|
DERİN DEVLET AMA KİMİN ?
Yavuz
Donat ustanın önce Demirel'le aralamak istediği
'derin devlet' kapağının altına bakmamak için
epey direndim. Fakat Evren 12 Eylül ihtilalini
kutsarcasına derin devletten söz edince susmanın bana
haram olduğuna hükmettim. Derin devlet meselesini
köşe yazılarımda ve katkı yaptığım televizyon
dizilerinde bir hayli işleyip kurcalamış biri olduğum
az-çok bilinir. Bu ilgimin iki sebebinden birincisi,
PKK'yı Türkiye'nin belli bir yöresinde adeta devlet
haline getiren sürecin mimarlık çalışmalarını kavrama
arzusudur. İkincisi de, yine bununla ilintili olmak
üzere 28 Şubat sürecini hakkıyla okuyabilme
çabası.Doğrusu bu iki alanda, ne komplo
teorileri beni tatmin edebiliyor, ne de 'komplo
yok' tezi durdurabiliyordu. Pek çok soru askıda
kalmakla beraber nihayet bir kanaate
vardım: -Ortada komplolar var ama senaryo tek
elden çıkma değil. Bir sürü küresel ve bölgesel mizansen
bir tek drama merkezince tasarlanmış olamaz. Birileri şu
sahneleri yazmış, başkaları bu sahneleri. Çıkarlar
birbirine karışmış, zıtlar buluşmuş, kardeşler
kutuplaşmış. Pislik boğaza kadar ulaşmış, kimde ne
kadarcık temizlik kaldığı fark edilemez
olmuş. Bütün bunlardan çıkardığım temel sonuç
yalındı: -Türkiye'de değil derin devlet, sığ
devlet bile yok. Onun için su sütunlarda
defalarca 'Atatürk'ten sonra Türkiye devlet olmaya
veda etmiştir' diye yazıp durdum. Ayrıca bin yerde,
bin kere 'Türkiye'de derin devlet yok, derin çeteler
var' dedim. Şimdi daha açık söylemek
istiyorum: -Türkiye'de; iyi veya kötü, karanlık
veya aydınlık, tamamen bu ülke için düşünen ve
uygulayan, tamamen bu ülkenin kendi dinamikleriyle
oluşmuş bir derin devlet yapılanması yoktur. Kendini
derin devlet diye satmaya çalışan birtakım birimler ve
kurumlar vardır ama bunların bazıları tamamen, bazıları
kısmen kokuşmuş ve derin çete halini almıştır. Derin
çetelerimizin bazıları tamamen veya kısmen yabancı gizli
servislerin denetimine girmiştir. Dolayısıyla bu
topraklarda Türkiye'nin kendi derin devleti değil,
başkalarının derin devleti karanlık icraatlarını
sürdürmektedir.Şurası muhakkak ki yeryüzündeki
bütün devletler ve bütün derin devlet çarkları birer suç
örgütü niteliği taşıyabilir. Gizli veya açık, derin veya
sığ; bütün devletler şu yahut bu ölçüde haksızlık
yaparlar, hatta zalimdirler. Sözgelimi Türkiye, dış
güdümlü bölücü fitne karşısında kendini savunurken sık
sık sapla samanı karıştırmış, bir kısım vatandaşlarına
utanç duyulacak muamelelerde bulunmuştur. Ayrıca bölücü
fesada karşı yürütülen derinliksiz mücadele gerçekte
fiyasko ile neticelenmiştir. Sözde müttefiklerimizin
dahi silahlı desteğini almış eşkıya karşısında sağlanan
kesin askeri başarıya rağmen bugün belli illerimizde
devletin başı Öcalan'dır.Evren'in derin devlet muhabbetine
balıklama dalması ve 12 Eylül'ü aklamaya çalışması
esasen bütün evrensel kabullerimize ve dolayısıyla bütün
demokrat insanlarımıza hakarettir. Bir kere açık
devletin cumhurbaşkanı ve başbakanına mahrem bir
yapılanma derin devlet değil, tanımı gereği ancak
derin çete olabilir. Bu böyle olduğu içindir ki,
12 Eylül'ün sabahında bir başka ülkenin başkanı, gizli
servislerinin Türkiye'deki istasyon şefi tarafından
şöyle uyarılmıştı:Bizim
çocuklar becerdi.( ABD BAŞKANININ " DAMDAKİ
KEMANCI ADLI SINEMA FILMINI IZLERKEN KENDISINE TELEFONDA VERILEN BILGI
İU.COM ) 12 Eylül eğer söylendiği gibi gerçekten
bir derin devlet müdahalesi ise, kesindir ki o
derin devlet Türkiye'ye değil, başka bir ülkeye ( ABD E.K.) aittir! 11 Eylül 1980'e kadar Türkiye kan gölü
halindeyken 12 Eylül günü terör eylemlerinin tek
düğmeyle durdurulmuş gibi birdenbire kesilmesindeki sır,
her hatırlanışta bir karanlığın tükürüğü gibi suratımıza
yapışırken hala ihtilal savunuculuğu yapabilmek ne
demektir? Bu tavır tezimizin itirafıdır: -Türkiye
Atatürk'ten sonra devlet olmaktan çıkmıştır. Gazi
gideli beri ne Cumhurbaşkanlığı, ne de başbakanlık
makamına hakiki devlet adamı oturtabilmiş değiliz. Yerli
Sovyetçilerimizin de derin katkıları sayesinde, NATO ile
birlikte başkasının derin devleti içimize çökmüş ve
Türkiye Cumhuriyeti de bağımsızlık davasından
vazgeçmiştir. Böylece başlayan mutlak güdülme
sürecinde şöyle veya böyle sorumluluk almış birtakım
zevatın kendilerinden menkul kerametleri bu gerçeği
örtemeyecek, tarih onlara 'devlet adamı' sıfatını
layık görmeyecektir!Belki bir gün, bazıları için
'başka devletin adamı' diye yazılacaktır.
( Ömer Lütfi Mete -Sabah:05-04-2005)
DERİN DEVLET
MASALI
Şu "derin devlet"
masalına hep gülmüşümdür. Her nedense bu tâbir bana, küçükken rahmetli
nineciğimin "Öcü geliyor!" diye korkutmasını çağrıştırır. Cehaletle
beslenen gizlilik, toplumların daima ilgisini çekmiştir. Televizyonlardaki
mafya dizilerinin ilgi çekmesinin sebebi de budur.Bizim yazar çizer takımı, bu
"derin devlet" masalına bayılır. Bunu çok iyi bilen politikacılar da,
ilgi çekmek için derin devlet masalları anlatırlar ve gündemin başköşesine
otururlar. Daha önce bir yazımda, "Ben, göz kırparak, gerdan titreterek
her münasebetsizliği 'derin devlet' sözcüğüyle açıklayanlardan
hoşlanmıyorum. Cehaletten doğan kolaycılığa, esrarengiz bir tebessümle iki
tutam 'komplo teorisi' ilâve ettiniz mi, her problemi çözümleyen 'derin
devlet' formülüne ulaşırsınız" demiştim.Bir zamanlar Ecevit, devletteki
"kontrgerilla"dan söz etmiş ve ortalık toz duman olmuştu. Bütün bu
gürültü patırtının ardından, önce, askerliğini yapmış olan herkesin bildiği,
TSK'daki "özel harp birimleri", sonra da İçişleri Bakanlığı
Sivil Savunma Genel Müdürlüğü'ne bağlı fukara "sivil savunma
teşkilâtı" çıkmıştı. Şimdi de Demirel, değerli
gazeteci Yavuz Donat'a derin devleti "fevkalâde" esrarengiz
bir şekilde anlatmış. Lâkin öyle bir üslûp kullanmış ki, neredeyse "Derin
devlet yoktu da, biz mi var ettik?!" diyecek sanırsınız. Demirel,
şöyle söylüyor:
"Derin devlet içindekiler,
yani normal zamanlarda belirli yetkileri kullanma durumunda olanlar, bir de
bakarsınız, kurtarıcı haline gelmek isterler... Öyle hissederler
kendilerini... Oysa kimse onlara görev vermemiştir".
Demirel'in beyanatı üzerine,
büyük "kurtarıcı"lardan Evren Paşa da Demirel'i tasdik
ederek, "Demirel(...) yönetimin zaaf sergilediği yerde, derin devletin
kendiliğinden devreye girmiş olduğunu anladı... Doğrudur... Derin devlet
vardır" diyor. Sevgili okuyucular, insaf ederek
söyleyiniz: Bunun neresi derin devlet?... Buna bal gibi "darbe"
denir. Her iki Sayın Cumhurbaşkanımız da lâfı evirip çevirerek "Kurtlar
Vâdisi"nden seslenmesinler. İşte mal meydanda... Demirel'in
kastettiği, "kimsenin görev vermediği kurtarıcılar", 27 Mayıs,
12 Mart ve özellikle 12 Eylül'cüler değil mi? (28 Şubat'ı
saymıyoruz; çünkü bu darbeyi bizzat kendisi desteklemiştir). Evren Paşa
da 14. Lui edasıyla şişinerek "Derin devlet benim!" demeye
getiriyor.Bendeniz, ömrümü devlet
hizmetinde geçirdim. Devletin her kademesinde bulundum ve bürokrasinin tepe
noktasında görev yaptım. Bu "Türkiye Cumhuriyeti Devleti"nin
her kademesini avucumun içi gibi biliyorum."Derin
devlet" diye bir saçmalık yoktur. Ya ne vardır? Halkına, vatandaşına karşı
dayatmada bulunan, kendi doğruları için milletin taleplerini hiçe sayan,
gayrımeşrû müdahalelerle milletin iradesinin üzerine çıkan "darbeci
bürokratik güçler" vardır. Daha önce de belirttiğim gibi, bu tarifin
içine, her türlü darbeci cuntaları, halkı fişleyen "Batı Çalışma Grubu"
gibi illegal yapılanmaları, hukuku siyasallaştırıp peşin hükümlü
ideolojileri için adaletten ayrılan bazı yargı mensuplarını, mafya ile
işbirliği içinde hukuk dışı operasyonlara giren emniyet ve istihbarat
görevlilerini dahil edebilirsiniz.Lâkin bu darbeci güçler, aslâ
"derinde" filân değildir. Ne yazık ki, Türkiye'deki
demokratik rejimin "sathîliği" ve medyamızın "gizem tutkusu",
bu ayan beyan tabloyu halka "derin devlet" olarak takdim etmiştir.
Halkımız da, devlet kuruluşlarının dayatmaları karşısında, sadakatla bağlı
olduğu devletine toz kondurmamak için bu hayalî "derin devlet"
masalına inanmayı tercih etmiştir."Derin devlet masalı",
demokratik sistemimize zarar vermektedir. Apaçık ortada duran antidemokratik
unsurları bir yana bırakıp, ne olduğu belli olmayan derin devlet
masallarıyla uğraşmanın, bizi asıl teşhis ve tedaviden uzaklaştırdığı gözden
kaçmaktadır. Bu yanılma bizi, "durumdan vazife çıkaran"
antidemokratik müdahaleleri "hikmet-i hükûmet" olarak
kabullenmekten öteye bir sonuca götürmez.Bırakınız derin devlet saçmalığıyla uğraşmayı
da, devlet mekanizmasının neresi bozuksa, onu tamir etmeye çalışalım.(Hasan
Celal Güzel 07.04.2005:Tercüman
gazetesi
)
BÜYÜKLERE DERİN DEVLET ÜZERİNE - GERÇEK - MASALLAR
PKK - DERİN DEVLET İLİŞKİSİ ÜZERİNE MAKALE-SÖYLEŞİLERDEN
SEÇMELER
1-MİLLİYET
Terörü
'Öcalan başlattı, Öcalan bitirsin' görüşüne ne diyorsunuz?
Nasıl bitirecek? - Nasıl başladıysa öyle. Örgüte
talimat verirse çatışmalar durur. Güneyde Irak
Kürdistan'ındaki olumlu gelişmenin önünü kesmek üzere
Türkiye'nin elini güçlendirecek bir argümandır PKK eylemleri.
Türkiye'nin AB'ye açılımının önünü kesmek için de şiddet
ortamına ihtiyaç var. Bunlar 'derin devlet'in işine gelir. Bu
savaşı isteyenler deşifre oluyor. Hem PKK cephesinde hem derin
devlette.
Sizin İmralı Cezaevi'ne ilişkin bazı
duyumlarınız var. Serbesti dergisinde yazmışsınız. Genelkurmay
faktörü... - İmralı ilişkileri tamamen askerin
kontrolünde. Yakalandığı sıralarda Çevik Bir'in de adaya
gittiğinden söz edildi. Öcalan'ın avukatlarıyla yaptığı
görüşmede Çevik Bir'in kendisiyle konuştuğu net ifade
ediliyor. 2000 yılında. Ne amaçla
görüşmüş? - Telkinlerde bulunuyor herhalde. Bu ayki
Serbesti dergisinde Öcalan'ın bir Genelkurmay yetkilisiyle
yaptığı görüşmeyi yazdım. 2000'de Özgür Halk dergisinin ekim
sayısında Öcalan'ın anlattığı bir olay var. PKK güçlerinin
tümüyle dışarı çıkmasına, konuştuğu Genelkurmay yetkilisinin
kuşkuyla baktığını söylüyor. Orada kastettiği Çevik Bir değil.
Apo başka ülkeye
de sığınabilirdi, Türkiye niye aldı? - Türkiye bunu
reddedemezdi, çünkü PKK sayesinde Soğuk Savaş sonrası 'düşman'
sıkıntısı çekmedi. Apo üzerinden bazı çevreler 'derin
devlet'in var olabilmesi, etkin olabilmesi için bir düşmana
ihtiyaç vardı. Öcalan bu misyonu gördü... Asker daha fazla yetki istiyor... - Siyasi
bir sorunu sadece askeri önlemle çözemezsiniz. PKK biter,
başkası gelir. Kürt sorunu olmasaydı PKK olur muydu? Öyle
bir hale geldi ki PKK nedeniyle Kürt sorunu içinden çıkılmaz
bir hal aldı.
PKK,
Kandil'e çekilmedi mi, bir kısmı Türkiye'de mi
kalıyor? - Öcalan bunu önerdiğini ama Genelkurmay
yetkilisinin kuşkuyla baktığını anlatıyor. General Osman
Pamukoğlu'nun anılarını okuduktan sonra 'Türkiye PKK'yı
gerçekten bitirmek istiyor mu?' diye yazdım. Şam'da Öcalan'a
yönelik birkaç suikast planlanmıştı ama önlendi. Pamukoğlu'nun
kitabında, Kandil Dağı'nda PKK'nın kongre toplayacağına
ilişkin istihbarat toplantısından söz ediliyor. Operasyon için
her şey hazırken MİT haber vermiyor. Bu çok anlamlı değil
mi?... (DERYA
SAZAK , Milliyet :22 Ağustos 2005 YAYINCI, SERBESTİ DERGİSİ
YAZARI ÜMİT FIRAT İLE SÖYLEŞİ ...)
2-AKSİYON
-Size göre, PKK bitirilmek istenmiyor mu?
Bence pek çok ülkenin kendisine aradığı ancak
bulamadığı bir düşman bulunmuştur. Soğuk Savaş sonrası düşman
krizini bu şekilde aşmak ve militarist etkinliği sürdürmek
mümkün olmuştur. Dikkat edin, Türkiye’de ordunun siyasetteki
ağırlığı son aylarda yeniden arttı.Türkiye’nin önünü açacak birtakım reformlar durdu.
-Siz PKK’nın savaş kararıyla ilgili bir
yazınızda “görülmüştür” tabirini kullanıyorsunuz. Yani, bir
onay mı söz konusu? Devletin görünen ve görülmeyen
elemanları vardır. Görünenler işte bildiğimiz cumhurbaşkanı,
başbakan, bakanlar gibi. Bir de görünmeyenler vardır. O
devletin bilinmeyen elemanlarınca görülen bir şeydir. Bu
tabiri askerî kültüre ve cezaevi kültürüne sahip birisi olarak
iyi bilirim. Zübeyir Aydar, Kandil’de “görülmüştür” metnini
okumuştur.
-Siz Kürt hareketine hakim birisisiniz,
bölgeyi de iyi biliyorsunuz. Sizce bu gidişat
nereye? Bu çatışma tırmandırılırsa Türkiye’nin batıdaki
platformlarda eli son derece zayıflar. Türkiye’nin üstüne
gelirler. Bu da Kızıl Elmacılar, statükocular gibi yapıları
güçlendirir. Dışarıdan sizin iyiliğiniz için tembih edilen
şeyleri, bunların, içişlerine bir müdahale ve dayatma olarak
göstermesi daha kolaylaşır. Türkiye aynı zamanda dışarıdan
‘fırça yer’ ve bu da milliyetçilik duygularını güçlendirir. Bu
durum, reformcuların, özgürlükçülerin gerilemesine neden
olacaktır.
( Serbesti Dergisi Yazı İşleri Müdürü Ümit
Fırat, Aksiyon :Sayı: 556 - 01.08.2005 )
3-RADİKAL
PKK'nın tekrar silahlı mücadeleye başladığı, terörü tırmandırdığı
düşünülüyor. Ne diyorsunuz? ...Bu çatışmalar, PKK ve Öcalan muhatap
alınsın diye yapılmıyor. Altı yıldır iki güç birbiriyle
çatışmıyordu. PKK orduya, ordu da PKK'ye saldırmıyordu. Ordu
karakolda duruyor, operasyon yapmıyordu. Ama operasyonel
olmayan bir güç kalktı taciz etmeye başladı ve orduyla PKK'yi
çatışmaya soktu. Devlet içinde de, Kürtler içinde de statükodan, savaştan
beslenen güçler var. Derin bir güç, çatışma ortamını provoke
ediyor, çatışmayı derinleştirmek istiyor. Bu güç, PKK'den,
Öcalan'dan, Genelkurmay'dan da bağımsız olabilir. Irak ve İran
sınırındaki geniş güvenlik önlemlerine ve termal izleme
olanağına rağmen PKK'nin militanları Giresun'a kadar
gelebiliyor ve oraya gelinceye kadar hiçbir yerde çatışma olmuyor. Ama
Giresun'da çatışma oluyor. Çünkü Giresun ve Trabzon, milliyetçi akımların
tetiklendiği yerler. Etnik milliyetçilik ve kardeş kavgasını tetiklemek için
oralarda çatışmalar oluyor. Savaştan beslenen derin devlet,
derin güçler, PKK militanlarıyla orada çatışmayı daha uygun buluyor.
( DEP
eski milletvekili Orhan Doğan, Neşe Düzel'e verdiği röportaj ,Radikal : 24
Ağustos 2005 )
4-BİR KÜRT AYDINI - KEMAL BURKAY
Derin Devlet ve
PKK el ele..
Şu günlerde Türk militarizmi tam bir atakta.
Bir yandan İmralı’daki Öcalan yoluyla PKK hareketlendirildi,
öte yandan ordu bir kez daha harekete geçirildi; Güney
Kürdistan’a girmek için uygun ortam yaratılmak iteniyor....Sevgili okurlar, bu neyi gösteriyor? Aylardır
yapılan hazırlıkları, verilen demeçleri izleyenler, olup
bitenleri değerlendirenler, eğer aptal değillerse, bir savaş
oyununun sahnelendiğini rahatlıkla görebilirler. Türkiye’deki
şer güçleri, Türk derin devleti, bir yılı aşkın süredir
tasarlanmış ve yürütülmekte olan bir harekatın içinde; hem
askeri hem psikolojik olarak.Bununla amaçlanan bellidir. Ben kendi
hesabıma bunu daha bir yıl öncesinden, dilimde tüy bitercesine
yazdım, anlattım. 30 Haziran 2004’te, Dema Nu gazetesinde
yayınlanan “Derin Devlet Tiyatrosunda Kürtler ve
Türkler” başlıklı yazımda, sahnelenen oyunu dile getirmeye
çalıştım. İmralı yoluyla KADEK-Kongra Gel’i harekete
geçiriyorlar, PKK’nın adını geri veriyorlar. Bir takım
eylemler olacak. Bu bahaneyle bir yandan orduyu Güney
Kürdistan’a sokmak, öte yandan AB sürecini sabote etmek,
demokratikleşme yönündeki çabaları boğmak hedefleniyor, dedim...Ordu, bir yandan PKK eylemlerini bahane
ederek Kuzey Kürdistan’da bir kez daha harekete geçerken, öte
yandan, asıl hedefine, “Kuzey Irak” dediği Güney Kürdistan’a
yöneliyor. Bütün bu terör oyunu ve yaygarası hem iç hem dış
kamuoyunu hazırlamaya yönelik. Terörle savaş sahte iddiasının
arkasına saklanarak.. Oysa PKK’yı İmralı’daki Öcalan eliyle
yönettikleri, ancak aptalların görüp anlıyamıyacağı kadar ayan
beyan bir şeydir.Öcalan ele geçirilip İmralı’ya konduktan ve
silahları susturup hizmet önerdikten sonra, eğer isteselerdi,
bir genel afla PKK tümüyle silahlarını bırakır ve dağdaki
insanlar sivil hayata karışırdı. Ama bunu bile bile
yapmadılar. Onlara bir terör bahanesi, bir savaş gerekçesi
lazımdı. PKK’nın güçlerini Kuzey Irak’a çekmesi Türk
Genelkurmayı’nın bir planıydı. Apo’dan istendi o da hayata
geçirdi. Ama bu iş olurken, çok ilginçtir, ilgili subaylar
kendisine, “Tümünü nakletme, 500 kadarı içerde kalsın, lazım
olur!” demişlerdi..(Bu, “görüşme notları”na geçen Apo’nun
kendi açıklamasıdır).Apo PKK’nın adını, programını terk ettiği,
Partisi buna uyduğu, silahları susturduğu halde, onun bir kez
daha İmralı’dan verilen komutlarla canlandırılması, tümüyle
yukarda sözünü ettiğim derin devlet planlarının ürünüdür.
PKK’nın hareketlendiği bir gerçek, ama bunu
İmralı yoluyla yapanın, yönlendirenin kim olduğu da ortada.
PKK’nın bir takım eylemler yaptığı da açık; ama bunlar ancak
bir tetikçinin eylemleridir. Arka planda bu tetikçiyi
yönlendiren, azmettiren asıl sorumlu var ve o da İmralı
Adasını ve İmralı Mahkumu’nu kontrol edenden başkası
değil.
Eğer bugün bazı yerlerde mayınlar patlıyorsa,
eğer askerler ve gerillalar, bu genç insanlar ölüyorsa,
baylar, sizin kan ve şehit edebiyatı yapmaya hakkınız yok; bu
düpedüz kendi marifetiniz. Bu genç insanlar, rejimin tutucu,
acımasız ilahlarına sunulmuş kurbanlardan başkası değil.
İbrahim’den öncekiler bu ilahlar için kendi öz oğullarını,
kızlarını kurban ediyorlardı; ama siz başkasının, yoksul
halkın oğullarını ve kızlarını ediyorsunuz; acımanız için bir
neden yok!... istihbaratının yanısıra, hükümeti ve basını tarafından aldatılan halkın, olup
biteni anlaması zor.. Türkiye toplumu bir kez daha çağdışı,
antidemokratik güçler tarafından bir baskı ortamına
sürükleniyor, tarihin gidişine ters yönde…
Evet, son dönemde Türk rejiminin 12 Mart ve
12 Eylül darbeleri öncesinde olduğu gibi komploculuk damarları
yine kabardı. Terör uzmanları iş başındalar!
( Kemal
Burkay : Pkk karşıtı bir kürt sosyalist )
5-AKŞAM
Abdullah ÖÇALAN devletin denetiminde...Devlet güçleri istemese
o örgütü uzaktan bu kadar rahat yönetebilir
mi...?...Derin devletin pkk çatışmalarından çıkarı
var.Güneydoğu'da huzursuzluk olursa derin devletin borusu
öter, orada yasalara bağlı olmadan istediği gibi
yönetir...Ordu şimdiden olağanüstü hal istedi...!
( Akşam:23.08.2005 ,Kürt
kökenli siyasetçi Şerafettin ELÇİ )
6-YENİ
ŞAFAK :
İzahı
zor işler
-Kıtalar arası silahlı operasyonlarını uluslararası terörle
mücadele misyonuna bağlayan ve PKK'yı terör örgütü olarak ilan eden
Amerika'nın Kandil dağında üstlenen PKK militanlarını oradan
çıkaramamasını, bunun için yeterli gücünün bulunmadığını ifade etmesini
anlamak zor.
-Irak'ta büyük bir askeri işgal gücü bulunduran, bununla
her gün şehir şehir, sokak sokak karadan - havadan operasyon yapan Amerika'nın Türkiye'nin PKK'ya yönelik müdahalesi söz konusu olduğunda işi
"Irak'lılarla müzakere"ye havale etmesini anlamak zor.
-Kandil dağındaki teröristlere koca Amerikan ordusunun
müdahale etme gücü bulunmadığını bütün absürdlüğüne rağmen anlamaya
çalışsak bile, Amerika'nın, PKK'nın Kerkük'te büro tutup, bayrak açmasına
müdahale edememesini anlamak mümkün değil.
-Türkiye'de bir adada tecrid halinde bulunan terörist
başının, taa Kandil dağındaki terör örgütüne talimat ulaştırabilmesini
anlamak zor. Kendi hapishanesindeki terörist başına hakim olamayan
Türkiye'nin Amerika'ya "Kandil dağına neden müdahale etmiyorsun?" diye
çıkışmasını anlamak da zor.
-Türkiye içinde dağlarda 2 bin civarında terörist bulunduğu
ifade ediliyor. Türkiye'nin bu terörist gruba karşı tüm gücünü kullanma
imkanı mevcut. Bununla birlikte köklü bir netice alınabilmiş değil. Hala
"şehit naaşları"yle ilgili haberler Türkiye'nin yüreğini dağlıyor. Bu
durumda, bütün güçleri kullanabilme imkanı mevcutken içerideki terör
odaklarını çökertmeden, Irak'ta sınır ötesi operasyonu konuşmanın hangi
amacı taşıdığını anlamak mümkün değil.
-Sınır ötesi operasyon imkanı verilse bile, kaç uçak
sortisinde veya kaç tankı - kaç bin askeri ne kadar süre ile sınır ötesine
geçirerek nasıl bir sonuç alınacağı belli değilken, Irak'a sınır ötesi
harekatın yapılabilir olduğu 15 yıllık süre içinde "kök kurutma" işi
başarılamamışken, şimdi işi, sınır ötesi harekat yapma - yapamama
noktasına kilitlemenin gayesini anlamak zor.
-1984 Eruh baskını ve 2005... Tam 21 yıl... Bu süre içinde
Türkiye'nin deyim yerindeyse kıçı kırık bir örgütün hakkından gelememesini
anlamak zor.
GENERAL PAMUKOĞLU'NUN ANILARINA MÜRACAAT...!
-Hiç olmazsa örgüt başının yakalandığı zamandan sonra
Türkiye'nin bir, "örgütü bitirme" stratejisi geliştirememesini anlamak
zor.
- Terör örgütü ile mücadelenin bir boyutunun sosyo -
kültürel - ekonomik tedbirler almak olduğu, bunun için sağlıklı bir sivil
- asker diyaloguna ihtiyaç bulunduğu bilindiği halde, 20 yıldır bu alanda
netice verici hamleler yapılamamasını anlamak zor.
-Şu sıra, uzaktan kumandalı mayın operasyonları gündemde.
Bunun için yolların toprak - asfaltlı olması tartışılıyor...Belli ki, bir kesimin tepkisini dile getiriyor ve belli ki
bu kesim, askerlerden oluşuyor. Bu iddianın bir tür "ihanet suçlaması"
olduğu açık. Yani "Hükümet bile bile ana kuzularını ateşin içine atıyor!"
suçlaması... Buna karşılık Hükümet de, medyayı kullanarak bu iddiaya cevap
vermeye çalışıyor. Ama iddia ile cevabın birbiri ile buluşmadığı,
dolayısıyla suçlamanın en azından suçlamada bulunanlar açısından ortada
kaldığı görülüyor. Bu durumda anlamak gerçekten zor, Türkiye 20 yıl içinde
bilmem kaç milyar doları bölgeden teröristleri tasfiye için sarfetti,
askeri operasyonlarda neye ihtiyaç duyuldu ise onları temin etti de, şimdi
üç kuruşluk asfaltı yollara dökmüyor, öyle mi? Asker bunu sivil kadrolara
duyurdu da cevap alamadı, öyle mi? Genelkurmay ile Hükümet arasında bu
konuda herhangi bir bahis geçti de sonuç vermedi öyle mi? Anlamak zor, diyorum.
Terörle mi mücadele ediyoruz,
birbirimize karşı halk oyunu kazanma mücadelesi mi veriyoruz, anlamak
zor...
Aslında burada zikredilen her "zor"luğun anlaşılır bir yanı
mevcut. Amerika'yı da anlıyoruz, Avrupa'yı da...Tabii Türkiye'nin iç zaaflarını da...Ama tıkanıp kaldık bir yerlerde... Bir Babil Kulesi
sendromu, dillerin yabancılaşması hadisesi herkesi kahrediyor.Ben inanıyorum ki, Türkiye, Kürt meselesinde böyle bir
kısır döngü yaşamazdı. İç ahenk olsaydı...Türkçe ve Kürtçe konuşsaydık ama dillerimiz
yabancılaşmasaydı. Araya Amerikanca da girmezdi, İngilizce de Fransızca
da... Bir Amerikalı ya da İngiliz, Kürtçeyi Türkten daha iyi anlamazdı.
Biz Türkçe ve Kürtçe anlaşırdık. Ama iç ahenk olsaydı. Biz, garip olan şu
ki, Türkçe bile anlaşamıyoruz. Askerimizle sivilimiz, halkımızla aydınımız
iletişim kuramıyor. Türk de ölüyor Kürt de ölüyor.. Birbirimize dirilik
taşıyacağımıza acılar taşıyoruz. İç ahenk olsaydı...Yollara asfalt dökmek için sütunlarda kavga etmezdik.Ahenk olsaydı, komşu Müslüman ülkeyi kana bulayan
Amerika'dan imdat dilenmezdik.İç ahengi nerede kaybettik, asıl soru burada.
Bunu çözmeden Türkiye'nin başı daha çok ağrıyacak.
(
AHMET TAŞGETİREN :
Yenisafak6 Ağustos 2005 )
Paşa da bomba attırmış
Emekli
Korgeneral Altay Tokat, Şemdinli bombasını şöyle yorumladı: O bomba
mesaj içindi ama beceriksizce yaptılar.... "Benim
zamanımda ben de bir-iki kritik noktaya bomba attırdım. Benim
meselem mesaj vermekti. Batıdan gelen memurlar, hâkimler işin
ciddiyetini anlamıyor. İşi basite almaya çalıştılar, rastgele
dolaşıyorlar. Oraya buraya gidiyorlar.Hizaya gelsinler diye evlerine
yakın iki yere attırdım." KORKUTMAK İSTEDİM, SUÇ
SAYILMAZ "Ondan sonra anladılar ki dikkatli olmalılar. Bir
musibet bin nasihattan iyidir. Öylece onları eğittim ben. Bunu hemen
bomba atmak yasak diye yorumlayamazsın.O kişilerin belki hayatını
kurtardım.Onlara da söylemedim .Emekli Korgeneral Altay
Tokat, Güneydoğu'da görev yaparken bölgeye yeni gelen hakim ve
memurlar 'işlerini ciddiye alıp, hizaya girsinler' diye bomba
attırdığını söyledi. Tokat, "Mesaj vermek istemiştim" dedi.Emekli
Korgeneral Altay Tokat 1999 yılında orgeneral olmasına kesin
gözüyle bakılırken emekli edilen bir asker. ASKERİ PİRAMİT:
Görevi aksatacak bir gruplaşma değil de, yukarıya doğru bir piramit
var. Bu piramitte yukarıya doğru çıktıkça daralmadan kaynaklanan
çatışmalar meydana geliyor: Yükselme çatışması! Şûra kararları yargı
denetiminde olmadığı ve şahsi tercihler öne çıktığı için
gruplaşmalar oluyor.Denetimin olmaması ilişkilerde gerginlik
yaratıyor. Küçük fraksiyonlar oluşabiliyor.
DİNLEME YAPAN BELLİDİR: MİT, asker, jandarma ve emniyet. Boş
verin! Beni bile dinliyorlar. Türkiye'de dinlenmeyen yok. Dinleyerek
ceza alan birini gördünüz mü? Hep dinlenenler ceza aldı. Bu da geri
kalmışlığın bir parçası. ŞEMDİNLİ'DE HATALILAR: Bunların
milisleri olan o kitapçının bir grubu vardır. Bizimkiler de 1998'den
sonra baskıyı kaldırınca meydanı boş buldular. Bu milislerin
hareketlerini tespit etmek için bir grup görevlendirilmiştir.
Silahlı Kuvvetler'in veya devletin istihbarat unsurları delil bulmak
için onları gözetim altında tutacak şekilde hareket ediyor. Fakat
başarılı bir hareket yapmamış, hata yapmışlar. Şemdinli'de o
istihbaratçıların dışarıdan kontrol etmeleri gereken hedefi izlerken
yaptıkları, hatayı bir suikasta çevirip yargıya götürmek...Astsubayların dört avukatı varken, öbürlerinin 300 avukatı varken
55'e düşürdüler. Bu bile yeter! Sonra da 39 yıl ceza geliyor. Hiçbir
hukukçu uzman bunun doğru olduğunu söyledi mi? Bu kadar süratli bir
yargı Türkiye'de oldu mu? Oraya atılan bomba "Arkadaş, dikkat et,
onu yapma" demek için, vazgeçirmek, ikaz için de atılmış olabilir.
Ama bunu beceriksizce yaptılar. BEN DE ATTIRDIM: Benim
zamanımda ben de bomba attırdım. Bir, iki kritik noktaya. Boş
yerlerdi! Meselem mesaj vermek. Batıdan gelen memurlar,
hakimler işin ciddiyetini anlamıyor. Çok koordineli ve iyi
çalıştık. Baktım, sonradan işler sakinleşince işi basite
almaya çalıştılar. Rast gele dolaşıyorlar, şunu bunu
yapıyorlar. Onun üzerine şunlar bir hizaya gelsin diye
evlerine yakın iki yere attırdım. Ondan sonra anladılar ki çok
dikkatli olmalılar. Bir musibet bin nasihatten iyidir. Öylece
onları eğittim ben. (
Aktüel dergisi-27 Temmuz
2006)
Benim güzel memleketim...
Türkiye’yi kim yönetiyor?.
Hükümet mi, derin devlet mi, AB mi, ABD mi, İsrail’in patronajını
yaptığı global sermaye mi? Bu güçler, sadece Türkiye ile
ilgilenmiyor, bölgede 25 devletin sınırlarını, yönetimlerini,
rejimlerini değiştirmeyi de planlıyor. BOP dedikleri de
bu.. Türkiye zor bir ülke.. Sadece Türkiye değil, Türkiye’de
siyasete müdahale eden güçler de sırtlarını illa ki bir yerlere
dayama gereği duyuyorlar.. Bana göre CIA, MOSSAD, MI5 hepsi işin
içinde. Türkiye’de stratejik konularda sürece müdahale eden o kadar
çok güç merkezi var ki! Bunların dostları ve ilkeleri yok, çıkarları
var. Türk’ü, Kürt’ü, Ermeni’si ile bunu unutmayalım. Türkiye,
kendi meselesini ABD’li koordinatörle konuşarak çözmeye
çalışıyor.. PKK da dış müdahalelere açık bir örgüt.. ABD’nin,
AB’nin, İsrail’in bu konuya ilgisi açık. Talabani’nin,
Barzani’nin eskiden gelen ilişkileri var. Apo’nun karısı,
kayınpederi, öğrencilik yıllarındaki ilişkileri, daha sonraki uzun
yolculuğu, yakalanıp teslim edilişi hepsi uluslararası bir mutabakat
sonucu.. Geçen gün Demokrasi Platformu’nun Sarıyer’de düzenlediği
bir panelde Sosyalist Parti temsilcileri ve DTP’lilerle
tartışıyoruz. Bu kuşkularımı söyledim, ama herkes kendinden emin..
İyimserler, kötümserler, korkular ve umutlar harmanlanmış durumda..
Genel bir siyasî afla Apo’nun da kurtulacağını düşünenler var. Ben,
birilerinin ipleri daha da gereceklerini düşünüyorum.. Birileri
tavşana kaç, tazıya tut diyor.. Bu hep böyle oldu. Geçtiğimiz
günlerde yaşanan bazı gelişmeler, bana kalırsa bir test mahiyetinde
idi.. Birileri tepkileri ölçmek istedi.. Apo’nun başına bir şeyler
gelirse şaşmam.. Her zaman bu tür yapılar içinde birtakım iç ve
dış güçlerin uzantıları olmuştur.. Cuma günü Müslümanlara zikir
dersi verip, Cumartesi havrada ayin yöneten yok değil bu ülkede..
Kadrolu şeyhlerimiz de oldu, parti genel başkanlarımız da.. 90
sonrası idi, Ankara’da kontrgerilla hakkında bir konferansım vardı.
Çıkışta bir grub görüşmek istedi. O zaman DEHAP mı vardı, HADEP mi,
neydi. Kadrolu bir vatandaş parti kademesinde görevli imiş..
Psikolojik harp, istihbarat falan da, bunlar birtakım
provokasyonlarda görev alan insanlar.. “Peki ne olacak” dediler.
Doğrusu verecek cevabım yok. Her yerde varlar. Sıradan bir
istihbarat faaliyetinin ötesinde işler yapıyorlar. Susurluk,
Şemdinli bunun bir başka boyutunun dışa vuran tezahürleri, değil mi?
Bu durumu eski emniyet müdürü bir arkadaşa sordum. “İstihbarat
yokluğu değil asıl sorun, istihbarat çokluğu” dedi. Kim kimin adamı
belli değil. Yanlış yapanı ise cezalandıran bir sistem var. Kim
nerede ve kimin adamı belli değil.. Yerlisi, yabancısı, dostu,
müttefiği.. Türk’ü ile, Kürt’ü ile kullanılıyoruz. Birileri bizim
kanlarımız ve gözyaşlarımız üzerinden kendilerine iktidar ve servet
üretiyor sonuçta.. Faili meçhullerin bir kısmı belki de bu derin
gerçekle ilgili idi. Mesela Cem Ersever ya da Jandarma Genel
Komutanı’nın başına gelenlerin arkasındaki sır hâlâ
aralanmadı! Birçok örgüt içinde birçok istihbarat kuruluşunun
uzantısı var. Hem de sorumlu konumdalar. Operasyonel roller
üstleniyorlar.. Bir kişi ile tanıştım bir ara; “Her şeyi biliyoruz”
dedi. İstanbul MGV’de çaycı olarak çalışmış.. Rütbeli
biri.. Şimdi kamuda bir genel müdür olarak görev yapan, ABD’de
ihtisas yapmış, bir dönem üniversitede öğretim üyeliği yapan bir
dostum var.. ABD dönüşü üniversitede göreve başladı. Okul açıldıktan
birkaç hafta sonra üniversitede olaylar oldu.. Bundan 6-7 yıl önce
oluyor anlatacağım olay.. “Pencereden bahçede kavga eden öğrencilere
bakıyorum. Ağzı kapalı genç bir adam sağa sola koşuyor, kışkırtıyor,
saldırıyor, örgütlüyor... Dikkatlice yüzüne baktım. Elbisesini,
boyunu not ettim.. Polisi arayıp bilgi vereceğim bu kişi hakkında..
Kafası karışık, aşağıya, giriş katının olduğu bölüme iniyor.. Birden
kapı açıldı, bir adam koşarak içeri girdi. Baktım o, hemen üzerine
atladım, polis polis diye bağırmaya başladım. Adam bir kolunu
kurtarıp cebinden kimliğini çıkarttı. Donup kaldım, çünkü rütbeli
biri idi” diyor.. Bırakmış, adam koşarak uzaklaşmış. Bizim arkadaş
ne yapacağını şaşırmış vaziyette rektörün odasına çıkıyor. Rektör,
çekmecesinden bir fotoğraf albümü çıkartıyor; “Bu mu?” diyor, “Evet
o.” “O bizdendir, unut gitsin bu olayı” oluyor aldığı cevap.. Kim
kimdir çok da belli değil bu piyasada.. Gazeteci sadece gazeteci
değil.. İşadamı sadece işadamı değil.. Özal suikastını soruşturan
bir Yargıtay savcısı var. Uğur Tönik.. Özal suikastı ile ilgili öyle
şeyler anlattı ki, sanki burası matrix.. Apo aslında bir
konuşsa.. Ah bir konuşsa.. Ama o bu kadar çok şey bilince, o da bir
başka sorun.. Apo’yu onun için ortadan kaldıramazlar, ya da onun
için ortadan kaldırmak isterler.. Sorun, bu konuda tek karar
vericinin olmaması.. Ve karar vericilerin kendi aralarındaki hesap
farklılıkları.. Birileri bizi saf buluyor. Aslında biz de safız.
Kimse kendi nefsinden, liderinden, örgütünden kuşku duymuyor. Hatta
eleştirenlere şüphe ile bakmıyor. Çoğu, gerçeklerle bir gün yüzleşip
gidiyor ama, o gidene kadar yeni saflar katılıyor kervana. Oysa
bizim geleneğimizde nefsinden şüphe esastır. “Bizi bize bırakma”
diye dua eder ermişler.. Kürt sorunu ile ilgili olarak ben
derdimi ne Türklere ve ne de Kürtlere anlatabiliyorum aslında.. Bana
göre adalet; mülkün/sahip olunan her şeyin temelidir.. Temel
hakları, şartsız herkese tanımamız gerekir. Bunun muhtemel
sonuçlarını hesaba katmadan.. İdeolojik meseleler ideolojik temelde,
siyasî meseleler siyasî zeminde tartışılır.. Silah, sözün bittiği
yerde konuşur. Parlamento ve siyaset, silahların susması için şart..
Sorunları siyasallaştırdığımız ölçüde çözüme yaklaşırız. Millî
egemenliğin adresi olan yer, siyasî çözümün adresi olmalı.. 19.
yy sonrası ulus devlet anlayışının kalıplaştırdığı kavram ve
kurumlarla 21. yy’a taşıdığımız sorunları çözemeyiz.. Bizler, bu
işlerin bu hale gelmesinden sorumlu olanlar, haksızlıklar karşısında
susanlar, biz hepimiz bu sonuçtan sorumluyuz. İtiraf edelim ki,
bizler zalimlerden olduk! Ve biz kendimizi değiştirmeden de Allah
bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecektir. Şimdi adaletten,
barıştan, kardeşlikten, özgürlükten, insan haklarından, hukukun
üstünlüğünden, katılımcı, çoğulcu, şeffaf, denetlenebilir bir
yönetim ve siyasî düzenden bahsetmenin zamanıdır..Selam ve dua
ile.(Abdurrahman
Dilipak -Vakit:8Kasım
2006)
PKK
itirafçısı: Jitem'de kalmamı Öcalan istedi
Eski itirafçı
Abdulkadir Aygan, Jitem'de kalmasını Abdullah Öcalan'ın
istediğini söyledi. Nasname adlı internet sitesinin
sahibi Şükrü Gülmüş'e açıklamalarda bulunan Aygan,
çarpıcı itiraflarda bulundu.
1990'lı yıllarda memur olarak çalıştığı Jitem'de
yaşanan hukuk dışı eylemlerden sıkıldığını ve ayrılmak
istediğini; ancak bu isteğinin Öcalan tarafından geri
çevrildiğini söyledi.Jitem'deki görevi sırasında, işlerin PKK içindeki durumdan
daha vahim durumlara gireceğini anladığını ifade eden Aygan,
"Ben bir başıma olsam, çeker giderim. Ama başta eşim ve dört
çocuğum var. Jitem'den kaçsam, öbür yandan beni hain ilan eden
ve her an vurabilecek bir PKK var. Ben yakınlarım tarafından
onlara haber gönderdim. Beni affetsinler. Burdan çıkmak
istiyorum. Artık dayanamıyorum. Bana karışmasınlar yeter. Ama
oralı olmadılar." dedi. Öcalan'ın adını vermek istemediği
yeğenine durumu anlattığını dile getiren Aygan, "Bu arada
Avusturya'daki akrabam olan eniştesiyle görüştüm. Beni ordaki
Şoreş ismindeki PKK'lı ve sorumlu bir bayanla görüştürdü.
Durumları izah ettim. Faili meçhul cinayetleri ve bunları
açıkladım. Fakat onlar beni sorgulayıp azarladılar. Umudum
iyice kırıldı. Bulunduğum işe devam etmekten başka bir çarem
kalmamıştı." diye konuştu. Öcalan'ın yakalanıp İmralı'ya
götürülmesi sonrasında ablası Havva'nın kendisiyle ilgili
teröristbaşıyla konuştuğunu belirten Aygan şöyle devam etti:
"Havva İmralı'ya gitti. Durumu anlatmış. Öcalan 'Bizim Aygan
ne yapıyor?' demiş. O da durumu anlatmış ve Öcalan, 'Orda
kalsın, duruma bir bakarız.' demiş. Bana öyle haber geldi."
Resmi kayıtlara göre şehitti
1958 doğumlu Aygan, 1985'te PKK'dan ayrılıp itirafçı olmuş.
Kendi anlatımıyla, öldürülen binbaşı Cem Ersever'in
girişimiyle Jitem'in ilk 7 kişilik kadrosunda yer almış. Yeni
kimliğiyle (Aziz Turan) Jitem'de 10 yıl çalışmış.
Diyarbakır'da süren Jitem davası çerçevesinde diğer
itirafçılarla birlikte yargılaması sürüyor. Yaşamını İsveç'te
sürdüren Abdulkadir Aygan'ın İçişleri Bakanlığı resmi
kayıtlarında şehit olarak geçtiği ortaya çıkmıştı.
( Zaman :31/10/2006 )
ÇETELERİN ÇETELESİ
Sauna Çetesi'nden eski emniyet müdürü de çıktı 15 Şubat 2005'te Ankara'da Küre adı altında
kapsamlı bir operasyon gerçekleştirildi. Bazı saunalara gizli
kamera yerleştirip siyasetçi ve üst düzey görevlilerin
görüntülerini kaydettikleri için 'Sauna Çetesi' diye
isimlendirilen örgüte yönelik operasyonda eski Emniyet Genel
Müdür Vekili Ertuğrul Çakır ve Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda
görevli Yüzbaşı Nuri Bozkır'ın da aralarında olduğu çok sayıda
kişi gözaltına alındı. Çakır ve Bozkır'la birlikte örgütün
lideri olduğu belirtilen Kasım Zengin'in de aralarında
bulunduğu 8 kişi ise tutuklandı. Sivil ve askeri savcılıkça
yürütülen soruşturma sonucunda açılan iki dava devam ediyor.
Cuntacı bir oluşum olduğu yönünde iddialar gündeme gelmesine
karşın iddianamede yer almadığı için mahkemeye taşınamadı.
Susurluk'taki kaza 'derin devleti' gündeme getirdi 3
Kasım 1996'da Susurluk'ta meydana gelen kaza ile içinde
polis-asker, siyasetçi ve mafyanın yer aldığı illegal bir
yapılanma ortaya çıktı. Kazada ölen Mehmet Özbay kimlikli
şahsın devlet adına birçok illegal olaya katılan Abdullah
Çatlı olduğu anlaşıldı. Uzun süren bir soruşturmanın ardından
açılan davada sanıklardan emekli Yarbay Korkut Eken ve Özel
Harekat Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin çete kurmak
suçundan 6'şar yıl hapse mahkum oldu. Diğer sanıklar ise
üyelikten 4'er yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sanıklar 2
yılını cezaevinde geçirdikten sonra tahliye oldu. Haluk Kırcı,
7 TİP'li öğrencinin öldürülmesinden dolayı halen hapis
yatıyor. Eski milletvekili Sedat Edip Bucak'ın davası devam
ediyor. Asker, polis ve PKK itirafçısı aynı oluşumda
Bursa ve İstanbul polisi 7 Mart 2005'te birlikte
gerçekleştirdikleri Çağrı Operasyonu'nda aralarında Bursa İl
Jandarma Alay Komutanı Albay Aydın Yeşil ile asker, polis ve
PKK itirafçılarının olduğu 32 kişiyi gözaltına aldı. Savcının
talebi üzerine sanıklardan 27'si tutuklanırken soruşturma
sonucunda 51 sanık hakkında dava açıldı. Çete kurmak,
yönetmek, çeteye üye olmak, adam öldürmek, adam öldürmeye
azmettirmek, silahlı yağma ve örgüte yardım ve yataklık gibi
farklı suçlardan açılan dava İstanbul 10. Ağır Ceza
Mahkemesi'nde sürüyor. Danıştay saldırısının perde arkası
meçhul 17 Mayıs 2006'da Danıştay üyelerine yönelik saldırı
gündeme bomba gibi düştü. 1 üyenin öldüğü 4 kişinin
yaralandığı saldırıyı gerçekleştiren Avukat Alparslan Arslan,
binadan kaçmaya çalışırken yakalandı. Cumhuriyet Gazetesi'ne
bombalı saldırıların da Arslan ve arkadaşlarının içinde yer
aldığı çete tarafından gerçekleştirildiği ortaya çıktı.
Arslan'ın telefon görüşmelerinden ve sim kartlardan ulusalcı
örgütler ve Susurluk bağlantılı isimlere ulaşılmasına karşın,
düzenlenen iddianamede bu isimlerden hiçbirine yer verilmedi.
Bombalama eylemine Alparslan Arslan'la birlikte karıştığı öne
sürülen 9 kişi hakkında "anayasal düzeni cebren değiştirmeye
teşebbüs" ve "silahlı örgüt kurma" suçlarından iddianame
düzenlenmişti. Dava 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam ediyor.
Başbakan'ın evinin krokisi Atabeyler'in ajandasında
Danıştay saldırısından kısa bir süre sonra Ankara Eryaman'da
bir astsubaya ait eve baskın yapan polis, çok sayıda silah,
patlayıcı madde ve örgüt dokümanı ele geçirdi. Operasyonda bir
yüzbaşı, ve iki astsubayın aralarında bulunduğu 13 kişi
gözaltına alınırken, biri sivil üç asker ise tutuklandı.
Baskında Başbakan Erdoğan ve Danışmanı Zapsu'nun evlerinin
krokisi, patlamaya hazır 4 adet uzaktan kumandalı bomba, 90
bomba yapımına yetecek patlayıcı madde, Lancer ve MKE
bombaları ile 2 tabanca yakalanmıştı. Atabeyler Çetesi'ne
yönelik soruşturmayı yürüten savcılık, aralarında 2 yüzbaşı, 2
astsubay ile 2 emniyet müdürünün de bulunduğu 11 kişiye dava
açmıştı.(Zaman :30.01.07 )
Reşat Altay'ın yazılmamış anıları
Trabzon Emniyet Müdürü
Reşat Altay merkeze alındı dün...Malumunuz, Altay, sürekli linç, suikast,
cinayet haberleriyle gündeme gelen Trabzon'daki güvenlik zaafını izah
ederken, suçu reform yasalarına atmış, "Avrupa Birliği uyum kanunları
istihbaratı zayıflattı" demişti.Demokratikleşme hevesi Emniyet'te zaaf
yaratmasa, polisin elinde yetki olsa, hiç bunlar başa gelir miydi?Dilerim
Altay, Trabzon'daki ağır mesai günlerinden sonra Ankara'da boş vakit bulur;
anılarını yazar.Biz de Türkiye'nin son 30 yılının hikâyesini onun kaleminden
okuruz; okudukça sürekli baş sayfaya dönen kanlı bir tarih kitabı
gibi...Mesela o kitap 30 yıl öncesinden bir sahneyle başlayabilir:16 Mart
1978 Perşembe günü...Öğleyin...İstanbul Üniversitesi çıkışında 100 kişilik
öğrenci grubunun üzerine bomba atılıyor.7 ölü, 47 yaralı var.Esmer, kısa
boylu, hırkalı bombacı, TNT'yi solcu grubun üzerine atıp üniversitenin
merdivenlerinden kaçmaya başlıyor. Öğrenciler kaçışırken Beyazıt Kütüphanesi
önünden de otomatik silahlarla yaylım ateşi açılıyor.Gençler de polis de
yere kapaklanıyor.Ayağa kalktıklarında polis ateş açan saldırganları takip
için fırlıyor.Arkadan bir ses:"Geri dönün" diye bağırıyor.Polis geri
dönüyor. Katiller kaçıyor.Geri dönen polislerden biri Yahya Gergin...Olayın
ayrıntılarını yıllar sonra 32. Gün'den Rıdvan Akar'a anlatıyor. Meğer
normalde 30-40 polisin görev yaptığı kapıda o gün sadece 9 polis
görevlendirilmiş. Failleri kovalarken kendilerine "Geri dönün" diye bağıran
amiri de merak edip araştırmış.O komiser yardımcısının adı Reşat
Altay'mış.Belki o günü yazar Altay anılarında...Sonra bandı 14 yıl ileri
sarar:Nisan 1992...Çiftehavuzlar'da bir örgüt evi... 3 Dev-Sol militanı
kıstırılıyor. İstense beklenip teslime zorlanabilirler. Ama hayır; polis evi
basıyor ve 3'ünü de öldürüyor.Bu yargısız infazın ardından 22 polis hakkında
"kasten adam öldürmek" suçlamasıyla dava açılıyor.Daha sonra "Zor kullanma
yetkilerini kullanmışlardır" diye beraat eden sanıklar içinde ileride
Susurluk davasında tanıyacağımız isimler var:İbrahim Şahin gibi... Ayhan
Çarkın gibi...Tanıdık bir polis daha var:Reşat Altay.Ne kadar renkli anılar
bunlar...4 yıl daha geçiyor... Sayfalar çevriliyor...3 Kasım 1996...Susurluk
skandalı patlıyor. Kazada ölen Abdullah Çatlı'nın bütün ilişkileri ortaya
seriliyor.Çatlı'nın telefon kayıtları incelemeye alınıyor. Ve şaşırtıcı
sonuç ortaya çıkıyor:Kırmızı bültenle aranan Çatlı, İstanbul Emniyet
Müdürlüğü, Terörle Mücadele Şubesi'nin müdürüyle 5 kez telefonla
görüşmüş.Kim var şubenin başında?Doğru tahmin ettiniz:Reşat Altay...Altay
anılarını yazsa, bu ilişkileri anlatsa, bütün bunlara rağmen nasıl sürekli
terfi edip Gaziantep'e, Bursa'ya, Trabzon'a emniyet müdürü olduğunu izah
etse, biraz da Trabzon'daki örgütlenmelerden bahsetse iyi olmaz
mı?Türkiye'nin son 30 yılının hikâyesini onun kaleminden okurduk böylece;
ilerledikçe hep baş sayfaya dönen kanlı bir tarih kitabı okur gibi...(
Can Dündar :27.01.2007
)
BASINDAN SEÇMELER

Erdoğan'ın derin
devletle
imtihanı
Bir
haftada ortaya çıkanlardan anlaşılan şu: Hrant Dink'in
katledilişinde devletin ihmali filan değil, (eğer teşviki
değilse) düpedüz göz yumması var.Cinayetin
azmettiricisinin daha önceki bombalama davasında suçu sabitken
serbest bırakılıp suikast hazırlığına girişmesi...Çeteye
sokulan ihbarcının "Dink'i vuracaklar" diye defalarca
bildirmesine rağmen bunun dikkate alınmaması... çetenin
poliste adamı olduğu kuşkusunu uyandırıyor. Ve saldırganlar
üzerinde "derin koruma" olduğunu kanıtlıyor.Biz bu
"koruma kalkanı"nı tarihimizden tanıyoruz.Bu işin
başlangıcı 12 Eylül'dür.Bu işin başlangıcı, yine Ermeni
meselesidir.Bu işin başlangıcı, devletin ASALA ile
mücadele için sabıkalı katilleri işe alıp ellerine silah,
ceplerine pasaport vermesidir.Devlet hesabına katil
çalıştırma âdeti o gün başlamış, bunun karşılığında onlarla
pazarlığa oturulmuştur.O günden sonra da at izi, it izine
karışmıştır.Bugün yaşananlardan, tıpatıp aynı kokular
geliyor.Dink cinayetinden tutuklananlardan biri Ağca ve
Çatlı olmak istediğini söylemiş. Neden mi?Hatırlatalım:Abdi İpekçi'nin katili Ağca'yı
evinde saklayan ve pek çok kanlı cinayeti planlayan "Büyük
Reis" Abdullah Çatlı'ya bu devlet 12 Eylül'den sonra pasaport
verdi, yurtdışına gönderdi, ASALA'yla mücadeleyle
görevlendirdi. Eşinin Meclis'teki ifadesine göre, bu görevi
üstlenen Çatlı devletten cezaevindeki arkadaşlarının
bırakılmasını istedi.Bakın sonra neler oldu:Savcı
Doğan Öz'ün katili İbrahim Çiftçi'nin avukatı, askeri
mahkemede "Onun Savunma Bakanlığı'nda dosyası var" dedi.
Çiftçi'nin idam kararı Askeri Yargıtay'da tam 4 kez bozuldu.
Sonunda askeri mahkeme "Sanığın, Öz'ü öldürdüğü sabit
görüldüğü halde beraatine" diye tarihe geçecek bir karar
verdi.Aradan 4 ay geçti.Doç. Bedrettin Cömert
öldürüldü. Cinayet azmettiricisi Çatlı, yakalandıktan 48 saat
sonra salıverildi. Almanya'da yakalanıp iade edilen saldırgan
Rıfat Yıldırım ise "delil yetersizliğinden" beraat
etti.Aradan 1 hafta geçti.Bahçelievler'de TİP'li 7
genç katledildi. Katillerden Haluk Kırcı 7 kez idama mahkûm
oldu. 1 yıl sonra şartlı tahliyeyle salıverildi. Sonra
tahliyenin "yanlışlıkla" yapıldığı anlaşıldı. 7 yıl sonra
yeniden yakalandı. Yakalandığı gün 3 polis şefinin yardımıyla
İstanbul Emniyeti'nden kaçırıldı. 3 yıl sonra bu kez Susurluk
davasından mahkûm oldu. İkinci kez "yanlışlıkla"
salıverildi.Bahçelievler katliamından 3.5 ay sonra İpekçi
öldürüldü. Katil Ağca, Kartal Askeri Cezaevi'nden
kaçırıldı.Cinayetin diğer faili Oral Çelik'i olay yerinde
gören tanık "Güvenliğimi sağlarsanız tanıklık yaparım" dedi.
Koruma verilmedi. Mahkemede sanığı "teşhis edemedi". Çelik
salıverildi.Cinayette adı geçen Mehmet Şener Zürih'te
yakalandı. Dosya geciktirildiği için delil yetersizliğinden
salıverildi. Davası zaman aşımına girdi.Cinayetin
tetikçisi Yalçın Özbey Almanya'da yakalandı. Görüştüğü Türk
İçişleri Bakanlığı yetkilisine kendisine koruma ve yeni kimlik
verilirse konuşacağını söyledi. Davada bu görüşmenin bantları
istendi. Bakanlık, "Bantlar kayboldu" cevabını
verdi.Derin işlerdir bunlar...Ve bu koruma
kalkanını delecek bir babayiğit çıkmamıştır."Derin
devlet"i telaffuza yeltenen 2 başbakan çıktı: Bülent
Ecevit ve Turgut Özal...İkisi de suikast girişimlerinde
ölümden döndü. Bir daha da bu konuyu ağızlarına
almadılar.Şimdi Başbakan Erdoğan derin devletle imtihana
giriyor.Kendisine kolaylıklar diliyoruz.(
Can Dündar :Milliyet-01
Şubat 2007 )
Derin devlet' eşkıyâlıktır
Bize düşen "derin devlet"in önümüzdeki günlerde "fazla
mesai" yapma ihtimalini, ciddiye alınması gereken bir öngörü
olarak dikkate almak. Devlet içinde bir kanunsuzluk,
kuralsızlık, hatta eşkıyâlık varsa ve Başbakan bunları önlemek
yerine durumdan şikayet ediyorsa, ilk akla gelenin bu
şikayetin kamuoyuna yönelik bir uyarı olmasıdır.Mehmet Baki, dünkü Zaman'da derin devlet hakkındaki farklı
yorumları, uzmanları ve siyasetçileri temsil edici bir
yelpazede derlemiş. "Derin devlet nedir?" sorusunun cevabını,
herkes bir kanuna aykırılık durumu olarak veriyor.
Devletlerin, "gizli" başlığı altında yürütülen güvenlik gibi
görevleri var. Bu gizliliğin altında denetlenmesi zor bir
karanlık bölge oluşuyor. Devlet görevlileri yetkilerini,
kullandıkları kaynak ve imkanları "gizlilik" zırhından
istifade ederek devleti korumak için değil, kendilerine çıkar
sağlamak için kullanıyorlar. "Sağlanan çıkar", maddî bir
kazanç elde etmeye veya doğrudan devlet içinde güç ve iktidar
sahibi olmak gibi bir amaca hizmet ediyor. Kanunlarımızda yer
alan "yetkileri şahsî çıkar ve nüfûz için kullanmak" suçunun
kurumlaşmış haline "derin devlet" adını veriyoruz."Derin devlet", devletin derinleri, ücra köşeleri değil;
gizliliğin sağladığı derinliği istismar etmek demek. Bu yüzden
derin devlet tam anlamıyla devletin de düşmanı. Neden?
Eşkıyâlıkla devlet yönetilemez, devlet çıkarları korunamaz da
ondan. Devleti var eden hukuktur, yaşatan halkın onun hukukuna
duyduğu güvendir. Uluslararası itibarını sağlayan da aynı
şeydir. Derin devlet, yani devlet görevlilerinin eşkıyâ
yöntemleri kullanması, devletin kendisini var eden hukuku yok
eder ve onu bir muz cumhuriyeti kadar itibarsız ve değersiz
hale getirir. Bu yüzden bir devletin varlığına yönelik en
yakın ve büyük tehdit "derin devlet"tir.Belma Akçura'nın ve son olarak Cüneyt Arcayürek'in "derin
devlet"i konu alan kitapları okunmaya değer. Bugüne kadar
"derin devlet"e dair en sahici sözleri söyleyen ve üstündeki
gizlilik perdesini aralayarak kimliğini, mantığını ve
ideolojisini teşhir eden kişi, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel oldu. Demirel, korkunun beslediği bir bataklıktan
bahsediyor: "Derin devlet, normal devletin raydan çıkmış
halidir. Ve devlet, korkudan raydan çıkar. Korku da, Osmanlı
Devleti'nin dağılmasının sonucudur. Cumhuriyet'i kuranlar ordu
mensubudur ve onlarda bu korku hâkimdir. Bu korkuyu hufre-i
inkıraz (yani, uçurumun kenarına gelme) endişesi ya da pençe-i
izmihlal (yani, çöküşün pençesine düşme) korkusu olarak
nitelemek mümkün. Bu korku zihinlere yerleşti ve hiç
çıkmadı... Çöküşün pençesine düştük, kalkın ey ehli vatan,
devlet çöküyor biz kurtarıverelim, denir. Olay budur. Sonra,
ehl-i vatan kaldırılır, (...) talebe hareketleri başlar, kan
gövdeyi götürür; ya, iktidar gelip bu iş yürümeyecek, bari
derin devlet işi üstüne alsın der ya da müdahale zemini doğar,
derin devlet işe el koyar ve alır iktidarı, muhtemelen kendi
denetimindeki bir başka siyasî gruba verir." (2 Nisan 2005,
Sabah) Bu sözlerin sahibi, siyasî tecrübesi itibarıyla gerçek
bir "derin devlet" uzmanıdır, sözleri bu yüzden değerlidir. Bu
sözler, derin devletin yeri geldiğinde müracaat ettiği,
kendini meşrulaştırmak için kullandığı ideolojisini
yansıtmaktadır.Derin devletin dayandığı korkunun, her daim var olması
gerekir. "Devleti korumak" görevi, yakın tehditlere
dayandırılır. Bu tehditler yoksa, Demirel'in dediği gibi icat
edilir. "Derin devlet", hukukun hakim olması gereken devlete
silahın hakim olmasıdır. 12 Haziran 1997 tarihli Hürriyet'in
manşeti, derin devletin nadiren görünen yüzünün resmi olduğu
için, hatırlamaya değer. Refahyol Hükümeti'nin sonunu getiren
derin devlet tehdidi manşette şu şekilde formüle edilmişti:
"Gerekirse silah bile kullanırız." (
Zaman :MÜMTAZ'ER
TÜRKÖNE -01/02/2007
)
Türkiye’de gerçek anlamıyla ‘milli’ bir derin devlet var mı?
" Bugüne kadar ülkeyi
yönetmeye talip olanlar, hep ‘derin devletten’ şikayet ettiler, ama
‘derin devletin’ ne olduğunu tarif edip, üzerine gitmekten
kaçındılar!..Adına ister ‘derin’ ister ‘sığ’ denilsin,
Türkiye’de kendisini ‘devletin üzerinde’ gören, ‘Kontgerilla’,
‘Gladio’ olarak da tanımlanan ‘kontrol dışı’ ve ‘gizli’ bir
yapılanmanın olduğu artık aşikar!...“Emperyalizmin Himayesindeki Bölücülük ve Terör” konulu
konferansta konuşan araştırmacı-yazar Hakkı Öznur, şu
tespitleri yapıyor:‘Derin devlet’ olarak
bahsedilen yapılanma, aslında devlet içerisinde yuvalanan,
aralarında ‘sabetaycıların’, ‘masonların’, ‘sermaye ağalarının’,
‘siyaset patronlarının’, ‘bürokrasi ağalarının’, ‘mafya
babalarının’, ‘etnik ırkçıların’ da bulunduğu çetelerdir!..Bu
yapılanmayı arka planda sevk ve idare eden asıl patron ise
‘Derin-NATO’ veya ‘Süper-NATO’ olarak bilinen küresel emperyalizmin
tetikçiliğini yapan uluslararası oluşumdur!..‘Yakın tarih’
üzerine araştırmaları ile de tanınan Hakkı Öznur, gizli yapılanmayı
aynen şöyle tarif ediyor:“Çeteleşmeyi devlet zanneden
maceraperest ayak takımı var. Devlete sızmış, devletin
imkanlarını kullanan mafyalaşmış unsurlar var.Devletin kanını
emen, hazineyi soyan, bankaların içini boşaltan hırsızlar,
soyguncular var. Devleti çıkarları için kullanan çapulcular var. Devleti yöneten gayrimilli zihniyetlerin iktidara gelmesinde
büyük rol oynayan TÜSİAD var. Başta CIA, MOSSAD, MI6 gibi
Türklük düşmanı uluslararası karanlık servislerle yatıp
kalkan, onlardan emir ve talimat alan, ülkesine, milletine,
devletine ihanet eden ajanlar, hainler var.”..."
( Yeniçağ:İsrafil K. Kumbasar
- 09.02.2007)
Derin devleti nasıl tasfiye edelim?
Başbakan da biliyor ki,
derin devlet denilen şey,
devlet içindeki çeteleşmeden ibaret değil.. Çünkü bu iş
sadece devletin içi ile sınırlı değil.. Benim hep söylediğim bir şey
var: Media, mafia, sermaye, siyaset ve bürokrasi.. Ve tabii
uluslararası bağlantılar..Silahlı bir güç var ortada.. Kendine
özel finans kaynakları, kadroları var..İttihat Terakki
döneminden beri varlar.. İstihbarat kaynaklarından bilgi
alabiliyorlar ve operasyon kabiliyetine sahipler.. İkinci, üçüncü
elden operasyon düzenleyebiliyorlar..NATO ile, MOSSAD, CIA, MI5
gibi örgütlerle de dirsek temasına sahipler..Bugüne kadar
gerçekleştirilen darbelerin hep içinde oldular..Faili meçhuller
onların işi idi.. Batık krediler, Hazine arazilerinin yağması sadece
mafyanın işi değildi.. Bazı büyük holdingler de örtülü KİT idi.
Öylesine büyüyüp yayıldılar ki, nerede başlayıp, nerede bittikleri
belli değil.. Kimin eli kimin cebinde belli olmadığı gibi.Parti
lideri dediğiniz adam sadece parti lideri değil. Şeyh, sadece şeyh
değil. Gazeteci, sadece gazeteci değil. İşadamı, sadece işadamı
değil. Bu yapı, basit bir istihbarat faaliyetinden çok daha öte bir
yapı.. Kendi aralarında da çatışmalar ve hesaplaşmalar var..
Özellikle de AB-ABD ayrışması, Sovyetler’in dağılmasından sonra
NATO’da başgösteren kriz, ABD’de semitik siyonistlerle anti semitik
siyonistler arasındaki teolojik ve politik hesaplaşma güçlerini bir
ölçüde kırdı. Geleceğe ilişkin Hristiyan dünyasına ait teolojik
kehanetler de bu yapıda bölünmelere, giderek kendi aralarında
hesaplaşmalara dönüştü.Minareyi çalan kılıfını hazırlamıştır..
Ama bu kılıf, yer yer sökülmeye başladı.İllimunati’yi ya da
Tapınak Şövalyeleri’ni çözerseniz, bunu da çözersiniz..Tamam,
bir kamu güvenliği bakanlığı kurun.. İllegal yapıları ve bu
yapılarda doğrudan ve dolaylı görev alanları ortaya çıkartın..
Taşları yerinden oynatırsınız, ama bu işin üzerine gidecek gücünüz
var mı?Sizin eğer karnınız ağrıyorsa, ortaya çıkması halinde
işinizi bitirecek karanlık ilişkileriniz varsa bu işe
soyunmayın..Hani Hz. İsa’nın, zina eden kadına ilk taşı günahsız
birinin atmasını istemesi gibi bir şey bu..Erbakan’a hakaret
eden adam için dava bile açılmadı.. Erdoğan zamanında Evren hakkında
soruşturma açan savcı görevden alındı. Şemdinli’de olanları
biliyoruz..O zaman geçmişe dönük hesaplaşma çok kolay değil..
Olayların üzerine gidecek olursanız, yeni bir cinayet furyası başlar
ve bütün suç zavallı birtakım tetikçilerin üstünde kalır ve dosya
kapanır..Bana sorarsanız, bütün bu yapıyı istihbarat ortaya
çıkartabilir.. Ama önce o istihbaratçıya güven vermeniz gerek.
Aksi
halde “Biz bu işin bu kadar büyük olduğunu bilmiyorduk, bunu
yapamayız” derseniz, o saat o kadrolar karşınıza geçer. Kendi can
derdine düşerler çünkü. Başka bir kanlı hesaplaşma
başlar..Bilgiyi aldınız. Açık ve sert bir kararlılık bildirisi
yayınlarsanız ve o saatten sonra ilk harekete geçen derin gücün
üzerine gider ve ‘kızım sana söylüyorum gelinim sen dinle’ diye
işini bitirirseniz, bir daha kimse yeni bir adım atmaya cesaret
edemez.. O zaman sistem içinde zarar görenler, kendilerini tehdit
altında hissedenler size sığınır.. Hareket etmeyen, olduğu yerde
kalır. Onları da zaman içinde ve fakat tek tek, özel istihbarat
timleri ile, ellerindeki silahları teslim etmeye, kadroları
dağıtmaya, yurt dışındaki paralarını getirmeye ve legal ekonomiye
entegre olmaya ikna edersiniz, bu macera da böylece kontrol altına
alınmış olur.. Yani adamları önce pasif hale getirmeniz, zaman
içinde silah, kadro ve illegal mali kaynaklardan arındırmanız
gerek.İster Kamu Güvenliği Bakanlığı kurun, ister MGK’yı devreye
sokun, ister Başbakanlık’ta örgütlü siyasi suçlarla ilgili hukuk
düzenini ve barışı koruma birimi diye bir müsteşar yardımcılığı
oluşturun, ne yaparsanız yapın, ama bunu konuşuyorsanız elinizi
çabuk tutun.. Elinize, belinize, dilinize ve kesenize sahip çıkın..
El konulacak hesapları birilerinin kasasına aktarmaya yönelik bir
sapma, işi çığırından çıkartabilir.. Bu işlerde Meclis iç tüzüğünde
değişikliğe giderek Meclis’in bu konuları soruşturmasında, elini
güçlendirici tedbirler de alınabilir.. Bu konuda belli bir derinliğe
inildiğinde karşınıza uluslararası güçler çıktığında ne
yapacaksınız? Hatta izini sürdüğünüz “X” kişi, sizin çok yakınınızda
duruyor olabilir.. Bu tür sürprizlere hazırlıklı mısınız?Eğer bu
işte ciddi iseniz, önce devletin resmi yapısı içindeki, BÇG, Özel
Harp ya da adına Kontrgerilla denilen bu tür oluşumlara zemin
hazırlayan mevzuatı temizleyin. Ardından bu tür mevzuatlara
dayanılarak gerçekleştirilen yapıları tasfiye edin ve defterlerine
el koyun.. Bu kadroların görev yerlerini değiştirin. Emekli
kadroları takibe alın.. Bu yapıların legal gerekçeleri de var, o
yapıların meşru anlamda yerine neyi koyacağınızı, o işlerin başına
kimi getireceğinizi de şimdiden düşünmeniz gerekiyor..Bu arada
resmi sistemin, toplum içindeki paravan örgütlerini de bu anlamda
tasfiye etmeniz gerek.. Hani kaş yapayım derken göz çıkartmayın
da.Birileri devreye girip sizi bataklıklara sürüklemesin bu
arada. Yapabiliyorsanız, önce TSK, Yargı, İstihbarat içindeki bu tür
yapıları tesbit edebiliyorsanız onları tasfiye edin.. Bana kalırsa
bu yapı içindeki insanların çoğu, bu sistemin acımasız bir
terminatörü olduğu gibi, aynı zamanda kurbanı da.. Bu yapıyı
savunanlar olduğu gibi, bu yapıya şiddetle karşı çıkan, ama sesini
çıkartamayan büyük bir kitle de var..Unutmayın, bu yapıda herkes
var ve siz bu işin üzerine gittiğinizde her kesimden birileri, hatta
sizin çok yakın çevrenizden olan bazı kişiler de sizi caydırmaya
çalışacaklardır..Bu yapının artık tasfiye zamanı geldi. Şöyle ya
da böyle bu iş olacak.. Bu iş kanlı bir hesaplaşmaya dönmeden hukuk
devletinin gerekleri içinde çözülmeli.. Herkes için bu en iyi
olanıdır..Selam ve dua ile.. (Abdurrahman Dilipak:2
şubat 2007)
'Derin devlet Silahlı Kuvvetler'dir'
...Süleyman Demirel: “Derin devlet diyorsanız, derin
devlet Silahlı Kuvvetler'dir. Çünkü müdahale gücü onlardadır
ve onlar bu müdahaleyi üç defa yaptılar. Dayandıkları şey de
İç Hizmet Kanunu’dur. Bunun dışında devlet adına işler
yapabilecek hiçbir güç yoktur” dedi...( REFERANS
GAZETESİ:13.02.2007 )
DERİN DEVLET BÜYÜK
SERMAYEDİR
"...Türkiye'de beleş para
kazananlar, yani derin devlet dediğimiz şey büyük
sermayedir. Bu büyük sermaye kendi menfaatin dokunulduğu an her şeyi mubah
sayıyor. Her şeyi ama... Dolayısıyla öyle mafya, tahsilatçılık falan
filan bunlar maalesef Türkiye'de büyük sermayenin
içerisinde bu türlü gerçekten
organizasyonlar var.Refahyol hükümetine alaşağı eden sebepler içerisine
bakarsanız bunları bulursunuz..." Sayın Durak ilginç bir olayan da bahseder,
Gün Sazak'ın öldürülmesi :Sazak'ı öldüren Dev-sol'cu Almanya'da yakalanınca
12.kattan atlayıp intihar eder ama asıl ilginci Sazak'ın kacakcılığa engel
olup dev sermayedarları zarara uğratmasıdır.Yani derin sermaye adına
,sermaye karşıtı (!) solcu Gümrük ve Tekel Bakanını öldürür ama işin farkına
bile varmadan ortadan kaldırılır..( Yılma Durak ile
söyleşi-Zaman Pazar eki:08.07.07)
Al sana derin
devlet Kimse
karnından konuşmasın, Türkiye'de "derin devlet" var.
"Dün" de vardı, "bugün" de var. Derin devlet olayını
"isimli, resimli, örnekli, tanıklı" olarak ve
"özetleyerek" anlatacağız. Gerekirse "örnekleri
çoğaltırız." Yine gerekirse "günümüzden örnekler"
sunarız..
OLAY- 1 Çok yakında
.30 Ağustos 1980... Öğle saatleri. Yer
Konya Orduevi. Vali Lütfi Tuncel ile Belediye Başkanı
Mehmet Keçeciler, Ordu Komutanı Org. Bedrettin
Demirel'in konuğu. Keçeciler:-Paşam bu anarşi nasıl
önlenecek? Org. Demirel: - Reis bey çok yakında önlenir, merak etme. - Nasıl önlenir paşam? - Önleyeceğiz... Nasıl önleneceğinin kurallarını da koyacağız... Yakında görürsünüz.
OLAY- 2 Sahipsiz afiş
4 Eylül 1980.Konya'da,
Ordu Komutanlığı Karargahı'nın karşısına dev bir afiş
asılır: - "Şeriat İslam'dır." Org.
Demirel, Belediye Başkanı Keçeciler'i arar: -
Bu afişi asacak başka yer kalmadı mı? - Paşam, ben astırmadım. Derhal indiriyorum. Afiş indirilir.Ve
afişi
kimin astırdığı da bulunamaz. OLAY- 3 Derin devletin deli kadrosu
.6 Eylül 1980. İhtilal sebepleri arasında sayılan
meşhur Konya mitinginin sabahında, Belediye Başkanı
Keçeciler, şehri dolaşmaya çıkar.Ve kentin "kimseye zararı olmayan, halkın harçlık verdiği" delileriyle
karşılaşır. Örneğin Deli Kazım, Deli İsmail.Esnafın "sabah erkenden dükkânıma uğrarsa işlerim rast gider" dediği Deli Mustafa. Yine zararsız delilerden "İbibik Selahattin." 40-50 deli."Yeşil cüppeleri" giymişler,
başlarında "yeşil sarık", ayaklarında "çizme", Konya sokaklarında "şeriat istiyorlar."Keçeciler: - Lan Mustafa, bu
kılık kıyafet ne böyle? - Reis abi, reis abi bizi giydirdiler. - Kim giydirdi? - Birileri giydiriverdi... İyi olmuş mu reis abi? Konyalı
delileri "kimlerin giydirdiği" hiç öğrenilemedi.
OLAY- 4 5 bilinmeyenli denklem .6 Eylül 1980... Öğleden sonra.Milli
Selamet Partisi'nin Konya Mitingi'nde tam İstiklal Marşı
okunacağı sırada... "Arkalardan 5 kişi" bağırmaya başlar: - İstiklal Marşı değil, ezan istiyoruz. 5 kişinin "gazetelerde resmi çıkar." Ama bu 5 kişiyi "Konya'da tanıyan, bilen yoktur." Mehmet
Keçeciler hemen savcılığa başvurur: -
Bunların bulunması ve haklarında soruşturma açılmasını rica... Aradan 27 yıl geçti.
Bu 5 kişi "hala kayıp." ... ( Sabah :1
Şubat 2007)
Mehmetçİğe
arkadan vururken
Bu karda kışta Kuzey Irak dağlarında mücadele
eden Mehmetçik, emekli bir paşanın arkadan açtığı ateşe kahrediyor:'Türkler
zorla Müslümanlaştırıldı. İslamiyet ile Türklük bağdaşamaz... Mehmet Akif
İstiklâl Marşı'na bir sürü ümmetçi kavram yerleştirdi, Türk kelimesini
koymadı.' Özetlediğim bu hezeyan, fitne maşası Kürt ırkçılarının harekât
dolayısıyla zaten kışkırttığı bölgedeki insanlarımızın İslâmi
duyarlılıklarına benzin döküp onları ordu ve ülke düşmanı yapmaya
çalışmaktır. Milletimizin asla vazgeçemeyeceği iki kanadı İslâmiyet ile
askerlik... Bunlardan birine saldırmak, ötekisine de saldırmaktır.Kim ordu
düşmanı ise İslâm'a, İslâm karşıtı ise orduya hasımdır. Millet ile ordusunun
arasını soğutmaya kalkışan kimse; ister Peygamber'imizin, ister Oğuz
Kağan'ın soyundan gelsin, isterse de en üst rütbede asker olsun; ya
zırdelidir, ya da başka güçlerin bilinçli yahut bilinçsiz hizmetçisidir...
Aslında bu hezeyanların en fazla can sıkan yanı, yöneldiği hedefler adına
uyandırabileceği rahatsızlık değildir.( Bugün-Ömer
L.Mete :24 Şubat 2008)
YAPTIKLARI SÖYLEDİKLERİ İLE ÇELİŞSE DE, SÖYLEYENE DEĞİL, SÖYLETTİRENE BAKIN
Erkan Mumcu: Resmi
ideolojiye son!
- Rejim bekçilerine sesleniyorum: Rejimi korumaktan vazgeçin, bu milletin
1000 yıllık devlet geleneğini koruyun!...
- Batılılaşma dayatması, Türkçe ezan, tekke ve zaviyelerin kapatılması,
Kur'an kurslarına savaş açılması, kamusal alanda dini sembollere tahammülsüzlük
vs, vs, vs, inanç birliğine dayanan devlet geleneğimizden sapmadır…
- Bölünmez bütünlüğümüzün teminatı dindir…
- İnsanları birleştiren bağ koparılarak bir ulus inşa edilmeye çalışılıyor,
olacak şey mi bu?...
- Bir yandan milleti laiklik kamçısıyla döverek zorla Batılılaştırmaya
çalışıyorlar, Batı'nın kucağına itiyorlar, öbür yandan da "Batı Sevr'den
vazgeçmedi" diyerek Batı düşmanlığı yapıyorlar; Batı Sevr'den vazgeçmediyse –ki
asla vazgeçmedi- niye milletin değerleriyle savaşarak Batı karşısındaki
direncimizi kırıyorlar, niye Batı'ya mevzi kazandırıyorlar?...
- Laiklik/Müslümanlık kutuplaşması Batı'nın çıkarlarına hizmet ediyor; bu
kutuplaşma Türkiye'yi Batı için kolay yönetilebilir bir ülke haline getiriyor;
taraflar birbirine kırdırılarak ve Batı'ya sığınacak kadar çaresiz bırakılarak
Türkiye'nin kendini tam bağımsız bir devlet olarak gerçekleştirmesinin önüne
geçiliyor…
- Resmi ideoloji terk edilmeden, Müslümanlık baş tacı edilmeden birliğimizi
ve dirliğimizi korumamız mümkün değil….
- Kürt'ten korkuyorlar, Alevi'den korkuyorlar, Sünni'den korkuyorlar,
tarikatlardan korkuyorlar; korkmasınlar! Bunların hepsine iltifat etsinler ki,
milletin örgütlü varlığı olan devlet payidar kalsın…
- Batılılaşma projesi Türkiye'nin köleleşmesine hizmet ediyor; köleleşmek
istemiyorsak, resmi ideolojiyi terk edip tarihî misyonumuzu günümüz şartlarına
uygun olarak yeniden üretmeliyiz…
- Fethullah Hoca'nın CIA tarafından kullanıldığını ileri sürenlere soruyorum:
Siz niye kullanmıyorsunuz? Asya ve Afrika'da Türk okulları açan Fethullah Gülen
Cemaati, o okullarda düşük ücretlerle çalışan idealist öğretmenler ve o okulları
kendi rızklarından keserek finanse eden idealist esnaf, tarihî misyonumuzun
gereğini yapıyor. Rejim ne yapıyor?...
- Milletin 1000 yıldır taşıdığı değerlere açılan savaş sona erdirilip bu
değerlere dayanan devlet geleneğimiz ihya edilmediği takdirde, Türkiye'nin
parçalanması kaçınılmazdır. ( 28 Nisan 2008, SKY TV
-"Anlamak İçin" programına konuk olan Erkan Mumcu )





17 yıl sonra Emeç itirafı Eski İçişleri Bakanı
Güneş, Çetin Emeç'i Özel Harp'in öldürdüğünü ima etti.(
Sabah:8 Ekim 2007)
Veli Küçük'ün evinde Mumcu
suikastı çıktı
|
Veli Küçük'ün evinde
2 Şubat 1993
tarihli
MİT tarafından Başbakanlık'a hitaben yazılmış MİT müsteşarı Sönmez
Köksal imzalı Uğur Mumcu konulu belge ele geçirildi.
Eski MİT
müsteşarı Sönmez Köksal imzalı belgede 6 kişilik İsrail timinin
Mumcu'yu öldürdüğü öne sürülüyor.
28 Mart 2008
YAHU BİZİM TAKIM (!)
KİMSEYİ Mİ ÖLDÜRMEDİ.
ŞİMDİ
HİZBUL VAHŞETÇİLER DE BİZDEN ÇIKMAZ ..! |
 |
|