|
ATEİST
SİTELERDE BAZI AYETLER ARASINDA ÇELİŞKİ VEYA ZITLIK OLDUĞU
İDDİA EDİLMEKTEDİR.ÖNYARGI VE BİLGİSİZLİK ÜRÜNÜ BU
YORUMLARIN YANLIŞLIĞINI KISACA SİZLERE SUNMAK İSTİYORUZ
4/82- Onlar hâlâ Kuran'ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o,
Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok
aykırılıklar(çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı.
Kaç tane melek Meryem’le konuşuyordu?
Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti.
Böylece ona ruhumuz (Cibril'i) göndermiştik, o da, düzgün bir beşer
kılığında görünmüştü. Demişti ki: "Gerçekten ben, senden Rahman (olan
Allah)a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma)."Demişti ki:
"Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek
çocuk armağan etmek için (buradayım)." (19 Meryem Suresi, 17/19)
(Zekeriya) "Rabbim, bana bir
alamet (ayet) ver." dedi. "Sana alamet, işaretleşme dışında, insanlarla üç
gün konuşmamandır. Rabbini çokça zikret ve akşam sabah O’nu
tesbih et." dedi. Hani melekler: "Meryem,
şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına
üstün kıldı," demişti. "Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde
et ve rüku edenlerle birlikte rüku et." (3 Ali İmran
41/43)
Bu iki ayet grubu okunduğunda farklı iki
olay anlatıldığı görülmektedir. Meryem suresindeki ayetlerde Meryem’in
Cebrail ile karşılaşmasında söz edilir. Ali İmran
suresindeki ayetlerde ise anlatılan farklı bir olaydır. Bu başka bir
yerde, başka bir zamanda Meryem ile meleklerin konuşmasından söz
edilmektedir. Dolayısıyla bir yerde çoğul meleklerden söz edilmesi diğer
yerde ise tek ruhtan (Cebrail) söz edilmesi arasında bir çelişki yoktur.
Allah’ın bir günü dünyadaki kaç güne eşittir?
Herhalde
ayetler okunurken sadece rakamlara odaklanıldığından ve rakamlar arasında
bir fark bulunduğundan bir çelişki varmış gibi gözüküyor. Oysa ayetler
dikkatli okunursa ortada bir çelişki yoktur. Çünkü ayetlerde anlatılan
zamanların dışında olaylarda farklıdır. Olaylar farklı olduğu için,
zamanların farklı olması son derece doğaldır. Şimdi bu ayetleri bir daha
dikkatli bir şekilde okuyalım:
Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin
saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. (22 Hac, 47)Burada
Allah katında bir gün insanların saymakta olduğu bin yıl gibi olduğu
bildiriliyor. İkinci ayet şöyle:
Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,)
sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir.(32
Secde Suresi , 5)
Burada bildirilen ise işlerin bizim saymakta olduğumuz bin yıl süreli bir
günde Allah’a yükseleceğidir. Burada dikkat edilecek nokta olaya konu olan
şey “iş”lerdir. Yani yükseldiği söylenen “iş”lerdir.Üçüncü ayet ise şöyle:
Melekler
ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde
çıkabilmektedir. (70 Mearic Suresi,4)
Burada ise “meleklerin ve ruhun” ona elli bin yıl süreli bir günde
çıkabildiği bildirilmektedir. Şimdi önceki ayette dikkat ederseniz yükselen
“iş”lerdir. Bunlar bin yıl olan bir günde çıkarlar. Son ayette olan ise
yükselen “melekler ve ruhtur”. Yani iki farklı sürenin söz konusu olması iki
farklı nesneden kaynaklanır. Birincisinde “iş” lerdir.
İkincisinde ise “Melekler” ve “ruh”tur.
Burada
şunu sorabilirsiniz, bizim için bir gün nasıl işler için bin yıl ve
melekler için 50 bin yıl sürer? Burada da zamanın izafi olmasıyla
ilgili bir gerçek saklıdır.
İzafiyet
teorisi bize zamanın da izafi olduğunu söyler. Bir cismin hızı arttıkça onun
için zaman yavaşlar. Bu teorik ve deneysel olarak ta ispatlanmış bir
gerçektir. Yapılan bir deney var. İki tane çok hassas atom saati alınıyor.
Birisi yüksek hızlı bir uçağa konuyor diğer ise yerde tutuyor. Uçak bir süre
uçup döndüğünde uçaktaki saat yerdekine göre biraz daha yavaş ilerlemiş
olduğu görülüyor.Hızlar arttıkça zaman daha da yavaşlar. Örneğin 30 yaşında
iki ikiz kardeş düşünelim. Birisini bir uzay gemisine koyalım. Işık hızında
yada buna yakın bir hızla bu uzay gemisinin bir saat gittiğini düşünelim. Bu
gemi dünyaya geri döndüğünde gemideki kişi için zaman sadece bir saat olsa
da, yeryüzünde geçen zaman 30-40 yıl boyutunda bir zaman olacaktır. Uzay
gemisindeki ikiz kardeş hala 30 yaşında iken, yeryüzünde yaşayan ikiz kardeş
60 yaşına gelmiş olacaktır. Yani bu durumu ifade edersek, geçen süre
yeryüzündekine göre 30 yıl süren bir saatlik bir gemi yolculuğu söz
konusudur.
İşte buradaki ayetlerde sizin için 50 bin yıl olan bir gün de çıkar ifadesi
bunu anlatmaktadır. İnsanlar için geçen süre 50 bin yıl iken son derece
yüksek hızda hareket eden birisi için bu sadece bir gün olacaktır. Melekler
50 bin yıl olan bir günde çıkarlarken, işler ise bin yıl süreli bir günde
çıktığı ayetlerden bildirilmektedir. Örneğin hızların değişik olduğu iki
cisim düşünün. İkisi de kendileri açısından aynı süre hareket etseler de
hızları farklı olduğu için onlara göre yeryüzünde geçen süre daha yavaş
olacaktır.
Ölürken ruhu
kim alır?
Bu iddiaya göre bazı
ayetler insanların canlarını alan olarak de tek bir melekten söz edilirken,
bazı ayetlerde ise bir çok melekten söz edildiği, dolayısıyla iki ayet
arasında çelişki olduğudur. Ayetlere bakarsak ortada bir çelişkinin olmadığı
daha rahat anlaşılacak.Secde suresindeki ayet şöyledir:
De ki: "Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son
verecek, sonra Rabbinize döndürülmüş olacaksınız." (32 Secde Suresi, 11)
Burada vekil kılınan
ölüm meleğinden söz ediliyor. Yani herkesin ölüm meleği bir tanedir. Herkese
tek melek vekil kılınmakta ve o melek bizzat canı almaktadır. Bu yüzden
buradaki ölüm meleği ifadesi tekil. Muhammed suresindeki ifade ise
şöyledir:
Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura
vura canlarını aldıkları zaman nasıl
olacak? (47 Muhammed Suresi, 27)
Burada canları alınan
bir çok inkarcıdan söz edilmektedir.Onların canlarını alanda bir çok melek
vardır. Her biri için vekil kılınmış ölüm meleği farklı olduğu için çoğul
bir ifade burada kullanılmıştır.
Yer ve gök
kaç günde yaratılmıştır?
Bir
çok ayette göklerin ve yerin 6 günde yaratıldığından söz edilir.
Fussilet suresinde ise göğün ve yerin
yaratılış ve düzenlenme safhalarından söz edilirken toplam 8 günün ortaya
çıktığı öne sürülmekte ve bunun çelişki olduğu düşünülmektedir. Oysa
belirtilen yaratma aşamalarının yanlış hesaplanması sonucundan ötürü
çelişki var gibi görünmektedir. Eğer ayetteki ifadeler dikkatli okunursa
yaratılış kısmının sadece 6 günde olduğu anlaşılacaktır. Şimdi
Fussilet Suresindeki ayetleri görelim:
De ki: "Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratanı inkâr
ediyor ve O'na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir." Orda
(yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve
isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere ordaki
rızıkları dört günde takdir etti. Sonra,
duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki:
"İsteyerek veya istemeyerek gelin." İkisi de: "İsteyerek (İtaat ederek)
geldik" dediler. Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı
ve her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya
göğünü de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte
bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)'ın
takdiridir. (41 Fussilet Suresi, 9/12)
Burada 9. ayette yerin yaratılmasının
iki günde olduğu bildirilmektedir. 10. ayette ise dağların ve besinlerin
takdir edilmesinin 4 günde olduğu söylenmektedir.Yerin ve göğün yaratılış
süreci beraber gerçekleşmiştir. Allah göklerin ve yerin birlikte iken
onları birbirinden ayırdığını ayette
bildirmektedir:
O inkâr edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle
yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık
…… (21 Enbiya Suresi, 30)
Yer yaratıldığında gökte diğer yandan
aynı zamanda yaratılmaktadır. 11. ayete bakarsanız burada sonra duman
halinde olan göğe yönelindiğinden söz edilir.
Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi bir gök vardır. Daha önceden var
edilmiştir. Dolayısı ile bundan sonra bir yaratma söz konusu değildir. 12.
ayete bakılırsa burada var olan göğün 7 kat olarak düzenlendiğinden söz
edildiği görülecektir. Bu ayette geçen ifade yaratmaktan farklıdır.
Yaratmak için “haleke”
(خلق)fiili
kullanılırken, bu ayette geçen kelime farklıdır. Bu kelime karşılığı
yaratma değil düzenleme anlamına gelen “Qadeyehune”
(قضيهن)
kelimesidir. Yani burada yaratılmış var edilmiş bir şeyin daha sonradan
düzenlenmesi söz konusudur. Bu düzenleme 2 gün sürmüştür. Bu bir
yaratılma değil bir düzenlemedir sadece. O yüzden 6 günde yaratmanın
dışında bir süreci ifade eder. Yaratılmanın olduğu kısım 9 ve 10. ayete
bildirilen 6 günde tamamlanmıştır. Dolayısıyla yaratmanın 8 gün sürmesi
söz konusu değildir.
Yukarıda ki ayetlere göre düşünülürse,
ilk iki günde yer yaratılmaya başlanmıştır. Sonraki dört günde
yeryüzündeki dağlar oluşmaya başlarken bir yandan da atmosfer oluşmaya
başlamıştır. Bu esnada yeryüzünde ilk besinlerin de oluşmaya
başlandığı anlaşılmaktadır.Bu besinleri günümüzdeki bitkiler vs olarak
düşünmemek gerekir. Bu ilk canlılığın yeryüzünde oluşmaya başlanmasıdır.
Ayetteki ifade dikkatli edilirse “isteyip arayanlar” için besinlerin
yaratıldığı söylenmektedir. Yani yeryüzünün ilk taratılmasından sonra
yerde var olan canlı türleri hangisiyse ( Örneğin o dönemki atmosfer
şartlarına göre bakteriler olabilir) onların ihtiyacı olan yani ayetteki
ifadeyle onların isteyip aradığı besinler de aynı anda var edilmiştir. Bu
süreç 4 gün sürmüştür. Toplam olarak yerlerin ve göklerin yaratılması bu 6
günde meydana gelmiştir. Burada yaratma süreci bitmiş ve düzenleme süreci
başlamıştır. Son iki günde ise daha önceden var olan, yaratılmış olan
gökyüzünün günümüzde olduğu gibi 7 kat olarak düzenlenmesidir.
Ayrıca gün kelimesinin Kur'an'da " Çağ,dönem,..." anlamlarında
kullanıldığını da unutmayalım!Yani Dünya 6 dönemin sonunda var edilmiş,
yaratılmıştır !
Gök mü yer
mi önce yaratıldı?
Naziyat
ve Fussilet suresinde geçen ifadelerden yola
çıkarak iki farklı yerde yerin ve göğün yaratılışıyla ilgili farklı bir
sıralamanın olduğu iddia edilmektedir. Bu farklılığın bir çelişki olduğu
söylense de, gerçek iddia edildiği gibi değildir. Aslında yerler ve göklerin
yaratılmasında bir sıralama yoktur. İkisi de aynı anda yaratılmıştır. Enbiya
suresindeki bir ayette şöyle bildirilmektedir:
O inkâr
edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik
iken, biz onları ayırdık . (21 Enbiya, 30)
Görüldüğü hem gök hem de
yer birlikte vardı. Yaratılışlarında bir sıralama olmadığı gibi birlikteyken
ayrılma söz konusu olmuştur. Diğer ayetler de dikkatli okunduğunda. Böyle
bir sıralama yapılmadığı görülecektir.
İlk önce Fussilet suresindeki ayetlere bakarsak
bunu daha iyi görebiliriz.
Orda (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda
bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere
ordaki rızıkları
dört günde takdir etti. Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona
ve yere dedi ki: "İsteyerek veya istemeyerek gelin." İkisi de: "İsteyerek
(İtaat ederek) geldik" dediler. (41 Fussilet
Suresi, 10/11)
10. ayete bakarsak yerin
yaratılmasından söz edilir. 11. ayette ise “sonra duman halinde göğe
yöneldi” ifadesi vardır. Yani burada göğün daha sonradan yaratılması söz
konusu değildir. Gök zaten vardır. Olan duman halindeki göğe yönelmedir.
Eğer 11. ayete bakarsanız konu şöyle devam eder:
Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve
her bir göğe emrini vahyetti. Biz dünya göğünü
de kandillerle süsleyip-donattık ve bir koruma (altına aldık). İşte bu,
üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)'ın
takdiridir. (41Fussilet Suresi, 12)
Burada duman halinde var olan gök yerin yaratılmasından sonra 7
kat gök olarak tabaklandırılmasıdır. Yeni bir yaratılış söz konusu
değildir.Sadece düzenleme söz konusudur.Şimdi atmosferin oluşumuyla
ilgili bilimsel teorilere bakarsak bu ifadenin onunla örtüştüğünü de
görürüz. Sadece şunu söyleyeyim, atmosferin ilk başta duman halinde olması
daha sonradan tüm atmosferin 7 değişik katman şeklinde şekillendiğini
bilimsel bazda zaten ifade edilmektedir. Şu anda atmosferimizde ayette
bildirildiği gibi 7 ayrı katmandan oluşmaktadır. Bu ayetlerdeki anlatımlar
bilimsel gerçekler açık bir şekilde ifade edilmektedir.
Naziyat suresindeki ayetlere bakarsak da benzer
bir durum olduğunu görürüz.
Burada göğün yaratılmasından bahsedilir. Bunlar anlatıldıktan sonra ise yer
ile ilgili şöyle bildirilir:
'Bundan sonra da yeryüzünü düzenledi.'(79
Naziat-30)
Burada da yerin
yaratılmasından söz edilmez. Zaten yer vardır. Burada söz edilen yerin
düzenlenmesidir. Yani bir yaratılış yoktur. Naziyat
ve fussilet surelerindeki ayetlerde anlatılan
yer ile gökler birlikte yaratılmıştır. Daha sonra da yer ve gök
düzenlenmişlerdir. Fussilet Suresinin 11.
ayetinde yerlerin ve göklerin birlikte hareket etmesi “böylece ona ve yere
dedi ki: "İsteyerek veya istemeyerek gelin." İkisi de: "İsteyerek (İtaat
ederek) geldik" dediler.” Böyle ifade edilir.
Yine yerin ilk oluşumuyla ilgili bilimsel çalışmalara bakılırsa, tüm
kıtaları birlikte tek bir kara parçası olduğu daha sonra karaları oluşturan
tabakaların hareket ettiği, bu hareketler sırasında kıtaların birbirinden
uzaklaşarak yeryüzünde yayıldığı, dağların zaman içinde şekillendiği
anlatılır. Konuyu fazla dağıtmamak için o kısımdan fazla söz etmek
istemiyorum. Sadece yerin yayılmasıyla ilgili şu ayeti belirteyim:
Yeri de Biz döşeyip-yaydık; ne güzel döşeyici(yiz).(51
Zariyat, 48)
Bu ayette de bu bilimsel
gerçek ifade edilmektedir. Görüldüğü gibi iki grup ayette göklerin ve yerin
yaratılmasının birbirinden önce yada sonra yaratıldığı söylenmez. Burada
bahsedilenler yaratılmış olan göğün ve yaratılmış olan yerin
düzenlenmesidir. Bu düzenlenme de tıpkı bilimsel araştırmalar sonucunda
ortaya çıkan gerçeklerde de söylendiği gibi oluşmuş olmasıdır.
Bu ayetler de bırakın çelişki olmasını, ancak son yüzyılda ortaya çıkan
bilimsel gerçekler ifade edilmektedir.
Şer-kötülük Allah’tan mı gelir?
Bu
konuda eleştiri yapılmaya çalışılan Nisa Suresindeki iki ayettir. İlk
başta bu ayetlere bakalım:
Her nerede olursanız, ölüm sizi bulur; yüksekçe yerlerde
tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile. Onlara bir iyilik dokunsa: "Bu,
Allah'tandır" derler; onlara bir kötülük dokunsa: "Bu sendendir" derler.
De ki: "Tümü Allah'tandır." Fakat, ne oluyor ki bu topluluğa, hiç bir sözü
anlamaya çalışmıyorlar? Sana iyilikten her ne gelirse Allah'tandır,
kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir. Biz seni insanlara bir
elçi olarak gönderdik; şahid olarak Allah yeter. (4 Nisa Suresi, 78/79)
78.
ayette tümü Allah katındandır derken, 79. ayete ise kötülüklerin kendinden
olduğu bildirilmektedir. Bu iki mealde mana aynı gibi gözükürken, orijinal
arapçasında birbirinden farklı olarak geçen bir kelime vardır. 78. ayete
tümü Allah’tandır derken burada Arapça “ indi”
(عند)
(tarafından) kelimesi geçer. Fakat 79 ayette bu kelime geçmez. Bu
kelime önemli bir anlam farkı ortaya çıkartır. Her şey Allah tarafından
(indi Allah) dır. Her şey sonuçta Allah’ın dilemesi ve takdiriyledir.
Başlara gelen kötülükler ise kendi elleriyle kazanılması sonucundadır.Örneğin
bir insan elini ateşe soksa eli yanar. Elinin yanması Allah’ın
yarattığı kanunlar gereğidir. Fakat elini yakan buna elini sokandır.
Sorumluluk elini sokan insandandır ama onun elini yakan bu doğa
kanunlarını yaratan Allah’tır.
Ahirette insanların aralarında konuşma olacak
mı?
Bu
konudaki iddia ile ilgili ayetler okunsa durum açıkça anlaşılacaktır.
Kimi kimine dönüp sorarlar; (52 Tur Suresi, 25)
Kimi kimine yönelmiş olarak birbirlerine soruyorlar: (37
Saffat Suresi, 27)
Böylece Sur'a üfürüldüğü zaman artık o gün aralarında
soylar (veya soybağları) yoktur ve (üstünlük
unsuru olarak soyluluğu veya birbirlerine durumlarını) soruşturmazlar da.
(23 Mümminun Suresi, 101)
Görüldüğü gibi Cennet halkı birbiriyle
konuşmasından ilk iki ayette söz edilirken, Müminun
suresinin 101 . ayetinde ise insanların soyları hakkında soruşturulmadığı
söylenir. Yani bu ayette insanlar kendi aralarında konuşamazlar diye bir
açıklama yoktur. Ayrıca 52/25 de bulunulan ve konuşmanın olduğu yer
cennettir. Oysaki 23/101 de henüz cennete girilmemiş sadece sura
üfürülmüştür. Sur’a üfürüldükten sonra artık dünyada önemli olarak kabul
edilen bir çok değerin hiçbir anlamı kalmayacaktır. Hangi ırktan olduğu,
yada ne kadar varlık sahibi olunduğu hiç kimse için bir anlam ifade etmez
Hüküm
gününde inkar edenlerin kitapları hangi tarafından verilir?
Cehennem
ehlinin hesap günü kitaplarının verilmesiyle ilgili ayetlerde bir çelişki
olduğu iddia edilmektedir. İnşikak ve Hakka
suresindeki bu konuyla ilgili ayetler şöyledir:
Kimin de kitabı ardından verilirse, (84
İnşikak Suresi, 10)
Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: "Bana keşke
kitabım verilmeseydi." (69 Hakka Suresi, 25)
İnşikak
suresinin 10. ayetinde kitabı ardından verilenlerden söz edilmektedir.
Burada cehennem ehlinin kitabının arkalarından uzatıldığı anlaşılmaktadır.
Hakka suresinin 25. ayetinde ise kitabın
cehennem ehlinin sol ellerine verileceği söylenmiştir. Bu iki ayet
arasında hiç bir çelişki yoktur. Birinde kitabın uzatıldığı yön yani
arkalarından uzatılmasından söz edilmiştir, diğerinde ise kitabın cehennem
ehlinin sol ellerine verilmesinden söz edilmektedir. Yani cehennem
ehlinin kitabı arkalarından uzatılarak sol ellerine verilecektir.
Çelişki bir yana iki ayette söylenen ifadeler birbirini tamamlamaktadır.
Kuran saf
arapçadır. Ancak neden kuran içerisindeki bazı
kelimeler arapça kökenli değildir?
Kuran
apaçık arapça bir kitaptır. Yani Arap dilini
bilen herkes Kuran’da söylenenleri anlarlar. Kuran’da Arap diline daha
önceden başka dillerden geçmiş kelimeler olabilir ama bunlar da zaten Arapça
dır. Arapça dilinde olan kelimelerdir.Burada
dil bilimi düşünülmeden, sadece bir iddiada bulunmak için ortaya atılmış bir
suçlama vardır. Bu özellik sadece arap dilinde
değil her dilde vardır. Her dile başka dillerde kelimeler geçer ve bu dile
yerleşir. Aynı şey Türkçe’de de geçerlidir. Örneğin
“ Kemal final imtihanında kopya çektiği için
fakülte konseyi kararıyla üniversiteden uzaklaştırıldı”.
Bu cümle Türkçe bir cümledir. Her okuyan bu cümleyi anlar fakat bu cümledeki
kelimelerin tamamına yakını başka dillerden Türkçeye
geçmiş kelimelerdir.Kelimelerin
başka dillerden geçmiş olması bu cümlenin Türkçe olmadığı anlamına gelmez.
Aksine bu cümle içindeki kelimelerin hemen hemen
hepsi yabancı dillerden geçmiş kelimeler olsa da, herkesin anlayabileceği
açık bir Türkçedir.Kuran’da bu şekilde anlaşılır
bir Arapça ile yazılmış bir kitaptır. Ayetlerde de Kuran’ın bu yönü açıkça
vurgulanmaktadır.
Allah hem
adalet bakımından hem de hüküm bakımından verdiği sözleri zaman içerisinde
değiştirebilir mi?
Allah
verdiği sözleri hiçbir zaman değiştirmez. Daha önceden bir vaadi değiştirip
daha sonra başka bir şey vaad etmez. Benzer
şekilde Kuran’da Allah söylediği bir şeyi daha sonradan başka bir ayetle
değiştirmemiştir. Nesh konusu son derece yanlış
anlaşılan ve bu yönde kullanılan bir konudur. Bu konuya delil olarak
kullanılan Nahl suresinin 101. ayetindeki bir
kelime yanlış meallendirilip bu yöndeki
yorumlarda kullanılmaktadır.
Bu ayetteki manayı daha iyi anlayabilmek
için “ayet” (اية)
kelimesinin karşılığını tam olarak vermemiz gerekir. Ayet kelime anlamı
olarak “ delil, mucize” anlamına gelir Kuran ayetleri de Allah’ın delilleri
olduğu için bu kelimeyle ifade edilir. Kuran’da ayet ve bunun çoğulu olan
ayetler (ayat) (اياة)
kelimesinin farklı kullanımları vardır. Tekil ayet kelimesi Kuran boyunca
mucize, delil anlamlarında kullanılır. Örneğin:
Andolsun,
biz Musa'ya apaçık dokuz ayet (mucize) vermiştik; işte
İsrailoğullarına sor; onlara geldiği zaman Firavun ona: "Gerçekten
ben seni büyülenmiş sanıyorum" demişti (17 İsra
Suresi, 101)
"Elini koltuğuna sok, bir hastalık olmadan, başka bir mucize
(ayet) olarak bembeyaz bir durumda çıksın." (20 Taha
Suresi,22)
(Musa) Ona büyük mucizeyi (ayeti) gösterdi.Fakat o, yalanladı
ve isyan etti.(79 Naziat Suresi, 20- 21)
Bu şekilde Kuran’da geçen tüm tekil ayet kelimesi mucize delil anlamında
olup, hiç birisi Kuran ayetleri anlamında kullanılmaz.Çoğul ayetler (
ayat) kelimesi ise Kuran’da Kuran ayetleri
anlamında kullanılır.
"İnkâr edip de ayetlerimizi yalanlayanlar ise; onlar, ateşin
halkıdırlar ve orada süresiz kalacaklardır." (2 Bakara Suresi, 39)
Yanınızda olan (Tevrat)ı, doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur'an'a)
iman edin; onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın ve ayetlerimizi az bir değer
karşılığında değişmeyin. Ve yalnızca benden korkun. (2 Bakara Suresi, 41)
Ona ayetlerimiz okunduğu zaman: "Geçmişlerin masallarıdır"
dedi. (83 Mutafiffin Suresi, 41)
Bu
örnekleri de çoğaltabiliriz. Bu ayetlerden de görülebileceği gibi çoğul
ayetler kelimesi Kuran ayetleri olarak kullanılmaktadır.Şimdi ayet ve
ayetler ( ayat) kelimelerinin bu anlamlarıyla
nahl suresinin 101. ayetine bakarsak, konu daha
iyi anlaşılacaktır.
Biz bir delili (ayeti), bir (başka) delilin (ayetin) yeriyle
değiştirdiğimiz zaman, -Allah neyi indirdiğini daha iyi bilir.- “Sen
yalnızca iftira edicisin" dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler. (16
Nahl Suresi, 101)
Bu ayette Allah kendi varlığının gösteren
bir delil verdiğini daha sonra gönderdiği başka bir delille yada mucize ile
bunu değiştirdiğini söylemektedir. 102 ayet okunduğunda ise bu delilin yada
mucizenin ne olduğu anlaşılacaktır.
De ki: "İman edenleri sağlamlaştırmak,
müslümanlara bir müjde ve hidayet olmak üzere, onu (Kur'an'ı)
hak olarak Rabbinden Ruhu'l-Kudüs indirmiştir."
(16 Nahl Suresi, 102)
Burada verilen delil Kuran’dır. Allah
geçmiş kitapların yerine Kuran’ı vermiştir. Yani ayetler arasında bir
değişiklik değil, aksine Kuran’ın önceki kitapların yerine gönderilmesinden
söz edilmektedir. Dolayısıyla Kuran’da ne birbirinin hükmünü kaldıran bir
ayet vardır, nede böyle bir durumun olduğunu söyleyen bir Kuran ayeti
bulunmaktadır.
İçki
konusu:
Nesih konusuna delil olarak gösterilmeye
çalışılan iddialardan birisi içki hakkındadır. İçki hakkındaki bazı
ayetlerden yola çıkarak bazı ayetlerin diğer ayetlerin hükmünü kaldırdığı
iddia edilir oysa durum böyle değildir. Şimdi bu konudaki ayetlere
bakalım:
§
Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları
çardaklarda hem sarhoşluk verici içki, hem güzel bir
rızık edinmektesiniz. Şüphesiz aklını kullanabilen bir topluluk için,
gerçekten bunda bir ayet vardır. (16 Nahl
Suresi, 67)
Nahl
suresindeki bu ayette bir durum tespiti vardır. Meyvelerden hem sarhoşluk
veren şeyler üretildiğinden hem de güzel rızk üretildiğinden söz
edilmektedir. İçki içmek helaldir diye bir ifade yoktur. Sadece bir durum
tespiti söz konusudur.
§
Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: "Onlarda hem büyük
günah, hem insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama günahları
yararlarından daha büyüktür."
Bakara suresindeki bu ayette de içkinin (
Şarap ve sarhoşluk) bazı faydaları olabileceğini fakat günahının yararından
daha fazla olduğu bildirilmektedir Yani kısmen kısıtlama söz konusu
değildir. Tümüyle yasak olduğu bu ayette açıkça ifade edilmektedir.
§
Ey iman edenler, sarhoş iken, ne dediğinizi bilinceye
ve cünüp iken de -yolculukta olmanız hariç- gusül edinceye kadar namaza
yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya
da biriniz ayak yolundan (hacet yerinden) gelmişseniz yahut kadınlara
dokunmuş da su bulamamışsanız, bu durumda, temiz bir toprakla teyemmüm edin,
(hafifçe) yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir. (4 Nisa Suresi, 43)
Nisa
suresindeki bu ayette ise içkili durumda olan bir insanın nasıl namaz
kılabileceği anlatılmaktadır. Bir insan içki içebilir, sarhoş olabilir bu
haramdır fakat böyle olması onun namaz kılmayacağı anlamına gelmez. Bir
insan bu haramı işlese de, ibadetlerini nasıl yapacağı anlatılmaktadır.
Bu ayette sarhoş olan bir kişinin eğer namaz kılmak isterse kendini bilene
kadar namaza yaklaşmamasını emreder. Yoksa içkinin helal kılınması diye bir
şey söz konusu değildir.
§
Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları
ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan
kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz.(5 Maide Suresi,90)
Bu
ayette de açıkça içkinin haram olduğu ifade edilir.
Sonuç olarak bu ayetlerin hiçbiri diğeriyle
çelişmediği gibi, hiç biri diğerinin hükmünü ortadan kaldırmaz. Aksine
birbirini tamamlayan ayetlerdir.
Nesh olayını tedricilik olarak ele alıp " Toplumun zihnen
ve ruhen altyapısı aşama aşama içkinin yasak olmasına alıştırılmış ve
içki haram kılınmıştır ..." sonucuna varmakta mümkündür !
Kuran’da
içki haram kılınırken, cennette içki içilmesinin helal olması çelişki değil
midir?
Bu iddianın temel sebebi içki ve içecek
kelimelerinin Arapça karşılığı ile Türkçe karşılığının karıştırılmasıdır.
Bu karışıklılıkla orijinal metinde olmayan ifadeler sanki Kuran’da varmış
gibi zannedilmektedir. İlk başta bu konuyla ilgili olan ayetlere bakam.
§
Takva sahiplerine va'dedilen
cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen
sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme
baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve
Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç (böyle
mükafaatlanan bir kişi), ateşin içinde ebedi olarak kalan ve
bağırsaklarını 'parça parça koparan' kaynar sudan içirilen kimseler gibi
olur mu? (47 Muhammed Suresi, 15)
Bu ayette çevrilen “şaraptan ırmaklar”
kelimesinden yola çıkarak şarabın bir içecek olarak cennette olduğu ve
dolayısıyla övüldüğü iddia edilmektedir. Fakat bu ayette geçen kelimenin
karşılığı ve bunun anlamına bakıldığında hatanın nerede yapıldığı
anlaşılacaktır.
Ayetin orijinalinde de “şarap” kelimesi
geçer ve türkçeye direk olarak “şarap” olarak
tercüme edilir. Fakat arapçadaki “şarap”
kelimesinin karşılığı ile türkçedeki “şarap”
kelimesinin karşılığı aynı değildir. “Şarap” kelimesi Arapça “içmek”
anlamına “şerebe” (شرب)
fiilinde türer. Şarap içecek her şeydir. İçilecek her şeydir. Fakat bu
kelime arapçadan türkçeye
geçerken anlam kaymasına uğramış ve “içki” anlamında “şarap” olarak
anlamlandırılmıştır.
Arapçada
ise “şarap” ve “alkollü diğer içecekler” için “Hımır”
(خمر)
kelimesi kullanılmaktadır. Kuran’da da “alkollü içecek” (türkçedeki
şarap) anlamında bu kelime kullanılmaktadır.
§
Ey iman edenler, içki ( Hımır) (خمر),
kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan
pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının;
umulur ki kurtuluşa erersiniz. Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza
düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak
ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (5 Maide
Suresi, 90-91)
Ayrıca Allah Kuran’da cennet içeceğinin
sarhoşluk vermediğini başka bir ayette ayrıca şöyle ifade etmektedir.
§
Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler ki
bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden
geçip akılları çelinir. (56 Vakıa Suresi, 18-19)
Dolayısıyla iki dil arasındaki bu anlam
karmaşasından faydalanılarak bu eleştiriler yapılmaktadır. Oysa ayette geçen
kelimelerin gerçek anlamları bulunup, kelimeler buna göre düşünülürse
sonuçta ortada bir çelişki söz konusu olmadı görülmektedir.
Bir
Müslüman kaç kişiye eşittir?
Enfal
suresindeki iki farkı ayette sabreden kişilerin kafirlerden farkı
sayılarda kişileri yenebileceğini söylemektedir. İki ayette farklı
oranların söylenmesinden yola çıkarak bu iki ayet arasında bir çelişki
olduğu iddia edilmektedir. Fakat ayetler dikkatli olarak okunursa iki ayet
arasında bazı farklılıktan dolayı bu farklı oranların söylendiği
anlaşılacaktır.
Bu konudaki iddialara delil olarak
kullanılan iki ayet şöyledir:
§
Ey Peygamber, mü'minleri savaşa
karşı hazırlayıp-teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa,
iki yüz (kişiyi) mağlub edebilirler. Ve
eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kâfirlerden binini
yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan
bir topluluktur. (8 Enfal Suresi, 65)
§
Şimdi, Allah sizden (yükü nüzü)
hafifletti ve sizde bir za'f olduğunu bildi. Sizden
yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır;
eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah'ın izniyle (onların) iki binini
yener. Allah, sabredenlerle beraberdir. (8
Enfal Suresi, 66)
İki ayet dikkatli okunduğunda farklı iki
durumdan söz edildiği anlaşılacaktır. 65.ayette bir Müslüman kişi inkar
eden 10 kişiye bedel olduğu bildirilmektedir. Bu kişilerin zaafsız
olmaları halinde bu oran geçerlidir. Fakat 66. ayette ise zaaf
halinde olanlar için farklı bir durum bildirilir. Zaaf halinde olan yüz
kişinin, iki yüz kişiyi yeneceği bildirilir. İki ayet arasında bir çelişki
yada bir birinin hükmünü kaldırması diye bir şey söz konusu değildir.
Zaaf olmaması durumunda 65. ayetteki hükümler geçerli iken, zaaf durumunda
ise 66. ayetteki hükümler geçerlidir.Kısaca Müslümanın şuur
seviyesine göre ayet , Mü'minin şuurunu kafir sayısı ile
kıyaslamaktadır.Şuurlu Mü'min 10 kafire bedelken , iman ve şuuru azaldıkca
bu sayı aşağı doğru inmektedir! Günümüz " adı Müslümanlarının "
kıyasını ise ayet hiç belirtmeye değer bulmamıştır...!
Allah sadece dilediğini mi doğru yola iletir?
Allah
dilediğini hidayete ulaştırır dilediğini ise saptırabilir. Her şey onun
kudret eli altındadır. her şeyi yapabilecek güce sahip olması, her
şeyi yaptığı anlamına gelmez.
§
Biz hiç bir elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki,
onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah, dilediğini şaşırtıp saptırır,
dilediğini hidayete erdirir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet
sahibidir. (14 İbrahim Suresi, 4)
İbrahim suresindeki bu ayette açıkça
Allah dilediğini saptırıp dilediğini de doğru yola iletebileceğini
söylemektedir. Fakat aynı zamanda Allah kimseye haksızlıkta yapmaz. Onun
sıfatlarından birisi de adil olmasıdır. Allah’ın insanları saptırmasıyla
ilgili ayetlere bakılırsa, bu insanların sapmayı istedikleri ve inkarda
oldukları görülecektir. Allah sapmayı isteyene bu yönde sapkınlığını
arttırmaktadır.
§
De
ki: "Sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştırabilecek var mı?" De ki:
"Hakka ulaştıracak Allah'tır. Öyleyse, hakka ulaştıran mı uyulmaya daha
hak sahibidir, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete
ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?" (10 Yunus Suresi,
35)
Nisa :155 " Sözlerini
bozmalarından,Allah'ın ayetlerini inkar etmelerinden ,haksız yere
peygamberleri öldürmelerinden ve " kalplerimiz mühürlü " demelerinden
ötürü onları lanetledik, tam aksine inkarlarından ötürü Allah
onların kalplerini mühürlemiştir."
Bakara: 88 " Kalplerimiz perdelidir" dediler. Hayır ; küfür ve isyanları
sebebiyle Allah onlara lânet etmiştir. O yüzden çok az inanırlar. "
Bakara :93 "
Onlar: İşittik ve isyan ettik, dediler. İnkârları sebebiyle
kalplerine buzağı sevgisi dolduruldu "
Yunus :74 . " Onlar daha önce yalanladıkları şeye inanacak
değillerdi. İşte haddi aşanların kalplerini biz böyle mühürleriz.
"
Nahl : 104 " Allah'ın âyetlerine inanmayanlar yok mu, kuşkusuz
Allah onları doğru yola iletmez "
Sâf :5 " Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini saptırmıştı "
Mutaffifin . 14 " Onların işlemekte oldukları (kötülükler)
kalplerini kirletmiştir
Şura suresi ayet 30: " Sizin başınıza gelen kötülükler ancak elinizle
kazandıklarınızın, yaptıklarınızın sonucudur. "
Cennetin genişliği ne kadardır?
Bu
iddiaya delil olarak kullanılan ayetlere ilk başta bakalım:
§
Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete
(kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır. (3 Ali
İmran Suresi, 133)
§
Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) 'çaba
gösterip-yarışın,' ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi
olup Allah'a ve Resûlü’ne iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu,
Allah'ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük
fazl sahibidir. (57
Hadid Suresi, 21)
Cennet mekan olarak tek bir yer
değildir. Kuran’da birden fazla cennet olduğundan söz edilir:
§
Rabbin makamından korkan kimse için ise iki cennet vardır. (55 Rahman
Suresi, 46)
§
Bu-ikisinin ötesinde iki cennet daha var. (55 Rahman Suresi, 62)
Görüldüğü gibi bir den farklı
cennetlerden söz edilir. Bu cennetlerin farklı özelliklerinden rahman
suresinde de söz edilir.Ali İmran ve
Hadid suresinde geçen cennet kelimelerinin
bir özelliği vardır. Bu özellik Arapça dilinin bir özelliğidir. Bu
ayetlerde geçen cennet kelimesi “Cennetin” ikisinde de aynıdır. Bu
kelime belirli bir cenneti ifade etmez. Böyle olması için “El cennet”
kelimesi kullanılması gerekir. Burada kullanılan kelimenin karşılığı
herhangi bir cennet demektir. - Arapça'daki " El " kelimesinin
İngilizcedeki karşılığı " The " - Yani yukarıdaki ayetlerde anlatılan bu
cennetlerden herhangi birisinin özellikleridir. Birisinde farklı özellik
varken, diğerinde farklı bir özellik vardır
Allah’a
ve ahiret gününe inanmayanlarla savaşmak mı
lazım yoksa onları affetmek mi lazım?
Kuran’daki savaş ile ilgili ayetler
inkarcılar tarafından kasıtlı olarak çarpıtılıp kullanılmaya
çalışılmaktadır. Ayetlerdeki ifadeler metnin ana akışından koparılarak
farklı anlamlara çekilmeye çalışılmakta ve konu tümüyle farklı şekilde
yorumlanmaktadır. Oysa bu ayetler Kuran’ın genel mantığı ve konunun
akışına göre değerlendirilse durum daha net anlaşılacaktır. Tövbe
suresinde ki ayet şöyledir:
§
Kendilerine kitap verilenlerden, Allah'a ve
ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve
Resûlü’nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini (İslam'ı) din
edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar
savaşın. (9 Tövbe Suresi, 29)
Ayetteki ifadeye dikkat edilirse
burada savaşmanın emredildiği insanlar tüm kitap ehli değildir.
Bunlar kitap verilenlerden bir gruptur. Bunlarla savaşmak
istenmesinin nedeni yine onları Müslümanlarla savaşmalarından dolayıdır.
Eğer tövbe suresi başından itibaren okunursa konu anlaşılacaktır.
Savaş ile ilgili ayetler Kuranın
bütünlüğü içinde değerlendirmek lazımdır. Bu iddiaların aksine
Kuran’a göre savaş savunma amaçlı yapılmalıdır. Başka insanların
topraklarını fetih etmek için yapılan savaş Kuran’a göre dini bir savaş
olamaz.Allah bu tarz bir savaşı yasaklamaktadır. Bakara suresinde şöyle
buyrulmaktadır:
§
Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda
savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri
sevmez.Onları, bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden
siz de onları çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar,
size karşı savaşıncaya kadar siz, Mescid-i
Haram yanında onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de
onlarla savaşın. Kafirlerin cezası işte böyledir. Onlar, (savaşa)
son verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah, bağışlayandır
esirgeyendir. (2 Bakara Suresi, 190/192)
Bu ayetlerden anlaşıldığı gibi savaş
ancak savaşanlara karşı yapılır. Üstelik bu savaşta aşırılığa
gidilmemesi için Allah inananları uyarmaktadır. Savaş esnasında karşı
taraf savaşa son verip aman dilerse, Müslümanlar buna uyar ve savaşa
son verirler.Kuran’da savaş ancak savunma amaçlı olduğunu yukarıdaki
ayetlerde görmüştük. Bunun dışında saldırı olduğunda ise Allah
Müslümanların bu saldırganlığa karşı cevap vermelerini ve tüm güçleriyle
bu mütecavizlerle savaşmalarını ister.Allah Müslümanlardan zayıf
bırakılmış, eziyet gören, muhtaç insanlar için yine onları koruma amaçlı
savaşa izin vermektedir:
§
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi
halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu
sahip) gönder, bize katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler,
kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına
savaşmıyorsunuz? (4 Nisa Suresi, 75)
Bu tür bir savaşta şiddetten değil aksine
merhametten doğmaktadır. Zalimliğe karşı İslam mazlumu,
kuşatıcı ve koruyucu olunmasını inananlara öğütler.Barış
durumunda ise Allah İman edenlerden iyiliği ve adaleti ister. Burada
amaç savaşa karşı barışın korunup muhafaza edilmesidir:
§
Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi
yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara
adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet
yapanları sever. (60 Mümtehine Suresi, 8)
Karşınızdaki grup hangi dinden olursa
olsun eğer barış içinde yaşamak istiyorsa, bunlara karşı inananların
yaklaşımı Kuran’a göre sadece dostane bir yaklaşım olabilir.
İnsan
neden yaratılmıştır?
İnsanın
yaratılışı hakkında bir çok ayet vardır. Bu ayetlerde Allah insanın
farklı şeylerden yaratıldığını ifade etmektedir. Bazılarında insanın
topraktan bazılarında kuru balçıktan bazılarında sudan bazılarında ise
alaktan yaratıldığı ifade edilmektedir. Bu
farklı ifadelerin olması, bir çelişki gibi gösterilmeye çalışılsa da,
burada bir çelişki yoktur. Bu farklı anlatımların hepsi gerçeği ifade
etmektedir.
İnsanın yaratılışı farklı adımlarda
ve farklı safhalar içinde olmuştur. Bu safhaların farklılığından
dolayı ayetler de bu adımlar farklı farklı
ifade edilmiştir. Şimdi ayetlere teker teker
bakalım:
Adem’in ilk yaratılışı temel
olarak topraktandır.
§
Şüphesiz, Allah katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu
gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona "ol" demesiyle o da
hemen oluverdi(3 Ali İmran Suresi, 59)
Allah ademi ilk başta toprağı
kullanarak yapmıştır. İnsanda var olan tüm atomlar toprakta da vardır.
Allah toprağı kullanırken insanın belli bir şekilde planlamış ve bir
suret vermiştir. Bu safhada yine toprak kökenli olan onun su ile
karışımı olan balçığı kullanmış ve bu daha sonra bir ısı etkisi altında
kurutulmuştur. Temel olarak köken topraktır, bu toprak balçık halinde
insan olarak biçimlendirilip kurutulmuştur. Bu diğer bir safhadır:
§
Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan,
şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım." (15
Hicr Suresi, 28)
Adem’in yaratılışının dışında genel
olarak insanın ayrı bir yaratılışı vardır. Bu yaratılışın
başlangıcı ise rahimlere dökülen menidir. Ayetlerde ifade edilen
insanın bu yaratılışıdır.
§
Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla meniden (nutfeden).
Sonra da sizi çift çift kıldı. O'nun bilgisi
olmaksızın, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür
verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta
(yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah'a göre kolaydır. (35
Fatır Suresi, 11)
Meryem suresindeki ayette ise ortada
hiç bir şey yokken insanın bu şekilde gözle görülmeyecek kadar küçük
sperm ve yumurta hücrelerinden yaratmasından dolayı, “önceden hiç bir
şey değilken ifadesini kullanmaktadır:
§
İnsan önceden, hiç bir şey değilken, gerçekten bizim onu
yaratmış bulunduğumuzu (hiç) düşünmüyor mu? (19 Meryem Suresi, 67)
Gerçekten ortada bir insan yokken
Allah mucizevi bir plan içinde insanı yaratmıştır.Meninin sperm ile
birleşimsiyle anne karnında alak ( cenin -
Embriyo ) oluşmaktadır. Bu da insanın yaratılışındaki diğer bir
safhadır. İnsanlar bu safhadan geçerek
yaratılırlar.
§
Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir
alak'tan yarattı (96
Alak Suresi, 1/2)
Sonuç olarak insanın ve Ademi
yaratılışında geçirdiği safhalar düşünüldüğünde yukarıda bildirilen
ayetlerin hepsinin bir gerçekliği ifade ettiği ve kesinlikle aralarında
bir çelişki olmadığı açıkça görülmektedir.
Kuran ayetlerinde bildirilen miras paylaşımın
da bir hata var mı?
Bu
iddiayı öne sürenler bir örnek verirler ve bu örnekten yola çıkarak
Kuran’da bir hata olduğunu iddia ederler. Örnek şöyledir.
Bir kişi ölür. Mirasçı olarak 3 kızı, anne
babası ve karısı kalır. Bunlar nasıl mirası bölüşürler?
Ayette
bildirilen oranlardan yola çıkılarak bir hesaplama yapılmakta ve toplam
oranların 1.25 olduğu yani 1 den büyük olduğu iddia edilmektedir. Bu da
matematiksel olarak bir hesap hatası olduğunu ortaya koyar. Fakat konu
yakından incelendiğinde yapılan hesaplamada bir hata yapıldığı
görülecektir.
Bu konuyla ilgili tarafların mirastan alacakları
oranlar Nisa suresinin 11 ve 12. ayetlerinde anlatılmaktadır:
§
Çocuklarınız konusunda Allah, erkeğe iki dişinin hissesi
kadar tavsiye eder. Eğer onlar ikiden çok kadın ise (ölünün) geride
bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Kadın (veya kız) bir tek ise, bu
durumda yarısı onundur. (Ölenin) Bir çocuğu varsa, geriye
bıraktığından anne ve babadan her biri için altıda bir, çocuğu olmayıp
da anne ve baba ona mirasçı ise, bu durumda annesi için üçte bir vardır.
Onun kardeşleri varsa o zaman annesi için altıda bir'dir. (Ancak bu
hükümler, ölenin) Ettiği vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden
sonradır. Babalarınız, oğullarınız, onların hangilerinin yarar bakımından
size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. (Bunlar) Allah'tan bir farzdır.
Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır. (4 Nisa Suresi,
11)
§
Eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, geride bıraktıklarının
yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa, -onunla yapacakları vasiyetten ya
da (ayıracakları) borçtan sonra- bu durumda bıraktıklarının dörtte biri
sizindir. Sizin çocuğunuz yoksa, geriye bıraktıklarınızdan dörtte biri
onların (kadınlarınızın)dır. Eğer sizin çocuğunuz varsa geriye
bıraktıklarınızdan sekizde biri onların (kadınlarınızın)dır. (Yine bu
hükümler,) Edeceğiniz vasiyet veya (varsa) borcun düşülmesinden sonradır.
Mirası aranan erkek ya da kadın, çocuğu ve babası olmayan bir kimse olup
erkek veya kız kardeşi bulunursa onlardan her biri için altıda bir vardır.
Eğer bundan fazla iseler, bu durumda -kendisiyle yapılan vasiyette ya da
(varsa) borçtan sonra- üçte bir'de -zarara uğratılmaksızın onlara
ortaktırlar. (Bu size) Allah'tan bir vasiyettir, Allah, bilendir,
(kullara) yumuşak olandır. (4 Nisa Suresi, 12)
Çocuklar 3
kız olduğuna göre:
§ Eğer
onlar ikiden çok kadın ise (ölünün) geride bıraktığının üçte ikisi
onlarındır.(4 Nisa Suresi,11)
Alınan oran
2/3tür.
Geride
bir eş bıraktığına göre:
§ Eğer
sizin çocuğunuz varsa geriye bıraktıklarınızdan sekizde biri onların
(kadınlarınızın)dır. (4 Nisa-12)
Alınan oran
1/8
Anne
babanın alacağı oran:
Onların alacağı oran hesaplanırken bir hata
yapılıyor. İki durumda anne baba mirastan hak sahibi oluyor:
§
Bir
çocuğu ( veledün) (ولدﱞ)
varsa, geriye bıraktığından anne ve babadan her biri için altıda bir,
çocuğu olmayıp da anne ve baba ona mirasçı ise, bu durumda annesi için
üçte bir vardır. (4 Nisa Suresi, 11)
Şimdi ya ölenin
bir çocuğu olması gerekir ya da ölenin geride bıraktığı çocuğu olmaması
gerekir. Burada geride bırakılanın bir çocuk ( veledün) (ولدﱞ)
ifadesine dikkat edilmeli.
Bu örneğimizde ikisi de değildir. 3 tane çocuk
vardır. Bu durumda anne ve babanın mirastan hak alması söz konusu
değildir. Böyle bu durumda anne babaya bir pay verileceği ayette
söylenmez. Açıklanan çocuksuz ve tek çocuklu olma durumlarıdır.
Buna göre toplanırsa 2/3 +1/8=19/24 olur. Bundan
sonra artan 5/24 lük hisse ise Nisa suresinin 8. ayetinde belirtilen
kişiler arasında paylaşılır.:
§
(Mirası) Bölüşme
sırasında yakınlar, yetimler ve yoksullar da hazır olursa, onları ondan
rızıklandırın ve onlara güzel (maruf) söz söyleyin. (4 Nisa Suresi, 8)
Dolayısıyla bu
miras paylaşımındaki oranlarda herhangi bir hesap hatası yoktur. Yapılan
hata farklı durumlar için geçerli olan oranlara göre yanlış hesap
yapılmasıdır.
Kuran’da
güneşin suyu içinde battığı iddiası mı vardır?
Kehf
suresi 86. ayetindeki “onu kara çamurlu bir gözede batmakta (
garabe)
(مغرب)
buldu,” ifadesinden yola çıkarak Kuran’da güneşin suyun içine
battığını söylendiği iddia edilmektedir. Yine bu ayetlerdeki
ifadenin dünyanın düz olduğu sonucunu çıkartmaktadırlar. Oysa diğer tüm
iddialar gibi bunlar da doğru olmayan iddialardır.
Bu
eleştirilerdeki en büyük hata kelimelerin anlamlarını kavrayamamak ve
anlayış eksikliğinden kaynaklanıyor. Bu gösterdiğiniz ayette iki
yerde geçen ve türkçeye “batmak” olarak
çevrilmiş iki kelime var. Bunlara bir daha bakalım:
§
Sonunda güneşin battığı ( mağrib)
(مغرب) yere kadar ulaştı ve
onu kara çamurlu bir gözede batmakta ( Garabe)
(غرب) buldu, yanında bir
kavim gördü. (18 Kefh Suresi, 86)
Yukarıdaki ayette güneşin suyun içine batıyormuş gibi bir ifade olduğunu
iddia ediliyor. Şimdi “güneşin batması” ile, “bir şeyin suda batması”
türkçede aynı kelime olabilir, fakat bu
kelimeler arapçada ayrı kelimelerdir. Bu
farkı bilmemesi veya karmaşadan yararlanmak istemesi bu son derece
yanlış iddiada bulunmasına neden oluyor.
Güneşin batması “Garebe” fiiliyle ifade
edilir. Hatta bu kökten türeyen kelimeler türkçeye‘de
geçmiştir. Örneğin “garb”(غرب)
ya da “mağrib”(مغرب)
aynı kökten türeyen kelimelerdir, “batı” (yön) anlamlarına gelir.
Bir nesnenin suda batması ise “gareke”(غرق)
fiilidir ve “garabe” (غرب)den
farklı bir fiildir. Bu kelime de aslında
türkçeye geçmiştir. Suya gark oldu derken bu fiili kullanırız.
Kuran’da, da bir şeyin suyun içine batması anlamında bu kelime
kullanılır, mesela Kehf suresinde:
§
…. "İçindekilerini batırmak (
garake) (غرق)
için mi onu deldin?..... denmektedir (18 Kefh
Suresi, 71)
Şimdi güneşin batmasıyla, bir şeyin suda batmasının
türkçede batmak fiiliyle kullanıldığını,
arapçada ise farklı kelimeler olduğunu anladık. Dolayısıyla
Yukarıdaki ayette de güneşin suyun içinde bir cisim gibi batmasından
bahsedilmesi söz konusu değildir. Bizim anladığımız (normal muhakemesi
olanların anladığı) şekildeki güneşin batışıdır.
Aslında buradaki batmak fiilini arapça
karşılıklarını bilinmese bile yukarıdaki eleştirileri yapan arkadaşların
anladığı gibi anlamak bir art niyet sonucudur. Acaba biri “ Ben dün
deniz kıyısında gittim ve güneşin denizde batışını seyrettim”
dese bundan siz güneşin suyun içine battığını mı anlarsınız?
Ya da “güneş her sabah doğuyor” derken sen
güneşin bir annesi var, her sabah bu anne doğum yapıp, güneşi
doğurduğunu mu düşünüyorsunuz?
J
...
Zaten kelimelerin Arapça karşılıklarına
baktığımızda konunun çok açık olduğu farkedilmiştir.
Güneşin battığı yer olarak ayette geçen kelimenin orijinali “mağrib”
(مغرب)
kelimesidir. Bu kelime batıda bir yer anlamına gelir. Bu ifade
batıda gidilecek en uzak yeri ifade etmektedir. Mesela Kuzey Afrika
ülkesi Fas’a Araplar “Mağrip “ derler. Çünkü
batı yönünde gittikleri bir yer olduğu için böyle isimlendirmişlerdir.
Buradan da dünya düz anlamı nasıl çıkar anlamıyorum. Mesela günümüzde
de türkçede ya
da diğer dillerde benzer ifadeler kullanılır. Japonya bir uzak doğu
ülkesidir (İngilizcede de
türkçedekiyle aynı anlama gelen “Far East”).
Doğu da gidilebilecek en uzak ülke Japonya’dır. Japonya’nın dünyanın en
doğudaki ülke denmesi dünyanın düz olduğunu mu gösterir?
İnsanlar ne için yaratılmışlardır?
Bu
iddiada kullanılan iki ayet vardır. Zariyat suresindeki ayette
insanların kulluk için yaratıldığından söz edilirken, Araf suresindeki
ayette ise çoğunun cehennem için yaratıldığından söz edilmektedir. Bu
iki ayette arasında bir çelişki olduğu iddia edilse, burada küçük bir
meal hatası ve ardından gelen yanlış bir yorumlama vardır. Zariyat
suresinde yaratma ( haleka) (خلق
) fiili geçerken, Araf suresindeki ayette ise yaratma ( haleka) (خلق
) değil, türeyip çoğaltma (zareena) (
ذرا) fiili geçmektedir.İlk başta ayetlere bakalım:
51/56- Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye
yarattım ( haleka) (خلق ).
51/57- Ben, onlardan bir rızık istemiyorum ve onların beni
doyurup-beslemelerini de istemiyorum.
Burada söz konusu olan durum ilk yaratılmadır. İnsanların
yaratılması için “haleka (خلق
) fiili kullanılmaktadır ve ilk yaratmayı bildirmektedir. Ayetin
devamına da bakılırsa, insanın yaratılışından beklenen, ona verilenlere
göre Allah’a kulluk etmektir. Allah insanlardan bu yaratma karşılığında
kulluk dışında bir şey beklemediğini de 57. ayette bildirmektedir.
Araf suresindeki ayete ise, önceki birkaç ayetle birlikte bakalım:
7/175- Onlara, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini
anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan onu peşine takmıştı. O da
sonunda azgınlardan olmuştu.
7/176- Eğer biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o yere
meyletti (veya yere saplandı), hevasına uydu. Onun durumu, üstüne varsan
dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp soluyan
köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu
böyledir. Artık gerçek haberi onlara aktar. Ki düşünsünler.
7/177- Ayetlerimizi yalanlayanlar ve yalnızca kendi nefislerine
zulmedenlerin örneği ne kötüdür.
7/178- Allah kime hidayet verirse o artık hidayeti bulmuştur; kimi
şaşırtıp-saptırırsa artık onlar da hüsrana uğrayanlardır.
175. ayette Allah bir kişiden bahsetmektedir. Kendisine Allah’ın
ayetleri ulaşmış bir kişi bundan yüz çevirmiştir. 176. ayette Allah
dilerse onu hidayete erdirebileceğinden söz eder. Fakat bu kişi hidayeti
değil küfrü seçtiği için, Allah ona hidayet vermemiş ve sapkınlığını
arttırmıştır. Bu kişi küfrü seçmiş, Allah da onun sapkınlık içinde
bırakmıştır.
Zariyat suresindeki ayette insanların yaratılış
amacının Allah’a kulluk olduğu söylenirken, Araf suresinde ise bunlardan
büyük çoğunluğunun, yaratılış amacının dışına çıkarak sapkınlığı seçtiği
bildirilmektedir. 179. ayette şöyle devam etmektedir:
7/179- And olsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi
türetip çoğalttık (zareena) ( ذرا).
Kalbleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla
görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar
gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır.
Burada söylenen ilk yaratılma değil, türetip
çoğaltılmadır (ذرا). Yaratma(خلق
) ve türetip çoğaltma (ذرا)
fiilleri farklıdır ve farklı anlamlara gelmektedir. Zariyat ve Araf
suresindeki ayetler beraber düşününce anlatılan şudur:
Allah, tüm cinleri ve insanları kulluk etmeleri amacıyla
yaratmıştır. Onlardan beklenen bu amaca göre yaşamaktır. Fakat bir kısmı
kendi yaratılışı dışında küfrü seçmiştir, Allah’ın türeyip
çoğalttıklarının içinde cehenneme gidecekler vardır.
Meallerdeki bir kelimenin yanlış çevrilerek, yaratma ve
türetme fiillerini yaratma şeklinde anlamlandırmalarından dolayı bu
durum ortaya çıkmaktadır. Görüldüğü gibi kelimelerin doğru karşılıkları
verildiğinde ortada bir çelişki söz konusu olmamaktadır.
Allah'ın Resul'ü İsa, yoksa cehennemde mi?
Enbiya suresindeki ayette Allah’ın dışında tapılanlar ve onlara
tapanların cehennem odunu olduğu bildirilmektedir. Yine başka ayetlerde
Hıristiyanların Hz. İsa’yı ilah edindikleri de söylenmektedir. Bu iki
anlatım arasında bir çelişki olduğu ve bu ayetlere göre Hz. İsa’nın da
cehenneme gitmesi gerektiği iddiasında bulunulmaktadır. Oysa ayetler,
konunun akışından koparılmayıp bir bütün olarak okunduğunda, bu konunun
açıklandığı görülecektir.
Şimdi
bu iddiaya gerekçe olarak sunulan Enbiya suresinin 98. ayetini ve ondan
sonraki birkaç ayeti birlikte okuyalım:
21/98- Gerçekten siz de, Allah'ın dışında
taptıklarınız da cehennemin odunusunuz, siz ona varacaksınız.
21/99- Eğer onlar (gerçek) ilahlar olsalardı, ona girmeyeceklerdi. Oysa
onların tümü içinde temelli kalıcıdırlar.
21/100- Orda kendileri için, 'kemikleri çatırdatan inlemeler' vardır.
Onlar orda işitmezler de.
21/101- Ama bizden kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar; işte onlar,
ondan uzaklaştırılmışlardır.
98. ayette Allah dışında başka
ilahlar edinenler ve taptıklarının hepsinin cehennem odunu olduğu açıkça
söylenmektedir. Kendisine putları, insanları yada başka varlıkları put
edinenler cehennemde yanacaktır. Fakata bazı peygamberleri de insanlar
ilahlaştırmış ve onlara tapmışlardır.
Allah onların durumunu ayetin akışında, 101. ayette açıklamaktadır. Bu
tapılanlar için Allah’tan bir güzellik geçilen yani hidayet sahibi
olanlar, bu ateşten uzaklaştırılacaklardır. Hz. İsa ve onun gibi diğer
salih olan kişiler kendilerine Allah’ın sıfatlarının verilmesinden ve
tapınılmasından masumdurlar. Onların bir sorumluluğu yoktur. Allah işte
onları cehenneme gideceklerin dışında tutmaktadır.
Bu iddiada görülen mantık aslıdan inkarcılar tarafında sürekli
kullanılan bir mantıktır. Ayetteki bir ifade konunun akışından
çıkartılarak, anlamı kaydırılır ve bu tarz iddialara mesnet olarak
kullanılır. Oysa ayetler birlikte okunduğunda konu çok farklıdır. Ortada
hiç bir tezat olmayan, normal muhakemeye sahip bir insanın okuduğunda
rahatlıkla anlayabileceği bir konu, bu örnekteki gibi bir
çelişkiymişçesine ortaya atılır.
Kıyamet Günü İnsanlar Kaç Grup
olacak?
Vakıa ve
Beled suresindeki bazı ifadelerden yola çıkarak bu konuyla ilgili
eleştiriler getirilmektedir. Bu eleştirilere göre cennet ehli 3 farklı
grupken, diğer anlatımda 2 farklı gruptur. Bu ayetlere bakıp
eleştirilerin ne derece haksız olduğunu görelim:
Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman, Sağdakiler, ne mutlu o
sağdakilere! Soldakiler, ne bahtsızdırlar onlar! (Hayırda) önde
olanlar, (ecirde de) öndedirler. İşte bunlar, (Allah'a) en yakın
olanlardır, Naîm cennetlerinde . (56 Vakıa Suresi 7-12)
Allah,
burada insanların kıyamet günü, kitabı sağından verilenler ve kitabı
solundan verilenler olmak üzere iki gruba ayrıldığını söylemektedir. 3.
grup ise önde olanlardır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken “önde
gidenler” aynı zamanda kitabı sağdan verilenlerdendir. Onlar da cennet
ehlidirler, fakat diğer cennet ehlinden farklı olarak diğer iman
edenlere önderlik yapmışlardır.
Beled
suresinde ise, hesap gününde insanların genel olarak sağdakiler ve
soldakiler olarak ikiye ayrılacağını Allah bildirmektedir.İşte bunlar
sağdakilerdir. Ayetlerimizi inkâr edenler ise işte onlar soldakilerdir.
Cezaları, kapıları üzerlerine sımsıkı kapatılmış bir ateştir. ( 90 Beled
Suresi18-20)
Bu iki ayet
birlikte düşünüldüğünde, kıyamet günü insanların cennetlik ve
cehennemlikler olarak ikiye ayrılacağı, cennetlik olanların ise önde
gidenler olarak ayrı bir grup oluşturacağı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla
Vakıa suresi ile Beled suresi arasında bir çelişki söz konusu değildir.
&nbs |