
Farklı dinlere mensup insanların kafalarındaki yanlış “Tanrı” inancı ile Kur’an’ ın tarif ettiği “Allah” arasındaki farklar ve İslama göre Yaratıcı’ nın özellikleri nelerdir?”
Kur’an bu soruya çok kısa, ancak derin manası olan bir sure (İhlas suresi) ile
cevap verir. Bu sureyle, Allah, insanlar arasındaki çok yaygın bir yanlışı
düzeltmeyi murat ettiği gibi, Müslümanları da Hıristiyanların düştüğü hataya
düşmekten muhafaza ediyor. İhlas suresinde Allah, yukarıdaki sorumuza, mealen,
şöyle cevap verir: “De ki, Allah birdir. O Samed’dir. Doğurmamıştır ve
doğurulmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.” Birinci ayet, Allah’ın bir
olduğunu ve birden fazla olmadığını söyleyerek her türlü şirki reddediyor.
İkinci ayet, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, ancak her şeyin, her an,
O’na muhtaç olduğunu ifade ediyor. Üçüncü ayet, teslis inancının yanlış
olduğunu, doğan ve doğuran bir şeyin ilah olamayacağını belirtiyor.(1)
Dördüncü ayet, O’nun yaratıcı olarak, bütün yaratıklardan farklı olduğunu
ifade ederek O’nu herhangi bir şeye benzetmenin doğru olmadığını söylüyor.
Kur’an, her an yaratma halinde olan ve Kayyum isminin tecellisiyle kâinatı an
be an varlık aleminde tutup devam ettiren aktif bir yaratıcıdan bahsediyor.
Kainatı saat gibi kurup kendi haline bıraktığını iddia eden deistlere cevap
verircesine Kur’an şöyle diyor: “Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan
ister. O ise, her an yaratma halindedir.” (Rahman Suresi, 29) Ayet, ilginç
bir şekilde, bütün mahlûkatın her an Allah’tan ihtiyaçlarının giderilmesini
talep ettiğini ve Allah’ın da bu isteğe cevap verdiğini söylüyor. Ayeti sondan
başa okuduğumuzda ise, sürekli yaratma olmasaydı, varlıkların dua etmesinin
bir anlamı kalmazdı manası çıkıyor. Yaratılan kainatın her an Kayyum ismiyle
varlık aleminde tutulduğunu şu ayetler haber veriyor: “Allah, kendisinden
başka ilâh olmayan daima diri ve yarattıklarını koruyup idare edendir”
(Bakara Suresi, 255 ve Âli İmran Suresi, 2).
Bir Hadis-i Kudsi’de Allah şöyle buyuruyor: “Ben gizli bir hazineydim.
Bilinmek, tanınmak istedim; bundan dolayı da beni tanımaları, gizli güzellik
ve mükemmelliğimi bilmeleri için varlıkları yarattım.”(2)
Bu ifadeye göre, Rabbimiz kendini bize bildirmek ve tanıttırmak için bizi ve
içinde bulunduğumuz kâinatı yaratmış. O halde, sonsuz kudret sahibi olan
Rabbimiz her türlü yolla kendini bize tanıttırarak yaratılış gayesini yerine
getirmiş olmalı.
Beni üç hafta öncesinde hiç biriniz tanımıyordunuz. Şimdi kısmen tanıyorsunuz.
Sizinle yüz yüze görüşüp sözlerimle kendimi anlatmak yerine, başka iki yolla
da kendimi tanıtabilirdim. Birincisi, size bir elçi vasıtasıyla, bir mektup
göndererek kendimden bahsedebilirdim. İkincisi, hiç kimsenin taklit
edemeyeceği eserlerimi size göstererek kendimi tanıtabilirdim. Sizler de
eserlerime bakarak ne tür maharetlere sahip biri olduğumu öğrenebilirdiniz.
Teşbihte hata olmaz, aynen bu misaldeki gibi, Rabbimiz de, hem peygamberler
vasıtasıyla göndermiş olduğu mesajlarla (ilahi kitaplarla) hem de kâinatta her
an cereyan eden sonsuz icraatlarıyla (kâinat kitabıyla) kendini bize
tanıtıyor. Hz. Muhammed’in (a.s.m.) şahsında tüm insanlığa gönderilen ilk
emrin “oku” olması da bu sırdandır. Aklı başında bir insan, ilahi kelam
olan “Kur’an-ı Kerim’i” ve kâinat kitabı olan “Kitab-ı Kebir’i” okuyarak
Rabbini tanıyabilir. Bu anlamda, Hz. Muhammed (a.s.m.), Rabbimizi bize
bildiren iki kitaptaki ayetleri ders veren bir öğretmen ve bir rehberdir.
Kâinatta gördüklerimiz, doğal yasalara göre işleyen doğal kuvvetlerin
etkileşimiyle oluşan nesnelerdir. Kâinatta her şeyin Allah’ın eseri olduğunu
nereden biliyoruz?
Her şeyin Allah’ı gösterdiğini görmek için seküler bilimin bize taktığı
“tabiat ve tesadüf gözlüğünü” çıkarmamız gerekir. Onun yerine, her şeyin
hakikatini gösteren “iman gözlüğünü” takmamız lazım. Determinist bilim, her
şeyi, sebep-sonuç ilişkisi içinde açıklayarak sıradanlaştırıyor. Kur’an ise,
görünürdeki sebepler perdesini aralayarak her şeyin harikulade olduğunu
gösteriyor. Einstein’ın ifade ettiği gibi, “hayatınızı yalnızca iki şekilde
yaşayabilirsiniz; birincisi, her şeyin sıradan olduğunu düşünerek; ikincisi,
her şeyin olağanüstü veya mucize olduğunu görerek”. Kur’an, bize ikinci yolu
gösteriyor. İçinde yaşadığımız alemde “her şey”in harikulade ve mucize
olduğunu söylüyor. Bu sırdandır ki, Kur’an, ısrarla, “düşünmez misiniz!”,
“akletmez misiniz!”, “akıl sahipleri için şüphesiz bunda ibretler vardır!”
manasındaki ayetlerle(3) insanı kâinattaki
mucizeleri görmeye teşvik eder.

“Neden her insan Allah’ı gösteren Ayetleri kolaylıkla göremiyor?”
Kanaatimce,
Allah’ı bildiren ayetleri görmemize en büyük engel seküler bilimin sebep-sonuç
ilişkisine dayalı determinist yaklaşımıdır. Örneğin, bir elma, Allah’ı bize
bildiren mucizevî bir meyve iken, seküler bilim, elmanın elma ağacından,
ağacın çekirdekten ve çekirdeğin DNA’daki programdan, DNA’nın moleküllerin
farklı dizilişinden ve moleküllerin de atomlardan oluştuğunu açıklayarak
sıradanlaştırır. Bir insan, sebepler perdesini kaldırıp bir elmanın sonsuz
kudret sahibi Allah’ın ilim, kudret, hikmet ve rahmetinden geldiğini
anlayabilir. Seküler bilim, her şeyin sebebini araştırarak gizemini çözdüğünü
düşünüyor. Yani, gördüğünüz nimetlerin arkasında bir Mün’im (nimet verici)
aramayın, onlar şu sebepler zincirinin sonuçlarıdır, diyor. Oysa elmayı elma
ağacından bilmek, elma suyunu içinde bulunduran “akıllı makinelerin” (vending
machine) elma suyunu yaptıklarını söylemek gibidir. Akıllı makinelere parayı
koyup elma suyu kodunu girdiğinizde, makine bize elma suyu veriyor. Para
yerine, elma ağacına su ve gübre verdiğimizde, ağaç bize elma veriyor. Akıllı
makineler, elma suyunu yapacak ilme ve kudrete sahip olmadığı gibi, elma ağacı
da, bütün bilim adamlarının bile yapmaktan aciz kaldığı elmayı yapamaz. Akıllı
makinelere meyve sularını yerleştiren ilim ve kudret sahibi biri olduğu gibi,
Allah’ın akıllı makineleri olan meyve ağaçlarına da meyveleri takan sonsuz
ilim ve kudret sahibi biri vardır.(4)
Seküler bilim, meyveyi ağaca vermekle ahmakça bir hüküm vermiş oluyor.
Seküler bilimin bu yaklaşımında çok büyük bir yanılgı vardır. Bir örnekle ne
demek istediğimi açıklayayım: Hayalen Afrika’nın en ücra bir köyüne yolculuk
yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu insanlara, uzaktan kumandalı bir
televizyonu hediye olarak beraberimizde götürelim. Bir haftalığına köydeki
zeki insanları toplayıp seküler bilimin determinist yaklaşımını anlatalım.
Daha sonra da televizyonun bilimsel olarak nasıl çalıştığına ilişkin bir teori
geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki olanı şöyle bir bilimsel teoriyle
gelsin: “Televizyon dediğiniz ekran kutusunda gördüğümüz görüntünün nedeni
uzaktan kumandadır. İnanmıyorsanız, tezimizi test ediniz. Her seferinde
kumandaya bastığınızda ekranda bir görüntü çıkıyor ve tekrar basınca görüntü
kayboluyor. O halde, görüntünün sebebi kumandadır.” Muhtemelen, birçok insan
bu teoriyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Ancak televizyondaki programların
çok yüksek ilim ve hikmet içerdiğini görenler böyle bir teoriyi kabul etmekte
zorluk çekecekler. Onlar, kumandanın bu denli yüksek ilim ve hikmet sahibi
olduğunu makul görmediklerinden bu teoriye şiddetle karşı çıkacaklar.
İşte
bu misalde olduğu gibi, bizler de akıl sahipleri olarak düşündüğümüzde
göreceğiz ki, ağaçlara veya hayvanlara takılan neticeler onlardan değildir. En
yüksek ilme sahip bilim adamlarının yapamadığını inekler veya sinekler elbette
yapamazlar. O halde, televizyondaki görüntü bir stüdyodan geldiği gibi, kâinat
televizyonunda bize görünen her şey başka bir alemden geliyor. Televizyon
programları hayat, ilim, akıl sahibi insanların eseri olduğu gibi, kâinattaki
hakiki görüntüler de sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin
eserleridir.
Rabbimiz kâinatı, her an değişen filmlerin oynandığı, dinamik ve canlı bir
sinema salonu şeklinde yaratmıştır. Gösterdiği bütün filmlerle kendini bize
tanıtmak istiyor. Televizyon ve kumandayı yapan, kasıtla ve hikmetle ikisi
arasında bir ilişki kurduğu gibi, kâinatın sahibi de hem sebebi hem de sonucu
beraber yaratarak aralarına, hikmeti gereği bir ilişki koymuştur.(5)
Aklı başında olan insan, televizyondaki görüntüyü kumandaya mal etmediği gibi,
kâinattaki görüntüleri ve nimetleri de sebeplere havale edemez.

Gökyüzüne baktığımızda bir açıdan muhteşem bir kubbe gibi görünüyor; bu dünya
sarayının, yıldızlarla yaldızlanmış bir kubbesi hükmünde. Bir başka açıdan,
milyonlarca uzay gemisinin içinde büyük bir hızla seyahat ettiği bir “uzay
denizi” gibi görünüyor. Bir başka açıdan bakılırsa, insan yapımı uçaklardan
milyarlarca defa büyük ve çok daha hızlı uçakların bulunduğu muhteşem bir
“uçak filosu” gibi görünüyor.
Hiç düşündünüz mü gökyüzünde kaç yıldız olduğunu? Şimdiye kadar bu soruya
cevap vermek için çok teşebbüs olmasına rağmen, hiç kimse kesin bir cevap
verememiştir. 2003 yılında, Avustralya Ulusal Üniversitesi’ndeki bir grup
araştırmacı, en son teknolojik aletleri kullanarak bir tahmin yapmışlar.
Buldukları rakam şöyle : 70.000.000.000.000.000.000.000 (yetmiş seksilyon).(6)
Aynı bilim adamlarına göre, gökyüzündeki yıldızların sayısı yeryüzündeki kum
tanelerinin 10 katından daha fazla. Uzay ölçeğinde düşününce, bizim
yeryüzündeki hâkimiyet kavgamız, çocukların bir kum tanesini paylaşamama
kavgasına benziyor. Sonuçta, bütün dünyanın hakimi dahi olsak, elde
edeceğimiz, uzay ölçeğinde, bir kumun onda biri kadar bile değildir. Peki, bu
kadar yıldız ve sayısını bilemediğimiz kadar gezegen bize neyi ifade ediyor?
Allah, bizim dikkatimizi onlara çevirerek, onların nasıl var olduğunu ve böyle
muntazam bir sistem dahilinde nasıl hareket ettiğini düşünmemizi istiyor. Biz,
sahip olduğumuz kabiliyetler, edindiğimiz bilgi ve tecrübeler ışığında,
sayısız denecek kadar çok olan bu yıldızları bir perspektife koyabiliriz.
İnsan yapımı olan bir şeyle bu gök cisimlerini mukayese ederek nasıl var
olduklarını anlayabiliriz.
İnsan,
henüz bir yıldız yapamadı; ancak bütün ülkeler güçlerini birleştirerek
Uluslararası Uzay İstasyonu adını verdikleri bir “minyatür gezegen” yapmaya
çalışıyor. O halde, yıldızların ve gezegenlerin nasıl var olduklarını, insan
yapımı minyatür gezegene bakarak bir derece anlayabiliriz. Minyatür demekle,
insanoğlunun en muhteşem eserlerinden birini küçümsediğimi sanmayın. Doğrusu,
bir ömür harcasam dahi nasıl yaptıklarını anlamaktan mahrum kalacağım bu
şaheserden dolayı, insanlık adına onur duyuyorum. Dünya ve diğer gezegenlerle
kıyaslandığında “minyatür” olduğunu söylemek istiyorum. Buradaki insanlar
ikinci bir uzay istasyonu yapmaya kalkışsa, hiç kuşkusuz muvaffak
olamayacaklar; çünkü bunun için gerekli olan yüzlerce, binlerce bilim adamı ve
mühendisimiz yok. Gerekli aletleri üretecek fabrikalarımız yok. Demek ki,
minyatür gezegeni yapmak için fizik, mühendislik, biyoloji, matematik gibi
birçok bilim alanında ileri derecede bilgi sahibi olmak gerekir. Aynı zamanda,
bu bilgiyi uygulamak için kas ve makine gücüne ihtiyaç var. Kısacası, minyatür
gezegenimiz yüksek bir ilim ve büyük bir gücün eseridir. O halde, Uluslararası
Uzay İstasyonu’ndan çok daha büyük ve çok daha muhteşem olan trilyonlarca
yıldız ve gezegen, sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibinin eseridir.(7)
Gökyüzüne dikkatle bakan biri, Arapça “Lailaheillallah” yazısından daha parlak
birşekilde Allah’ı bildirdiğini görür. Çünkü, eğer dünya bir saraya
benzetilirse, ay bizim gece lambamız; güneş, sobamız ve çok parlak elektrik
lambamız; diğer yıldızlar ise gök kubbemizi süsleyen yaldızlı, süslü
lambacıklarımız. O halde, bu yıldızları, güneşi, ayı ve dünyayı kim yapmıştır?
Kur’an bu soruya şöyle cevap verir: “(Allah) gökleri ve yeri hak ile
yarattı. O, koştukları ortaklardan münezzehtir” (Nahl Suresi, 3). “O,
geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allah’ın
emriyle hareket ederler. Şüphesiz bunlarda aklını kullananlar için pek çok
deliller vardır.” (Nahl Suresi, 12). “Ne güneş aya yetişebilir, ne de
gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler” (Yasin Suresi,
40). “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, aziz ve
alim olan Allah’ın takdiridir” (Yasin Suresi, 38). Son iki ayet, güneşin
dönüşüne işaret eder. Astronomi bilimi güneşin döndüğünü 20. yüzyılda
keşfetmesine rağmen, okuma yazması olmayan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) bunu on
dört asır öncesinden haber vermesi, peygamberliğinin bir delilidir.
Modern
astronomiye göre, güneş saniyede 225 km, dakikada 13.500 km ve saatte 810.000
km hızla hareket ediyor. En hızlı yolcu uçaklarının saatte kaç km hız
yaptığını düşünürsek, güneşin en hızlı uçaktan yüzlerce kat daha hızlı
gittiğini anlayacağız. 2005 yılında bir Yunan yolcu uçağı seyahat halindeyken,
soğuk hava tertibatı bozulduğu için iki pilotu da donarak ölmüş ve uçak birkaç
dakika içinde dağa çakılmıştı. O halde, bizim uçaklarımızdan milyarlarca kat
daha büyük ve binlerce defa daha hızlı trilyonlarca gök uçakları, pilotsuz
oldukları halde, nasıl çarpışmadan ve düşmeden hareket edebiliyorlar? İnsan
yapımı uçaklar veya uzay gemileriyle, yıldızları ve gezegenleri
kıyasladığımızda anlayacağız ki, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz
hikmet sahibi Bir’i gökyüzündeki yıldızları halk etmiştir ve her an
kontrolünde tutup tedbir ve idaresini görmektedir. Bu sırdandır ki, Kur’an: “Şüphesiz
Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. And olsun ki onların
nizamı eğer bir bozulursa kendisinden başka hiç kimse onları tutamaz” (Fatır
Suresi, 41). Beşer eseri olan füzelere karşı savunma sistemi geliştirmemize
rağmen gökyüzünden üzerimize yağacak “semavi füzeleri” seyretmekten öte bir
şey yapamıyoruz.

2004 yılı itibariyle bitkibilimciler yaklaşık 350 bin ayrı bitki türünün
varlığını tespit etmiş bulunuyorlar. Bütün bu bitkiler, hem birbirinin aynısı
hem de birbirinin gayrisidir. Hepsinin benzer atom, element, molekül ve
hücrelerden yapılması aynı olduklarını gösterirken, hepsinin farklı bir şekli
ve nispeten farklı bir DNA kodunun olması da ayrı olduklarını gösteriyor.
Bitki deyip geçmemeli.
Bir
bitkinin yaptığını hiçbir insan yapamaz. Yaptığı işe göre isimlendirme yapmak
gerekirse, her bir yeşil yaprağa “oksijen ve yemek fabrikası” demek daha uygun
düşer. Her yeşil yaprağın milyonlarca yıldır yaptığını, insanoğlu ancak geçen
asrın ortalarında bir nebze öğrenebilmiştir. Dr. Calvin, bir yaprağın birçok
marifetinden birini açıkladığı için Nobel ödülü almıştır.(8)
Başka bir deyişle, asırlarca devam eden gayretler sonucunda, ancak en zeki
insanlar bir nebze yeşil otların ne yaptığını anlamışlar. Buna rağmen hiçbir
bilim adamı bir otun yaptığını yapamaz. O halde, aptal ve tembel insanlara “ot
gibisin” demekle aslında onlara iltifat, ota hakaret etmiş oluruz. Belki de,
Nobel ödülü alacak kadar zeki ve çalışkan olanlara “ot gibisin” demek daha
makul olur!
Hem ot deyip aşağıladığımız bitkiler bizim için kendilerini feda eden
hizmetkârlardır. Sürekli çalışıp zaruri ihtiyacımız olan oksijeni ürettikleri
gibi, vücudumuz için gerekli vitamin ve proteinleri üretip yiyecek olarak
kendi hayatlarını bizim hayatımızın devamı için feda ediyorlar. İnsanoğlu,
kırk binin üzerinde bitki ve hayvanı besin olarak kullanıyor. Ağaçlar,
muhteşem fabrikalar gibi çalışıp bize rızık yetiştiriyor. Üzerinde
düşünmediğimiz için, bitkilerin bize yaptıkları hizmeti tam takdir edemiyoruz.
Sebepler perdesiyle, meyveyi ağaçtan ve sebzeyi bostandan bildiğimiz için,
onların hakiki kıymetini bilemiyoruz. Oysa eğer bir meyveyi fabrikada yapmaya
kalkışsak tanesini milyon dolara alamazdık! Rızkın bol olması, kıymetsizliğini
değil, rahmetin çokluğunu gösterir. Nitekim bizim için en kıymetli gıda olan
oksijen, bedavadır; ancak kıymetsiz değildir.(9)
Her
bir bitki, her bir meyve ve her bir sebze harikulade bir ihsan-ı ilahidir,
muhteşem bir hediye-i rahmanidir. Örneğin bir firma “çekirdekli bisküvi” imal
etse, siz de bisküvinin çekirdeğini toprağa ektiğinizde “bisküvi ağacı” çıksa
hayret edersiniz. Eminim bütün gazetelerde manşet olur ve bütün televizyonlar
böyle bir ağaçtan bahseder! Doğrusu, çekirdekli bisküviye hayret edip binlerce
çekirdekli meyve ve sebzeyi sıradan görene hayret etmek lazım!
Seküler bilim ve dinsiz felsefe, her açıdan mucize olan İlahi eserleri, tabiat
ve sebepler perdesi arkasına saklayıp sıradanlaştırıyor. İnsanın, mevcut olanı
farklı şekle sokarak yaptığı eserlerini de olağanüstü gösteriyor. Allah,
gönderdiği en son kitabında otuz bir defa tekrarla bize soruyor: “Rabbinizin
hangi bir nimetini inkâr edersiniz?” (Rahman Suresi). Eğer, aklımızı
başımıza alıp her bir nimetin kıymetini idrak etsek hiçbirini inkâr edemeyiz.
Oysa bu nimetleri tabiat ve tesadüfe havale edince hepsini inkâr ederiz.
Hayvan ve insanların muhtaç olduğu vitamin ve proteinleri içeren, onların
damak tadına, ağzına, dişine, midesine münasip yüz binlerce bitki türü,
Allah’ın rahmetinin en aleni burhanlarıdır. Aklı başında bir insan, bir tek
elmayla bile, Rabbini bulabilir. Nanoteknoloji(10)
ile inşa edilen elmanın atom, molekül ve hücre boyutundaki harikulade yapısı,
sahibinin sınırsız ilmini, kudretini ve hikmetini gösterdiği gibi, insanın
gözü, dişi, damağı ve midesiyle olan irtibatı ve ittifakı, O’nun sonsuz
rahmeti, şefkati ve inayetini gösteriyor.
Aklını yerinde kullanan bir insan bir tek elmadan hareketle bile Rabbini
bulabilir. Evet, sadece bir elmayı dahi tam olarak idrak edebilen, Rabbinin
varlığını idrak edebilir. Yine, bir elma deyip geçmeyin. Bir elmayı yapmak
için dünya büyüklüğünde bir fabrika kurup içerisine canlı hücrelerden oluşan
bir ağaç dikmeniz gerekir. Bir hücreyi bile yapamayan, elbette milyarlarca
hücreden dokunan bir ağacı yapamaz. Faraza bunu yapsa bile, güneşe hükmü geçip
onu hassas bir ölçüyle dünya mutfağına fırın yapamayan elbette elma meyvesini
pişiremez. Bir elmayı yapmak için daha bunun gibi binlerce koşul
sıralayabiliriz.
Bu ifade ettiklerimizi Bediüzzaman Hazretleri aşağıdaki veciz ifadelerle dile
getirmiş:
“Bir elmayı halk edecek (yaratacak), elbette dünyada bütün elmaları halk
etmeye ve koca baharı icat etmeye muktedir (kudretli) olmak gerektir. Baharı
icat etmeyen, bir elmayı icat edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir
elmayı icat eden, bir baharı icat edebilir. Bir elma bir ağacın, belki bir
bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musaggarıdır (küçük bir numunesidir). Hem
sanat itibarıyla koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği
itibarıyla öyle bir harika-i sanattır (sanat harikasıdır) ki, onu öylece icat
eden, hiçbir şeyden aciz kalmaz.”(11)
Bu sırdandır ki, Kur’an, sadece mideyi doldurmak için yemek yerine,
yediklerimizin nasıl oluştuklarını düşünerek yememizi istiyor: “İnsan
yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık.
Ondan daneler, üzümler ve sebzeler, zeytinlikler ve hurmalıklar, bol ağaçlı
bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik; size ve hayvanlarınıza rızık
olsun diye” (Abese Suresi, 24-32).
Hayvanlar Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
Aklımızı ve ilmimizi kullanarak hayvanlara baktığımızda her birinin muhteşem
“makineler” veya “yürüyen fabrikalar” olduğunu söyleyebiliriz. Sanayi
devriminden bugüne insanoğlu teknolojik aletler üretmekte müthiş mesafe aldı.
Bir asır önce hayal bile edemediğimiz televizyon, cep telefonu, bilgisayar
gibi aletler, günümüzde hayatımızın bir parçası haline geldiler. Her gün
yenisine şahit olduğumuz “teknoloji harikaları” çağında yaşıyoruz. Seküler
bilim bile, insanın ihtiyaç ve arzularını gidermek için karmaşık aletler yapma
kabiliyetini, onu hayvandan ayıran temel unsur olarak kabul ediyor. Uçaklar,
arabalar, hızlı trenler, gökdelenler, bilgisayarlar bu kabiliyetin
meyveleridir. Herkes kendi tecrübesinden bilir ki, insan yapımı en basit alet
bile ilim ve gücün eseridir. Aletler karmaşık hale geldikçe, daha çok ilim ve
kuvvet gerektirir. Örneğin, tahtadan oyuncak bir arabayı, çok az bir ilim ve
kuvvet sahibi bir çocuk yapabilir. Ancak binlerce çocuk bir araya gelse bile
en basit motorlu bir arabayı yapamaz. O halde kendi eserimiz olan “teknoloji
harikalarıyla” hayvanları kıyaslayalım.
Hayatımızın her karesinde görebildiğimiz, hayvanat bahçelerinde televizyon
belgesellerinden sürekli telhir halinde bulunan hayvanların yaratılışını ve
marifetlerini düşünerek Rabbini bulmak bizler için daha kolay olabilir. Kur’an-ı
Kerim hayvanlarda ibret verici işaretler olduğunu bize şu ayetiyle bildiriyor:
“Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır. Sizin
yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak
inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır” (Casiye Suresi,
3-4).
Doğrusu, hayvanlara dikkatle bakıp aklını kullananlar için, Allah’ı bize
anlatan ibretli işaretleri görmek hiç de zor değildir. Kur’an, inanmayanları,
kör olarak tabir ederek onların, iman yoluyla gözleri hakikate açılmadığı
sürece, bu ayetleri ve işaretleri göremeyeceklerini ifade ediyor. Aklımızı
kullanarak, bir iki misal ile hayvanlardaki ibretli ayetleri okumaya
çalışalım.
Hayvanları araştıran bilim adamları bugüne kadar yaklaşık 2 milyon ayrı hayvan
türünü tespit edip isimlendirmişlerdir. Tahminlere göre, bu rakam mevcut
hayvanların ancak yüzde 20’sine denk geliyor. Yaklaşık 10 milyon ayrı hayvan
türü olduğu tahmin ediliyor.(12)
Hayvanları inceleyen bilim adamlarının bizlere anlattığına göre, en küçük bir
hayvan dahi, işleyişi itibariyle, bizim en büyük teknoloji ürünümüzden
binlerce derece daha harikadır. Başka bir deyişle, “beşeri teknolojik aletler”
ile “ilahi teknolojik aletler” diyebileceğimiz hayvanları kıyasladığımızda
aralarında çok büyük farklar görürüz. Yaptığı “yüksek teknolojilerle”
gururlanan insanoğluna Allah göndermiş olduğu kitabında meydan okuyor: “Ey
insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da
yalvardıklarınız (taptıklarınız) bir araya gelseler bile bir sineği dahi
yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar.
İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” (Hac Suresi, 73). Bir sinek yapmak
şöyle dursun, o sineğin en küçük bir hücresini yapmak bile mümkün olmamıştır
bugüne kadar. O halde Kur’an’ın ayetiyle soralım: “Yoksa onlar bir yaratıcı
olmaksızın mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?” (Tur
suresi, 35).
Hayvanların
harika vücut sistemleri Allah’ın varlığına, milyonlarca türleri sayısınca,
belki tüm hayvanlar sayısınca işaret ettiği gibi, hayvanlardaki faydalar ve
neticeler de Allah’ın hikmet ve rahmetine şahitlik yapar. Kur’an bu hakikati
şöyle ifade eder: “Ehli hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır.
Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından
kolayca geçen halis bir sütle sizi besleriz” (Nahl Suresi, 66). Demek ki,
öyle hayvan deyip geçmemeliyiz! Kızdığımız insanlara da “hayvan!” deyip
hayvanları aşağılık mahlûk gibi görmemeliyiz! Hayvanları yaptıkları işlere
göre isimlendirirsek inek, koyun ve keçiye “süt ve et fabrikası”, tavuğa
“yumurta ve et fabrikası”, ipek böceğine “ipek fabrikası”, arıya da “bal
fabrikası” dememiz daha münasip olur! Doğrusu, bu hayvanların diğer
faydalarını düşündüğümüzde, bu tarzda bir isimlendirme bile noksan kalır.
Yukarıdaki
ayette Allah, inek de dahil olmak üzere, evcil hayvanlarda ibretler olduğunu
söylüyor. Doğrusu bu hikmetleri anlamak için veterinerlik diye ayrı bir bilim
dalı gelişmiş. Binlerce bilim adamı şimdiye kadar bu hikmeti anlamaya
çalışmalarına rağmen henüz bitirmiş değiller. Örneğin, ineğin nasıl süt
yaptığını anlamaya çalışan Dr. Virtanen, süt yapamadı, ancak inekten nasıl
daha çok süt alacağımızı keşfetti. Bundan dolayı kendisine Nobel ödülü verdik.(13)
Şimdi size soruyorum, ineğin yaptığını bir derece anlayan, ancak yapamayan
birine Nobel ödülü verilirse, her bir ineğe acaba nasıl bir ödül vermek lazım?
Kanaatimce, ineklerin yaptığını bir derece de olsa anlayan her insan, onlara
büyük saygı duymak zorundadır. Doğrusunu isterseniz, ineğe tapan Hinduların
(her ne kadar yaptıkları küfür de olsa) neden taptıklarını az-çok
anlayabiliyorum. Bence, ineği sıradan bir varlık olarak görmek, ineğe tapmak
kadar şaşılacak bir şeydir.
Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği şu veciz ifadeler buraya kadar
anlattıklarımızın özeti gibi:
Allah’ı bildiren bir başka delil, belki de en önemlisi, bizim iç dünyamızda
gerçekleşiyor. Her insan kendi yaratılışını ve kendisine her gün verilen
nimetleri düşünerek Rabbini bulabilir. İnsanın kâinat içinde her bir şeyde
gördüğü delillere “afakî”, yani “dışsal” deliller; kendi şahsında gördüğü ve
hissettiği delillere ise, “enfüsi”, yani “içsel” deliller denir. İçsel
deliller, anlaşılması daha kolaydır, çünkü şahsi tecrübeye dayanır. Maalesef,
birçok insan, kendi varlığı üzerinde düşünmediğinden bu delilleri görmekte
zorluk çeker. Oysa Kur’an, birçok ayette insanın yaratılışındaki ibrete
dikkatimizi çekiyor: “Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde
yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler
vardır” (Casiye Suresi, 4). Modern teknolojinin esamesinin olmadığı bir
dönemde, insanın yaratılışı “ilahi ültrasonla” gözlemlenmiş gibi Kur’an’da
tarif ediliyor: “Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden,
alakayı bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere
(iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla
insan haline getirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir”
(Müminun Suresi, 14). İnsanın ana rahmindeki bir damla sudan insan haline
getirilişini ilk defa müşahede eden bilim adamı gördüklerini “mucize” olarak
tabir etmiş. İlginçtir, bu konuda seküler anlayışla hazırlanan belgeseller
bile, “hayat mucizesi” demek zorunda kalmışlar.(15)
İnsanların
büyük bir çoğunluğu, kendi hayat yolculuğunda yaşadığı bu mucizeyi unutarak,
sanki gökten zembille inmiş gibi, gafil ve nankör bir şekilde yaşıyor.
Kur’an’daki şu ayet aklı başındaki insanları bu gafletten uyandırıp kendi
yaratılış mucizesini görmeye teşvik ediyor: “Görmedi mi o insan; Biz onu
bir damla sudan yarattık da sonra o, Bize apaçık bir düşman kesiliverdi?”
(Yasin suresi, 77). İnsanın bir damla sudan yaratılışı ancak sonsuz ilim,
kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eseri olabilir. Aksini iddia eden varsa bir
damla sudan bir insan yaparak veya insanın tek bir hücresini yaparak iddiasını
ispat edebilir. Kur’an, on dört asırdır inanmayanlara bu konuda meydan okuyor.(16)
Şimdiye değin, bu meydan okuyuşa bir cevap verilemediği gibi, çok ileri
teknolojiye rağmen, buna cevap verilebileceğini söyleyen de yok. Bu, hem
Kur’an’ın ilahi kitap olduğunu hem de Allah’ın bütün canlıların Yaratıcısı
olduğunu ispat ediyor.
İnsanın
yaratılışı mucize olduğu gibi, doğduktan hemen sonra, ona validesinin
memelerinden “anne sütünün” ikramı da ayrı bir “rahmet mucizesi”dir.
Birçoğumuz bunu sıradan görüyoruz. Şöyle bir düşünün, annelerin memelerinden
süt değil de “portakal suyu” gelseydi ne yapardık! Herhalde, hayret eder ve
herkesle paylaşırdık. Eminim, televizyon kanallarında birinci haber haline
gelirdi! Oysa annelerin memelerinden “portakal suyu” yerine “süt” gelmesi,
binlerce kat daha harika ve hayret edilmesi gereken bir şeydir. Bilim adamları
henüz “anne sütünün” yerini tam olarak tutacak hiçbir şey bulamadıkları için
annelere çocuklarını emzirmelerini tavsiye ediyorlar. Anne sütü örneğinde
olduğu gibi, birçok şey, belki de her şey, aslında harikulade ve mucize
olmasına rağmen sürekli gördüğümüz için onları sıradan bir şey gibi
algılıyoruz. “Akıl gözünü” dikkatle açanlar, “sıradanlık perdesini” aralayarak
her şeyin arkasındaki mucize fiilleri ve onların Faili’ni görebilir.
İçsel delillere bir örnek daha vermek istiyorum. Her insan kendi bedeni
üzerinde düşündüğünde Rabbini bildiren ayetleri görebilir. Vücudumuzun her
azası, muhteşem yapısı ve işleyişi, düzeni ve sayısız hikmetleri ve
faydalarıyla bize sonsuz ilim, hikmet, rahmet ve kudret sahibi Bir’inden haber
veriyor. Sizinle yakın zamanda yaşadığım bir hadiseyi paylaşarak ne demek
istediğimi açıklayayım. Benim ağzımda “insan yapımı” dişler ve “diğer dişler”
var. İnsan yapımı dişlerimi, sokakta karşılaştığım bir insana yaptırmadım. Diş
hekimliği fakültesinden mezun olup kendi alanında yıllarca tecrübe edinen bir
“diş hekimine” yaptırdım. Niye sıradan bir insana gitmedim de bir diş hekimine
gittim? Cevabı gayet basit: Çünkü diş için en uygun malzemeyi bularak onu
diğer dişlerimle uyumlu bir kalıba sokup sonra da damağıma yerleştirmek, öyle
basit bir iş değil. Herkesin elinden gelmez. Diş konusunda derin bilgisi ve
diş yapıp yerleştirecek aletleri olmayan biri bu işi yapamaz.
Şimdi
“insan yapımı” dişler ile “diğer” dişleri kıyaslayalım. Hangisi daha iyi?
Hangisi daha sağlam? Hangisi daha mükemmel? Elbette “diğer” dişler. Bunun en
bariz örneği, eğer sağlam dişleriniz varsa, hiçbir dişçi, gelin bu dişleri
çıkaralım, ağzınıza teknoloji harikası dişler yerleştirelim demez. Şimdi,
aklımızı başımıza alıp düşünelim: “İnsan yapımı” dişler yüksek bir ilim ve
kudretle oluyorsa, onlardan her açıdan daha mükemmel olan “diğer” dişler kendi
kendine veya tesadüfen olabilir mi? İlim ve şuurdan mahrum, cahil ve aptal
doğal kuvvetlerin eseri olabilir mi? O halde, insan yapımı olmayan her bir
dişimiz bize Allah’ı bildiriyor. İnsan vücudunun en basit parçalarından biri
olan dişler bu şekilde bize Rabbimizi bildiriyorsa, göz, burun, beyin gibi
yüzlerce organımızın Allah’ı nasıl bildirdiklerini de sizin zekâvetinize
havale ediyorum.
Yazımızın başından buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak:
Rabbimiz kainatı muhteşem bir kitap haline getirip, ondan yazdığı sayısız
cansız ve canlı varlıkların kelimeleriyle (ayetleriyle) kendini bize
tanıtıyor. Bu kitabı kebir-i kainatın manalarını Kur’an-ı Kerimle tercüme
etmiş ve Hz.Muhammed (asm) gibi bir mualim-i ekberle bu kitabı nasıl
okuyacağımızı ders vermiştir. Bizler, tesadüf ve tabiatın kapkara gözlüğünü
çıkarıp, Kur’anın sunduğu şeffaf gözlükle kainat kitabını okuduğumuzda herbir
şeyde Rabbimizi görebilir, icraatlerini müşahede edebilir, hikmetlerini
tefekkür edebiliriz. O’nu hem hadsiz mükemmel eserleriyle tanıyabilir ve hem
de sonsuz nimetleriyle sevebiliriz.
Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan
11 Eylül’e Rağmen Amerika’da Yükselen İslam isimli kitabından alınmıştır.
Dipnotlar:
(1) Allah’ı beşerileştirmek birçok dinin yaptığı temel bir hatadır.
Hıristiyanlık ve Yahudilik, Allah’a evlat isnat ederken, çok tanrılı dinlerde
ise tanrının doğduğuna inanılır. Eylül ayının ikinci haftasında, Unity
Kilisesi’nin düzenlediği Dünya Dua Günü programına katılırken, Hindu
konuşmacının şu sözleri beni hayli şaşırtmıştı: “Bugün bizim için çok önemli
bir gün. Çünkü Hinduların iman ettiği en büyük tanrının doğum günüdür.”
(2) Keşfu’l-Hafa, 132. hadis.
(3) Yamina Mermer, 1995 yılındaki Bediüzzaman Sempozyumu’nda sunduğu,
“Risale-i Nur’da Sebep-Sonuç İlişkileri” isimli tebliğinde şöyle demektedir:
“Kur’ân-ı Kerim, meselâ 310 defa “semâvat”tan, 45l defa “arz”dan, 262 defa
“yaratma”dan, çok azı Kur’ân ayeti anlamına gelmek üzere 382 defa “âyet”ten
bahsederek bunların Allah’ı tanıtan âyetler, şahitler olduğuna dikkati çeker.
“Bak,” “Bakmazlar mı?”, “Düşünmezler mi?” gibi birçok teklifiyle de kâinata ve
yaratmaya bakıp düşünmemizi emreder.”
(4) Üniversitede okuduğum yıllarda diş hekimi dostum İdris Çamlıbel’den
duyduğum bir hadiseyi hiç unutamıyorum. Bir hafta sonu, İdris Bey, 5
yaşlarındaki kızıyla birlikte pikniğe gider. Kızı o güne kadar hiç kiraz ağacı
görmemiş. Piknikte gördüğü ilk kiraz ağacı onu çok heyecanlandırır, babasına
koşarak gider ve şöyle der: “Baba, baba! Gördün mü! Gördün mü! Şuradaki ağaca
kiraz asmışlar.” Babası, kızının söylediğine önce güler; ancak manasını
düşününce, çocukça bakışın daha doğru olduğunu anlar.
(5) Bediüzzaman, sebep-sonuç halkasıyla her şeyin yaratılmasının hikmetini
şöyle açıklıyor: “Ey esbabperest (sebeplere tapan) ve tabiata tapan biçare
adam! Madem her şeyin tabiatı (varlık özü), her şey gibi mahlûktur
(yaratılmıştır); çünkü sanatlıdır ve yeni oluyor. Hem her müsebbeb (sonuç)
gibi, zahirî (görünen) sebebi dahi masnu’dur (sanatlıdır). Ve madem her şeyin
vücudu, pek çok cihazat (cihazlara) ve âletlere muhtaçtır. O halde, o tabiatı
icat eden ve o sebebi halk eden bir Kadir-i Mutlak (Sonsuz Kudret Sahibi) var.
Ve o Kadir-i Mutlak’ın ne ihtiyacı var ki aciz vesaiti(vasıtaları),
Rubûbiyetine ve icadına teşrik (ortak) etsin. Hâşâ! Belki doğrudan doğruya
müsebbebi (sonucu), sebep ile beraber halk ederek, cilve-i Esmasını
(İsimlerinin yansımasını) ve hikmetini göstermek için, bir tertip ve tanzim
(düzen) ile zahirî (görünürde) bir sebebiyet, bir mukarenet (ilişki) vermekle,
eşyadaki zahirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere merci’
(dayanak) olmak için, esbap ve tabiatı dest-i kudretine (kudret eline) perde
etmiş; izzetini o suretle muhafaza etmiş.” (Lem’alar, 23. Lem’a, Tabiat
Risalesi.)
(6) Söz konusu araştırmayla ilgili makaleye şu adresten ulaşabilirsiniz:
http://www.cnn.com/2003/TECH/space/07/22/stars.survey/
(7) Kur’an’ın bir ayetinde şöyle deniliyor: “And olsun ki, onlara “gökleri ve
yeri yaratan kimdir?” diye sorsan, elbette Allah diyecekler” (Lokman Suresi,
25). Bu ayette “onlar” zamiriyle inanmayanlar kastediliyor. Bu ayet iki önemli
noktayı dikkatimize sunuyor: Birincisi, inanmayanlara Allah’ı anlatırken en
büyük ve bariz ayetler olan göklerin ve yerin yaratılışından başlamamız daha
uygundur. İkincisi, inanmayanlar bile muhteşem ve muazzam göklerin ve yerin
yaratılışını başka türlü izah edemezler; iyice düşündüklerinde çaresiz kalıp
“Allah” diyeceklerdir.
(8) http://nobelprize.org/nobel_prizes/chemistry/laureates/1961/calvin-bio.html
(9) Piyasa sisteminde fiyatlar, mal ve hizmetin değerine göre değil, arz ve
talebe göre belirleniyor. İnsan için zaruri olan oksijenin bedava olması,
kıymetsizliğini değil, bol olduğu için kimsenin parayla talep etmediğini
gösterir. Kapitalist sistemde insanların mal ve hizmete piyasa fiyatına göre
kıymet vermesi bir yanılgıdır. Piyasada alınıp satılmayan birçok şey, gerçekte
paha biçilmez kıymete sahiptir.
(10) Maddenin atomik veya moleküler boyutta incelenerek yepyeni özelliklerinin
açığa çıkarılması.
(11) “Küre-i arz (dünya) mağazasından me’kûlât (yiyecek) ve meşrubat (içecek)
ve libas (elbise) ve sair ihtiyaçlarınızı temin ediyorsunuz. Parasız aldığınız
bu malları “İlâhî hazine”den almayıp birer birer esbaba (sebeplere) yaptıracak
olursanız, acaba bir nar tanesini ne kadar zamanlarda elde edip ne kadar
pahalı alacaksınız? Çünkü o nar, bütün eşyayla alâkadardır. Az bir zamanda, az
bir kıymetle husule gelmesi imkân haricidir. Ve aynı zamanda, ondaki ziynet,
intizam (düzen), sanat, rayiha (koku), tat ve koku gibi lâtif şeylerden
anlaşılıyor ki, o nar tanesi öyle bir Sani’in masnûudur (sanat eseridir) ki,
icadında külfet (zorluk) ve mübaşeret yoktur” (Bediüzzaman Said Nursî, Hubab
Risalesi, Mesnevi-i Nuriye).
(12) Toplam hayvan türünün 100 milyon olduğunu tahmin eden bilim adamları da
var: http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/4013719.stm
(13) Dr. Virtanen, ineklerin süt verimini artırmakla ilgili çalışmasından
dolayı 1945 yılında Nobel Kimya Ödülü aldı.
(14) Bediüzzaman Said Nursî, 7. Şua, Ayetü’l-Kübra Risalesi.
(15) En saygın belgesel yapımcılarından NOVA’nın çıkardığı “the Miracle of
Life” (Hayat Mucizesi) ismindeki belgesel, bunun bariz bir örneğidir.
(16) Yazarın Nesil Yayınlarından çıkan, Rabbini Arayan Thomas isimli kitabının
sekizinci bölümünde, Kur’an’ın bu meydan okuyuşu karşısında ateist Thomas’ın
nasıl ilzam olduğunu okuyabilirsiniz.
Dr. Furkan Aydıner