Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  İLHAN ARSEL, TURAN DURSUN'A CEVAPLAR

İLHAN ARSEL'İN " MÜSLÜMANLIK SINAVI VE ŞERİAT VE KADIN" ADLI KİTAPLARINA VE TURAN DURSUN'UN DİN BU SERİSİ İLE BURADA ELE ALINAN KONULARIN BİR ÇOĞUNA CEVAPLAR SİTEMİZDE BULUNMAKTADIR.
          AYNI KONULARDAKİ DİĞER CEVAPLARIMIZA ARAMA SAYFAMIZDAN ULAŞABİLİRSİNİZ!
 

                                            TURAN DURSUN'UN OBJEKTİFLİĞİ ...!
    "Cezalar da, yapılanın misliyle kısastı. 'Eğer bir topluluğa azap edecekseniz, size yapılan azabın eşiyle azab edin.' Nahl Sûresinin 126. âyetinde böyle emrediliyordu. Kısasa kısas uygulanarak organ kesme türünden cezalar yanında, kırbaçlamak gibi gene ezaya dayanan cezalar da vardı..." (s. 58) diyor.
     Dursun, Nahl Sûresinin 126. âyetini, yine kasten yarım almış. Ayetin sonundaki "Sabrederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır!" cümlesini almamış. Çünkü püf noktası burada. Ayet, affetmeyi, öc almağa tercih etmektedir.Yapılan kötülüğü cezalandırmanın gayesi, intikam almak, kin ve öfkeyi tatmin etmek değil, toplum düzenini korumaktır. Ayette, toplum düzenine zarar vermeyecekse suçu bağışlamak öğütlenmektedir.Ayetin asıl amacı, suçlara misliyle karşılık verip intikam almak değil, işlenen bir suça, hak ettiğinden daha ağır bir ceza vermeyi önlemektir. Yani ayet, intikamı değil, adaletten ayrılmamayı emretmektedir. "Eğer ceza verecekseniz, size yapılan kötülük kadar, işlenen suç kadar ceza verin; ama affederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır!"Bu ifadenin asıl gayesi, işlenen bir hatâyı, ondan daha ağır bir ceza ile cezalandırmayı önlemektir. Çünkü bazı kimseler, ailesinden veya yakınlarından bir adam öldüreni öldürmekle kalmaz, onun çoluğunu, çocuğunu, yakınlarını dahi öldürerek intikam alırlardı. Kur'ân, bu tür aşırı davranışları yasaklamıştır. Suçun cezası, ancak dengi ile olur. Suça daha ağır ceza vermek zulümdür. Bu prensip: "Biri size saldırırsa, siz de onun saldırdığı kadar ona saldırın, Allah'tan (c.c) korkun "(Bakara, 2/194) âyetinde ifâdesini bulmuştur.

                                           İLHAN ARSEL- TURAN DURSUN'A CEVAPLAR

                                                 HZ. AİŞE'NİN YAŞI-İFK HADİSESİ

    Peygamberimiz Hz. Aişe ile 18-19 yaşında evlenmiştir. Daha sübyan (akil baliğ olmamış çocuk) bir kız ile evlenme diye bir şey asla söz konusu değil. Çünkü Araplar kızları diri diri toprağa gömen bir toplum olduklarından, yeni doğan kızların yaşlarını tutmazlardı. Kız ancak akil baliğ yaşına ulaşınca yani ay hali görmeye başlayınca adamdan sayılır ve yaşı hesaplanmaya başlanırdı. Bu durumda Hz. Aişe evlendiğinde 9 yaşındaydı demek , “Akil baliğ olalı 9 yıl olmuştu, 9 yıldır ay hali görüyordu” demektir. O devirde ortalama bir kız (Sıcak ülke olduğu için ) 10 yaş civarında ay hali görmeye başladığına göre Hz. Aişe 18-19 yaşlarında olmuş olur. Nitekim başka hesaplar da tamı tamına bunu uyuyor. Hz. Aişe Peygamberimizle 9 yıl evli kalmıştı ve Peygamberimiz öldüğünde 28 yaşındaydı. Buradan da 18-19 yaşında olduğu ortaya çıkar.
                                             HZ AISE'NIN SOZU VE T DURSUN'UN ÇARPITMASI
   Ayet şöyledir: “Eşlerinden dilediği(nin nöbetini) geri bırakır, dilediğini yanına alırsın. Boşadığın eşini de arzu ettiğin takdirde tekrar geri alabilirsin.   Bunda senin üzerine bir günah yoktur…” 
  Hz. Aişe'nin sözü: "Mâ erâ (urâ) rabbeke illâ yüsâriu hevâke" (Bkz. Buharî, e's-Sahih, Kitabu't-Tefsîr/33/7, Kitabu'n-    Nikâh/29; Diyanet yayınlarından Tecrîd, hadis no: 1721; Müslim, e´s-Sahih, Kitabu'r-Rıdâ'/49, hadis no: 1464; Ibn Mace Sünen, Kitabu'n-Nikâh/57, hadis no: 200; Ahmed İbnHanbel, 6/134-158.)  “Vallahi Rabbinin, senin arzunu hemen yerine getirdiğini görüyorum." (A Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi. 7/ 402)
TURAN 'ın yaptığı tercüme: “Görüyorum ki, senin Allah'ın yanlızca senin şeyinin keyfini yerine getirmek için koşuyor.”
Son zamanlarda yetişen en büyük âlimlerden olan Molla Sadreddin YÜKSEL şöyle der: “Hz. Âişe'nin söylediği sözden maksadı şudur: Ben evvelâ mehirsiz olarak kendilerini Peygamber'e hibe eden kadınları kadınlık hissiyle kınıyordum. Sonra baktım ki, Allah c.c. gerçekten Onun arzu ve isteğini —meselâ eşleri arasında nöbet usulünün uygulanmasından muaf tutulmasını— süratle yerine getiriyor. Artık ben de kınamayı bıraktım. Çünkü benim kınamam O'nu da —Peygamberi de— rahatsız edebilirdi.”
Ayrıca Molla S.Yüksel şunu da ilave eder: “Hz. Aişe, Hz. Peygamberin(a.s) huzurunda böyle konuştuysa niçin Peygamber (a.s) onu “Tecdidi İman’a”  davet etmemiştir? Davet etmesi gerekirdi. Demek ki, Hz. Aişe kesinlikle bu şekilde konuşmamıştır. Ve öyle bir manayı da kast etmemiştir.” (Kur’an dan Cevaplar, S. YÜKSEL, 8-9) 
Ayrıca Ahzab suresinde “Eşlerinden dilediği(nin nöbetini) geri bırakır, dilediğini yanına alırsın. Boşadığın eşini de arzu ettiğin takdirde tekrar geri alabilirsin.   Bunda senin üzerine bir günah yoktur…”  ayetinden çıkan hükümler şunlardır:
1-Eşlerinin arasında nöbet usulünü uygulamak zorunda değilsin.
2-Talak-ı reci ile boşadığın eşini de arzu ettiğin takdirde tekrar geri alabilirsin. Kaldı ki bu sadece Peygambere has bir durum değildir, Reci talak ile boşanan eşler isterlerse tekrar bir araya gelip evliliklerine devam edebilirler.
Bu sure inice Hz. Aişe: “Kanaatim şudur ki, Rabbin senin arzu ve isteğini geciktirmeden hemen (ayeti indirmek suretiyle) yerine getirir.” Diyor.
   Muhammed’in çok karısı vardı 1.2.3.4.5…Böyle gidiyor. Yaşlanmış olan Şevde Bint Zem'a'nın dışında hepsi genç, hepsi güzel. Ve hepsi de cinsel istekli. "Adalet" olsun diye, Muhammed'in bunlarla cinsel birleşmesi "sıra"ya konmuştur. Sevde'nin dışında kimse, sırasını başkasına kaptırmak istemiyor, işte bu böyleyken, "âyet" geliyor; durumu değiştiriyor.
   Ayrıca tıklayınız: 
http://www.islamustundur.com/konular/annelerimiz.html

                                                              ALLAH BİLDİ, ANLADI KONUSU
    T. Dursun bir çok yerde bütüncül muhakeme ve yargıdan yoksun, Arap dilinin temel özelliklerini bilmeyen, garazlı ve çarpıtıcı bir kişiliğe sahiptir. Dursun Kuran'ın bütünsel yapısını kavrayamamıştır:
 Allah'ın ilminin bütün zamanlan aştığını bildiren bazı ayetler: “Biliniz ki Allah içinizdeki sırları bilir. Ondan sakının." (Bakara: 235), "O, göklerde ve yerde ne varsa her şeyi bilir.' (Ali İmran: 29) , "Göklerde de Ona İbadet edilir, yerde de. Allah açığa vurduğunuzu ve gizlediğinizi bilir. Ne kazandığınızı da bilir." (En'am: 3) göstermektedir ki Allah'ın ilmi sonsuzdur.
Bitki, insan, hayvan., vs. yaratıklardaki  maddi bilgiler, ortaya çıkış zamanlarına göre bizim dil kalıplarımızla ifade edilir. Eğer, bu ortaya çıkış ve görünüm, gelecekle ilgili ise gelecek kipi kullanılır. Yok, eğer bu ortaya çıkış, geçmiş ile ilgili ise geçmiş zaman kipi ile ifade edilir.
       "Sizin bilmediğinizi O bildi. Ondan dolayı bir fütuhat kapısı açtı." (Fetih: 27)  Allah evrensel bilgisinden Peygamberine Hudeybiye barışının hayırlı olacağını bildirmiş: bu evrensel bilgi. Peygamberin kalbinde geçmiş zaman içinde ortaya çıkmış ve geçmiş zaman kipi ile ifade edilmiştir.  Arapçanın bir dil mantığı olarak TE'KİD (Pekiştirme)  çok kere geniş zaman, geçmiş zaman kipi ile kullanılır. Bunun çok örnekleri vardır:  "Biz geçmişleri de bildik (biliyoruz), gelecekleri de bildik (biliyoruz). (Hicr: 27),  "(Ya Lut) Sen bildin; (biliyorsun) Senin kızlarında bizim bir hakkımız yok." (Hud: 79),  “Siz cahil iken Yusuf a ne yaptığınızı bildiniz mi? (bilmiyor musunuz)”,  'Biz, Yusuf hakkında iyilikten başka bir şey bilmedik (bilmiyoruz). (Yusuf: 51)  İşte: Bakara Sûresi ayet 187, 235'te geçen "Allah bildi" ayetlerinin bizim dilimizdeki karşılığı "Allah biliyor" dur. İnsanlara göre o olayın zamanı geçmiş olduğundan, hem de İlahi ilmin kesinliğini dile getirmek için, "bildi" kelimesi ile ifade edilmiştir. Kuran'ı tercüme edenler bu dilbilgisi kuralını çok iyi bildiklerinden Kur'an meallerinde ve metninde "anladı" kelimesi hiç kullanmamışlardır ama  T. Dursun tarafından, konuyu çarpıtmak için meallere sokulmuştur.
 (Turan Dursun ve Din 154-157)
 

                                                             ALLAH GÖRÜŞ DEĞİŞTİRİR Mİ?
 "Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Eğer Allah'tan başkası tarafından olsaydı onda çok çelişki bulurlardı." (Nisa: 82) Allah kendilerine mesaj gönderdiği toplumların yapısına göre zamanla bazı hükümleri toplumsal değişime bağlı olarak kaldırabilir, yerine daha uygununu getirebilir. “Biz ondan daha hayırlısını veya benzerini getirinceye kadar hiçbir ayeti  yürürlükten kaldırmaz veya ertelemeyiz." (Bakara: 106)

                                                               KUR'AN'DA ÇELİŞKİ VAR MI?
İnsanın elindeki ayna kırıksa aynayı neye karşı tutsa ona kırık görünür. İşte bunun gibi T. Dursun Kur'an'a çelişkilerle dolu olan dünya görüşüyle baktığından Kur'anda çelişki olduğunu zannetmektedir. Şimdi onun çelişki zannettiği ayetlere tevhid ışığının altında birer birer bakalım.
1- “Müşriklerden kendileriyle anlaşma imzaladıklarınızdan, anlaşmadan bir şey eksiltmeyenler ve size karşı hiç kimseye yardım etmeyenler başka (yani bunların dışında) Haram aylar çıkınca şirk koşanları nerede bulursanız öldürün, onları tutuklayın, kuşatın ve onların geçit yerlerini kesip tutun... Eğer müşriklerden biri senden sığınma hakkı (güvenlik) talep ederse ona eman tanı  (güvenlik ve sığınma hakkı ver.)" (Tevbe: 4-6)
"Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları bulduğunuz yerde öldürün ve sizi (yurtlarınızdan) çıkardıktan gibi siz de onları (bu işgal ettikleri yerlerden) çıkarın." (Bakara: 190-191)
T. Dursun, "Dinde zorlama yoktur." Bakara: 256 ayetinin yukarıdaki ayetlerle çeliştiğini bu nedenle bu gibi ayetlerin yürürlükten kaldırıldıklarını dolayısıyla da İslamın hoşgörüsüzlük ve savaş dini olduğunu iddia ediyor. Hâlbuki bu ayetler arasında kesinlikle çelişki yoktur. Bunu şöyle bir örnekle anlatalım: Bir komutan askerlerine şu emirleri vermiş olsun:
— Siz insanları barışa davet edin, bu konuda zorlayıcı olmayın.
— Size karşı savaşırlarsa siz de onlarla topyekûn savaşın, aşırı gitmeyin.
— Eğer sizinle anlaşma yapmak isterlerse onlarla anlaşın.
— Anlaşmaya sadık kalmayıp bozarlarsa onları nerede bulursanız öldürün.
Bu emirler arasında çelişki var mı? Elbette ki yok. Her emrin veriliş nedeni, zamanı ve şartları dikkate alınırsa, hiçbir çelişki olmadığı görülür.
  "Sizden sabreden 20 kişi olsa ikiyüzü (düşmanı) yenerler. Sizden sabreden 100 kişi olsa kâfirlerden 1000 kişiyi yenerler." (8:65)
"Şimdi Allah sizden yükü hafifletti sizdeki zaafı gördü. Sizden sabreden 100 kişi olsa 200'ü yenerler. Eğer sizden 1000 kişi olsa Allah'ın izniyle 2000’i yenerler." (8:66)
İlk ayette mü'minlerin karşı koyabilecekleri düşman sayısı oranı 1/10 iken ikinci ayette bu oranın 1/2 olduğu görülmektedir. T. Dursun bunun bir çelişki olduğunu söylemektedir. Hâlbuki ayetler sebep sonuç ilişkisi açısından incelendiğinde ayetlerde çelişki olmadığı görülür. Şöyle ki: Önce iki ayette geçen sayıları karşılaştıralım, birinci ayette 20 ve 100, ikinci ayette ise 100 ve 1000 mü'minden bahsedilmektedir. İkinci ayetteki sayı artışından anlıyoruz ki Müslümanlar çoğalmıştır. Müslümanların sayıca artışına karşılık nitelik (güç ve kararlılık vs.) aynı oranda gelişmemiştir. Yani nicelik artmış fakat ortalama nitelik azalmıştır. Bu nedenle ilk ayette Müslümanlarda zaaftan bahsedilmemekte, İkinci ayette ise onlarda zaaf olduğundan söz edilmektedir. Bu açıdan bakıldığında ilk Müslümanlar güçlü olduklarından dolayı biri on düşmana karşı gelebilirken yeni Müslümanlardan her biri zaaftan dolayı iki düşmana karşı ancak savaşabilirdi. Görülüyor ki ayetler arasında çelişki yoktur. Aksine burada sosyolojik bir kanundan bahsedilmektedir. İddia edildiği gibi haşa Allah bilmediği şeyi öğrenip yanılgı sonucu görüşünü değiştirmiş değildir. Son olarak şunu söyleyebiliriz ki, söz konusu ayetlerin her biri ayrı şartlarda geçerlidir. Müslümanlar birlik içinde kuvvetli bir imana sahiplerse birinci ayetle, bu konuda zaafları varsa ikinci ayetle amel edeceklerdir. Allah'ın sözünde (prensiplerinde, adaletinde ve merhametinde) değişme yoktur. Değişiklik toplumsal değişmeye bağlı olarak pratiklerde olur.
(Turan Dursun ve Din 225-229)

                                                                 ARŞI TAŞIYAN SEKİZ KEÇİ?
    Turan Dursun daha önce de görüldüğü gibi Arş meselesine vâkıf olamadığı için, belki de araştırmadığı için, her önüne gelen Arş'la alâkalı nassı tenkid ediyor. Bunlar yine Kur'ân'daki bir ayeti ve onunla alâkalı gibi görünen bir hadisi nazara vererek zihinleri ifsad etmeye çalışıyor. Tenkid ettiği Hakka suresinin 17. ayetinde: "Rabbinin arşını onların üzerinde taşıyanlar sekizdir" buyruluyor. Ebu Davud, İbni Mace ve Tirmizi'nin sünenlerinde ise yukarıdaki ayeti bir  hadisle te'lif etmiş. Hadisin metni şöyle: "Dünya ile birinci gök katı arasındaki uzaklık; 71-73 yıllık. Her iki gök katı arasında da bu kadar bir uzaklık var. Sonra 7 kat sema, sonra yedincinin üstünde bir deniz. Derinliği iki gök katı arası kadar. Bunların üstünde de 8 keçi var. Her birinin çatal tırnaklarıyla omuzları arasındaki uzaklık, iki gök katı arasındaki uzaklık kadar.Sonra onların sırtlarında Arş varsa Sonra Allah bunun üzerindedir. "
    Senedde ismi geçen Abdullah b. Amira yalancılığıyla ve hadis uydurmasıyla tanınmış birisidir. Ayrıca Abdullah b. Amîra'dan, Simak'dan başka hiç kimse hadis alıp rivayet etmemiş. Sahabeden bu hadisi rivayet eden Hz.Abbas (ra) ile Abdullah b. Amîra arasında kopukluk var. Bu açığı kapamak için araya "Ahnef" sokulmuş. Fakat Ahnef'le Abdullah b. Amîra'nın görüşmüş olduğuna dair rivayet yok.Hafız Münzirî Sünen-i Ebu Davud'un şerhinde; rivayetteki ravilerden el-Velîd b. Ebî Sevr'in güvenilir olmadığını, onun rivayet ettiği hadisin delil olamayacağını söylüyor. Bu râvi hakkında İbn Kayyim da aynı tesbitleri ileri sürüyor.
   Bu rivayeti metin yönünden incelediğimizde ise mesele tamamıyla açıklık kazanıyor. Selef âlimlerinden, büyük hadisçilerden; İbn Maîn, Ahmed b. Hanbel, İmam Buharı, İmam Müslim, İmam Nesâî, İbn Adiyy, İbnü'l-Aziz, İbnü'l-Cevzi bu rivayetin sahih olmadığı konusunda ittifak ediyorlar.
İbnü'l-Aziz Sünen-i Tirmizî'nin şerhinde, bu rivayetin ehli kitaptan geçmiş olduğunu, sahih hadislerde aslı olmadığını söylüyor.
   Ebû Hayyan Hakka Suresinin 17. ayetini tefsir ederken; "Buradaki sekiz için yalan şekiller uyduruldu. Biz bundan sekiz safha anlıyoruz" diyor.  Büyük ihtimal Yahudi ve Hristiyan alimler müslüman olunca geçmiş kitaplarda veya efsanelerde mevcut bulunan bazı rivayetleri, ayet ve hadisleri açıklarken araya sokmuş olmaları muhtemeldir.(
Kevseri, Zahid; Makâlât, 308)  Görüldüğü gibi bu rivayetin sahih olmadığı açıktır. Zaten rivayeti kitaplarına alan imamlar da "garip" olduğunu bizzat belirtmişlerdir.
 

                                                             BEDİR SAVAŞINININ NEDENLERİ
    T. Dursun ticaret kervanını yağmalamak için  iddiasındadır.Halbuki Bedir savaşını asıl müsebbibi Ebu Cehil'dir, T. Dursun'un iddia ettiği gibi kervan savunmaya geçmemiş, kervan güvenli bir yere ulaştıktan sonra bile bizzat savaş için müşrik ordusu yola devam etmiştir:
    Mekkeli müşriklerin finanse ettiği kervanın reisi Ebu Süfyan, müslümanların  üzerine geldiğini haber alıp Bedir'den epeyce uzaklaşmış, bir hayli yol almıştı. Tehlikenin kalktığından emin olunca, Kays bin İmrü'l-Kays ismindeki adamını Kureyş'e gönderip; "Ey Kureyşliler! Siz kervanınızı, adamlarınızı ve mallarınızı muhafaza etmek için Mekke'den yola çıkmıştınız. Biz tehlikeden kurtulduk. Artık geri dönünüz!.." dedi. Ayrıca; "Müslümanlarla çarpışmak üzere Medine'ye gitmekten sakının!" diye tavsiyede bulundu. Kays, müşrik ordusuna haberi getirdiğinde, Ebu Cehil; "Yemin ederim ki, Bedir'e varıp üç gün üç gece şenlik yapıp, develer boğazlar, şarab içeriz. Etraftaki kabileler bizi seyrederek, halimize imrenirler ve hiç kimseden korkmadığımızı görürler. Bundan sonra, heybetimizden, kimse bize saldırmaya cesaret edemez. Ey yenilmez Kureyş ordusu! Yürüyün..." dedi.
    Dursun:"İki birlik Mekke ve Medine arasındaki Bedir denilen bir bölgede savaşa tutuşmuş ve müslümanlar galip gelmiştir. Yaklaşık 70 Mekkeli müşrik bu savaşta öldürülmüş ve Muhammed’in emriyle hepsinin cesedi bölgedeki bir kuyuya balık istifi atılmıştır." der.   313 kişilik İslam ordusuna karşı Mekkeli putperestler 100 atlı, 700 develi, geri kalanı yaya olmak üzere 950 kişiydi yani yazar ifade etmek istemese de  Mekke'li müşrikler üç kat fazlaydı ve çoğu zırhlı ve ağır silahlarla donatılmıştı ve müslümanlar galip geldi. Yaklaşık 70 Mekkeli müşrik bu savaşta öldürüldü. Müminler ise 14 şehîd verdi. Hz. Peygamber (s.a) birçok Müslüman mücahid yaralı olmasına rağmen Arabistan çölünün kavurucu sıcağında kâfirlerin cesetlerini orada bırakmadı büyük bir çukur kazdırarak oraya gömülmesini emretti. Yazara göre kendilerini öldürmeye gelen düşmanlarının cesetlerini çölün ortasında açıkta bırakması ve Medine'ye dönmesi daha iyi olmuş olabilir o kendi fikridir.Savaşın nedeni  hem Mekke’den göç eden 80–100 civarındaki müslümanın evlerinin ve mallarının Mekkeliler tarafından yağmalanmasıdır hem de Mekke'den hicret edip Medine'ye gelen ama orada da Mekke'li müşriklerin rahat bırakmayıp müşrikler tarafından Medine’ye kadar gönderilen çapulcu birliklerin müslümanlara zarar vermesine bir misilleme, kervan parasıyla da silah, kiralık asker ve gerekli teçhizat alarak Müslümanları imha harekâtına geçmelerini önlemektir.zülüm altında baskı görüp, işkence, hakaret, saldırılara  yıllarca göğüs gerip başka çıkış yolu kalmayınca inandığı dava uğruna doğduğu yerleri terk edip geride tüm mal varlıklarını terkedip başka yerlere hicret eden ama oralarda da rahat yüzü gösterilmeyenlerin tepki vermesinden rahatsız olanların  acaba Mekke'li müşriklerle aralarında ne benzerlik vardır üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olduğu muhakkaktır. " Müslümanlar zaten fakirdi " diyen Dursun Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Hz. Ömer, Abdurrahman bin Avf…gibi  oldukça fazla malvarlığına sahip sahabileri es geçmektedir nedense. Ayrıca fakir de olsa  evinde ailesini geçindiren insanların malı vardı ve onlar hep yamalanmıştı.  Dursun kitabının bir yerinde ise "Göç eden müslümanların evini yağmalamaktan dolayı bütün Mekke halkı sorumlu tutulamaz." derken ayrıca itirafta da bulunmaktadır. Unutmayalım ki Mekke aristokrasisinin savaş çıkarma kararı almasında sonra  içinde Müslümanların evlerinden yağmalanmış  mallarında olduğu ve savaş hazırlıkları için çıkarılmış  bu kervana karşı tepki vermemek açıkça saflık olurdu.
Bedir savaşının fakirlik yüzünden çıktığını iddia eden Dursun, Mekke'deki Müslümanlar arası dayanışmasında  Medine'de Ensar'ın hicret edenlerle kardeş ilan edilmesi arasındaki İslam tarihini iyi özümseyemediği açıkça görülmektedir. Yanı başlarındaki zengin Yahudilerle savaşmayıp Medine'de bile çapulcu saldırıları yetmezmiş gibi kendilerine savaş kararı alan müşriklerin kendi yağmalanan malları ile bu savaşı finanse etmelerine tepki vermelerini yazar ne kadar ters mantıkla bakmaktadır, yorum okuyucuya aittir.

                                                KU'RANIN ELEŞTİRİLEMEZ, TARTIŞMA KABUL ETMEZ
 
  İlhan Asel'in, "Kur'anın eleştirilemez, “tartışma kabul etmez”, “içeriği değiştirilemez, ve hiçbir şekilde değişmez bir kitap olarak benimsenmesi, ve bundan doğma sakıncalar." başlıklı yazısına cevaben biz de deriz ki:
  “Semavî” dinlerin Kitap'ları (yani Tevrat, İncil, ve Kur'ân) içerisinde eleştirel akıl süzgecinden geçirilmeyen tek Kitap Kur'ân'dır. “Tevrat”, ve “İncil”, bu dinlerin kendi salikleri tarafından, yüzyillar boyunca tartışılabildiği, hallaç pamuğu atılır şekilde eleştirilebildiği, ve hatt⠓uydurma'dır”, “yalan'dır” diye inkâr ya da alay konusu edilebildigi halde, Kur'ân böyle bir sınava, böyle bir denemeye, böyle bir elemeye muhatap kılınmamıştır.”
  Ebu cehil, Ebu leheb, Utbe bin rebîa, Şeybe bin Rebia'dan dehriyyunculara,
oradan İbni Ravendi'ye  Oryantalistlerden Abdullah Cevdet  gibi 19. YY'da yaşayan İslam düşmanı  türklere , en sonunda da Dursun, Arsel, Aydın, Bulut, Tanilli,...gibi nice kafir Kur’anı eleştirdi de ne oldu? Çoğu öldü ama Kur’an hala ışığını evrene yaymaya devam ediyor!
 
  Medîne'ye geçtikten sonra, oradaki Yahudi'lerin ya da “müşrik” Arap'ların kendisini bir takım sorularla güç durumda bırakmaları, ve kendi taraftarlarından bazı kimselerin dahi soru sormaya kalkışmaları üzerine soru sorulmasını kendisi bakımından çok sakıncalı bulmuş ve yasaklamıştır; soru sormak ve din verilerini tartışmak gibi davranışları kâfir'lik” saymıştır.”
   İslam’ın ortaya çıkışından 14 yıl sonra yapılan Bedir savaşında bile (Mekkeli) muhacirlerin 94 kişi olduğu düşünülürse, Mekke’deki müşriklere karşı nasıl sert çıkışlar yapabilsin? Arsel’in İslam tarihinden haberi olsa Hz. Muhammed’in (s.a.v) kendisine sorulan soruların hepsine cevap verdiğini de bilirdi. Kuran'da bile yüce yaratıcı kendi varlığının ispatlarını sunarken, ilme-araştırmaya yönlendirirken , Rasulullah (s.a.v.) kendisine soru sorulmasını neden yasaklasın ki? Eğer öyle olsaydı, “Kim ilim öğrenme arzusuyla bir yola girerse, Allah bu sebeple ona Cennet’e giden yolu kolaylaştırır.” (Müslim: Zikir 11) demez müslümanları ilim öğrenmeye teşvik etmezdi. Soru sormadan ilim olur mu? Bırakın erkeklerin soru sormasını, kadınlarda Mescid-i Nebevî’ye gelirler, Hz. Peygamber’e soru sorarlardı. Talep üzerine Peygamberimiz kendilerine özel ders için Perşembe gününü tahsis etmişti. Hz. Âişe validemiz: “Şu Ensar hanımları ne güzel hanımlardır!.. Hayâ sahibi olmaları, ilimde derinleşmelerine engel olmamıştır” (Buharî: İlim 50; Müslim: Hayz 61; Ebu Davud: Taharet 120; İbn Mace: Taharet 124) demiştir.
Rasulullah’ın(s.a.v.) sorulmasını istemediği soru kendilerini yükümlülük altına sokacak veya kimseye faydası olmayacak gerekli gereksiz sorulardır.Mesela  “Yahudi'lerin vaktiyle kendi peygamberlerine (örnegin Musa'ya) sorular sorduklarını hatırlatarak: “Hayır...Siz, ona benzer, öyle boş, kâfirane, anudane taleblerde bulunmazsınız...” şeklinde konuşmuş, ve bu konuda Tanrı'dan vahiy geldi diyerek Bakara sûresi'ne şu âyet'i koymuştur: “(Ey Müslümanlar!) Yoksa siz de, daha önce Musa'ya soruldugu gibi peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değiştirirse, şüphesiz dosdogru yoldan çıkmıstır” (K. Bakara sûresi, âyet 108)”  Meselenin aslı şudur:
“Bir vakit de Musa, kavmine demişti ki: "Allah size bir sığır boğazlamanızı emrediyor." Onlar da: "Ay! Bizimle eğlenip alay mı ediyorsun?" dediler. O da: "O gibi cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım." dedi.“Onlar: "Bizim için Rabbine dua et onun ne olduğunu bize açıklasın." dediler. O da: "Rabbim şöyle buyuruyor: "Bir sığır ki ne yaşlı, ne de genç, ikisi ortası bir dinç. Haydi emrolunduğunuz işi yapın!" dedi.” Onlar: "Bizim için Rabbine dua et rengini bize açıklasın" dediler. O da: "Rabbim şöyle buyuruyor: Rengi bakanlara sürur veren sapsarı bir sığır." dedi. Onlar: "Bizim için Rabbine dua et, onu bize iyice açıklasın; çünkü o sığır bize karışık geldi. Bununla beraber Allah dilerse elbette onu buluruz." dediler. O da: "Rabbim şöyle buyuruyor: O, ne koşulup toprağı süren, ne de ekin sulayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır." dedi. Onlar da: "İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun." dediler. Bunun üzerine o sığırı (bulup) boğazladılar. Neredeyse yapmayacaklardı.  (Bakara suresi/ 67-71) Yüce Allah, İsrailoğullarına bir sığır kesmelerini emretti. Ancak yahudilerin içeresinde de özgür akla(!) ve eleştirel bakışa(!) önem veren insanlar vardı ve soru üzerine soru sordular. Teferruat istediler, başlarını belaya soktular. Yahudiler daha başlangıçta gitse herhangi bir sığır kesseler Allah’ın emri yerine gelecek, maksat hasıl olacaktı. Rasulullah(s.a.v.) bu tür kişinin kendisine fayda sağlamayacak, başkalarını da zora sokacak sorular sorulmasını istemedi.  Hz. Peygamber(s.a.v.) “Oraya yol bulabilen insana Allah için Ka’be’yi haccetmesi gereklidir.” (Ali İmran 97) ayetini okumuştu. Bir adam kalkarak: “Ya Rasulallah! Her sene mi?” Diye sordu. Hz. Peygamber bu soruya cevap vermedi. Adam sonra  “Ya Rasulallah! Her sene mi? Diye sordu. Hz. Peygamber yine yüz çevirdi. Adam üçüncü kez yine: “Ya Rasulallah! Her sene mi?” diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “İrade ve kudretiyle yaşadığım Allah’a yemin ederim ki, eğer ‘Evet!’ deseydim o zaman mutlaka (her sene) vacib olurdu; eğer o şekilde vacib olsaydı siz de onu yerine getiremezdiniz; onu yerine getirmediğinizde de küfre girerdiniz. Ben sizi bıraktığım sürece siz de beni bırakınız, üstelemeyiniz.” (Müslim Hac 141, Nesai hac 76, İbn mace menasik 41-44, Ahmet 4/175)
    “Andolsun ki, biz bu Kur'ân'da, insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür. Fakat tartışmaya en çok düşkün varlık insan olmustur (İnsan'ın en çok yaptığı şey, tartışmasıdır)” (K. Kehf, sûresi, âyet 54-56).”, " diğer insanları hak yoldan uzaklaştırmaya çalışır (Zümer suresi/8) ayetleri acaba Arsel'e kendini hiç anımsatmış mıdır ...?!
    ”Kur'ân'a koydugu hikâye ve masalların pek çoğu, soru sormanın kötülüğünü, ve peygamberlere soru sormadan baş eğmek gerektiğini dile getirir nitelikte şeylerdir.”

    Kuran bir çok ayette yer ve gökler üzerinde araştırıp düşünmeyi (
Âl-i İmran Suresi 191,Zâriyât suresi ayet-21, Ali İmran, 190, Furkan, 62, Sâd, 27 , İ.Canan, Kütüb-i Sitte, 16/147-151, Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 118; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 1/209; Ah-med b. Hanbel, Kitâbü'z-Zühd, s. 139, el-Heysemi, Mecma’u’z-Zeva’id, 1/81; eI-Beyhaki, Şu’abu’l-İman, 1/136; es-Suyuti, el-Cami’u’s-Sağir, 3347, 3349,...  ) tavsiye eder. İlim sahiplerini över. İlimle ilgili bir çok ayet ve hadis vardır.
(İlim konusuna müracaat) Sadece bir ayet örnek verelim: “Rabbim ilmimi artır” (Taha, 114) duası Kuran'ın öğrettiği duaların başında gelir.  Ama bazı sorular vardır ki üzerinde düşünmek sınırları zorlamaktır mesela Allah'ın mahiyeti  gibi...Rasulullah'da (s.a.v.) düşünmekle Yaratıcının bilenemeyeceğini ifade etmiş, “Allah’ı düşünmeyin onun sıfatlarını düşünün” buyurmuştur. Çünkü; Allah kainatta kendisine benzeyen bir şey yaratmamıştır ki insan düşünerek O’nu bilebilsin( “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” : Şûrâ, 11)
      İ.Arsel; “Her ne kadar Muhammed, zaman zaman kendisine soru sorulmasını istermiş gibi görünerek: “Her kim bana bir sey sorarsa behemehâl haber verecegim. Babasının kim olduğunu sorsa bile” demekle beraber, din konularında (özellikle Kur'ân üzerinde) tartışma olasılığına fırsat bırakmamıştır. Örnegin “ceza günü”nün ne zaman geleceğini, “kıyamet'in” ne zaman kopacağını soranlara, bu soruları yüzünden ateşe atılacaklarını söylerdi”
          Arsel’e sormak lazım din konularında soru sorulmasını izin vermeseydi acaba din bugüne kadar nasıl gelirdi?
”Kıyametin ne zaman kopacağını sormalarına izin vermemiş”miş. Arsel eline bir hadis kitabı alsaydı, kıyamet alametlerinin neler olduğunu orada ayrıntılı olarak görürdü.Kıyametin ne zaman kopacağı konusunda ise cibril hadisi diye meşhur hadiste “...sorulan sorandan daha bilgili değil” diye kendisi de bunu bilmediğini ifade etmiştir.Rasulullah (s.a.v.) bilse de kıyametin ne zaman kopacağını haber verseydi, Arsel ne yapacaktı namaza mı başlayacaktı?
10. “Yine bunun gibi kendisine, Tevrat'ın tüm olarak indirildiğini söyleyen ve: “Neden sana Kur'ân tümü itibariyle indirilmez de parça parça indirilir” seklinde soru soranlara çok içerlerdi....”diyor.
  
”Kur’an neden bir defada indirilmedi” sorusu o dönemdeki kafirlerin de sorusudur. Kaldı ki tevrat, zebur ve incil’in bir defada indiğini söyleyen Hz. Muhammed’tir. Eğer Arsel’in iddia ettiği gibi Kur’an-ı Kerim Hz. Muhammed (s.a.v.) kendi uydurduysa, diğer kutsal kitaplarda olduğu gibi bir defada indi der tamamını kendisi okurdu. Âl-i İmran suresi 61 ayetini (ki mübâhele ayeti denir) vererek, “Söylendiğine göre Necrân Hiristiyan'larindan bir heyet, İsa'nin babasız doğduğuna dâir Kur'ân'da yer alan âyet'lerle ilgili olarak bazı iddiâlarda bulunmuşlar, bunun üzerine Muammed onları lânetlesmeye çağırmıştır. Fakat güyâ Necrân'lilar, bunu göze alamayıp Muhammed'in koruması altına girmeyi tercih etmislerdir. Anlaşılan o ki “lânetlesme” işi, her hangi bir hususta Muhammed ile tartışmaya girişmek isteyenleri korkutmuş, ve bu işten vazgeçirtmiştir. Çünkü güyâ Tanrı Muhammed'ten yana olduğu için, Muhammed ile lânetleşmek korkulu bir şey olarak görülmüştür.” Diyor.
      Muhatabı olan Hristiyanlar bile onun peygamber olduğunu ifade etmişken, Rasulullah’ın (s.a.v.) mübâhele yapmak istemesine Arsel niye itiraz ediyor ki? Bu Rasulullah’ın davasının hak olduğuna ve davasına olan güvenini gösterir.
    “...Kur'ân konusunda akılcı” bir tartışmaya girişilmesine yanaşmazlar; Kur'ân üzerinde tartışma yapmayı, Tanrı'ya ve Muhammed'e hakâret sayarlar ve tartışmaya girişenleri dinsizlikle suçlarlar. Çünkü tartışma ve eleştiri yoluna girildiği an bu kitabın sarsıntıya uğrayacağını ve muhtemelen temel'den yıkılacağınıi herkesten iyi bilirler...”
        Darwinizm mi akılcılık? Ateizm mi akılcılık?, Komünizm mi, ABD'de yaşayıp emperyalizmin tek düşmanı İslam'a saldıran eserler vermek mi akılcılık...?! Kuran üzerinde tartışılmayan hatta iftira edilmeyen tek ayet kalmamıştır yeryüzünde. Soru vardır öğrenmek için sorulur, soru vardır iyi niyet ama eksik bilgi içerir soru da vardır muhatabı küçük düşürmek, onunla alay etmek için gündeme sokulur, verilen cevap ta önemli değildir, cevap dinlenmez diğer konuya atlanır kısaca ilmi tartışma değil, iftira- çamur atma yarışı vardır ortada, işte bu dinsizliktir. Yoksa yüzlerce yıldır tartışılan Kuran hala ortada ama tartışanlar fikirleri ile tarihin çöplüğüne gömülmüş, toprak olmuşlardır. Arsel; Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar, Babürlüler, Harzemşahlar, Endülüs Emevileri...gibi İslam devletlerini, Farabi, Kindi, İbn-i Sina...gibi Allah’a, meleklere, ruh’a ...inanan, İslam şeriatı dışına çıkmamaya önem veren bu  Kuran aşıklarını tam anlayamamıştır muhtemelen. İslam  tarihinde Kûfe ekolüne Ehli Rey denmiştir. Bunlara Ehli Rey denmesinin sebebi Allah’ın (c.c.) muradını, Rasulullah’ın (s.a.v.) kastını anlamada aklı kullanmalarıdır. Yoksa Arsel’in dediği gibi cezaları yumuşatmamışlar, ya da hafifletmemişlerdir. Ebu Hanife’nin cezalar konusundaki ictihadları  Hz. Muhammed’in (s.a.v.) “Şüpheli şeylerle hadleri(
cezaları) kaldırın” hadisidir. Roma hukuku falan değildir.
“Onların kalpleri var ama onunla idrak etmiyorlar, onların gözleri var fakat onlarla görmüyorlar; onların kulakları var fakat onlarla duymuyorlar. Sanki hayvan sürüsü... hayır, belki onlardan da aşağı! Körcesine dalıp gitmiş olanlar işte böyledir.” (Araf, 179)   "Topraklar gibi, kalpler de farklı farklıdır. Her toprakta meyve, her kalpte marifet yetişmez. " ( Sühreverdi, Avarif, 1.bölüm )
 

                                   KUR'ÂN'IN “İLÂHÎ VAHİY Mİ?” YOKSA “ELÇİ'NİN SÖZLERİ Mİ?” OLDUĞU KONUSU  
   
”
Su bakımdan ki, bir kere Muhammed'in öldüğü tarihte ortada Kur'ân diye derlenmiş bir kitap yoktu; bu kitap onun ölümünden çok sonra, daha doğrusu üçüncü halife Osman b. Affân zamanında ortaya çıkmıştır”.... ... (Zeyd bin Sabit hazırladığı mushaf)” Bir yıl süren bir çalışma sonucunda Kur'ân âyet'lerinin, sûrelerinin bulundugu iki kapaklı bir kitap (Mushaf) meydana getirir, ve Ebû Bekir'e takdim eder. Bu buyrukları, dağınık durumda küçük taşlar, deri, ağaç yaprakları, ya da deve ve koyun kemikleri üzerine yazılmış olarak bırakmıştır. Her ne hikmetse bunların zamanla kaybolup gidebileceğini ve Kur'ân'ı ezber etmis kimselerin de öleceklerini göz önünde tutmamıştır.”
    Kur’anı-ı Kerim ilk halife Hz. Ebubekir (V.624) zamanında derlenmiştir. O zamanki ortam yazıdan ziyade ezberlemeye dayalıydı. Arapların çok uzun şiirleri kısa sürede ezberlediklerine dair örnekler vardır. Hz. Muhammed’e vahiy geldiğinde vahiy katipleri çağırır onlara vahyi yazdırırdı. Onlarda önce kendileri ezberler, o zamanın şartlarına göre mevcut olan kayrak, düz yazıya elverişli taşlara, yazı için hazırlanmış deriye, deve kürek kemiklerinin üzerine yada papirus yapraklarının üzerine yazar, yazmak yada ezberlemek isteyenlere de bunları verirlerdi. Hz. Muhammed’in(s.a.v.) vefatından 17 gün öncesine kadar vahiy geldiği için yazılmamış kitap haline getirilmemiştir. Ayrıca Kur’anı Kerimi koruyacak ve günümüze kadar gelmesini sağlayacak sayıda hafız sahabe topluluğu da mevcuttur. Kuran bizzat ,savaş vakti bile olsa bazı insanların ilim yolunda ilerlemelerini ister:  ”Bununla beraber müminlerin hepsi birden toplanıp seferber olacak değillerdir. Fakat her kabileden bir grup toplansa da dinde derinleşseler ve döndüklerinde toplumlarını uyarsalar, ola ki aykırı davranışta bulunmaktan kaçınırlar.” (Tevbe 122 )
      ” ...(Ebubekir) Bununla beraber Ömer'in ısrarları üzerine teklifi kabul ederek, vaktiyle Muhammed'e katiplik yapmış olan Zeyd İbn Sabit adında birini âyet'lerin derlenmesi işiyle görevlendirdi.”
       Zeyd bin Sabit'in Kur'an'ı Derleme Görevine Atanmasını kendinden dinleyelim: Ebu Bekir, çok sayıda sahabenin şehit düştüğü Yemame savaşının olduğu bir zamanda beni çağırdı. Gittiğimde Ömer b. Hattab da onunla birlikteydi. Yemame savaşları pek çok kuranın- Hafızın -  ölümüne yol açtı... Zeyd sen genç ve zekisin, Peygamber'in vahiylerini kaydederdin, senin saygınlığına halel getirecek hiçbir şey bilmiyoruz. Bu yüzden sen Kur'an'ın izini sür ve tamamını bir araya getir." Vallahi bir dağı taşımamı isteselerdi, şimdi benden istediklerinden daha ağır gelmezdi...
(Buharı. Sahih, Cemu'l-Kur'an, hadis no. 4986. İbn Ebu Davud, el-Mesahif, s. 6-9.)  Hz. Ömer de ona tam destek vermeye razı oldu. (  İbn Ebu Davud, el-Mesahif, s. 6.) b. Zeyd bin Sabit'in Güvenirlik Vesikaları Zeyd henüz yirmili yaşların başlarında, Peygamber'e komşuluk yapması ve en çok göze çarpan kâtiplerinden biri olarak hizmet görmesi (Buhari, Sahih, Cemu'l-Kur'an, hadis no. 4986. Ayrıca İbn Ebu Davud, eli-Mesahif, s. 8.) sayesinde yeterince ayrıcalığa sahip olmuştu. O ayrıca hafızlar arasındaydı ve güvenilir geçmişi bu görev için onu gözde seçenek yapmıştı. Arıca Zeyd, Peygamber'in Ramazan'da Cebrail'le yaptığı arza katılan çok az talihliden biriydi. (Tahir el-Cezairi, et-Tıbyan, s. 126. Ayrıca Bkz. A, Jefferey (thk.), el-Mebani, s. 25.)
  Ebu Bekir, Ömer ve Zeyd'e şöyle dedi: "Peygamber'in mescidinin girişine oturun. Biri size Allah'ın kitabından bir ayeti iki şahitle getirdiği takdirde onu kaydedin." (İbn Ebu Davud, el-Mesahif, s. 6. Ayrıca Bkz. İbn Hacer, Fethu'l-Bari, IX, 14) "Zeyd, bir kimsenin Peygamber'in bizzat kendisinden yazdığına dair iki sahabe tanıklık etmediği müddetçe hiçbir yazılı malzemeyi kabul etmek istemiyordu." (İbn Hacer, Fethu'l-Bari, IX, 14. Toplanan malzemelerin kaynakları için Bkz. Buhari, Sa-hih, hadis no. 4986.) Prof. Şevki Dayf’a göre Bilal bin Rebah Peygamber'in bizzat kendisinin yazdırdığı ayetlere sahip olan ashabın gelmesi için Medine'nin caddelerini adım adım dolaştı. (Şevki Dayf, Kitab as-Sab'a of Ibn Mujahid, Giriş, s. 6.)  Zeyd bin Sabit Yazılı Malzemeleri Nasıl Değerlendirdi Yazmaları toplamanın normal süreci, doğal olarak bütün nüshalar eşit değerde olmasa bile, toplayan kimsenin aynı eserin farklı nüshalarını karşılaştırmasıdır. Bergstrasser, Blachere ve Sauvaget en güvenilir ve değersiz olanları da dâhil değişik yazmaların taslağını çıkarma hususunda birkaç kuralı ifade etmiştir. (Bergstrasser, Usulu Nakdi'n-Nusus ve Neşri’l-Kutub, (Arapça), Kahire, 1969, s. 14-20, R. Blachere et Sauvaget, Reg/es poıır editions et traduetions de textes arabes. Arapçaya çev. el-Mıkdad, s. 47.)
    Peygamber'in önünde Kur'an'ı ezberlemiş ve çoğunu yazmış olduğundan onun belleği ve yazıları ikinci veya üçüncü el nüshalarla değil sadece aynı derecedeki malzemelerle karşılaştırılabilirdi.Zeyd bin Sabit ilk elden yazılı kaynak bulunduğunda  yazılar sadece birbiriyle karşılaştırılmıyor fakat aynı zamanda doğrudan Peygamber'den öğrenmiş olan sahabenin hafızlarıyla da karşılaştırılarak doğruluyordu. Hem yazılmış hem de ezberlenmiş ayetin kabulü için aynı sıkı şartlar ileri sürülmek suretiyle eşit statü korunmuştur. Zeyd her halükarda insanların hafızalarını kastederek, "Böylece çeşitli yazıtlar, kemik parçaları ve insanların hafızalarından Kur'an'ı topladım," demektedir.
    Ez-Zerahşi şöyle der: O ( Zeyd) ayetleri dağınık kaynakları toplayarak hafızların ezberleriyle karşılaştırmıştır. Bu şekilde herkes derleme sürecine iştirak etmiştir. Hiç kimsenin sahip olduğu en ufak parça dışarıda bırakılmamıştır. Bu nedenle de hiç kimsenin derlenmiş ayetler hakkında kaygılanma nedeni kalmamış ye hiç kimse metnin birkaç seçmeden derlendiği şeklinde bir şikayette bulunamamıştır. (ez-Zerahşi, Burhan, I, 238-239.) İbn Hacer, Zeyd'in şu ifadesine hususi bir ihtimam gösterir: "Bakara suresinin son iki ayetini Ebu Huzeyme el-Ensari'de buldum." Ona göre bu ifade Zeyd'in kendi yazı ve ezberlerinin yeterli görülmediğini göstermektedir. Her şey doğrulamayı gerektirmektedir. (İbn Hacer, Fethu'l-Bari, IX, 13) Dahası İbn Hacer şöyle demektedir: Ebu Bekir yalnızca (parşömenlerde) mevcut olanların kaydedilmesini emretti. İşte bu, Zeyd'in Bakara suresinin son iki ayetini, kendisi ve sahabe arkadaşları çok iyi ezbere bildikleri halde, yazılmış olarak buluncaya kadar metne katmaktan kaçınmasının sebebidir. (A.g.e., IX, 13.)  Derleme işi bitince Kur'an, Ebu Bekir'in gözetiminde "devlet arşivine" yerleştirildi. (Buharı, Sahih, Fedailu'l-Kur'an, 3; Ebu Ubeyd, Fedail, s. 281; Tirmizi, Sünen, hadis no. 3102.)
        Kısaca ayeti ezberlemiş ya da yazmış olan ir sahabi kendisi gibi yazmış ya da ezberlemiş bir kişiyi daha şahit olarak getirirler ve  Zeyd bin Sabit ve Kuranı toplama komisyonundaki diğer hafızlarca Kuran cem edilmiştir.
 ..Zeyd, bir yandan vahy'lerin yazılı bulunduğu çeşitli nesneleri inceleyerek, diğer yandan da Kur'ân'ı ezberlemis olanlari, yâni hafızları, dinleyerek (ki bunların sayısının o tarihlerde pek az, muhtemelen sadece 7 olduğu söylenir)..
   Büyük bir atmasyondur bu, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) vefat ettiği 632 yılında yapılan Yemame savaşında şehid düşen sahebenin sayısı  70 civarıdır. Şehit olmayan, savaşa katılmayan
 (Tevbe 122 ) bunlar dışındadır.
   Ömer'in dönemi, savaş alanlarındaki kesin zaferlerin yanında Kurra'ın hızlı bir şekilde Arap yarımadasının sınırlarının ötesine yayılmasıyla da dikkati çeker. O, Kur'an öğretimi maksadıyla en az on sahabeyi Basra'ya
(Darimi, Sünen, I, 135, (thk. Dahman) ve aynı şekilde İbn-i Mesud'u da Kufe'ye göndermişti. (İbni Sa'd, Tabakat, VI, 3.)  Ayrıca Ömer  Muaz, Ubade ve Ebu'd-Derda'vı seçerek onlara Hıms'a gitmelerini ve orada işlerini bitirdikten sonra bunlardan birinin Şam'a diğerinin de Filistin'e yolculuk etmeleri talimatını verdi. Bu üçlü Hıms'ta işlerini tamamlayınca Ubade'yi arkalarında bırakarak Ebu'd-Derda Şam'a, Muaz Filistin'e devam etti. Bir çok öğrenci yetiştirirler (Zehebi, Siyeru A'lami'n-Nubela, II, 344-46, Belazuri, Ensabul-Eşraf, 1,110; İbni Dureys, Fedail, s. 36; Hakim, Müstedrek, I, 220, Faryabi, Fedailul Kur'an, s. 129) Ayrıca uzak belde, bedevi çöllerine de öğretmenler yollanır (İbnu'l-Kelbi, Cemheretu'n-Neseb, s. 143; İbn Hazm, Cemheretu'l-Ensab, s. 182, İbn Hacer, İsabe, I, 83, no. 332, Beyhaki, Sünenü'l-Kubra, VI, 124, İbni Kesir, Fadail, VII,435)
      “...bu derleme ikinci halife Ömer bin Hattab'ın yanında bulunur; o ölünce Kitap, kızı Hafsa'ya geçer Ömer'in ölümü üzerine üçüncü halife olarak devletin başına gelen Osman b. Affan, Kur'ân'in ikinci kez derlenmesini gerekli görür. Çünkü kendisine, Müslümanların okudukları Kur'an'da birbirini tutmayan şeyler bulunduğu söylenmiştir.”
    Birbirini tutmayan şeyler değil, kelimeler telaffuz farklılıkları vardı. Azerbeycan ve Ermenistan önlerine dayanan Müslüman ordudaki askerler arasında lehçe farklılıkları vardı. O zamanın iletişim şartlarında da bu gayet normaldir. Eski İstanbul Türkçesiyle bir karadeniz ya da ege şivesinin farklı olması gibi. Daha önce de Hz. Ömer halifeyken buna işaret etmiş İbn-i Mesud’a bir mektup yazarak “Kur’an, Kureyş lehçesiyle nazil olmuştur; insanlara Kureyş lehçesiyle okut Huzeyl lehçesiyle değil” demiştir. (Ebu Davud, el-Mesahif; Suyuti, el-İtkan s.70) Hz. Osman (r.a.), Huzeyfe b. Yemani’nin ordudaki farklı kabilelere mensup askerlerin kendi lehçeleriyle Kur’anı okuduğunu haber vermesi ve bunun giderilmesini istemesi üzerine Kuran'ı çoğaltıp indiği lehçe üzerinde okunması için bu çoğaltılan Kuran'ları belli merkezlere yollar.
  “Mushaf’ı (Kur'ân'ı) getirtir, ve Zeyd İbn Sâbit'in başkanlığında kurduğu üç kişilik bir hey'et'i ikinci kez derleme işiyle görevlendirir.”
Heyet üç kişilik değil dört kişiliktir ve heyettekilerin isimleri de şunlardır: Zeyd bin Sabit, Abdullah bin Zübeyr, Said bin el As, Abdurrahman bin Haris bin Hişam.
   “Bu hususlar bir yana, fakat biraz önce belirttigimiz gibi, Hakke sûresi'nde, Kur'ân'in Muhammed'in sözleri olduguna dâir âyet var ki, biraz önce belirttigimiz gibi söyle: “... (Kur'ân), andolsun ki, Kerîm (onurlu) olan bir elçinin sözüdür. O, şâir sözü degildir...” (K. Hakke Sûresi, âyet 40)
    Aklınca Arsel bu ayeti vererek Kur’anı Kerimi Hz. Muhammed’in kendisi uyduruyor Tanrı sözü değil demeye getiriyor.
 Ayet: “
إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ” (Arapça bilmeyenler için ayette geçen kelimeleri verelim: innehü=Muhakkak ki o; le kavlün= bir sözdür; Rasulün=Rasul, elçi; Kerim= Onurlu, kerem sahibi)
   Arsel eğer biraz arapça bilseydi haydi arapça bilmesini bir yana bırakın biraz kafası çalışsaydı “andolsun ki, Kerîm (onurlu) olan bir elçinin sözüdür” ayetinde Muhammed isminin geçmediğini “kerim elçi” denildiğini görürdü. Evet Hz. Muhammed (s.a.v.) bir elçidir. Elçi; kimin elçisiyse onun sözlerini nakleder, kendisi bir şey uydurmaz. Hz. Muhammed (s.a.v) Rabbin elçisidir ve ondan aldığı vahyi tebliğ etmiştir.
     “Fakat bütün bunlardan gayrı bir de Kur'ân'da, Tanrı'nın Muhammed'e “salevat” getirdiğine, ve müslümanların Muhammed'e teslimiyet göstermeleri gerektiğine dair şöyle bir âyet var: “Süphe yok ki Allah ve melekleri, salevat getirirler peygamber (Muhammed'e; ey inananlar siz de ona salevat getirin, tam teslim olarak da selâm verin” (K. Ahzab 56). Bu âyet'in bir başka şekli şöyle: “Bir hakikattir ki Allah ve melekleri, o Yüce Nebî Muhammed'e salat ederler. Ey mü'minler, siz de hep ona salevat ediniz ve hulûs ile selâm veriniz” (K. Ahzab 56). Bu vesileyle belirtmekte yarar vardır ki âyet'de geçen “salât”, ya da “salâvat” sözcükleri, sadece Muhammed'i övmek ve yüceltmek anlamında değil fakat aynı zamanda ona “du┠ve “ibâdet” etmek anlamındadir.”
    Arapça bilmediği halde islami konularda yazılar yazmayı kendisine yol edinmiş bir zavallıyı bu konuda eleştirmek yazık olur çünkü o bunu kendisiyle dans ettiği T.Dursun dan nakletmiş. Salavat’ın ne olduğunu bilmesi mümkün değil. Salavat kelimesi arapçada Allah’a izafe edilirse Rahmet, Meleklere izafe edilirse İstiğfar, kullara isnad edilirse Dua anlamına gelir. Bunu bilmek için de arapçanın yanında belağat, bedi, beyan, lugat bilgisine ihtiyaç vardır.


                                                   HARUN'UN KIZ KARDEŞİ”NÎN ANLAMI NEDİR
 
   Arsel :
“Ne ilginçtir ki Muhammed, kendi öz anasının adını Kur'an'da asla zikretmediği (ve hatta Tanrı'nın kendisine anası için mağfiret dileme iznini vermediğini söylediği) halde, İsa'nın anası Meryem'i pek yüce ve pek kutsal nitelikte olmak üzere tanımlamıştır.Hemen ekleyelim ki Muhammed, Meryem'i (ve oğlu İsa'yı) kutsal niteliklerle gösterirken onları Hıristiyan olarak değil fakat Müslüman olarak tanıtmıştır.”  Kur’an-ı Kerimde defalarca Hz. Meryem’in ismi zikredilmiş kendisi övülmüştür. Çünkü Hz. Meryem iffetli, ibadetine düşkün salih bir kadındır. Hz. Muhammed’in annesi ise Müslüman değildi ve fetret devrinde yaşamıştı.
   Her Müslüman bilir ki; Hz. Âdem’den (a.s.) beri Yüce Allah tarafından gönderilen bütün peygamberler, insanları İslama çağırmış, Allah’ın birliğine davet etmiştir.
Detay: http://www.islamustundur.com/konular/ilkdin.html
 
 “Ne var ki bunu yaparken, İsa'nın anası Meryem ile, Musa'nın ve Harun'un kız kardeşleri olan Meryem'i birbirleriyle karıştırmış ve örneğin Kur'an'a şu ayetleri koymuştur: "Nihayet (Meryem, İsa'yı kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: 'Ey Meryem! Hakikaten sen ilginç bir şey yaptın. Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildir; annen de iffetsiz değildir..." (Meryem Suresi, ayet 2728.)”  Görülüyor ki Kur'an oldukça büyük bir hataya yer vermiştir ki o da İsa'nın anası olan Meryem'i, yüz yıllar önce yaşadığı kabul edilen Harun'un kız kardeşi olan Meryem ile karıştırmış olmaktır (K. 19, Meryem Suresi, ayet 2728)
   Meryem suresinde 2728 ayet yoktur. Aynı hataları tekrarlaryazısınındevamında: "Sakın üzülme, Rabbin içinde bulunanı şerefli kılmıştır. Hurma ağacını kendine doğru silkele, üstüne taze hurma dökülsün. Ye iç gözün aydın olsun, insanlardan birini görecek olursan: 'Ben Rahman'a oruç adadım, bugün hiç bir insanla konuşmayacağım' de" (K. 19, Meryem Suresi, ayet 2126).  Bir tane daha:
Tanrı da Meryem'i Zekeriyya'nın himayesine bırakarak ona bol rızık verir. Daha sonra Meryem, güya Tanrı'nın "kelimesi" ve "Ol" demesiyle İsa'ya hamile kalır (Âli İmran Sure si, ayet 4244)
  Bak açıklayalım; Burada ki Harun, Hz. Musa’nın (a.s.) kardeşi olan Harun değildir. Dünyada Harun isminde bir kişi mi var? Bu Harun, Hz. Meryem'in akrabaları arasında o zaman yaşamakta olan salih bir insandır. Hz. Meryem, onun yolunda gidiyor, o salih insana benzemeye çalışıyordu. Zühd, taat ve ibadette onu kendine örnek alıyordu. Mugîre bin Şu'be (ra) der ki: “Resulullah (s.a.v.), beni, Necranlılara gönderdi. O yörenin halkı Hristiyandı. Bana itirazda bulunarak: “Harun, Musa'nın kardeşidir. Kitabınız Kur'an'da Harun, Meryem'in kardeşi olarak belirtilmekte, dolayısıyla, Hz. İsa'nın da Harun ve Kardeşi Musa ile çağdaş olduğu ifade edilmektedir. Oysaki Hz. Musa ile Hz. İsa arasında yüzlerce sene vardır. Bu nasıl olur? Dediler.” Onların bu sorusunu, dönüşümde Resulûllah (s.a.v.)'a arz ettim. Bana cevaben dedi: “Ey Muğire! Meryem zamanındaki insanların, kendilerinden önce yaşamış olan peygamberlerin ve salih kimselerin adlarını takınıp kullandıklarını kendilerine haber verseydin ya.” Resulullah’ın(s.a.v.) bu açıklaması, yukarıdaki ayet-i kerimede geçen Harun ile Necran halkının zannettiği gibi Hz. Musa'nın kardeşi Harun'un kastedilmediği anlaşılmış olmaktadır. Ayette geçen Harun ile Hz. Meryem'in zamanında yaşamış olan bir şahıs kastedilmektedir. Çünkü Hz. Meryem'in kavmi, kendilerinden önce gelip geçmiş olan peygamberlerin ve salih insanların adlarını takınıp kullanırlardı. Günümüzde de milyonlarca Muhammed, Ali, Fatıma, …isimleri yok mudur?
   
 Yazıya verilen kaynakta çok ilginçtir:   “  Bu konuda bkz.  Sahihi..., c.IX, s. 166, Not 3. “  Sahihi buhari mi Müslim mi...? sadece sahihi... diye bir kitap yok.


                                                       HZ. MUHAMMED VE DÜNYA  HAYATININ  NİMETLERİ
                                                                                      I
 
 Arsel,  Hz Muhammed'in  dünyalık nimetlere düşkün olduğunu, para, iktidar için peygamberliğini ilan ettiğini ileri sürer. Çeşitli  iddialarda bulunur.Ama boş laf değil pratik hayattır delil olan.İşte delillerden bazıları: Böyle olsa idi daha peygamberliğinin ilk yıllarında kendisine teklif edilen :Komutanlık, mal ve güzel kadınlar teklifini hemen kabul ederdi. Reddetti ve işkenceler gördü. Arkadaşlarından Rabia oğlu Amir'le beraber mescide gitmektedir. Ayakkabısının bağı çözülür. Amir hemen atılıp, bağlamak ister. Hz. Muhammed engel olur, kendi bağlar. Bir yandan da Amir'e hitap eder: “Bu, başkasına hizmet gördürmektir. Ben ise başkasına hizmet gördürmeyi sevmem.” (Hayatüs-Sahabe, M. Yusuf Kandehlevi, c.3, s.154)
    Müslümanlar Bedir'e doğru giderken, deve azdır, ancak üç kişiye bir tane düşer ve sırayla binilir. Hz. Muhammed'le aynı deveyi paylaşan arkadaşları kendi haklarından gönüllü olarak vazgeçerler. Sürekli O'nun binmesini isterler.  O ise kabul etmez: "Siz" der, "benden daha güçlü değilsiniz. Kaldı ki bende sizin kadar sevap kazanmaya muhtacım."  (Hayatüs-Sahabe, M. Yusuf Kandehlevi, c.3, s.219)
   Hz. Muhammed'in vefatından sonra bir akrabası Hz. Ayşe'yi ziyaret eder. Ayşe onun için bir sofra kurdurtur. Ve sonra dayanamayıp ağlamaya başlar. Akrabası sebebini sorar. Hz. Ayşe: "Ben doyuncaya kadar her yemek yiyişim de ağlarım," der. Misafir sorar: “Niçin?” Hz. Ayşe:“Çünkü Allah'ın Elçisi bütün ömrü boyunca doyuncaya kadar hiç yemedi. Sıkıntı içerisindeydi. Bir günde iki öğün yemedi. Ekmek yediği zaman hurma yemedi, hurma yediği zaman ekmek yemedi. Sürekli başkalarını kendine tercih ettiği için hep böyle yaşadı. Şimdi ise insanlar yediklerini eritmek için ilaç kullanıyor.” (M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü's-Sahabe, I/381)
   Üç gün süren Hendek kazımının en zor tarafı aynı günlerde bütün şiddetiyle devam eden açlık ve kıtlıktır. Arkadaşları, çalışırken, açlıktan düşüp bayılmamak için orada adet olduğu şekliyle karınlarına taş bağlamışlardır. Bir ara karşısına dizilirler. Ahirette kendilerinin bu fedakârlıklarına şahitlik etmesini isterler... Ve elbiselerini sıyırıp, taşları gösterirler. O sadece tebessüm eder. Sonra da kendi elbisesini sıyırır... Hz. Muhammed'in karnında iki taş birden bağlıdır. (Ebu Şeyh el-İsbehani, Hz. Muhammed’in Edeb ve Ahlakı, s.58,236)
    Bir yolculuktadırlar... Yemek için mola verilir. Arkadaşlarının her biri bir görev üstlenir. Hz. Muhammed'de (s.a.v.): "Ben de ateş için odun toplayayım", der Arkadaşları mani olmak isterler. “Ey Allah'ın Elçisi! Siz dinlenin biz o işi de görürüz.” Hz. Muhammed (s.a.v.): "Gerçekten bunu isteyerek yapacağınızı biliyorum. Ancak ben bir topluluk içinde ayrıcalıklı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. Bunu Allah'ta sevmez". Ve odunları toplamaya koyulur. (Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, c.1, S.63)
   Medine'de Hicret'i takip eden ilk günlerdir. Medineli Müslümanlar bütün maddi varlıklarını Mekke'de bırakıp gelen kardeşleriyle muhacirle her şeylerini paylaşırlar. Her eve on tane misafir düşmüştür. Hz. Muhammed'te(s.a.v.) bu evlerden birini başka muhacir arkadaşlarıyla paylaşır. Onlardan biri olan Mikdad bin Esved anlatmaktadır. "Evde, sütleri ile evin geçiminin sağlandığı bir kaç keçi vardır. Keçiler sağıldığında herkes kendi payına düşen sütü içer... Hz. Muhammed'in payı kâsede kalırdı. Bir gece Hz. Muhammed eve geç geldi. Herkes kendi payını içerek, yatmıştı. O kâseyi boş buldu bir başkası sütü içmişti ama sesini çıkarmadı. Sadece şöyle dua etti. “Ey bugün beni doyuran Allah'ım, onları da doyur!” Daha sonra Mikdad bin Esved peygamberin açlığını gidermek için keçilerden birini kesip, pişirmeye davranır. Hz. Muhammed (s.a.v.) izin vermez. Onun yerine ikinci kez sağılan "keçiden çıkan bir kaç damla sütü içer ve sessizce yatağına uzanır. (Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, c.1, S.188)
   Ebu Hüreyre ile birlikte, çarşıya alışverişe çıkmışlardır. Alış verişi bitirdikten sonra satıcıya tartması için para yerine kullanılan gümüş parçalarını uzatır ve: "Dikkatli ol, ağırca tart", der. Şaşırarak hiç bir müşterisinden böyle bir teklif duymadığını söyleyen satıcıya Ebu Hüreyre karşısındakinin peygamber olduğunu bildirir... Satıcı derhal Hz. Muhammed'in ellerine kapanarak öpmek ister... O izin vermez. “Bunu İranlılar krallarına karşı yaparlar. Ben kral değilim, içinizden bir insanım.” Eve dönüş sırasında Ebu Hüreyre yükünü taşımaya yardımcı olmak ister ona da izin vermez. “Kişi, eşyasını, taşıyabiliyorsa, sadece kendisi taşımalıdır.” (Hayatüs-Sahabe, M. Yusuf Kandehlevi, c.3, s.156-157)
    Oturarak namaz kıldığını gören Ebu Hureyre sorar: "Ey Allah'ın Elçisi! Hasta mısın?"Cevap verir: "Hayır, açım!" M.Fethullah Gülen, a.g.e., II/234. Yeni Müslüman olmuş ve kendisini ilk kez gören bir göçebe Arap heyecanından, karşısında titremektedir. Hz. Muhammed (asv):  "Arkadaş, sakin ol. Ben kral değilim. Kureyş kabilesinden kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum." Der M. Yusuf Kandehlevi, a.g.e., III/153.
   Yeni Müslüman olmuş ve görgü, nezaket kurallarından habersiz göçebe Arapların kendisini rahatsız etmeleri, amcası Hz. Abbas için ciddi bir üzüntü konusu olmaktadır. Bir gün yine böyle bir grup tarafından çevrelenmiş, tozun toprağın üzerinde ve kızgın güneşin altında yeğenini gören amca dayanamayıp, der:"Ey Allah'ın Elçisi! Bari sana bir çardak yapsak da hiç olmazsa güneşten korunsan! Müslümanların dertlerini orada dinlesen."O cevap verir:"Hayır. Allah beni kendi katına alıncaya kadar, ben onların arasında bulunacağım. Ökçeme basmalarına, elbisemi çekiştirmelerine ses çıkarmayacağım. (İbrahim Refik, a.g.e., s.109.)
   Arkadaşları O yanlarına her girdiğinde hızla ayağa kalkmaktadırlar. En sonunda bir gün dayanamaz. “İranlıların birbirlerini büyük görerek ayağa kalktıkları gibi siz de bana ayağa kalkmayın. Çünkü ben bir kulun yemek yediği gibi yemek yiyen, bir kulun oturduğu gibi oturan bir kulum.” Bunun benzeri başka bir olayda ise uyarısına şu eklemeyi de yapar: “Hiç kimse için kalkılmaz. Ancak Allah için ayakta durulur.” Bundan sonra arkadaşları O içeri her girdiğinde kendilerini zorla tutarlar ayağa kalkmaz, oturmaya devam ederler. (Hayatüs-Sahabe, M. Yusuf Kandehlevi, c.3, s.68; Kadı İyaz Şifai Şerif, s. 129)
  Kızı Hz. Fatma'ya giderek evinde yiyecek bir şeyler olup olmadığını sorar: “Kızım! Sende yiyecek bir şey yok mudur? Ben çok açım.” Hz. Fatma: "Canım sana feda olsun babacığım! Yemin ederim ki ben de de size yedirecek bir şey yoktur", diye cevaplar. Bu sırada peygamberliğinin yanı sıra İslam devletinin de başkanıdır...Başka bir gün kızı Hz. Fatma yeni pişirdiği arpa ekmeğinden bir parça da peygamber babasına götürür. Hz. Muhammed kızına: "Vallahi kızım" der "üç gündür baban bir şey yememiştir" Bu sırada da devlet başkanıdır. (Hayatüs-Sahabe, M. Yusuf Kandehlevi, c.4 s.383)
  Mekke fethedilmiştir... Siyasi ve askeri mücadelesinin zaferle sonuçladığı bir gün yaşamaktadır. Öğle yemeğini ise arkadaşlarıyla birlikte, sokakta, toprağın üzerine oturarak yemektedir. Bu durumu garip sayan, bir kadın laf atar (belli ki o günün dinsizlerinden) "Şuna bakın! Yere oturmuş bir köle gibi yemek yiyor." Hz. Muhammed tebessüm ederek cevap verir: “Benden güzel köle mi olur! Çünkü ben de Allah'ın kölesiyim.”
  Başka bir defasında eşi Hz. Ayşe rica eder: "Ne olur bağdaş kurarak, biraz daha rahat oturarak yemek ye." Bunun üzerine alnını yere değdirecek kadar öne eğilir. “Kölenin yediği gibi yerim, kölenin oturduğu gibi otururum, çünkü ben bir kuldan başka bir şey değilim”. (Ebu Şeyh el-İsbehani, Hz. Muhammed’in Edeb ve Ahlakı, s.64)
   Habbab bin Eret Mekke'den hicret etmiş, ilk müslümanlardan, azatlı bir köledir. Yani toplumun en alt kategorisinde kabul edilen insanlardan... Medine'de Hz. Muhammed tarafından uzun sürecek bir göreve gönderilir. Tekrar evine dönüp, günlük işlerinin başına dönünceye kadar ise o işleri her gün Habbab bin Eret’in evinde bizzat Hz. Muhammed görür. Evin kadınları süt sağmasını bilmedikleri için sığır ve keçileri her gün Hz. Muhammed tarafından sağılır. Ailenin, erkeğin yokluğundan etkilenmesine izin vermez. (Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, c.1, S.66)
  Kendisine en çok benzeyen ve kendinden geriye kalan tek çocuğu Hz. Fatmayı, amcası Ebu Talib’in oğlu Hz. Ali’yle evlendiririken, çeyiz olarak verebildikleri, yorgan yerine kullanılan kadife bir örtü, yaygı, elek, havlu, bir bardak, bir el değirmeni, bir tulum, iki su testisi, içi hurma lifi dolu bir deri minder, deriden yapılmış bir kab ve bir kırbadan, ibarettir. Yorgan yerine verilen kadife örtü kısa olduğu için başa çekilince ayak, ayağa çekilince de baş açıkta kalmaktadır. (İbn-Sad, et-Tabakâtül Kübra, c.8,s.23,)
 
   O’nun vefatında İslam toprakları yaklaşık 1,5 milyon km ye ulaşmıştı.   O hayatta iken Hicaz, Yemen ve bütün Arap Yarımada'sı, Irak ve Şam'ın yakın bölgeleri fethedilmişti. Oralardan elde edilen ganimetlerin beytülmal hissesi, cizye ve zekâtlardan krallara toplanamayacak kadar çok mal Rasulullah'a toplanıp getirilmişti. Fakat O, bunlardan en ufak bir şey kendine almamış bir dirhem dahi alıkoymaksızın hepsini uygun şekilde sarfetmiş ve onlarla başkalarının ihtiyaçlarını gidermiş ve müslümanları güçlendirmiştir. Buyurmuştur ki; "Uhut dağı kadar altınım olsa da, ondan borç ödemek üzere alıkoyduğumun dışında bir dinarın yarımda bir gece kalması beni memnun etmez." (Sahih-i Buharı, Kitabu'z-Zekât ve Kitabu'r-Rikak'da; Sahih-i Müslim Kitabu'z-Zekât, 9. Bap, Hadis No: 33/94; Sünen-i Ibni Mâce, Kitabü'z-Zek'ât, 3. Bap, Hadis No: 1787)
  Hz. Peygamber’in maddi mirasını menkul mallar ve gayr-i menkul mallar şeklinde iki kısımda mütâlaa etmek mümkündür. Menkul olanlar, para, zâtî eşya, hayvan gibi mallardır. Hz. Peygamber son hastalığı esnasında yanında bulunan yedi dirhemin fakirlere dağıtılmasını istemiştir. (İbn Sa'd, II, 237-239.) Bu bakımdan o, nakit miras bırakmamıştır. Daha önce kölelerini de azat ettiğinden, vefat ettiği esnada kölesi ve cariyesi de yoktu. Bazı kaynaklar onun geriye develerinin, giyim eşyalarının, yüzüğünün, bazı aletlerin ve zırhının kaldığını kaydederler. Şüphesiz hanımlarının kullandığı ev eşyaları bunların dışındadır. Onun hayvanları ile bazı ev aletleri ve ayakkabılarının Ali ailesine verildiği kaydedilir. Hırkası, kılıcı ve yüzüğü ise devlete kalmıştır. (Bir devlet başkanı ölürken yanında 7 dirhem var ve onun da dağıtılmasını emrediyor.)
   Peygamberimiz kendisine getirilen sadakaları kesinlikle kabul etmemiş bunun kendisine ve ailesine haram olduğunu beyan etmiştir. “Bu, sadakalar, insanların mallarının kirleridir. Muhammed’e ve O’nun âline helâl değildir!“ (Sahihi Müslim, zekat 168)
    Bırakın zekât ve sadaka almayı, Rasulullah (s.a.v.) bir kişi kendisine bir şey hediye etse hemen o da ona bir şey hediye ederdi ve şöyle buyururdu: “Hediyeleşiniz ki birbirinize olan muhabbetiniz artsın!" (Münâvi, Camiu's-sağir şerhi, III, 271)
    İbnu Abbâs (r.a) anlatıyor: "Resülullah (s.a.v.), Hz. Muâz'ı Yemen'e gönderdi. (Giderken) Ona dedi ki: "Sen Ehl-i Kitap bir kavme gidiyorsun. Onları davet edeceğin ilk şey Allah'a ibâdet olsun. Allah'ı tanıdılar mı, kendilerine Allah'ın zekâtı farz kılmış olduğunu, zenginlerinden alınıp fakirlerine dağıtılacağını onlara haber ver. Onlar buna da itaat ederlerse kendilerinden zekâtı al. Zekât alırken halkın (nazarlarında) kıymetli olan mallarından sakın. Mazlumun bedduasını almaktan kork. Zira Allah'la bu beddua arasında perde mevcut değildir.” (Buhâri, Zekât 1, 41, Sadaka 1, 63, Mezâlim 9, Megazi 60, Tevhid 1; Müslim, İmân 31, (19); Tirmizi, Zekât 6, (625); Ebü Dâvud, Zekât 4, (1584); Nesai, Zekât 46, (5, 55))
  Hz. Muâz’dan: "Resûlullah (s.av.) buyurdular ki: "Kim malının zekâtını sevab umarak verirse, ona sevap verilir. Kim de zekâtını vermezse biz zekâtı ve malın yarısını (zorla) alırız. Bu, Rabbimizin kesin kararlarından biridir. Al-i Muhammed'e ondan bir hak yoktur." (Ebü Dâvud, Zekât 4, (1575); Nesâi, Zekât 4, (5.15.16) Bilindiği gibi zekat muhtaçların hakkıdır, zekat parasıyla cami bile yapılması caiz değildir.
  Bir defasında Peygamberimize bir miktar para gelmişti. Onu taksim edip dağıttı da, altı dinar yanında kaldı. Onu da hanımlarından birine verdi. O gece gözüne uyku girmedi. Yatağından kalkıp bu parayı ihtiyaç sahiplerine dağıttı ve buyurdu ki, "İşte şimdi rahatladım." (İmam Süyûtî, Menahilü's-Safa, s.14'te, Hz. Aişe (R.A.) den İbn-i Saad'ın rivayet ettiğini bildirmiştir.)
  Peygamber vefat ettiğinde, ailesinin nafakası için zırhını rehin vermişti. O yiyecek, giyecek ve meskenden ihtiyacı kadarı ile yetinirdi. İhtiyaçtan fazlasını edinmezdi. Elbise gözetmez, bulduğunu giyerdi. Çoğunlukla da siyah çizgili sert bir elbise ve kalın bürde giyerdi. Ganimet ve hediye olarak kendisine gelen altın süslemeli kaftanları yanında bulunan ve bulunmayanlara paylaştırırdı. Çünkü elbiselerle övünmek, onlarla süslenmek bir şeref ve yücelik ölçüsü değildir.
  
Zeyd b. Sa'ne müslüman olmadan önce, Rasulullah'a gelerek bir alacağının ödenmesini isteyip Peygamberin yakasını toplayıp çekti. Ağır sözler söyledi ve "Ey Abdulmuttalip oğulları siz borcunuzun süresini uzatıyorsunuz" dedi. Hz. Ömer adama kızıp bağırdı. Rasulullah ise tebessüm ederek buyurdu ki, "Ya Ömer! Bana da, ona da senin bu tepkinden başkası gerekirdi. Bana güzel bir şekilde ödememi, ona da güzel bir şekilde istemesini söylemelisin." Sonra "borcumun süresinin bitmesine üç gün süre kaldı" buyurarak, sürenin daha dolmamış olmasına rağmen, Hz. Ömer'e adamın alacağını ödemesini ve onu korkuttuğu için yirmi ölçek de fazla vermesini emretti. Bu olay Zeyd'in Müslüman olmasına vesile olmuştur. Zeyd bu olaydan sonra diyor ki, "Ben Muhammed'de peygamberlik alâmetlerinin hepsini görmüştüm iki şey var ki, onları denememiştim: Yumuşaklığı öfkesine galip geliyor mu ve öfkesi şiddetlendikçe yumuşaklığı artıyor mu, bunları denedim ve onda mevcut olduğunu gördüm" (İmam Süyûtî, Menahilu's-Safa s.17, İmam Beyhakî'nin, Ebu Naiym’in, Ibni Hibban'ın tahric ettiklerini kaydetmiştir. Ayrıca imam Taberani, Mu'cem'inde tahric etmiştir. Mecmau'z-Zevaîd, 8/240.)
   
İbnul-Munkedir diyor ki, Cabir b. Abdulah'ın şöyle dediğini işittim: Rasulullah'tan (s.a.v.) bir şey istenip te "hayır" dediği vaki değildir." (Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fedail, 14. Bap, Hadis No: 56/2311)
   
İbn-i Abbas (R.A.) diyor ki, "Rasulullah (s.a.v.), hayır yapmada insanların en cömerti idi. En cömert olduğu zaman da ramazan ayı idi. Cebrail (a.s.) ile bir araya geldiklerinde ise esen rüzgârdan daha cömert olurdu" (Sahih-i Müslim, Kitabü'l-Fedail, 12. Bap, Hadis No: 50/2308; Sünen-i Tirmizi, Ebvabu'l-Cihad, 14. Bap, Hadis No: 1687; Sünen-i fbni Mace, Kitabu'l-Cihad, 9. Bap, Hadis No: 2772)
     Rasulullah, Havazin kabilesinden alınan altı bin esiri onlara geri vermişti. Yine beni mustalık kabilesinin tüm esirleri sahabe tarafından serbest bırakılmıştır. Yine Abbas (r.a)'a taşıyamayacağı kadar altın vermişti. Ona doksan bin dirhem gümüş getirilmiş bir hasırın üzerine konulmuştu. Kalkıp onu herkese dağıttı. Hepsini bitirinceye kadar isteyen hiçbir kimseyi geri çevirmedi sonra bir adam gelip istedi. Ona "Yanımda artık hiç kalmadı. Ama git. İhtiyacın olan şeyi benim adıma satın al! Bir şey gelince biz ona parasını öderiz." Bunun üzerine Hz. Ömer "Ya Rasulallâh Allah seni gücün yetmediği bir şeyle mükellef tutmadı ki, niye böyle yapıyorsun?" dedi. bu söz Peygamber'in hoşuna gitmedi. Ensardan bir sahabe de "Ver ey Allah'ın Rasulü. Arz’ın Sahibi'nin azaltacağından korkma!" dedi. Rasulullah tebessüm etti ve sevindiği yüzünden belli oldu. Buyurdu ki, "Ben bununla emrolundum" (Sünen-i Tirmizi, Şemail, s. 514-515)
     Ebu Hureyre'den (r.a.): Bir adam Rasulullah'a (s.a.v.) gelerek ondan bir şeyler istedi. Rasulullah başkasından yarım ölçek borç alıp ona verdi. Alacaklı yarım vasak malını istemeye geldiğinde, ona bir vasak verdi ve "Yarısı borcum için yarısı da bağıştır" buyurdu. (Sünen-i Tirmizi, Ebvâbü'z-Zühd, 37. Bap. Hadis No: 2363)
  
Yukarıdaki rivayetlerden de anlaşılacağı üzere O mal-mülk peşinde değildi,   10 yıl İslam devleti başkanlığı yapan bir devlet başkanı fakir bir hayat yaşadı.  Günde bir öğün yiyen Hz. Peygamber (s.a.v.) haftanın her pazartesi ve perşembe günü oruç tutardı. Receb ve şaban aylarında çok fazla oruç tutar, her ayın 13-14-15 inde ve her Muharrem ayında da üç gün oruç tutardı.    Günde ikinci öğün yemek yiyen eşi Hz Aişe’ye “Bir günde iki öğün yemek mi yiyorsun” diye sitem ettiğini, Bazı günler de açlıktan diğer sahabeler gibi karnına taş bağladığını, Hz. Aişe’nin "aylarca evimizde ocak yanmazdı." dediğini, Eşi Hz. Aişe'nin karanlık çökünce yatsıdan sonra hemen uyuduklarını söylediğinde, "kandilde (zeytin)yağınız yok muydu? Diyen hanım sahabeye “yağımız olsaydı onu yakmaz, yerdik” dediğini... Kâfirler neren bilecek?
         Bu rivayetleri gören dinsizler, “Muhammed rüşvetle insanları müslüman yaptı” diyecekler. Menfaat elde etmek için ortaya çıkmış bir peygamber niye para vererek insanları Müslüman yapsın? Zorla ellerindeki malları alır, istediği gibi ordu kurar, her istediğini de yapardı. O’nun gayesi o kişilerin dünya ve ahiretini kurtarmaktı başka bir şey değil.
   
Arsel  derki: "Kur'an'daki Tanrı, tıpkı Araplar gibi, her söylediğini yeminlerle kanıtlamak ister; tıpkı Araplar gibi, her vesileyle hakir kılıcı laflar eder, örneğin kullarına "yabani eşekler", "susamış develer", "dilini sarkıtıp soluyan köpekler" ya da "alçak zorbalar" şeklinde sözler sarf eder; tıpkı Araplar gibi kin ve intikam besler, kıskançlıklarını belli eder ve kendisinden beklenmeyen tutum ve davranışları seçer!"
   
Kur’anı Kerimde, bu kelimelerin nerede geçtiğine bir bakalım:
    Yabani eşek:
42. "Sizi Sekar'a sokan nedir?" diye;  43. (Onlar) derler: "Biz namaz kılanlardan değildik, 44. fakirlere yemek yedirmezdik,  45. batakçılarla dalar giderdik  46. ve hesap gününe yalan derdik,  47. bize o ölüm gelinceye kadar!"  48. Fakat o zaman şefaatçilerin şefaati fayda vermez. 49. O öğütten veren şeyden yüz çevirirlerken şimdi ne mazeretleri var?  50. Sanki ürkmüş yaban eşekleri,  51. Arslandan kaçmaktalar! (Müddesir suresi, 42-51)
  
Susamış/susuz develer:  
84. Ey Muhammed! Şu halde onların azaba uğramalarını istemekte acele etme. Biz onlar için ancak (takdir ettiğimiz günleri) sayıp durmaktayız.    85.Allah'a karşı gelmekten sakınanları Rahman’ın huzurunda bir elçiler heyeti gibi toplayacağımız, suçluları da suya koşan susuz develer gibi cehenneme sevk edeceğimiz günü düşün! 86. Allah'a karşı gelmekten sakınanları Rahman’ın huzurunda bir elçiler heyeti gibi toplayacağımız, suçluları da suya koşan susuz develer gibi cehenneme sevk edeceğimiz günü düşün!   (Vakıa suresi, 84-86)
 
 Dilini sarkıtıp soluyan köpekler:
175. Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz halde onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat.     176. Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler.    177. Âyetlerimizi yalan sayan ve ancak kendilerine zulmeden bir kavmin durumu ne kötüdür!  (Araf suresi, 175-177)
  
Alçak zorbalar:
 
08. O halde, yalanlayanlara itaat etme!   09. İstediler ki sen, alttan alıp gevşek davranasın/yağcılık edesin de onlar da yağcılık etsinler/yumuşaklık göstersinler.   10. Şunların hiçbirine eğilme, uyma: Çok yemin eden, bayağı-alçak,   11. Alaycı/gammaz, koğuculuk için dolaşıp duran,    12. Hayrı engelleyen, sınır tanımaz-saldırgan, günaha batmış,  13. Kaba/obur, bütün bunlardan sonra da soyu bozuk, kötülükle damgalı. 14. Mal ve oğullar sahibi olmuş da ne olmuş? (Kalem suresi, 8-14)
   Anlaşılacağı üzere ayetler; namaz kılmayan, fakirleri gözetmeyen, boş şeylere dalıp giden, ahirete inanmayan, cehenneme sevk edilen, heva ve hevesine uyanlar hakkındadır. Teşbih sanatını bilmeyen; benzeyen, benzetilen, benzetme ve benzetme edatından haberi olmayan zavallıların kendilerini eşeğe, deveye, köpeğe benzetildiğini sanmalarında bizce bir sakınca yoktur. İntikama gelince evet “Allah intikam sahibidir” Kâfirler bu dünyada canları istedikleri gibi davranıp, ahirette de mükâfat mı bekliyorlar? Çoook beklerler. Hem inanmadıkları bir Tanrının intikam sahibi olması onları ne diye alakadar eder? Yoksa ahiretin var olabileceği konusunda bilinçaltında bir düşünceleri var da içlerinde bulundukları ortam gereği dışa mı vuramıyorlar bilemiyoruz.

                                                                              
II
Mekkeli müşrikler, amcası Ebu Talib aracılığıyla peygamberimize şu teklifte bulunurlar: ‘Ey Muhammed eğer sen para istiyorsan sana para verelim, başımıza başkan olmak istiyorsan seni başkan yapalım, eğer istiyorsan seni kabilemizin güzel kızlarıyla evlendirelim. Yeter ki sen bu davadan (yani İslam’ı anlatmaktan) vazgeç. Peygamberimiz onlara şu cevabı verir: “Bir elime ayı, bir elime güneşi koysanız ben bu davadan vazgeçmem”. Demiştir. Hâlbuki bu teklifi kabul etseydi Mekke şehir devleti başkanı sıfatıyla istediği her şeye kolayca ulaşabilirdi. Ne kendisi ne de kendisine tabi olanlar ileride sıkıntı çekmezdi. Kadın düşkünü olduğu iddia edilen Peygamber (a.s) “Seni kabilemizin güzel kızlarıyla evlendirelim” teklifini kabul etseydi, istediğine çok daha kolay ulaşmaz mıydı?
  Canı kadar sevdiği ve hayattaki tek kızı olan Hz. Fatıma'nın çeyizi: üç minderden başka, Saçaklı bir halı, İçi, hurma lifi ile doldurulmuş bir yüz yastığı, iki tane el değirmeni, Bir tane su tulumu (kırba),Topraktan yapılmış bir su testisi, Meşinden yapılmış bir su bardağı, Bir elek, Bir havlu,  Tabaklanmamış bir koç postu, Eskiyip tüyü dökülmüş Yemen dokuması alacalı bir kilim,   Hurma yaprağından örülmüş bir sedir, Yemen işi alacalı iki elbise, Bir kadife yorgan, dan ibaretti.
Geceleri; üzerinde uyudukları, gündüzleri de, biraz kestirip uykusuzluklarını giderdikleri döşekleri, koç postu idi.
(İslam Tarihi, Asım KÖKSAL, 9/ 258, ibn-l Sa'd-Tabakat, c. 8, s. 8-25,  Diyarbekrî-Hamîs, c. 1, s. 463,) Kendi öz kızını Hz. Ali ile evlendiren Hz. Peygamberin kızına verdiği çeyiz bunlardan ibarettir. Hazret-i Âişe'nin gelin olarak girdiği ve hayatının sonuna kadar yaşadığı hücre, Mescid-i Nebevî'nin Şam tarafına düşen, kapısı Mescide açılan, genişliği 6-7 arşından, duvarları kerpiçten, tavanı hurma bölmeleri ve yapraklarından ibaret, uzunca bir adam boyu yüksekliğinde bir kulübe idi. Yağmurun sızmasına mani olmak için tavanın üzerine yün tortusu örtülmüştü. Kapısı ardıç veya sac denilen bir ağaçtan veya örtüdendi. (Edebü'l-Müfred S. 202) Bu mütevazı hücredeki eşya da: Bir sedir, bir hasır, bir kat yatak, bir yastık, un ve hurma koymak için iki çanak, bir su kabı, bir su bardağından ibaretti.
    Ehl-i beyt'in üç gün arka arkaya muntazam bir yemek yediği de vâki değildi. Ekseriya hurma ve su ile geçinirlerdi. (
Sünnen-i İbn-i Mâce C. 2, S. 536) Bazan ay geçer de bu mutavâzı hücrenin kandilinin ışıldadığı, baca­sının tüttüğü görülmezdi. (Müsned - İbn-i Hanbel C. 6, S. 217) Rasûl-i Ekrem, Hazret-i Âişe'nin hücresinde bulunduğu zaman yiyecek bir şey bulunup bulunmadığını sorar, o da hiç bir şey bulunmadığını söylediği vakit o günü oruçlu geçirirler, yahut Medine'li müslümanlardan biri bir miktar süt gönderir ve bu sütle iktifa olunurdu. (Müsned - İbn-i Han­bel C. 6, S. 49- 244) Rasûl-i Ekrem'in irtihal buyurduğu gün, Hazret-i Âişe'nin evinde bir günlük yiyecek bile yoktu. Hz. Âişe, iki kız çocuğu ile bir şey istemeğe gelen fakir bir kadına bir tek hurmadan başka verecek bir şey bulamamış, onu da, ona vermiştir. (Edebü'l-Müfred S. 45)  Hicretin 9 uncu senesinde Medine'ye gelen mallar ve ganimetler son derece çoktu. Her taraftan Medine'ye zahire gönderiliyordu. Buna rağmen Rasûl-i Ekrem'in evindeki hayat tarzı değişmemiş, değiştirilmemiştir. Hayber'in fethinden sonra eşlerine tahsis olunan erzak dahi fakirlere tasadduk ve misafirlere ikram dolayısıyla vaktinden evvel tükenir, bazı günler ehl-i beyt aç kalırlardı.Bu sadelik ayetle de sabittir: Yüce Allah bunu Peygamberine, Ahzâb Sûresi'nin : “Ey Peygamber. Zevcelerine deki: Eğer sîz dünya hayatını ve zînetini istiyorsanız, geliniz size talak hakkınızı vereyim de hepinize güzel bir tarzda yol vereyim. Şayet Allah'ı ve Peygamber'inî ve âhiret yurdunu istiyorsanız şüphe yok ki Allah, sizden iyilik eden kadınlar için büyük bir mükafat hazırlamıştır.” Mealindeki 28 ve 29 uncu âyetleriyle bunu açıkça belirtir.Bu ayet indiğinde Hazret-i Âişe'nin cevabı şu idi: Ya Rasûlallah; ben, Allah'ı ve Rasûlullah'ı tercih ediyorum. (Tabakat'ı İbn-i Sâd C. 8, S. 47; Müsned C. 6, S. 185, Caetanin’nin İsnad ve İftiralarına cevap, A.KÖKSAL, s.52–53)    Sahih-i Buhari'nin Cihad bölümünde şöyle bir rivayet vardır: Hz. Peygamber vefat ettiği sırada üzerinde bulunan elbiseler yamalıydı. Bu, öyle bir zaman ki  Suriye sınırlarından başlayarak Aden'e kadar bütün Arabistan fethedilmişti. Evde genellikle aç dururdu ve geceleyin çoğu kere Hz. Peygamber ve bütün ev halkı aç yatarlardı. Hz. Peygamber peş peşe birçok geceyi aç geçirirdi. O ve ev halkı akşam yemeği bulamazlardı. Peş peşe her gün iki ay boyunca evinde ateş yanmadığı olurdu.  Hz. Aişe (ra) bir gün bu durumu anlatırken Urve b. Zübeyr, "Peki neyle geçiniyordunuz?" diye sorunca Hz. Aişe (ra), "Su ve hurmayla. Komşularımız ara sıra keçi sütü gönderirlerdi de içerdik" dedi. Hz. Aişe (ra) şöyle der: "Hayatı boyunca yani Medine'ye gelişinden vefat edinceye kadar geçen dönemde Hz. Peygamber hiçbir zaman üst üste iki vakit iyice doyarak yemek yemedi. Bir gün Hz. Peygamber'in huzuruna bir adam geldi ve "Çok açım" dedi. Hz. Peygamber mübarek eşlerinden birine; " Yiyecek bir şeyler gönder " diye haberci gönderdi. Giden kişi döndüğünde, evde sudan başka bir şey olmadığı haberini getirdi. Hz. Peygamber diğer eşinin evine haber gönderdi, oradan da aynı cevap geldi. Kısacası sekiz-dokuz evden, sudan başka bir şeyin olmadığı haberi geldi. Enes (ra) anlatır: "Bir gün Hz. Peygamber'in mübarek huzuruna geldiğimde Hz. Peygamber'in karnını bir kuşakla çok fazla sıktırarak bağlamış olduğunu gördüm. Sebebini sorduğumda oradakilerden biri, "Fazla acıktığı için" dedi. Ebu Talha (ra) şöyle der: "Bir gün ben Hz. Peygamber'in mescidde kuru toprağa uzanmış, açlıktan kıvranarak bir o tarafına bir bu tarafına döndüğünü gördüm."  Bir keresinde sahabe, Hz. Peygamber'in huzuruna gelip açlıktan yakındılar ve karınlarını açarak kuşaklarının altına bağladıkları taşları gösterdiler. Hz. Peygamber bunun üzerine açlıktan dolayı kendi karnına bir değil iki taş bağlamış olduğunu gösterdi. Çoğu kere açlıktan dolayı sesi o kadar kısılırdı ki, sahabe durumunu anlarlardı. Bir gün Ebu Talha (ra) eve geldi ve eşine; "Yiyecek bir şey var mı? Az önce Hz. Peygamber'in açlıktan sesinin kısıldığını gördüm" dedi. Bir gün çok acıkmış olarak tam öğle vakti evden çıktı. Yolda Ebu Bekir ve Ömer (ra) ile karşılaştı. O ikisi de açlıktan bitkin düşmüşlerdi. Rasulullah  hepsini alarak Ebu Eyyüb el-Ensari'nin (ra) evine gitti. Ebu Eyyüb el-Ensari, Hz. Peygamber  için daima hazır süt bulundururdu. O gün gelmesi gecikince sütü çocuklara içirmişti. Eşi haber alınca dışarı çıktı ve "Allah Resulü hoş geldi" dedi. Allah Resulü, Ebu Eyyüb'un nerede olduğunu sordu. Hurmalık yakın olduğu için Ebu Eyyüb el-Ensari sesi duyarak koştu geldi ve "Hoş geldiniz" dedikten sonra "Bu vakit, Allah Resulü'nün geldiği vakit değil" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber durumu anlattı. Ebu Eyyüb el-Ensari hurmalığa giderek bir salkım hurma koparıp getirdi ve "Şimdi et hazırlatıyorum" dedi. Hemen bir keçi kesti, yarısını tas kebap şeklinde yarısını da ateşte kızartarak pişirdi. Yemeği Hz. Peygamber'in önüne koyunca Allah Resulü : " Bir parça ekmek üzerine az miktarda et koyarak Fatıma'ya gönder. Birkaç günden beri bir şey yemek nasip olmadı " buyurdu. Sonra ashabıyla birlikte yemeği yedi. Birkaç çeşit yemeği görünce gözlerinden yaşlar boşandı ve: "Allah Teala'nın: "(Verdiğim) nimetlerden Kıyamet günü hesaba çekileceksiniz " (Tekasür 102/8) buyurduğu işte bunlardır " buyurdu.


                                                            HZ. ZEYD-ZEYNEB MESELESİ
      Güya Hz Muhammed onu gördü, begendi, eşi zeyd'te "İstersen bosanayım "dedi.
Hz. Zeyneb, Hz. Muhammed’in öz halasının kızıdır. Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb’i evlendiren Hz. Peygamberdir . Dursun bunları söylemez..Zeyneb (r.a)’in ailesi başta kızlarını Resulullah'a vermek istiyorlardı. Nitekim ilk istemeye gittiğinde de, kendisi için istiyor zannedip sevinmişlerdi. Çünkü öteden beri âdetâ Resûlullah'ın gelip talep etmesini bekliyorlardı.  Ancak Hz. Peygamber (s.a.v) onu, oğulluğu Zeyd’e isteyivermişti. Şimdi bütün aile böyle bir evliliği canı gönülden isterken, neden Resûlullah tutup da onu başkasına evlendirdi? (Kurtubî, 14/186187; İbn Kesîr, Tefsîr, 6/417418; Şevkânî, 4/283; Âlûsî,  22/22) Hz. Peygamber, Zeyneb’i daha önce Hz. Zeyd için istemiş ama Zeyneb’in ailesi vermemiştir. Ahzab Suresinin 36. ayeti bunun üzerine inmiş ve ailesi Zeyneb’i Hz. Zeyd’e vermiştir.  Hz. Zeyd zenci ve azat edilmiş olsa da bir köledir. Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb çok sık kavga etmekte ve bunu Peygambere ilettiklerinde Hz. Peygamber sabır tavsiye ederek evliliklerinin devamı için çaba sarf etmektedir. Gayesi Zeyneb’le evlenmek olsaydı bunu niye yapsın?  Araplarda geçerli olan “Bir kişi evlatlığının boşanmış karısıyla evlenemez” yargısı da Hz. Peygamber’in, Zeyneb’le evlenmesiyle son bulmuştur.
    Aslında Hz. Peygamber, köle asıllı Zeyd'e, Mekke'nin en soylu ailesinden bir kadını nikâhlamakla, câhiliyet devrinin asâletle ilgili geleneklerinin resmen ve fiilen yıkıldığını göstermek istemişti. Aslen köle olan birinin dul karısını kendisine nikâhlamakla da o geleneğin ikinci defa yere serildiğini ilan etmiş oluyordu. Çünkü yeni dinin ilkelerine göre, bütün insanlar Âdem ile Havvâ'nın çocuklarıydı. Allah katında değer kazanmanın tek yolu da takvâ yoluydu, yani Allâh'ın emirlerine uygun yaşama çabasıydı.
 
   Dursun’un masalına göre “Muhammed bir gün, Zeyd'i görmek için onun evine gider. Zeyd'i bulamaz, Zeyd'in karısı Zeyneb'le karşılaşır. Birden tutulur Zeyneb'e”.  Sanki Hz. Peygamber Zeyneb’i hiç görmemiş, sanki Zeyneb halasının kızı değilmiş, sanki onu Zeyd’le evlendiren Hz. Peygamber değilmiş. Sanki Peygamber onunla Zeyd’i evlendirmeden önce evlenemezdi?
    Ahkamu’l Kur’an’da, şöyle der: “ Zeyneb Allah Resulünün yakın bir akrabası olarak her zaman yanındaydı. Örtünme ayeti henüz inmediği için her zaman onu görebiliyordu”
    “2000’ e Doğru” dergisinde Turan şöyle der: “... Peygamberin Zeyneb'e olan aşkı, evlendikten sonra da uzun süre devam eder. Hadislerin anlattığına göre, Peygamber nerede güzel bir kadın görse hemen eve koşar, Zevneb'le yatardı.”  (Buhari - Hibe/8 - Tecrîd hadis no: 1130)  Bu iftiracının verdiği kaynağa bakıyoruz: Tecrîd hadis no: 1130,  8. cilt, sayfa 17 Hadis No:1130 böyle bir hadis yok. Belki Arapçasına bakmıştır diyeceğiz ama Tecrid’in Arapçası da sekiz cilt değil. Numarasını verdiği hadiste sadece Hz. Zeyneb ile Hz. Aişe arasında cereyan eden bir tartışmadan bahsediliyor. O kadar… Hadisin diğer kaynağı ise haberi vahid ile gelen yani bir kişinin anlattığı ve yüzyıllar sonra yazıya geçirilen bir haberdir. Ne kadar doğru olabileceği zaten ortadadır ve Hz Muhammed'in ahlakı, yaşamı bu iddiaya gereli cevabı vermektedir!


                                                               HZ. MUHAMMED'İN EVLİLİKLERİ
Ahzab/28-34 ve 53. ayetlere baktığımız zaman:
1-Hz. Peygambere, hanımları isterse kendilerine mal verip boşayabileceklerini ifade edilmiştir.
2-Evli kalıp fuhuş yapacak olurlarsa normal bir kişinin fuhuş yapmasından daha büyük cezaya çarptırılacakları belirtilmiştir.
3-Konuşma ve hareketlerine dikkat etmeleri emredilmiştir.
4-İbadetleri yapmaları ve Allah’ın ayetlerini ve Peygamberin hadislerini daha sonra ki nesillere aktarmak için akılda tutmaları istenmiştir.
5-İkinci ayette ifade edildiği gibi peygamberden sonra, eşlerinin başkaları ile evlenmeleri yasaklanmıştır. Onlar ise bir peygamberle evliliği ve ahiret hayatını zaten tercih etmişlerdi. 

1-Hz. Hatice:
2-Hz. Sevde: Hz. Hatice’nin ölümünden sonra evlendiği ilk kadındır. İlk devirde Müslümanlığı kabul etmiş Sükran b. Amr’la evlenmiş, Habeşistan’a hicret eden ikinci kafileyle hicret etmiş, eşi burada Hıristiyan olmuş, bunun üzerine Mekke’ye dönmüş, müşrik babası ve kardeşi Abd ile yaşamak zorunda kalmıştır. Hicretten iki yıl önce evlenmişlerdir. Hz. Peygamberin çocuklarının büyütülmesi ve eğitilmesinde önemli rol oynamıştır. Hz. Ömer halifeyken kendisine gönderdiği bir kese paranın tamamını fakirlere dağıtabilecek kadar cömerttir. Hz. Peygamber, Hz. Sevde ile evlendiğinde 51 yaşlarındaydı.
3-Hz. Aişe:  Hz. Peygamber, Hz. Aişe ile evlendiğinde 55 yaşlarındaydı.
4-Hz. Hafsa: Hz. Ömer’in kızı Hafsa  22 yaşında dul kalmış. Fiziki olarak pek güzel olmadığı rivayet edilen Hz. Hafsa okuma yazma bilen nadir insanlardandır. Babasının, Hafsa’yı Hz. Osman’la olmayınca da Hz. Ebubekir’le evlendirme isteği onlar tarafından kabul görmeyince Hz. Peygamber Hafsa’yla Hicri 3. yılda evlenmiştir. Hz. Peygamber, Hz. Hafsa ile evlendiğinde 56 yaşlarındaydı.
5-Huzeyme kızı Zeynep: 60 yaşında dul. Hz. Zeyneb, evlilikten 8 ay sonra ölmüştür.
6-Ümmü Seleme: 65 yaşında 4 çocuklu dul.Hz. Peygamber, Hz. Ümmü Seleme ile evlendiğinde 57 yaşlarındaydı.
7-Cahş kızı Zeynep: 36 yaşlarında dul. Peygamber, Hz. Zeynep ile evlendiğinde 58 yaşlarındaydı.
8-Ümmü Habibe: 55 yaşında dul. Mekke başkanı Ebu Sufyan’ın kızı. Hicri 7. yılda evlilik gerçekleşir. Mekke’nin fethi ile de babası Ebu Sufyan Müslüman olur. Hz. Peygamber, Hz. Ümmü Habibe ile evlendiğinde 60 yaşlarındaydı.
9- Cüveyriye. Beni Mustalık kabilesi reisi Haris’in kızı.
10-Safiye: Kurayza liderin kızı. Hz. Peygamber, Hz. Safiye ile evlendiğinde 60 yaşlarındaydı.
11-Meymune: Hz. Peygamber, Hz. Meymune ile evlendiğinde 60 yaşlarındaydı.  Detay:  www.islamustundur.com/konular/annelerimiz.html



                                                                      HZ. SAFİYE OLAYI
      İddia: Yahudileri öldürür, ağaçları keser. Hz. Peygamber Beni Kurayza’ya karşı nasıl davranmıştı:
1.1-Yahudilere anlaşma yapılmış ve dinlerini serbestçe yaşayabilecekleri bildirilmişti.
1.2-Aleyhinde pek çok karar olan Beni Kurayza’ya haklar vererek, Beni Nadir’le eşit seviyeye çıkarmıştı.
1.3-Beni Nadir sürgüne gönderilmiş ama Beni Kurayza’yla tekrar anlaşma yapmıştı.
1.4-Beni Kurayza Hendek savaşına katılarak anlaşmayı bozdu.
1.5-Hendek savaşının çıkmasını sağlayan Safiyye’nin (r.a) babası Huyey b. Ahtab’ı koruma altına alarak kalelerine götürmüşlerdi.
Her iki taraftan insanların öldüğü bir savaşı başlatan, binlerce insanı zor duruma düşüren, anlaşmaları bozan, Müslüman hanımların kaldığı kaleye saldıran Beni Kurayza’ya onların Kutsal kitapları doğrultusunca verilen karara ( Yahudiler Sa’d b. Muaz’ın vereceği karara razı olacaklarını bildirdiler. Sa’d b. Muaz Tevrat’a göre hüküm verdi )  Yahudiler bile itiraz etmemişken T. Dursun niye itiraz ediyor onu anlamakta güçlük çekiyoruz. Yahudi’den çok, Yahudicilik acaba niye?
Yüzlerce ağaca soykırım yapıldı diyen çevreci(?) T. Dursun, Hz. Peygamberin(a.s) bunu geçimlerini hurmadan sağlayan Yahudilerin direnişlerini kırmak, teslim olmalarını sağlamak ve her komutanın ordusunu az zayiatla başarıya ulaştırmak için ne yapılması gerekirse onu yaptığını anlamasını beklemiyoruz zaten. Detay:  http://www.islamustundur.com/islamveekoloji.html

      Hz. Peygamber (a.s), Safiyye’yi azat etmiş, çekip gitme ya da kendisiyle evlenme seçeneğini sunmuş. Safiyye’de bir peygamberle evlenmeyi tercih etmiştir. (İ.Hanbel, Müsned, 3/138)
    Hz. Peygamber Hayber den ayrılıp bir hayli yol aldıktan sonra konakladığı Sahba' mevkiinde Hz. Safiyye ile gerdeğe girmiştir.
(İslam Tarihi, A.KÖKSAL,14/291)
 

                                                    HZ.İBRAHİMİN BABASI AZER Mİ TAREH Mİ?
   Turanın mı yoksa başka bir kafirin mi yazdığı belli olmayan bir karalamada Hz. İbrahim’in babasının isminin aslında Azer değil de Terah olduğu Hz. Muhammed’in “Yahudilerin kutsal bildikleri Tevrat ve Talmud gibi kitapları bilenlerden bilgi edinirken böyle bir yanılgıya düştüğünü” yazmaktadır. Aşağıdaki  ayetten hareketle “Bu yanlışlık, Muhammed'in Yahudi kaynaklarından yaptığı alıntılarla ilgilidir. Öyle anlaşılıyor ki Muhammed, Yahudilerin kutsal bildikleri Tevrat ve Talmud gibi kitapları bilenlerden bilgi edinirken böyle bir yanılgıya düşmüştür.”  demektedir.
   İçerisinde “Hani İbrahim babası Âzer'e, "Sen putları ilah mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum" demişti.” Ayetleri de bulunan En’am suresi Mekkî bir suredir. Anlaşılan yazar bilmiyor, biz söyleyelim bu sure Mekke’de inmiştir. Mekke de Yahudi yoktur. Yani yahudilerden bilgi edinme gibi bir durum söz konusu değildir bu bir. İkincisi Medine de mevcut bulunan Hayber, Beni Kurayza, Beni Nadir... gibi Yahudi kabileleri varken niye hiç bir Yahudi buna itiraz etmedi “sen bunu bizim kitaptan aldın ama yanlış almışsın demedi” onların kafası çalışmıyor da bizim kafirlerin mi çalışıyor?
   Hz.İbrahimin babasının isminin ne olduğu; bulunabilmişse ya tarihi vesikalarla ya arkeolojik kazılarda elde edilen bulgularla –ki doğru bulgulara ulaşılabilmişse, daha sonra bulunacak bir bilgi önceki tüm bilgileri sıfırlayacaktır- ya dini metinlerle yada ismin anlamı ve kökeni üzerinden hareket edilerek bilinebilir.
    Muhammed b. İshak, "Âzer, Hz. İbrahim'in babasıdır ve Kûfe çevresinde "Kûsâ" köyü halkındandır" demiştir (Tefsîru't-Taberî). Ebû Hayyân tefsirinde; Âzer'in, marangoz, yıldız bilimci ve mühendis olduğunu ve Nemrud'un da yıldızlara ve hendeseye özel merakı bulunması nedeniyle, ona ayrı bir değer verdiğini belirtir. Nemrud; kendisini ilâh ilân etmiş ve kavmi ona ibadet etmeye başlamıştı. Bu arada inandıkları ilâhları temsil etmek üzere puthanede de putlar vardı. İbrahim (a.s.)'ın babası Âzer de Nemrud tarafından bu puthaneye görevli tayin edilmişti. Sa'lebî'nin naklettiğine göre, daha önce adı Tarah iken, puthanede adı Âzer'e çevrilmiştir. Çünkü Âzer puthanedeki bir putun adı idi (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX, 126). İbrahim (a.s.)'ın babasını inancından dolayı tenkit etmiş ve onu hak dine çağırmıştır ki bu kurana uygundur : “Ana-baban, hakkında bir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için baskı yaparlarsa, onlara boyun eğme ve dünyada onlara iyilikle muamele et" (Ankebût, 29/8)
    Hz. İbrahim (a.s.)'ın babası. Kur'an'da "Âzer" ismiyle zikredilir. Tarih kaynaklarında İbrahim (a.s.)'in babasının Süryânîce "Târeh" olduğu belirtilir. Buna göre, Yakup peygamberin bir diğer isminin de İsrail olması gibi, biri isim diğeri lâkap olmak üzere "Âzer ve Târeh " aynı şahsa ait isim ve lâkap demektir. Bazıları "Âzer" in çok yaşlı ihtiyar anlamına geldiğini veya bir put ismi olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca Târeh'in, İbrahim (a.s.)'ın babası, Âzer'in ise amcası olduğunu ifade eden görüşler de vardır. (Tecrîd-i Sarih Tercümesi, IX, 126) Çünkü arapça da “Baba” kelimesi olan“Ebün” kelimesi aynı zamanda “Amca” anlamına da gelmektedir.


                                                          KADININ UĞURSUZ SAYILDIĞI İDDİASI
 İlhan Arsel ve T. Dursun gibi düşünenlere Usulü fıkıh Dersi:
Hangi kitapta olursa olsun, bir hadis rivayeti, ancak mütevâtir olduğu takdirde inanmayı gerektirir, kesinlik ifade eder. Buhârî ve Müslim'de bulunan hadisler mutlak doğru olmayabilir. Usul âlimlerine göre içlerinde “Teda’uf” olabilir. Yani birisine göre “sahih” kabul edilen bir hadis, diğer muhaddise göre "hasen" veya “zayıf” olabilir çünkü hadis kabul etme şartları farklı farklıdır. Bir muhaddis doğru olduğuna inandığı bazı kıstaslar koyar ve sadece o yolla gelen hadisleri kitaplarına alır bir başkası başka kıstaslar koyar... Mesela bir muhaddis, ravi zincirinden birbirinden hadis alan iki kişinin yüzyüze görüşme şartını ileri sürerken bir diğer muhaddis görüşmüş olma ihtimali varsa rivayet edilen o hadis alır ve kabul eder. Raviler aynı tarihte aynı şehirde bulunmuşsa, onların ilme, hadise olan rağbetlerini ve rıhletlerini bildiği için görüşmüştür diyerek hadislerini kabul edip alır. Bu hadisleri daha sonra gelen muhaddisler değerlendirmeye alırlar. Hadislerin sağlamlık bakımından dereceleri de farklıdır. Fakat bunların çoğu, “vâhid” haberdir. Buhârî ve Müslim'de yer almış olsa da tevatür derecesine erişmemiş kişi haberleri, "yakîn" (yani kesinlik) değil, zan (sanı) ifade eder. İçinde kuşku bulunduğu için kesin hüküm bildiremez. Ancak aynı konuda farklı ve birbirini destekleyen hadisler çok olursa onlar manen mütevatir derecesine ulaşır.
   Hz. Peygamber buyurmuştur ki: “Üç şeyde uğursuzluk vardır: Atta, evde, bir de kadında da" Turan, Buhârî'de yer almış bulunan bu hadisin sağlamlığında hiç kuşku bulunmadığını ileri sürmektedir. İşin garip tarafı, Turan işine geldiği zaman Buhari’deki hadislerin uydurma olduğunu söyleyip reddetmekte, bazen alay etmekte, bezen de hadislerin yazılmasının yasaklandığını söyleyip bu kitapların çok sonraları yazıldığını söylemektedir. Bu hadis Ebû Hüreyre'den gelmektedir. Doğrudur ama eksiktir. “Katade’nin rivayetine göre: Amiroğullarından iki kişi Hz. Âişe'ye, Ebû Hureyre'nin, "Resulullah (a.s.): Uğursuzluk şu üç şeydedir; evde, kadında ve atta.” buyurdu." dediği sorulunca, o şöyle cevap verdi: "Ebû Hureyre iyi ezberlememiş, o girdiğinde Resulullah (a.s.) Allah, Yahudileri kahretsin, şöyle derler: Uğursuzluk şu üç şeydedir; evde, kadında ve atta." buyurmuştu; ama o, hadisin başını işitememiş, sadece sonunu duymuştur." (Ebû Dâvûd et-Tayâlisî, Müsned. s, 215, no: 1537)
    “Şum” uğursuz saymak demektir. İslam’da “uğursuzluk yoktur” diyen Hz. Peygamber kendisiyle çelişkiye düşmez.  "İnanan erkekler ve inanan kadınlar birbirlerinin velisi (koruyucusu)dirler. İyiliği emreder, kötülükten menederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah'a ve Elçisine itaat ederler, işte Allah onlara rahmet edecektir." (Tevbe: 71), "Erkek veya kadından her kim inanarak güzel işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar." (Nisa: 124), "Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, tâate devam eden erkekler ve tâate devam eden kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygılı erkekler ve saygılı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar; işte Allah, bunlar için bağış ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır." (Ahzâb: 35)  Peygamberimiz daha çok erkeklerle beraberdi. Onlara hitap eder, onlara göre konuşurdu. Kötü huylu ve kırıtkan bir kadın hakkında: "Şeytân, kadın şeklinde görünür"  erkekleri uyarmak için örnek verdiğinde amaç o an çevresinde bulunan erkelerden oluşan ashabını hafif meşrep kadınlara karşı uyarmaktır. Yoksa kadınlar çevresinde olsa idi "Çapkın" geçinen yakışıklı erkeklere karşı hanım sahabileri uyaracak ve bu defa  hafifi meşrep erkekleri şeytana benzetecekti. Bilindiği gibi kadın ahlaksızlık yapınca fahişe, erkek yapınca çapkın olur mantığı İslam'a aykırıdır. Konumuza dönersek Dursun'un da zaman zaman alıntı yaptığı Rağıb el-İsfehani’nin “Müfredat”ına baksaydı Arapça’da şeytan kelimesinin “İnsan ya da hayvanlardan, kötü huylu olanlara (ele avuca sığmayan, haşarı olanlara) sıfat olarak verildiğini” görürdü. (el- Müfredat fi Garibil Kur’an, 381)   Kur’an-ı Kerim, şeytanın erkek şeklinde olabileceğini de söylemiştir. Bedir savaşı kışkırtıcılarından   Bekr oğullarından Sürâka ibn Mâlik ibn Cu'şum  için "O zaman şeytân, onlara, yaptıkları işi süslemiş: 'Bugün insanlardan, sizi yenecek kimse yoktur. Korkmayın, ben de sizin yanınızdayım!' demişti. Fakat iki topluluk birbirini görünce ardına dönüp: 'Ben sizden uzağım, ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah'tan korkarım zira Allah'ın cezası çetindir!' dedi." (Enfâl: 48) ayeti inmiştir. En'âm :112 ayette de  hem cinlerden, hem de insanlardan şeytanlar bulunduğu belirtilmektedir: “İşte böylece biz her Peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.” Kötü huylu, bozguncu insanların şeytan tabiatlı olduklarını söylemektedir. Şimdi bu ayetlerden, bütün erkeklerin şeytan olduğu anlamı çıkarılabilir mi? İnsanın, niyeti bozuk olunca herkesi kendi düşündüğü gibi yönlendirmeye çalışıyor. Kuran da Yüce Allah böyleleri için "Eimmetül Küfr" (Küfür İmamları) buyurmadı mı?
 

                                                        SAPTIRILAN KISAS HÜKMÜ VE GERÇEKLER
  Turan Dursun'un iddiasına göre eğer bir Müslüman erkek; kâfir erkeği öldürürse kısas uygulanmazdı. Bakara Sûresi, cezayı ferde değil, eski kabile hayatının bir kalıntısı olarak topluluğa vermiş oluyordu. Ölenin karşılığında, kan bedelini, öldürenin bir eşiti oluşturabiliyordu. Kısas yerine bedel ödenebilirdi. Kadın Müslümanın değeri, erkeğin yarısı kadardı.
Aslında yazar, fıkıh ihtilâflarını, ictihâd görüşlerini Kur'ân'ın açık hükmü gibi göstererek kamuyu yanıltma gayesi içindedir. Gerçekte "Kur'ân cezayı ferde değil, gelenek uyarınca topluluğa vermiş oluyordu" sözü, Kur'ân'ın: "Hür karşılığında hür, köle karşılığında köle, kadın karşılığında kadın" ifadesine uyar mı? Bir kere birinin yaptığı suçu başkalarına yükleme, Kur'ân'ın genel ve en temel prensibine aykırıdır. Kur'ân'a göre "Hiç kimse, başkasının günâh yükünü taşımaz. "(İsra, 17/ 15) Kimse, işlemediği suçtan sorumlu olmaz. Kısasta sadece suçu işleyen cezalandırılır.
Ancak öldürenin velîlerine, yani en yakın akrabasına kısastan vazgeçme hakkı tanınmıştır. Kısasın asıl gayesi, toplum düzenini sağlamaktır. Eğer öldürülenin yakınları, katili bağışlar da diyete (kan bedeline) razı olurlarsa o zaman kabile dayanışmasının bir gereği olarak diyeti, katilin akrabası öder. Bunda yardımlaşma yanında, aile içinde yetişmiş ferdin davranışlarının, familya tarafından kontrol edilme gayesi de güdülmüştür. Zira ferdin suçunun, kendisine de zarar vereceğini düşünen aile, fertlerinin davranışlarını kontrol eder, onların yanlış bir şey yapmalarına engel olmağa çalışır.
Turan Dursun'a göre: "Bir Müslüman erkek, kâfir erkeği Öldürürse kısas uygulanmaz." Kur'ân'ın açık anlatımında Müslüman kâfir kaydı yoktur. Hür deyimi içine, müslim, gayri müslim bütün hürler girer. Köle deyimi içinde de dini ne olursa olsun bütün köleler girer. Bu Müslüman kâfir ayırımı, Kur'ân'a ait değildir, fıkıhçıların görüşleridir. Bu konuyu daha iyi kavrayabilmek için Bakara Sûresinin, kısasla ilgili 178-179. âyetlerinin mealini verelim:
"Ey inananlar, öldürmede kısas size farz kılındı. (Binaenaleyh, katilin de öldürülmesi gerekir.) “Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama kim (yani katil, Müslüman) kardeşi tarafından affedilirse, o zaman (affedenin örfe göre) uygun olanı yapması (uygun diyet istemesi, affedilenin de) güzelce onu ödeme(si) gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve acımadır. Kim bundan sonra da saldırıya kalkarsa artık onun için acı bir azap vardır. Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır, böylece korunursunuz."
    Bu iki âyetin iniş sebebi hakkında birkaç rivayet vardır. Katâde'den anlatıldığına göre; cahiliye çağında kabileler, kendilerini birbirlerinden üstün görürlerdi. Şayet kuvvetli olan kabilenin kölesi öldürülse, onun yerine bir hür; kadın öldürülse, yerine bir erkek; hür bir erkek öldürülse yerine iki hür erkek öldürmek isterlerdi. Böylece o kabîle; kölelerinin, başkalarının hürlerine; kadınlarının, başkalarının erkeklerine; bir hürlerinin, başkalarının iki hürüne denk olduğunu ileri sürerek övünmüş olurdu. İşte Yüce Allah (cc), bu âyeti indirerek ancak köle karşılığında kölenin, kadın karşılığında kadının kısas edilebileceğini bildirdi ve insanları böyle aşırılıklardan menetti. Daha sonra da Mâide Süresindeki: "Onlara (İsrailoğullarına) Tevrat'ta cana canın, göze gözün, buruna burnun, kulağa kulağın ve yaralamaların da birbirine karşı kısas edileceğini yazdık" mealinde bulunan 45. âyetini indirdi. Buna benzer bir rivayeti de tabiûndan bir topluluk, Şa'bî'den nakletmiştir.
Ayetin mânâsı: Ey inananlar öldürülenin katiline kısas yapmanız, size farz kılındı. Kimse kimseye karşı haksızlık yapmasın, aşırı gitmesin. Hür bir insan, hür bir insanı öldürdüğü zaman yalnız o hürü öldürün; köle, köleyi öldürdüğü zaman da yalnız onu öldürün. Kadına karşılık da sadece katil kadını öldürün. Hür yerine birçok hür, köle yerine hür; kadın yerine erkek öldürmeyin. Her kim için kardeşi tarafından (yani maktulün velisi tarafından) kısastan bir şey, diyete bırakılmış olursa artık diyeti isteyen kişi, işi yokuşa sürmeden güzelce hakkını alsın, diyeti veren de işi sürüncemede bırakmadan borcunu ödesin. Kısastan vazgeçip, cezanın diyete indirilmesi, Rabbinizden size bir rahmettir.
   Âyetin baş tarafı, kısası genel prensip olarak farz kılmakta, fakat maktulün velisine katili affetme yetkisini de vermektedir. Bu husus, ümmet için bir rahmettir. Kısastan maksat, toplumun huzurunun teminidir. Çünkü haksız yere öldürülenin katili de hayattan mahrum edilmezse bu durum, maktulün yakınları arasında bir infiale, kan davasının sürüp gitmesine ve iki taraf arasında ardı arkası kesilmeyecek öldürmelerin cereyanına sebep olur. Ama katil, şeriatın bir emri olarak öldürülünce iki taraf da yatışır, kardeş olarak yaşamalarını sürdürür. Kısasın yanında af yetkisinin de tanınması, Kur'ân hükmüne her zaman uygulanabilecek bir elastikiyet vermiştir.
   Buna göre âyette Öldürülmüş olan bir hürün, öldürülmeyeceğine dair bir delil olmadığı gibi kadın öldüren erkeğin öldürülmeyeceğine dair bir delil de yoktur. Âyetin başı, genel bir hüküm ifade eder. Hür yerine hürün öldürülmesinin zikredilmesi, öteden beri uygulanan bir zulmü ortadan kaldırmaktadır. Zulmen öldürülen herkes: "Kim zulmen öldürülürse, onun velisine yetki veririz ama o da öldürmede aşırı gitmesin, "(İsra, 17/33) ayetinin kapsamına girer. Maktul Müslüman olsun, zimmî olsun, hür olsun, köle olsun, kadın olsun, erkek olsun velisine kısas taleb etme yetkisi verilmiştir. Mâide Sûresinin 45. âyetinde de "cana can, göze göz"ün kısas edileceği beyan edilmektedir. "Kim size tecâvüz ederse, onun size tecavüz ettiği kadar siz de ona tecavüz ediniz!", (Bakara, 2/194) "Ceza, verirseniz, size edilen azap kadar ceza veriniz. "(Nahl, 16/126) âyetleri de kısası emretmektedir. Sünnet de kısastaki bu genel hükmün, kölelere de şamil olduğunu gösterir.  Peygamberimiz (s.a.v); "Kölesini, öldüreni öldürürüz, onun burnunu, kulağını kesenin burnunu, kulağını keseriz ve onu iğdiş edeni iğdiş ederiz" buyurmuştur.Kur'ân'ın ifadesinde köleye karşılık hürün öldürülmeyeceği şeklinde bir beyan yoktur. Ancak    İmâm Mâlik'in ve onun talebesi Şafiî'nin içtihadına göre köle karşılığında hür, zimmî (gayri müslim) karşılığında Müslüman öldürülmez. Ancak kadın öldürmüş olan erkeğin öldürüleceğinde icmâ (oy birliği) vardır. Hz. Peygamber (s.a.v), zimmîye karşılık Müslümandan fidye almış ve: "Ben, zimmetine riâyet edenin hakkını korurum" demiştir.
  Turan Dursun: "Diğer cezalar da, yapılanın misliyle kısastı. 'Eğer bir topluluğa azap edecekseniz, size yapılan azabın eşiyle azab edin.' Nahl Sûresinin 126. âyetinde böyle emrediliyordu. Kısasa kısas uygulanarak organ kesme türünden cezalar yanında, kırbaçlamak gibi gene ezaya dayanan cezalar da vardı (s. 58) diyor. Dursun, Nahl Sûresinin 126. âyetini, yine kasten yarım almış. Ayetin sonundaki "Sabrederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır!" cümlesini almamış. Çünkü püf noktası burada. Ayet, affetmeyi, öc almağa tercih etmektedir.Yapılan kötülüğü cezalandırmanın gayesi, intikam almak, kin ve öfkeyi tatmin etmek değil, toplum düzenini korumaktır. Ayette, toplum düzenine zarar vermeyecekse suçu bağışlamak öğütlenmektedir.Ayetin asıl amacı, suçlara misliyle karşılık verip intikam almak değil, işlenen bir suça, hak ettiğinden daha ağır bir ceza vermeyi önlemektir. Yani ayet, intikamı değil, adaletten ayrılmamayı emretmektedir. "Eğer ceza verecekseniz, size yapılan kötülük kadar, işlenen suç kadar ceza verin; ama affederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır!"  Bu ifadenin asıl gayesi, işlenen bir hatâyı, ondan daha ağır bir ceza ile cezalandırmayı önlemektir. Çünkü bazı kimseler, ailesinden veya yakınlarından bir adam öldüreni öldürmekle kalmaz, onun çoluğunu, çocuğunu, yakınlarını dahi öldürerek intikam alırlardı. Kur'ân, bu tür aşırı davranışları yasaklamıştır.

       
                                        
                  KIZ ÇOCUKLARI ÖLDÜRÜLMÜYOR MUYDU?
    T.Dursun “kız çocuklarının diri diri gömülmemiştir” iddiasındadır. Böyle bir şey yok ise Kur'ân neden böyle söylesin? Kur'ân bunu söylediği zaman, dinleyenler böyle bir şey yok, diye neden itiraz etmemişler. Olmayan bir şeyi söylemesi, Kur'ân'a karşı o zaman inanmış olanların da inancını sarsmaz mıydı? İslâm öncesi şâirlerden Ferazdak'ın şiirinde de geçen bu olayı nasıl inkâr ediyor?  Bu uygulama  bazı kabilelerde; Abdulaziz Çaviş'in ifadesine göre "Kureyş ve Kinde gibi bazı Arap kabilelerinde, kızları diri diri gömmeyi güzel işlerden sayanlar vardı. Nitekim "Defnu'l-benât mine'l-mekrumât: Kızları gömmek, güzel işlerdendir." gibi mesel haline gelmiş sözler de bunu kanıtlamaktadır "(Anglikan Kilisesine Cevap, 169)
   Bunu bugün uygulanmakta olan kürtajla karşılaştırabiliriz. Kürtajda sadece kız değil erkekte, hem de doğmadan öldürülmektedirler.Doğurduğu çocuğu öldürüp çöp bidonlarına atan yahut sağ olarak cami duvarına bırakanlar hala bulunmaktadır. Turan Dursun, 244. sayfada kız çocuğunu diri diri gömme ile ilgili olarak Ebû Dâvud'dan bir hadis meali aktarıyor: "Vâide de, mev'ûde de ateştedir."
(Kitâbu's-Sunneh, bâb fî Zerâriyyi'l-muşrikîn, 2/532). Ve şu yargıya varıyor:
"Kız çocuğunu diri diri gömen kimsenin cehenneme gitmesini anladık ama o zavallı kız çocuğunun cehennemde işi ne? O niye cezalandırılıyor?" diye sorabilirsiniz." diyor.İşine gelince zayıf hadisleri kullanmaktan çekinmeyen Dursun'a cevabı Kuran'dan verelim: "Toprağa gömülmüş kıza sorulduğu zaman, hangi günâhından ötürü öldürüldü, diye?" (Tekvir:8-9).  İbn Hanbel'in Müsned'inde, bu rivayetin tam tersini söyleyen bir hadis: “Dedim:- Ey Allah’ın elçisi, kim cennettedir? Peygamber (a.s), peygamberler cennettedir, şehid cennettedir, yeni doğmuş çocuk cennettedir ve mev’ude (canlı olarak gömülmüş kız) cennettedir.”
(İbni Hanbel, Müsned, 5/58)   Kur'anı Kerim de, kız cocuklarının toptan, herkes tarafından  öldürüldüğünü söylemiyor ki bunu Turan öyle zannettirip üste çıkmaya çalışıyor.


                                                                 KUR’AN’IN ASLI YAKILDI MI?
     Ebu Bekir zamanında Oldukça titiz çalışmalar sonucunda yaklaşık bir yıl sonra Kur'ân-ı Kerim, ciltli bir kitap haline getirilmiştir ama sure sıralarına riayet edilmemiştir...Hz. Osman’ın emriyle dördü asıl, on iki kişilik bir heyet oluşturulmuş. Hz. Ebu Bekir zamanında yazılan Kur'ân-ı Kerim'e bakılarak çoğaltılmış olan Mushaf, aynı zamanda sure sıraları da Hz. Peygamberin emir buyurduğu gibi düzenlenmiştir. Bu tasnifte ihtilaf edilen kelimelerde Kureyş lehçesine göre yazılmıştır. Bundan sonra Kur’an önemli şehir merkezlerine gönderilmiştir. (H.25/M.646)
    Zeyd İbni Said şöyle der: Tevbe Suresi'nin son âyetini yalnız Ebû Huzeyme el-Ensârî'nin yanında buldum." (Buhârî, Fedâilu'l Kuran, 3, 4 ncü bâblar, Ibn Hanbel, Musned, 1/13; Ebu Dâvûd, Kitâbu'l-Mesâhif, s. 6–7) Zeyd İbni Said ve komisyonda bulunan diğer üyeler güçlü hafız olmalarına rağmen titiz çalışmasından dolayı başka iki şahidin bulunmasını da istemişlerdir. Ebu Şâme: Zeyd “ Onu Huzeyme’den başkasında bulamadım” demiştir. Yani onu Ebu Huzeyme’den başkasında yazılı olarak bulamadım, demektir.” Der. Doğrusu da budur.
      Hz. Osman, okuma farklarını ortadan kaldırıp müslümanları bir tek kıraatte birleştirmek amacıyla başka bütün mushafların ve Kur'ân parçalarının yakılmasını emretmiştir. (Beyhekî, es-Sunen, Kitabu's-Salât, 2/42)
     Hz. Ali’nin: "Ey insanlar, Osman hakkında aşırı sözler söylemekten, ona 'Mushaflar yakıcısı!' demekten sakının. Vallahi o, mushafları, biz Muhammed'in ashabı önünde yaktı.", "Osman zamanında yönetici ben olsaydım, onun mushaflar hakkında yaptığını ben de yapardım." dediği rivayet edilir.(Kurtubî, 1/54; el-Fethu'r-Rabbânî, 18/34)
    Hz. Osman'ın, özel mushafları yaktırdığı rivayet edilmektedir ama onun bu emrine uymayıp kendi özel mushaflarını saklayanların bulunduğu da tarihen sabittir. Çünkü Hz. Alî, Abdullah ibn Mes'ud, Übeyy ibn Ka'b'ın özel mushaflarından söz edilmektedir.(Kurtubî, 1/53) (Bu Mushaflara dokunulmamış olmasının nedeni düzgün ve imla kurallarına uygun olarak yazılmış olmalarıdır.)
     Hz. Hafsa'ya iade edilmiş olan ana Mushaf da ölünceye dek onun yanında kalmış, Medine valisi olan Mervân ibn el-Hakem, yakmak üzere o nüshayı istemişse de Hz. Hafsa vermemiş, fakat bu mü'minler anasının vefatı üzerine Mervân o Mushafı alıp yakmıştır. (el-Fethu'r-Rabbânî, 18/34)  Îbn Ömer diyor ki:"Hiçbiriniz, Kur'ân'ın tümünü aldım (elimde bulunduruyorum) demesin. Bilemez ki Kur'ân'ın çoğu yok olup gitmiştir. “Ne kadar orta­da varsa o kadarını elimde tutuyorum” desin yalnızca." (Süyûtî, el İtkân,2/32.)  Dursun'un bu metne yaptığı çeviri aslında tamamen yanlıştır. Çünkü yüklemi baştan olumsuz alarak "hiçbiriniz, Kur'ân'ın tümünü aldım demesin" şeklinde çevirmiştir. Oysa yüklem olumsuz değil, vurgulu olarak olumludur. "Biriniz Kur'ân'ın tamamını aldım (elimdedir) diyor," şeklindedir. Devamı "bilemez ki Kur'ân'ın çoğu yok olup gitmiştir" şeklindeki çeviri de yanlıştır.Doğrusu şu: "Tamamını nereden bilecek? Bundan birçok Kur'ân (âyeti) gitmiştir (kaybolmuştur)." Îbn Ömer bu sözüyle, Kur'ân'ın çoğunun kaybolduğunu değil, mevcut Mushaf’tan birçok âyetin gittiğini, yani neshedildiğini anlatmaktadır. Dursun'un çevirisi ile İbn Ömer'in sözü arasında büyük fark var. Çünkü "Kur'ân'ın çoğu" ifadesi başka, "Kur'ân'dan birçok âyet" ifadesi başkadır. Birinde Kur'ân'ın çoğunun kaybolduğu ifade edilirken ikincisinde Kur'ân'dan bazı âyetlerin neshedilmiş olduğu anlatılmış olur. İşte İbn Ömer'in sözü ikinci türdendir." (Gerçek Din Bu, s.124)  Nesh:  Allah fikir değiştirmesi değildir.Kur’an bu üslubuyla tedriciliği yani kolaydan, zora doğru eğitimi insanlara öğretmektedir. Aynen Hz. Aişe’nin dediği gibi “…İnsanlar Müslümanlığı kabul ettikten sonra helal ve harama dair ayetler indi. İlk evvel “içki içmeyiniz” tarzında ayet inseydi “içkiyi terk etmeyiz” diyecek yahut ilk evvel “zina etmeyiniz” tarzında ayet inseydi, herkes “zinayı terk etmeyiz” diyecekti…” (Buhari, telifü’l-Kur’an Babı)
                                                           Resmî Mushaf Dışındaki Mushaflar Neden Yakıldı?
        Şahşi Arap el yazısı,  anlamını bilmedikleri kelimelerin yanına Peygamberden duydukları anlamları da yazıyor olmaları ki ayet ile anlam, yorum karışabilirdi, Kişilerin, kendi kendilerine tuttukları notları, evlerinde veya herhangi bir yerde okurken yanılabilmeleri mümkün idi, surelerin sıralarının karışık olması. Resmî Kur'ân'dan az da olsa farklı birtakım özel Kur'ân nüshaları durdukça Kur'ân üzerindeki ihtilâflar sürüp gider ve hattâ büyürdü. İşte böyle bir ihtilâfı önlemek için özel Mushaflar yakıldı.Ama bazı özel mushaflar bazı sahabilerin yanında saklı kalmıştır: Hz. Osman zamanında yapılmış olan derleme, Peygamber'in yazdırdığı Kur'ân'dan farklı olsaydı, Osman'dan sonra halîfe olan Hz. Alî, kendi özel Mushafını resmîleştirir, Osman Mushafını yürürlükten kaldırırdı. Oysa öyle yapmamış, kendi Mushafını muhafaza etmekle beraber resmîleştirmemiş, Osman Mushafını resmî Muhsaf kabul etmiştir. Bu durum da mevcut Mushafın, asıl Kur'ân'a uygunluğunu gösterir. Ayrıca çevre ülke, şehir ve kasabalara dağılan Hz. Peygamberin arkadaşları gittikleri yerde öğrencilerine Kur’anı  öğretmişlerdir. Eğer onların bildikleri, tertip edilen Kur’an’dan farklı olsaydı mutlaka farklılıklar ortaya çıkardı. Dünyanın neresine gidilirse gidilsin farklılık yoktur. “Kur’an’ın aslı yakıldı” diyerek gerçek Kur’an’ın ortada olmadığını iftirasını atanlar, o devir müslümanlarının ezberledikleri surelerin hafızalarının nasıl silindiğini açıklamak durumundadırlar. Demek ki Hz. Peygamberden dinledikleri Kur’an’la aynıydı ki itiraz etmediler. O devirde yaşayan Müslümanlar, günümüzde İslam’a, Hz. Peygambere en küçük bir hakarette ayaklanan Müslümanlardan daha mı duyarsızdılar ki Kur’an’ın aslı yakılırken (!) hiçbir itiraz ve tepki göstermeyip sineye çektiler? 
             T.Dursun, Peygamber zamanında en iyi ihtimale göre 7 hafızın olduğunu söylüyor ve bunu bir rivayete dayandırıyor.
    Yirmi üç yıl süren Peygamberlik döneminde ki hafız sayısı 7, Hz. Peygamberin vefatından bir yıl sonra sadece Yemame savaşında 70 hafız öyle mi? Bi’ri Maune olayında 70 hafızın şehid düştüğü göz önüne alınırsa 7 rakamının gerçekçi olmadığı anlaşılır.O rivayet muhtemel ki Medine’de bulunan hafızlar için söylenmiştir. Diğer şehirlerdeki hafızlar bu sayıya dahil değildir.
     İbn Mesud'un "Mushaf'ında Fatiha Suresi gibi çok temel bir sure yok. diyen Dursun'a cevabı İmamı Nevevi'den verelim: Müslim şerhi Şerhi Mühezzeb’te: Bütün Müslümanlar felak-nas ve Fatiha’nın Kur’an’dan olduğunda ittifak ve icma etmişlerdir. Onların Kur’an’dan olduğunu inkar eden kafir olur. İbni Mesud’dan rivayet edilen şey batıldır ve doğru değildir. İbni Hazm, Fahreddi Razi’de bunun bir yalan ve iftira olduğunu söyler. Dr. Muhammed İbni Lütfî es-Sabbâğ, "Lemehât fî Ulûmi'l-Kur'ân" adlı kitabında; "Osmanî Mushaflar şimdi nerede?" başlıklı kısımda şöyle diyor...Hicri 614 yılında ölen İbni Cübeyr, Seyahatnâme'sinde, Dımışk Câmi'inden  söz ederken şunu zikretmiştir. “Mısırdaki yeni maksurenin doğu rüknünde (köşesinde) büyük bir dolap (hazâne) vardır ki içinde Osman'ın mushaflarından bir mushaf bulunmaktadır.  O Osman'ın Şam'a gönderdiği mushaftır. Dolap her gün nazmın ardı sıra açılır. İnsanlar ona dokunup öpmekle teberruk ederler. Onu uğurlu sayarlar.” (el-Burhan, 1/235-el-İtkan, 1/60)
İbni Faldan el- Ömeri Ö.Hicri 749) de Dımışk’ta bir mushaf görmüştür. Onun Osmani mushaflardan biri olduğunu anlatıp “Onun sol tarafında, müminlerin emir Osman ibni Affan’ın hattıyla “Osmani mushaf” diye yazılı olduğunu söylemiştir. (Mesalikü’l-Ebsar fi memaliki’l-Emsar, 195)
İbni Batuta, Şam’daki nüshadan ayrı Basra’da Osmani mushafından bir tane daha gördüğünden bahseder. (Rıhletü İbni Batuta, 1/116)
Dr. Abdurrahman eş-Şehbender demiştir ki: Dımışk-ı Şam'da bu Osmânî mushaflardan bir nüsha elde ettim. Maalesef onu, otuz yıl önce Emevî Camiini yakıp kül eden yangında ateş telef etmiş." O, bu sözü, M. 1922 yılının Nisan ayında yazmıştır. (Müzekkirât-ı Abdurrahman eş-Şehbender, s. 34)
    Üstad el-Kevserî'nin zikrettiğine göre; Şeyh Abdulhakîm el-Efgânî (ö.H. 1326-M.1908), ölümünden önce bu Osmânî Mushaf'ın resmine (yazı ve imlâsına) uygun bir mushaf kopya etmiştir. Kevserî, bu Osmânî Mushaf'ın, Birinci Dünya savaşı sırasında İstanbul'a nakledildiği zannındadır. Efgânî'nin kopya ettiği mushafın ise Dımışk'taki adamlarından birinde mahfuz olduğu zikredilmiştir. ( Makâlâtu'l-Kevserî, s. 12)
Yine Kevserî, Küfe Mushafının, Humus'ta bulunduğunu ve onun, Birinci Dünya Savaşı sırasında başkent İstanbul'a götürüldüğünü zikretmiş, ancak Humus'ta hangi mescidde bulunduğunu zikretmemiştir. Nitekim Kevserî, Medine'de bulunan Medine mushafının da, Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'a götürüldüğünü zikretmiştir. ( Makâlâtu'l-Kevserî, s. 12)
İstanbul’da “Türk ve İslam Eserleri Müzesinde” şu tarihi mushaflar bulunmaktadır.
457 numarada: Hz. Osman imzasını ve hicri 30 yılını içeren Mushafı Şerif. 557 numarada: Hz. Ali’nin imzasını içeren Mushafı Şerif.458 numarada: Hz. Ali’nin yazısı olduğu belirtilen Mushafı Şerif.Hz. Ömer’e nisbet edilen ve ceylan derisine yazılmış, tahtaya yapıştırılmış bir Kur’an sayfası. (Ulumu’l-Kur’an,187–190)

 
                                                   KURAN  TEVRAT  KURBAN
    
 İ.Arsel,  “Ademoğullarının hikayesi”  başlıklı yazısında, Maide suresi 27. Ayetin anlamını yazarak, bunun Tevrat’ta da geçtiğini, bu iki oğulun isimlerinin Habil ve Kabil olduğunu Tevrattan örnek vererek yazar. Ona göre Hz.Muhammed bu kıssayı Tevrattan almıştır.  İddiaya cevap  için tıklayınız: http://www.islamustundur.com/konular/ilkdin.html
      Hz.Adem’in (a.s.) oğullarının ismi Kur’an-ı Kerimde geçmez. Tevratta Kabil değil Kayin  adı geçer bu da iki. Allah benzer içeriğe sahip emir ve yasakları insanlara iletmiştir.Muhammed’in (s.a.v.) İslamı davetinde Allah tarafından gönderilen peygamberlerin sonuncusu olduğunu şu ayet bize haber verir; "Muhammed içinizden herhangi bir adamın babası değildir. Fakat O, Allah'ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur". (el-Ahzâb, 33/40)  Ayrıca bakınız:Buhari, Menakıb 18; Müslim, Fedail 20. Kuran önceki peygamberlerin de Allah tarından gönderildiğini ve Hz Muhammed ile diğer peygamberlerin benzer mesajları bildirdiğini bir çok ayetle bildirir bunları Dursun'un fark edememesi ise çok  ilginçtir:Sâff, 61/6 22, Maide, 13. Kurbandan hareketle Arsel :“Eğer Tanrı kan akıtılmasından hoşlanmamış olsa, ve kurban'dan maksadın yoksul'a yardım oldugunu düşünmüş olsa, bunu açıkca bildirirdi.” der. Allah “Elbette onların ne etleri, ne de kanları Allah'a ulaşmaz. Ancak O'na sizin takvanız ulaşacaktır. Böylece onları sizin emrinize verdik ki, size yolunu gösterdiğinden dolayı, Allah'ı tekbir ile yüceltesiniz.”(Hac, 22/37) buyurur , detay : http://www.islamustundur.com/konular/ihlas.html
    
Siz de onların (kesilen kurbanların) etinden hem kendiniz yeyin, hem de yoksula ve fakire yedirin." (Hacc, 22/28)  ayeti yanında , zekat, komşu-kul hakkı,  oruç...gibi  ibadetlerle toplumsal ruh birliğini sağlayan İslamdan başka hangi  sistem-din-felsefe vardır acaba yazar bundan dolayı mı İslam'a saldırmaktadır?  Belli ki insanların kendisine olan bağlılıklarını “Tanrı adına” kan akıtılmasına göre degerlendirmek istemistir! Bundan dolayıdır ki din adına cihad'a çıkılmasını, kâfirlere karşı savaşılmasını, kılıçla vuruşulmasını (yâni kendi adına kan akıtılmasın) “kutsal” bir sey olarak görmüştür.”  diyen yazara cevap: http://www.islamustundur.com/konular/islambaris.html  - http://www.islamustundur.com/islamsavashukuku.html
   Allah’ın cihadı emretmesi; Yeryüzüne adalet gelmesi, zulmün ortadan kalkması, toplumların refah içinde yaşaması  içindir. Günümüzde, Osmanlı devletinin yıkılmasından sonra toprakları üzerinde kurulan 47 devletin ve dünyadaki bir çok müstaz’af ülkenin içler acısı durumu ortadadır. Yıllarca Kapitalist ve kominist ülkeler tarafından toprakları ve halkları sömürülen müstaz’af ülkelerin çaresi İslam’dır.


                                                                   KUR'ANDAKİ YEMİNLER
   T.DURSUN, yazdığı yazılarda “Müslümanların Pehlivanı yok diyerek” uzun süre havasını attı. Ama Molla Sadreddin YÜKSEL'in yazdığı “Makaleler” adlı kitap ,  Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’nin ortaya çıkıp tarafsız bir zeminde tartışmayı kabul etmesini görmezden gelir. Diyanet'in " Muhatap alıp reklam yapmama"  kuralını  ise istismar eder.Turan, “İnandırmak İçin Kur'andaki Tanrı'nın And İçmeleri” yazısına “Kur'an'ın Tanrı'sıyla Tevrat'ın Tanrı'sının birçok benzerlikleri vardır.” Diye başlıyor. Aklınca Hz. Peygamberin, İslam’ı Yahudilerden aldığını iddia ediyor.Hz. Peygamber zaten sürekli Tevrat’ı ve İncil’i tasdik ettiğini ama onların tahrif edildiğini söylemiştir.
   Kur’an Arapça indirilmiştir. “Biz onu sana, aklınızı çalıştırasınız diye, Arapça bir Kur'an olarak indirdik.” (Yusuf,2) dolayısıyla Kur’an’ı o dili kullanan insanlarının kullandığı mantık içinde anlamak gerekir. Türkçe düşünerek İngilizce, Fransızca anlaşılmadığı gibi Arapçada anlaşılmaz. Acaba T. Dursun İngilizcede “Çok yağan yağmuru” ifade için kullanılan “It's raining cats and dogs.”(Gökten kedi köpek yağıyor) ya da Fransızcadaki “il pleut des cordes” (Gökten ip yağıyor) cümlelerini nasıl anlardı ya da anlayamazdı merak ederdik.
   Seyyid Şerif Cürcani, “Tarifât” isimli  eserinde Yemin’i şöyle tarif eder, Lügatte; “kuvvet” demektir. Şer’i ıstılahta ise; “Allah’ın ismini söyleyerek veya alakalandırarak, haberin iki tarafından birisini kuvvetlendirmektir.” (Yani Turan’ın iddia ettiği gibi “inandırmak için” değil.)
Celaledddin es-Suyuti de “İtkan” da; Kasem (yemin) ile maksat haberin gerçekliğini ortaya koymak ve onu pekiştirmektir… der. Nitekim Ebu’l-Kasım Kuşeyri de, “Muhakkak ki Allah kasemi, delilin mükemmel (olduğuna işaret) ve pekiştirme için ifade etmiştir.” Demektedir. Kur’anı Kerimdeki yeminlerin sebepleri aşağıda maddeler halinde gösterilmiştir.
a) İslam’dan önce Arapların sosyal hayatında yeminin rolü büyüktür. Bunun mahiyetini Johs Pedersen “İslam Ansiklopedisi”nde etraflıca izah etmiştir. (İslam Ansiklopedisi, 6/374-378) Arapların öteden beri alıştıkları bu usulü Kur’anı Kerim muhafaza etmiştir.
b) Yüce Allah indirdiği ayetlerini ve delillerini, bu türlü yeminlerle pekiştirmiştir. Bunda garip görülecek bir taraf yoktur. Kur'anın o anki muhatabı onlardı ve hiç bir Arap ta "Allah, Kur'an da niye yemin ediyor?" diye sormamıştı.
c) Yemin her zaman pekiştirmek için değil, bazen de o şeyin kıymetine işaret etmek ve kadrini yüceltmek için kullanılır.
d) Dinleyenlerin dikkatlerini çekmek için kullanılmıştır.
e) Arapçada isim tamlamasında muzaf eğer biliniyorsa hazfedilebilir. Yani ayette geçen “Veş-şemsi” (güneşe yemin olsun) kelimesi “Ve Rabbi’ş Şemsi” (güneşin rabbine yemin olsun), demektir.
f) Yemin, bir şeyin faziletli oluşuna ya da faydasına da işaret eder. “Tin” suresinde Yüce Allah “zeytine ve incire” yemin etmektedir. Günümüzde bunların sağlık açısından faydaları daha yeni yeni anlaşılmaktadır.
 

                                                           MİRAS MESELESİ
   Vefat eden bir kimsenin geriye bıraktığı mirasçıların belli kimselerden oluşması durumuna has olmak üzere –bir anlamda "istisna olarak"– ortaya çıkan bir durumdan bahsediyoruz. Payların paydadan fazla olabildiği bu istisna durumu diline dolayan bazı ard niyetli "çok bilmişler" acaba bu meselede kafaları karıştırabilir miyiz düşüncesiyle avl meselesine mal bulmuş mağribi gibi abanmaktadır.
Mesele şu: Bilenler bilir, miras meselelerinde mirasçıların hisselerinin toplamı paydadan ya küçük veya büyük yahut paydaya eşit olur. Hisseler paydadan küçük olursa "reddiye", büyük olursa "avliye", paydaya eşit olursa "adile" denir. Ashab-ı Feraiz'den olan mirasçıların hisselerine göre miras meselelerinde paydalar şu yedi sayıdan birisi olmak durumundadır: 2, 3, 4, 6, 8, 12, 24. Paydanın 2, 3, 4, 8'den oluştuğu durumlarda avliye söz konusu olmaz. Yani paydasını bu rakamlardan birisinin teşkil ettiği miras paylaşımlarında hisselerin toplamı paydadan büyük olmaz. Avliye, yalnızca paydası 6, 12 ve 24 olan meselelerde ortaya çıkar. Avl meselesinde dikkat edilmesi gereken hususlardan birisi şudur: Payların paydadan (yani mirastan pay alacak hissedarların alacağı pay oranlarının pay edilecek miras miktarından) fazla olması durumunda payların (hisselerin) toplamı payda olarak alınır. Bu durumda hissedarların herhangi birisinin alacağı pay diğerlerinden eksik veya fazla olmayacaktır. Bir diğer deyişle bütün hissedarların alacağı pay eşit oranda azalmış olacağı için kimseye haksızlık yapılması söz konusu olmaz. Hangi hukuk sistemini alırsak alalım, miras paylaşımında yazının başında söz konusu ettiğim üç durumdan birisi mutlaka karşımıza çıkacaktır. Zira hissedarların alacağı paylar önceden belirlenmiştir ve fakat murise (miras bırakana) hangi hissedarların mirasçı olacağını belirlemek ve taksimatı ona göre tayin etmek gibi bir şans hiçbir zaman olmaz.



                                                      
 NUH TUFANI MESELESİ
   "Nuh"un "tufan" öyküsü  Tevrat’tan (Tevrat, Tekvin, 9:29) alındığını Tevrat'taki bu öykünün kaynağının da "Sümer tufan efsanesi" olduğu iddiası.
   Asya'da 13, Avrupa'da 4, Amerika'da 37, Avustralya ve Okyanusya adalarında ise 9 adet Tufan tespit edilmişti. Bunların en şaşırtıcısı da Hopi kızılderililerine ait olanıydı. Çünkü Hopiler denizden çok uzakta, Kuzey Amerika'nın güney batısında yaşayıyorlardı. Amerika'nın eski sahiplerinden olan Azteklerin destanlarından ise Tufanın süresi bile veriliyordu. Bu da kendisine ikinci Adem denilen Hz. Nuh'la beraber bulunup, tufandan kurtulanlar tarafından kurulan medeniyetlerin göstergesidir. İngiliz arkeolog Sir Leonard Wooley, 1922-1929 yılları arasında, Mezopotamya'nın antik şehirlerinden Ur'da uzun kazılar yaptı Wooley ve ekibi, büyük başarılar göstererek M.Ö. 4. bin yılından kalma kral mezarlarını ortaya çıkardılar...Ne var ki 12 metre daha derine inildiğinde izler tamamen kesilmişti. Tarihi hiç bir bulguya rastlanmıyordu. Bu arada toprağın yapısı incelendiğinde tuhaf bir şeyle karşılaşıldı. Zemin tamamen balçıkla kaplıydı, fakat bu kadar derinlikte saf balçığın ne işi vardı? Üstelik kazı çukurunun dibi, denizden çok uzakta ve nehir seviyesinden de bir kaç metre daha yukarıdaydı. Wooley kazıyı devam ettirdi ve daha aşağılara indi. Derken 3 metreden fazla derinlik tutan balçık tabakası birden bire kesildi. Şimdi normal toprak tabakalarına gelindiği düşünülebilirdi ama hayır, zımpara taşlarına ve kap kaçak gibi eşyalara rastlanılmıştı yeniden. Demek oluyordu ki bu çok eski medeniyetin üzerini 3 metrelik balçık tabakası örtmüş, en üstte de Ur medeniyeti yeşermişti. Miami Üniversitesinden jeokimyacı Jerry Stip'e göre, dünyanın yaşadığı en müthiş su baskını, günümüzden yaklaşık 11.600 sene önce olmuştur. Ancak bütün bu bulgular Nuh aleyhisselam zamanındaki tufana ait midir bilinememektedir.



                                                        ORUCUN KÖKENİ: GÜNEŞE TAPMA MI?
   T. Dursun: "Muhammed de Sabii olarak tanınıyordu. Muhammed'in arkadaşlarından iki kişi bir kadınla konuşuyor: “Haydi yürü gidelim!” dediler. “Nereye?” diye sordu kadın. “Tanrı’nın elçisine” diye karşılık verdiler. “Haa, şu kendine Sabii denilen kimseye mi?” diye sordu kadın. “Evet, işte o senin söylediğin kimseye.” Başka hadisler de aynı gerçeği doğrular." der.
   Bazı rivayetlerde Hz. Muhammed’e  “sâbiî” denildiğini gören DURSUN, aklınca Hz. Muhammed'in (s.a.) sâbiîlikten etkilendiğini yada dini onlardan aldığını ima etmeye çalışıyor.  Bu "sav"ını kendince İbn Nedim’in “El Fihrist”inde ki; “Hanifler, İbrahimci (el İbrahimmiye) Sabiilerin ta kendileridir.” sözüyle delillendirmeye de çalışıyor. DURSUN yine “mal bulmuş mağribi gibi” balıklama atlamış, alıntı yaptığı o kelimenin ne anlama geldiğini anlamamıştır.Tabi yazar sabiîliğin ne demek olduğundan habersizdir.  “Saba-Yasbau” ya da “sabâ-yasbû” fiil kökünden türetilen “Sâbiî” kelimesi “dönen” anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber Kureyş’in dinini terk ederek yeni bir inanç sistemini savunduğundan dolayı kendisine müşrikler “dönen” anlamına gelen “Sâbiî” demişlerdir. Halid bin Velid’le Cezime kabilesi mensupları arasında geçen olayda Cezimeliler “dinimizi değiştirdik” ya da “İslam’a girdik” anlamına gelene saba’nâ saba’nâ demişlerdir. Dursun: Abdest, namaz, cenaze namazı, fıtr bayramı, kurban, hac, Kabe’nin kutsallığı gibi inançların hepsi, yıldızlara ve Güneşe tapan Sabiilik’te var. Allah, Rahman, Kur’an, Furkan, kitab, melek, insan, Adem, Havva, nebi, salat, alem hep Süranca’dır. der. Bir dildeki kavramların bir diğer dile geçmesi, bir dilin bir başka dilden kavramlarıyla aynı olması yadırganacak bir durum mu ki?  Kaynak olarak sâbiîlerin dilini ve dinini alan yazar, acaba sâbiî dilinin bir başka dilden ve dinden etkilenip o dildeki kelimeleri ve dini kavramları alabileceğini nedense hiç düşünmemiştir. Şu bir gerçektir ki Araplar Allah lafzını kullanıyor ve biliyorlardı.  İmamı Şa­fiî, Ebu’l-Meali, el-Hattabi, el-Ğazzali, el-Mufaddal, el-Halil, Sibeveyh gibi birçok arap dil bilgini ve İslam âliminin “Allah ismi, özel isimdir türememiştir”  derler. İnsanların cumhuru (çoğunluğu) "er-Rahmân" lafzının mübalağa ifade etmek üzere "rahmet" kökünden türemiş ve mebni bir kelime olduğunu kabul etmektedir. Manası ise, eşsiz olan rahmet sahibi demektir. İbnu´l-Enbârî´nin "ez-Zâhir" adlı eserinde zikrettiğine göre el-Müberred "er-Rahmân"ın İbranice bir isim olduğunu, Ebu İshak ez-Zeccac "Meani´l-Kur´ân" da: Ahmed b. Yah­ya dedi ki: "er-Rahîm" arapça ve "er-Rahmân" İbranicedir. Fakat bu kabul edilmeyen bir görüştür. 15 asırlık İslam tarihinde bu kelimenin Arapça olmadığını söyleyen iki kişi çıkmıştır ve onlarda dikkat edilirse bu kelimenin kökenin İbranice olduğunu iddia etmişlerdir.
   Melek: Sâbiîlerin tapındıkları yüce varlığa verdikleri bir isim olan Malka d Nhura terimindeki “malka”, T. DURSUN’u şaşırtmış, melek kelimesinin Mandence’den geldiğini sanmış olsa gerek.Kurban:Sâbiîlerce kutsal öğretilerin deri üzerine yazılması yasaklanmıştır. Zira her ne kadar Sâbiîler bazı ayinlerinde zaman zaman çeşitli hayvanları kurban etseler de onlarca genel bir kural olarak hayat yıkmak anlamına gelen öldürmenin doğru olmadığına inanılır. Bu nedenle öldürülen hayvanların derilerini dini metinler için kullanmayı hoş karşılamamaktadır. Sâbiîlerde kurban ayrı bir ibadet şekli olmaktan ziyade rit yemeklerinin bir parçası olarak kabul edilir. Kesilecekse koç ya da güvercin kurban edilir. Koyun kurbanına izin verilmez. Masigta töreninde kurban edilen güvercin tören bitiminde kutsal ekmeklerle birlikte kült kulübesine gömülür. Sâbiîlerde sığır ve tavuk gibi diğer hayvanların kurban edilmesi ise hoş karşılanmaz. Kurban töreninde rahibin hazır bulunması gerekir.  Kesilirken dikkat edilecek hususlar 1-Demir bir bıçağın kullanılması 2-Kurban kesilirken rahibin elinde yaklaşık 15 cm uzunluğunda bir değneğin bulunması 3-Kurban öncesi rahibin bıçak ve değnekle nehirde vaftiz olması 4-Kesim sırasında rahibin Kuzeye doğru dönmesi 5-Kesim sonrası rahip elinde tuttuğu değneği nehre atması. İslam'da ki kurbanla, Sâbiîlikte kurbanın ne alakası var diye sormak lazım. Nebi:Sâbiî kutsal kitaplarında peygamber kelimesine karşılık olarak nbiha terimi kullanılır.Sâbiî metinlerinde iki grup peygamberin varlığından bahsedilir.  Sâbiîlerce iyi olarak kabul edilmeyen İbrahim, Musa ve İsa tarihi şahsiyetlerin oluşturduğu ilk grup nbiha d kadba (sahte peygamber veya sahteliğin peygamberi) olarak adlandırılır. nbiha d kuşta (gerçek peygamber veya doğrulun peygamberi) olarak adlandırılan ikinci temsilcisi ve eğiticisi olarak Yüce Tanrı tarafından görevlendirilen Şit ve Yahya gibi kişiler bulunmaktadır. İslam'daki nebi kelimesinin sâbiîlikteki nbiha kelimesinden geldiğini iddia eden Dursun'a şunu sormak isterdik acaba Türkçedeki malak kelimesi de sâbiîlikte olduğunu iddia ettiği melek kelimesinden mi gelmiştir. Ön bilgi olarak şunu verelim onlarda melek inancı yok. Şimdi nerede kaldı sâbiîlerin İbrahimi olduğu? Diğer kelime yapıları üzerinde durmayı gereksiz görerek sözü uzatmak istemiyor, verdiğimiz örnekler DURSUN’un ilmi kariyerini gözler önüne sermeye yeter diye düşünüyoruz.
   “Hac, Kabe’nin kutsallığı inançların hepsi, yıldızlara ve Güneşe tapan Sabiilik’te var” diyen yazar, Kabe’nin Hz. İbrahim ve oğlu İsmail tarafından yapıldığını ve bunun Kur’anda da ifade edildiğini nedense göz ardı etmektedir.Ramazan ayında Müslümanların tuttuğu oruç da Sabiilik’ten geliyor. Müslümanlıkta, “farz” oruçlar bir aydır. Bu ay da kimi zaman 29, kimi zaman 30 gün çeker. Sabiilik’te de aynen böyle. Ibn Nedim, “El Fihrist” adlı eserinde, Sabiilik’teki farz orucunun 8 Mart’ta başladığını belirtiyor. Bunun dışında 9 Aralık’ta başlayan 9 günlük bir oruç ta var. Ayrıca, 8 Şubat’ta başlayan 7 günlük bir oruca çok önem veriyorlar. 16 ve 17 günlük “nafile” oruçlara da değiniliyor. Öyle ya sâbiîlikte oruç var Müslümanlıktaki oruç ta oradan gelmiştir. “E hristiyanlıkta ve Yahudilikte de oruç var onlardan gelmiştir" demesi daha mantıklı olmaz mıydı? Hem Yahudilik, sâbiîlikten daha önce gelmiştir. Yüce Allah: “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”  (Bakara 183) Oruç Hz. Âdem’den beri ola gelen bir ibadettir. Şimdi de sâbiîlik'teki orucun nasıl bir ibadet olduğunu görelim: "Sâbiî geleneğinde oruç önemli bir yere sahip değildir. sâbiîlikte oruç, diğer dinlerin bazılarında yer alan yeme-içme ve cinsi münasebetten uzak durmak şeklindeki oruçtan farklı olarak günah ve kötülüklerden uzak durmak şeklinde değerlendirilir." Ginza'da inananlar günah şer ve kötü fiil ve davranışlardan kaçınmak tarzındaki oruca davet edilirler...Bununla birlikte, kutsal kitaplarında yer almamasına rağmen günümüz Sâbiîlerinin yılın bazı günlerinde et yememe orucu tuttukları da bilinmektedir." İslam'la ne alakası vardır  bunun ?
  Namazlarında, Kabe’ye, El Beyt’ül Haram’a dönerler. Mekke’ye ve Kâbe’ye saygı gösterirler.” Sâbiîlikte, yalnızca dua etmekten ibaret olan namaz İslam’daki namazdan  oldukça farklıdır. Şekil olarak İslam’daki namazla hiçbir ilişkisi yoktur. Dua sâbiîlerin bütün yaşantılarına baştan sona hakim olan bir unsurdur. (Sâbiîler-son gnostikler-Şinasi Gündüz, s.159)Kâbe’ye sadece sâbiîler değil müşrik Araplar da saygı gösteriyordu. Hatta biz günah işlediğimiz elbiselerle Kâbe’yi tavaf etmeyiz diyor ve çıplak olarak tavaf ediyorlardı. Şimdi Hz. Peygamberin Kâbe’ye saygıyı müşriklerden aldığını söylese daha mantıklı olmaz mıydı? “Bilindiği gibi, Kabe bir Güneş tapınağı olarak yapılıp kullanılmıştı.”…”İslam’ın yapısını oluşturan inanç ve ibadet biçimlerinin tümüne yakını “güneşe tapma” ağırlıklı Sabiilik’ten kaynaklandı.”Yazar acaba Kâbe’nin güneş tapınağı olarak yapıldığı ve kullanıldığı bilgisine nereden ulaşabiliyor. Tarihin hangi döneminde güneş tapınağı olarak kullanılmış acaba, kimin tarafından ne için yapılmış? Böyle bir iddiahiç olmamıştır. Cahil olup ta her konuda bir şeyler söyleme zorunluluğu hissetmek oldukça zor olsa gerek burada yazar “sâbiîliğin güneşe tapınma ağırlıklı olduğunu söylüyor.” Sâbiîlik konusunda Türkiye de otorite olan ve onların kaynak kitaplarını okuyabilecek derecede dillerine vakıf olan Doç Dr. Şinasi Gündüz, Sâbiîlerin inanç sistemlerinin gnostik din anlayışının bütün özelliklerini taşıdığını söyler ve şöyle devam eder:  “Gnostik bir dualizm esasına dayalı olan teoloji, demiurg inancı, ruh tasavvuru, kutsal gizli bilgi (gnosis) ve kurtarıcı (redeemer) doktriniyle Sâbiîlik derli toplu tipik bir gnostik geleneği sergiler.” (Sâbiîler-son gnostikler-Şinasi Gündüz, s.64) "Sâbiîler yıldızlara tapıyorlardı. Yıldızların içinde de en başta, Ay ve Güneş sayılıyordu" diyen özellikle de güneşe taptığını söyleyen Turan’a  cevap verelim. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Iraklı yazar Abdurrezzak el-Hasanî, Sâbiîlerin kim oldukları nerede yaşadıkları, inanç ve ibadetleri hakkında bir çalışma yayınladı. Bu çalışmasında Sâbiîlerin yıldızların uluhiyetine inanan bir topluluk olduğunu ve yıldız ve gezegenlere tapınmanın Sâbiîlerin temel ibadet şekilleri arasında bulunduğunu iddia etti. Bu çalışmanın yayınlanması, Irak’ta yaşayan ve Arap komşularınca Sâbiî olarak isimlendirilen topluluk içinde büyük huzursuzlukların yayılmasına neden oldu. Zira bu itham, yani Sâbiîlerin yıldız ve gezegenlere tapanlar olduğu iddiası, Sâbiîler için dinlerinin temel inanç esaslarına zıt, kabul edilemez ağır bir suçlamaydı. Bunun üzerine Sâbiî toplumu bu Arap yazar aleyhine mahkemede dava açtı. İçlerinde bir de Ganzibra’nın (baş rahip) bulunduğu bir grup, yanlarına kutsal kitapları Ginza Rabba, Qolasta ve diğerlerini alarak mahkemeye gittiler. Mahkemede, Sâbiî teolojisinde yıldız ve gezegen kültünün kesinlikle reddedildiği ve yıldızlara ve gezegenlere tapanların lanetlendiği ifadeler, bu kutsal kitaplardan Arapçaya tercüme edilerek, yazarın iddiaları aleyhine delil olarak sunuldu ve yazar aleyhine tazminat davası açıldı.” (Abdurrezzak el-Hasanî, es-Sâbi'ûn fî Hâdirihim ve Mâdîhim, Sayda (1955). ss.7-8. Krş. Drower, E.S., The Mandaeans of Iraq and Iran, Oxford (1937), ss.xvii vd.; Şinasi Gündüz, Kur’an’daki Sâbiîlerin Kimliği Üzerine Bir Tahlil ve Değerlendirme, Türkiye I. Dinler Tarihi Araştırmaları Sempozyumu (24-25 Eylül 1992), Samsun 1992, ss. 43-81) İslam öncesinin Mekke’sinde, “putataparlar” diye adlandırılan bir topluluğun ibadetleri arasında “oruç” da vardı. Bunu, Buhari’nin yer verdiği bir hadiste de açıkça görüyoruz: “Aişe anlatıyor: Islam öncesinde Kureyş, Aşure gününde oruç tutardı..”(Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’s Savm/1.) Burada sorulması gereken şu: ”Putlara taptıkları” söylenen insanlar, “oruç” tutarlarken “hangi Tanrı” için tutuyorlardı? Müşrik kelimesinin, kafir-ateist kelimesiyle aynı olduğunu düşünen büyük araştırmacı-gazeteci yazar burada da çuvallamış Mekkeli müşriklerin, Allah’ın varlığını kabul etmediklerini sanmış ya da işine öyle geldiği için bilmemezlikten gelmiş. Araplar Allah’ı biliyordu: Bunun en basit örneği Hz. Peygamberin babasının isminin Abdullah (Allah’ın kulu) olmasıdır. Mekkeli müşriklerde melek inancıda vardı: "Ve derler ki: "Ona bir melek indirilmeli değil miydi?" Eğer bir melek indirilseydi, elbette iş bitirilmiş olurdu da sonra kendilerine göz açtırılmazdı. (Enam suresi/8, 9, 50)"        
    “Meksika yerlileri içinde bile oruç var”…"Meksika Maslahatgüzarı Tahsin Mayatepek’in 1937 yılında Atatürk’e gönderdiği 14. Raporun başlığı şöyle: “... Müslümanlığa ait olduğu sanılan hususların müslümanlığa Güneş Kültü’nden girdiğine..dair mühim malumat ve izahati havi rapor..” Yazarın anlayamadığı, altından kalkamadığı soru herhalde şu: Iraklı sâbiîler mi Meksika’ya gidip onlara güneşe tapmayı ve orucu öğretti yoksa Meksikalılar mı Irak’a gelip Sâbiîlere güneşe tapınmayı ve orucu öğretti. Öncelikle insanlar ikinci Adem olarak kabul edilen Hz. Nuh tan sonra yeryüzüne dağılmışlardır. Bu sebeple tüm dünya dinlerinde ortak nokta bulunabilir. Ayrıca her topluma peygamber gönderen Allah (cc) her topluma aynı -benzer emirve yasakları göndermiştir. Kendini zeki sanan yazar, Hz. Muhammed’in az oruç tuttuğu ve bunun da zaten kış günlerinde olduğunu söyleyerek, kendisinin yiyip içtiğini, orucun zorluklarını da  müslümanların çektiğini ifade ediyor ve yalan yanlış bilgilerle dolu olan yazısını sona erdirmiş. Günde bir öğün yiyen Hz. Peygamber(s.a.) için oruç tutmak bir nimet çünkü oruçluyken günde iki öğün, iftar ve sahur da yemek yiyecek? Haftanın her pazartesi ve perşembe günü oruç tuttuğunu? Receb ve şaban aylarında çok fazla oruç tuttuğunu? Her ayın 13-14-15 inde oruç tuttuğu? Muharrem ayında üç gün oruç tuttuğunu? Günde ikinci öğün yemek yiyen eşi Hz Aişe’ye “Bir günde iki öğün yemek mi yiyorsun diye sitem ettiğini?.” Bazı günler de açlıktan diğer sahabeler gibi karnına taş bağladığını?  Hz. Aişe’nin “aylarca evimizde ocak yanmazdı dediğini?” Eşi Hz. Aişe'nin karanlık çökünce yatsıdan sonra hemen uyuduklarını söylediğinde, "kandilde yağınız yok muydu? Diyen hanım sahabeye “yağımız olsaydı onu yakmaz, yerdik” dediğini...!

 

                                    
                
RAHMAN ARŞ'A İSTİVA ETTİ  ( A'raf, 7/54; Tâhâ, 20/5)
 
   "İstiva" ve "Arş" kelimelerinin lügatte birçok manaları vardır. Turan Dursun bu ayeti açıklarken, kendi arzuları istikametinde, bu kelimelerin manalarından birini seçerek; "İslâm'ın Tanrı'sı sarayındaki tahtına kuruldu" diyor. Devamında da îslâmî inançlara ters yorumlar yaparak Allah'a bir mekân izafe etmeye çalışıyor. Lügatlar incelendiğinde "İstevâ ale'l-Arş" ifadesinin bir deyim olduğu, mülk sahibi olma, hakimiyeti altına alma, mülkü idare etme manalarından kinaye olarak kullanıldığı görülüyor(Mu'cemu'l-Vasit, Kâmusu'l-Mühit, Muncid, Mevarid) Başka ayetlerde geçen "Melik" kelimesine de "kral" manası vererek, saray ve taht manalarıyla irtibatlandırmak istemiş. Halbuki "melik" asıl manası itibariyle mülkün sahibi demektir. Yani bütün bu kâinat mülkünün sahibi olan Allah-ü Teâlâ'nın bir ismidir (Lisanu'1-Arab, Müncid, Mu'cemu'l-Vasit)
Bu ayetteki kelimeleri tetkik ettiğimizde genel manayı anlamak daha kolay olacaktır. Meselenin izahına geçmeden "Arş" kelimesinin ifade ettiği asıl manaları incelemek gerekiyor.Arş kelime olarak; yükseklik, yücelik, üstünlük ifade ediyor. Terim olarak ise; her şeyi kuşatan bütün âlemleri içine alan, en dıştaki tabaka olarak tarif edilir.Bu durumda "Rahman Arş'a istiva etti" denildiğinde Allah-ü Teâlâ bir mekâna izafe edilmiş olmaz. Çünkü "Arş" belirli bir mekân ifade etmiyor. O halde Arş'ın üstünde demek, bütün âlemin dışında, bütün mekânların, cihetlerin üstünde, aliyyü'l-a'lâ demektir (
Yazır. Elmalılı Hamdi. Hak Dini Kuran Dili. 4/54) Kur'an-ı Kerim'deki "Allah herşeyi ihata etmiştir" (Talâk, 65/12) Ayrıca belirtmek gerekir ki ayetteki Arş'ın, Turan Dursun'un dediği gibi koltuk, saray gibi maddî şeylerle alakası yok. Eğer böyle olsaydı, Arş kelimesi "el" takısı almazdı. Arapçada "el" takısı kelimenin belirli olduğunu gösterir. Bu takıyı almasaydı, cins isim olurdu. O zaman belki koltuk, saray denilebilirdi. Fakat "Arş"ın "el" ile beraber kullanılması özel bir isim olduğunu gösteriyor (Yazır. Elmalılı Hamdi. Hak Dini Kuran Dili. 4/54 )Ayet-i Kerime'yi bir başka açıdan ele aldığımızda ise, bir hakikatin mecaz yoluyla anlatıldığını görüyoruz. Allah-ü Teala'nın kâinatı tasarrufu altında tutması, idare etmesi ve herşeyin onun emriyle hareket etmesi, bir padişahın ülkeyi yönetmesine benzetilmiştir. Padişahın tahtında oturması; ülkenin yönetimini elinde tutması, egemenliği altına alması demektir. Sultan nasıl tahtına oturup oradan ülkeyi yönetiyorsa, Allah, "Arş" dediğimiz bütün âlemi içine alan, âlemin idare merkezinden kâinatı idare etmesi temsili olarak anlatılmıştır."Nerede olursanız, o sizinle beraberdir." (Hadid, 57/4), "Biz insana şah damarından daha yakınız." (Kâf, 50/16) ayetlerini acaba nasıl değerlendirirdi Dursun veya aşağıdaki ayete ne derdi acaba?  "O, insanların vasıflandırdığı şeylerden ulu ve yücedir. " (Enam, 6/100)Netice olarak, Allah (cc) zatı itibariyle, mekândan, zamandan, şekilden münezzehtir. O yarattığı bütün şeylerden, âlemlerden, arşlardan, mekânlardan ayrıdır, hepsinin dışında, hepsinden yücedir. Fakat O, ilmiyle, kudretiyle, hâkimiyetiyle her yerdedir, her şeyi kuşatmıştır. O yücelerden yüce, ötelerin ötesindedir. Hiçbir şey O'nu ihata ve idrak edemez ama O her şeyi ihata eder.



                                                                RÜŞVETLE MÜSLÜMAN OLMAK MI?
   Rüşvet sözcüğü, kök olarak sütü memeden sağmak, kuyudan kovayı çıkarmak manasına gelir. Terim olarak: "Bir yanlışı yaptırmak veya bir yanlışı ortadan kaldırmak için yapılan iştir." (Bakınız Arapça Lügatler (RE-ŞE-WE) maddesi, özellikle "Müncid".) Demek rüşvetin kötüsü olduğu gibi iyisi de vardır. Başkasının hakkını, sırasını gasbetmek için bir görevliye verilen bir mal, kötü bir rüşvet, bir yanlış iken, insanları doğru yola teşvik etmek için yapılan bir feragat, bir ikram gerekli bir görevdir. İşte savaşta kazanılan ganimetlerin, eski Müslümanlara değil de, yeni Müslümanlara verilmesi, onlara, İslam’ın amacının mal ve dünya olmadığını bildirmek için bir güzel ahlak örneğidir.Durum bu iken; Türkçede rüşvetin hep kötü yönü kullanıldığından ve T. Dursun bu dil yetersizliğini fırsat bildiğinden bunu, ya kasıtlı olarak Müslümanlara saldırma aracı yapıyor veya cahilliğini, yetersizliğini ortaya koyuyor.Taberi'nin kullandığı "Reşa" sözcüğü bütün sözlüklerde "İp" manasına gelir. (bkz. Müncid. Muhtarussihah) T. Dursun dediği gibi rüşvet manasına gelmiyor.T. Dursunun Arapça bilmediği yine burada da ortaya çıkıyor. Taberi'nin ifadesinin tam tercümesi "Ebubekir iktidara gelince, (müellefe-i kulubu İslama bağlayan) ip koptu?” şeklinde iken, T. Dursun bu kelimeyi rüşvet olarak, (hem de kötü manasıyla) tercüme etmiştir.Müellefe-i kulübün sözlük anlamı ise, kalpleri ısındırılacak (birleştirilecek) olanlar demektir.
İslam hukukçusu Ebu Ye'la el Farra (el Ahkamus-sultaniyye s. 116) da müellefe-i kulub konusunu açıklarki bundan  amaç insanların İslam’ın sosyal adaletini, barışını, sevgisini tanımalarını sağlamaktır.Şimdi soralım: Peygamber insanlara mal ve para vererek hangi çıkarı sağlamıştır? T. Dursun savaş sırasında elde edilen mal, gümüş ve altın, insanlara dağıtılınca bunu rüşvet olarak kabul ediyor. Dağıtılmayınca; savaşların ganimet elde etmek için yapıldığını söylüyor. Peygamberimiz elde edilen mal ve parayı yakıp yok mu etseydi? (O zaman T. Dursun İslam yok edicidir. Her şeyi yakıp yok ediyor, derdi.)
Örnekler:
   1- Mücahitlerin Huneyn Savaşında elde ettikleri ganimet ve esir sayısı oldukça fazlaydı. Esir alınan kadın ve çocuk sayısı 6000'i buluyordu. Alınan ganimet mallan ise: 24.000 deve 40.000 davar ve 4.000 okiye gümüş idi. (İbni Sa'd c:2, s. 152) Peygamberimiz Havazinlerin esirler konusunda gelip konuşacaklarını göz önünde bulundurarak esirlerin Müslüman ailelerine dağıtılmasını (hukuki sorumluluklarına verilmesini) geciktirdi. Bu arada esirler için elbise alınıp onlara verildi, ( s. 154) On günden fazla beklediği halde Havazinlerin gelmediğini görünce esirleri Müslümanlar arasında dağıttı.Esirlerin dağıtılması bittiğinde Havazinlerden bir heyet geldi. Müslüman olduklarını yani İslamiyeti kabul ettiklerini haber verdiler. Bunun üzerine Peygamberimiz halkın huzurunda yüksek sesle kabilesinin ve kendisinin hukuki sorumluluğu altındaki esirleri bağışladığını söyledi. Bunu duyan diğer Müslümanlar da kendi hukuki sorumlulukları altında bulunan esirleri bağışladılar.Peygamberimiz Havazinlilere esirlerini bağışladıktan sonra Malik Bin Avf ne yapıyor diye sordu?Kaçıp Taif Kalesine sığındığını söylediler. Bunun üzerine Peygamberimiz "ona haber veriniz eğer teslim olur yanıma gelirse kendisine malını geri veririm" dedi. (îbni Hişam c. 4, s. 133) Bu haberi duyan Malik, İslamiyeti kendisine yakın bularak Müslüman oldu. Peygamberimiz O'na malını teslim etti. Ayrıca yüz deve daha ihsan etti. Malik Bin Avf bunun üzerine şöyle dedi: "İnsanlar arasında Muhammed'in bir benzerini ne görmüşüm ne de işitmişim. Kendisinden bir şey denildi mi fazlasıyla verir." (İbni Hişam c.4, s. 134).
     2- Cirane'de bulunan İslam ordusunda; Mekke’nin fetih günü Müslüman olmuşlardan ikibin kadar, yeni iman etmişlerle beraber henüz İslamı kabul etmemiş Mekke ileri gelenlerinden birçok kimse vardı. Ganimetlerin devlet hazinesine ayrılan bölümünü Peygamberimiz dağıtmaya karar verdi. Bununla, kendi amacının ganimet olmadığını insanların gerçeği bularak mutlu olmalarını istediğini gösteriyordu. Kureyş reisi Ebu Süfyan'a, oğlu Yezid ve Muaviyeye yüz deve ve yüz okkiye gümüş verdi. Bunun üzerine Ebu Süfyan: "Sen ne kadar cömert ve iyilikseversin. Seninle savaştığımız zamanlarda sen en iyi şekilde savaşırdın Barış yaptığımızda da sen iyi bir barışçıydın. Allah seni hayırla mükâfatlandırsın." diyerek Peygamberimizin cömertliğini dile getirdi. Peygamberimiz Cirane'de ganimetleri kontrol ettiği sırada gözü Safvan'a ilişti. O deve ve koyunlarla dolu vadiye bakıyordu. Peygamberimiz, ona Müslüman olursan ganimetlerden bağışta bulunacağını söyledi. Safvan "evet" deyince. Peygamber ona istediklerini verdi. Peygamber bu davranışı ile amacının insanların mallarını ele geçirmek olmadığını, hedefinin kötülükleri ortadan kaldırmak olduğunu anlatmak istiyordu. Hayatında kendisinden istenen hiçbir şey için “hayır” demeyen Peygamberimizin bu bağışı karşısında Safvan şöyle dedi: "Peygamber kalbinden başka hiçbir kimsenin kalbi bu kadar temiz, iyi ve cömert olamaz." (İbni Esir c.3, s.24) Safvan bir süre sonra Müslüman oldu. O daha sonra şöyle diyecekti: "Allah elçisi bana bu bağışta bulununcaya kadar insanlar arasında kendisine en çok kin beslediğim başka bir kimse yoktu. Ama bu bağıştan sonra insanların bana en sevgilisi haline geldi. (İbni Sa'd c.5. s.449) Enssar'dan bazı gençler bu olaya tam vakıf olamadıkları için ileri geri konuşular.Peygamberimiz onlara durumu açıklar ve karşılıklı ortak noktada buluşurlar  (İbn- Hişam. C.4. s. 142-143, lbn-i Sa'd, C.2, s. 154, Ahmed lbn-i Hanbel, C.3, s. 77-188, Buhari, C.3, s. 69, Taberi. C.3  s.138 ) ve sonunda Peygamber Efendimizin  samimi, muhabbet ve sevgi dolu sözleri karşısında, Medineli Müslümanlar kendilerini tutamayarak hıçkıra hıçkıra ağladılar. Öyle ki, gözlerinden akan yaşlar sakallarını ıslattı.Artık kesin kararlarını vermişlerdi: "Biz, ganimet payı olarak Resûlullah’a razıyız! Başka hiç bir şey verilmezse bile!"  Kısaca  Müellefe-i kulüp denilen insanlara ganimet ve zekâttan pay verilmesi, o insanlara İslam’ın sosyal adaletini, evrensel sevgisini, merhameti göstermek içindir. Ayrıca: Savaşta elde edilen ganimetlerin Müslüman olmayan insanlara dağıtılması, T. Dursun’un dediğinin aksine savaşın ganimet elde etmek amacıyla yapılmadığının en açık ve net bir delilidir.  (Turan Dursun ve Din 101-108)   Ayrıca eklemek gerekir ki kendi menfaatleri için bazı insanlar Müslüman oluyor iddiası da temelsiz bir görüştür çünkü cizye ( İslam ülkesinde gayrimüslimlerden  alınan vergi ) ile Müslümanlardan alınan vergi (Zekat) arasında pek bir fark yoktur ki bu görüşü ünlü oryantalistler Ignaz Goldziher ve Asin Palasios'ta kabul eder. 
 

                                                  T.  DURSUN'UN SAPTIRMALARINDAN ÖRNEKLER
“Herise yiyeceksin” Şehveti ne denli talkın olsa da bir sınırı vardı. Ve gücünün bir gün sonu gelmişti. İmam'ı Gazali'nin yazdığına göre Peygamberin cinsel organı (Gazali en açık ifadeyi kullanır) artık kalkmaz olmuştu, kaygılanıyordu, konuyu Cebrail'e açtı. Bu şeyin nasıl kaldırılıp sertleştirilebileceğini sordu. Cebrail bu konuda Allah’tan aldığı bilgiyi Muhammed'e iletti: “Herise (aşure gibi bir şey) yiyeceksin.” (Gazali, İhya, Kitabü'n Nikâh c. 2, s. 29) “Cinsi münasebetteki zayıflığımı, güçsüzlüğümü Cebrail'e şikâyet ettim. O da bana herise yememi tavsiye etti.”  Onların bu münasebette kullandıkları ifadelerin, cümlelerin İmam'ı Gazali'ninkinden ne kadar farklı olduğunu görüyorsunuz. Anlatmağa, izah etmeğe hacet yok. Evet, İmam'ı Gazali yukarıda geçen Arabça ibareyi hadis olarak nakletmiş ise de nefsilemirde mevzudur (uydurmadır). Aslı yoktur, Hamd olsun çok büyük kabul edilen âlimlerimiz, bunun mevzuluğu hususunda görüş birliği içindeler...(1) 
                                            “zekerin öfkesi giderilmeli” başlığı altında tahrifatlar
  (...Bu kalkmış zekerin indirilmesi için hiç zaman yitirilmemesi istenir. Nerede ve ne zaman olursa olsun zekerin öfkesi giderilmelidir. Hacda, ihram sırasında bile olsa. O nedenle, Cabir'den aktarılan bir hadise göre, bir hac sırasında Peygamber şu buyruğu verir: “Hemen ihramdan çıkın ve karılarınızla yatın!” Cabir diyor ki: “Hacda, biz, zekerlerimizden meni damlaya damlaya Mina'ya yönelmiştik.” (Buhari; Hac, umre, şirket, Müslim; Hac, Nesei, menasik. İbni Mace; menasik. Ahmed bin Hanbel; El müsned.)  “Hemen ihramdan çıkın ve karılarınızla yatın.” cümlesi tahriftir. Çünkü Buhari'de bu mânâya delâlet eden bir İbare mevcut değildir. Buhari Şerifden o hadisin orijinali:  “Rasûlü Ekrem, Ashabına beyti tavaf; Safa ile Merve arasında da sa'y etmelerini, sonra saçlarını kestirip ihramdan çıkmalarını emreyledi. Rasûlüllah'ın bu emri de, beraberinde boynuna kılade takılmış kurbanı bulunmayan hacılar hakkında idi. Böyle bir kimse ihramdan çıkınca yanında zevcesi varsa onunla cinsî münasebette bulunması helâl olur.”  (Et Tecridi's sarih c. 1, s. 106)  Buhari'nin bu hadisinde emir sîgası yoktu ki: “hemen ihramdan çıkın ve karılarınızla yatın” mânâsı ondan çıkarılmış olsun. Efendimiz burada, sadece şer'î bir hükmü beyan etmek istiyor. O da şöyledir: İhramda iken kişiye yasaklanmış olan şeyler, ihramdan çıktıktan sonra kendisine helâl olur. Meselâ: cinsî münasebet, güzel koku sürünmek gibi... Bu mevzuda Müslim'e de bakalım. “Umre ihramından çıkın da kadınlarınızla münasebette bulunun.” Fakat bu hadisi şerifi Cabir'den rivayet eden Atâ adındaki zat, “Hazreti Peygamber, kadınlarla ilgili olarak vermiş olduğu emirden vücub değil ancak ibaha mânâsını kastetmiştir. Yani Umre ihramından çıkan bir kimse dilerse hanımı ile cinsî münasebette bulunabilir.” diye konuşmuştur.(2)  Yaptıkları bir tahrif de  “Cabir diyor ki, o hacda biz, zekerlerimizden meni damlaya damlaya yönelmiştik.”
“Cabir'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Hazreti Peygamber Sahabeleri ile birlikte hac ihramını bağladılar. Rasûlüllah ile Talha hariç hiç kimsenin beraberinde kesilecek kurban yoktu... (Mekke'ye geldiğimizde) Peygamber, ashabına  “Hacc'ı, umre'ye çevirmelerini, tavaf (ve sa'yi) eylemelerini, sonra saçlarını kestirip ihramdan çıkmalarını, yalnız yanında kurban bulunanların ihramlarını muhafaza etmelerini emreyledi.” (Ashab kendi aralarında bu hale taaccüp ederek) “bu ne haldir, nasıl olur, tenasül uzvumuzdan meni damlarken mi Mina'ya, Arafat'a çıkacağız?" (
3) Demek istedikleri şey şudur: Hacc'ı umreye çevirmek suretiyle ihramı açmamız, kadınlarımızdan istifade etmemize de yol açabilir. Hacca az bir süre kaldığından ötürü hemen o münasebetin akabinde hac ihramını bağlamak zorundayız. Bağlayıp Arafe'ye çıktığımızda tenasül uzvumuzdan meninin damlaması muhtemeldir. Böyle refahlı bir hal hacc'la nasıl bağdaşır? (4)   Sahabeler kendi aralarında bir ihtimalden bahsetmiş oluyorlar. Yoksa bizler, Arefe'ye çıkarken meni bilfiil damlıyordu demek istemiyorlar.
1-Tahricü ma fil ihya mine'l ahbar - Hafız'ül hadîs Zeynüddin Irakî - El-Ehbar'ül mevzu'a - Allame Aliyvülkarî –Mevzuat, îbnül Cevzî, Rafuddesise an ehbari'l herîse - El Hafız ibni Nasırüddin.    2-Müslim şerhi li’n-Nevevi, c.5/298     3-Tecridi Sarih, c.1/111     4-İrsadüs sari şerhi Sahihi!   Buhari, lil-Kastalani c: 3/258.259. (Günümüz meselelerine KUR’ANDAN CEVAPLAR 21-29)