|
Alevilik'te namaz var mI?
Alevi
Bektaşilerin cem evleri caminin seçeneği midir? Elbette değildir! Neden
olsun!... Alevi Bektaşilik özünde ve kaynağında bir tasavvuf akımıdır. Cem
evlerinde yapılan "cem ayini" tasavvufun arınmak amacıyla yapılan
ibadetlerindendir. Bilenler bilir ki diğer "cehri" (sesli zikir) yolların
ayinlerine benzer. Rufailik, Kadirilik, Mevlevilikte de benzer ayinler vardır.
Rufailik ve Kadirilik de çalgı olarak def veya daire kullanılır. İkisinde de
dönüş vardır. Rufailikte burhan denilir, Kadirilikte devran... Mevlevilikte ise
çok çalgılı bir ayin yapılır. Mevlevi rakslarına da sema denilir.
Bektaşilerinkine de semah, çalgı ise bağlamadır. Rufailik, Kadirilik, Mevlevilik
ve benzer yollarda gerçekte Alevi yollarıdır. Ancak fıkıh anlamında Sünni
olduklarından şeriat ibadetlerini Sünni camilerde, tarikat ibadetlerini
dergahlarda yaparlar. Alevi Bektaşiler ise bir kısmı Hanefi olsa da çoğunluk
Caferi fıkhına bağlıdırlar. Şeriat ibadetlerini de daha çok evlerinde yaparlar.
Kimileri Alevi Bektaşi yolunda şeriat ibadetleri yok zannederler. Vardır. Ancak
zaman içinde daha çok evlerinde yapılır olmuştur. Elbette yapanlar için... Sün-
nilerin hepsi namaz kılıp ramazan orucu tutarlar mı? Alevi Bektaşilerin de
öyledir. "Alevi Bektaşilerde namaz yoktur" sözü doğru değildir. Alevilik Hz. Ali
yolunda gidenlerin adıdır. Hz. Ali öyle namaz kılıyordu ki; vücuduna saplanan ok
çekilip çıkarıldığında acıyı duymuyordu. "Bektaşiliğin İç Yüzü" adıyla rahmetli
M.Tevfik Oyton'un yazdığı değerli kitapta 53 ve 54. yapraklarında namazın nasıl
kılınacağının tanımı vardır. Rahmetli A.Celalettin Ulusoy'un "Hünkar Hacı Bektaş
ve Alevi Bektaşi Yolu " adlı eserinde ve birçok Alevi Bektaşi kaynağında ve
menakıpnamelerde Hacı Bektaş Veli'nin Ahmet Yesevi'nin meclisinde kıldığı
namazdan söz edilir. Anadolumuzda bazı Alevi köylerinde namazların kılındığı
mescitler de vardır cemlerin yapıldığı evler de... Hacı Bektaş ilçemizdeki, Hacı
Bektaş Dergahında avlusundaki mescidin oraya 1826 dan sonra atanan Nakşibendi
şeyh tarafından yaptırıldığı doğrudur. Ama bu Alevi Bektaşilerin namaz kılmadığı
anlamına gelmez. Ayrıca birçok Sünni dergahta da mescit olmaz. Ayin yapılan
yerde namaz da kılınabilir ve kılınmaktadır. Namaz Alevi Bektaşi, Sünni, Şii
bütün Müslümanların ortak şeriat ibadetidir. Kılan kılar, kılmayan kılmaz. Kimse
karışamaz. Allah ile kul arasındaki meseledir.
Şeriat, tarikat yoldur verene
Marifet, hakikat ondan içeri
Alevi Bektaşilerin Sünni mescitlerine gidenleri de
vardır. Ancak çoğunluk duvarlarında Ebubekir, Ömer, Osman adı yazılı olan ve
hutbelerde onların adının anıldığı mescitlere gitmezler. Bunu da anlamak
gerekir. Eğer onların hilafetlerini ve dinin önderi olduklarını kabul etselerdi
Sünni olurlardı. Halbuki Sünni değildirler. Sünniler Hazreti Peygamberden sonra
sahabenin yorumlarına uyanlardır. Alevi Bektaşi ve Şiiler ise Hazreti Ali'nin ve
ehlibeyt imamlarına bağlananlar. Alevi Bektaşiler daha çok tasavvuf yolunu esas
alanlardır, Şiiler fıkha öncelik verenler. Öyle de olur, böyle de olur. Herkes
seçtiği yolda gider, menzilde buluşulur. Çözüm birlik bilincindedir. Müslümanlar
bir birilerinin kardeşi olduklarını bilmeli ve de "Yaratılmışı Yaratandan Ötürü
Sevmek" düzeyine ulaşabilmelidir. Son sözü Yunus söylese; Bana namaz kılmaz diyen, ben kılarım namazımı
(Radikal:Namık
Kemal Zeybek- 08/02/2008 )
Ateistler ve Aleviler
Alevîlerin ve Alevîliği
kullananların dile getirdikleri talepleri imkan, insan hakları ve demokrasi
açısından değerlendirmek üzere birkaç yazı kaleme almak istiyorum. Bu taleplerin
yeni olmadığını hatırlatmak üzere de başlangıç olarak bir yıl önce yayımlanan
“Alevîler, cemevi ve cami” başlıklı bir yazımı tekrar sunuyorum: Bazı
solcu ve ateistlerin, Alevî olmadıkları halde böyle görünüp Alevîliği İslam
dışı, başka bir din veya inanç sistemi olarak göstermek, bilgisi yeterli
olmayanları buna inandırmak için çaba gösterdiklerini biliyoruz. Ama Alevîlerin
kahir çoğunluğunun buna katılmadıklarını, kendilerini Müslüman olarak
bildiklerini, Alevîliği İslam'ın bir farklı yorumu olarak telakki ettiklerini de
biliyoruz ve biz de böyle olduğuna inanıyoruz. Alevîlik tarihinin bazı
dönemlerinde başka din ve mezheplerden etkilenmiş olsa bile bugün "Allah'ı,
Muhammed'i ve Ali'si" olan Alevîliği İslam dışı gösterme gayretleri boşunadır ve
tutmayacaktır. Alevîlerin camilere gelmek ve orada ibadet etmek
istemediklerine dair iddiayı genellemek doğru değildir. Birçok Alevî Müslüman
hem cem evine gider, hem de camiye gider. İçlerinden camiye gitmek istemeyen ve
cemevine devam etmek isteyenler varsa -ki, var oldukları anlaşılıyor- onlara da
kimse mani olmamalıdır. Ben Alevîlikle ilgili kaynakları gözden
geçirdiğimde onun, bir mezhepten ziyade bir tasavvuf okulu, bir tarikat olduğu
sonucuna varıyorum. Buna göre de cemevlerinin tekke mahiyetinde yerler olduğunu
düşünüyorum. Bana sorulsa tekkelerin açılmasını, tarikatların serbest
bırakılmasını söylerim. Çünkü dünyada ve ülkemizde tarikatlar hiçbir zaman yok
olmamış, baskı ve yasak sebebiyle yer altına inmiş, faaliyetlerini gizli
yürütmüştür. (Ayrıca tekkelerin kapalı olması, evrensel insan hakları
standardına göre din özgürlüğüne aykırıdır.) Cemevleri tekke gibi olsun
olmasın, Alevîler oraya gitmek, orada ibadet etmek, ayrıca bazı kültürel
faaliyetlerde bulunmak istiyorlarsa bu onların hakkıdır. Devlet emsali kurum ve
kuruluşlara yardım ediyorsa onlara da etmelidir. Problem "cemevlerini caminin
yerine koymak veya camiye karşı bir alternatif olarak kabul etmek" ile
ilgilidir. Ben bunun gerekli olduğunu düşünmüyorum. Ne Sünnîler cemevi aleyhine
konuşmalı, ne de Alevîler cami aleyhinde söz etmelidirler. Dileyen ibadetini
dilediği yerde yapabilmelidir. Aynı şeyi Diyanet-Alevîler ilişkisi için
de söylemek isterim: Bu ikili arasında da çatışma ve dışlama değil, kapsama,
diyalog ve hizmet alış-verişi olmalıdır. Eğer yeni anayasada Diyanet İşleri
Başkanlığı muhafaza edilecekse başka mezhepler ve dini kuruluşlar yanında Alevî
topluluğuna yönelik hizmetlerin de bu kurumda yapılması mümkündür,
faydalıdır. Sünnî Müslümanların, Ehl-i beyt'e yapılan zulüm karşısında
duyarsız oldukları ve bu zulmü yapanlara lanet okumadıkları iddiası da genel
olarak doğru değildir. Ehl-i beyt'e olan sevgi, saygı ve bağlılık istenirse
bugün de iki camianın birbirine yakınlaşmasını, aynı sevgi ve saygıyı
paylaşmanın hasıl edeceği duygu ortamında soğukluğun sıcaklığa dönüşmesini
sağlayabilir. Ehl-i sünnet ulemasının Yezîd, babası ve Hz. Ali'ye cephe alan
bazı sahabe aleyhinde söz etmemeleri, onları tuttuklarından, yaptıklarını meşru
gördüklerinden değildir. Aynı alimler, Hz. Ali'ye başkaldıranların bâğî (meşru
yönetime başkaldıran asî) olduklarını kabul ve ifade etmişlerdir. Eserleri
yıllarca Osmanlı medreselerinde okutulmuş bulunan büyük Sünnî alim Teftâzânî'nin
(v. 792/1390) bu konuda söylediklerini önemli bir örnek olarak
sunuyorum: "Sahabe arasında geçen kavgalar ve tartışmalar açıkça
gösteriyor ki, onların bir kısmı haktan sapmış, zulüm ve günah sınırına
ulaşmıştır. Bunun da sebebi kin, inat, haset, direnme, servet ve iktidar talebi,
dünyanın çekiciliğine (lezzet ve şehvete) meyildir. Bu böyledir; çünkü her
sahâbî masum (günahsız ve günah işleyemez) değildir ve Peygamber'i (s.a.) gören,
ona ulaşan herkes hayırlı (iyi) değildir... Ehl-i sünnet ulemasının bu olayları
farklı yorumlayıp mazeretlere bağlamalarının sebebi büyük sahabeye dil
uzatılmasını engellemek içindir. Onlardan sonra Peygamber'in Ehl-i beytine
yapılan zulüm ve kötülüklere gelince bunu kimse inkar edemez, buna dağlar taşlar
ve hayvanlar bile şahitlik eder, göklerde ve yerde olanlar göz yaşı dökerler;
dağlar paralanır, taşlar parçalanır. Bu sebeple o kötülükleri yapanlara, buna
razı olanlara veya katkıda bulunanlara Allah lanet etsin! Ehl-i sünnet
alimlerinin bir kısmının, onun daha fazlasını da hak ettiğini bildikleri halde
Yezîd'e lanet etmeyi caiz görmemiş olmalarının sebebi, cahil ve aşırı gidenlerin
işi ileriye götürüp büyük sahabeye kadar dil uzatmalarını engellemek içindir."
(Şerhu mekasıdı't-tâlibîn, İst. 1305, C. II, s. 306-307)
( Hayrettin KARAMAN:27 Kasım
2008)
Ne
zaman Alevilik üzerine bir yazı yazsam, ortalık toz-duman oluyor.
Düşüncelerime katılan Alevi okurlar yanında,
anlatılmaz bir öfkeyle sövüp-sayanlar da karşıma dikiliyor. Eline-diline-beline
sahip olmayanlar, Alevi terbiyesini bilmeyenlerdir. Yazdıklarıma efendice itiraz
edenleri saygıyla okuyorum. Mesela Mehmet Ali Kangal isimli bir okur, benim
“Bilmeden, araştırmadan, sormadan yorumlar yaptığımı” iddia ediyor. Bu
münasebetle açıklamak mecburiyetindeyim: Benim on bin ciltlik bir kitaplığım
var. Üzerinde dikkatle durduğum konulardan biri Atatürkçülüktür. Atatürk üzerine
ancak seksen
üç
kitap okuyabildim. Çok önem verdiğim konulardan bir diğeri de Alevi-Sünni
çekişmeleri. Kütüphanemde Alevilik üzerine yazılmış elli bir kitap bulunuyor.
Mehmet Ali Kangal, her iki konuda da benden daha çok okumuş-araştırmış,
kitaplığını zenginleştirmiş olabilir. Eyvallah! Yalnız bilmelidir ki, ben,
fakülte tahsiline başladığım 1955 yılından beri, sürekli olarak bu konular
üzerinde okuyor, araştırıyorum. Şimdi, bu yazım dolayısıyla, yine çok şiddetli
hücumlara uğrayacağımı bildiğim halde yazıyorum: Ben Aleviliği kimlerden okuyup
öğrendim? Önce, Hz. Ali efendimizi okudum. Sonra, Cafer-i Sâdık fıkhını,
Muhammet Ebu Zehra’nın dört ciltlik Mezhepler Tarihinden öğrendim. Sonra, Ahmet
Cevdet Paşa’nın 6 ciltlik Kısas-ı Enbiyasını, Abdülbaki Gölpınarlı’nın Tarih
Boyunca İslâm Mezhepleri ve Şiilik, sonra Hacı Bektaş Veli’nin Makalat, Prof.
Dr. Orhan Türkdoğan’ın Alevi Bektaşi Kimliği, Prof. Dr. Ruhi Fığlalı’nın
Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Abdülkadir Sezgin’in Hacı Bektaş Veli ve
Bektaşilik, Prof. Kenan Erzurumlu’nun Hû... vs. vs. isimli kitaplarını dikkatle
inceledim. Sonunda samimiyetle ve huzurla şu kanaate vardım:
1- Bütün Aleviler soy
bakımından Türk, din bakımından Müslümandırlar.
2- Alevilik, İslâmın
içinde, siyasî çekişmelerden doğmuştur.
3- Hz. Ali’yi ve Ehl-i
Beyti, kayıtsız-şartsız sevmek Hz. Peygamber emridir.
4- Hz.
Ali’siz Alevilik olmaz. Bir Alevi de bir Sünni gibi, elbette komünist olabilir
ama Alevilikle hiçbir ilgisi kalmaz. Yani bir
insan hem Alevi, hem de komünist olamaz.
5- Sünni camia içerisinde,
Atatürk’e Allah diyen, Peygamber diyen, Kemalizmi, yeni bir din olarak gösteren
kimseler çıktı. Mesela, eski Edirne milletvekili Şeref Aykut, Kemalizm’i yeni
bir din olarak gösterdi. Şairlerimizden: Behçet Kemal Çağlar, Kemalettin Kamu,
Edip Ayel, Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel, İlhami Bekir gibi kimseler...
Atatürk’ü, hem Allah, hem Peygamber, olarak gösteren şiirler yazdılar.Nasıl bu Sünni şairlerin
Atatürk’ü ilah-peygamber olarak göstermeleri, bütün Sünni camiayı
suçlandırmazsa, bazı Alevi şairlerin de Hz. Ali’yi ilah gibi göstermeleri veya
onu, Hz. Peygamberden önde tutmaları, bütün Alevi camiayı ilgilendirmez.
Dolayısıyla bazı kişilerin inkârı yüzünden, bütün Sünni veya Alevi camiaya
düşmanlık, gafletin, cehaletin, ihanetin en büyüğüdür. Türkiye’de, adam gibi yan
yana
yaşamak varken,
düşmanlıklarla hareket etmek felaketimiz olacaktır.
Alevilik, Türkiye’de tam bir kördüğüm halinde.
54 yıllık araştırmalarıma, tespitlerime dayanarak
yazıyorum: Evvela, Sünni camia, Türk Alevilerimiz hakkında yeterli bilgilere
sahip değil. Hatta bazı Sünni topluluklar Alevilik konusunda, yerle gök arasını
dolduracak ölçüde saçma sapan kanaatlerle yüklü. Tamamen cehaletten kaynaklanan
ve milyarda bir bile doğruluk payı bulunmayan bazı iddiaları dinlediğim zaman,
derin bir utanç duyuyorum.Beri yanda Alevi
yurttaşlarımız da, kendi aralarında birlik içinde değiller. Bir grubun ak
dediğine, öteki grup kara diyor. Alevi vatandaşlarımız da, Sünni camiayı
istenilen ölçüler içinde okuyamamışlar, tanıyamamışlar. Bilgisizlik, taassup,
hatta düşmanlık, her iki kardeş camia arasında bazı kimselerin yakalarını
pençelemiş durumda.1983 yılında, Sivas’ta
Madımak faciası meydana gelince, düşüncelerimi önce bu gazetedeki köşemde
yazdım. Dedim ki: Madımak faciasını, sadece cehaletle, gafletle, vahşetle ifade
edemeyiz. Bu kelimeler o facia karşısında çok mâsum kalıyorlar. Cehaletten,
gafletten, vahşetten yüz misli daha kuvvetli kelimeler bulmalı, bu vahşeti o
kelimelerle lanetlemeliyiz! Sonra hem Sivas’ta hem de Ankara’da, İstanbul’da
tanıdığım imamlara sordum: “Bu Alevilik konusunu, neden vaaz kürsüsünde cemaate
anlatmıyorsunuz? Üzerimizde çok büyük oyunlar oynanıyor. Ale-viler, önce soy
bakımından sonra din bakımından bizim kardeşlerimizdir. Alevilik, İslâmın içinde
cereyan eden siyasî bir harekettir. Bu düşmanlıklar, bizim felaketimiz olabilir”
dedim. Bana dediler ki: “Bu konuyu, sizin söylediğiniz gibi anlatsak birtakım
Alevi dernekleri ve basın mensupları, bizi günde kırk defa top ateşine tutarlar.
O derneklerin görüşlerini ele alsak, bu defa hem başka Alevi derneklerinin, hem
de Sünni topluluğun boy hedefi haline geliriz. Susmak mecburiyetinde kalıyoruz.
Çünkü hoşgörü zemininden mahrumuz. Bu çok zor bir konu!”Ben, bu
kardeş kavgalarından çok endişeliyim. 55 yıldan beri duyduklarımı, gördüklerimi
bir kitap halinde yazmak kararındayım. Konferanslarla da üzerime düşeni yapmak
istiyorum. Mesela:İlk defa
İstanbul’da, Fırat Kültür Merkezinde, bir Öğretmenler Günü dolayısıyla, belki
bin öğretmene, Aleviliği anlattım. Aleviliğin ne demek olduğunu bilmezseniz,
başarılı bir öğretmen olamazsınız, diye söze başladım. Sonra, o toplantıda
bulunan Topkapı Çinili Camii imamının ısrarı üzerine, bir cuma günü, Aleviliği o
cami kürsüsünde dile getirdim. Elimi öpmek isteyenler çok oldu. Geçen ay
İstanbul’da Şükrü Balcı Polis Meslek Yüksek Okulunda 1100 yeni polis adayına tam
iki saat, Aleviliğin doğuşu hakkında bilgi verdim. Gençler, beni ayakta
alkışladılar. Üç hafta önce de, Fenerbahçe Camii Mütevelli Heyeti, beni ısrarla
cami cemaatlerinin önüne çıkardılar. Cumhuriyet tarihinde galiba ilk defa ben bu
Alevilik konusunu cami kürsülerinde açıklayan adam oldum.Tabii bu
arada, gazetedeki yazılarım dolayısıyla, bazı Alevi okurlardan da dehşetli
küfürler, Yezidli hakaretler ve tehditler alıyorum. Cehaletimizin,
terbiyesizliğimizin dehşetini göstermek için onları, yeni kitabımda siz de
utanarak okuyacaksınız.
(Y. Bülent Bakiler-15.Şubat.2009)
Alevilik konusundaki kIrmIzI çizgilerimiz
Hemen şunu belirtmek istiyorum ki, alevî-sünnî
diyalogunun yapılabilmesi için, her ikisinin de ehl-i tevhîd manasında ve
İslâmın gölgesi altında düşünülmesi gerekir. Aksi takdirde, bugün Alevîliğe,
özellikle belli çevreler tarafından öyle manalar verilmektedir ki, bu manaları,
ne Alevîliğin ileri gelenleri ve ne de din mensubu bir insanın kabul etmesi
mümkün değildir. Mesela “Alevîlik bir inanç sisteminden ziyâde hayât tarzıdır.
Alevîlik öte dünya üzerine değil bu dünya üzerine; efsâne üzerine değil insan
üzerine kuruludur. Osmanlı değil ve Arap hiç değildir. Çoğunlukla Türk, biraz
Kürt’tür. Orta Anadolu insanının yaşam tarzıdır. İslâmdan etkilenmiştir; ama
Şamanist karakter taşır. Kısmen Budizm ve Hıristiyanlığın etkisi altında
kalmıştır. Şi`î hareketiyle çok az ilgilidir ve soyut bir Ali sevgisi vardır.”
(1)
Dikkat edilirse, bu sözleri söyleyen insan, başta âhireti inkâr etmektedir;
İslâmiyetle olan bağını, sadece Şamanizm kadar görmektedir. Hz. peygamber’e
uymayı Arap olmak gibi takdim etmektedir.Şimdi burada şunun tesbit edilmesi gerekir: Tarih boyu, başta Alevîlerin ve biz
sünnîlerin hürmet gösterdiği on iki imam olmak üzere, alevîsi ve sünnîsiyle
bütün Müslümanlar, Kur’an ve Sünnet’in temel esasları olan Allah’ı bir bilmekte;
Hz. Muhammed’i O’nun hak peygamberi olarak kabul etmekte ve Kur’an’ın Allah’ın
kelâmı olduğuna iman etmekte ittifâk halindedirler. Bu üçünden taviz verenin,
adı ister sünnî olsun ister alevî olsun, müslüman olarak karşımıza diyalog için
çıkması mümkün değildir. Ancak başka bir dinin mensubu olarak onunla mu`â-mele
edilir. Zann ediyorum ki, bu noktada, hakiki alevilerden hiçbirinin itirâzı
yoktur. Ayrıca başta İmam Ca`fer-i Sâdık olarak bütün imamlar ve İslâm âlimleri,
zarûriyât-ı diniye olarak adlandırdıkları namaz, oruç ve zekât gibi farzları;
içki içmemek, fuhuş yapmamak ve kumar oynamamak gibi yasakları, dinin tabi`î
parçaları görmede ittifâk halindedirler. Bizim tesbitlerimize göre, bunları
yapamamak ayrıdır; reddetmek ayrıdır. Alevî veya sünnî bir insan, bu
saydıklarımızı yerine getirmeyebilir; ancak dinde yoktur demeleri mümkün
değildir. Böyle bir inkâr karşısında, alevî sünnî diyalogunun da manası yoktur.
O halde bizim diyalogumuz, Allah’a iman eden, Hz. Peygamber’i hak Peygamber
kabul eyleyen ve Kur’an ile onun getirdiği emir ve yasakları yaşayamasa bile,
reddetmeyen hakiki alevîlerle olacaktır. Aksi takdirde biraz sonra arz
edeceğimiz gibi, İslâmın tasavvuf ve itikâdî bir kolunun Anadolu âdetleriyle
yoğrulmuş şekli demek olan alevîlikle, bahsi edilen ve alevîliği yeni bir din
gibi kabul eden anlayışı bağdaştırmak mümkün olmayacaktır.Bu sebeple Alevilik konusundaki bazı kırmızı çizgileri hatırlatmakta fayda
vardır:
1. Alevilik ve Bektaşilik Anadolu’da bir tarikat şeklinde yürümüştür ve bu
sebeple de Bektaşi ve Alevi tekkelerine veya dergâhlarına son zamanlarda ve
özellikle de 28 Şubattan sonra Cem Evi denmeye başlanmıştır. Eskiden beri cem
âyinleri vardır. Bu manada Cem Evleri tekke veya dergahtır; asla mabed değildir.
Eğer mabed kabul edilirse ki batılıların isteği de budur, batılılar Alevileri müstakil bir din mensubu olarak
göstermeye çalışmaktadırlar. (2)
2. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması ve Din Derslerinin Anayasadan
çıkarılması gibi istekler, Aleviliği yeni bir din olarak sunanların isteğidir.
3. Eğer Cem Evlerine bütçeden maddi bir destek verilirse, Türkiye’de mevcut
bütün tarikatların da Bütçeden tahsisat isteme hakkı vardır.
Bilindiği gibi, Erdebil Şeyhlerinden Şeyh Cüneyd şeyhliğine şahlık katmak
istemiş ve ancak muvaffak olamayarak 1460 yılında katl edilmiştir. Yerine geçen
oğlu Şeyh Haydar da aynı gayeyi devam ettirmiş ve Anadolu’yu Şî’alaştırmak
metodunu kullanarak şahlığını pekiştirmek istemiştir. Kucaklarında büyüdüğü
Akkoyunlu Devletine de hıyânet edince, Yakub Bey tarafından 1488 yılında o da
öldürülmüştür. Yerine geçen Şah İsmail ise, Erdebil Sofuları veya Halifelerini
Anadolu’ya göndererek, hem Anadolu’yu Şî’alaştırmayı ve hem de böylece
Anadolu’yu hâkimiyeti altına almayı hayatının gayesi edinmiştir. Nitekim
temkinli davranmayan Akkoyunlu Devleti, torunları olan Şah İsmail tarafından
ortadan kaldırılmıştır.
Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran ve hem şeyhliği ve hem de şahlığıyla
Anadolu üzerine yürüyen Şah İsmail, halifeleri vasıtasıyla Anadolu’yu tam bir
anarşiye sürüklemekte maalesef muvaffak olmuştur. 1507 yılında üzerine yürüdüğü
Alâüddevle Bey’in mağlubiyeti üzerine Elbistan, Harput ve Diyarbekir’i yakmış ve
yıkmıştır. Bu arada Erdebil Sofuları da Anadolu’da anarşi çıkarmaya
başlamışlardır. Şah İsmail’in taraftarları olan askerler, kırmızı çuhadan taclar
giydiklerinden dolayı onun taraftarı olan herkese Sürhser; yani Kızılbaş
denmiştir. Şah İsmail’in halifelerinden olan Rumiyeli Nur Ali Halife
başkanlığındaki Erdebil sofu ve müritleri, Tokat’a saldırmışlar ve yüzlerce
insanı kılıçtan geçirmişlerdir. Şehzâde Ahmed üzerlerine ordu
göndermişse de muvaffak olamamıştır. Bu arada Antalyalı Hasan Halife ve oğlu
Şahkulu veya Osmanlı tarihçilerinin ifadesiyle Şeytan Kulu (Şahkulu Baba Tekeli
veya Karabıyıkoğlu da denmektedir) eliyle Anadolu’daki Alevîleri Osmanlı Devleti
aleyhinde teşkilâtlandırmaya başlamıştır.
Bunları bertaraf eden Yavuz Sultan Selim’i soykırım yapmakla suçlamak ve hatta
Alevi Çalıştaylarında onun isminin mahallelerden ve diğer mekân isimlerinden
kaldırılmasını teklif etmek, tarihin ters çevrildiğinin delilidir.Bu konuda sözün özünü
Bediüzzaman söylemiştir: "Ey ehl-i hak olan ehl-i sünnet vel-cemâ`at! Ve ey âl-i beytin muhabbetini
kendilerine meslek edinen alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsiz, haksız ve
zararlı olan tartışmaları aranızdan kaldırınız. Yoksa geçmişte komünizm ve
dinsizlik cereyânı, birinizi diğeri aleyhinde kullandığı gibi, bugün de vatan ve
millet düşmanları, vatanımızı ve milletimizi bölmek için, birimizi diğeri
aleyhine kullanabilirler. Hepimiz de ehl-i tevhîd olduğumuzdan, kardeşliği ve
birliği emreden yüzlerce kudsî bağ aramızda varken, ayrılığı gerektiren cüz`î
meseleleri bırakmak elzemdir."
1 Ali Balkız, Daily News Gazetesi Eki; 15.7.1993 tarihli Zaman Gazetesi, sh. 5,
Mustafa Özcan'ın yazısı.
2 Örnek olarak bkz. Mordechai Nisan, Minorities in the Middle East: a history of
struggle and self-expression, (McFarland, 2002)ö sh.118
( Pr. Ahmet Akgündüz:
17.11.2009 )

BİR ALEVİ'NİN GÖZÜNDEN
YAVUZ SULTAN SELİM'DEN İTİBAREN "CAN KORKUSU, ŞERİAT KORKUSU"
İLE MANİPÜLE EDİLEN
ALEVİ KARDEŞLERİMİZİN ÖYKÜSÜ
VE İLGİNÇ TESPİTLER
Türkiye'de yayın yapan dört Alevi kanalından biri olan Su TV'nin
"Sessizlerin Umudu" sloganını benimseyen kanalın gayri resmi sahibi ve
Genel Yayın Yönetmeni: Yalçın Özdemir
Ben Hazreti Ali'nin yaşadığı süreçte,
Hazreti Ebubekir, Hazreti Osman, Hazreti Ömer'le kıyasıya bir kavgalarının
olduğunu da düşünmüyorum. Ama ondan sonra Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim
ile başlayan kavgayla birlikte mezhepsel dokuların Anadolu'da
hortlatıldığına inanırım...
Aleviler Osmanlıdan gördükleri zulümle birlikte Yavuz Sultan Selim'den taa
günümüze cumhuriyetin kuruluş yıllarına kadar gelinen süreçte Mustafa
Kemal'e ve onun kuracağı cumhuriyete bağlılık göstermişlerdir. Aleviler
Mustafa Kemal sevgisine rağmen Kemalist bir sürecin içerisinde rehin
alınmışlardır ve bu rehinlikleri de devam etmektedir. Aleviler
özgür davranamıyorlar. Alevilerin özgürleşmesi Kemalist süreçten
sıyrılmalarıyla mümkündür. Alevilerin korkusu sadece irtica korkusundan
kaynaklanmaz. Bu ülkede Alevilerin başına gelen tarihi olayları sadece
Dersim'de başlatmak gibi bir gelenekleri var. Aslında öyle değildir.
1500'deki Çaldıran savaşı yani Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim
arasındaki kavgadan günümüze kadar devam eden bin yıllık sürecin ürünüdür
korku. Çorum olaylarında Aleviler ön planda olmuşlardı ve zarar
görmüşlerdi. Sivas'ta Madımak'ta yakılmışlardır, zarar görmüşlerdir. Maraş
ve Gazi mahallesi olaylarında aynı süreç yaşanmıştır. Yani Aleviler
Mustafa Kemal üzerinden güvendikleri bir
cumhuriyetin derin odakları tarafından mütemadiyen kullanılmış ve manipüle
edilmişlerdir. Hala da kullanılmaya devam edilmektedir.
Alevilerin irticaa karşıtı tepkileri
malumdur. Hedefi irticaa olarak gösterirseniz manipüle etmiş olursunuz. Bu
yaşanan olayları tek tek değerlendirdiğimizde aslında Madımak'ta da
derin güçler vardır, Gazi olaylarında da, Maraş'ta da derin güçler vardır.
Türkiye'de Alevilerin bulaştırıldığı, Alevilerin zulüm gördüğü her eylemin
içerisinde mütemadiyen derin güçler vardır. Bütün bu derin güçler bu
coğrafyada Alevilerin oylarını ipotek altına almışlardır. Alevileri rehin
almışlardır. Bütün bu olaylar zamanında ya CHP ya da SHP iktidardadır.
Aleviler provokasyonlara zaman zaman düşürüldüler. Alevileri hep
irticaya karşı korkuttular. Bu nedenle CHP Alevilerin taşeronu oldu.
Bir dönem soğuk savaş yıllarında komünizm gelecek korkusu uyduruldu.
Toplumun değişik kesim ve katmanları, değişik ideolojik kalıplar yanında
saf tuttular. 1980 sonrasından itibaren de bir irtica fobisi yaratıldı.
Bir irtica korkusu ile toplumun değişik kesim ve katmanları saf tutmaya
başladılar. Alevilerin oyları, irtica gelecek korkusu üzerinden CHP'ye
aktarıldı... Cumhuriyet mitingleri mesela, dikkatinizi çekti mi
bilmiyorum mitinglerdeki kitlenin yüzde 50'si Alevilerdir... Alevilerin
polis, mit görevlisi olmamak gibi refleksleri vardı.Günümüzde görüyoruz ki
bu reflekslerin çok önemi kalmamış. Aleviler her geçen gün durmadan yeni
manipülasyonlarla karşı karşıyalar.
Alevilerin ilk defa derin devletle ilişkilere bulaştığını Susurluk'ta
görüyoruz.
Bizim
coğrafyamızda Ermeniler katliama uğradı denilir. Bence sadece Ermeniler
değil, Kürtler hatta Kürt Aleviler özellikle katliama uğramışlardır.
Bütün bunları dış güçlerin yaptığına inandırıldılar. Sonra da irticanın
yaptırdığına inandırıldılar. Yani Türkiye'de aslında devlet tekti. Tek bir
millet yaratılmaya çalışıldı. Ondan gayri herkes ötekiydi. Bonapart
cumhuriyeti Türkiye'de herkesi ötekileştirildi. Aleviler tek başına
inançlarından dolayı yok edilmekle karşı karşıya bir topluluk değil. Bu
ülkenin Sünni, İslam perspektifine inanan toplulukları da inançlarından
dolayı büyük zulüm gördüler. Bizde adı sosyalizm değildir ama
olmayan bir sosyalizm vardır. Ona nasyonel sosyalizm demek daha
doğrudur. Devlet
ötekileştirmiştir her kesimi. O ötekileştirme üzerinden de müthiş bir
asimilasyon devam etmektedir. Çok somut bir örnek verelim. Bakın 1992'li
yıllarda devlet cem evleri hortlattı.
Bir Kürt meselesi var, altından
kalkamıyoruz, bir de aleviler Kürtlerin peşine takılırsa yandı gülüm keten
helvası deyip alelacele cem evleri hortlatıldı bu ülkede. Cem,
Alevilikte kurumsal bir yapıdır ama cemevi diye kurumsal bir yapı
yoktur. Aleviler de bunun kendileri için iyi bir şey olduğunu
düşündüler. Cumhuriyet bizi hatırlamaya başladı, bize değer vermeye
başladı dediler. Aslında bir oyunun içine çekildiler. Gazi olayları bunun
çok somut örneklerinden birisi. Nitekim hep cemevleri merkez alınıp bu tür
olaylar peydahlanmıştır...
Cemevleri resmen ibadethane
kabul edilsin" talebi devam ediyor.
Hala bu yanlışı görmüyorlar.
Evangelizmin yüzyıllık bir projesi vardır. Anadolu'da İslamı Aleviler
üzerinden Protestanlaştırmaktır bu proje. Bu proje gerçekleşir
gerçekleşmez bilemem. Aleviler üzerinden islamı Protestanlaştırma
düşüncesine karşılık bulan Avrupa'da bazı Alevi örgütlenmeleri ile karşı
karşıya kalırız. Nitekim bunlar Alevilik İslamın dışında bir yapıdır
derler. Alisiz Alevilik gibi tezler ortaya sürerler... Cem
evlerini Alevileri bir merkezde kontrol altına almak, bir merkezden
gözetlemek için yaptılar. Şimdi alevi bir bireyim ama ben cemevi diye bir
yapı görmedim. 50 yaşına giriyorum neredeyse cemevi diye bir kültür
tanımadım ben. Böyle bir şey de yoktu. Ve günümüzde cemevleri
Alevilerin iletişebilecekleri, kendi geleneksel yaşam biçimlerini,
törenlerini yapabilecekleri yerler olarak algılayabiliriz. Ama
geleneksel dokunuzda, tarihsel kodlarınızda böyle bir şey yok. Ama
sonradan bir şey icat edildi. Protestanlaştırmanın bir parçasıydı.
Avrupa başta olmak üzere de buna çanak tutmaya devam ediyorlar. Cemevleri
günümüzde artık Alevilerin vazgeçilmez yerleri halini almıştır. Ama
cemevleri bir ibadethane değildir. Bu talep yanlıştır. Cem kültür evleri
diye adlandırıyorum ben onu. Kültür Bakanlığı bünyesinde
çözülmelidir.cemevleri Alevilerin iletişmek için ihtiyaç duydukları
mekânlardır. Ancak cem evleri ibadethane değildir. Cem evlerini ibadethane
gibi algıladığınız zaman başka bir şeye kapı aralarsınız.
Bunları Alevi Çalıştayı'nda
dile getirdiğimizde önemli miktarda Alevi örgütü bunların hepsine
katıldığını söylemişti, Cem Vakfı hariç.
Tabii Cem Vakfı bağlantıları olan başka
dernekler de var. Aslında Aleviler solu desteklediklerini zannedip
yıllarca sağa oy vermişlerdir. (
Röportaj - Nuriye Akman:22.11.2009 )

Mezhepler, Alevilik ve Hz. Ali algısı
Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Hasan Onat, SEVER
Vakfı’nda “Hz. Ali’yi anlamak” konulu bir konuşma yaptı.
İslam dünyasındaki Hz. Ali algısını anlatan Prof. Onat, şunları
aktardı: Hz. Ali konusunda algımızla Hz. Ali farklı kişilik. - İslam
dünyasında tarih bilgisi eksikliğinin en açık delili, Hz. Ali
konusundaki bilgi kırıntısıdır. -Sadece Hz. Ali değil, peygamber
algımız ne kadar? Kur’an Hz. Muhammed’in peygamber olacağını bilmediğini
söyler. Fakat peygamber konusundaki algı, O’nun doğmadan önce başlayarak ta
baştan peygamber olacağının işaretleriyle bilindiği konusundadır.
-Tarih bilincine sahip olmadan İslam adına konuşmak; biraz haddi
aşmaktır. Bu anlamda Hz. Ali örnektir.
Hz. Ali konusunda iki uç algı söz konusudur. Birinci uçta Hariciler gibi,
Hz. Ali’yi tekfir edenler. İkinci uçta olanlar, İbn-i Sebe gibi Hz. Ali’ye
tanrılık izafe edenlerdir. Ve ta baştan Hz. Ali’nin halife olmasını
engelleyerek mağdur edildiğini düşünenlerdir.
Hz. Ali’yi tanrı diyenler için de Fars kültüründeki yarı ilah kültüne
bakmak gerek.
- Ezan, İslam dünyasında bir semboldür. Ne şekilde olduğu bilinir ve
öyle okunur. Şia’da ise Sefavilerden beri “Ali veliyullah” eklemesi
yapılarak okunur.
Peki, bunun sebebi ne?
Şia’nın görüşüne göre; Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer ta baştan kafa kafaya verip,
Halifelik makamına Hz. Âliyi getirmeyerek onu mağdur etmişlerdir.
Şia dünyasında bu nedenle Hz. Ömer sevilmez. Nefret okuyanlar bile var.
Şia algısında ilk üç halife “imam” sayılmaz. Sünni algıda ilk dört
“reşit Halife” içinde Hz. Ali; dördüncü halifedir. Fazilet sıralamasındaki algı
da böyledir. Sünni dünyasında Hz. Ali için ileri algılama, o’nun velayet sahibi
olduğudur.
Fakat Şia kültü içinde Hz. Ali önemlidir.
Şia algısında Hz. Ali’nin “nas ve tayin” ile O’nun ve neslinden gelenlerin
“imam” olduğudur. Yani Hz. Allah’ın kesin buyruğu, Hz.
Peygamberi’in tayini ile Hz. Ali ve neslinden gelenlerin “imam” olduğudur.
Şia’da bu “imamete” inanmak inanç ölçüsüdür. Hz. Ali ve soyunun imametine
inanmak ve O’nun ve neslinin günahsız ve hatasız olduğuna kesin
inanma söz konusudur.
Sünnilerde Hz. Ali’nin “imametine” inanmak İslam’ın şartlarından
değildir.
Hz. Peygamber; Kur’an ayetlerini “vahiy kâtiplerine” yazdırmıştır.
Oysa hadisleri yazdırmamıştır.
Şia derki, Hz. Peygamberin sözleri aynen Kur’an ayetleri gibidir. Kur’an da
Allah kelamı olduğu için Hz. Ali hakkında Hz. Peygamberin sözleri Allah sözü
gibi değerlendiriliyor.
Şia’da Zeydilik algısında ise; ‘Hz. Ali önemli insandır. Fakat Hz.
Ebubekir ve Hz. Ömer de iyi, muteber insandır’ görüşü vardır.
Nuseyriler de “Allah, Hz. Ali’ye hulul etti” derler.
Bu görüş, Sünnilerde “Fenafillâh” anlayışının tersine çevrilmiş
şeklidir. Ve bu görüşün temeli Bâtıniliğe dayanır. Tüm bu tartışmalar Hz.
Ali’nin şahsında yapılıyor. Niçin Hz. Muhammed ile ilgili “uç”
fikirler yoktu da Hz. Ali’ için var. 1- Hz. Muhammed’i Kur’an korumaya
almış. Koruma Hz. Ali’de yok. 2 – Hz. Muhammed’de Arap kültürü
hakim. Arap kültürüne göre insan kutsanmaz. O nedenle dört halifeden üçü
öldürülmüş. Hz. Ali’yi ilahlaştırmaya varan kültün arka planında ise Arap
kültü değil çoğunluğunu farsların oluşturduğu gayri Arap “Mevali”lerin İslam
öncesi kabullerinin tesiri var. Çünkü Fars harsında “yarı ilah” kültü
var.
Emevi yönetim anlayışında, tüm Kureyş kabilesi “Ehlibeyt”
sayılıyor. Kureyş’ten olmayan kabilelerin hele hele Arap olmayanların köle
sayılması dolayısıyla onların ezilmelerinden oluşan ezilmişlik psikolojisi, Hz.
Ali’de farklı algılamalara neden oluyor. Zira Hz. Ömer bile ganimeti
dağıtırken Bedir’den öncekilere farklı Bedir’den sonrakilere farklı muamele
ederken Hz. Ali tüm Müslümanları eşit tutuyor. Dolayısıyla mağdurlar, mağdur
edildiğine inandıklarını tutuyor. Hz. Ali’ye ilahlık yakıştırmasına varacak
derecede ileri giden uç, Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’i mağdur edilmiş görüyor.
Hz. Ali etrafında mitolojik algılar üretilmiş. Biz akılla mitolojik algılar
içinde ki hakikatleri bulmak durumundayız. Hz. Ali’ye karşı çıkanlar içinde
Hz. Aişe, Talha ve Zübeyr gibi İslam büyükleri var. Bu karşı çıkmaları,
saf değiştirmeleri insani boyutla anlamlandırmaz isek yanılırız.
Hz.
Ali ne Sünni idi, ne Şia idi. Harici hiç değildi. Hz. Ali
Müslüman’dı. Hz. Ali, peygamber terbiyesi ile yetişmiş dost doğru bir
adamdı. Hz. Ali; deli dolu, çok dürüst, hile hurda bilmeyen bir
insandı. Kaybedip kazandığı yer de burasıdır. Dürüst olanların düşmanları da
dostları da çok olur. Mezhepler ve diğer anlayışlar Hz. Ali’den sonra ortaya
çıkan düşünce akımlarıdır. -Mezhepler din değildir. Mezhepler dini anlamak
içindir. Tarikat, cemaatler, mezhepler beşeri oluşumlardır. Beşeri
oluşumlar dinle özdeşleştiriliyor. Beşeri oluşumlar dinle
özdeşleştirilemezler. - Anadolu Aleviliğindeki Hz. Ali kültü Şia’dan
değil, Ahi anlayışından beslenmiştir. - Tasavvuf geleneğinde Hz. Ali
rasyonel algılanmaz. Mitolojik üretimler söz konusudur. O nedenledir ki Seyit
Nesimi de tasavvuf açısından Hz. Aliyi değerlendirmiş. - Bu milletin
genlerinde tasavvuf vardır. Bizim dinsizimiz bile tarikatçı –
tasavvufçudur. - İran’da kum kenti gibi çok az sayıdaki merkezde Şialar
vardı. Fakat tamamen Türk hakimiyetindeki Sünni Erdebil Tekkesi,
Kızılbaşları siyaseten teşkilatlandırdı. Sünni olan Şah İsmail, siyaseten
Şia anlayışını kullanmak için resmi mezhep yaparak zorla, Sünnileri de Şia
yaptı.
Bu gün özelde Irak ve diğer Arap ülkelerindeki sayıca az olan Arap Şiaları
bunlardır. - Yavuz da siyaseten Sünniliği kullandı. Yavuz’un zorla yerleşik
hayata geçirdiği Sünni Araplar da Şia oldu. - Yesevi ocağına
bağlı, Bektaşi kolunun devlet karşıtlığı olmamıştır. Kısa bir süre olmuşsa da
sonradan Osmanlı yine Bektaşiliği koruma altına almıştır. - Bu gün ateist
Marksistler para boyutunu da değerlendirerek Aleviliği kullanıyorlar.
(21 Ocak, 2011)
Aleviler ve Sünniler
Gerçek sorunları devlet ve modern kentle olan Aleviler, kendilerini
tanımlar ve kimliklerini inşa ederlerken şu üç hüküm cümlesinden hareket
etmektedirler:
1) Alevilik, Sünniliğin dışındadır,
2) Alevilerin tarihte uğradığı
büyük mağduriyetin müsebbibi Sünnilik ve onların kitleler halinde
katliamlara maruz bırakılmalarına ve kırsal yörelere sürülmelerine imkân
veren "Şeriat fetvaları"dır.
3) Sünnilik devletin mezhebidir (Hanefilik ve Maturidilik). Kısaca Aleviler kimliklerini Sünnilik ve Sünni karşıtlığı
üzerinden kuruyor, Sünnileri ötekileştirip sosyo-politik sistem içinde
kendilerine yer açmaya çalışıyorlar. Alevilerin "öteki"si mezhep olarak
Sünnilik; devletin resmi dini olarak Sünnilik ve tarihsel mağduriyetin
müsebbibi olarak Sünnilik fonksiyonel bir değer taşımaktadır.
Ben Alevi realitesini ve bir kimlik olma çabasını ne inkâr ediyor ne
küçümsüyorum. Ancak kimlik inşaında "ötekileştirme"ye gidilirken bir sorun
ortaya çıkıyor. Modern kimlikler, uluslar gibi "hayali cemaatler"dir,
kurgusaldır, sonradan ve sentetik olarak üretilmişlerdir. Genellikle
tarihi tahrif ve suistimal ederek kurulurlar. Mesela, Ortadoğu'daki bütün
ulus devlet söylemlerine bakın, şu sabit önermelerin ortak olduklarını
görürsünüz. "Bizim ülkemiz, bölgenin ve dünyanın en stratejik bölgesidir;
zengin bir tarihimiz ve gelişmiş bir uygarlığımız vardır; bizi biz yapan
özellikler diğerlerine benzemez, biz farklıyız." Bunu bir Ürdünlüden
duymanız da mümkündür, bir Tunusludan veya Suriyeliden de. Kimi Alevilerin Sünniliği ve Sünnileri ötekileştirme çabalarına bu
açıdan baktığımızda, eğer Alevilerin kahir ekseriyetinin kabul ettiği
üzere Alevilik "İslam içi bir mezhep" ise, bu durumda nasıl Sünnilik,
İslam genel şemsiyesi altında Şiilik ve Zeydilik'le bir arada
yaşayabiliyorsa, Alevilikle de bir arada yaşayabilir. Alevilik Sünnilik
dışı olabilir, ama Sünnilik karşıtı olmak zorunda değildir. Hatta biz
modern yayılmacı ve hegemonik yaklaşımları aşarak, bölgenin diğer
unsurlarıyla (Ermeni, Yahudi, Maruni, Kıpti vs.) nasıl barış içinde ve bir
arada yaşayabiliriz, sorusuna cevap aramak durumundayız. Alevi kanaat
önderlerinin, kimliklerini öne çıkarır ve haklı taleplerini dile
getirirlerken, bunu Sünniliği ve Sünnileri ötekileştirerek yapmamaları
gerekir.
İkinci önerme, Osmanlı-Safevi iktidar kavgasında onbinlerce Alevi
"Şeriattan alınan fetva" sonucu katledilmişlerdir iddiasına dayanmaktadır.
Bu yüzden bir Alevi'nin Şeriat korkusu, basit bir özgürlük veya yaşama
biçimi olgusunun ötesinde can korkusudur. Alevinin modern kimliği ve
kolektif hafızası oluşturulurken, Şeriat "katliam"la özdeşleştirilip
araçsallaştırılmaktadır. Fatih, Türkleri askerî ve bürokratik sisteme katmadığı için
Türkmenlerin isyanıyla karşılaştığında, süren isyanlar sırasında
Türkmenler Anadolu içlerine sürülüp kırlara hapsedildiğinde, zaman içinde
Safevilerden yardım alıp da bir miktar etkisi altında kaldıklarında ve
özellikle Doğu seferine çıktığında Yavuz Maraş yakınlarında "Alevileri"
kılıçtan geçirdiğinde, referans alınan fetvalar İslam Şeriatı'ndan çok
Örfi Hukuk'a dayanıyordu. Tursun Bey'in tanımıyla Örfi hukuk "Yasağı
sultani" olup maksadı, hanedanın ve sultanın tahtını korumaktır. Örfi hukukun bugünkü anlamı Örfi
idare/sıkıyönetim, OHAL'dır. Burada esas ilke "siyaseten katl"dir. Bu
fetvayı verenler şeklen delillerini Şeriat'a dayandırmış olabilirler, ama
İslam'ın ruhuna aykırı olarak davranmışlardır. Hiçbir Müslüman fakih,
güvenlik ve iktidar uğruna çocukların, kadınların, isyana katılmayan sivil
erkeklerin katline cevaz veremez. Bu, bugünkü devletlerin sivillere
uyguladığı "devlet terörü"ne denk düşer. Bunun Şeriat'la uzaktan
yakından ilgisi yoktur. Alevilerin katline cevaz verenler
siyaseten Sünnilerin de katline cevaz vermişlerdir. Maraş'ta
öldürülenler ile Kuyucu Murat'ın öldürdükleri -50 binin üstünde insan-
aynı kaderi paylaşmışlardır.
Aleviler Sünnileri ötekileştirmek suretiyle kendi kimliklerini inşa
etmeye çalışırlarken, Diyanet'in Sünni bir kurum olduğunu, dolayısıyla
Sünnilerin kendilerini dışladığını öne sürmektedirler. Bunun irdelenmesi
lazım. Alevileri dinin kamusal hizmetine, yani Diyanet'e dâhil etmeyen
Sünniler değil, devletin kendisidir. Sünnilerin tamamı "Alevileri de
sisteme dâhil edin", diyecek olsa bile bürokratik merkez, bin dereden su
getirip bunu engellemeye çalışacaktır. Sebebi şu:
1) Tarihsel derin izdüşümleri Bizans'taki Patriklik, Osmanlı'daki
Şeyhülislamlık'ta aramak mümkünse de yeni kurulan cumhuriyetin, Diyanet
İşleri Başkanlığı'nı ihdas etmesinin iki sebebinden söz edilebilir:
a)
İslamiyet'in itikat-ahlak, ibadet, muamelat ve ukubat olan külli
boyutlarını iki boyuta indirmek. Bunlar da itikad ve ibadettir. Diyanet,
bu yüzden "Din işleri" değil, "Diyanet işleri" ismini almıştır. Bu sayede
devlet, "İslam dini"ni özellikle muamelat ve ukubattan tecrit edip
"diyanet" boyutuna indirgemek suretiyle halkın dinî algısını ve hayatını
laikleştirmek istemektedir;
b) "Diyanet'e indirgenmiş din" çerçevesinde ve DİB bünyesinde yürütülen faaliyetler üzerinden ulus kimliği inşa etmek.
Kurucu irade laikleştirme ve ulus kimliği inşa etme amacıyla Diyanet
İşleri Başkanlığı'nı Sünni-Hanefi zeminde tasarlamıştır, bu yüzden kuruluş
zamanında (1924) Alevilik hesaba katılmadığı için, bugün Aleviliği dinî
sisteme dahil etmek o kadar kolay görünmemektedir.
2) Pek zahirde görünmese de, zamirde
Diyanet İşleri Başkanlığı
Hıristiyan dünyasına bakan yönüyle Protestanlığa, İslam tarihine bakan
yönüyle Selefilik'e yakın bir din telakkisine sahip bulunmaktadır. Bu,
kuruluş döneminde de böyleydi. Ta cumhuriyetten önce "kalkınma ve ilerleme"nin önünde engel olduğu düşünülen İslam dininin Protestanlığa
yaklaştırılmasının uygun bir çözüm yolu olarak düşünüldüğü malumdur.
"Din'de reform" çabalarını bugün de aynı gerekçelerle savunanlar vardır. "İslamiyet'in Protestanlığa yakınlaştırılması" veya "dinde reform"
projelerinin dayanağı, "dinin bid'at ve hurafelerden arındırılması"
gerektiği çabasıdır. Tabii ki tarihte dine çok sayıda bid'at ve hurafe
karışmıştır. Bunları sivil ulema eliyle ve sahih akaide bağlı kalarak
ayıklamak başka, bir resmi proje olarak tasarlamak başka. Kurucu kadro
kendi zamanının Selefi bilginlerinden bir miktar etkilenmişti. Dolayısıyla
DİB'in de her zaman böyle bir tasarımı ve hedefi olmuştur. Alevilik ise
eklektik bir mezheptir. İçinde baskın İslami öğeler bulunmakla beraber,
eski Türk şaman inançları, İran din telakkisi, Batınilik, kadim Anadolu
inançları ve tarih içinde kıra ait bir dizi kültürel unsur bulunmaktadır.
Bu, DİB'in gizli Selefilik konseptiyle uyuşmamaktadır; bu açıdan da
Aleviliğin DİB içinde temsili zor görünmektedir.
3) Devlet, dinin kamusal alandaki denetimini elinde tutuyor, sivil dinî
hayatın gelişip serpilmesine iyi gözle bakmıyor. Bu hem Sünniler hem
Aleviler açısından dinî hayatın ve pratiklerin yaşanması konularında büyük
zorluklar doğuruyor. Sivil dinî hayatın gelişmesiyle DİB üzerinden dinin
kamusal denetimi zorlaşacak; bu da laikleştirme ve ulus kimliği inşa etme
süreçlerinin akamete uğramasına sebebiyet verecektir. Burada son derece
paradoksal bir durum söz konusudur: Aleviler açısından bakıldığında
devlet, ne onları DİB çerçevesinde kamusal sisteme dahil edebiliyor ne de
sivil alanda özgür bir biçimde gelişmelerine izin vermeye yanaşıyor. Çünkü
eğer Aleviler sivil hayatta gelişme gösterecek olsalar, bu Sünnilerin de
benzer sivil taleplerde bulunmalarının yolunu açmış olacaktır. Hatta
azınlık haklarının kısıtlanmasının, Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmasına
izin verilmemesinin asıl telaffuz edilmeyen gizli sebeplerinden biri,
Sünni çoğunluk için benzer taleplerde emsal teşkil edecek olmasıdır.
Muhtemelen bu kaygı ve düşüncelerle devlet, Alevilerin DİB
içinde değil de Kültür Bakanlığı bünyesinde temsil edilmelerine sıcak
bakacaktır. Sorun, Sünnilerin ve Alevilerin zihniyetlerini
sivilleştirmemeleridir. ( Ali
BULAÇ : Zaman: 23-29 Kasım 2008)
EMRE AKÖZ'DEN İLGİNÇ BİR YAZI :
Alevilerin tercihi ve Stockholm Sendromu
|