DAHA YENİ UYANDI !
Ben "derin devlet "in pek derinlerde olmadığını ,dipsiz kuyuya hiç
benzemediğini düşünürüm...Kanlı 1 Mayıs,Kahramanmaraş,Çorum ve 1993yılında
Madımak katliamı,Uğur Mumcu,Ahmet Taner Kışlalı ve öteki faili meşhur
cinayetler,Susurluk Çetesi,Gazi Mahallesi yangını...(Hikmet
Çetin kaya CUMHURİYET 21 Haziran 2007)
NE DIYELIM ALEYKUM SELAM

GLADİO YİNE ELİNİ KANA BULADI
İstanbul,
kana bulandı. 57 kişi öldürüldü. Dört noktada patlatılan en az dört ton
patlayıcı, herkesin kanını dondurdu. 16 ve 21 Kasım günlerinde Beyoğlu,
Osmanbey, İngiliz Konsolosluğu ve Levent’teki HSBC bankası önünde patlatılan
bombalı araçların içinde C-4 patlayıcı maddeleri olduğu gazetelere yansıdı.Konunun
uzmanları, patlayıcılar arasında bulunan C-4 kalıplarının CIA ve Pentagon
imalatı olduğunu bilir. Plastik tahrip maddesi olarak bilinen C-4’ler, bütün
dünyada terör örgütleri tarafından kullanılıyor. Yani ABD’nin finanse ettiği
terör örgütleri...Susurluk Belgeleri 1 isimli
kitapta Astsubay Hüseyin Oğuz, Orgeneral Eşref Bitlis’in uçağının da C-4
tipi bir bomba konarak düşürüldüğünü söyler. (Sh. 216) C-4 patlatılırsa
plastik bomba olduğu için iz bırakmıyor.
C-4’leri ve ülkemizin faili
meçhuller cenneti olduğunu, PKK cinayetlerini konu edinen ve Akit
gazetesinde tefrika edilen İtiraf Ediyorum isimli romanımı yazarken
keşfettim. Bu memlekette öldürülen birçok insanın katili bulunamıyor. Hatta
Binbaşı Cem Ersever, Orgeneral Eşref Bitlis, Uğur Mumcu gibi birçok ünlünün
katili kasten bulunamıyor. Zamanın DGM savcısı Nusret Demiral, Uğur Mumcu
cinayetinin üstüne gidilmemesini istemişti.Rahmetli Turgut
Özal’a kurşun atan Kartal Demirağ da Türk Gladio’sunun elemanı çıkmıştı.
Sonraları listeye
Taner Kışlalı, Doç. Hablemitoğlu eklendi. Atatürkçü-laikçi geçinen ve bunun
yanı sıra halk, demokrasi ve insan hakları düşmanı gizli bir örgüt, halkı
evire çevire dövmek ve demokratikleşmenin önüne geçmek için yeni fırıldaklar
çeviriyor.1993 yılında kurulan
TBMM faili meçhul cinayetleri araştırma komisyonu, o zaman aylarca olayları
araştırdı ve bir sonuca varamadı.Kontrgerilla
cinayetleri ile ilgili açıklamalarda bulunan Emniyet Genel Müdürlüğü daire
başkanları Hanefi Acvı, Bülent Orakoğlu ve Onbaşı Kadir Sarumsak gibi işi
bilen uzmanlar, askerî mahkemelerde süründürülerek susturuldu, yargılandı,
mahkum edilmek istendi. Hanefi Avcı içeride yattı. Orakoğlu ve Sarumsak’a
berat kararı veren hakim, sürüldü, sonra da ordudan ihraç edildi.
FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLER
Uzun araştırmalar sonucu
tespit ettiğim ve İtiraf Ediyorum romanının önsözünde belirttiğim bir gerçek
var. Romandan iktibas ediyorum: "Türkiye faili meçhuller cenneti. TBMM,
“faili meçhul cinayetler komisyonu” önümüze kocaman bir liste koyuyor.
Okuyalım: 1975: 1 tane, 1977: 6, 1978: 46, 79: 81, 80: 98, 81: 2, 83: 1, 84:
1, 86: 2, 87: 1, 88: 2, 89:3, 90: 68, 91:24, 92: 316, 93. 314... Toplam 916.
Elbette ki, bu rakamlar
komisyon kayıtlarına geçmiş faili meçhuller ve 1993’ten sonrasını
kapsamıyor. Dağda, bağda, köprü altında öldürülenlerin kesin sayısı
bilinmiyor. 1997 yılı sonu itibariyle, eğer rakamlarla oynanmamışsa;
mahkemelerde 14 973 faili meçhul dosyası bulunduğu, 12523 dosya ile
Diyarbakır DGM’nin ilk sırayı aldığı biliniyor. Mayıs 1998 ayı itibariyle
20 379 terörist, 3275'i asker; 4501 güvenlik görevlisi, 4268 sivil olmak
üzere toplam 29148 kişinin Güney Doğu’da hayatını kaybettiği biliniyor.
Kurtuluş Savaşı’nda 7-8 bin civarında şehit verdiğimiz düşünülürse, onun
dört katından daha fazla insan telef olmuş."
İTALYAN GLADİO'SU
Türkiye'de gizli
örgütler ne oyunlar oynuyor, kim, kimi, niçin öldürtüyor, kitle katliamları
nasıl ve kim tarafından planlanıp uygulanıyor bilmek isteyen varsa İtalya
örneğine bakmalı.İtiraf Ediyorum’u
yazarken konuyla ilgili olarak bulduğum bilgileri romandan iktibas ediyorum:
“ABD, İtalya’da herhangi bir
komünist iktidarını bertaraf etmeyi, sosyalistleri onlardan ayırmayı
sağlayacak antikomünistleri harekete geçirecek bir örgüt kurdu. 1942 yılında
kurulan bu gizli servis, ihtiyaç halinde karışıklık çıkarmaya matuf
operasyonlarda kullanılabilecek reaksiyoner hareketlere destek verecekti.
İtalya politik hayatında komünistleri ortadan kaldırmak, faşist profesyonel
katillerden ekipler kurmak ve bunları hükümetteki şahsiyetlere veya sivil
halka karşı saldırılarda kullanmak, sorumluluğu komünistlere atmak,
antikomünist partilere yardım etmek ve yeni partiler kurmak hedefleniyordu.
1 Ağustos 1949’da
İtalya NATO’ya girdi. 1 Eylül 1949’da da SIFAR Ordu İstihbarat Servisi
faaliyete geçti. Doğduğundan itibaren ABD çıkarlarına bağlı kalacak olan
SIFAR’ın örgütlenmesi, daha sonra NATO genel sekreteri olan Savunma Bakanı
M. Bronzo tarafından gerçekleştirildi. Operasyon Amerikan gizli servisi
ajanı Carmel Offie’nin gözetiminde gerçekleşti. Washington için yararlı
bilgiler toplayan ve İtalya ordusunun NATO’ya bağlılığını denetleyen SIFAR,
çeşitli Amerikan gizli servislerinin bir bakıma gayri resmî şubesiydi.
İtalya’da Askerlerin Teşebbüsü
İtalya demokrasi
ilk defa 1964'te sarsıldı. Mart 1964’te Jandarma Genel Komutanı General De
Lorenzo, Roma’da kuvvet komutanlarıyla yaptığı bir toplantıda, olağanüstü
durumlarda jandarma kuvvetlerine, müdahale etme imkânı veren bir plân
hazırladı. Bu “Solo Plânı” jandarmanın İtalya’da hassas bölgelere
müdahalesini hazırlamaya yönelik çok yoğun bir faaliyeti öngörmekteydi.
Haziran 1964 için kendilerinden yapmaları istenen hazırlıklarla ilgili
açıklama talep eden bazı subaylara, “NATO antlaşmaları çerçevesinde ve
İtalya’daki Amerikan yetkililerle uyum halinde hazırlanan bir iç güvenlik
plânının uygulanacağı” ifade edildi.Gizli servisler, siyasî-askerî sır ve
devlet kavramlarının arkasına sığınıp gerçeğin anlaşılması çabalarını
engellediler. Türkiye’de sıkça olduğu gibi siviller, askerlerin ve gizli
servislerin üzerine gidip denetim kuramadılar.İtalya 1969’dan itibaren
fırtınalı bir döneme girdi. Beş yıl boyunca suikastlar ve şiddet eylemleri
birbirini izledi.1980’de İtalya, tarihinin en kanlı suikastlarıyla çalkalandı, terörizm
yeniden canlandı. Bologne Garına konan bir bombanın patlamasıyla 85 kişi
hayatını yitirdi ve iki yüzden fazla insan yaralandı.
Terörü Kim Organize
Ediyor?
Savcılar ve
gözlemciler karmakarışık bir ağın örgüsünü yıllar boyu anlamaya çalıştılar.
1991’e kadar Venedik’te devam eden çeşitli adlî soruşturmalar şu gerçeği
ortaya koydu:Bütün bu kanlı terör ve şiddet olaylarının görünür aktörleri olan çeşitli neo-faşist grupların arkasında İtalya’daki terör stratejisinin farklı
safhalarını elinde tutan tek güç olarak askerî gizli servisler görünüyordu.
Licio Gelli’nin P2 mason locasının yakın kontrolü altındaki İtalyan askerî
servisleri 1964’ten 1980’e kadar terör sahnesinin merkezindeki
düzenleyicisiydi.Gizli servislerin
karanlık rol ve eylemlerine dair yapılan bütün araştırmalar, devlet sırları
bahanesine toslamaktaydı. Adlî soruşturmalar kapatılıyor, savcıların suçlu
bulduğu bütün önemli kişileri aklayan şaşırtıcı kararlarla karşılaşılıyordu.
Son terör olaylarını takip eden on yılın sonunda, İtalya’da en karanlık
dönemi oluşturan bu terör dalgasına rağmen hiç bir suçlu bulunamadı ve hiç
bir açıklama yapılmadı.Önemli Tanıklar Ortadan Kayboluyor.
Savcılar kısa sürede gizli servis arşivlerinden dosyaların kaybolduğunu
anladılar. 1969’da kurulan parlamento araştırma komisyonuna zor bir görev
düşüyordu. Önemli tanıklar ortadan kayboluyordu.Önce General De Lorenzo’nun
yardımcısı Bay Rocca, 27 Haziran 1969’da bürosunda ölü bulundu. Rocca’daki
belgelerin önemli bir bölümü kaybolacaktı.27 Temmuz 1969 General
Ciglieri açıklanamayan bir trafik kazasında hayatını kaybetti.Onu, gizli servisleri bunaltan
raporu hazırlayan General Manes’in ölümü izledi. Manes, komisyon önünde
ifade vereceği günlerde bir kalb krizinin kurbanı oldu.
8
Ocak 1970’de ABD Genelkurmay Başkanı olan General Westmoreland’ın imzasını
taşıyan “Arazi el kitabı 30-31” koduyla tasnif edilmiş 138 sayfalık “çok
gizli” bir belgeyi yayımlayacağı duyurulan bir Türk gazeteci, aniden ortadan
kaldırıldı ve yayın engellendi.1980’de İtalyan mahkemeleri, neo-faşist grupların, P2 mason locasının ve
İtalya gizli servislerinin aynı amaçlarla bir araya geldiğini, İtalya’da
asker ve sivillerden oluşan gizli bir örgütün varlığını belirledi. CIA,
mason locaları ve gizli servisler kanun dışı işlere girmişti; organize
cinayet ve terörizm birbirine yakından bağlıydı.9 Ocak 1990’da savcı Felice Casson,
istihbarat servislerinin kontrolündeki gizli silah depolarını keşfetti.
Gizli servis arşivlerine girdi. Doğrudan gizli servisler ve NATO tarafından
kontrol edilen sivil ve askerlerden oluşmuş, yasa dışı bir örgütün varlığını
belgeledi. Karşı espiyonaj mektupları gizli bir direniş örgütünün, yani
GLADİO örgütünün kurulmasını öngören 50’li yıllarda imzalanmış NATO
protokollerinden söz ediyordu.
1956-62
yılları arasında Gladio ve ordu gizli istihbaratının başında bulunan kişi
General De LORENZA idi. Örgütün kirli işlerinden başbakanlar,
cumhurbaşkanları zaman zaman haberdar olmuş, oluşumu ortadan kaldırmak için
bir çaba göstermemişlerdir. Bu da örgütün ne kadar etkili olduğunu
göstermeye yeter.” İtalya ile Türkiye
arasında benzerlik kurmak zor değil.Belçika, Yunanistan
ve İtalya'da cesur siviller, savcılar ve politikacılar sayesinde Gladio tipi
devlet gücünü kullanan gizli örgütler, çeteler ortaya çıkarıldı. Türkiye'de
Gladio cinayet işlemeye devam ediyor.
"ÖZEL HARP
DAİRESİ"
Gladio, Yunanistan,
İtalya, Belçika gibi ülkelerde ortaya çıkarılmasına rağmen, ülkemizde
varlığı bile tespit edilemedi. Emekli Yarbay Talat Turhan, Özel Savaş Terör
ve Kontrgerilla isimli kitabında Türkiye'de Gladio Özel Harp Dairesi'dir,
diyor.(s.14) Talat Turhan, "Bir
ülkede siyasi cinayetler işleniyor da failleri bulunamıyorsa fail, büyük bir
olasılıkla istihbarat örgütleridir. Bu iç istihbarat örgütlerinden biri veya
birkaçı olabileceği gibi, dış istihbarat örgütleri de olabilir. Ya da iç ve
dış istihbarat örgütlerinin ortak kararıyla gerçekleşen bir eylem şeklinde
de gerçekleşebilir."diyor. (S. II)
Yazarın bir başka
dikkat çekici tespiti var:
"Bir ülkede bu tür
eylemlerde fail bulunmuyorsa eylemler artarak devam edecektir."(s.III)
Turhan'a göre, örgüt
Türkiye''nin NATO'ya girmesinden sonra Seferberlik Tetkik Kurulu adıyla
kuruldu ve sonradan Özel Harp Dairesi adını aldı. 20 yıldır terör ve
istihbarat konularında yaptığı çalışmalar ve kitaplarıyla tanınan Turhan,
Özel Harp Dairesi'nin talimnamesinde yer alan görevlerini şöyle sıralıyor:"Adam öldürme,
bombalama, silahlı soygunculuk, işkence, kötürüm haline getirme, adam
kaçırmak suretiyle tethiş ve olayları tahrik, misilleme ve rehinelerin alı
konması, kundakçılık, sabotaj, propaganda ve yalan haber yayma, zorbalık ,
şantaj" (s.23)12 Mart, 12 Eylül dönemlerini yaşayanların hayıflandığını
duyar gibiyim:"Biz bunların hepsini gördük. Meğer
bunları anarşistler değil de Özel Harp Dairesi mi yapıyormuş?"Özel Harp
Dairesi'nin kuruluş talimnamesi Amerika'dan alınma. "Contrgerilla Operatıon
FM 31-16" talimname, Türkçeye tercüme ediliyor. Sadece adı değişiyor: ST 31-15 Kara
Kuvvetleri Sahra Talimnamesi- Gayrı nizami Kuvvetlere Karşı Harekat
Bu talimname
Orgeneral Ali Keskiner imzasıyla:ST 31-15, 25 Mayıs
1964 gün ve OPS: 1708-74-64 Mr. Ta.Krl. sayılı KKK emriyle yürürlüğe
giriyor. (S.26) Bugüne kadar yetkili
kişiler, bu örgüt elemanlarının vatansever(!) sivillerden oluştuğunu da
açıklamışlar.Yeşil, Alaaddin
Kanat, Abdullah Çatlı, Sedat Peker, Alaaddin Çakıcı gibi kimselerin sivil ve
vatansever(!) kimseler olduğu herkesin malumu."Vatanseverlerin MHP
bağlantısı hakkında ciddi kuşkular bulunduğu gibi, Özel Harp Dairesi'nin
finansmanının ABD tarafından sağlandığı da yetkili kişiler tarafından
açıklanmıştır."diyor Talat Turhan.(s.27)Genelkurmay Başkanlığı'nda basına
verilen brifingde Özel Harp Dairesi Başkanı Tuğgeneral Kemal Yılmaz şu
açıklamayı yapıyor:"Özel Harp Dairesi, 7 Eylül 1952 tarihinde, şimdiki Milli
Güvenlik Kurulu'nun işlevini gören Milli Savunma Yüksek Kurulu'nun 17/c
sayılı kararıyla kuruldu."(s.30) Talat Turhan devam
ediyor:
"Özel Harp
Dairesinin yer altı örgütü yasaların üstünde. Örgütler insanlardan oluşur.
ÖHD de üst düzeyde görev almış kişilerin gizli bir dokunulmazlığı olduğu
anlaşılıyor. Üst rütbelere ulaşan generallerin çoğunun, Özel Harp
Dairesi'nde ya da MİT'te görev yapmaları bir rastlantı mıdır?"(s.30)
YAPILMASI
GEREKEN
Türkiye Gladio'su
Yeşil'i, Çatlı’yı, Fadime Şahin’i, Müslüm Gündüz’ü ve daha nicelerini
kullandı. Apo, Suriye’ye gitmeden önce Gladio’nun emrindeydi. Hizbullah,
DHKP-C, Dev-Sol gibi örgütler de Gladio’nun etki alanına girer.Gladio'nun içinde
yer alan bazı isimlerin resmî bir BELGE olan Susurluk Raporu'nda yer aldığı
da gerçek. Hatta Gladio'nun Yeşil ellerinin, başbakan yumrukladığı da
rapordan anlaşılıyor. Gladio, geçmişte
Şemdin Sakık ve Uzman Çavuş Cengiz Ersever'in itiraflarını basına sızdırarak
oyun oynadı ve hedef çökertti. Taner Kışlalı’yı, Hablemitoğlu’nu öldürdü.
Gizli dokunulmazlığı olan insanların daha nice oyun oynayacağı da açık.
Yeşil, Alaaddin
Kanat, Adil Timurtaş ve öteki infaz grupların kapsayan bir af çıkarılmalı.
Onların yaptıklarını ve Gladio ile bağlantılarını açıklamaları sağlanmalı.
İtalya'da olduğu gibi bizde de Gladio, yani Özel Harp Dairesi çökertilmeli.Bu da ancak TBMM'nin MIT, Genelkurmay, Emniyet ve Jandarma istihbaratlarını tamamen denetim
altına almasıyla mümkündür. Susurluk Komisyonu'nda verdiği ifadelerde Hanefi
Avcı, istihbarat örgütlerinin sivillerin denetiminden uzak olduğunu ifade
ediyor.Halbuki Amerika'da CIA dahil bütün istihbarat örgütleri, meclis
denetimindedir.Mert bir insan olan Hanefi Avcı, 28 Şubat döneminde bir
kurumun darbe hazırlığı içinde olduğunu içişleri bakanına rapor etti, bu
yüzden tutuklanıp yargılandı, mahkum edildi.Bu durum ülkede
parlamento dışı ve meclis kontrolü dışında güçlerin varlığını ve kanunsuz
işler kotardığını ortaya koyar. Meclis, her türlü kanun dışı ve kontrol dışı
kurumu zabt u rabt altına almak zorunda.
Yoksa daha çok Taner
Kışlalılar, Uğur Mumcular, Cem Erseverler, Akın Birdal kurşunlanır,
milletvekili Mehmet Sincarlar vurulur, başbakanlar yumruklanır ve vuranlara
garanti belgeleri verilir. Faili meçhullerin önü de alınamaz, Türkiye hukuk
devleti olamaz, kalkınamaz, sivillerce yönetilemez. Avrupa Birliği’ne filan
da giremez.Zaten
demokratikleşme karşıtı, darbeci, despot, CIA ve MOSSAD ile beraber çalışan
militer güçler, Türkiye’de oyun oynuyor.Gladio’nun Türkiye
versiyonu nasıl çalışıyor, ne gibi oyunlar oynuyor, nasıl fırıldaklar
çeviriyor? Daha fazlasını merak edenler " İtiraf Ediyorum’u " okusunlar.
İSTANBUL
CİNAYETLERİNİN MESAJI
Eski İstanbul valisi
Hayri Kozakçıoğlu, bir tv programına verdiği demeçte, patlayıcı madde satan
yerler belli ve buralar kontrol altıdadır, buradan çok fazla patlayıcı madde
alan adam dikkat çeker ve takip edilir, diyor. İstanbul’daki her olayda
bir ton ağırlığında patlayıcı madde patlatıldı. Bu miktarda patlayıcı
maddeyi kim alabilir? Kim takip edilip de yakalanmaz?Böylesine büyük
miktarda patlayıcı maddeyi ancak istihbarat örgütleri alır ve
yakalanmaz.Patlatılan bombaların verdiği mesaj şu:
1. Türkiye iktidarı, ABD ve
İsrail politikalarını canı gönülden desteklemediği için huzura dinamit
kondu. Türkiye kayıtsız şartsız İsrail ve ABD ikilisine yakın politika takip
etmeye mecbur tutuluyor.
2. İslâm, terörü körüklüyor,
mesajı veriliyor. Terör, güya dünyayı tehdit ediyor. Amerika ve İsrail,
terörle mücadelesinde haklı.
3. İsrail’in Filistin, Amerika’nın Irak’ta işlediği cinayetler haklı
gösterilmeye çalışılıyor.
4. Hükümet, içeride
Türk Gladiosunun yetkilerini budamaya çalışıyor. 7. Uyum Paketi ile Milli
Güvenlik Kurulu genel sekreteri sivil biri olabilecek. Yardımcılarını kendi
seçecek. Yaptığı işler gizli olmayacak. Bütün bunlar bizim Özel Harp
Dairesinin işine gelmiyor ve kendisiyle uğraşanlara, nelere kadir olduğunu
göstermek istiyor.
5. Avrupa Birliğine
mutlaka girmek isteyen hükümet ve sivil toplum örgütlerine, Gladio’muz
hayır ben girmek istemiyorum, diyor. O zaman faili meçhul cinayetler
işlenemez, ben yetkilerimi devretmem, demek istiyor.
Gladio direniyor ve
tepki gösteriyor. Biliyor ki Türkiye, Avrupa Birliğine girerse soluğu
kesilecek. Bir yandan terör üretiyor, öte yandan Kıbrıs kartıyla hükümeti
yumrukluyor. Sivil toplum ve kamuoyu hükümetin yanında. Fakat CIA ve MOSSAD,
Türk Gladio’sundan yana. Bakalım
son gülen kim olacak? Ülkeyi derinden yöneten gizli örgütler mi? Demokrasiyi
içine sindiren halkımız ve hükümetimiz mi?Biz mi, ötekiler mi?
ALİ
ERKAN KAVAKLI
CHP'li
Özel Harpçiler
Özel Harp Dairesi Başkanlığı, Kara
Kuvvetleri Komutanlığı ve Özal döneminde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği
görevlerinde bulunan emekli Orgeneral Kemal Yamak suskunluğunu bozdu.
"Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler" ismiyle Doğan Kitap'tan yakında
piyasaya çıkacak anılarında dönemin Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı
Bülent Ecevit'in "kontrgerilla" iddialarına yanıt verirken bazı CHP
milletvekillerinin de Özel Harpçi olduğunu açıkladı.Bunun sadece Ecevit'in
partisine ait bir durum olmadığını belirten
emekli Orgeneral Kemal Yamak'ın "Birçok kimseyi
ayağa kaldıracağını biliyorum ama bu noktada
yazmak istiyorum" dediği müthiş iddiaları
şöyle:
PARTİ GÖZLÜĞÜ KALIN CAMLI
MIDIR
Ecevit 1978-79 başbakanlığı
döneminde Sarıkamış'ta daha önce Özel Harp
Dairesi başkanlığı yapmış komutanlardan Sabri
Yirmibeşoğlu'yla görüşürken, Milliyetçi
Hareket Partisi ilçe başkanının da bu teşkilatın
bir üyesi olduğunu öğrenmiş, kontrgerillanın
varlığını açıklarken bu durumu da açıklamıştı. Ecevit'in medyanın ilgisini çekmek için
Özel Harp Dairesi'ne iftira ettiğini ileri süren
Yamak kitabında şöyle yazıyor:
"Barışta ve bir savaş
halinde Milliyetçi Hareket Partililer askere
alınmayıp kendilerine şu veya bu şekilde sefer
görevi verilmeyecek midir? Parti gözlüğü bu
kadar kalın camlı mıdır? Acaba bu kişi Sayın
Ecevit'in kendi partisinden olsaydı, bu itirazı
olacak mıydı? O zaman CHP'den bu teşkilatta
kimse yok mu zannediliyor?"
BİRBİRLERİNDEN HABERLERİ
OLMAZ
Ecevit'in inandırıcılığı
nedeniyle kontrgerilla tartışmasının sık sık
alevlendiğini belirten Yamak, TBMM içinde
birbirinden habersiz pek çok milletvekilinin
Özel Harpçi olduğunu şöyle
anlatıyor:
"Birçok kimseyi ayağa
kaldıracağını biliyorum ama bu noktada yazmak
istiyorum. Sayın Ecevit'in inandırıcılığına
dayanarak alevlenen ve Sayın Ecevit'in zaman
zaman medyanın ilgisi için bizzat öne çıkarak
söyledikleriyle devam eden bu iftira kampanyası
sürdürülürken, bu teşkilatın içinde o zaman
kendi partisinden ne kadar personelin, hatta
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde birbirini hiç
tanımayan kaç milletvekilinin bulunduğunu ve
bunun sadece kendi partisine ait bir durum
olmadığını, birisi söyleyiverseydi ne
olurdu?"
VATANSEVER OLDUKLARI
İÇİN
Yamak, Özel Harpçi olarak
eğitilenlerin nasıl ve neden seçildiklerini de
şöyle açıklıyor:"Aslında onlar
milletvekilliği dönemlerinde değil, daha genç
yaşlarda bölgesinde güvenilir, saygın, sözü
geçen ve gerektiğinde halkıyla bütünleşerek,
milleti ve vatanı için yapılacak mücadelede
önder olabilecek niteliklere sahip oldukları
için seçilmişlerdi. Milletvekili oluşları da bu
seçimin doğruluğunu göstermiyor muydu?" (s.
461-462)
ABD'den her yıl 1 milyon
dolar geliyordu
ÖZEL Harp
Dairesi, özellikle Amerikalıların da verdiği
destekle NATO'nun "örtülü harekát konseptine"
dayanarak kurulmuş bir harekát ünitesiydi.
Memleketimizin bulunduğu coğrafi mevki ve
stratejik konum, böyle bir teşkilatı çok lüzumlu
ve çok faydalı hale getiriyordu.
GAYRİ NİZAMİ
1950'li
yıllarda Özel Harp Dairesi'nin, Gayri Nizami
Harp bölümünün kuruluşu, böyle bir ihtiyaç
dikkate alınarak gerçekleşmişti. (s.248)Tercüme olarak ordumuza
giren ve daireye de görev olarak verilen terim,
"gayri nizami harp"tir. "Gayri kanuni harp"
değildir. Bunun gibi, "gayri nizami askeri
kuvvetler" tabirinde de, bazılarının maksatlı
olarak yorumladığı gibi, "gayri kanuni askeri
kuvvetler" anlamı yoktur. (s.
245)
İHTİYAÇ
İÇİN
Amerikalıların özel yardım
faslından, daireye her yıl 1 milyon dolar yardım
sağlanacak, bu yardımlar istenirse Türkiye'de
veya istenirse Amerika'da ihtiyaçlar için
kullanılacak, Amerika'dan satın alınacak teknik
malzeme ve silahlar için yapılacak ödemeler, bu
paradan mahsup edilecekti. Sayın Ecevit'in
söylediği gibi dairenin resmi bütçesi yerine
veya personel maaşları gibi ödemelere hiç
kullanılamazdı.
(sa.254)'MHP'li başkan' dedim,
'güvenilir bir arkadaşımız' dedi, komutan .1978-1979'daki başbakanlığım
sırasında bir doğu ilçemizi ziyaret ederken,
oradaki askeri birliğin komutanı olan generalle
görüşüyordum. Kendisinin bir ara Özel Harp
Dairesi'nde çalışmış olduğunu öğrenince,
kuşkularımı belirterek, kendisinden bilgi almaya
çalıştım. Generalin kuşkularımı yersiz bulması
üzerine bir soru yönelttim:
-Farz-ı
mahal, bu ilçedeki Milliyetçi Hareket Partisi
(MHP) Başkanı aynı zamanda Özel Harp Dairesi'nin
sivil uzantısındaki gizli elemanlardan biri
olamaz mı?
General:
-Evet
öyledir, ama kendisi çok güvenilir vatansever
bir arkadaşımızdır, yanıtını verdi..."
(28
Kasım 1990 / Milliyet
Gazetesi)
Kızıldere Özel Harp'in
işi değil
Mahir Çayan ve
arkadaşlarının öldürüldüğü Kızıldere olayları ve
adı işkenceyle ile anılan ünlü Ziverbey Köşkü
sorgulamalarının Özel Harp Dairesi'yle ilgili
olmadığını anlatan Yamak, Ecevit'i
"Kontrgerillayı açıklamam iyi oldu, başbakan
oldum" dediği için özel olarak eleştirdiğini
belirtiyor.
1971-74 arası Daire
Başkanı'ydı
1924 yılında Amasya'nın
Merzifon ilçesinde doğdu. 1945'te Topçu Asteğmen
rütbesi ile Harp Okulu'ndan mezun oldu. 1971'de
Tuğgeneral, 1975'te Tümgeneral, 1979'da
Korgeneral ve 1984'te Orgeneralliğe yükseldi.
Tuğgeneral rütbesi ile 1971-74 döneminde
Genelkurmay Özel Harp Daire Başkanlığı yaptı. 24
Temmuz 1987 tarihinde atandığı Kara Kuvvetleri
Komutanlığı'ndan, 1 Eylül 1989 tarihinde yaş
haddi nedeniyle emekli oldu. Turgut Özal'ın
ölümüne kadar Cumhurbaşkanlığı Genel
Sekreterliği yaptı. Evli, üç
çocuklu.
Kontrgerillaya atfedilen
olaylar
1955'te Selanik'te Atatürk'ün
doğduğu evin bombalanması iddiası.
6-7
Eylül olayları.
Kültür Sarayı'nın
yakılması.
12 Mart
Darbesi.
Kızıldere
Katliamı.
Ziverbey Köşkü
sorgulamaları.
1 Mayıs 1977 Olayları.
Ecevit'e Çiğli Suikastı girişimi.
Mehmet Ali Ağca'nın hapishaneden
kaçırılması.
Kahramanmaraş, Çorum ve Gazi
Mahallesi olayları.( Hürriyet :
02 Ocak 2006 )
Özel Harp Dairesi, sağcıları solculara solcuları da
sağcılara kontrol ettirir
Özel Harp Dairesi Başkanlığı ve Kara
Kuvvetleri Komutanlığı görevlerinde bulunan emekli Orgeneral Kemal Yamak’ın,
CHP milletvekillerinin de Özel Harpçi olduğunu açıklaması dün Meclis’in
gündemini oluşturdu.
Yamak, “Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler” ismiyle Doğan Kitap’tan
yakında piyasaya çıkacak anılarında dönemin Cumhuriyet Halk Partisi Genel
Başkanı Bülent Ecevit’in “kontrgerilla” iddialarına cevap verdi. Hürriyet
gazetesinin haberine göre kitabında Ecevit’in inandırıcılığı nedeniyle
kontrgerilla tartışmasının sık sık alevlendiğini belirten Yamak, TBMM içinde
birbirinden habersiz pek çok milletvekilinin Özel Harpçi olduğunu ifade
ediyor. Yamak, bu konuda şu görüşü dile getiriyor: “Birçok kimseyi ayağa
kaldıracağını biliyorum; ama bu noktada yazmak istiyorum. Sayın Ecevit’in
inandırıcılığına dayanarak alevlenen ve Sayın Ecevit’in zaman zaman medyanın
ilgisi için bizzat öne çıkarak söyledikleriyle devam eden bu iftira
kampanyası sürdürülürken, bu teşkilatın içinde o zaman kendi partisinden ne
kadar personelin, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde birbirini hiç
tanımayan kaç milletvekilinin bulunduğunu ve bunun sadece kendi partisine
ait bir durum olmadığını, birisi söyleyiverseydi ne olurdu?”
Yamak’ın bu ifşaatını yorumlayan AK Parti Ankara Milletvekili Ersönmez
Yarbay, “CHP’de de Özel Harpçi vekil var” iddiasına hiç şaşırmadığını
söyledi. Eski adıyla ‘Özel Harp Dairesi’nde sadece MHP’liler görev yapar
anlayışının yanlış olacağına işaret eden Yarbay, şöyle konuşuyor: “12
Eylül’de ülkücüleri solculara, solcuları ülkücülere sorgulatmadılar mı? ÖHD
gizli çalışan bir kuruluştur. Dolayısıyla gizli çalışırken sağcılara ve
solculara görev vermek, onları birbirine kontrol ettirmek esastır. O
bakımdan sadece MHP’liler olmaz. CHP’liler, Refahçılar, İşçi Partililer
olabilir içinde.”
Yarbay, “AK Parti’de de Özel Harpçi var mıdır?” sorusuna ise şu karşılığı
veriyor: “Vardır tabii. Bunlar şundan dolayı vardır. AK Partili olduğu için
bunlara görev verilmemiştir. Zaman içinde onlar AK Partili olmuşlardır.
CHP’liler için de geçerli bu. Evvelden CHP’li olduğu için görev verilmiyor.
Normal sivil vatandaş iken görev veriliyor. Sonra partiye giriyor.”
ABD her yıl 1 milyon dolar yardım yapıyordu
Emekli Orgeneral Kemal Yamak, kitabında Özel Harp Dairesi’nin, ABD
desteğiyle NATO’nun “örtülü harekât konseptine” dayanarak kurulduğunun
altını çiziyor. Amerikalıların özel yardım faslından daireye her yıl 1
milyon dolar yardım sağlandığını kaydeden Yamak, teknik malzeme ve silahlar
için yapılacak ödemelerin bu paradan mahsup edildiğini anlatıyor. Yamak,
“Sayın Ecevit’in söylediği gibi dairenin resmi bütçesi yerine veya personel
maaşları gibi ödemelere hiç kullanılamazdı.” görüşünü savunuyor.
Kontrgerillaya atfedilen olaylardan bazıları ise şunlar: 1955’te Selanik’te
Atatürk’ün doğduğu evin bombalanması, 6-7 Eylül olayları, 12 Mart darbesi,
Kızıldere katliamı, 1 Mayıs olayları, Ağca’nın hapishaneden kaçırılması,
K.Maraş, Çorum ve Gazi Mahallesi olayları. ( Zaman:
03.01.2006 )
Lütfen özür borcunuzu ödeyin
Kamuoyu Vatansever Kuvvetler Güç Birliği (VKGB) diye
anılan bir örgütün varlığını ilk kez Danıştay saldırısında
duydu. Değişik provokasyonlar yapılıyor, ülke kamplaşmanın
karanlık vadilerine sürükleniyordu.17 Mayıs 2006 sabahında Danıştay 2. Daire'ye gelen bir
avukat (Alparslan Arslan) hain saldırıda tetikçilik yapmış, 4
üye yaralanırken biri de maalesef hayatını kaybetmişti. Böyle
durumlarda herkesin (evet, istinasız herkesin) soğukkanlı
olması, kanlı eylem(ler)in asıl maksadını anlaması gerekir.
Heyhat! Türkiye'de herkes burnundan soluyor, kirpi gibi gergin
yaşıyor. Menfur saldırı duyulur duyulmaz yangına körükle
gidenler oldu. Kimin ne kadar haklı ve ne kadar tez canlı
olduğunu ancak tarih gösterebilirdi. Nitekim öyle oldu!
Ümraniye Çetesi sonrasında anlaşıldı ki; pek çok kişinin
kamuoyuna özür borcu var.Önce Ümraniye'de bir cephanelik bulundu. Ardından o evde
devlete ait gizli belgelerin varlığından bahsedildi. 'Neler
oluyor?' sorusuna cevap aranırken mahkemenin içeriği konusunda
yayın yasağı getirildi. Buna rağmen bir dizi tutuklamanın
devam etmesi medyadan gizlenemiyor.Kendilerine "vatansever"
diyen çete mensupları ile ilgili suçlamalar çok vahim.
Çek-senet tahsilâtından ihale yolsuzluğuna, şehit ailesini
dolandırmaktan gizli telefon dinlemeye kadar bilumum suç isnat
ediliyor örgüte. Üstelik güvenlik güçlerinin elinde somut
deliller olduğu yazılıyor, konuşuluyor. Kimdir bu "vatansever
çocuklar" ve asıl gayeleri nedir, zirvedeki önder(ler) kimdir? Girdap Operasyonu ismini her kim bulmuşsa çok doğru (hatta
biraz da edebî) bir teşhiste bulunmuş. Gerçekten karşımızda
derin bir girdap var. O yüzden Ümraniye'de yakalanan örgütün
bir ucu geldi Danıştay saldırısına dayandı. Girdap, katman
katman; her katmanında devleti kuşatma, vatandaşı yıldırma
maksadı yatıyor.Danıştay saldırısının hemen akabinde
saldırganın cebinden VKGB'nin üst düzey yöneticisine ait
kartvizit çıkmıştı. Basın buna pek kulak vermemişti.
Tetikçinin hiç de iddia edildiği gibi dinî bir kimlik
taşımadığını, onunla kadeh tokuşturanlar söylemişti, cebinde
"ulusalcı medya" adına düzenlenmiş bir muhabir kartıyla
dolaştığı iddia edilmişti... Ancak birileri için ne söylense
nafile, hangi delil ibraz edilse boşunaydı. Çünkü çoktan hüküm
verilmiş, bu menfur olayın başörtüsü kararına karşılık
düzenlendiği ve laikliği hedef aldığı çoktan ilan edilmişti.
En hatalı açıklamayı Sezer yapmıştı
İşte tam bu noktada sormak gerekiyor: O vahşi saldırının
hemen arkasından kesin hükümler verip, sosyal barışı tehdit
edercesine mangalda kül bırakmayanlar, bugünkü manzara
karşısında hata yaptıklarını düşünmüyor mu? Kimsenin hatasını
yüzüne vurmak için söylemiyorum; ancak heyecanlı, helecanlı,
heyelanlı halimizi bir kere daha hatırlatıp, psikolojik harp
taktiklerine kolayca boyun eğmemizi hatırlatıyorum.Düşünebiliyor musunuz; hadise çok yeni; ne failler
yakalanmış ne de azmettiriciler var ortada. Ve birileri çıkıp
veryansın ediyor. İşte alelacele verilen beyanattan kısa bir
hatırlatma: Deniz Baykal: "Siyasete kan bulaşmıştır.
Saldırının hedefinde Anayasa vardır. Hükümetin sorumluluğundan
kuşkumuz yok." Yılların politikacısı Baykal'dan beklenmedik
bir tavır bu. Zira kapalı kapılar arkasında nasıl planlar
yapılabileceğini, bazı piyonların eliyle ülkenin nasıl
karanlığa sürükleneceğini Sayın Baykal gayet iyi bilir.
Soğukkanlı kalması gerekirdi, maalesef olmadı...Rektörler Komitesi tarafından yapılan şu açıklamaya ne
dersiniz: "Katliam niteliğindeki bu saldırının uzun zamandır
yargı kararlarına ve özellikle de mahkemelerimizin Türkiye
Cumhuriyeti'nin laik niteliğini korumaya yönelik kararlarına
karşı iktidar odaklarından gelen kayıtsızlık ve yargı üzerine
baskı oluşturma amaçlı açıklamaların arkasından yapılmış
olması çok anlamlıdır." Yani demek istiyor ki; "Saldırganlar,
Danıştay'ın başörtüsü yasağını genelleştiren ve hükümetin
yargıya baskı oluşturacak eleştirilerinden sonra laiklik
ilkesini hedef almıştır." En hatalı açıklamayı maalesef Cumhurbaşkanı Sezer yapmıştı.
Hukukçu kimliğine ve o kimliğin oluşturduğu tecrübeye rağmen
acele eden ve "Danıştay'a yapılan saldırının aslında laik
cumhuriyete yapıldığı"nı beyan eden Sayın Cumhurbaşkanı,
"Saldırıya neden olanlar tutumunu gözden geçirsin." demek
suretiyle eylemi düzenleyen ve yönlendirenlerin maksadına
uygun bir yorum yapmıştı.
Sezer öyle der de hukukçular (!) boş durur mu?
Danıştay
başkan vekili de o gün çok sert bir açıklama yapmış; "Bunlar
türban kararından ötürü... Lanetlemek yetmez..." demişti.
Hatta yüksek yargının zirvesinde yer alan biri de kalkıp
saldırganın tekbir getirdiğini söylemiş, bu beyan görgü
şahitlerince yalanlanmıştı.Haydi diyelim ki herkes bir şekilde kendini hadiseye taraf
görüyor ve kamplaşmayı körükleyecek bir senaryonun kıyısından
köşesinden kendine bir rol biçiyordu; peki medya niçin
balıklama atlamıştı karışık resmin içine? Bu ülkede 60'larda,
70'lerde, 80'lerde, 90'larda provokasyon yapılmamış mıydı?
Komplonun her çeşidine aşina olmakla eşsiz bir tecrübeye sahip
Türk medyasının önde gelen isimleri daha o menhus tabanca
soğumadan "Bu saldırı Türkiye'nin 11 Eylül'üdür."
deyivermişti. Oysa cümle âlem aklını fikrini yitirse bile
medya soğukkanlı kalmak, olayların somut kısmıyla meşgul
olmak, sosyal çatlamayı önleyecek bir duruş sergilemek
mecburiyetindedir.Ümraniye Çetesi'nin icraatları arasında Danıştay saldırısı
çıkınca gazete arşivlerine şöyle bir göz attım. Yazık, hem de
çok yazık! Daha ilk dakikalardan başlayan peşin hükümler
neredeyse ülkeyi bambaşka bir kaosun içine atacaktı. Allah'tan
ki tetikçi yakalanmış ve nasıl karanlık ilişkiler içinde
olduğuna dair daha o günden kuşkular oluşmuştu. O amansız
şüphenin derin izleri bugün daha da belirgin hale geliyor.
Oysa o dönemde hain saldırıya kurban verdiğimiz Mustafa Yücel Özbilgin'in cenazesi tam bir 'vatansever' şovuna dönüşmüştü.
İhtimal ki; oyunun bir perdesinde Danıştay saldırısını
kurgulayanlar, diğer bir perdede cami avlusunda (cenaze
töreninde) protesto eylemlerini planlamıştı. Orada bulunan
kitlenin bu yanlışa ortak olması psikolojik harp uzmanlarının
bir kurgusuydu; bu nedenle hislerine mağlup düşüp protestoda
rol alan kitlelerin önemli bir kısmı "vatansever" piyesinin
tamamını bilmiyordu.
Hiçbir gerçek, ilânihaye gizlenemez
Danıştay saldırısının yaşandığı o karanlık günlere dair
arşive girince bir de Zaman'a bakın lütfen. Birinci gün
"Danıştay'a hain saldırı" başlığı atılmış, olay kınanmış. Bu
arada gazetecilik tecessüsü ile olaya yaklaşılmış. Mesela
Alparslan Arslan'dan çıkan Ulusalcı kimlik üzerinde durulmuş.
Sanık hakkında detaylı bilgilere ulaşılmış ve zanlının
resmedildiği gibi "İslamcı biri" olmadığı ortaya konmuş.
'Kınıyoruz' başlığıyla sunulan editöryal yazıda millî
birliğimiz üzerine vurgu yapılmış ve sağduyuya çağrıda
bulunulmuş.Hemen bir gün sonraki (20 Mayıs) manşetimiz "Menfur
saldırıda TİT izi" Alparslan Arslan'ın Türk İntikam Tugayı
(TİT) ile irtibatının araştırıldığı ifade ediliyor.
Ümraniye'de ortaya çıkan gerçekler, o günkü şüphelerin
tescilidir. Ve hemen bir gün sonraki manşet "Deştikçe çete
çıkıyor". Bugün de öyle değil mi? Deştikçe karşımıza derin bir
çete çıkıyor. Türkiye ya çeteleri çökertecek ya da (Allah
korusun) çeteler Türkiye'yi...Gazetecilik, gerçeklerin doğru anlaşılması için çok önemli
bir araç. Ne var ki kimi zaman ortak akıl, ruhun bedenden
ayrılması gibi çekip gidiyor aramızdan. Bu arada olan oluyor
ve ülkemiz değişik maceralara sürükleniyor. Ve maalesef gizli
senaryolar gereği kurulan çadır tiyatrosunda yeni oyunların
sergilenmesi hâlâ mümkün. Tabii ki hiçbir gerçek, ilânihaye
gizlenemez. Nasıl olsa bir gün derin çeteler de, onların emir
aldığı kişiler de, operasyonel güç olarak kullananlar da
yakayı ele verecektir.
Ümraniye soruşturması devam ettiği için "şu insanlar
suçludur" demiyorum; ancak ele geçirilen cephaneliğin varlığı
tartışılmaz bir gerçek. Kendine vatansever adını verip ülkeyi
yeni bir maceraya sürüklemek isteyen İttihat ve Terakki
özentisi güçlerin bulunduğu da bir gerçek. Son yıllarda
yakalanan derin çeteler gösterdi ki maalesef ordumuzu,
polisimizi, yargımızı kullanan ve mafyayla dirsek temasında
bulunan pek çok çete var bu ülkede. Bunlarla başa çıkmak
herkesin görevi. Genelkurmay'ın en hassas olacağı konu budur.
Etraf "emekli subay" diye tanınan çetecilerden geçilmiyor.
Üstelik bunların halen görevli bulunan subaylarla irtibatlı
olduğu, yapılan tutuklamalardan anlaşılıyor. Sauna Çetesi'nde
ve Eryaman'da da benzer bir manzara vardı. Bu durum halkı
fevkalade rahatsız ediyor. Normal; çünkü vatandaş, güvenlik
güçlerine bir kutsiyet atfediyor ve onu siyasetin dışında
görmek istiyor...Sözün özü şudur: Çeteler ortaya çıktıkça
başta Danıştay saldırısı olmak üzere karanlık birçok olay
aydınlanacaktır. Gün ağardığında karanlık nedeniyle boşuna
yumruk sallayanların, aceleyle hareket edip kendilerine zarar
verdiği görülecektir. Çünkü bu ülkede gerçeği görmek
için fırtınanın dinmesini beklemek gerekiyor. O dindiğinde
mahcup olmamak için daha duyarlı ve soğukkanlı olmak
gerekiyor. Aksi halde özür borcu uzayıp gidiyor.
(EKREM
DUMANLI -
Zaman:09
Temmuz 2007)