|
Tepki mi, Metod mu?
T. Dursun'un yazıları bir metoda mı
dayanıyor? Yoksa (Don Kişotça) bazı itilimlerden doğan
tepkiler midir? İslami kaynakları değerlendirmede hiçbir
metoda dayanmayışı, İslam'ın temelinden olmayan
(İslam’ın temeli Kuran ve ona uygun rivayetlerdir)
kitaplardan eleştirebileceği parçaları alışı; buna
karşın işine gelmeyen bölümlere gözünü kapayışı onun
tepkisel olduğunu gösteriyor. Buna birkaç örnek vermek
istiyoruz;
1) Şeytan ayetleri masalını
anlatırken; "Olayın kalan bölümü, sayılamayacak kadar
çok hadis ve tefsir kitaplarında var" (Din Bu I: s101)
diyor. Halbuki sayılamayacak kadar çok dediği 3-4 kitabı
geçmiyor. T.Dursun ayrıca bu rivayetleri reddeden (Kadı
Iyaz, Fahreddin Razi, Alusi, Kadı Beyzavi, Muhyiddin
Arabi, İzmirli İsmail Hakkı, Muhammed Abduh, Muhammed b.
İshak b. Huzeyme, Beyhaki, Şevkani, Kurtubi, Ayni vs.)
birçok alimi yok saymıştır.
2) Ayetlerin geliş tarihine ilişkin
kesin bir bilgi ileri sürülemez (s104) diyerek şeytan
ayetleri masalını ispatlamaya çalışırken her nedense
ayetlerin tarihine ilişkin kesin bilgi veren kaynakları
unutuveiyor!
3) Arap dilindeki mecazi (benzetme,
sembolik) kavramları, sanki anlamlarını bilmiyormuş gibi
kasıtlı çevirmektedir. Mesela Allah'ın gözetlemesi demek
olan "Allah'ın gözü" deyimini "insanın gözü gibi göz"
diye tercüme etmiştir.
4) Eş kelimesini karı diye
çevirerek okuyucunun zihninde olumsuz anlamlar
uyandırıyor. Mekr kelimesini düzen yerine kasten tuzak
olarak çevirerek yine aynı anlam saptırmasına
başvuruyor.
5) Tefsirlerdeki bilgilerden işine
geleni alarak farklı yorumları gözardı etmekte, hatalı
bir tefsirde gördüğü hatayı, İslam’ın görüşüymüş gibi
vermektedir. Mesela: Ayın yarılması konusunda (s217)
İbnül Cevzi'nin tefsirini kendi yorumuna ters düştüğü
için reddetmektedir. s230'da ise İbnül Cevzi'yi
güvenilir bir müfessir olarak kabul
etmektedir.
Biz T. Dursun un bu "bilimsel!"
yöntemli uygulamalarını objektif düşünme ve
değerlendirme hassasiyetine zıt buluyor ve
reddediyoruz.
6) Bazı konularda tefsirleri kanıt
olarak bir hünermiş gibi sıralarken nedense Arapların
kızlarını öldürmesi konusunda "güvenilir" dediği tüm
tefsirleri bir çırpıda arkasına atıyor, reddediyor ve
şöyle diyor: “Tefsirler Ferezdak'ın iki dizesi üzerinde
durur. Ne var ki tefsirlerde bu iki dize hep aynı
sözcüklerden oluşmuyor. İki dize de değişik biçimde yer
alıyor, dizelerin değişik olması göz önünde tutulursa
sonradan uydurulduğu bile düşünülebilir
(s204)”
Aynı akıl yürütmeyi şeytan ayetleri
konusunda nedense yapmıyor. Halbuki şeytan ayetleri
denen uydurma dizeler 20 değişik şekilde aktarılmıştır.
Şeytan ayetleri bu yüzden uydurmadır deseydi T.Dursun'un
samimiyetine inanabilirdik. Şu durumda ise
tepkiselciliğine ve sübjektifliğine şahit
oluyoruz.
7) Nefislerinizi öldürün ayetini
mecburi anlayış istikameti gibi kendinizi (birbirinizi)
öldürün diye anlamak gerektiğini söylerken nefsi,
insanın eğilimleri olarak anlayanları bilgisizlikle ve
Arapçayı bilmemekle suçluyor (s222). Halbuki aynı
kitabın 254. sayfasında Şerif Cürcani'nin Tarifat'ından
aldığı tanımda nefsin doğal eğilim anlamına geldiğini
söylüyor. Göstermek bizden, takdir sizden, çarpıtma
T.Dursun'dan...
8) Aslında kendisinin de
güvenilirliğinden şüphe ettiği bazı hadisleri delil
olarak öne sürüyor. Halbuki kendisi bunların uydurma
olduğunu kabul ediyor. İşte itirafı: "Gerçekten de hadis
kitaplarının en güçlü sayılanları bile uydurma
hadislerle doldurulmuştur" (2.Kitap, s158)
Bazı yerlerde sorduğu sorular ise
saçmalığın doruğunu zorlar nitelikte; işte ilginç
soruları: "Neden son peygamber bir Arabi. Muhammedi
seçmiş hem neden son Peygamber?" Bu soruda neye itiraz
ettiği anlaşılmıyor. Son peygamber kavramına mı? Onun
Arap (ki başka bir milletten olsa idi yine aynı şekilde
soracaktı) oluşuna mı? Adının Muhammed oluşuna mı?
(Aslında son Peygamber bir Türk de olabilirdi, hatta adı
T.Dursun da olabilirdi!) Ama Allah kime katından bir
rahmet (Peygamberlik) indireceğini bilir. (bkz. İbrahim,
11)
Allah teala, Hz. Muhammed'e vahiy
gelmesi karşısında o dönemdeki insanların itirazlarını
aynen şöyle aktarıyor: "Onlara bir ayet gelince Allah'ın
elçilerine verilenin aynısı bize de verilmedikçe
katiyyen inanmayız dediler. Allah elçiliğini kime
vereceğini daha iyi bilir." (Enam:124)
Görülüyor ki 1400 yıl evvelinin
inkarcılarıyla T.Dursun’un mantığı ve itirazı arasında
pek fark yok. "Onlar kendilerinden bir
uyarıcı gelmesine hayret ettiler ve o kafirler dediler
ki; bu yalancı bir sihirbazdır." (Sad: 4)
Neden son peygamber sorusuna ise şu
kısa cevabı vermekle yetineceğiz. Kuran'dan sonra gerek
olmadığından (İlahi öğreti korunduğundan dolayı) yeni
bir peygamberin gönderilmesine ihtiyaç kalmamıştır.
Dolayısıyla Hz. Muhammed doğal olarak son peygamber
olarak kalmıştır.
Görülüyor ki, T.Dursun'un kitapları
bir metoddan yoksundur. Sadece İslam'a duyduğu tepkiden
doğan kimi yerde duygusal, kimi yerde muhakemesiz
yargılardır. T.Dursun iyi niyetli olsaydı ve din
kavramına şu iki açıdan bakabilseydi böyle bir bataklığa
sürüklenmezdi:
A - Din tarih boyunca özbirliğe
sahiptir. Bununla beraber dinin pratikleri geldiği
toplumun düşünsel, kültürel ve sosyal yapısına göre
farklılık gösterir. Bu farklılık (ve değişim) kainattaki
diyalektiğin gereğidir.
Gönderilen her dinde inanç esasları
(Allah'ın varlığı ve birliği, iyilik ve kötülüğün
karşılıksız kalmayacağı vs) birdir. İbadet ve insanlar
arasındaki ilişkiler ve bunlarla ilgili hükümler ise
toplumdan topluma değişirler.
B - Din tarih boyunca karşı din
(karşı devrim) taraftarlarınca ya yok edilmeye
çalışılmış ya da çarpıtılmıştır. Bu çarpıtmanın
dinamiğini üç grup oluşturmaktadır:
a) Kuran'da Firavun ile
özdeşleştirilen iktidar sahipleri,
b) Karun ile örneklendirilen
sermaye sahipleri (burjuvazi),
c) Bel'am ile tarihsel örneği
verilen sahte, özünden uzak, şekilci oportünist,
revizyonist din adamları.
Bu dinamiklerin tarihte çok
örnekleri vardır. İşte birkaçı:
-Sabiilikteki ruhanilik (aşkınlık),
Mezopotamya astrolojisi tarafından materyalize
edildi.
-Hz.İbrahim'in Tevhid dini,
Arapların tabiatperestlik ve putperestliği ile
örtüldü.
-Musevilik dini, Yahudi ırkçılığı
ile evrenselliğini yitirdi.
-Hıristiyanlık, Aziz Pavlos
tarafından Roma'nın hukuki ve sosyal yapısı ile
neo-platonizme adapte edildi.
-İslamiyet (uygulama ve uydurma
rivayetler ile) Emeviler'in kabileci (milliyetçi),
müşrik ruhlu materyalist saltanatları tarafından
çarpıtılmaya çalışıldı.
-T.Dursun'un kullandığı tarih ve
tefsirlerdeki rivayetlerin ve israiliyatın çoğu
Emevilerin döneminde uyduruldu ve yazıldı. İslam savaş
ve ceza hukukunu (uygulamada ve uydurma rivayetlerle)
zulüm kanunlarına dönüştürmeye çalıştılar. Bu noktada
akıl ve vicdan sahibi her insan İslam'ı bulanık olmayan
kaynaktan (Kuran'dan ve ona uygun rivayetlerden) alarak
ilahi tekamül yolunda ilerlemeli, uydurma ve
çarpıtmalara karşı uyanık olmalıdır. Allah doğru
olanların yardımcısıdır. (29:69)
Kız Çocukların Diri Diri Gömülmesi Yalan
Mı?
Kadını cennet üstü bir varlık
olarak gören Peygamber, geldiği Arap toplumunda, kadının
statüsünü yükseltmiştir. T.Dursun'un iddialarının
aksine, kadın, o dönemde İslam toplumunda ikinci sınıf
değildi.
Peygamberimiz en hayati konularda
bile eşleriyle görüş alışverişinde bulunmuş, hatta
Hudeybiye Barışında Hz.Seleme'nin tavsiyesini doğru
bularak yerine getirmiştir. O, bununla; kadınla erkeğin
birbirlerine yardımcı olması gerektiğini vurgulayarak;
kadının fikrine değer verilmemesi anlayışına en ağır
darbeyi indirmiştir. İşte o dönemin anlayışlarından biri
de kız çocuklarından çok, erkek çocuklara değer
verilmesiydi. Kuran bu düşünceyi şöyle ifade ederek
kınıyor:
16/58-59. Aralarından birine bir
kızı olduğu müjdelendiği zaman içi gamla dolarak yüzü
simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden,
halktan gizlenmeye çalışır; onu utana utana tutsun mu,
yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü
hükmediyorlar!
Görüldüğü gibi, Arapların bir
kısmı, kız çocuğunu ileride savaşamayacağı, ailenin
şeref ve namusuna leke getirebileceği düşüncesiyle,
kızları olduğu zaman üzülürlerdi. Bu düşünceden dolayı
Arapların ilkel bazı kabileleri (hepsi değil),
çocuklarını öldürürlerdi. Bunun birkaç nedeni
vardı:
Birinci neden; ekonomik idi.
Fakirlik korkusundan, aile fertlerinin az olması
isteniyordu. Erkek çocuklar, büyüdükten sonra aile
bütçesine katkıda bulunurlar ümidiyle yetiştiriliyordu
(İsra 31). Fakat kız çocuklarının böyle bir katkısı
olmadığından bazen öldürülüyorlardı.
İkinci neden; kız çocukları savaş
zamanlarında işe yaramadıkları gibi korunmaları da
gerekiyordu. Bazen esir düşüp cariye olma ihtimali de
vardı. İşte bu nedenlerden dolayı kız çocuklarını daha
küçükken öldürebiliyorlardı. Kız çocuklarını öldürme
adeti; Kinde, Temim gibi bazı ilkel Arap kabilelerinde
vardı (bkz. İslam Ans. Cahiliyye mad.).
Kureyş ve diğer Mekke kabilelerinde
bu yanlış ve çirkin davranış yoktu. Çünkü Mekke
civardaki çöl kabilelerine göre zengin sayılırdı. İşte
bu nedenle Arap şiirinde bu gelenek çokça yer
almamıştır... Ferezdak aşağıdaki şiiriyle dedesinin bu
yaptığı isten (öldürülecek kız çocuklarını fidye vererek
kurtarması) dolayı övünmüştür;
"Dedem ki kız çocuğunu gömenleri
men ederek çocukları yaşattı, o zavallılar
gömülmediler"
T.Dursun'un iddiasına göre,
Arapların hiçbirinde bu adet yokmuş. Şimdi düşünelim;
Kuran hiç yapılmayan birşeyden bahseder mi? Bahsederse
kendini yalanlamaları için kafirlere büyük bir koz
vermiş olmaz mı? Halbuki Kuran böyle bir adetin
yapıldığını söylemiş, hiç kimse de bu yapılmıyor diye
itirazda bulunmamıştır. T.Dursun böyle bir itirazın
yapıldığını söyleyemiyor.
İşte bu adetin Kuran'da
yasaklanması çok önemli bir devrimdir. Peygamberimiz bu
yanlış anlayışların tam aksine, kız çocuklarının terbiye
edilmesi ve onların iyi birer hanımefendi olarak
yetiştirilmesini teşvik etmiştir... İşte bu talimatlar
sadece Araplarda değil İslam nerelere yayılmışsa, orada
da kadın hakkındaki düşünceleri
değiştirmiştir.
T.Dursun bu konunun sonunda (s244)
kız çocuklarını öldürmekle ilgili bir rivayeti
aktarıyor: "Kız çocuğunu öldüren de ölen de
ateştedir"
Hadis usulünde şöyle bir kural
vardır: "Kuran'a zıt rivayetler senedi ne kadar sağlam
olursa olsun kabul edilemez, reddedilir" Zaten bu
hadisin senedi de zayıftır...
Kuran'da öldürülen çocuğun
masumluğu kesinkes vurgulanırken ve bunu yapanlar
kınanırken yukarıdaki rivayetin uydurma olduğu apaçık
ortaya çıkmaktadır: "İnleye inleye toprağa gömülen kız
çocuğu, hangi günahtan öldürüldü? diye sorulunca..."
Tekvir 8-9
Bu ayete dayanarak diyebiliriz ki:
Ebu Davud Kitab-üs Sünne'de geçen müşrik ve kafir
çocukları ile ilgili olan 9 hadis, değişmez bir kader
zihniyetini oluşturmak için uydurulmuştur. Peygamberin
anlayışıyla hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü; İslam
inancında, masum insanların hiçbir zaman sorumlu
olamayacağı kesin bir kuralken, müşrik çocuklarının
kaderlerini babalarının kaderleriyle bir saymak, tipik
bir kadercilik tezidir.
Bilindiği gibi; hadislere önem
vermeyen Mutezile ekolü kaderi inkar ederken, bunlara
tepki olarak hadisçi ekol, herşeyi önceden tesbit
edilmiş bir kader zihniyetiyle izah etmeye
çalışıyorlardı. İşte yukarıda aktarılan "hadis" de, bu
yaklaşımın bir sonucu olarak uydurulmuştur. Zaten bu
hadis de aynı bölüm içinde yer almıştır.
Nasrettin Hoca anahtarını
kaybetmiş, onu ararken bir adam gelmiş, birlikte aramaya
başlamışlar, en sonunda adam "burada düşürdüğünden emin
misin?" diye sormuş. O da evinde düşürdüğünü söyleyince
adam kızmış ve neden burada aradığını sormuş, Hoca da
şöyle demiş: "Burası evimden daha aydınlık ta
ondan!"
Bunu niye anlattık, T.Dursun
"Yüzyıl Dergisi"nde (sayı:6) aydınlanma savaşçısı olarak
lanse edilince yukarıdaki hikaye aklımıza geldi.
T.Dursun yukarıdaki olaya benzer bir şekilde Dinin özünü
Kuran'da arayıp bulmuyor.
Bunun yerine uydurma olduğunu
kendisinin de kabul ettiği bazı sözlerle dinin ne
olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Ve iste "Din Bu" diyor
(aslında "kin bu").
Neden böyle yapıyor, dersiniz.
Çünkü yanlış aktarılmış bazı hadisler ve israiliyattan
etkilenmiş tefsirlerle dini kötüleyebileceğini
düşünüyor. Mesela Peygamberimizin savaşta kadın, çocuk
ve ihtiyarlara dokunulmamasını emreden yüzlerce hadisini
görmezlikten geliyor, buna karsın uydurma birkaç hadisle
bunun aksini iddia ediyor.
Şimdi T.Dursun'a soruyoruz: ortaya
koymak istediğin dini neden böyle uydurma rivayetlerde
arıyorsun? Cevabı herhalde şu olacaktı; "Burası karanlık
da ondan!"
Bir baba şaşı olan oğluna: "Oğlum,
sen herşeyi birken iki görüyorsun değil mi?" dedi. Oğul,
"Nasıl olur?" diye cevap verdi; "eğer öyle olsaydı,
gökyüzünde iki ay yerine dört ay olması
gerekirdi"
Biz dinlerin tek bir ilahi
kaynaktan geldiğini göstererek aralarında bu yüzden
benzerlik olacağını söylediğimiz halde, o hala kutsal
kitapların birbirinden kopyalandığını söylüyor. Halbuki
aynı kaynaktan gelmiş şeylerin aynı özellikleri
taşımasından daha doğal ne olabilir. Ona göre Kuran'daki
hiçbir bilgi Tevrat, Zebur ve İncilde geçmemeli. Geçerse
kopyaladığını iddia ediyor. Geçmese, herhalde
birbirinden farklı şeyler nasıl aynı kaynaktan olabilir,
diyecekti...
Turan Dursun, kendisini ateist
olmaya götüren düşünce dolu bilimsel deneyini(!), Yüzyıl
Dergisi, sayı 6'da kendi ağzından şöyle anlatır:
"Allah'a inanıyordum. Ancak deneyimler yaptım kendi
kendime. Su dolu kovanın içine süpürgeyi batırıp duvara
sürdüm. Şekiller bir rastlantı.. Dünya'nın oluşumu da
öyle olmasın.. Bu arada o da tümden silindi."
Evet T. Dursun duvardaki şekillere
bakarak, dünyanın da böyle bir rastlantı sonucu
olabileceğini savunuyor. Yani duvardaki
şekiller=dünyadaki düzen. Aklı ve mantığı olan hiçbir
insan bunu kabul etmez. Bir düşünün güneş sistemi,
gezegenler, dünyanın etrafını saran atmosfer ve tüm
bunları kıyasladığı duvardaki şekiller!
T. Dursun'un zekasının durduğu ve
ilme nasıl yaklaştığı böylece tescil edilmiş oluyor.
Lakin, bilim bu arada boş durmuyor, işin gerçeğini şöyle
açıklıyor: "Yapılan hesaplara göre, evrenimizin
başlangıçtaki gerçek yoğunluğu ile ötesinde oluşması
imkanı bulunmayan kritik yoğunluğu arasındaki fark,
yüzde birin bir kovadrilyonundan azdır. Bu, bir kalemi
sivri ucu üzerinde bir milyar yıl sonra da durabilecek
biçimde yerleştirmeye benzer. Üstelik evren
genişledikçe, bu denge daha da hassaslaşmaktadır."
(Bilim ve Teknik, Sayı 201, s.16)
T. Dursun'un ateizm deneyi gibi,
ilgi çekme deneyi de çok çarpıcı; "Şişman bir kıza aşık
olmuş, kızın ilgisini nasıl çeksin, kendini nasıl
beğendirsin. İç çamaşırını görürse belki. Çok çaba
harcamış ama olmamış" (Yüzyıl, s6).
Yine T.Dursun İslamın akıl ve
ilimle olan bağlantısını çarpıtıyor, düşünce ve akılla
ilgili yüzlerce ayeti gözardı ederek şöyle diyor: "Din
varken kafanızı daha ileri daha güzel şeyleri yapmaya
kullanamıyorsunuz. Kullandığınız zaman engeller çıkıyor"
(s16) Şimdi soruyoruz;
Harizmi (9 yy) sıfırı bulup
kullandığında İslam buna engel mi oldu?.. El-Cezeri
tarihte ilk robotları yaparken, Abdüsselam kendisine
1979 Nobel Ödülünü kazandıran teoriyi düşünürken din
engel mi oldu?..
Din Afyon
Mudur?
“Din afyon mudur?” sorusuna
verilecek doğru yanıt “Evet afyondur” ya da “Hayır afyon
değildir” demek olamaz. Bu soruya önce “siz hangi dinden
sözediyorsunuz?” diyerek ilk “yanıtı“ vermek gerekir.
Marks’ın dediği gibi evet bazı dinler afyondur. Ama
hangileri? İşte Marks’ın soramadığı bu soru onun
çelişkisidir.
Kuran birçok ayette dini; çıkarları
hesabına kullanan, değiştiren, ekleme ve çıkarma
yapanlara dikkatimizi çekmektedir. Kuran’da hak dine
karşı çıkanlar üç sınıfa ayrılmıştır:
a) Kendilerini Allah’ın yerine
koyarak hüküm koyan veya onları saptıran din
bilginleri...
b) Hak dinden dolayı çıkarlarını
kaybeden, sömürü çarkları bozulan sermaye sahipleri
(Marks’ın kulakları çınlasın)...
c) Hak dinin gelişiyle iktidarları
yıkılan (veya yıkılacak olan) iktidar
sahipleri...
Şimdi insafla soralım;
İktidar sahiplerini yerlerinden
eden, sömürücü sermaye sahiplerinin rahatını ve keyfini
kaçıran, din yoluyla kendilerine çıkar sağlayanları
uyaran ve onlara cehennemi müjdeleyen bir din (İslam)
afyon olabilir mi?
Böyle bir dine afyon diyenin ya
aklı ve vicdanı yoktur ya da afyonla uyuşmuştur... Yahut
kendi yaptığı yeni bir din ile insanları uyuşturmak
istemiştir.
Evet soruyoruz:
İnsanları köleleştiren Mekke
aristokrasisine başkaldırmayı emreden din mi afyondur?
Köle olan Bilal’e efendisine! başkaldırma bilinci veren
din mi afyondur? Sömürü düzenleri bozulmasın diye
Peygambere para, kadın ve mevki teklif eden Mekke
burjuva ve diktatörlerine, “Bir elime ayı, bir elime
güneşi verseniz de ben bu dinden vazgeçmem” diyen
Peygamber’in getirdiği din mi afyondur?
Kızını öldüren müşrik Ömer’den,
adaletin zamanlar üstü örneği olan Hz.Ömer’i çıkaran din
mi afyondur?
Hak ve adaletin yeryüzünde
yayılması için bütün varlığını feda eden, kadınlık
timsali Hz.Hatice’yi şekillendiren din mi
afyondur?
15-20 yılda İran’ı, Bizans’ı,
Afrika’yı sarsan ve fetheden insanları yetiştiren din mi
afyondur?
Okuma-yazma öğretmeleri
karşılığında savaş esirlerini serbest bırakan bir din mi
afyondur?...
Korku; En büyük
sorumluluk sevgiden doğar!
İslam’ın korku dini olup, korkuya
dayalı olduğu yargısı doğru değildir... "Rahmeti her
şeyi çepeçevre kuşatan" (Araf 156) Allah'a korkutucu
Tanrı diyenler biraz daha düşünmelidirler. Öyle ki, 114
kez Besmele ile Allah kendisini, Rahman ve Rahim
(sımsıcak bir sevgili) olarak tanıtmaktadır.
Ümitsizliği ve ziyana uğrama
korkusunu insanın kendi kendine zulmetmesi olarak
nitelendiren (Zümer 5) Kuran, Allah’ın rahmet ve sevgisi
ile her şeyi kuşattığını belirtmektedir.
İman ve İslam'ın temeli sevgidir.
Sevgi asıldır, korku sevgiden sonra duyulur ki, bu
korku, sevgiyi yitirme korkusudur. Nitekim Allah ile
müminler arasındaki asıl ve temel ilişki sevmek ve
sevilmek gerçeğidir ki, aşağıdaki ayet bunu
belirtmektedir:
« Ey inananlar! Sizden kim dininden
dönerse iyi bilsin ki, Allah (sizin yerinize) öyle bir
topluluk getirir ki, O onları SEVER, onlar da O'NU
SEVER. » Maide 54
Görülüyor ki, müminlerin temel
sıfatı Allah'ı sevmek olduğu gibi, Allah’ın temel sıfatı
da müminleri sevmektir... Yine, başka bir ayette Allah
inananları söyle tanıtıyor:
« İnananlar ise Allah'ı çok, hem de
pek çok severler. » Bakara 165
Meryem 96'da Allah, kendisine
inanan ve inandığını yaşayanlara vereceği şeyin sevgi
olduğunu bildirmektedir:
« İman edenler ve salih amel
isleyenler için Rahman (olan Allah yüreklerinde) bir
sevgi yaratacaktır. »
İslam korku dinidir diyenler acaba
şu ayetlere ne derler:
« De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız
bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
bağışlasın. » Ali İmran, 31
« Allah tövbe edenleri sever. », «
Allah arınanları sever. » Bakara, 222
« Allah sabredenleri sever. » Ali
İmran, 146
« Allah iyilik yapanları sever. »
Bakara, 195
Peki Allah Kuran’da insanları bazı
şeylerden korkutmuyor mu? Evet korkutuyor. Öyleyse bu
sevginin yanında bu korku nedir?
Evet bu korku kötü olma, bozulma,
çürüyüp gitme, filizlenememe korkusudur. İnanan insan
için "cehennem korkusu" cezalandırmanın çok ötesinde
alçalmaktan, basitlikten, özünü yitirip bir madde haline
gelmekten korkmaktır. Daha üst planda Kuran’da korkma
ile belirtilen şey, Allah’ın sevgisini yitirmekten
korkmaktır. ("Haşyet" sözcüğünün korku biçiminde
çevrilmesi eksik ve hatalı bir çeviridir)
Allah'tan korkmak, Onun rahmetinin
şefkatine yol bulup sığınmak demektir. Korku bir
kamçıdır, insanı Allah’ın kucağına atar. Nasıl ki bir
ana yavrusunu korkutup kucağına çeker. O korku da, o
yavru için oldukça tatlı, lezzetli bir duygudur. Çünkü
şefkatin kucağına götürüyor. Düşünün ki bütün anaların
şefkatlerinin toplamı, ilahi rahmet ve şefkatin tek bir
parıltısından ibarettir. (BSN)
"Men fissemai" gökte olan...
Burada gökte olandan maksat meleklerdir. "Men" sözcüğü
tekil olmakla birlikte anlam olarak çoğuldur, genelleme
anlamını verir. F. Razi, bundan kasıt "Allah’tır"
demiyor, "Allah’tır" diyenlerin görüşünü alıp yanıt
veriyor. Çünkü kendisi Eşari'dir. Eşariler Allah'a mekan
isnat etmeye şiddetle karşıdırlar.
Bakara 210'da geçen "Allah’ın
gelmesi" deyimi bütün İslam düşünürlerince "Allah’ın
azabı" olarak yorumlanmıştır. Ve bu anlam, Nahl
Suresinin şu iki ayetinde çok belirgin olarak
görülmektedir; Bilindiği gibi Allah’ın azabı, radyasyon,
zehirli yanardağ dumanları, şiddetli fırtınalar olarak
bulutlar şeklinde görünür ve gelir.
“Onlardan öncekiler düzen
kurmuşlardı. Bunun üzerine Allah, binalarının temelini
çökertti de tavanları başlarına yıkıldı. Azap, onlara
farketmedikleri yerden geldi.” Nahl 26
Zerre kadar dil mantığını bilen
birisi, bu ayetin öbür ayete bir açıklama olduğunu
görür... Şu ayet ise konu edilen ayetin net ve yorum
götürmez bir ifadesidir:
“Onlar kendilerine yalnız
meleklerin veya senin Rabbinin buyruğunun gelmesini mi
bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı.
Allah onlara zulmetmemişti, ama onlar kendilerine yazık
ediyorlardı.” Nahl 33
Elbette ki Allah’ın azabı,
radyasyon, kükürt, fırtına seklinde bulutlar olarak
göründüğü gibi; Allah’ın rahmeti, gecenin temiz, sakin,
huzurlu kısmı olan seher vaktinde görünür.
Gecenin seher vaktinde insanın ruh
ve bedeni dinlenir, insan, içindeki derinlik ve
enginliği yakalar. Evrenin içini ve dışını kuşatan engin
rahmet ve huzurun gizemini görmüş olur.
Şunu açıkça belirtmek isteriz ki
cihad denince akla hemen silahlı savaş gelir. Halbuki
cihad çok geniş bir kavramdır. Cihad, çaba, mücadele,
gayret anlamlarına gelen bir kavram olup sözlü ve fiili
düşünsel, psikolojik ve fiziksel tüm çaba ve
mücadeleleri içine alır. Bu kısa açıklamadan sonra merak
edilen silahlı savaş konusuna geçelim.
İslamda savaş asla dini zorla kabul
ettirmek için yapılmaz. Bu konuda Allah'ın emri açıktır.
"Dinde zorlama yoktur." (Bakara:256)
Savaş saldırıyı püskürtmek için
yapılır. Bu konuda Kuran'ın şu ayetini görüyoruz. "Kim
sizin üzerinize saldırırsa, sizde tıpkı onların
saldırdıkları gibi (saldırılarına karşılık olarak)
saldırın. Allah'tan sakının. Ve, Allah'ın sakınanlarla
beraber olduğunu bilin." (Bakara:194)
Bu ayetlere göre Kuran, inananlara
saldırmayanları kendileriyle iyi geçinilmesi gereken
kimseler olarak görür. Ama Müslümanlara saldırdıkları
zaman Müslümanlar bu saldırıya cevap verir. "Sizinle din
konusunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış
olanlara iyilik yapmak ve adaletli davranmaktan Allah
sizi men'etmez; çünkü Allah adaletli davrananları sever.
Allah sizi ancak sizinle savaşan, yurtlarınızdan
çıkarmış ve çıkarılmanıza arka çıkmış olanlarla dostluk
etmenizden meneder." (Mümtehine:8-9)
Saldırıyı önlemek söz konusu olduğu
zaman; Kuran saldırının ilk işareti görülür görülmez
savaşa girilmesine izin vermez. Hatta saldırı
başladıktan sonra bile savaşa meydan vermeden mümkünse
onu durdurmaya çalışır: "Eğer herhangi bir ceza ile
karşılık verecekseniz size yapılanın aynısı ile karşılık
verin. Sabrederseniz andolsun ki; bu elbette daha
hayırlıdır." (Nahl:126)
İşte, oldukça açık yargılar taşıyan
bu ayetler ispat etmektedir ki; Peygamber uygulamasında
kendini bulan, İslam Dini'ne göre savaşın sebebi; bir
ideolojiyi veya bir dini başkalarına zorla kabul
ettirmek değil aksine bir saldırının önünü
almaktır.
Peygamberimiz zamanında savaş iki
nedenle yapılmıştır:
1- Düşmanlar saldırılarını doğrudan
doğruya Peygambere yöneltiyorlardı; O da bunlara
karşılık veriyordu.
2- Müslümanları inançlarından
döndürmeye zorluyorlardı. Bu durum karşısında Peygamber,
düşünce ve inanç hürriyetine dokunulmasına engel olmaya
çalışıyordu. Gerçekten de eğer Peygamberimiz savaşa
girmişse bu sadece düşünce hürriyetini sağlamak ve
inananları inançlarından döndürmeye çalışan kimselere
karşı savunma içindi. Bu kesinlikle anlaşılmalıdır ki;
Müslüman değil diye hiç kimse öldürülemez. İnançsızlığı
yüzünden kimseye dokunulmaz.
Şimdi Kuran'daki diğer ayetlere
geçelim.
"Size savaş açanlarla, siz de Allah
yolunda savaşın, ancak aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah
aşırı gidenleri sevmez; onları (size savaş açanları)
nerede yakalarsanız öldürün. Onları sizi çıkardıkları
yerlerden (işgal ettikleri yerlerden) çıkarın. Fitne
öldürmekten daha kötüdür. Onlar Mescid-i Haram yanında
orada sizinle dövüşünceye kadar siz de onlarla
dövüşmeyin. Fakat sizi öldürürlerse siz de onları
öldürün. Bununla beraber vazgeçerlerse siz de bırakın.
Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.
Fitneden eser kalmayıncaya, din yalnız Allah'ın oluncaya
kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlerse artık zalimlerden
başkasına düşmanlık edilmez."
(Bakara:191-192-193)
Bu ayetler "İslamın savaş tüzüğü"
olarak kabul edilmektedir. İslam bilginleri bu
ayetlerden savaşın ancak saldırıyı püskürtmek amacı ile
yapılabileceği sonucunu çıkarmış ve şu yargıları ortaya
koymuşlardır:
1- Size savaş açanlarla Allah
yolunda "İlahi adaleti ve barışı yayma yolunda" siz de
savaşın. Şu halde Müslümanlara savaş izninin verilişi,
düşmanların saldırısına bağlanmıştır.
2- Ancak aşırı gitmeyin.
Ayete göre savaşmayan kimseler ve
savaş meydanında hiç bir fonksiyonu bulunmayan ve asla
savaşa katılmayan insanlara saldırmak yasaktır.
3- Fitneden eser kalmayıncaya
kadar, onlarla savaşın. Savaşın amacı; baskıyı, sömürüyü
kaldırmak barış ve adaleti sağlamaktır. Herhangi bir
dinin, ideolojinin zorla benimsetilmesi de fitnedir.
İslam bunu da reddeder ve bununla mücadele
eder.
4- Düşmana, davranışının aynısıyla
karşılık verilmelidir. Fakat saldıranlar ahlak
kurallarından uzaklaşmışlarsa İslam savaşçısı bu yolda
düşmanı izleyemez.
Ahlak dışı konularda karşılıklı
davranış kanunu uygulanamaz. Mesela onlar kadınlara
saldırırlarsa biz de aynı şekilde davranamayız.
Ölülerimizin cesetlerine saygısızlık yaparlarsa bizler
hiç bir zaman onları bu yolda taklit edemeyiz.
5- Savaşta meşru olan ve olmayan
hareketler:
a) Din adamlarına
dokunulmaz.
b) Savaşla ilgili olmayan insanlara
dokunulmaz.
c) Çocukları, ihtiyarları ve
kadınları öldürmek yasaktır.
d) İslam bir toplumu imhayı
reddeder.
e) Savaşılan ülkeyi tahrip
yasaktır. (M. Ebu Zehra. İslamda Savaş
Kavramı)
Savaş Esirleri:
Savaşta bile insan onuruna saygı
gösteren İslam, Müslümanları esirlere karşı da
merhametli olmaya çağırır. Peygamberimiz "Esirlerinize
iyilikle davranınız!" demiştir. Bedir Savaşında alınan
esirlere iyilikle ve saygılı bir şekilde davranılmasını
emretmiştir. Müslümanlar da bu emre uyarak yiyecek
konusunda esirlere öncelik tanımışlardır.
Savaş esirleri konusunda İslamın
temel direktifleri nelerdir? Onlara hürriyetlerini mi
verir yoksa kendilerinden fidye mi alır?
Bu konudaki ayetler
şöyledir:
"Nihayet onların gücünü kırdığınız
zaman artık bağı sıkı tutun(onları öldürmeden ve
yaralamadan tutsak edin). Ondan sonra ya iyilik yapın
(karşılıksız serbest bırakın) yahut fidye alın."
(47:4)
Kuran’ın bu ayeti iki şıktan
birinin seçilmesi gerektiğini göstermektedir. Ya
karşılıksız serbest bırakma, yahutta fidye ile serbest
bırakma, bunun dışındaki uygulamalar İslami değildir.
Savaşta bile işkence
yasaktır.
"El, ayak, burun, kulak keserek
cezalandırmak yasaktır."(Sünen-i Ebu Davud, Tercemesi,
Cilt:10 sh. 217)
"Öldürmede bile insanların en
iffetlisi, merhametlisi müminlerdir."(Ebu Davud Hds.
No:2666)
Buradaki iffetli (merhametli)
kelimesi en şefkatli, en merhametli ve yaratıkların
organlarını kesmek ve bağlamak şeklinde onlara işkence
etmekten en çok sakınan manalarına gelir. Çünkü İslam
"Şüphesiz Allah her şeyde iyi ve mükemmel olanı farz
kılmıştır. O halde siz öldürdüğünüz zaman, öldürmeyi
(merhametlice) yapın. Bir hayvanı keseceğiniz zaman
bıçağı iyice bileyin ve hayvanı dinlendirin." (Tirmizi
diyet:14, İbni Mace Zebaih:3) (Ahmed Bin Hanbel
4:123125) İslam, bu gibi buyruklarla Müslümanların
kalplerine merhameti ve şefkati yerleştirmiştir. Bu
nedenle gerçek Müslümanlar bir şefkat ve merhamet örneği
oldukları için savaşta düşmanı öldürürken dahi onun
organlarını keserek ona işkence yapamazlar. Bu
kesinlikle yasaktır. (Ebu Davud C.10 s. 270)
Savaşta kadınları öldürmek
yasaktır.
Abdullah bin Ömer'den rivayet
edildiğine göre: Resulullah'ın bulunduğu savaşlardan
birinde bir kadın ölü bulundu. Bunun üzerine Resulullah
kadınlarla çocukların öldürülmesinin İslamda yasak
olduğu söyledi. (Ebu Davud, Hds. No:2668, Buhari Cihad
147-148, Müslim Cihad 25-26, Tirmizi Siyer 19, İbni Mace
Cihad 30, Darimi Siyer 24, Muvatta Cihad 29, Ahmed Bin
Hanbel c. 2: 23-22, 76, 91)
Yani savaşta savaşmayan insanlarla
savaşılmaz, silahsız insanlara dokunulmaz. (Aliyyül
Kari, Mirkatül Mefatih c. 4:237)
Peygamberimiz Mekke fethinde Mekke
halkına şöyle seslenmiştir: "Ey Kureyş topluluğu! Şimdi
hakkınızda benim ne yapacağımı tahmin edersiniz?" diye
sordu. Kureyş topluluğu: "Sen kerem ve iyilik sahibisin.
Bize hayır ve iyilik yapacağını umarız" dediler. Bunun
üzerine Peygamberimizi; "Benim halimle sizin haliniz,
Yusuf'un kardeşlerine yaptığı gibidir. Hz.Yusuf
kendisine komplolar kuran kardeşlerine şöyle
seslenmiştir: `Bugün ve bundan sonra benim tarafımdan
size başa kakma ve serzenişte bulunma gibi herhangi bir
eza ve cefa düşünmeyin. Ben hakkımı helal ettim` "
diyerek hepsini AFFETTİ. (Taberi, İbni Sad)
Hz.Peygamber daha Medine'ye gelir
gelmez yerli ahali ve Yahudilerle imzaladığı vesikayla
karşılıklı hak ve yükümlülükleri açıkça tanımladı. Ve
ortak bir konsensüs sağlamayı başardı. Buna göre
Müslüman olmayanlar kendi din ve düşüncelerinde yaşama
biçimleri ve ibadetlerinde özgür olacak, kimse onlara
müdahale etmeyecek ve İslam Devletine verdikleri vergi
karşılığında yabancı saldırılara karşı korunacaklardı.
Hz.Ali, Mısır Valisi Malik bin Eşter'e gönderdiği
mektubunda bunu sistemli bir hukuki ifadeye döktü.
Hz.Ali'ye göre Müslümanların yönetiminde yaşayan
insanlar iki gruba ayrılıyordu. Biri "dinde
kardeşlerimiz olan Müslümanlar" diğeri de "yaratılışta
eşlerimiz olan gayri müslimler" Her ikisinin de korunmuş
hakları vardı. Tarihte hiçbir kültür kendinden başkasını
böylesine ontolojik ve insanı bir temele oturtup
yüceltebilmiş değildir. Nitekim Hz.Ali'nin bu çarpıcı
tanımı Kuran’ın bütün insanları tek bir nefisten
yarattığına ilişkin bir ayetine ve Peygamberin "bütün
insanlar Adem'in çocuklarıdır. Adem de topraktandır"
hadisine bir vurguydu.
Müslüman olmayan cemaat ve
halkların kendi din ve hukuki inanışlarını sürdürme
haklarını teminat altına alan bu geniş ve özgürlükçü
perspektif, İslam toplumunda sosyal kültürel temele
dayalı bir çoğulculuğun gelişmesine yardım etti ve
Hıristiyan, Yahudi, Mecusi, Hindu, Budist ve benzeri din
ve inanışlara bağlı kültür ve cemaatlerin günümüze kadar
din ve kültürel varlıklarını koruyup sürdürmelerini
sağladı. Şu bir gerçektir ki, eğer Müslümanlar,
batılılar gibi diğer kültürler, dinler ve halklar
karşısında baskı ve asimilasyon politikası
uygulasalardı, İslam'ın devlet olduğu ülkelerde ne
Hıristiyan ne de Budist ve benzeri kalırdı. Örneğin;
İslam (Endülüs Emevileri) İspanya'da yüzyıllarca devlet
olmasına rağmen Hıristiyanları {ve Yahudileri}
inançlarında zorlamamış, onları asimile etmemiştir. Buna
karşın Hıristiyanların hakimiyetindeki İspanya'da tek
bir Müslüman kalmamıştır...
Kuran’da mürtedin (İslam'ı terkedip
başka bir dine girenin) öldürülmesini emreden bir ayet
yoktur. Tersine Kuran bunun cezai müeyyidesinin ahirette
verileceğini birçok ayette ifade etmiştir. Şöyle
ki:
3/90. İnandıktan sonra inkar edip,
inkarda aşırı gidenler var ya, onların tevbeleri kabul
edilmeyecektir. İşte sapıklar onlardır.
4/137. Doğrusu inanıp sonra inkar
edenleri,sonra inanıp tekrar inkar edenleri, sonra da
inkarları artmış olanları Allah bağışlamaz; onları doğru
yola eriştirmez.
5/54. Ey İnananlar! Aranızda
dininden kim dönerse bilsin ki, Allah, sevdiği ve
onların O'nu sevdiği, inananlara karşı alçakgönüllü,
inkarcılara karşı güçlü, Allah yolunda cihad eden,
yerenin yermesinden korkmayan bir millet getirir. Bu,
Allah’ın dilediğine verdiği bol nimetidir. Allah her
şeyi kaplar ve bilir.
Görülüyor ki, bu ayetlerde iman
ettikten sonra küfre sapanlara dünyevi herhangi bir ceza
yoktur... İslamda mürtedin öldürülmesi ancak
Müslümanlarla savaşması şartına bağlıdır. Açıkçası
öldürülme nedeni İslamdan dönmesi değil, Müslümanlarla
savaşmasıdır. (İslam'dan dönenler eğer fiili mücadelede
bulunmazlarsa öldürülmezler. Çünkü "Dinde zorlama
yoktur" Bakara 256)
Hz.Ebubekir'in mürtedlerle
savaşması dinden dönmelerinden dolayı değil, İslam
toplumunu parçalamaya ve düzenlerini bozmaya
çalışmalarındandı...
"Dinini değiştireni öldürünüz"
rivayetine gelince:
İslam dininden dönen eski Arap
müşrikleri direkt olarak Müslümanlarla savaş haline
geçiyorlardı (Yani sadece İslam'dan dönmekle
kalmıyorlardı). Ayrıca bazı Yahudiler insanların
Müslüman olmalarını önlemek için şöyle bir yol
bulmuşlardı: Önce Müslüman olduklarını ilan ediyor, bir
süre sonra da dönüyorlardı. Ki bu yolla Müslümanlar
aleyhine konuştukları şeyler inandırıcı olsun. İşte
yukardaki öldürme emri savaşan bu müşriklere ve bu
Yahudilere karsı bir tedbirdir.
Unutulmamalıdır ki bazı Müslüman
ailelerin çocuklarına İslam'ı zorla kabul ettirme
girişimlerini Hz.Peygamber menetmistir. Öyle ki, İslamın
kuvvetinin zirvesinde bulunduğu bir dönemde " Dinde
zorlama yoktur " ayeti nazil olmuştur.
S. Sevri, Ebu Hanife ve arkadaşları
kadın mürtedin öldürülmemesinde müttefiktirler. İbnü
Aliyle, Ata, el-Hasan da bu görüştedir. Bunların delili
İbnu Abbas'ın mürted olduğu halde bir kadını
öldürtmemesidir.
"Müslüman olmayanlar"
Müslümanların Koruması Altındadır
Bir İslam toplumunda daha önce
değindiğim gibi herkes, dilediği inanç ve görüşü seçme
hakkına ve seçimine göre yaşama, örgütlenme imkanlarına
sahiptir. Bu ve başka temel hükümler İslam’ın temel
insan hakları bağlamında insan olan herkese tanıdığı hak
ve özgürlüklerdir. Elbette bir İslam toplumunda gayri
müslimler de olacak ve onların da temel hak ve
özgürlükleri bulunacaktır. Hz.Ali'nin formüle ettiği
gibi Müslüman olmayanlar "bizim yaratılışta
eşlerimizdir". Bu genel tanım içinde Müslümanlar, farklı
din ve siyasi görüş sahiplerinden sadece genel asayişe
itaat ve onlara götürülecek hizmetler karşılığında,
güçleri oranında vergi (cizye) isterler. Siyasi
görüşlerin açıklanması ve siyasal katılım kanalları
açıktır. Ancak bir fikri zor ve şiddet kullanarak
benimsetmek yasaktır. Meşru bir yönetime karsı silahlı
eylemde bulunan (bağy) aynıyla karşılık görür. Ama
devlete karşı islenmiş suçlar olmadığı için, silahlı
eylemden vazgeçenler (ayetin tanımıyla tevbe edenler)
kendi hallerine bırakılırlar. Bu arada adam öldürmüş,
kan akıtmışsa bunun hesabını verir.
Şüphesiz bunlar en ekstrem
durumlardır. Asıl normal sistemde yürürlükte olan ise
akıllara durgunluk verecek kadar çarpıcı bir
özgürlüktür. Ve bizce henüz Batı hukuku İslamiyet’in
azınlıklar veya siyasal muhalefeti temsil eden gruplarla
ilgili getirdiği hukukun seviyesine yaklaşabilmiş
değildir. İslam, ilke olarak gayri müslim her dini veya
kültürel grubu kendi hukukuyla başbaşa bırakır.
Peygamberimiz Yahudilerin anlaşmazlığında onlara; "Size
hüküm vermemi ister misiniz? İnandığınız Tevrat'a göre
mi, yoksa Kuran’a göre mi?" diye sormuş ve talepleri
üzerine Tevrat'a göre onlara hüküm vermiştir. Bu, tam
anlamı ile dini ve adli/hukuki özerkliktir. Şimdi bu
konuda gayri müslim bir tarihçi olan Lübnan
Hıristiyanlarından Prof. Philip K. Hitti'nin tanıklığına
başvuralım;
"...Müsamaha gören dinlere mensup
olanlar, yani vahye dayanan kitaplara sahip dini
camialardan meydana gelir ki, Hıristiyan, Yahudi ve
Sabii olan bu gibi kimselere Ehlu'z-Zimme adı verilir;
Müslümanlar, bu gibi kimselerle çeşitli şartlar taşıyan
müahedeler yapmışlardı. Kitap sahibi dinlerin
mevcudiyetlerinin bu şekilde tanınmış olması,
Hz.Muhammed'in getirdiği en basta gelen yeniliklerden
biridir. Bu dinlere mensup olanlar, İslam cemiyetinde
silah taşımayacaklar ve İslam devletinin kendilerine
tanıdığı "himaye" (zimmet) hakkına mukabil ona vergi
(cizye) ödemeye rıza göstereceklerdi. Bu hukuki statü
muvacehesinde Zimmiler zümresi, arazi vergisi (haraç) ve
cizye ödemelerine mukabil, geniş surette müsamaha
gördüler. Bir Müslümanın taraf olduğu hukuki ihtilaflar
müstesna, bu teba zümresi, hukuk davalarında ve hatta
ceza davalarında kendi dini başkanlarının adli
teşkilatlarına ve usullerine tabi tutuldular. İslam
hukuku bu çeşit gayri müslimlere tatbik edilmekten
alıkonulmuştur. Bu ayrı statüye tabi tutulma (adli
muhtariyet) sistemi, Osmanlı devletinde son devirlere
kadar, Irak’ta ve Filistin'de kurulan İngiliz manda
idaresinde meriyette kalmıştır"
"Köken itibariyle Kuran-ı Kerim de
(9/19, 26/105 ve 109, 36/69-72 vd) gösterilen Ehli
Kitab'a hasredilen ve ilk İslam devletlerinde meriyette
tutulan bu müsamahakar statü, daha sonraları Müslümanlar
tarafından Harranlı Sabiiler ve Berberiler'e teşmil
edilmiştir"
Zaman zaman hukukta katılıklar
gözlenmedi değil. Ama yine Hitti'nin tespitiyle bu
katılığa başvuranlar, Müslüman kökenli hukukçulardan
çok, daha sonra Müslümanlığı kabul eden Yahudi ve
Hıristiyan kökenli Müslüman hukukçular olmuştur. Bunlara
ek olarak Hz.Ömer’in yoksul ve çalışamayacak durumda
olan gayri müslimlere devlet bütçesinden maaş (işsizlik
sigortası) bağladığını hatırlatmamız yerinde olur.
Müslümanlar tarih boyunca Müslüman olmayanlara bütün bu
hakları verdikleri gibi, bazan onlar için savaşmayı da
göze almaktan çekinmemişlerdir............
Dünün zimmileri ile bugünün gayri
müslim grupları arasında ilginç bir benzerlik kurmak
mümkün. Ancak buna geçmeden önce birkaç hatırlatmada
bulunmak istiyoruz;
Müslümanlar zimmiler hukukunda bu
kadar esnek ve insan haklarına saygılı davranmış olsalar
bile, bütün bunlara rağmen Müslümanlar asla adam
öldürmez diye kimsenin inanmayacağı bir düşünceyi öne
sürüp İslam’ı gereksiz ve ikiyüzlü savlarla "şirin"
göstermeye de ihtiyaç yoktur... Elbette hukukun
üstünlüğünün hakim olduğu bir ülkede bütün yargı yolları
ve savunma kapıları açık olarak ve suçun bireyselliği
ile cezanın kollektif ve intikamcı olmamasına dikkat
ederek idamı hükmeden cezalar da vardır. İslam taammüden
adam öldürme fiiline kısas uygular. Ama bu mutlaka
uygulanır demek değildir, maktulün yasal varisleri
bundan vazgeçme hakkına sahiptirler.
Kuran "yeryüzünde fitne
çıkaranlar"ın zor kullanarak bastırılması hükmünü
getirir. Siyasal rejime muhalefet bağlamında burada sözü
edilen "fitne" herhangi bir siyasi görüsü anlatma,
açıklama, taraftar toplama veya seçimle işbasına gelmeye
çalışma değil, doğrudan şiddet ve baskı yöntemlerine
başvurma eylemidir. Bugün en demokratik ülkelerde bile
durum bundan farklı değil ve siyasi terör örgütleri
kurulu demokratik rejimlerin silahıyla mukabele
görmektedirler.
Kuran, insanları başka insanlara
kul olmaktan kurtarmak için "insanların Maliki {sahip ve
başkanı} Allah'tır" {Nas, 2} diyor. Onlara manen şöyle
bir mesaj veriyor; "nasıl her yerin, her memleketin bir
yöneticisi varsa, dünyanın da, kainatın da öyle bir
yöneticisi vardır. Evrensel yasalar diye ifade edilen
İlahi hukuka tecavüz yapıldığı zaman, O bu tecavüzü
cezalandırır. Yani yaratılmışların, haksızlığa
uğramışların intikamını alır. Allah, bütün yüce
değerlere sahip, maddi olmayan bir varlıktır. Kainattaki
bütün yüce değerler O'ndan kaynaklanmaktadır"
Bu mecaz ve benzetmeler yanında;
Arapça'da bir şeyin önemini, büyük bir değere sahip
olduğunu bildirmek için onunla "yemin edilir". Bir şeyin
adiliğini, iğrençliğini bildirmek için de "o şeye beddua
edilir" {Bir nesnenin önemini belirtmek veya bir konunun
doğruluğunu göstermek için yemin edilebilir; kanım
üzerine, ekmek üzerine gibi!.. Yine birinin kötülüğünü
belirtmek üzere "körolasıca" deriz!..}
Evet, Kuran insanoğlunun üstün,
mükerrem bir yaratık olduğunu vurgulamakla beraber
{17/70}, hiçbir değere inanmayan, hayvanlar gibi yaşamak
isteyen, insanlığı alçaltan insanların da aşağı
olduklarını bildirmek ve onların bu özelliklerini
vurgulamak için Allah Kuran'da "onlara beddua ediyor"
Beddua ifadelerinin esas amacı budur. Yoksa Allah
isterse, hepsini bir emir ile yok edebilirdi.
Kuran'ın yaptığı yüzlerce
yeminlerden örnek olarak birkaç tanesinin yorumunu
sunuyoruz; {29. Mektuptan}
"Yüce Allah, Kuran'da çok şeylere
yemin etmiştir. Kuran yeminlerinde birçok incelik ve
sırlar vardır. Mesela "Güneşe ve aydınlığa and olsun"
mealindeki yemin, evreni mükemmel bir saray, bir şehir
niteliğinde bize gösterir. Yani evrende mükemmel bir
düzen ve ahengin hakim olduğunu bildirir. "Hikmetli
{ilim ve ahenk dolu} Kuran'a and olsun" yemini, Kuran'ın
mucizeliğini, yüceliğini, onunla yemin edilecek bir
saygınlıkta olduğunu hatırlatır. "Yıldıza ve düştüğü
zamana and olsun", "Yıldız mevkilerine and olsun, eğer
bilseydiniz bunun büyük bir yemin olduğunu, anlardınız"
yemini, yıldızların muazzam büyüklüklerini ve son derece
ahenkli bir düzen içinde yerleştirilmelerini ve
gezegenlerin, hayret verici bir tarzda
döndürülmelerindeki yararlılığı hatırlatıyor.
"Zerrelere {atomlara} and olsun",
"Salıverilen havaya and olsun" yeminleri ise, hava
moleküllerinin dalgalanmaları ve dolaştırılması ile
içindeki yararları hatırlatıyor. Manen diyor ki;
tesadüfi, rastgele sanılan unsurların ve elementlerin
ince faydaları, görevleri vardır... Hem mesela; "İncire
ve zeytine and olsun" mealindeki ayetin bir inceliği
şudur; Yüce Yaratan incir ve zeytine yemin ederek
kudretinin büyüklüğünü, rahmetinin mükemmelliğini,
insanlara verdiği büyük nimetleri hatırlatıyor.
Ümitsizliğe, hayatın saçmalığı düşüncesine kapılan
insanın yüzünü olumluya çevirip ibadet, düşünme ve iman
ile olgunlaşabileceğini bildiriyor. Nimetler içinde
özellikle incir ve zeytinin anılmasının sebebi; o iki
meyvenin çok nitelikli ve faydalı olması,
yaradılışlarında harikalık bulunmasıdır. Çünkü zeytin
çok yönlü bir kullanım niteliğine sahiptir. İncirin
anılması ise zerre gibi bir çekirdeğinde incir ağacının
her birimini {kökünü, gövdesini, dalını, meyvesini}
şifre olarak taşımasındaki olağanüstülüğü anlatmak
içindir. Yenilmesinde, vücuda yararlılığında, muhafaza
edilmesindeki nitelik ve faydaları hatırlatmak için
Kuran onunla yemin ediyor. Böylece insanı ilahi sevgiye
yöneltip onu iman ve ibadetle yüceltmek, yüce değerlere
ulaştırmak istiyor"
http://www.kutsalkitaplar.net
|