
Eskiden
peygamberler
gelir ve duyulan ihtiyaçları karşılarlarmış. Peki bizim ihtiyaçlarımız yok mu?
Onları kim karşılayacak?
Vahiy
dönemi sona erdiğine göre bizler ne yapacağız?
Bu soruların cevabı basittir. Bizim ihtiyaçlarımız İslam’ın
içtihat
kurumu işletilerek karşılanacaktır.İslam’ın hayatiyet şartı, olmazsa olmaz rüknü
içtihat
için iki temel şart vardır:
1- Nassların lafzından hüküm çıkarabilmek için gerekli olan her türlü
ilim ve
fenne sahip olmak
2- Mekasıd-ı Şeri’ayı, yani Hikmet-i Teşr’i bilmek
Başta Raşit Halifeler olmak üzere
Sahabe
birinci şartı taşıyordu ve ikinci saine de, bizzat olayların içinde olmaları,
teşri siyasetini yakından izlemeleri, şeriatın sahibi, yorumcusu ve tatbikçisi
Hz. Peygamberle uzun süre birliktelikleri sebebiyle, bir meleke olarak da
sahiptiler.
Bunun
sonucu olarak onlar, İslam’ın bil-kuvve mevcut olan özelliklerini, tevsi
kabiliyetini, özü muhafaza ederek fiiliyata dökebilmişler, bunda büyük bir
başarı göstermişlerdir.
Bu ve takip
eden
dönmelerde İslam’ın hayatiyet şartı olan
içtihat,
bir kurum olarak her iki ilkesine uygun bir biçimde işletilmiş, bu sayede çok
hızlı bir değişim yaşayan milletlerin tüm ihtiyaçları karşılanmış, İslami
çözümler getirilmiştir.
Bunun
sonucu olarak da bütün zenginliği ile İslam Fıkhı meydana gelmiştir.
Zamanla, yeni yeni ortaya çıkan olaylara çözümün daha önceki içtihatlardan
aranması hem
devlet
düzeni ve istikrar için, hem de ulemanın kendilerini siyasilerin nüfuzundan
koruması için tercih edilir olmuş ve
içtihat
dönemi artık yerini tahric / taklit dönemine terk etmiştir. Uzunca olmasına
rağmen durağan bir hayat tarzı
hakim
olması sebebiyle, karşılaşılan olaylara daha önceki içtihatlardan hazır çözümler
bulunmaya çalışılmış,
zaman
zaman da
zorlama derecesinde yorumlamalara gidilmiştir.
Çoğu kez savunma iç güdüsü ile kabuğuna çekilen ulema, dünyada olup bitenlerden
habersiz kalmış, bir zamanlar dünyaya yön veren İslam, artık giderek sosyal
hayattan çekilmeye başlamış, böylece çok önemli kurumları atıl hale gelmiştir.
Ulema İslam’ı korumak kaygısıyla onun yeniden şahlanmasını saylayamamıştır.
Bugün
müslümanlar,
İslam adına gerçekten büyük problemlerle karşı karşıyadırlar. Bu problemlerin
çözülebilmesinde geliştirilen çözüm önerileri ise, üç farklı yöntemi öneren üç
grubun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu gruplar:
1- Modernistler: Bunlar, İslam’ı
belli bir
yorum içinde ve etki alanı sınırlı da olsa bir din olarak benimsemekte, onu
veya bazı
özelliklerini modern dünya görüşünün içinden çıkan düşünce, değer ve normlara
göre yorumlamaya çalışmaktadırlar. Bunlarda görülen eğilim
Batı hayranlığı, Batı kaynaklı değerlere teslimiyettir. Onlar, bu değerleri,
kendi değerleriyle değiştirmenin yollarını aramaktadırlar.
2-
Gelenekçiler:
Bunlar İslam’ı tarihi birikimi ile birlikte bir bütün olarak ele alıp
yorumlamakta, şeriat düzenini benimsememekle beraber fertlerin eğitim yoluyla
İslamlaşmasına ağırlık vermektedirler.
3- Köktenciler: Bunlar nazari olarak Batı kültür ve medeniyetine karşıdırlar,
şeriatı uygulayarak toplumu İslamlaştırmak istemektedirler. Ancak, İslam’ı
yorumlarken
fıkıh,
kelam,
felsefe,
tasavvuf
gibi İslami
bilgi
birikimini bir yana atarak doğrudan
Kitap ve
Sünnetten hareket edebilecekleri iddiasındadırlar.
Modernistler, İslam’ı çağa uydurmaya çalışırken, diğer iki yöntem sahipleri çağı
anlayarak, ihtiyaç ve beklentileri göz önünde bulundurarak alternatif İslam
kültür ve medeniyetini çağa sunmaya gayret göstermektedirler.
İslam Hukukunda değişmenin zorunluğu olduğu, külli Kaideler denilen ve
Mecelle’nin baş tarafına da eklenen “ezmanın teğayyürü ile ahkamın tegayyürü
inkar olunamaz” ilkesiyle, zaten bilinilmekte olan bir husustur.
Ancak, İslam Hukukunun 1) ilahi bir hukuk olması, İslam’ın kemale ermiş bir
bulunması, 3) İslam’ın kıyamete kadar yürürlükte olacak ilkelere sahip
bulunması, 4) İslam’ın ve İslam hukukunun bütüncül özelliği, 5) gayeci özelliği
gibi sebeplerle,
islam
hukukunun değişmeyle bağdaşamayacağı düşünülebilir. Öte yandan 1) katı olmayan
esnek bir yapıda olması, 2) evrenselliği, 3) kolaylık prensibi, 4) zaruret
prensibi, 5) ortama itibar prensibi, 6) lafza olduğu kadar maksat ve maslahata
da itibar ilkesi gibi sebepler, İslam Hukukunun değişime açık olduğunu
göstermektedir.
Yukarıda da geçtiği üzere ahkamın değişmesi kaçınılmazdır. Değişmede etkin olan
amiller ise şunlardır:
1- Fesadu’z-zaman
(genel
ahlakın
bozulması)
2- İçtimai ve kültürel etkenler
3- İktisadi etkenler
4- Siyasi etkenler
5- Bilimsel ve teknolojik gelişmeler.
Buna göre ulaşılan sonuçlar şöyle özetlenebilir:
- İslam Hukuku her asrın ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir vasıftadır.
-
Bunun için
gerekli kaynak zenginliğine sahiptir
- İslam Hukukunda donukluk yoktur.
- İslam Hukuku hayatı durdurmak için değil, yönlendirmek ve kolaylaştırmak için
yapılandırılmış bir sistemdir. İslam hukukçuları da bu ihtiyaçlara cevap vermek
zorundadırlar.
- Kaynaklardan alınan teorik İslam ile, tarihsel pratikte gerçekleşmiş İslam,
tamamen bir ve aynı olmayabilir. Bu sebeple toplumsal değişmenin mahiyeti
araştırılmalı ve İslami temellere göre yeniden yorumlanmalıdır.
Bu değerli kitabı indirmek için : Tıklayınız,
Tıklayınız,
Tıklayınız
,
Tıklayınız
veya
Tıklayınız
( Yedek Linkler )
İndirme
Metodu

|