Prof. Karadavi'nin UyarIlarI ve Mezhep
TartIşmalarI
Giriş
Aşağıda da dile getireceğimiz üzere Prof. Dr. Yusuf el-Karadavi'nin mezhep
temelli propaganda faaliyetlerine karşı itirazları yeni değildir. Fakat el-Mısriyyu'l-Yevm
gazetesinde yayınlanan röportajında yaptığı hatırlatmaların arkasından İran'daki
Mehr Haber Ajansı'nda Hasanzade imzasıyla yayınlanan bir yorumla Karadavi'ye
oldukça seviyesiz ithamlarla saldırılması tartışmanın geniş bir alana
yayılmasına ve uzun süre gündemde kalmasına sebep oldu. Ben şahsen bu tartışma ilk çıktığında Türkiye'ye taşınmasını hiç
arzulamamıştım. Çünkü böyle bir tartışmanın Türkiye'deki İslâmî camianın
maslahatına aykırı olduğunu düşünüyordum. Bununla birlikte çıktığı ilk günlerden
itibaren etrafındaki gelişmeleri takip etmeye ve yapılan yorumları okumaya
çalıştım. Gerçi Dünya Müslüman Âlimler Birliği'nde Üstat Karadavi'nin yardımcısı olarak
görev yapan yine Üstat Karadavi'nin üye olduğu Takribu'l-Mezahib Kurumu'nun
başkanlığı görevini sürdüren Ayetullah Muhammed Ali Teshiri konuyla ilgili son
açıklamalarından birinde: "Karadavi'yle ihtilafımız bir güz bulutuydu, geri
gelmeyecek" dediyse de meselenin tümüyle de kapandığını sanmıyoruz.
Öyle olsa bile tartışmaların Türkiye kamuoyuna yansıtılmasında birçok şeyin
eksik bırakılması veya birbirinden kopuk bir şekilde aktarılması, bazı
düzeltmelerin yeterince yansıtılmaması sebebiyle zihinlerde birtakım soru
işaretlerinin olduğunu düşünüyoruz. Dosyamızda aktaracaklarımızın önemli bir kısmı salt bilgiden ibaret
olacaktır. Bu bilgileri yorumlamada herkesin kendine göre tarzı ve metodu
olabilir. Bizim de kendimize göre bir tarzımız olacak elbette. Ama doğru bilgi
aktarabilmek için elimizden geldiğince gayret ettik. Yorumlar ve
değerlendirmeler ise tamamen bize aittir. Hiç kimse bizim yorumlarımızı olduğu
gibi kabul etmek zorunda değildir. Faydalı bulan alır, farklı görüşü olan da
kendi görüşünü esas alır.Bu konuda İmam Şafii'nin güzel bir sözü var: "Bizim görüşümüz doğrudur,
yanlış da olabilir. Başkasının görüşü yanlıştır, doğru da olabilir. Kim
bizimkinden daha sıhhatli bir görüş ortaya koyarsa onu alırız."Bu doğrultuda
gerek bilgilere ve gerekse yorumlara eleştiride bulunmak bir
haktır. Ama eleştiriyi hakarete dönüştürenler muhataplarının değil kendilerinin
seviyelerini belirlemiş olurlar.İslâm âleminin ileri gelen ilmî şahsiyetlerinden Üstat Yusuf el-Karadavi'ye
onca eleştiride, hatta seviyesiz saldırılarda bulunulduktan sonra bizim savunma
hakkını kullanmamıza da kimse öfkelenmesin. Lütfen bize de bu hakkı tanısınlar.Dosyamızı Web sitelerinde yayınlamak isteyenlerden iki ricamız var:
Birincisi, dosya gazetemizde dizi yazı şeklinde yayınlanacağı için günlük
bölümler halinde parça parça değil tümü yayınlandıktan sonra bütün halinde
iktibas etmeleri. Tümü yayınlandıktan sonra bütün halinde Web sitemizde
(www.vahdet.com.tr) de yayınlanacaktır. İkincisi de hakaret ve saldırı içerikli
yorumları engellemeleri. Çünkü fikir beyanı ve eleştiri hak, ama hakaret ve
saldırı tecavüzdür. Tecavüze imkân ve fırsat vermek de bir haksızlıktır.
Prof. Yusuf el-Karadavi'nin Konumu
Prof. Yusuf el-Karadavi, İslâm âleminin tanınmış seçkin âlimlerindendir.
Muhtelif konularda çok sayıda ilmî ve fikri eseri yayınlanmıştır. Fakat konumuz
onun hayatı ve mücadelesi hakkında bilgi vermek olmadığından kendisiyle ilgili
sadece bazı kısa notlar aktarmakla yetineceğiz.Hâlen Dünya Müslüman Âlimler Birliği başkanlığını yapan Karadavi, Kudüs
davasında dünya çapında ağırlığı olan Uluslararası Kudüs Müessesesi'nin de
kurucularından ve hâlen Mütevelli Heyeti'nin başkanıdır. Başkanlığını Şii
âlimlerden Ayetullah Muhammed Ali Teshiri'nin yaptığı İslâmî Mezhepler Arasında
Yakınlaştırma (Takribu'l-Mezahib) Kurumu'na üyedir. Bu konuda ayrıca İslâmî
Mezhepler ve Akımlar Arasında Diyalog ve Yakınlaşmanın İlkeleri adlı bir kitabı
yayınlanmıştır.Karadavi, Lübnan'da Hizbullah'ın Siyonist işgale karşı sürdürdüğü direnişe
her zaman destek verdi. İran'ın nükleer enerji hakkını savundu. Kendisi Mehr
Ajansı'nın yorumcusuna verdiği cevapta da buna vurgu yaparak şu ifadelere yer
verdi: "Şianın Sünni toplumlara yönelik propaganda faaliyetlerine karşı tutumumu
sürekli muhafaza etmeme rağmen İran'ın barışçı amaçla nükleer enerji edinme
hakkını her zaman savundum. ABD'nin tehditlerine her zaman şiddetle tepki
gösterdim. ABD'nin saldırı düzenlemesi durumunda İran'ın yanında yer alacağımızı
ve İran'ın İslâm yurdundan bir parça olduğunu, bu konuda sorumluluğumuzu ihmal
etmemizin caiz olmadığını, şeriatımızın yabancıların tehdidi veya müdahalesi
karşısında bizi onu savunmakla yükümlü kıldığını ifade ettim."Bu konularda ben de Üstat Karadavi'yle aynı yerde durduğumu, hem Hizbullah
direnişini savunma, hem de İran'ın sivil amaçla nükleer enerji üretme
projelerine karşı baskılara tepkilerimi dile getirme amacıyla birçok yazı
yazdığımı hatırlatmakta yarar görüyorum.
Tartışmaların Geçmişi
Meselenin yanlış yöne çekilmesinin en önemli sebeplerinden biri Karadavi'nin
hatırlatmalarının el-Mısriyyu'l-Yevm gazetesinin kendisiyle yaptığı röportajla
başladığı kanaatidir. Buradan hareketle bazıları "önceleri bu konulara
değinmeyen Karadavi'nin biri birden bu konuları gündeme getirerek ortalığı
karıştırmasının sebebi oğlunun Şii olmasıdır" iddiasında bulundular. Oysa daha
sonra dile getireceğimiz üzere oğlunun Şiileştiği iddiası asılsız olduğu gibi
konuyu gündeme getirmesi de söz konusu röportajla başlamamıştı. Konu etrafındaki
tartışmanın bu kadar yayılmasında ise röportajdan ziyade Hasanzade imzasıyla
yapılan saldırı ve ona cevap verilmesi ihtiyacının doğması rol oynamıştı.Aynı hususları Karadavi daha önce Takribu'l-Mezahib toplantılarında da dile
getirmişti. Nitekim Katar'ın başkenti Doha'da düzenlenen Mezhepler Zirvesi
sonrasında bizim yazdığımız ve gazetemizde 27 Ocak 2007 tarihinde yayınlanan
yazımızda konuyla ilgili olarak şu bilgileri aktarmıştık: "Üstat Karadavî açılış oturumunda yaptığı konuşmasında mezhepler arasında
yakınlaştırma ve diyaloğun gerekli olduğunu ancak bunun için açık sözlü olmak
gerektiğini vurguladı. Karadavi bu açıdan Şiî yayılmacılığı çabalarına ve
sahabeyi kötüleyen sözler sarf edilmesine tepkisini dile getirerek, Şiî dinî
önderlerden bu konuda açık tavırlı olmalarını istedi. Karadavî, mezhepler
arasında diyalogun zorunlu olduğunu ama Şiî yayılmacılığı ve sahabeye hakaretin
devam etmesi durumunda bunun mümkün olamayacağını ifade etti. Ayetullah Teshirî
de yaptığı konuşmada Sünnîlerin Şiîlere yönelik tekfire ve Safevî nitelemesine
son vermeleri gerektiğini ifade etti. Bazı Katar gazeteleri bu konuşmaları
"atışma, karşılıklı birbirini kötüleme" anlamına gelen Sicâl başlığıyla
verdiler. Ancak Ayetullah Teshirî buna tepki göstererek: "Benimle kardeşim
Allâme Yusuf el-Karadavi arasında kesinlikle sicâl vuku bulmamıştır" dedi."
(Katar'da Mezhepler Zirvesi başlıklı bu yazımızı isteyen gazetemizin zikredilen
tarihli nüshasından çıkarabilir, isteyen de Web sitemizden yani
www.vahdet.com.tr adresinden okuyabilir.) Bu konuyu Üstat Karadavi Mehr Ajansı'na yazdığı cevapta da dile getirerek şu
ifadelere yer verdi: "el-Mısriyyu'l-Yevm gazetesine söylediklerim daha önce
Takrib toplantılarında söylediklerimin aynısıdır. Nitekim Rabat, Bahreyn, Şam (Dımeşk)
ve Doha toplantılarında da aynı şeyleri söyledim ve Şii âlimleri o toplantılarda
benden bunları duydular. Yorumlarını da yaptılar. Hatta yaklaşık on yıl önce
İran'ı ziyaretim esnasında âyetlerden deliller göstererek şunları söyledim:
Gözetilmesi ve aşılmaması gereken birtakım kırmızıçizgiler vardır. Bunlardan
biri sahabeye hakaret diğeri de tamamen Sünni olan beldelerde mezhep
propagandası yapılmamasıdır. O zaman Şia âlimlerinin tümü benim görüşlerime
muvafakat etmişlerdi."Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere Karadavi konuyla ilgili itirazlarını ve
uyarılarını on yıl önce İran ziyareti esnasında da dile getirmişti. Yeni bir şey
söylemiyordu.
El-Mısriyyu'l-Yevm'de Çıkan Röportajın Yol Açtığı Tartışma
Tartışmada esas alınan röportaj el-Mısriyyu'l-Yevm gazetesinin 9 Eylül 2008
tarihli sayısında yayınlandı. Tabii mesele gazetenin röportajda konuyla ilgili
soru sorması üzerine gündeme gelmiş ve Karadavi de daha önce hem Takrib
toplantılarında hem de İran ziyaretinde dile getirdiği hususları orada da dile
getirmişti.Gazetenin bu konuda soru sormasının sebebi ise tahminimize göre Arap
dünyasında bu meselenin yaygın bir şekilde tartışılıyor olmasıydı. Türkiye'deki
İslâmî camia açısından belki garip gelebilir. Ama ben şahsen ziyaret ettiğim
birçok Arap ülkesinde bu konunun yani Şii propagandası meselesinin ateşli bir
şekilde tartışıldığına kendim bizzat şahit oldum."Madem öyleydi neden Arap dünyasından da tepki gösterenler oldu?" diye
sorulabilir. Bunun bizim gördüğümüz kadarıyla iki önemli sebebi var: Birincisi,
bu tartışma mezhebi ayrılıkların kökleşmesine sebep olmaktadır, dolayısıyla
konunun örtülmesi üzerine gidilmesinden evladır diye düşünülmesiydi. İkincisi
de, Karadavi ilmî bir otoritedir, onun bu konuya girmesi iyi sonuç doğurmamıştır
diye düşünülmesiydi.Ama hangi açıdan bakarsanız bakın şu gerçeği görmeniz gerekir: Karadavi yeni
bir şey başlatmamış var olan bir konuya temas etmiştir. Üstelik bunu ilk kez
yapmıyordu, daha önce de yapmıştı. "Öncekiler etrafında benzer bir tartışma
neden olmadı?" diye sorarsak da aradaki farka bakmamız gerekir. İncelediğimizde
karşımıza çıkan tek farkın Mehr Ajansı'nın yayınladığı ve son derece seviyesiz
saldırılarla dolu yorum olduğunu görürüz. Bu yorum meseleyi çok geniş bir alana
taşıyan bir ses bombası etkisi yaptı.
Karadavi'nin Talepleri
Karadavi'nin söz konusu röportajda dile getirdiği iki önemli isteği vardı.
Birincisi: Sünnilerin yoğun olduğu bölgelerde Şii propagandasına ve
yayılmacılığına son verilmesi. İkincisi de sahabeye hakaretin sona erdirilmesi.
Bu taleplerini dile getirirken İran'ı eleştiriyor ve Şii yayılmacılığına büyük
paralar ayırdığını iddia ediyordu. Şii yayılmacılığının sona erdirilmesi
talebine gerekçe olarak da Sünni âlemin aynı imkânlara sahip olmamasını, ayrıca
Sünni âlimlerin, tartışmalı konulara girmekten çekinmeleri sebebiyle gençlerini
mezhebi tartışmalarda gündeme getirilen ihtilaflı konular hakkında donanımlı
hale getirmemiş olmalarını gösteriyordu.
Bardağın Dolu ve Boş Tarafı
Söz konusu röportajda tartışmaya konu olan bir diğer önemli husus ise
Karadavi'nin Şiayı mubtedia yani bidat ehli olarak nitelendirmesiydi. Bu konuyla
ilgili olarak da bazılarının onları tekfir ettiklerini, ancak kendisinin tekfir
edilmelerine karşı olduğunu bunun yerine mubtedia (ehli bidat, dinin aslında
olmayan bazı itikadi ve ameli unsurlara sahip akım) olarak nitelendirilmelerini
daha uygun gördüğünü söylüyordu. Bu konudaki sözlerini de röportajın
yayınlandığı ortam açısından değerlendirmek ve bardağın boş tarafının yanı sıra
dolu tarafını da görmek gerekir. Çünkü son dönemde Arap dünyasında Şiaya yönelik
tekfir furyasının gittikçe etkili olduğu ve yaygınlaştığı bilinmektedir. Nitekim
Üstat da işte bu tekfirciliği onaylamadığını dile getirmek amacıyla söz konusu
nitelemeyi öne çıkarmıştı. Bu bizim yorumumuz değil. Üstat kendisi de Mehr
Ajansı'na cevap amaçlı açıklamasında aynı şeyleri vurgulamakta ve şu ifadelere
yer vermektedir: "Ben de eskiden beri bu tekfir furyasına karşı mücadele
edenlerdenim. Bu konuda Tekfirde Aşırılık Gerçeği adlı kitap yazarak bu
aşırılığa karşı tepkimi dile getirdim. Orada kelime-i şehadeti söyleyen ve
gereğini de yerine getiren bir kimsenin yakinen İslâm'a girmiş olacağını, onun
dinden çıktığına hükmedilebilmesi için yakinî bir delile yani herhangi bir
şüpheye mahal olmaksızın, kesin bir şekilde küfre götüren bir taşkınlığına şahit
olunması gerektiğini ifade ettim." Üstat, İslâmî Mezhepler ve Akımlar Arasında
Diyalog ve Yakınlaşmanın İlkeleri adlı kitabında da konuya temas etmişti.Üstat Karadavi'nin söz konusu röportajdaki "ehli bidat" nitelemesini ona
şiddetle saldırmak için gerekçe edinenlerin onun, Şiayı tekfir furyası
karşısında her zaman bir set görevi gördüğünü de dikkatten kaçırmamalarını
öneriyorum. Eğer bir ilmî otorite sıfatıyla onun çabaları olmasaydı bu tekfir
çok daha ileri düzeye varmış olacaktı. Onca saldırıya maruz kalmasına rağmen
Üstat tekfirciliğe karşı mücadele konusundaki tutumunu da değiştirmemiştir.Bidat ehli nitelemesi ise Sünni âlimlerin İsna Aşeriyye Şiası hakkındaki
ortak görüşüdür. Kitaplarda zaten var olan bir görüşün bir röportajda konuyla
ilgili soruya cevapta dile getirilmesinin mezhep fitnesinin kurcalanması
olduğunu iddia edenlerin bu kurcalamayı, Sünni itikadını tümüyle dalalet olarak
nitelendiren kitapları ücretsiz dağıtanların daha fazla yaptıklarını da
görmeleri gerekir. Daha sonra vereceğimiz bilgilerle bu konu biraz daha
ayrıntılı ele alınmış olacaktır.
Çirkin Saldırılar
Tartışmanın geniş alana yayılmasında ses bombası etkisi yapan çirkin saldırı
İran'ın Mehr Ajansı tarafından Hasanzade imzasıyla 13 Eylül 2008 tarihinde yani
röportajın yayınlanmasından dört gün sonra yayınlandı. Zaten sert atışmalar ve
şiddetli tartışmalar da ondan sonra başladı.Söz konusu saldırıda Karadavi'nin Yahudi hahamların ağızlarıyla konuştuğu,
Siyonizme ve masonlara hizmet ettiği iddia ediliyordu. Saldırıda bulunan kişi
bununla hızını alamayarak, yüz milyonların hürmetine mazhar olmuş bir ilim
otoritesini münafıklıkla ve deccallıkla suçluyordu.Aslında bu suçlamalar nazarı itibara alınacak türden bile değildir. Fakat
tartışmalara konu olduğundan burada biz de kısaca nakletme ihtiyacı duyduk.Üstat Karadavi'nin Kudüs ve Filistin davasındaki çabaları onu tanıyan herkes
tarafından bilinir. Bu gerçek Yahudi hahamların ağzıyla da itiraf edilmiştir ve
hahamlar Filistin meselesinde en tehlikeli kişilerin din âlimleri, onların
içinde de Yusuf el-Karadavi olduğunu dile getirmişlerdir. Amerika'daki ve
Avrupa'daki Yahudi lobilerinin sürekli Karadavi'yle uğraşmaları, İsrail karşıtı
ve şehadet eylemlerine fetva veren kişi diye İngiltere, ABD ve muhtelif Avrupa
ülkelerine sokulmaması onun Kudüs davasına sahip çıkmadaki konumunu açıkça
ortaya koymaktadır. Karadavi, Çağdaş Fetvalar adlı kitabında masonluk hakkında
verdiği fetvayla bu teşkilata karşı tutumunu hem dinî, hem de fiili açıdan çok
net bir şekilde ortaya koymuştur. Deccallık ve münafıklık suçlamasına karşı ise
bizzat Üstat Karadavi'nin kendi cevabını aktaralım: "Bu iddialar sadır olana
daha çok yakışır. Şairin dediği gibi: Aramızdaki bu ayrışma size yeter, her kap
içindekiyle birlikte pişer."Kısacası o çirkin ve yakışıksız sözler sahibini tanıtır. Birilerine hakaret
ve saldırı amacıyla kullanılmış olması hedef alınanın seviyesini düşürmez. Çünkü
kötü söz sahibinindir.Bazıları Hasanzade imzasıyla yapılan saldırının seviyesizliğini itiraf
etmekte ve bundan beri olduklarını, dolayısıyla söz konusu saldırıyı bahane
ederek işi uzatmanın bir anlamı olmadığını dile getirdiler. Keşke öyle olsaydı!
Ama ne yazık ki Hasanzade'nin saldırılarından beri olduklarını söyleyenlerden
bazıları baskın çıkabilmek için onunkinden daha şiddetli ve sert bir üslupla
saldırdılar.Biz tüm saldırıları tek tek sıralayarak sözü fazla uzatmayacağız. Bir örnek
olarak hatırlatalım ki Kuveyt'te merci-i taklit kabul edilen Muhammed el-Mehri
de, Üstat Karadavi'ye çok çirkin saldırıda bulunanlardan biridir. Karadavi'yi
ehlibeyt düşmanlığıyla, Siyonistlere ve İslâm düşmanlarına hizmet etmekle
suçladığı gibi Kuveyt'teki tüm din âlimlerini, ondan beri olduklarını ilan
etmeye çağırdı ve bunu yapmayanların da "dilsiz şeytan" oldukları iddiasında
bulundu. El-Mehri, bunların dışında da çok çirkin saldırılarda bulundu. Böyle
bir saldırının tam da Katar'a ziyarette bulunan İran heyetinin Mehr Ajansı'nın
yayınladığı hakaret dolu yazıdan dolayı özür dilemesinin hemen ardından
gerçekleşmesi de düşündürücüydü.Üstat Karadavi'nin hatırlatmalarının "mezhep fitnesi" nitelemesiyle şiddetli
tepkilere konu edilecek bir yanı yoktu. Çünkü tartışmaya konu olan özetle üç
iddiası vardı: Sünni beldelerinde Şii yayılmacılığı ve İran'ın bunu finanse
etmesi, sahabeye hakaretin yaygınlaşması, Sünni âlimlerin büyük çoğunluğunun
Şiayı mubtedia (bidat ehli) olarak gördüğü ve kendisinin de bu görüşte olduğu.
Üçüncü hususu da son dönemde yaygınlaşan Şiayı tekfir furyasına itiraz babından
söylemişti.Böyle olmakla beraber farklı yaklaşımlardan yola çıkılarak itiraz ve
eleştiride bulunulması mümkündür. Fakat itiraz ve eleştiri hakkı hiç kimseye
çirkin hakaret ve saldırı hakkı vermez.
Konunun Türkiye Kamuoyuna Tek Yönlü Aktarılması
Türkiye'de bu tartışma birçoklarının gündemine girmedi. Ama gündemlerine
alanların birçoğu gelişmelere tek pencereden baktılar. Üstat Karadavi'nin
uyarılarını "mezhep fitnesi" çerçevesinde ele alanların genellikle, onu hedef
alarak ortalığı karıştıran hakaret ve saldırı içerikli sataşmalara fazla dikkat
çekmediklerini, bu arada eleştirel yaklaşımları ağırlıklı olarak aktarırken
Karadavi'nin veya onun görüşlerini savunanların cevaplarına yer vermediklerini
gördük. Bu da okuyucularının eleştirilerden haberdar olurken cevaplardan
haberdar olamamalarına sebep oldu. Karadavi on yıldan beri muhtelif ortamlarda
dile getirdiği hatırlatmalarını bir gazete röportajında tekrar ettiği için
mezhep fitnesi çıkarmakla suçlanırken, ona çirkin sözlerle saldıranların
kabahatleri görülmemiş oldu.
Bunak Suçlaması
İlim âleminde saygınlığı olan ve Dünya Müslüman Âlimler Birliği'nin de
başkanlığını yapan Üstat Karadavi'yi hedef alan yakışıksız hakaret ve
saldırılardan biri de bunak suçlamasıydı.Üstadın gerek tartışmaya konu olan röportajında ve gerekse kendisini hedef
alan saldırılara verdiği cevaplarda kullandığı üslup herhangi bir muhakeme
sorunu yaşamadığını ortaya koyuyordu. Ayrıca uluslararası çapta ağırlığı olan
önemli kurumların başında yer aldığı gibi Katar'da önemli bir ilmî kurumu da
bilfiil yönetmektedir.Bu durum karşısında şunu sormak gerekiyor: Bu itham onun eleştirilerine
binaen mi yapılıyor yoksa yaşına binaen mi? Eleştirilerine ve tepkilerine binaen
ise İran'ın herhangi bir politikasını veya stratejik tutumunu eleştiren ya da
uygulamalarına tepki gösteren herkesi bunaklıkla itham etmek gerekir. Eğer öyle
düşünürseniz İran'ın içinde de pek çok bunak bulabilirsiniz. Şayet yaşına binaen
söyleniyorsa, ona tepki gösterenlerin bazılarının Karadavi'den daha yaşlı
olduklarının hatırlanması gerekir.
Şii Propagandası İddialarına Yaklaşımlar
Tartışmanın ana eksenini Şii propagandaları ve İran tarafından desteklenen
mezhebi yayılmacılık iddiaları oluşturuyordu. Bazıları böyle bir şeyin hiç
olmadığını, tamamen bir hayalden ibaret olduğunu ileri sürdüler. Bazıları
büyütülecek bir şey olmadığını, Karadavi'nin habbeyi kubbe yaptığını söylediler.
Bazılarına göre bunda endişe edilecek bir şey yoktu, çünkü bir Sünninin Şiiliğe
geçmesiyle bir Hanefinin Şafiiliğe geçmesi arasında fark yoktu. Bazılarına göre
İran devrimi ve Hizbullah zaferi Şiiliğe ilginin artmasına sebep olmuştu. Bu
ilgi de bazı çevrelerde bir Şiafobya (Şiileşme korkusu) ortaya çıkmasına yol
açmıştı. Şii çevrelerden bazılarının iddiasına göre ise bu bir ehlibeyt
mucizesiydi. Çünkü İran devrimi sonrasında kurulan düzen ve Hizbullah zaferi
Sünni kesimde "kendini sorgulama" ihtiyacının doğmasına yol açmıştı. Bu
sorgulamayı yapanlar da dalaletlerini fark ederek hidayete yönelmişlerdi ve
Şiileşmeğe başlamışlardı. Nitekim Mehr Ajansı'nın yayınladığı yorumda bu iddia
ediliyordu ve İran devrimi sonrası kurulan düzene atıfla, Müslümanların Hz.
Muhammed (s.a.s.) ve Hz. Ali (r.a.)'den sonra böylesine mükemmel bir düzeni ilk
kez gördükleri ileri sürülüyordu - SITE YONETIMI OLARAK BELIRTELIM KI : O KADAR
ELİMİZDE BELGE VAR KI IRAN DEVLETININ YANLISLARI ILE ILGILI ..AMA "UMMET ICIN "
BUNLARI ARKA PLANA ATIYORUZ! BIR DE USTUNE SUNNILERE KARSI HAVA BASILMASI,
TAKRIP CALISMASI ADI ALTINDA SIILESTIRME CALISMALARI YAPILMASI ISE SADECE
SIILERI "YALNIZLAŞTIRIR!" BUNDAN ISE SADECE SII KARDESLERIMIZ ZARAR GORUR!
-
Biz bu iddiaların tümünü teker teker tahlil etmeyeceğiz. Bazılarıyla ilgili
tahlilleri okuyucularımızın kendilerinin yapması daha uygun olacaktır. Sadece
fikir vereceğini düşündüğümüz bazı bilgileri ve değerlendirmeleri ilginize
sunmakla yetineceğiz.
Şiileştirme Propagandası Gerçekten Yok mudur?
Öncelikle "yoktur" iddiasını bizzat İran haber kaynakları yalanlamaktadır.
Çünkü bu kaynakları takip eden herkes daha önce Şiileştirme faaliyetlerinde elde
edilen başarılar hakkında ne kadar haber yayınlandığına, hatta bazen çok büyük
mübalağalar yapıldığına şahit olmuştur. Nitekim konuyla ilgili değerlendirme
yapan Usame Şuhade, "Şiiler bile bunu inkâr etmiyorlar" dedikten sonra bir Arap
şairin güzel bir beytiyle cevap veriyor: "Ve leyse yesihhu fi'l-ezhani şey'un;
İza'htace'n-neharu ila delilin (Gündüzün de ispatı için delile ihtiyaç olacaksa;
Zihinlerde hiçbir şeyin doğruluğu kesin olamaz)."Siparişle yazdırılmış olması muhtemel "Nasıl hidayet buldum?" adlı kitabın
onlarca dile çevrildiği, yüz binlerce basıldığı ve çoğunlukla ücretsiz
dağıtıldığı, bazı yerlerde doğrudan İran'la bağlantılı kurumlar tarafından
dağıtıldığı örtülmesi mümkün olmayan bir gerçektir. Sadece bu kadardan ibaret
değil. Bunların dışında da birçok kitabın basılıp dağıtıldığı biliniyor.Takribu'l-Mezahib Kurumu'nun Sudan'ın başkenti Hartum'da açılan bürosu "Nasıl
Hidayet Buldum?" adlı kitabı dağıtması sebebiyle kapatıldı. Zaten Karadavi'yi
rahatsız eden uygulamalardan biri de kendisinin üyesi olduğu ve normalde
mezhepler arası ihtilafları körüklemekle değil bu ihtilafları tarihe gömerek
yakınlaşmayı sağlamakla uğraşması gereken bir kurum adına, Sünnilikten Şiiliğe
geçmesini dalaletten yani sapıklıktan hidayete geçme olarak nitelendiren ve
"sapıklık (!)" dönemlerini eleştiren bir Tunuslunun yazdığı kitabın
dağıtılmasıydı.
Varsa Abartılıyor ve Mezhep Kışkırtması mı Yapılıyor?
Gerçekleri gizlemediğimiz zaman böyle bir propagandanın ve yayılmacılığın
varlığını kabul etmek zorunda kalıyoruz. Ama kabul etmemiz gereken daha başka
gerçekler de var. Onlardan biri bu propaganda ve yayılmacılığın İran devrimiyle
başlamadığı ondan önce de tarih boyunca var olduğu. Ama İran devrimi sonrasında
daha sistematik bir şekilde ve çok daha geniş çaplı olarak yürütülmüştür. Bir
diğeri de tarihte ve günümüzde sadece Şiiler tarafından değil Sünniler
tarafından da benzer bir propaganda ve yayılmacılık faaliyetinin yürütüldüğü."Öyleyse Karadavi ne ile uğraşıyor?" diye sorabilirsiniz. O da itiraz hakkını
kullanıyor. Gerekçeleri ise şunlar: Birinci olarak, Şii camianın arkasında
devlet desteği ve geniş imkânlar var. Sünni camia bu imkânlardan yoksun. İkinci
olarak, Sünni camianın âlimleri ihtilaflı mevzulara girmemek için gençlerini bu
konularda donatmadılar. Normalde bunu yapabilirlerdi. Ama ümmetin maslahatını
göz önünde bulundurarak yapmadılar. Dolayısıyla Sünni camiada özellikle genç
nesil bu konuda hazırlıklı ve donanımlı değil. Üçüncü olarak, "Takrib" başlığı
altında yürütülen ve ihtilafları tarihe gömmeyi amaçlayan bir çalışma var. Böyle
bir çalışmanın başarılı olması karşılıklı olarak kırmızıçizgilere riayeti
gerektirir.Üstat Karadavi bu gerekçelerini kendisine yöneltilen saldırı ve sataşmalara
verdiği cevaplarda dile getirmiştir. Bu gerekçelere binaen Şiileştirme
faaliyetlerine karşı itiraz hakkını kullandığından dolayı hemen kıyametin
koparılması gerekmez.Bazıları İran'ın devlet olarak işe karışmadığını, çalışmaların gönüllü
kuruluşlar tarafından yürütüldüğünü ileri sürdüler. Ama bu iddia gerçekleri
yansıtmıyor. Bu alanda çalışan ve "gönüllü" görünümlü kuruluşların arkasında
devlet desteği olduğu gerçeğini gizlemeye çalışmak güneşi balçıkla sıvamaya
kalkışmak gibidir.Burada nazarı dikkate alınması gereken bir husus da zikredilen gerekçelere
binaen Karadavi'nin itirazlarını yersiz bir Şiafobya olarak görenlerin, mukabil
bir fobyanın İran'ın resmi politikasında çok daha belirgin bir şekilde kendini
gösterdiğini, Sünni propagandasına kesinlikle imkân tanınmadığını, Şiiliğe
eleştirel yaklaşan kitapların ise kendilerinin değil isimlerinin bile
sokulmadığını görmek istememeleridir.Bazıları bunun tartışma konusu yapılacak bir öneme haiz olmadığı,
Hanefilikten Şafiiliğe geçmekle Sünnilikten Şiiliğe geçmek arasında bir fark
bulunmadığı kanaatini taşıyor olabilir. Ama böyle bir kanaate sahip olmak bu
kanaati taşımayanlara, dolayısıyla mezhebi propaganda faaliyetlerine itirazda
bulunanlara hakaret ya da saldırı hakkı tanımaz. Bunu hatırlattıktan sonra şu
hususa dikkat çekmek istiyoruz: Evet, siz böyle düşünüyor olabilirsiniz, ama
"Nasıl Hidayet Buldum?" diyenler ve bu gibilerin kitaplarını dağıtarak
görüşlerine destek verenler öyle düşünmüyorlar. Çünkü bu intikali dalaletten
kurtulma, hidayet bulma olarak görüyorlar.Mehr Ajansı'nın yayınladığı yorumdaki bakış açısı da bu yöndeydi. Çünkü söz
konusu yorumda İran devriminden ve Hizbullah zaferinden sonra halkların
sapmalarını gördüğü ve hidayete erdiği söyleniyordu.Bu durum karşısında habbeyi kubbe yapanların söz konusu propaganda
faaliyetlerine itiraz haklarını kullananlar mı yoksa o yüzden velvele çıkarıp
mezhep fitnesi yapıldığını ileri sürenler mi olduğunu sormamıza kimse kızmamalı.
Mezhep fitnesi yapıldığını söyleyenler bu itiraza sebep olan gelişmeleri de
görmek ve eğer bir fitneden söz edilecekse kaynağının da iyi teşhis edilmesi
gerektiğini düşünmek durumundadırlar. Bir tarafta sürekli belli bir itikadi
çizgiyi hedef alan ve tümüyle "dalalet" olarak nitelendiren kitaplar harıl harıl
ve yüz binlerce basılıp dağıtılırken öbür tarafta "hayır efendim buna itiraz
edemezsiniz, ederseniz mezhep fitnesi çıkarmış olursunuz" denmesi biraz
insafsızlık olmuyor mu?Bu durum karşısında önümüzde duran iki seçenek var:Birincisi: Mezhebi ihtilafları öne çıkaran ve mezhebi yayılmacılığı esas alan
propaganda faaliyetlerine son verilsin, tekfirci yaklaşımların bileğini
güçlendirecek tutumlardan kaçınılsın, ümmet bütünlüğünü sağlayacak zemin
oluşturulsun. Merkezi İran'da olan Takrib Kurumu'nun bir anlam kazanması belki
bu tercihle mümkün olacaktır. Üstat Karadavi'nin istediği de budur.İkincisi: Kimse kimseye karışmasın. Herkes istediği gibi propaganda yapsın.
İhtilaflı konularda da herkes haklılığını ispatın gayreti içinde olsun,
delillerini ortaya koysun. Kimse bizim arkamızda devlet desteği yok, biz
gençlerimizi donatmadık mazeretine sığınmasın. Böyle bir tercih yapılması da
mümkündür ve Karadavi'nin uyarılarının yanlış yönlere çekilmesinin gidişatın bu
yöne doğru olmasına yol açması muhtemeldir. Ama böyle bir tercih tekfirciliğin
önünü oldum olasıya açacaktır. O zaman İran, başkalarından istediğini kendisi de
aynı ölçüde sağlamak zorunda olacaktır.
Sahabeyi Hedef Alan Aşırılıklar
Üstat Karadavi'nin açıklamaları üzerine ateşlenen tartışma ortamında
Lübnan'daki Şii cemaatin taklit mercii kabul edilen Ayetullah Hüseyin Muhammed Fadlullah sahabeye hakaret ve küfrün haram olduğuna dair bir fetva yayınlandı.
Ne güzel! Bu şeker gibi fetva uygulamaya da taşınsa ve hakaretin önüne tümüyle
geçilse sorun kökünden halledilmiş olacak zaten. Ama ne yazık ki sorun devam
ediyor. Sahabeye hakaret içeren ifadeler televizyon ekranlarına bile yansıyorsa
bu realiteyi inkâr etmek bir şey değiştirmeyecek. Vakıa, onun inkârıyla değil
üzerine gidilmesiyle değişir."Bakın Şii âlimler bunun haramlığına fetva veriyorlar; onların
yapabilecekleri de budur. Onların fetvalarına rağmen hakaret edenler oluyorsa,
bütün yasaklara rağmen içki içen kumar oynayan insanlar gibi onlar da haram
işliyorlar" denebilir. Zaten Üstat Karadavi de Şii âlimleri veya belli bir
kurumu mahkûm etmiyor. Şiiler arasındaki yanlış yaklaşımlardan kaynaklanan bir
vakıaya işaret ederek bunun önüne Şii âlimlerin ve yönlendirici kurumların
geçebileceğine dikkat çekiyor. Onlardan bunu istiyor. Yani fetvanın pratiğe
taşınması için gayret sarf etmelerini. Şii âlimler de Sünni âlimlerden Şiaya
karşı tekfirciliğin önüne geçmelerini istiyorlar. Biz onların da haklı
olduklarına inanıyoruz. Sahabeye hakaret de tekfircilik de karşılıklı
antipatinin şiddetlenmesine sebep olacak, kimseye bir yarar sağlamayacaktır.
İkisi de bir felakettir, ikisinin de önüne geçilmelidir.
Bunları Konuşacağına ABD Üslerini Konuşsaydı!
Meseleye bu yönden yaklaşmak sadece bir mugalatadan, meseleyi anlamsız
yönlere çekmekten başka bir şey değildir. Şimdi düşünelim: Biz, ABD üslerinin
olmadığı bir ülkede mi yaşıyoruz? Peki, sabah akşam, yat kalk ABD üslerini mi
konuşuyoruz.Konunun bu yönlere çekilmesiyle Üstat Karadavi'nin bu meseleler hakkında hiç
konuşmadığı intibaı da verilmek isteniyor. Üstat Karadavi 15 yaşından beri
İslâmî hareket bünyesinde faaliyet gösteren, yöneticilerin uygulamalarına
tepkilerinden dolayı birçok kez hapse giren, işinden olan, eziyet çeken,
haksızlığa uğratılan biridir. ABD'nin Irak işgaline ve bu işgale herhangi bir
şekilde destek verilmesine en aktif şekilde tepki gösteren ilim adamlarının
başında Karadavi'nin yer aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Üstat Katar'da
yaşıyorsa ve orada ABD üsleri varsa yapabileceği tepkisini dile getirmekten
ibaret olacaktır ve bunu da yapmıştır. Kalkıp o üsleri bombalayacak değil.İşgalden ve dış güçlerden kaynaklanan birtakım sorunlarımızın olması bize
kendi iç meselelerimizi konuşmayı yasaklamaz.Üstat Karadavi'ye bu tarz itirazlarda bulunanlara biz de diyoruz ki: Sünni
beldelerinde mezhebi propaganda faaliyetleri yapmak için tahsis ettiğiniz
paraları gayrimüslimler arasında İslâm daveti yapmak için değerlendirseniz daha
güzel olmaz mı?
Zamansız Tartışma İddiası
"Zamansız tartışma" iddiasındaki yanlışlığın başını Karadavi'nin bu konudaki
itirazını ilk kez el-Mısriyyu'l-Yevm gazetesinin sorularına verdiği cevaplarla
ortaya koyduğu ve tartışmanın oradan neşet ettiği düşüncesi oluşturmaktadır.
Oysa daha önce de dile getirdiğimiz üzere orada söyledikleri on yıldan beri dile
getirdiği hususların bir tekrarıydı. Bu durum karşısında sormak lâzım: Ortada
bir gerçek varsa o gerçeğin dile getirilmesi için nasıl bir zamanı yakalamak
gerekir? İsrail'in ortadan kalkmasını mı yoksa ABD'nin İran'a yönelik
tehditlerinin sona ermesini mi beklemek zorundayız? Peki, mezhebi temelli
propaganda faaliyetleri çok mu zamanlı? Bu faaliyetleri yürütenler İsrail'in
ortadan kalkmasını veya ABD tehditlerinin sona ermesini bekliyorlar mı?
Amerika'nın Çıkarlarına Hizmet Edildiği İddiası
Söz konusu meselenin gündeme getirilmesiyle ABD çıkarlarına hizmet edildiği
iddiası da bir saptırmadır. İçerideki sorunların konuşulması ve tartışılmasının
ABD hesaplarıyla bir ilgisi yoktur. Karadavi her zaman Amerika'ya karşı İran'ın
yanında yer aldı. Bizim bu konudaki tutumumuzu da yazılarımızı takip eden herkes
bilir. Ama ABD tehditleri karşısında ve İran'ın nükleer enerji hakları konusunda
onun yanında olmamız, mezhebi temelli propaganda faaliyetlerinde de yanında
olmamızı gerektirmez. Karadavi'nin uyarılarından rahatsız olanlar yine aynı çerçevede haksız
ithamlarda bulunarak onun misyonerliğe karşı konuşmadığı, laiklik hakkında
suskun kaldığı vs. türünden iddialarda bulundular. Oysa bunların tümü iftiradır.
Üstadın bütün bu konularda kitapları yayınlanmıştır. Misyonerliğe karşı kitap ve
yazıları biliniyor. Buna ilaveten özellikle son dönemdeki misyonerlik
faaliyetlerine karşı değişik platformlarda atağa geçtiği, yaşlılığına rağmen bu
alandaki çalışmalarını sürdürdüğü de bir gerçek. Laiklik ve İslâmî siyaset
konusunda İslam ve Laiklik Karşı Karşıya, İslâm'a Karşı Laik Köktencilik, Din ve
Siyaset, İslâm'da Devlet Fıkhı adlı eserleri başta olmak üzere birçok kitabı
yayınlanmıştır.
Konunun Hizbullah'la İlişkilendirilmesi
Bu tartışmanın Hizbullah'la ilişkilendirilmesi ve o çerçeveye doğru çekilmesi
Hizbullah'a bir iyilik değildir. Hizbullah'ın direnişini ve Siyonist işgal
karşısında zaferini mezhebi çerçevenin içine sokmaya kalkışanlar da ona iyilik
etmiş olmazlar. Lübnan'da ve Filistin'de Siyonist işgale karşı verilen
mücadelenin genel İslâmî çerçevede ele alınması bu mücadelenin mesajına daha
uygun olacaktır. Hatta Lübnan'daki siyasi tartışmaların ve ihtilafların da
Siyonist işgale karşı verilen mücadeleden tamamen ayrı bir başlık altında ele
alınması gerekir. Filistin'deki gruplar arası ihtilaf ve kavga için de aynı şeyi
söylemek mümkündür. Bir taraf haklı bir taraf haksız olsa bile içerideki siyasi
ihtilafın dayanağı ve gerekçesi Siyonist işgale karşı verilen mücadelenin
dayanak ve gerekçesinden çok daha zayıftır. Bunu kabul etmek ve siyasi
ihtilaflara yapılan itirazları o çerçevede ele almak gerekir. Karadavi'nin
Lübnan konusundaki itirazları da içerideki siyasi ihtilaflarla ilgilidir. Bu
itirazını Filistin'deki İslâmî harekete karşı da yapmıştır.Mehr Ajansı'nın yorumunda Üstat Karadavi'nin Hizbullah'ın kahramanlıklarından
söz etmediği iddiasında bulunulması tamamen iftiradır. Karadavi, Hizbullah'ın
işgale karşı mücadelesine sürekli arka çıkmış, destek vermiştir. Hatta o dönemde
yayınlanan ve Hizbullah'ı Şii bir örgüt olmasından dolayı hedef alan Suudi âlim
İbnu Cibrin'in fetvasına da en başta o itiraz etmişti.
Karadavi Yalnız mı Kaldı?
Bazıları birkaç itirazdan ve eleştiriden yola çıkarak Karadavi'nin tamamen
yalnız kaldığı iddiasında bulundular. Daha önce de dile getirdiğimiz üzere bunu
ileri sürenler meseleye sadece bir pencereden baktıkları için gerçeğin öbür
tarafının üstünü kapatma yoluna gittiler. Oysa itiraz ve eleştirilerin on katı
kadar da destek açıklaması yayınlandı. Sadece Pakistan'da beş bin ilim adamının
imzasını taşıyan bir destek açıklaması yayınlandı. Ezher Âlimleri Birliği destek
yönünde ortak tavır sergiledi. Dünya Müslüman Âlimler Birliği'nin olağanüstü
toplantı sonrasında yayınladığı bildiri de destek mahiyetindeydi. Ayrıca kişisel
olarak birçok ünlü ilim adamı destek tarzında açıklamada bulundu. Çok sayıda
yazar yazılarıyla desteğini ortaya koydu.
Oğlunun Şii Olduğu İddiası
Bundan birkaç yıl önce haftalık bir yayın organı projesiyle ilgili istişare
toplantısından çıkarken selefi temayülde gençlerden biri beni kenara çekerek;
"özel bir şey soracağım?" dedi. "Nedir?"; "Senin Şii olduğun söyleniyor, doğru
mu?" Hayret ettim ve "herhalde birileri aleyhimizde propaganda amacıyla böyle
bir iddiayı ortaya atmıştır" diye düşündüm. Üstat Karadavi'nin şair oğlu
Abdurrahman'ın Şiî olduğu söylentisini duyunca o gencin sorusu aklıma geldi ve
"acaba o iddia bir dışlama değil de sahiplenme girişimi miydi?" diye düşünmeye
başladım.Ben de Doha'da eski tanıdıklarımızdan ve Üstat Karadavi'nin yakın çevresinden
değerli ilim adamı Prof. Ali Karadaği'yi kenara çekip; "Üstadı bu konuda
rahatsız etmek istemediğim için sana sormak istiyorum, oğlu Abdurrahman'ın Şii
olduğu doğru mu?" diye sordum. "Vallahi yalan, kesinlikle öyle bir şey yok" diye
cevap verdi. Zaten daha sonra hem oğlu hem de Üstat Karadavi bu iddiayı
yalanladı.Tabii, üstadın itirazlarının oğlunun Şiileşmesinden ileri geldiği iddiasına
sarılanlar onun bu uyarıları ilk kez yapmadığı gerçeğinin üstünü de kapatmaya
çalışıyorlardı.Fakat bundan daha ilginç olanı bir yanda böyle bir iddiaya sarılanların öbür
yanda Üstadın çocuklarının Anglosakson kültürüne esir oldukları iddiasında
bulunmaları ve onu Şii propagandalarıyla uğraşacağına Batıcı propagandalara,
kendi evine doğru yaklaşan Siyonist yayılmacılığa karşı cephe almaya
çağırmalarıydı.Mehr Ajansı'nın yayınladığı yazıda bu konuda da şöyle deniyordu: "Şeyh Karadavi bunları konuşacağına bizzat Karadavi'nin evine doğru yaklaşan Siyonist
yayılma tehlikesinden söz etseydi daha iyi olurdu. Çünkü onun Londra'da ikamet
eden oğulları tamamen Anglosakson kültürüne kendilerini kaptırıp İslâm
kültüründen uzaklaşmışlardır." Biz bu iddiaya da bizzat Üstadın kaleminden cevap verelim: "Bu insanların bu
kadar açık iftirada bulunmaya nasıl cüret edebildiklerine şaşırıyorum. Benim
çocuklarımdan hiçbiri Londra'da oturmuyor. Oğullarımın bazıları Katar
Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak, bazıları da Katar'ın Kahire
sefaretinde çalışıyorlar. Üç kızım İngiltere'de doktora aldı ve yıllardan beri
Katar'da ikamet ediyorlar. Hepsi de İslâm kültürüne bağlıdır. İslâm kimliğine
sahiptirler. Yoksa söz konusu haber ajansı kızlarımın bilimsel ihtisaslarını
İslâm kültüründen çıkmak olarak mı görüyor? Siyonist yayılma tehlikesi
karşısında ne yapmam gerektiğini ise söz konusu haber ajansının dış ilişkiler
uzmanı Sayın Hasanzade'den öğrenecek değilim. On beş yaşımdan beri şiirimle
nesrimle konuşmamla kitabımla buna karşı mücadele verdiğim biliniyor."İlginçtir ki birilerini yıpratmak için oğullarının kızlarının attığı her
adımı yakın takibe alanlar daha önce Haris ed-Dari'nin oğlunun gizlice İsrail
ziyareti yaptığını ileri sürmüşlerdi ama o da yalan çıktı.
Karadavi Katar Emirinin Özel Danışmanı mıdır?
Bazen eleştirileri haklı göstermek için, hedef alınanların "zaten sağlam
pabuç olmadıkları" kanaatinin oluşturulmasına çalışıldığını görüyoruz. Üstat
Karadavi'nin Katar Emirinin özel danışmanı olduğu iddiası da bu amaçla ortaya
atılmış bir iddiadır. Biz bu iddiaya daha önce bir yazımızda cevap vermiş ve
böyle bir görevinin olmadığını dile getirmiştik.Onun bu yöndeki iddialara verdiği cevabı burada aynen aktarıyoruz: "Beni
tanıyan herkes bilir ki gençliğimden beri batıla karşı hakkın kılıcını kuşanmış
durumdayım. Hiçbir kralın, başkanın veya emirin yalakalığını yapmış değilim.
Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından da korkmam. Eğer ki kendimi
yalakalık pazarına çıkarmaya kalkışsaydım milyonları veren, malıyla
birçoklarının bağını (velayetini) satın almaya güç yetirebilen İran'ın
yalakalığını yapardım. Ama ben yeryüzünün hazineleriyle satılan biri değilim.
Beni şanı yüce olan Allah satın almıştır ve kendimi O'na sattım. Birkaç yıl önce
bazı Sünni âlimler arasında bana da ödül verme teklifinde bulundular ama ben
kendilerine mazerette bulunarak kabul edemeyeceğimi bildirdim."
İlim Adamlarını Yıpratma ve Otoritelerini Sarsma Çabası
Normal fikri çerçevede eleştiride bulunulması ve tartışmaya yapıcı fikirlerle
iştirak edilmesi bir haktır ve kabul etsek de etmesek de saygı gösteririz. Çünkü
biz peygamberler dışında hiçbir beşerin masum olmadığı inancındayız. Yanlışın
düzeltilmesine çalışmak da bir görevdir. Ama ilim adamlarının imajlarını
yıpratma amacına yönelik hakaret, sataşma ve iftiraları mazur göremeyiz.Bazıları bu tür hakaret ve iftiralarla söz konusu ilim adamlarının
prestijlerini sarsmayı, böylece propagandanın önünden onlardan kaynaklanan
engeli kaldırmayı amaçlıyor olabilirler. Böyle düşünenlerin bilmesi gerekir ki
milyonların gönlünde taht kurmuş ilim adamları ilmin kaleleri gibidir. O
kalelerin duvarlarını taşlayanlar o duvarlara zarar veremezler ama attıkları
taşlar duvarlara çarpıp geri kendilerine dönebilir.
Çözüm Birlikte Yaşamak
İtikadi mezhep yüzyıllardan beri devam eden bir gerçektir ve bu gerçeği
değiştirme imkânımız yok. Gazetemizin değerli yazarlarından Dr. Serdar
Demirel'in konuyla ilgili yazılarında da dile getirdiği üzere bu mezheplerin
içini boşaltmaya kalkışmak boş bir çabadan ibaret kalır. Dolayısıyla çözüm
ihtilafları körüklemek değil birlikte yaşama formülünü hâkim kılmaya
çalışmaktır. Takribu'l-Mezahib ile mezheplerden birini diğerine uydurmak veya
ihtilafları yok saymak kastedilirse herhangi bir sonuç alınması mümkün değildir.
Karşılıklı müsamaha ve muayeşe kastedilirse başarılı olunması mümkündür. Eğer bu
yönde çaba sarf edilirse ittifakların ihtilaflardan fazla olduğu görülecektir.
Uyarılar İran'ın da Yararınadır
Üstat Karadavi'nin uyarılarına karşı şiddetli tepki gösterenler O'nun İran
karşısında ABD'nin bileğini güçlendirdiği yönünde anlamsız ve tutarsız
ithamlarda bulundular. Oysa Karadavi'nin uyarıları İran'ın da yararınadır.
Mezhebi merkezli hareket eden, bu çerçevede propaganda faaliyetleri yürüterek
ümmetin yüzde doksanlık kesimini oluşturan ehlisünnet camiasının itikadî
çizgisini "dalalet" olarak nitelendiren kitaplara veya yayınlara destek veren
İran kendini İslâm dünyasından tecrit eder, yalnızlığa iter. Ümmetle
bütünleşme çabalarına ağırlık veren ve mezhebi ön plana çıkarmayan İran ise dış
baskılar ve tehditler karşısında kendini daha güçlü hissedecektir. İran'ın bu
konuda yakın geçmişindeki tecrübelerinden yararlanması ve devrim sonrası siyasi
gelişmelerle ilgili tanıtım çalışmalarının "devrim ihracı" başlığı altında
mezhep ihracına ve siyasi Şiileştirme faaliyetine dönüştürülmesinin ona hiç
yaramadığını anlaması gerekir. ( Ahmet VAROL-Vakit: 4-8 Kasım 2008)
Ne şimdi bu !

Yıllardır internette Şii-Sünni birlikteliğini
savunuruz ama bu tür yaklaşımlar bizi sadece soğutuyor...!
|