|

Richard Dawkins’in son kitabına koyduğu isim “Tanrı Yanılgısı” ( The God
Delusion) oldu. Çıkar çıkmaz en çok satan kitaplar listesinde yer aldı. Yurt
dışında olduğu gibi bu kitap ülkemizde de bir çok baskı yaptı. Dinlere
getirilmiş ciddi bir eleştiri olarak lanse edildi.Daha önceki kitaplarında
ağırlıklı olarak Evrim Teorisi’nin savunmasını seçen yazar, bu defa dinleri
eleştirmeyi seçmiş.. Bunu yaparken somut deliller yerine, kelime oyunları ve
aldatmalar ile okuyucu yanıltmaya çalışmış.Yazar Kitapta Tanrı’nın olmadığı
ve sosyal yaşam içinde insanların Tanrı inancına aslında ihtiyacı olmadığını
anlatamaya çalışmakta.
HAYAL EDİN
Kitabın girişinde yazar “Hümanist” düşüncenin “milli marşı” olarak kabul
edilen İmagine (Hayal edin) isimli şarkıdan esinlenerek, bir hayal Kurmuş.
Bu hayalini Dawkins şöyle ifade ediyor:
John Lennon ile birlikte dinin olmadığı bir
dünya hayal edin. İntihar bombacılarının, 9/11’in, 7/7’nin, Haçlı
seferlerinin, cadı avlarının, Barut Komplosunun, Hintlilerin ve
Pakistanlıların ayrılmalarının, İsrail- Filistin savaşlarının, Sırp- Hırvat-
Müslüman katliamlarının, “İsa katilleri” yakıştırmasıyla Yahudilere yapılan
eziyetlerin, Kuzey İrlanda sorunlarının, “namus cinayetlerinin”, saf
insanların paralarını ellerinden alarak onları soyup soğana çeviren parlak
takım elbiseli kabarık saçlı televanjelistlerin olmadığını hayal edin. (
Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, Aralık 2007, 4.baskı, Kuzey Yayınları, sf.
10)
Bu
listeyi uzatan Dawkins dinin olmadığı bir dünya hayal edildiğinde hiçbir
sorunun olmayacağı ve insanların barış içinde mutlu yaşayacağını sonucuna
varıyor. Gerçekten böyle olabilir mi? Dinler olmasaydı insanlar mutlu olur,
hiç savaş olmaz mıydı? Tabi ki bu sadece bir hayal, üstelik çıkış noktası da
gerçeklerden oluşmayan bir yalan.Yazar çok ciddi bilgi eksikliği ile bu
yorumları yapmış, daha doğrusu okuyucuyu eksik bilgi ile yanıltmaya
çalışmış.Dünya savaşları hakkında kısa bilgisi olan bir kişi bu hayalin
çıkış noktasının yanlış olduğunu kolaylıkla anlayabilir. . Örneğin1. dünya
savaşı gibi, 2. Dünya Savaşının da motivasyon kaynağı kesinlikle din
değildir. Aksine din karşıtı olan Hitler gibi, Stalin gibi, Musolini gibi
liderlerin çıkarttığı ve komünizm, Faşizm gibi ideolojilerin neden olduğu
savaşlardır. Sadece bu savaşta kıta Avrupa’sında 50 milyondan fazla insan
ölmüştür. 2. Dünya savaş sonrasında Stalin, Mao, Pol Pot gibi ateist
liderlerin yaptığı katliamlarda ölen insanların sayısı hala belirsizdir.
Richard Dawkins “Bazı ateistler kötü eylemler sergileyebilir
ancak bu kötülükleri ateizm adına yapmazlar” ( a.g.e sf. 262)
diyerek konuyu kapatmaya çalışsa da, aynı hoşgörüyü neden din için
göstermediği anlaşılamamaktadır.
Ayrıca kurduğu mantık da yanlıştır. Gerek Hitler olsun gerek Stalin olsun,
Sosyal Darwinzmi kendisine bilimsel temel alarak ideolojilerini kurmuş ve bu
kanlı eylemlerini gerçekleştirmiştir. Hitlere göre evrimi son ürünü olan
“Ari Irk” yaşam mücadelesinde üstün gelip, tüm dünyayı yönetecek ve bin
yıllık Alman İmparatorluğunu kuracaktı. Diğer zayıf ırklar ise yaşman
mücadelesini kaybedip, elimine olacaklardı. Bunun için Alman bombaları
altında ölen insanlar doğal seleksiyonun bir sonucuydu ve güçlü olmadıkları
için yaşamayı hak etmiyorlardı. Yine Stalin gibi komünist liderler
milyonlarca insanı ölüme gönderirken kendisini bir ateist olarak haklı
görüyordu.Her düşünce olduğu gibi Din de bir motivasyon aracı olarak
kullanılabileceği açıktır. 9/11 ve 7/7 eylemlerini yapan kişiler din ile
motive edilmiş olabilirler. Fakat onların yaptığı bu eylemi dünya üzerinde
kaç Müslüman tasvip etmektedir? Bir insanı kurtarmanın dünyaları kurtarmakla
eş değer olduğunu söyleyen Kuran ayetlerine göre böyle bir eylem, dini
açıdan kabul edilebilir mi? Bu tarz eylemler 10’larca yıldır İslam dünyasına
yapılan saldırı ve sömürüye karşı verilmiş olan yanlış tepkilerdir. Bu
saldıralar dini değerler açısından kabul edilir bir tarafı yoktur.Bence ne
bu eylemlerde ne Pakistan- Hindistan bölünmesinde, Ne de Sırp- Hırvat-
Müslüman katliamlarında gerçek neden din değildir. Bunlar dinin yanlış bir
şekilde motivasyon aracı olarak kullanılmasıdır.İnsanlar hata yaparlar, dine
inandığını söyleyen insanlar da hata yaparlar. Din zaten bunun için vardır.
İnsanların hatalarını göstermek ve doğru yola onları iletmek için bir
rehberdir. Dinler sayesinde tarih içinde insanlar medenileşmiş, bir hukuka
sahip olmuşlardır. Tarih içinde medeniyet kurmuş dinsiz bir toplum örnek
verilebilir mi? Dolayısıyla Dawkins’in dediği gibi dinleri kaldırdığınızda
ortaya bir barış toplumu çıkmaz. Aksine dinler sayesinde insanlar belli
ahlak normlarına sahip olmuş ve medeniyetler kurmuşlardır.
YAŞAM YERYÜZÜNDE NASIL BAŞLADI?
Yazarın Allah’ın varlığını inkar etmek için sığındığı konu evrimdir.
Canlılığın tesadüfen ortaya çıktığını vurgulayan Dawkins, insanlığın var
olması için bir Tanrıya ihtiyaç olmadığını ve kendiliğinden oluştuğunu
anlatır. Fakat durum bu kadar basit değildir.
Evrim teorisi açısından cevaplanması en zor olan soru herhalde yeryüzündeki
yaşamın başlangıcı hakkındadır. Dawkins bu konuda hayal kurmanın ötesine
geçip, kitabında kesin kabullerde bulunmaktadır. Nasıl olduğu belli olmayan
bir konuyu, gerekleşmiş gibi kabul ederek okuyuculara aktarmaktadır. Aslında
Dawkins itiraf tadındaki bu cümlelerinde, Evrim Teorisinin içinde bulunduğu
önemli bir açmazı ifade etmektedir.
Yaşamın başlangıcı, şüphe duyanlar için
söylemek isterim ki araştırma konusu olarak gelişmekte olan bir konudur. Bu
araştırmanın ilgili uzmanlık alanı kimyadır ve bu benim alanım değildir.
Gelişmeleri çok büyük bir merakla kenardan izlerim ve önümüzdeki birkaç yıl
içinde eğer kimyacılar laboratuarlarında yeni bir yaşam başlangıcını
başarılı bir şekilde yeniden gerçekleştirdiklerini bildirirlerse hiç
şaşırmam. Ancak yine de bu henüz gerçekleşmedi ve bu gelişmenin olasılığı
oldukça düşük olduğunu söylemek mümkündür ve bu her zaman böyledir; gerçi bu
bir kez gerçekleşti. ( A.g.e,sayfa 133)
Yaşamın nasıl olup da meydana geldiği konusunu 21. yüzyılda bilimi için hala
bilinmezdir. Evrimciler bunu bir ön kabulle olmuş gibi gösterirler. Bunun
farkında olan Dawkins canlılığın oluşumu konusunda bir gelişmenin de
olmasının çok düşük bir ihtimal olduğunu ifade etmektedir. Fakat cümlenin
sonunda bunun bir kere gerçekleştiğini de vurgulamaktan geri durmamaktadır.Dawkins
kitabında yer yer bilimsel ifadelerle yazısını süslese de, bu örnekte olduğu
gibi, bilimin ötesinde bir inancının olduğunu ortaya koymaktadır. Tüm teknik
imkanlara rağmen cansız maddelerden canlı bir maddenin üretilememesine, bu
konuda herhangi bir fikrin olmamasına, bunun mekanizmasına ilişkin en ufak
bir kanaatin oluşmamasına, yapılan tüm araştırmaların ileriye dönük olarak
da bir ümit vermemesine rağmen Dawkins, geçmişte bunun bir defa olduğunu
rahatlıkla söylemektedir.Bu bir dogmadan başka bir şey ifade etmez. Dawkins
ateist kaygılardan dolayı, bir şeye inanmış ve bunu doğru olarak
varsaymaktadır.Oysa bilim bunun aksini bize göstermektedir. Günümüz bilimine
göre cansız maddelerden canlı bir madde meydana getirilememiştir. Böyle bir
işlemin yanına bile yaklaşılamamıştır.
AKILLI TASARIM
“Akıllı Tasarım” Teorisi canlılığın bir tasarım ürünü olduğunu ortaya koyan
bir teoridir. Günümüzde bu teoriyi destekleyen bir çok bilim adamı
bulunmaktadır. Canlılıktaki tasarım örneklerinden yola çıkılarak
geliştirilen bu teoriye göre, organizmaların sahip oldukları kompleks
yapılar kademe bir evrimle oluşamaz. Bu “İndirgenemez Komplekslik”
kavramıyla ifade edilmektedir. Bu kavrama göre, örneğin bir fare kapanını
oluşturan parçalar tek başlarına bir şey ifade etmezler. Bu parçalar bir
arada varlarsa kapanı oluşturur ve işlev görürler. Parçalardan birini
çıkartırsanız, kapan bir işe yaramaz. Bunun gibi canlılıkta da benzer
mekanizmalar gözlemlenmektedir.Bu kavram ilk defa ABD’li bir mikrobiyolog
olan Micheal Behe tarafından ortaya atılmıştır. Kaleme aldığı “Darwin’in
Kara Kutusu” isimli kitabında da bu konuyu işleyen Behe, gözün yapısı,
bakteri kamçısı ve kanın pıhtılaşma mekanizması gibi konularda örnekler
vermektedir.Dawkins Evrim Teorisi karşısında gittikçe güçlenen bu teoriyi
bazı açıklamalar getirerek kitabında çürütmeye çalışmaktadır. Fakat verilen
örnekler bir açıklamadan çok, yanıltma amaçlıdır. Akıllı Tasarıma getirdiği
eleştirisini kitabında şöyle ifade ediyor:
Yarım gözün faydası nedir? Ve yarım kanadın
faydası nedir? Sorularının her ikisi de “indirgenemez karmaşıklı” kavramının
tanımlanmasıyla ilgilidir. İşleyen bir birimin parçalarından birinin
çıkartılması eğer tüm birimin işlemesini engelliyorsa, bu birimin
indirgenemez komplekslik olduğunu gösterir. Bunun hem göz, hem de kanatlar
için bariz bir durum olduğu düşünülür. Ancak bu sanıları dikkatlice gözden
geçirmeye vakit tanıdığımızda yanlışlığı hemen fark ederiz. Göz lensi
ameliyatla çıkartılmış bir katarakt hastası gözlükleri olmadan net göremez
ancak bir ağaca çarpmayacak, bir uçurumdan düşmeyecek kadar iyi görür. Bir
yarım kanat gerçekten de tam bir kanat gibi değildir. Ancak hiç kanat
olmamasından iyidir. Ağaçtan yada belirli bir yükseklikten düşüşünüzü
hafifleterek hayatınızı kurtarabilir. … yüzde 1 den yüzde 100’e kadar olan
her bir kanat kendine özgü bir yumuşak düşüş avantajı sağlamalıdır.
…. Böylece gözlerin ve kanatların kesinlikle indirgenemez karmaşıklık
olmadığını gördük; ancak bu ayrıntılı örneklerden kazanmamız gereken genel
ibrettir. (A.g.e,Sayfa:120/121)
Her ne kadar Dawkins “Böylece gözlerin ve kanatların kesinlikle indirgenemez
karmaşıklık olmadığını gördük” dese de, durum hiç de ifade ettiği gibi
değildir. Gözde lensi çıkartmak yerine, kornea, sinir tabaka, retina, beyne
giden görme sinirleri yada beyindeki görme merkezini çıkartarak aynı
iddiasını niye sınamamaktadır. Bunun sebebi çok açıktır. Yukarıda saydığım
organellerden herhangi birisini çıkarttığınızda göz hiçbir işe yaramaz. Göz
göremez. Dolayısıyla bu organellerin zaman içinde gelişerek gözü oluşturduğu
düşüncesi dayanaksız kalmış olur. Aksine bu organellerin gözden
çıkarıldığında görme işleminin son bulması, gözün indirgenemez kompleksliğe
sahip bir organ olduğu, dolayısı ile bir tasarım ürün olduğunu bize
gösterir.Göz gibi diğer tüm organlarda da tasarım örnekleri mevcuttur.
Sadece organlarda değil, Hücrelerin içinde de benzer mantıklara sahip
çalışan sistemler vardır. Bu konuyla ilgilenenler Behe “ Darwin’in Kara
Kutusu” isimli kitabını özellikle tavsiye etmek isterim.Kanat içinde kademe
gelişme konusunda bir çok sorun vardır.Dawkins kanadı oluşturan tüycüklerin
sahip olduğu kancalı sistemin yapısını atlayarak sadece kanat boyutundaki
kademeli değişimi açıklamaya çalışmaktadır. Tek bir tüyün sahip olduğu yapı
ve tüyü oluşturan parçacıklar da onun indirgenemez kompleksliye sahip
olduğunu ortaya koymaktadır. Bu konuda Prof . David Berlinski’nin kanadı
oluşturan tüy ve onu oluşturan parçacıkların sahip olduğu tasarım ile ilgili
çalışmaları ve makaleleri mevcuttur. www.discoveryinstitute.com adresinden
İngilizce makaleler bulunabilir.Tüyün yapısındaki tasarımı geçsek bile
Dawkins’in açıklamaya çalıştığı kanatın boyutundaki değişimle ilgili de
başka bir sorun vardır. Örneğin ön ayağını kaybedip, onun yerine yarım kanat
sahibi olan bir canlı nasıl bir avantaj sağlamaktadır? 4 ayağa sahip bir
sürüngen hızlı hareketi sayesinde hem düşmanlarından kaçabilecek, hem de
avlanabilecektir. Yarım kanata sahip bir sürüngen ağaçtan düşüp, zarar
görmesi engellenirken bir fayda sağlasa da, ön ayaklarını kaybettiği için
hızlı hareket edemeyecektir. Böylece ne düşmanlarından eskiye göre
kaçabilir, ne de avlarını eskisi gibi yakalayabilir. Bu onun için yarım
kanatın getirdiği avantaja göre çok büyük bir dezavantajdır. Zaman içinde
büyüyen kanatlar düşerken onu yavaşlatacak, fakat düşmanlarından kaçarken
yada avını kovalarken engel olacaktır.Dolayısıyla Dawkins’in söylediği gibi
indirgenemez komplekslik konusunda evrimci bakış açısıyla bir açıklama
getirdiği doğru değildir.Akıllı Tasarım teorisi bilimsel gelişmeler
sonucunda ortaya çıkmış bir teoridir. Yapılan araştırmalar evrimin iddia
ettiği gibi bir gelişmenin olamayacağını bize gösterir. Canlılıktaki
tasarımın ötesinde, hücre çekirdeği içinde var olan bilginin de evrim için
ikinci büyük açmazı oluşturmaktadır. Cansız ve şuursuz maddelerin bir araya
gererek DNA gibi 3 milyar harften oluşan bir bilgiyi oluşturamaz. Bu ve
benzeri bir çok örnek Evrim Teorisinin anlattığı senaryoları çürütürken, bir
yaratıcının varlığını açıkça bize göstermektedir.
DUA DENEYİ
Dawkins kitabında bir çok yanlış ve yanıltıcı mantık kurduğu yerler
bulunmaktadır. Hepsini teker teker ele almak çok vakit alacağından özellikle
en abuk bulduğum, ‘dua’ üzerine yazdığı bölüme değinmek istiyorum.Dawkins
duanın bir anlamı olmadığı dolayısıyla bir Tanrı’nın olmadığı sonucuna
varmak için bir deneyden söz eder. Buna göre farklı iki grup seçilir ve bir
kısmına dua edilip diğer kısmına dua edilmez. Böylece duanın etkisi sınanmak
istenir: Bu deneyin kitaba
uygun olabilmesi için double- blinded prosedürüne uyulması gerekir ve bu
kurala katı biçimde uyulmuştur. Tam anlamıyla rastgele hastalar seçilen
hastalar belirlenir. İlk grup denek grubu( dua edilen) diğeri ise kontrol
grubu olarak belirlenir ( dua edilmeyenler). Ne hastalar, ne doktorlar, ne
de hasta bakıcılar ne de denekler hangi hastalara dua edileceğini ya da
hangilerinin kontrol üyesi olduğu bilinmez. Ancak deneysel duayı edenlerin
her kim için dua ederlerse isimlerini bilmeleri gerekir; aksi takdirde,
belirlenen kişiler haricindeki ilgisiz kişiler için dua etmenin ne anlamı
olurdu? Ancak duacılara hastaların yalnızca ön isim ve soyadının ilk
harflerini vermek yeterlidir. Görünüşe göre bu sayede Tanrı doğru hastane
yatağının yerini tam olarak saptayabilecekti. ( A.g.e,sayfa 65)
Sonuç tam Dawkins’in istediği gibidir. Duanın hiçbir etkisi olmamıştır.
Dolayısıyla ona göre bu sonuçla Tanrı yoktur. Eğer deneyin temelini yanlış
bir kavramın üzerine kurarsanız sonuçlarınız da yanlış olur.Dua sadece belli
bir sözcüğün ifade edilmesi değildir. Din böyle bir şey ilk başta zaten
öngörmez. Yani tanımadığınız, hiç görmediğiniz, varlığından bile emin
olmadığınız, sadece adını bildiğiniz bir kişiye dua edeceksiniz, sonra bunun
etkili olup olmadığını gözlemleyeceksiniz. Dinin dua tanımı zaten bu
değildir.
Kuran’da duayı Allah Kuran’da şöyle açıklar:
Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua
edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. (7,Araf Suresi, 55)
Ya
da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, Kendisi’ne dua ettiği zaman icabet
eden….(27, Neml Suresi, 62)
Dolayısıyla dua sadece söz değildir. Bir kişinin hiç bilmediği, tanımadığı,
sadece adını bildiği bir kişi için dua etmesi, ne derece dinin dua tanımına
uyar? Dinin vaaz etmediği bir şey ile dinin sınanmaya çalışması açık bir
mantık hatasıdır.Ayrıca dua son derece göreceli bir konudur. Dua edilmeyen
grup içinde bulunan hastalar kendisine dua edip etmediğini neye göre
ölçülebilir. Bu grupta olan kişilere dua eden olmamasına rağmen bu kişiler
hastalıklarından dolayı sıkıntı çekip içli bir şekilde Allah’a dua etmiş
olabilirler. Samimi bir şekilde kendi sıkıntısı için Allah’a dua eden, fakat
dua edilen grubun içinde olmayan kişiye Allah karşılık vermiş
olabilir.Ayrıca dua eden kişilerin inançları neye göre tesbit edilmektedir.
Bu kişiler bir dine inandıklarını söyleseler de yanlış bir dini kavrayışları
olabilir. Yada tümüyle inançsız olup, sadece bu deney için belli cümleleri
tekrarlıyor olabilirler.Dolayısıyla bu deney baştana aşağı eksik bilgi ve
mantıksızlıklar üzerine kurulmuştur. Dawkins’in örnek verdiği bu subjektif
deneyin dışında bu konuda yapılmış daha objektif yayınlanmış deneyler
vardır. Bu yayınlarda dinin insan sağlığı üzerindeki etkisi açıkça ortaya
konmaktadır. Bu konuda detaylı bilgi edinmek isteyenlere Patrick Glynn in
yazdığı ve Gelenek Yayınları tarafında basılan “Kanıt” isimli kitabın
“sağlık- inanç ilişkisi” bölümü tavsiye etmek istiyorum.
KİTABI MUKADDES VE KURAN
Dawkins kitabının Kitab-ı Mukaddes eleştirisine de yer vermiştir. Bu
eleştirilerin büyük bir kısmı haklı gerekçelere sahipken, bir kısmı da ise
kasıtlı çarpıtmalar mevcuttur.. Kitab-ı Mukaddeste tahrif edilmiş ve yanlış
bir çok inanç ve konu ilave edilmiştir. Bunları Müslümanlar da kabul
etmemektedir. Kitabı Mukaddes’e yönelik eleştirilere burada
girmeyeceğim.Kuran ve İslam üzerine ise Dawkins çok sınırlı ve yüzeyler
bilgileri olduğu yorumlarında anlaşılıyor. Kitabında Kuran hakkında şöyle
bir yorum yapmaktadır:
Ne yazık ki Kuran’daki barış yanlısı pasajlar,
genelde sadece ilk bölümdedir, yani Muhammed’in Mekke’de olduğu zamanlar.
Daha kavgacı satırlar kitabın sonraki bölümlerindedir. Medine’ye kaçması ile
başlar. (a.g.e, sf. 291)
Tahmin ediyorum Dawkins bu satırlarda ifade etmeye çalıştığı düşünceleri,
Kuran’ı okuyarak elde etmemiş, onun hakkında okuduğu yorumlardan almaya
çalışmıştır. Okuduğu bu yorumları da yanlış anladığını düşünüyorum.Kuran’a
yönelik olan bu iddia aslında şöyle. İlk inen ayetler barış yanlısı iken,
daha sonra inen ayetler savaş yanlısı ifadeler içerir. İslam dini devlet
olduktan sonra savaşı teşvik etmiştir. Fakat Kuran şu anda iniş sırasına
göre düzenlenmemiştir. Dolayısıyla Mekke döneminde inen ayetlerle Medine
döneminde inen ayetlerin sırası karışıktır. Daha sonradan Kuran’ın bu sırası
peygamber tarafından vahiyle düzenlenmiştir. Dolayısıyla Dawkins’in
söylemeye çalıştığı kitabın ilk bölümü, ikinci bölümü, Mekki yada Medeni
ayetler diye ayrılmaz.Bu yanlış anlaşılmayı açıklığa kavuşturduktan sonra,
bu iddianın yanlışlığını da vurgulamak isterim.Kuran’a göre savaş ancak
savunma amaçlı yapılır. Yani haksız yere, ortada hiçbir neden yokken, sadece
işgal etmek amaçlı savaş Kuran’a göre yasaktır. Ayette savaşın ölçüsü şöyle
bildirilmektedir:
Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi
yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli
davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. (60
Mümtehine Suresi,8)
Belirtilen bu sınırların dışında bir sebeple savaş edenler, dinen hata etmiş
olurlar. Bunun cevabını Allah katında vermek zorundadırlar.Genelde Kuran’da
savaş ile ilgili ayetler var. Düşmanın yıldırılması, onlara şiddetle
karşılık verilmesini tavsiye eden bir çok ifadeyi görebilirsiniz. Fakat
burada yapılan hata yada yanıltma bu ifadelerin metni genel akışından
kopartılarak yorumlanmasıdır. Bu ayetlerin konu içindeki akışına bakarsanız,
gerçekte savaşı tavsiye etmediği, aksine savaşa karşı iman edenleri
kendilerini en iyi şekilde korumaya teşvik ettiği görülecektir.Anlaşılıyor
ki, Dawkins de bilerek yada bilmeyerek bir yanıltıcı yorumları aynen alarak
kitabına eklemiş ve İslam dinine eleştiri getirdiğini düşünmüş.İslam tarihin
de bir çok yanlış davranış olmuş olabilir yada halen İslam ülkelerinde din
adına geleneksel uygulamalar sürdürülüyor olabilir. Fakat bunların hiç biri
Kuran’dan kaynaklanmamaktadır. Bu davranışların temelinde geleneksel
öğretiler, dinin bazı çıkarcı insanlar tarafında siyasi ve maddi amaçlı
kullanılması gibi sebepler yatmaktadır.Suudi Arabistan yada Afganistan gibi
ülkelerde kadın düşmanlığına varan davranışların kökeni Kuran değil, o
toplumların gelenekleridir. Bilgi ve iletişim araçları arttıkça, insanlar
eğitildikçe, bu yanlış inanışlarından kurtulup gerçek İslam’ı
kavrayacaklardır.Yine tarih içinde ve günümüzde sadece siyasi ve maddi
çıkarlar elde etmek için insanlar dini kullanmış ve insanları kendi
çıkarları için din adına motive etmişlerdir. Bu sadece İslam dinine özel bir
durum değildir. Farklı dinlerde ve hatta farklı ideolojilerde benzer
durumlar vardır.Dolayısıyla bu sömürü dinden değil, dine rağmen yapılan bir
sömürüdür. Dinin haram kıldığı bir şeyin, uygulamasıdır sadece.
Dawkins İslam dinine eleştiri getirirken 2006
yılında Afganistan’da yaşanan bir idam olayını örnek verir. Abdul Rahman
isimli bir Afgan’lı Hıristiyan dinine geçince hakkında idam cezası
verilmiştir. ( a.g.e, sf. 272) Bu olay
gerçekten yaşanmıştır. Fakat yine olay kendisi Kuran ile ilişkili değildir.
Geleneksel öğretinin bir ürünüdür. Bazı uydurma hadislerin etkisiyle böyle
düşünen dini gruplar olsa da, Kuran inananlara böyle bir şey vaaz etmez.
Kuran’da düşünce suçundan söz edilemez. Müslümanlar bu konuda kendilerini
sorgulamaktadır. Uydurma hadislerin ve inanışların İslam dininden
temizlenmesi için çalışmalar yapılmaktadır. Hata her yerde olabilir. Fakat
bunun kökenine bakmak gerekir. Burada sorulması gereken soru, yanlış
inanışların kökeni din midir? Yoksa dine daha sonradan sokulmaya çalışılan
yanlış inanışlar mıdır? Olduğudur.Kuran’a göre insanlar inançlarını seçmekte
özgürdür. İsteyen din değiştirebilir. İsteyen de inançsızlığı seçebilir.
Kuran’da inkarcılara şöyle hitap edilir:
De ki: “Ey inkar edenler.” “Ben sizin
taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin
taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.
Sizin dininiz size, benim dinim bana.”(109, Kafirun Suresi, 1-6)
İnkar eden bir kişi istediği şeyi seçebilir. Herkesin dini kendisinedir.
Ayrılığa düşülen konularda hesap günü Allah hüküm verecektir. Bunun dışında
istediği gibi düşünmek ve düşündüğü gibi yaşamakta insanlar Kuran’a göre
serbesttir. Hindisan ve Pakistan’ın
bölünmesi konusunda da dinleri suçlu bulan Dawkins, dinler olmasaydı bu
ülkenin bölmeyeceği kehanetinde bulunur.
Hindistan’da bölünme zamanın’da, bir milyondan
fazla kişi Hindu ve Müslümanlar arasındaki dinsel çatışmalar sırasında
katledildi. Öldürülecek toplulukların etiketlenmesinde yalnızca dinsel
göstergeler etkendir. Bir bakıma Hindistan halkını dinden başka bir şey
bölemezdi. (A.g.e,Sayfa 245)
Bu
da Dawkins’in son derece yanlış bir yorumudur. İlk önce kendisine şunu
sorması gerekir. Neden bu insanlar yüzlerce yıl farklı dinden olmalarına
rağmen bir arada yaşamışlardır? Neden 20. yüzyıla gelindiğinde böyle bir
bölünme yaşamak zorunda kalmışlardır. Bu konuda acaba asıl sebep o bölgeyi
işgal etmiş olan sömürgeci güçler olabilir mi? Acaba Dawkins pasaportunu
taşıdığı İngiliz devletinin bu bölünmedeki katkılarını incelemesi
gerektiğini düşünüyorum.Dawkins bu bölümde de sadece görmek istediği tabloyu
görmüş ve bunu okuyucuya aktararak yanıltmaya çalışmaktadır. Ortadoğu
sorununda olsun, Hindistan- Pakistan sorununda olsun asıl sorun din
değildir. Dini değerler kullanılmaktadır. Bu sayede sömürgeci güçler bölge
halklarını yönetebilmektedir.Dindarlar kendilerini kullandırdıkları için bu
konuda suçludurlar. Kendi dini değerlerini terk ederek, dine rağmen bu
katliamlara sebep oldukları için suçludurlar. Oysa daha önce yüzlerce yıl
birlikte yaşadıkları gibi, hayatlarına devam edebilirlerdi. Tabi emperyalist
devletler buna izin verselerdi.
AHLAKIN KÖKENİ
Dawkins’in kitabında açıklamak için en çok gayret gösterdiği konu ahlak
hakkında yazdığı bölüm olmuş.Toplumsal düzenin varlığın sürdürebilmesi için
ahlak kuralları kaçınılmaz olarak gereklidir. Belli bir ortak ahlaka sahip
olmayan ve buna uymayan toplumların, bir arada yaşamasından söz
edilemez.Bunun farkında olan Dawkins, dinlere ihtiyaç olamadan bir ahlakın
nasıl açıklanabileceği üzerinde uzun uzun açıklamalarda bulunurken, bu
açıklamalarını da evrimsel bazı köklere dayandırmaya çalışmaktadır.Dawkins,
Hause ve Singer isimli iki bilim adamının yaptığı çalışmaya yer verir.
Deneklere hayali bir senaryo anlatılır ve bu durumda nasıl bir tepki
verecekleri sorulur. Bu senaryoda bazı kişilerin hayatının kurtarılması için
bir kişi feda edilecektir. Bu senaryo birkaç şekilde değiştirilerek sorular
tekrarlanır. Deneyin sonucunda ateistler ile dindar kişiler arasında
belirgin bir fark yoktur. İki grup da birbirine yakın tepkileri
göstermektedir. Bu sonucu Dawkins şöyle yorumlamaktadır:
Hauser ve Singer’in ortak çalışmasının temel
sonucu, bu tür kararlar alınmasında dindar kişiler ve ateistler arasında
istatistiksel belirgin bir fark olmadığıdır. Bu sonuç benim ve diğer bir çok
kişinin benimsediği şu görüşle uyumlu görünüyor, yani iyi ya da kötü birisi
olmak için Tanrıya ihtiyaç yoktur. (A.g.e,Sayfa 214)
Bu
son derece yanlış ve yüzeysel bir çıkarımdır. Her şeyden önce belirtilmesi
gereken insanlar doğuştan bazı değerlere sahiptir. Kuran bunu reddetmez
aksine Allah’ın insanları belli bir fıtrat üzerine yarattığı ayetlerde
vurgulanmaktadır:
Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif)
olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine
yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik
ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.( 30, Rum Suresi,
30)
Yani insanların doğuştan belli değerlere sahip olması, örneğin başka bir
insanı öldürmeyi kötü karşılaması yada haksızlık karşısında adalet duygusuna
sahip olması, onun yaratılışından gelen fıtri bir bakış açısıdır.Bunun
dışında insanlar binlerce yıldır dinin getirdiği ahlaki değerlere göre
yaşamaktadır. Ve çocukluktan itibaren bu değer yargılarını öğrenirler.Hauser
ve Singer’in yaptığı çalışmaya tekrar dönecek olursak, bu deneyde sorular
sorulara cevap veren ateist kişiler, acaba gerçekten ateizme göre mi
soruları cevaplandırmıştır? Yoksa toplumdan öğrenilen örfün etkisinde
kalarak mı bu soruları cevaplandırmışlardır? Ki eğer düşünülürse bu
toplumsal örfün oluşmasını sağlayan yine dinin ortaya koyduğu
ahlaktır.Örneğin ensest ilişkiyi ele alalım. Bu dinen haram kılınmıştır.
Fakat bir ateist bu konuda ne düşünebilir? Fiziksel olarak bir engel
olmadığına göre böyle bir ilişki içinde olmasında onu engelleyecek olan
değer yargısı nedir? Ateist olup da ensest ilişkiyi savunan bir kişiyi nasıl
cevap verilebilir? Yada buna karşı çıkan bir ateistin değer yargısı nedir?
Ateistlerin büyük çoğunluğu buna karşı çıkacağına eminim. Ensest ilişkinin
yanlış olduğunu söyleyeceklerdir. Fakat onlara bunu söyleten ateist değerler
midir? Yoksa toplum içinde çocukluğundan beri öğrendiği dini değerler midir?
Böyle bir ilişkiye karşı çıkarken, dini değerlerin etkisiyle hareket
ettiğinin farkında mıdırlar?
Türkçe’de “ahlak” kelimesi Arapça “haleka” filinden gelmektedir.
Yaratılışına uygun yaşamak anlamına gelir. Ahlak köken olarak dini bir
kavramdır ve kökeni Allah’ın koyduğu kurallardan gelmektedir.Eğer dini
ortadan kaldırırsanız, tüm ahlakı da ortadan kaldırmış olursunuz. Bu durumda
hırsızlıktan, adam öldürmeye, ensest ilişkiden, zinaya kadar her şeyin
önündeki ahlaki değerleri ortadan kaldırmış olursunuz.Her ateist kendi
anlayışına göre bir değer yargısı uyduracaktır. Kimisi hayatta doğa
kurallarının geçerli olması gerektiği söyleyecek, doğal seleksiyonla güçlü
bireylerin ayakta kalması ve zayıf bireylerin yok olması gerektiğini
savunacaktır. Bir birey hayatta kalabilmek için zayıf olanı sömürmesinde
yada ortadan kaldırmasında onu engelleyecek hiçbir değer yargısı
görmeyecektir.Tabi her ateist böyle düşünecektir diye bir kesin hüküm
verilemez. Tıpkı her ateist hümanist olacak diye bir hüküm verilemeyeceği
gibi. Burada vurgulamak istediğim; eğer dini ortadan kaldırırsanız, ahlakı
normların da ortadan kalkacağıdır. Bu boşluğun nasıl ne şekilde dolduracağı
belli değildir. Aslında bu boşluğu dolduracak bir değer yargısı artık
yoktur.
DİNDARLARA ÖN YARGI
Dawkins kitabında yaptığı yanıltmalardan birisi de ötenazi konusundadır.
Ötenazinin bir hak olduğunu düşünen Dawkins bunu kabul etmeyen ve karşı
çıkar dindarları eleştiri. Onların bu tepkilerinin ölüm korkusu nedeniyle
olduğunu iddia eder ve konuyu şöyle değerlendirir:
Yıllar boyunca edindiği deneyimlerle ölümden en
çok korkanların dindar insanların olduğunu fark etmiş. Elbette bu gözlemi
istatistiksel olarak kanıtlanmak zorundadır. Fakat haklı olduğu
varsaydığımızda, bu tuhaf durumu nasıl açıklayabiliriz? Bu durumdan yola
çıkarak, dinin ölüm korkusunda görünürde herhangi bir rahatlatıcı etkisinin
olmadığını öne sürebiliriz. (a.g.e, sf.336)
Dawkins ya dindarların yaşama bakışını yeteri kadar incelememiş, yada diğer
bölümlerde yaptığı gibi yine yanıltmada bulunmaktadır. Hıristiyanlı ve
Yahudilikte olduğu gibi İslam dininde insanın kendi hayatına bilinçli olarak
son vermesi yasaktır. Bu nedenle kendini dindar olarak tanımlayan insanlar
arasında intihar oranı oldukça düşüktür. En zor sağlık durumuna rağmen,
yoğun acılar çekmesine karşın hayatına son verme seçeneğini seçmezler.Basit
bir araştırma ile bu bilgiye ulaşılabilecekken, hatta böyle bir araştırma
yapmadan genel kültür bilgisi olarak dahi bilinen bu gerçeği görmezlikten
gelerek Dawkins kitabında şöyle bir yorum daha yapmaktadır.
Dindar insanlar ölümle karşılaştıklarında neden
böyle davranmazlar? ( ötenazi yapmazlar) Bunun sebebi inanırmış numarası
yaptıkları safsatalara içtenlikte inanmadıkları olabilir mi? Belki de hem
inanıyor hem de ölüm sürecinin acılarından kokuyorlardır. ( Sayfa 334)
Kitap boyunca Dawkins buna benzer bir çok yanıltıcı yorumlarla konular
saptırmaya ve dindarları suçlamaya çalışmaktadır.Montreal’de 17 ekim 1969
yılında meydana gelen yağma olaylarının anlatan yazar, bu şehirde
yaşayanların büyük kısmının Hıristiyan olduğundan yola çıkarak dinin buna
engel olmadığını, dolayısıyla dini ahlaktan söz edilemeyeceğini söyler. Bu
yorumlarından sonra Dawkins konuyu şöyle noktalar.
Bu konu hakkında bilgisiz birisi olarak bir
tahmin yaparsam eğer, dindarların yakıp yağmalamaya daha eğilimli
olduklarını söylerim. ( A.g.e,Sayfa 217)
Bu
satırlardan da yazar kafasında var olan önyargıyı rahatlıkla görülmektedir.
Montreal olaylarını yapan kişileri ilk başta yargılayan yazar bunların
dindar olduğu hükmüne varmıştır. Diyelim ki, bu şehirde yaşayan insanların
yüzde 80’i Hıristiyan, geri kalanı ise inançsızsa ve bu olayları çıkartan
kişiler inançsız azınlıktan olamaz mı? Bunun olmadığını gösteren nasıl bir
çalışma var ki, Dawkins bu kesin hükümlere varabilmekte ve dindarları
suçlamaktadır? Ayrıca diyelim ki; bu kişiler içinde dindar olarak kendisini
tanımlayanlar olabilir. Fakat bunların hareket noktası dini değerler mi?
Yoksa dine rağmen, dinin eleştirdiği bir davranışta mı bulunmuşlar? Belki bu
eylemi yapanlar içindeki Hıristiyan olduğunu söyleyen kişiler, kendilerini
iyi eğitmedikleri için ve dini değerleri tam bilmedikleri için bu eylemi
yapmışlardır. Aynı olaydan yola çıkarak, daha iyi dini eğitim verilmesi
sonucuna da varılabilir.
DAWKİNS’İN YANILTMASI
Sonuç olarak bu kitap son derece yanlı ve yanıltıcı argümanlarla hazırlanmış
bir çalışma olmuştur. Gerçek gizlenerek sadece görmek istenen tablo
okuyucuya aktarılarak etki altına alınmaya çalışılmaktadır. Kitaptan “Tanrı”
düşüncesinin bir yanılgı olduğu anlatılmaya çalışılsa da, gerçekte yapılan
Dawkins’in yanıltmasıdır.
Bülent Tatlıcan
|