettik. Buna izin verdik...
Bugün bütün Ortadoğu sarsılıyor. Haklı taleplerle sokağa çıkan kitleler,
ülkelerini, bölgelerini hatta dünyayı değiştirmeye çalışıyor. Adalet, özgürlük
ve onur için seslerini yükseltiyor. Sesler; 20. yüzyılın iktidar-kaynak eksenli
kirli pazarlığıyla inşa edilen duvarlara çarpıyor. Bazıları yıkılıyor bazıları
direniyor. Tunus'ta, Mısır'da bu duvarlar yıkıldı, daha çok şey var bu iki
ülkede yapılması gereken. Libya'da Muammer Kaddafi'nin kendi halkına kıyım
uygulayacak kadar çıldırtıcı iktidar hırsı henüz aşılamadı. Aşılacak. Ancak; Biz
artık yeni bir oyunu kanıksamayacağız. Hava saldırıları, kara operasyonu, işgal
ya da bölme gibi ezberlediğimiz çirkinliklere tahammül etmeyeceğiz. Onlarca yıl,
bu iktidarlar üzerinden coğrafyanın her şeyini talan edenler, şimdi aynı
iktidarlar üzerinden işgaller tertipliyor, bileceğiz, karşı duracağız. Kaddafi'nin iktidar hırsı Libya'yı ağır saldırılara maruz bıraktı. Aynı güçler,
aynı ülkeler, aynı amaç ve ruhla şimdi Libya'ya saldırıyor. Kaynaklarını
vuruyor. Demokrasi için değil, Kaddafi'nin düşürülmesi için değil (R. Gates,
öyle diyor), Libya halkının özgürlüğü için değil. Yıllardır bu bölgenin
zaaflarını kullandılar, yine aynısını yapıyorlar. Etnik zaafını, mezhep
zaafını, ekonomik dengesizliklerini, iktidar zaafını kullandılar. Kaddafi'nin
direnmesi, onlara yeni bir fırsat sundu, bekledikleri fırsatı. Aynı
açgözlülükle, aynı gözü dönmüşlükle, aynı yağma hırsıyla hızla organize
oldular ve saldırıları başlattılar. Nicolas Sarkozy'nin
seçim kampanyalarını finanse eden Kaddafi şimdi mi kötü oldu. Libya halkının
özgürlüğü mü? Onların Cezayir'de yaptıklarını İtalya Libya'da yaptı. Şimdi iki
soykırımcı güç, Kuzey Afrika için birlikte hareket ediyor. Fransa silah
endüstrisi yeni bir pazar mı oluşturuyor. Libya'nın petrolünü kimlerle
paylaşacakları Nasıl oluyor da bu kadar hızlı organize oluyorlar, harekete
geçiyorlar, uluslararası kurumlardan karar çıkartıyorlar Hâlâ anlamadık mı?
Daha önceki işgallerde de aynısını yapmadılar mı? Nobel ödüllü Barack Obama,
Fransa'yı öne sürerek güya sempati oluşturuyor. Artık bütün hesapları biliyoruz.
Gizleyebilecekleri hiçbir şey yok. Bildiğimiz başka şeyler de var: Türkiye, bu
coğrafyanın ülkeleri, yüzyıllardır aynı kaderi yaşayan insanlar! Bu bir askeri
müdahale değil. Bu bir saldırı! Bu, Kaddafi karşıtlarını kurtarmak için,
zorbalığa son vermek için yapılan "insani" müdahale değil. Fransa'nın,
Kanada'nın ve diğerlerinin açgözlü bir şekilde buradaki kaynakları paylaşma
savaşı. NATO hangi şirketlerin çıkarları için bu bölgede bilmiyor muyuz?
Türkiye! Birleşmiş Milletler kararı hiçbir zaman meşruiyet zemini olamaz. Irak
ve Afganistan'da aynı kararları çıkarmadılar mı? Hangi meşruiyetle yüzleştik,
unuttuk mu? Yarın Libya'da hava saldırılarıyla sonuç alınamadığı zaman kara
operasyonları başlayacak. Aynı cinayetleri, kıyımları, toplu imha
operasyonlarını görmeyecek miyiz! Sadece BM kararı meşruiyeti sağlamaz. Sadece
hukuki zemin oluşturmak cinayetleri haklı çıkarmaz. Bu kılıf bundan sonra bizi
ikna etmez! Vicdanlarda mahkum edilecek bir saldırı bu. İnsani gerekçeye
sığınılarak yürütülen bu iğrenç çıkar savaşında biz olmamalıyız. İslam
Konferansı Örgütü nerde? Bu örgüt neden var? Irak işgal edilirken ortada yoktu,
Afganistan işgal edilirken ortada yoktu. Mısır ve Tunus'ta da yoktu. Şimdi yine
yok. Bu örgüt Suudi Arabistan'ın uluslararası ilişkilerinde kullandığı bir kulüp
olmanın ötesinde ne işe yarar! Neden bu bölgenin ortak barış gücü, kriz gücü
yok? Libya halkının Kaddafi'ye karşı mücadelesini destekliyoruz. Libya'ya
yönelik saldırıya açıkça ve kararlı bir şekilde karşı çıkıyoruz. İkisi arasında
gerçek bir bağlantı yok. Fırsatı buldular ganimet paylaşıyorlar. "Ya o ya bu"
diye bir tercihe zorlanamayız. Bu coğrafyanın beyinsizleri yüzünden yeni
kıyımları meşru göremeyiz. Kaddafi'yi etkisizleştirmenin onlarca yolu varken,
bir ülkenin daha işgalini asla ama asla normal göremeyiz. Putin kadar mı
olamadık. Rusya lideri "Bu Ortaçağ dönemindeki Haçlı savaşına benziyor" dedikten
sonra bize hangi söz düşer! Üç beş kişi kalsak da, bu oyunu bozmaya, kavgayı
sürdürmeye devam edeceğiz. Çünkü bu coğrafyanın vicdanının sesi bu. Bölgemizde
bir karış toprak parçasının işgali için olsa bile, uydurulan hiçbir gerekçeyi
meşru görmeyeceğiz. Durduğumuz yer burası. (İbrahim Karagül - Yenişafak: 22.03.2011)

Bir
bomba ve... Şii dudağı mı daha hissiyatlıdır yoksa Sünni dudağımı ...?!
Şii kardeşlerime tavsiye...!
Bugün İslam dünyasında
şiddetlenen bu yalancı savaş Ali Şiası’yla
Muhammedî Sünnîliğin savaşı değildir. Bu savaş,
“Safevî Şiası”nın “Emevî Sünnîliği” ile savaşı
olup Safevîler’in Osmanlılar’la
savaşının ve bu iki düşman devletin siyasette
dini kullanmalarının yansımasıdır. İkincisi,
İslam ülkelerinin her yanında yeni yeni
canlandırılan ve düzenli programlarla, düzenli
işleyen bütçe, hesap, kitap ve taktiklerle icra
edilen bu savaş, İslam-Siyonizm savaşından sonra
ortaya çıkmıştır. Bu savaş, bütün halkın ve
özellikle gerçek Ali Şiası ve Muhammedî Sünnîlik
âlimlerinin düşüncesinde Müslümanların ortak dış
tehlike karşısında birlik, beraberlik ve
dayanışma fikri gündeme geldikten sonra gündeme
gelmiştir. Plan, cephe gerisinde tefrika çıkarma
planıdır. Bu, Müslümanların Siyonizm
tehlikesinden gâfil kalmalarını sağlamanın en
iyi yoludur. Amaç, Sünnî halkın, İslam’ın
tehlikesi Şiîliktir, diye korkmasını sağlamak,
Şiî halkı da, İslam’ın tehlikesi Sünnîliktir,
diye korkutmaktır!
Düşman için bundan daha iyi bir başarı olamaz.
Öyle bir plan or-taya koyarlar ki karşı cephede
düşmana saldırmak için aynı siperin içerisinde
pusu kuran
iki asker ansızın birbirinin canına kast eder ve
beriki, “Kapıyı Hz. Fatıma’nın böğrüne vuran
sendin.” diyerek arkadaşının yakasına yapışırken
öteki de “Ömer’e şöyle böyle diyen sendin ha?”
diye berikinin yakasına yapışarak bağırır. Bu
iki kardeşin kopardığı yaygara ve İslam’ın ilk
dönemindeki anlaşmazlıkları düzeltmek için
çıkarılan kargaşa arasında biri kulak kesilse,
ırmağın batı kıyısından zafer ve alay
kahkahasını duyabilir.
Sünni
düşmanlIğI
Sünniliğin ve Türklerin merkezde
olmadığı bir yapı Ortadoğu sorunlarını çözemez.
Çözmek yerine daha da düğümler ve karmaşık hale
getirir. Zira İslam’ın Serüveni adlı kitabın
yazarı Amerikalı Marshal G. S. Hodgson’ın da
belirttiği gibi, İslam dünyasının merkezi anlayışı
ve küresel duruşu Sünniliktir. Küresel siyasi
aktörü ise Türklerdir. Bu ikisi birleşmedikçe ve
terkip haline gelmedikçe Ortadoğu’nun sorunları
çözülemez. Arap dünyasında rejimleri yıkan ve
partileri aşan bir halk hareketi var. Bu halk
hareketi kesinlikle bir cereyandır ve akımdır. Bu
akımın içinde her türlü eğilim barınmaktadır.
İleride siyasi olarak bu değişimin merkezinde
değişen ve gelişen Türkiye olmalıdır. ABD’nin
vuruşarak çekildiği bölgedeki boşluğu bu terkip
doldurmalıdır. Sünni düşmanlığı ile Türk
düşmanlığı sonuçta aynı istikamete dökülmekte ve
aynı mecraya akmaktadır. Zira, Fatimileri yıkan ve
Safevileri gerileten ve İslam birliğini siyasi ve
fikri olarak büyük çapta temin eden Türk-Sünni
(elbette Arap ve Kürtler de dahil olmak üzere)
terkibi ve damarı olmuştur. Türklerin ve
Sünniliğin merkezde olmadığı yani çoğunluğu temsil
etmeyen yapılar ancak bölünmeyi ve dolayısıyla
çekişmeyi artırır ve çileyi ve süreci uzatırlar.
Tarih bunun en önemli tanığıdır. Bir müddet önce
Lübnan’la alakalı bir kamuoyu yoklaması okumuştum.
Buna göre Sünni kesimler arasında Hizbullah’ı
tasvip edenlerin oranı yüzde 8’de kalırken
Maruniler arasında bu oranın yüzde 20’ye çıktığını
gördüm. Yani Hizbullah’ın en az popüler olduğu
kesim Sünnilerdi. Doğrusu bu sonucu yorumlamakta
zorlandım. Ama zamanla bunun nedenini anladım.
Türkiye’de ve dışında bunu Sünnilerin Amerikan muhibbanlığına veya sempatizanlığına bağlayanlar
olabilir. Lakin böyle olmadığı güneş kadar aşikar.
Zira, Lübnan Sünnileri arasında yapılacak bir
kamuoyu yoklaması ile Amerikan düşmanlığının diğer
Sünni ülkelerdeki gibi yüksek olduğu ve tavan
yaptığı görülecektir. Öyle ise Lübnanlı Sünniler
hem ABD hem de Hizbullah’ı eşit şekilde karşılar.
Neden acaba? Bunun nedeni karşı cephenin
derin Sünni düşmanlığında yatmaktadır. Son Wikileaks belgeleri de bunu açıkça ortaya
koymuştur. Lübnan’daki Amerikan Elçisi Jeffrey D.
Feltman, Washington’a bir rapor yolluyor. 2007
yılına ait olan rapor bugünlerde Wikileaks
belgeleri arasında yayınlanıyor. Raporun konusu
Hizbullah’ın müttefiklerinden Michael Aoun’un
Sünnilere karşı bakışı ve yaklaşımı. Sünnilere
olan kin ve nefretinin Michael Aoun’u nasıl
Hizbullah ile ittifaka yönlendirdiği ve ortak hale
getirdiği belgede açıkça görülüyor. 6 Şubat 2006
tarihinde taraflar ortaklık zaptı imzalıyor.
Böylece ortak Sünni düşmanlığı marjinal alandaki
rakipleri bir araya getiriyor. Amerikan Elçisi Feltman’a, Michael Aoun’un bakışını aktaran ve
hikaye eden Maruni bakanlardan Şarl Rızk oluyor.
Michael Aoun’un Paris dönüşünden sonra Hizbullah
ile siyasi ortaklığa gitmesinin hikayesi aynı
zamanda Kerim Bakradoni’nin “Şok ve Devrim”
kitabında da tafsilatlı bir şekilde anlatılıyor.
‘Düşmanımın düşmanı dostumdur’ zemininden hareket
eden Michael Aoun, Wikileaks raporuna göre
Sünnileri ‘hayvanlar’ olarak nitelendiriyor.
Aoun,
ittifaka girdiği Şiileri ve Hizbullah’ı ‘Lübnan’ı
(toprağı) seven Lübnanlılar’ olarak tanımlıyor. Aoun Hizbullah üzerinden Suriye rejimiyle
ittifakını da şöyle gerekçelendiriyor: Çok
hazzetmesem de Lübnan’ı Sünnilerden korumak ve
onlara bırakmamak için Nuseyrilerle ittifaka
gitmekten başka çarem yok. Michael Aoun,
Nasrallah ve kendisinin Suriye’nin ötesinde İran’ı
yeğlediklerini söylüyor. Bunun üç nedeni var:
Birincisi İranlılar Sünni değil. İkincisi Arapça
bilmiyorlar. Üçüncüsü de, Lübnan sınırından çok
uzaklar. Raporda en dikkat çekici husus,
Beyrut’taki İran Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani
ile Amerikan Büyükelçisi Jeffrey D. Feltman
arasında zımni anlayış iklimidir. Aoun,
Şeybani’den bizzat Amerikan-İran diyalogunun
önemini duymuş ve bu ittifakın bir gün kendisini
cumhurbaşkanlığı koltuğuna taşıyacağına da
inanmıştır. Aoun’a göre, Amerikan Elçisi Feltman
da Sünni tehlikesinin farkındadır ve bu hususta
Sünni kesimin düşmanlarını anlayışla
karşılamaktadır
(Lübnan’da yayınlanan En Nahar
gazetesi, Ahmet Ayyaş: Hulefau İran ve suku’t en
nizam es Suri, 21 Mart, 2001/
http://www.elaph.com/
Web/NewsPapers/2011/5/656512.html?entry=homepagenewspapers).
Ulusalcılar, Amerikancılar ve siyasi teşeyyü ve
taraftarları hepsi Sünniliğin siyasi rolünden
ürkmektedir. Zira hepsinin hesaplarını bozacak
İslam dünyasının en büyük denklemi Sünniliktir. Bu
mezhepçilik değil aksine uçların mezhepçiliğine
karşı bir savunma düzeni ve halidir. Zira Sünnilik
İslam dünyasının küresel gücü ve ortak bölenidir.
Sünnilik çoğunluk olmasına rağmen her cephede
savunmadadır. Bazı hesap kitap bilmez Sünniler ise
kiminle aynı hendekte olduğunu bilmeyecek kadar
habu gaflet içinde gözüküyorlar.
(Mustafa Özcan,Yeni
Akit:23.05.11)
MEZHEP SAVAŞLARI
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, "Bazıları etkileri onyıllarca sürecek
Sünni-Şii gerilimi etrafında bir soğuk savaş çıkarmaya eğilimliler. Bölgesel bir
mezhep gerilimi bütün bölge için intihar olur." demişti. Bu uyarı yerindeydi,
gerekliydi. Ancak
yazık ki, atı alan Üsküdar'ı geçmek üzere. Bölgenin tamamında giderek çatışma
potansiyelleri aktif hale geliyor. Sadece mezhep müntesipleri arasında değil,
farklı din ve etnik gruplar arasında da çatışmalar vuku buluyor. Suriye'deki
rejim muhalifi gösteriler, Sünnilerin gözünde "Şii İran ve Nusayri Esed
yönetimi"ni ötekileştirmeye doğru evrilirken; Bahreyn'de Şiiler kendilerini
kanlı bir şekilde bastıran Suudiler ve Bahreyn emirliği şahsında Sünnileri
sorumlu tutup "ötekileştiriyorlar". Birileri Suriye ve Irak'taki Sünnilere
"Bakın sizin kanınızı İran'ın ve Şiilerin desteklediği Nusayriler döküyor"
derken, Bahreynli ve Iraklı Şiilere de "Sizi Sünniler öldürüyor" propagandasını
yapıyor. Tam bir fitne ortamının içine sürükleniyoruz.
Bu
nerede sona ereceği belirsiz kargaşa ortamında basiretleri bağlanmış görünen iki
devlet ortaya çıkıyor: İran kendini bölgedeki Şiilerin ve hatta Nusayri, Zeydi
ve Alevilerin referansı ve hamisi; Suudi Arabistan da Sünnilerin referansı ve
hamisi görme eğilimine giriyor. İran-Suud çatışması mezhep çatışmasına
dönüşüyor, diğer bölgelerdeki yönetimleri ve mezhep gruplarını taraf olmaya
zorluyorlar.
Mezhep
çatışmalarının feci halde yorduğu iki ülke Pakistan ve Irak'tır. Aynı dinin
koruyucu çatısı altında toplanması gereken Müslümanlar nahak yere ve dinlerinin
büyük günah/kesin haram saydığı bir cürümü işleyip birbirlerinin kanını
döküyorlar. Nisan
2011'de Irak Başbakanı Nuri el Maliki, 2006'da başlayan mezhep çatışmalarında 76
bin kişinin hayatını kaybettiğini, 14 bin kişinin kaybolduğunu açıklamıştı.
Başka kaynaklar, bu sayının 100 binin üzerinde olduğunu söylüyor. El Maliki'ye
göre bunun sebebi "Birilerinin işine geldiği gibi Irak'taki siyasi hayata
karışması, belli mezheplere taraf çıkması"dır. Sadece
mezhep çatışmaları değil, "din savaşları" ve etnik gruplar arasındaki çatışmalar
da bölgeyi ateş denizine çevirmeye aday. Nüfus yapılarına göre, farklı din
gruplarının bulunduğu her ülkede hiç beklenmedik din çatışmaları çıkabilir.
Şimdilik en sıcak iki ülke Mısır ve Nijerya görünüyor. Lübnan her zaman
potansiyel çatışma alanlarından biri; bu ülke hem din hem mezhep çatışmalarına
açık alan durumunda.
Bölge
ülkelerinin takip ettiği politikalara, medyaları ve aydınlarının yaklaşımlarına
bakıldığında din, mezhep ve etnik çatışmalar duracak gibi görünmüyor. Türkiye
dahil her coğrafi bölgede görülebilir. Herkes kendi ülkesinin siyasetçilerini,
yöneticilerini ve kanaat önderlerini daha sorumlu olmaya davet etmek durumunda.
Bölge ülkelerinin din, mezhep ve etnik çatışmalarda taraf olmaları, çatışmaları
kışkırtıp bundan kısa vadeli politik çıkar mülahazalarında bulunmaları, bizim de
aynı yolu ve yöntemi kullanmamızın meşru gerekçesi olamaz. Esasında söz konusu
çatışmalardan kimse uzun vadeli ve kalıcı fayda da elde edemez; aslolan Anadolu
beylikler döneminde olduğu gibi, irili ufaklı beylerin küçük iktidar
mülahazalarıyla birbirlerinin gırtlağına sarılması değil, basiret ve feraset
sahibi Osman Bey gibi, ortak düşman Bizans üzerinde yoğunlaşmaktır. Mezhep ve
etnik çatışmalarda taraf olup bundan ister harici/küresel güçler adına ister
dahili/ulusal odaklar adına iktidar ve güç elde edeceğini umanlar, eninde
sonunda hem hüsrana uğrayacak hem ülkelerini nahak yere kanlı çatışmaların içine
sürükleyeceklerdir.
Türkiye'nin bu konuda herkesten çok hassas, sorumlu, dikkatli ve basiretli
tutumlar takınması gerekir. 30 yıldır 40 bin insanın hayatına mal olmuş bir
etnik çatışma yaşıyoruz. Sünni-Alevi kışkırtmaları Çorum, Kahramanmaraş ve Sivas
olaylarında can yakmıştır; yani Türkiye hem etnik hem mezhep fay hatları
üzerinde olan riskli bir bölge. Giderek bölge politikası içinde "mezhep eksenli"
tutum almaya zorlanıyoruz. Bu konuda mezhepçi politikalardan, dış politikayı "kişiselleştirmek"ten
ve "sert demeç ve retorikler"den özenle kaçınmak lazım.
( Ali BULAÇ: Zaman:
26.01.2012)
ÇÖZÜM
ÖNERİSİ
Amerikan işgali altındaki Irak’ta, son günlerde, mezhebi
ve kavmi çatışmaları yeniden alevlendirme amaçlı provokatif saldırılarda artış
görülüyor.Hedeflenenler kim olursa olsun, faillerin kimliğine dair açıklama
yapılsa bile mutlaka eylemlerin reddedilmesi ve fitnenin kökleşmesinin önüne
geçilmesi için aktif adımlar atılması gerekir. Sivil toplum kuruluşlarına ve
siyasi oluşumlara çağrı yaparak, Irak’ta icra edilmesine çalışılan planın
önüne geçebilecek ilim adamlarıyla, farklı mezheplerin ve etnik unsurların
ileri gelenleriyle görüşülmesini, onların fitnenin önüne geçebilecek
açıklamalar yapmalarının sağlanmasını. Tekfirciliğin önlenmesini,
Kendileri için muayyen bir inanç dairesi çizen bu akımların mensupları o
dairenin dışında gördükleri herkesi tekfir ediyorlar.
Irak’ta bulunan Şii gruplara da, Saddam zamanında gördükleri zulmün
intikamını almak için, suçlu gördükleri sivillere saldırıp öldürmeleri yerine,
bunlar hakkında suç duyurusunda bulunarak Irak mahkemelerinde yargılanmalarını
sağlamaları tavsiye edilmelidir.
Ayrıca Saddam döneminin intikamını alma çabalarının
bazıları nezdinde sadece suçlu görülenleri değil, onlarla aynı kategoriye
soktuklarının tümünü kapsayacak şekilde geniş tutulduğu gerçeğini de görmek ve
bu yanlış anlayışın önüne geçmek için aktif rol oynamak gerekiyor.
Unutmayalım; MÜSLÜMANLARI
SİSTEMATİK KATLEDİLİYORLAR, TARİHİ İHTİLAFLAR KÖRÜKLENİYOR, YOKSA ÇIKARILIYOR,
IRK-MEZHEP-İDEOLOJİK AYRILIKLAR ÖN PLANA ÇIKARILIP ÜMMET BÖLÜNÜP SONRA TEK TEK
YOK EDİLİYOR, ÖLDÜRÜLÜYOR. EMPERYALİSTLER YÜZ YILDIR PLANLI BİR ŞEKİLDE BİZİ
BİRBİRİMİZE KIRDIRIYOR. OYUNU BİLELİM, GÖRELİM, DÜŞMEYELİM!
RABBİM
KÜRT, TÜRK, ARAP,...SUNNİ, Şİİ,...TÜM MÜSLÜMANLARIN GÖZÜNÜ BİR AN ÖNCE
AÇSIN, ÂMİN!
YOKSA BİR KAPANACAK GÖZLER , CEHENNEMDE
AÇILACAK...TOPLUCA...!
|