|
Gayrimüslimler konusunda
Osmanlı
geleneğini devam ettirmedik
Farklı dinlerin, inançların bir arada yaşaması bence en makul
yorumunu imparatorluklar içinde bulmuştur. Sadece Türklere has bir tavır da
değildir bu. Ancak en son ve en güzel uygulamasını Osmanlılar içerisinde
bulmuştur.
Biz,
ulus-devlet anlayışından sonra içimize kapandık. Osmanlı imparatorluğu gibi bir
imparatorluğu kaybetmek kabul etmek gerekir ki milletimizde çok büyük bir travma
meydanı getirdi. Çünkü biz asırlar boyu diğer din kültürdeki insanlara belli bir
hukuk anlayışı çerçevesinde davrandık. Fakat biz eski yönettiğimiz topraklardan
çekildiğimizde orada bıraktığımız dindaşlarımıza, soydaşlarımıza ve kültür
mirasımıza aynı şekilde davranılmadı, müsamaha ile yaklaşılmadı. Balkanlardan
bizim çekilişimiz tam anlamıyla bir dramatik olaydır. Ulus-devlet
anlayışından sonra bütün dünyada ötekine karşı bir tahammülsüzlük başladı. Yani
ulus-devletler aslında bütün dünyada azınlıkta olan, öteki kabul edilen insanın
kültürel haklarına, sosyal haklarına, yaşam biçimine müdahaleyi beraberinde
getirdi.Kimi zaman milliyetçilik dini unsurları kullandı. Ama çarpıtarak
kullandı. Tabi şu da var. Cumhuriyet döneminde katı milliyetçilik anlayışından
gayrımüslimler, katı laiklik anlayışından da dindar Müslümanlar zarar gördü.
Sizin de bildiğiniz gibi Cumhuriyet döneminde sadece kiliseler kapanmadı,
camiler de hem de yüzlercesi kapandı.
İslam
kılıçla siyasi hakimiyetini genişletmiştir. Fakat dini hâkimiyetini kılıçla
genişletmemiştir. Bu ikisini birbirinden ayırmak lazım. Tarih içerisinde
savaşları ortadan kaldırmak gibi bir ütopyanın peşine düşmenin bir anlamı
yoktur. Savaşlar her zaman olmuştur ve olacaktır. Burada önemli olan savaşlardan
sivil halkın hem can ve mal güvenliği bakımından hem kültürel yapısı bakımından
nasıl etkilendiğidir.
Kudüs Müslüman ordularına teslim olduğunda ki bunun için
halife Hz. Ömer'in Küdus'e gelmesi gerekmiştir. Hz. Ömer ibadet vaktinde teklif
edilmesine rağmen bir kilisede ibadet etmeyi reddetmiştir. Burada red gerekçesi
önemlidir. "Ben burada ibadet edersem Müslümanlar burayı bilahare cami haline
getirirler." Bugün
Mısır bin dört yüz senedir kesintisiz İslam devletleri hâkimiyeti altında
yaşayan bir ülke. Bu bin dört yüz senenin sonunda bile bugün Mısır'da
küçümsenemeyecek bir Hıristiyan grup var. Milyonlarla ifade edilen cemaati ve
kiliseleri var.
İslam'da insanların özel hayatını araştırmaz. Ama kamuya açık yerlerde içtiğiniz
zaman onun bir anlamda propagandası olarak görüldüğünden müsaade edilmez.
ben
bir kayıt gördüm ikinci Mahmut dönemiyle ilgili. Bir köle sekiz veya dokuz yıl
kölelik yaptıktan sonra efendisi tarafından satılmak isteniyor. Köle şikâyet
ediyor, "Efendim beni satıyor" diyor. "Ben efendime dokuz sene hizmet ettim"
diyor. "Beni satarsa yeni bir efendiye düşeceğim. Ve yeni baştan ona hizmet
edeceğim. Bu kadar hizmetim yetmiyor mu?" diyor. Devlet bu köleyi satın alıyor
ve azad ediyor. Çünkü devletin zekât gelirlerini harcama kalemlerinden birisi
köle azadıdır. Devlet satın alarak köle azad etmek zorunda.
Tanzimat ve Islahat Fermanıyla getirilen düzenlemeleri aslında müstakil olarak
ele almak lazım. Bu iki tarihi belgenin hazırlandığı dönemde Osmanlı devleti hem
bir yeniden yapılanma dönemine girme ihtiyacında idi. Bu yeniden yapılanma
içinde elbette gayrımüslimlerin durumlarının da gözden geçirilmesi gerekiyordu,
hem de içde ve dışta bir takım önemli problemlerle uğraşmak mecburiyetinde idi.
Tanzimat öncesi Mehmet Ali Paşa'nın isyanı karşısında Rusya'dan yardım almak
zorunda kalmış, bu da İngiltere başta olmak üzere Avrupalıları
endişelendirmişti, duruma müdahele etmek zorunluğu hissetmişlerdi. Islahat
Fermanı döneminde ise Rusya ile yapılan Kırım harbi sonrasında Paris'te toplanan
kongrede müttefikleri Fransa ve İngiltere'nin barış masasındaki desteğine
şiddetli muhtaçtı. Bu iki belge bu şartlar altında hazırlanmıştır. Bu iki
belgedeki değerlendirmeler ve gayrımüslimlerle ilgili düzenlemeler bu şartların
izlerini taşımaktadır. Tanzimat döneminde Osmanlı devleti bir yeniden yapılanma
ihtiyacı içinde idi. Ancak yeniden yapılanma adı altında yapılanların bir kısmı
veya önemli bir kısmı, Osmanlı devletinin ihtiyaçları ve istekleri istikametinde
değil Batılı devletlerin istekleri ve menfaatları istikametinde idi. Nitekim
yapılanlar Osmanlı devletini kurtarmaya yetmemiştir.
İngiltere'de şeriat mahkemeleri kuruluyor
İngiltere'nin bu konuda bir Hindistan tecrübesi var. O sömürge imparatorluğu
döneminde Hint alt kıtasında büyük bir Müslüman nüfus vardı. Bugünkü Pakistan,
Bangladeş ve Hindistan. Tabii İngiltere büyük bir imparatorluk. Ve imparatorluk
geleneğini çok iyi bilen, uygulayan devlet. Burada yönettiğiniz insanları
rahatsız etmemek esastır. Rahatsız ederseniz, baskı ile yönetirseniz isyanlar
çıkar. Bu yüzden İngiltere, Hindistan'da İngiliz hukuku ile İslam hukukunu
birbirine karıştırarak bir Anglo-Muhammedan hukuk çıkardı. Anglo Muhhammedan law
diye birçok kitap vardır. Yani hem İslam hukukundan, hem İngiliz hukuk
sisteminden yararlanarak bir karma hukuk sistemi ortaya koydular ki bir taraftan
yönettikleri insanların belli ölçüde kültürlerine, inançlarına saygılı olsun,
ama diğer taraftan da kendi yönetim anlayışlarına, devlet anlayışlarına uygun
düşsün. Şimdi sömürgelerden İngiltere'ye çok göç oldu. Tabii bunlar içerisinde
Müslümanların İslam hukukunu uygulama arzuları var. Dini kökenli hukuklar mesela
İslam hukuku öyle bir şey ki, yürürlükten kaldırdığınızda hemen kalkmış olmuyor.
Amerika'da Yahudi hukuku, Yahudiler arasında evlenme ve boşanma konusunda bayağı
bir uygulanan hukuktur.
Biz
Hıristiyanlarla beraber yaşama alışkanlığımızı kaybettik. Çünkü aslında laik
olduğunu düşündüğümüz Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bu noktada çok da laik
değildir. Yani biraz İslamcı bir hükümettir. Yani şu anlamda İslamcıdır.
Rumlarla nüfus mübadelesinde Karaman Türkleri buradan göç etmek istemediler.
Çünkü onlar Rumca hiç bilmiyorlardı. Tamamen Türk kökenliydiler. Ve bizi
Yunanistan'a göndermeyin diye çok feryat ettiler. Atatürk razı olmadı. Niye? O
işte 19. yüzyılda yaşanan travma ile ilgili. Yani devlet çeşitli unsurlarla
parçalanıyor, korkuyu yaşamıştır o gün insanlar. Bu devlet tamamen dağılacak
korkusunu.
Kalanları kurtaralım ve homojen yapalım. Bu yüzden Türkiye cumhuriyetini
kuranlar sadece bir devlet kurmadılar. Bir millet yaratmayı da hedeflediler. Bu
yüzden aslında Atatürk'ün kafasındaki model Sünni, Müslüman bir Türk devletidir.
Sünni Müslüman bir Türk devleti, ama onların müsaade ettiği kadar Müslüman. O
yüzden de böyle bir insan tipi yaratmayı arzu etmişlerdir. Ama bir takım
yöneticiler böyle bir millet tipi yaratmayı arzu ettiler diye millet öyle
oluşmuyor. Biz hakikaten gayrimüslimlerle beraber yaşama alışkanlığını
kaybettik. Bunun önemli bir fakirlik olduğunu düşünüyorum. Türkiye'de yaşayan
bütün unsurların, Müslüman, gayrimüslim, Sünni, Alevi, kendi dini inançlarını
öğrenmeleri, yaşamaları konusunda serbest bırakırsak ve bunu bir yaşam modeline
dönüştürebilirsek, etrafımızda farklı inaç içinde olan insanların hiç bir
çekingenlik duymadan kendi inançlarını yaşadıklarını görürsek böyle bir
alışkanlığı tekrar edinebiliriz.
Ama İspanya'da 750 senelik bir İslami dönem
var. Ve Avrupa'nın bilim bakımından gelişmesinde Endülüs'ün büyük rolü var.
Sicilya'da keza 500 senelik bir İslami dönem var. Bugün buralarda gerçekten bu
dini yaşayan kimse mevcut değil ve bu dinin mabetlerinin kalıntıları adeta hiç
kalmamıştır.
Osmanlı devletinde gayrimüslimlerin tabi olduğu hukuki esasları ikiye ayırmak
gerekir. Aile ve miras hukuku gibi Yahudilik ve Hıristiyanlıkta önemli bir yeri
olan alanda bu iki din mensuplarına kendi dini mahkemelerine başvurma ve dini
hukuklarını uygulama imkanı tanınmıştır. Bu onlara tanınan din ve vicdan
hürriyetinin bir sonucu olarak yapılmıştır. Buna rağmen bu alanlarda da
küçümsenmeyecek bir gayrimüslim grubu Osmanlı mahkemesine gelmiş, bu durumda da
onlara İslam – Osmanlı hukuku uygulanmıştır. Hukukun diğer alanlarında ise
tabiatıyla Müslüman gayrimüslim herkes normal Osmanlı mahkemesine gelmiş ve
onlara Osmanlı hukuku uygulanmıştır. Şimdi biz Osmanlı mahkeme defterlerini
neşrediyoruz, Osmanlı dönemi hukuk uygulamalarını yakından izleyebiliyoruz. Şunu
kesinlikle söyleyebilirim ki, Osmanlı hukukunun uygulanması sırasında din ayrımı
kesinlikle mahkemelerde etkili olmamıştır. Osmanlı devleti bu karışık coğrafyada
625 sene ayakta kalmıştır. Bu kısa bir dönem değildir. Bunun en önemli sebebi
Osmanlı hukuku uygulamasının başarılı olmasıdır, tarafsız ve adil olmasıdır. Bu
uygulamaların var olduğunu söylediğimiz dönemlerde farklı inançlara sahip oluyor
diye Batıda insanlar yakılıyordu. Yani engizisyon mahkemelerinin uygulandığı
dönemdir bu. Orada mesela farklı bir mezhebe sahip oldu diye Katolikler
tarafından öldürülen, yakılan binlerce insan vardır. Kan dökmek günah
addedildiği için de, kanlarının dökmemişler yakmışlardır. Mesela cadı diye
öldürülen kadınlar var. 1800'lere kadar devam eden uygulama bu. Polonya'da var,
Amerika'da var. Bu cadı diye yakılan insanlar biraz farklı anlayışı olan,
yaşayışı farklı kadınlardır. Bizim tarihimizde ne mezhep kavgalarının böyle
kanlı bir uygulaması olmuştur, ne farklı din mensuplarına ya da kadınlara karşı
benzer bir uygulama olmuştur. Ama şimdi 14, 15, 16. yüzyılda yaşayan insanlardan
günümüz insanlarının davranış kalıplarını beklemek doğru değildir.
(
Zaman:03.10.2010-
Nuriye AKMAN röportajı- İSAM Başkanı Prof. Dr. Mehmet Akif Aydın)
|