|
AKSİYONER OLMAYI BIRAKIN REAKSİYON BİLE GÖSTEREMEYEN MÜSLÜMAN KARDEŞLERİME
HATIRLATMA!
Müslüman mahallesi salyangozcu
istilasına uğramışken, uzun vadeli ve geniş açıdan olayları
değerlendiremeyenlerin uğradıkları zulme şikayet etmeye hakları yoktur!
Haklarından habersiz, hakkı olanı elinden
alınan pasif şahsiyetler zamanla ellerindekinin tümünü de kaybederler!
'Bana dokunmayan yılandan bana ne'
diyenlerin bir gün yılan çocuğunu kapar!
Sendika adı altında PKK avukatlığının
yapıldığı ülkemde başörtülü kadınlar " Kendini ele vermemek adına "
başörtüsünü savunan sendika, dernek, vakıflara üye olmaktan kaçındıkları
müddetçe inancını yaşama adına karşılaştığı baskı, zulümlerin
devam edeceğini asla unutmamalıdır!
Eşcinsel, porno, İçki, komünizm taraftarları
hatta yasa dışı örgütler legal dernekler ile mücadele edip yürüyüş-
gösteri yaparken, o kesimlerin dahil huzur-rahatını garanti eden
İslam için "legal" çalışmalarda bulunmayanlar huzuru ahirette bile zor bulurlar!
Şevksiz,
çevresindeki olaylarla ilgisiz, insanların sıkıntıları ve sorunları ile
ilgilenmeyen, etrafındaki aksaklıklara çözüm arayışı içinde olmayan,
içine kapanık Müslüman, İslam ruhunu
içselleştirememiş, özümseyememiş, anlayamamış 'kendine Müslüman'dır!
Yakıp yıkalım demiyoruz ama tepki, rengimizi de belli edelim!
Dinsiz, sarhoş, homoseksüel, pornocu ahlaksız kadar 'Cesaret!'

Sırada ne var...!?

Kız bile şort yüzünden kavga çıktı demezken, yani ortada fol yok yumurta
yokken olmayan şeye tepkilerini (!) gösterenler vardı!

Hakaret etmeden, sınırı aşmadan, kanunlar çerçevesinde ve örgütlü olarak
tepki vermeyi öğrenmeliyiz!
Özgüveni
yüksek bir halk bilinci ikame edilmektedir
Bizim takım, yani “maneviyatçı” takımı, maalesef son derece edilgen, son
derece ezik, son derece kompleksli. Bunun sosyolojik tahliline girecek
değilim; köyden kopuş, şehirde eziliş, sisteme sonradan dahil
oluş...Bunların hepsi önemli mazeretler de...Yeter artık!..Dünyaya
Marksist Sol’un himayesi altında imiş gibi bakmayı adet edinmiş kompleks
yığını...Halbuki şunu görüyoruz ki; mukaddesat düşmanları içleri boş birer
tenekeden ibaret. Kim oğlum bunlar; ne üretmişler, ülkeye beladan
sıkıntıdan başka ne vermişler, neyi becermişler, hangi başarıları var?..
Bunları adam yapan bizleriz maalesef, gece gündüz içmekten, ona buna
yaltaklanmaktan başka bir halta yaramayan züppe takımına gösterdiğimiz
itibarı, bizim adamlarımıza göstermiyoruz!.. Bir bakın; rahmetli Adnan
Menderes, rahmetli Turgut Özal, rahmetli Necmettin Erbakan, Recep Tayyip
Erdoğan... “Lider”ler hep bizden çıkıyor; Kenan Evren’inden Ecevit’ine,
İnönü’sünden Deniz Baykal’ına kadar bu adamların batırdığını bizler
kurtarıyoruz... Bu eziklik niye, bu büzüklük niye?...
(
Serdar Arseven:Yeni
Akit:
2011-05-18)
EDİLGEN/PASİF MÜSLÜMANLAR ve SORUMLULUK
İslam'ın sosyal bir
nizam olduğu, inkâr edilemez bir gerçektir. O'nun ferde yönelik uyulması
gereken bir takım emir ve yasaklarının yanında, toplum içerisinde yerine
getirilmesi istenen hükümleri de vardır. Müslüman, toplumda cereyan eden
olumsuzluklara karşı gözünü kapatamaz. Yani sorumluluk bilinci olan
Müslü-man'ın lügatinde “Vardığın yer kör ise, sen de gözünü yum geç”
duyarsızlığı yoktur.
Yüce Allah ve Rasûlü
(s.a.v), için-de bulunduğumuz toplumda meydana gelen olumsuzluklara karşı,
“duruşumuz”un nasıl olması gerektiği hususunda açık ve emredici esaslar
koymuşlardır. Hayat kitabımız Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah şöyle buyurur:
“İsrail
oğullarından olup da küfredenlere Davud'un da, Meryem oğlu İsa'nın da
diliyle lânet olunmuştur. Bunun sebebi, isyan etmeleri ve ifrata sapmaları
idi. Onlar, işledikleri herhangi bir fenalıktan birbirlerini
vazgeçirmeye çalışmazlardı. Gerçekten yapmakta oldukları o hal ne kötü
idi.” (5 Maide, 78-79)
Rasûlullah
(s.a.v), bu ayetlerin tefsiri sadedinde: “İsrail
oğulları arasında zulüm yaygınlaştığı zaman onlardan biri diğerini
günah işlerken görür ve önce nehiyde bulunurdu. Fakat ertesi gün o adamla
oturup kalkabilmek, yiyip - içebilmek için gördüğü kötülükten nehyetmezdi.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onları birbirine düşürdü ve haklarında bu
ayetleri (5 Maide, 78-79) indirdi” der. Hadisin râvisi Ebû Ubeyde (r.a)
devamla şöyle diyor: “Hz. Peygamber, buraya kadar konuşurken bir yere
dayanmıştı. Buraya gelince doğruldu ve: “Evet, ya zalime engel olursunuz
ve onu Hakka çekersiniz ya da bu durum sizin başınıza gelir.” diyerek
uyarıda bulundu.
Yine Rasûlullah (s.a.v): “Sizden her kim bir münker / kötülük görürse
eliyle düzeltsin. Gücü yetmezse diliyle, ona da gücü yetmezse kalbiyle
düzeltsin ki, bu imanın en zayıfıdır” buyurmuştur.
Yüce
Allah, A'raf suresinin 163-166. ayetlerinde, sorumluluklarının bilincinde
olanlarla, nemelazımcıların durumunu ve sonlarını, ibret için gözler önüne
seriyor. Şöyle ki: Allah'ü Teâlâ, Hz. Musa'nın Şeriatında cumartesi gününü
ibadet günü olarak kabul edip her türlü dünyevî iş yapmayı haram
kılmıştır. Cumartesi yasağını ihlâl etmenin cezası ölümdür. Tevrat'ta bu
konu şöyle ifade edilir: “Altı gün iş yapılabilir. Fakat yedinci gün
Rabb'e mahsustur ve Sebt / Cumartesi günüdür. Kim Sebt günü iş yaparsa,
mutlaka öldürülecektir.” (Hurûc/ Çıkış 31: 12-17)
Fakat
İsrail oğulları, dinî ve ahlâkî yönden bozulunca bu yasağı açıkça ihlal
etmeye ve cumartesi günü iş yapmaya başladılar. Diğer günleri gelmeyip
cumartesi günleri akın akın kıyıya gelen balıkları avlamaya başladılar.
Cuma günü akşamdan tuzaklarını kuruyor, pazar sabahı balıkları
topluyorlardı. Güya böylece cumartesi günü iş yapmamış oluyorlardı.
Halbuki bu, hukuk literatüründeki ifadesiyle “kanuna karşı hile” idi. Bu
davranışın, yasağı ihlal olduğunu duyarlı Müslümanlar hatırlatıyordu. Daha
doğrusu bu yasağa karşı toplum üçe ayrılmıştı:
1- Yasağı ihlal edenler.
2- İhlâl edenleri uyaranlar.
3- Uyaranlara “Allah'ın helâk edeceği ve şiddetli azaba uğratacağı bu
insanları ne uyarıp duruyorsunuz” diyen edilgen Müslümanlar. Bunlar
yasağı ihlal etmiyorlardı ama ihlal edenlere de sessiz kalıyor, görmezden
geliyorlardı. Kötülük işleyenlere tavır almadıkları gibi tavır alıp
uyaranları da kınıyorlardı.
Bu
tabloda, sorumluluk bilincinde olan o günün Müslümanlarının, yani
cumartesi yasağını ihlâl edenleri uya-ranların gerekçeleri, bizi yakından
ilgilendirmektedir: “Hani onlardan bir cemaat 'Allah'ın helak edeceği,
yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir gürûha ne diye öğüt
veriyorsunuz?' dedi. Öğüt verenler de dediler ki: 'Rabbimize karşı bir
mazeretimiz olsun. Bir de belki sakınırlar diye öğüt veriyoruz.” (7
A'raf, 164)
Ne
demek “Rabbimize karşı ma-eretimiz olsun. Belki sakınırlar?” Şu demek:
Yarın Kıyamet günü Rabbimiz bizi onlarla yüzleştirirken, onlar “Yâ Rabbî,
bu kulların bizi yüz kere uyardılar, biz de aldırış etmedik. Sonra da
onlar usanıp vazgeçtiler. Yüzbirinci, yüzikinci, yüzüçüncü… defa
gelselerdi belki kafamız dank eder, pişman olup vazgeçebilirdik” diyecek
olurlarsa “Hayır Yâ Rabbî, biz her gördüğümüzde gerekenleri söyledik.
Allah'ın kanunlarına karşı hile yaparak yasağı çiğnediklerini belirttik
ama onlar bildiklerini okudular” diyebileceğimiz bir mazeretimiz olsun.
Hem de kimin ne zaman ve nasıl etkileneceği belli olmaz. Birinde ol-mazsa
öbüründe belki etkilenir de yanlıştan dönerler ümidimizi de hep canlı
tutarak bu öğüdü sürdürdük.
Ayetler, uyarı görevini yapan sorumlu Müslümanların kurtulduğunu,
diğerlerinin şiddetli azaba çarptırıldığını, yasağı ihlâl edenlerin zelil
maymunlara dönüştürüldüğünü ifade etmektedir. Dikkat edilecek olursa
uyarmadıkları gibi, tabir caizse “Peygamber misiniz de ümmet
kurtaracaksınız? Allah zaten belalarını ver-miş. Nenize gerek onlarla
muhatap olmak. Siz yasağa uyun, cumartesi günleri balık avlanmayın tamam.
Gerisi sizi ne ilgilendirir, keçi, keçi bacağından, koyun da koyun
bacağından asılacak” diyerek uyarıda bulunup öğüt verenleri alıkoymaya
çalışan edilgen Müslümanlar da kurtulanlar listesinde zikredilmemiştir.
Demek
ki, bir Müslüman, sadece Allah'ın Şeriatına karşı gelmemek ve pasif
kalmakla kurtulamaz. Aksine fazileti hakim kılmak ve fenalığı ortadan
kaldırmak için bütün gücünü biz-zat ortaya koymalıdır. “Ben emirleri
yapıyorum, yasaklardan kaçıyorum. Bunları ihlâl edenler de beni
ilgilendirmez” diyen edilgen / pasif bir Müslüman, sorumluluktan
kurtulamaz. “Onlara ne diye öğüt veriyorsunuz. O kanun tanımazlara
herhangi bir nasihatta bulunmanın hiçbir yararı yoktur” diyen o günün
edilgen Müslümanları da cumartesi yasağını ihlâl edenlerle beraber helâk
olmuşlardır. Sadece dini, bireysel hayatında yaşayanlar, toplumsal
sorumluluktan kurtulmuş olsalardı, bu gurubun helak olmaması gerekirdi.
Zira toplumsal suçlarla ilgili Allah'ın sünneti / uygulaması budur. “Öyle
bir fitneden sakının ki, o, aranızda yalnızca haksızlık edenlere ulaşmakla
kalmaz” (8 Enfal, 25) ayeti bu gerçeği ortaya koyuyor. Bu ayetin
açıklanması mahiyetinde Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyuruyor: “Yapabilme ve
engel olabilme durumunda olmalarına rağmen, gözleri önünde açıkça işlenen
günahlara göz yumdukları ve bunlara hiçbir hoşnutsuzluk tepkisi
göstermedikleri sürece, günahkârların günahı yüzünden Allah bütün bir
toplumu cezalandırır. İnsan topluluğu böyle bir duruma düştüğü zaman
Allah, suçlularla beraber bunlara göz yumarak, müsamaha gösterenleri de
aynı muameleye tâbi tutar.”
Kâinâtın Efendisi, (s.a.v), sınır tanıyanlarla, sınır tanımayanların
akıbetini, bir gemide yolculuk yapanlara benzeterek şöyle buyuruyor:
“Allah'ın hudutlarına riayet edenlerle bu hususta ihmalkâr davranan
kimselerin durumu, bindikleri geminin alt ve üst katlarını / kamara ve
güver-tesini paylaşmak üzere kur'a çeken bir gurup insanın durumuna
benzer. Kur'a neticesinde bir kısmı aşağıya, bir kısmı yukarıya
yerleşirler. Aşağıdakiler su ihtiyaçlarını karşılamak üzere yukarıya
çıkmak zorundadır ve bu esnada oradakilerin üzerine su sıçratarak onları
rahatsız etmektedirler. Bundan kurtulmak için aşağıdakilerden biri eline
bir balta alarak geminin dibini delmeye başlar. Yukarıdakiler gelip
sorarlar: “Hayrola, ne oluyor?” O, cevap verir: “Su alırken size eziyet
ediyoruz. Suya da ihtiyacımız var.” Şayet yukarıdakiler buna engel
olurlarsa kendileri de kurtulurlar, onları da kurtarırlar. Yok seyirci
kalırlarsa kendileri de, onlar da hepsi birden boğulurlar.”
Bütün
bunlardan anlıyoruz ki, Müslümanlar, çevrelerinde olup bitenlere duyarsız
kalamazlar. Güçleri nispetinde “Şerre fren, hayra motor olmak”
zorundadırlar. Toplum gemisinin batışına sebep olacak delikler
açılmasına seyirci kalamazlar. “Aman canım aldırma sen de diyemem,
aldırırım” bilinciyle kötülüklere engel olmada ve “hakkı tutup
kaldırmada” üzerlerine düşeni yapmak durumundadırlar. “Sanki ben
söyleyince vaz mı geçecek? Yine bildiği doğrultuda hareket edecek. Ne diye
müdahil olup ağrımaz başımı ağrıya sokayım. Ne bildiği varsa yapsın.
Ben kendimden sorumluyum” deme hakkı yoktur. Biz neticeden sorumlu
değiliz. Biz, bize düşeni yapmaktan sorumluyuz. Neticeyi yaratacak olan
Yüce Allah'tır. Her çıkışın neticesi başarı olsaydı, Peygamber
efendimiz amcası Ebû Talib'i hidayete erdirirdi. Ama O, her fırsatta
amcasına gerçeği hatırlattı. Burada kazanan Peygamber Efendimiz, kaybeden
ise Ebû Talib oldu. Allah, Peygamberine “Niye amcana İslamî gerçekleri
anlatmadın” diye sormayacak. Fakat Ebû Talib'i “Niçin yeğenine kulak
vermedin” diye hesaba çekecektir. Öyleyse bizler, “netice alamayız”
takıntısına kapılmadan “Hakkı ihya, bâtılı iptal” ameliyesinde,
dinimizin yüklediği sorumlulukları yeterince ifa etmeliyiz. Gerisi
muhatabımızın sorunudur. Bizim de “Rabbimize karşı bir
mazeretimiz olsun. Belki birgün ger-eği anlayıp Kur'an'a
dönerler.”
(
M. Talha Çetin
)
AHİR ZAMAN İLMİHALİ'NDEN
"
Herhalde yeryüzünü kan
gözyaşı katliam ve yıkıma uğratanlar emperyalistler ve sömürgeciler
tiranlar ve despotlar karşısında müslümanların siyasi ve ekonomik
alanlarda başarısızlığa uğramalarının bu egemen güçlerle her karşılaşmada
geri adım atmalarının sebebi ancak bu pasif edilgen çekingen ürkek hatta
korkak müslüman tipiyle açıklanabilir. zira bu 'pasif ahlaklı' insanlar ne
istediğini bilen hedefine ulaşmak için her yolu mübah gören daha az
ahlaklı hatta ahlaksız daha az medeni hatta vahşi fakat kararlı ve
acımasız hasımlarıyla ve düşmanlarıyla karşılaştıklarında kendilerini
onlardan aşağı görmektedir. içerde ise tiran ve despotlara, tek adam
yönetimlerine lider sultasına karşı çıkamamaktadırlar, zira müslümanlar
'yönetmek için değil, yönetilmek için' eğitilmekteler. ülkeleri gizli
bir sömürü ve emperyalizm kıskacında inim inim inlediği halde bu duruma
son verememelerinin de başlıca sebebi budur. seslerini yükseltmek için
değil itaat için eğitirler."
“Din,
Muhammed İkbal’in dediği gibi; ‘salt fikirden ziyade amel/eylem’, Aliya
İzzetbegoviç’in dediği gibi; ‘bir düşünüş biçiminden ziyade yaşayış’,
Hasan Hanefi’nin dediği gibi; ‘pasif akideden devrimci imana” geçiş,
İsmail Raci Faruki’nin dediği gibi de; ‘dünyayı cennete dönüştürme’
projesinin adıdır…”
( Pr. Hayri
Kırbaşoğlu: Ahir Zaman İlmihali )
İyiliğI Desteklemez,
Kötülüğü Kösteklemezsek İşİn Sonu Böyle Olur
İnternette
başlığını okudum, iğrendim, metni okumadım. Bir kadınla bir erkek herkesin
ortasında sevişmeye başlamışlar, polis müdahale etmiş...Polis herkesin arasında
sevişmeyi engelledi ya, ne kadar çağdaş, ilerici, uygar varsa feryadı basacak:
Özgürlükler engelleniyor!.. Bu hadise hakkında söylenecek çok söz var. Bir
ikisini arz edeyim: Önce Müslümanlara hitap ediyorum: Memleketi pislik
götürüyor ve bunun baş sorumlusu Sünni Müslümanlardır. Yasal sınırlar içinde emr-i
maruf ve nehy-i münker yapmadıkları için lağımlar taştı ve her yeri necaset
götürüyor. Kimse "Müslümanlar ne yapsın" demesin. Biz artık 1940'lardaki
tek parti diktatörlüğünün pençesinde değiliz. Yüzde yüz olmasa bile memlekette
insan hakları var, demokrasi var, özgür medya var, söylemek konuşmak var; günlük
gazetelerimiz, dergilerimiz, televizyonlarımız, güçlü sivil kuruluşlarımız,
baskı gruplarımız var. Biz bugünkü hürriyetten, imkânlardan, fırsatlardan
yararlanarak dinimizin temel farzlarından biri olan emr-i maruf ve nehy-i münker
vazifemizi yapıyor muyuz?
Bolu'da bir devlet hastanesinde hizmet gören iç hastalıkları
uzmanı Dr. Zeliha Hanım, başı eşarplı olduğu için kovuldu. Kaç Müslüman bunu
protesto etti? Yeni Ceza Kanunu'nda zina suç sayılmıyor. Bizim milli
kültürümüze, milli hukukumuza, milli ahlakımıza, örf ve adetlerimize ters düşen,
zinanın suç olmaktan çıkartılışını yeteri kadar protesto ettik, siyasi iktidar
üzerinde baskı yaptık mı?Küçük çocuklara özel din ve Kur'an dersi vermek yasak,
biz bunu gereği gibi protesto ediyor muyuz? Evet, memleket bir meyhaneye
dönmüştür, Müslümanlar seyrine bakıyor. Çıplaklık, müstehcenlik, ahlaksızlık,
fuhşun her çeşidi sokaklara taştı, Müslümanlarda ses yok. Devlet, üzerinde TC
başlığı bulunan resmi o.... vesikası vererek yasal fuhuş yaptırıyor, bundan KDV
ve gelir vergisi alıyor. Biz Müslümanlar ne yapıyoruz? Seyrine bakıyoruz.
Rüşvet, haram rant, haram riba, haram gelirler çok yaygınlaştı, Müslümanların
umurunda değil. İşte yaz geldi, ahlaksızlıklar ve iffetsizlikler bir kat daha
artacak. Turistik bölgelerde durum rezalet. Döviz gelsin de, ne olursa olsun.
Hiç mübalağa etmiyorum, vatanımızın bir bölümü ahlaksızlıkta, fuhşiyyatta, seks
azgınlıklarında eski Sodom Gomore'yi geçmiştir. Ülkemizde büyük dini cemaatler
vardır. Büyük tarikatlar vardır. Doların milyarlarıyla oynayan güçlü İslam
lobileri vardır. On milyonlarca Müslüman vardır. Onlara rağmen ahlaksızlık
böylesine yaygın ve yoğun hale gelmişse elbette bunun bir suçlusu ve kabahatlisi
vardır, o da öncelikle Müslümanlardır. Peygamber efendimiz (salat ve selam
olsun ona) emr-i maruf ve nehy-i münker farizasını dosdoğru yerine getirmeyen
bir İslam toplumunun üzerine azap ineceğini haber vermiştir. Ne yapabiliriz? 1.
Bilgisayarda, çok düzgün bir üslupla, devlet büyüklerine (hürmette kusur
etmeksizin) enerjik bir dilekçe, protesto mektubu yazarsınız, postahaneye gider,
iadeli taahhütlü olarak gönderirsiniz. (Sizden kimlik isteyecekler, ayrıca gizli
kamerayla fotoğrafınızı çekeceklerdir. Önce Allah'tan korkan bir Müslüman
bunlardan korkmaz...)
2. Aynı metni e-mail olarak gönderebilirsiniz. Bu, taahhütlü mektup kadar
güvenilir ve güçlü olmaz. Duyduğuma göre bazı kurumlarda bunları gelir gelmez
silen çeteler varmış.
3. Bu gibi protesto metinlerinin birkaç yüz veya birkaç bin kişi tarafından
gönderilmesi ile amaca ulaşılmaz. Yetmiş iki milyonluk bir halkız, önemli
konularda en az bir milyon adet çok ciddi, çok vasıflı, ipe sapa gelir protesto
dilekçesi gönderilmelidir.
4. Mektuplara, dilekçelere, e-maillere açık isim, soyadı, adres ve telefon
numarası konulmalıdır.
5. Tekrar ediyorum, kesinlikle saldırgan, terbiyesiz, küstah, hakaretamiz bir
üslup kullanılmamalıdır. Ters teper, aksi tesir yapar.
Bu yazdıklarımı medeni fertlerden (bireylerden) oluşan
medeni bir Müslüman toplum yapabilir. Bedevi toplumlar böyle yapamaz.
Vazifesini yapmayan bütün İslami kuruluşları kınıyorum, protesto ediyorum,
yapıcı şekilde eleştiriyorum. ( M.
Şevket Eygi - Milli Gazete:
06 Haziran 2011)
Çalışma
devam ediyor !
|