|
1) T. Dursun
İnsanlık tarihinin bilinen en eski efsanesi olan Gılgamış Destanı' nı
okuduktan sonra, Tevrat' a ve ondan sonra da Kuran' a geçen Nuh
Tufanı efsanesinin kökeninin çoktanrılı ilkel Sümer Uygarlığı
olduğuna kanaat getirmiştir.
KUTSAL KİTAPLARIN KAYNAĞI SÜMERLERDİR
İDDİ(İFTİR)ASI
MEZOPOTOMYA'DA BULUNAN KİL
TABLETLER 1850 YILINDA BULUNMUŞ VE ANCAK 1870 YILINDA ÇÖZÜLÜP
OKUNABİLMİŞTİR.YANİ KUR'AN'IN VAHYEDİLDİĞİ TARİHTEN 1200 YIL SONRA
BULUNUP OKUNABİLEN TABLETLERİN KUR'AN'A KAYNAKLIK ETMESİ NE
KADAR BİLİMSEL VE OBJEKTİF BİR İDDİA OLABİLİR
!
GILGAMIŞ DESTANINI ,
KENDİSİNDEN ÇOK ÖNCEKİ BİR TARİHDE YAZILMIŞ OLAN
ESKİ BİR TABLETİN İÇERDİĞİ BİLGİLERİ ÇARPITAN BİR VERSİYON OLDUĞU
ARTIK BİLİNMEKTEDİR.1914 YILINDA ARNO REOBEL TARAFINDAN
BULUNAN ASIL TABLETTE " ÇOK TANRICILIĞIN BULUNDUĞU İDDİA
EDİLEN DÖNEMDEN ÇOK ÖNCELERİ TARİHLERDE YERYÜZÜNDE TEK TANRI
İNANCININ BULUNDUĞU ,İNSANIN BALCIKTAN YARATILDIĞI VE TUFAN
KARAMANI OLAN ZİUSUDRA İSİMLİ KİŞİNİN VAHİYLERE HER ZAMAN
SAYGILI VE DİNDAR BİR KRAL OLDUĞU " BİLGİLERİ YER
ALIR !
GILGAMIŞ, NUH TUFANI
Peygamber Efendimizin Kuran'daki
bilimsel bilgileri dönemin ileri medeniyetlerinin kaynaklarından
derlediğini öne sürülür. Bu iddiaya göre Peygamberimiz, Kuran
içinde bahsedilen astronomi, embriyoloji, tıp gibi kavramları eski
medeniyetlerin bilgilerinden almıştır. Örneğin astronomi ile ilgili
bilgileri Sümer kayıtlarında bulmuş, tıp bilgisini ise eski Mısır
papirüslerinden alarak Kuran'a geçirmiştir.
Bu iddianın birçok yönden geçersiz olduğu
açıktır. Öncelikle, Hz. Muhammed'in tüm hayatı boyunca böyle bir
araştırmaya girmediği herkesçe bilinmektedir. Bunun aksini iddia
eden de çıkmamıştır. Peygamberimizin tarihteki gelişmiş
uygarlıkların lisanlarını bilmediği bellidir.
Öte yandan, o dönemde böyle bir araştırmanın
içine girmek isteyen herhangi bir kişi, büyük zorluklarla
karşılaşırdı. Şüphesiz ki 7. yüzyıl Arabistanı'nda büyük
kütüphaneler, yazılı basın, kitapçılar veya internet ağı gibi
bilgiye erişimi kolaylaştıran imkanlar mevcut değildi. Bugünün
şartlarında bile, örneğin eski Mısır'ın embriyoloji bilgisini
araştırmak isteyen bir insanın işi kolay değildir. Mısır
uygarlığının kuruluşu günümüzden yaklaşık 5000 yıl öncelerine
dayanır. Eski zamanlardan bugüne ulaşan yazılı kaynaklar kısıtlıdır,
üstelik bunların hepsinin tercümeleri de mevcut değildir. Tercüme
edilebilenler ise, son derece özel bilgiler içerdiklerinden her
yerde bulunmazlar. Ayrıca bu tercümeleri kavrayabilmek ve
yorumlayabilmek için çok detaylı bir tarih bilgisine de vakıf olmak
şarttır. Kısacası böyle bir araştırma günümüz şartlarında bile son
derece zordur.
Kaldı ki, eski medeniyetlerden miras kalan
tüm bilgilerin hepsinin doğru ve sağlıklı oldukları gibi bir durum
da söz konusu değildir. Aralarında pek çok yanlış bilgiler, batıl
inanışlar, hurafeler de bulunmaktadır. Eğer akılsızların iddia
ettikleri gibi Kuran'ın bilimsel ayetlerinin eski medeniyetlerin
kültürlerinden derlenmesi gibi bir durum olsaydı, elbette aralarında
yanlış ya da tutarsız bilgilerin de bulunması gerekirdi. Oysa, Kuran
bu tür eksikliklerden münezzehtir. İçindeki bilimsel ayetlerin
hepsinin modern bilim tarafından yüzde yüz doğru oldukları ortaya
konmuştur. Bu gerçek, "Onlar hâlâ Kur'an'ı iyice
düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı,
kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar)
bulacaklardı." (Nisa Suresi, 82) ayetinde de
vurgulanmaktadır.
Bu nedenle Kuran'daki bilimsel ayetlerin,
Peygamber tarafından başka medeniyetlerin kaynaklarından alındığı
iddiası da, diğer iddialar gibi tamamen dayanaksızdır. Böyle
insanların varlığı ve onlara verilmesi gereken cevap Kuran'da şöyle
bildirilmiştir:
İnkar edenler dediler ki: "Bu (Kur'an) olsa olsa
ancak onun uydurduğu bir yalandır, kendisi düzüp uydurmuş ve ona bir
başka topluluk da yardımda bulunmuştur." Böylelikle onlar, hiç
şüphesiz haksızlık ve iftira ile geldiler. Ve dediler ki: "Bu,
geçmişlerin uydurduğu masallardır, bir başkasına yazdırmış olup
kendisine sabah akşam okunmaktadır." De ki: "Onu, göklerde ve yerde
gizli olanı bilen (Allah) indirmiştir. Doğrusu O, çok bağışlayandır,
çok esirgeyendir." (Furkan Suresi, 4-6)
NUH VE
TUFANI
Yazısına; "Nuh"un "tufan" öyküsü de, kendisinin "ne kadar
yaşadığına ilişkin açıklama da "akıl ve bilim dışılık" için çarpıcı
örneklerdendir. Diye başlayan Dursun, Nuh Peygamberin Kur’an’da
950 sene yaşadığını yazdığını bunun da Tevrat’tan (Tevrat, Tekvin,
9:29) alındığını söylüyor.Hikâye ve istihza tarzıyla kısaca
anlattığı Hz. Nuh’un hayatından sonra, “Ve tüm araştırmacılar,
Tevrat'taki bu öykünün kaynağının da "SÜMER TUFAN EFSANESİ"
olduğunda birleşirler. Tevrat'tan bin yılı aşkın bir zaman öncesinin
ürünü olan GILGAMIŞ DESTANI”nın "efsane"deki adının, "Utnapiştim"
olduğunu ve İlahiyatçıların da bunu kabul ettiğini söyleyerek,
inandırıcı olmak için de 1932 yılına Ankara İlahiyat Fakültesinde
yayınlanmış bir “araştırmayı” göstererek, “gerçekten çaplı
incelemesinde” diyerek yazısını delillendirir.(!)
Önce Ankara İlahiyat fakültesinin hangi amaçla kurulduğunun
erbabına malum olduğunu söyleyip konuya geçelim.
1.1-Kur’an’ı
Kerim; Tevrat, Zebur, İncil’i reddetmez onların da İlahi kaynaklı
olduğunu, kaynaklarının bir olduğunu ama tahrif edildiklerini
söyler. Dolayısıyla onlardaki bazı bilgilerin Kur’an’la benzerlik
taşıması normaldir.
Taberi, İbni Kesir, ve Hazin gibi tefsirlerde geçen Hz. Nuh’un yaşı
ile ilgili rivayetler, Yahudi kökenli olan insanlardan gelen ve
onların dinlerinde olan rivayetlerdir.
1.2-Hz.
Peygamberin, Hz. Nuh’la ilgili kıssayı Tevrat’tan aldığını söyleyen
T.Dursun, anlaşılan Nuh suresinin Mekke’de indiğinden habersizdir.
Okuma yazma bilmeyen Hz. Peygamber’in Tevrat’ı okuması mümkün
olmadığı gibi kendisinden Mekke’de bilgi alabileceği bir yahudi de
yoktur.
1.3-Günümüzdeki
arkeolojik bulguların tamamen doğru olduğunu varsayarak hareket eden
Dursun, bu tavrıyla arkeoloji ilminin tamamen önünü kapayarak yeni
bir bulguyu kabul etmeyecek bir tavır sergilemiştir.
1.4-Tevrat’ta
ve Kur’an’da 950 sene yaşadığı bildirilen Nuh Peygamberin, bu kadar
yaşayamayacağını söyleyerek de sanki o dönemde yaşamış, olaylara
şahit olmuş gibi konuşarak “bilimi, kutsal inek” kabul eden
insanın tavrını çizmiştir. Bulunacak bir arkeolojik bulgunun
insanlık tarihinin yeniden yazılmasını sağlayacağından habersizdir.
1.5-Eminiz
ki, Arapça cümlelerin nasıl tahrif edileceği konusunda uzman olan
Dursun, Sümer yazıtlarının tercümelerine de güvenmemiş oturup
Sümerceyi öğrenmiş ve yazıtları orijinalinden okuyarak konuya vakıf
olmuş, okuyucusuna öyle sunmak istemiştir. Zaten bir dinler tarihi
uzmanından da bu beklenir.
1.6-Hatta
bununla yetinmemiş, Afrika, Mezopotamya, Amerika, Çin, eski yunan
medeniyetlerini en ince ayrıntısına kadar araştırmış, 1985 te
bulunan Yonaguni piramitleri ve Taiwan açıklarındaki Hujing su altı
kenti hakkında yeterli araştırmaları yapmış ve hatta o bölgeye
gidip, dalarak gerekli tüm belgeleri araştırmacılardan önce bulmuş
tufan ile bulguları araştırmış sonra okuyucuya sunmak istemiştir.
1.7-Umarız
ki, araştırmacıların dediği, "Yaratılış" ve "tufan" gibi tek
tanrılı dinlerde de karşılaşılan ilk dinsel anlatılar önce Sümerler
ve sonrasında diğer Mezopotamya toplumları tarafından kayıt edildi."
Cümlesindeki “kayıt” ile "ilk defa onlar tarafından yazıldı"
ifadelerinin farkını kavrayabilecek anlayışa sahiptir.
2.1-Herhalde
aşağıda vereceğimiz bulgulardan da haberdardı:
Sir Leonard Wooley isimli amatör bir İngiliz arkeologun
Mezopotamya'da yaptığı kazılar sırasında ki ele geçen bulgular, o
güne kadar bir efsane gözüyle bakılan Nuh Tufanıyla bağlantılıydı.
Batı insanı çok haklı sebeplerden dolayı Kitab-ı Mukaddes'i
güvenilir bir kitap olarak saymadığı için bu kitapta anlatılan Tufan
olayını da mitolojik bir hikâye olarak değerlendirmekteydi. Ama
Wooley'in araştırması bu inancın yanlışlığını ortaya koyuyordu.
Özellikle sevinenler Hıristiyan ve Yahudi din adamları oldular.
Derhal heyetler oluşturulup çalışmalara başlanıldı.Bu arada dünyanın
her tarafında yapılan araştırmalar, Tufanın hemen bütün toplumların
efsanelerinde yer aldığını gösterdi. Asya'da 13, Avrupa'da 4,
Amerika'da 37, Avustralya ve Okyanusya adalarında ise 9 adet Tufan
tespit edilmişti. Bunların en şaşırtıcısı da Hopi kızılderililerine
ait olanıydı. Denizden çok uzakta, Kuzey Amerika'nın güney batısında
yaşayan Hopilerin destanlarında kabaran suların ülkelerini
baştanbaşa kapladığı, dağların tepelerine kadar yükseldiği ve
yeryüzündeki canlıları yok ettiği anlatılıyordu. Amerika'nın eski
sahiplerinden olan Azteklerin destanlarından ise Tufanın süresi bile
veriliyordu. Bütün bunlar, insanlık tarihinin hemen hemen başlarında
meydana geldiğini gösterir…
İngiliz arkeolog Sir Leonard Wooley, 1922-1929 yılları arasında,
Mezopotamya'nın antik şehirlerinden Ur'da uzun kazılar yaptı. Wooley
ve ekibi, büyük başarılar göstererek MÖ. 4. bin yılından kalma kral
mezarlarını ortaya çıkardılar. Mezopotamya tarihinin öğrenilmesinde
dönüm noktası olan bu çalışmalar sırasında arkeolojik değeri çok
yüksek kap, kaçak, miğfer, silah vs. yanında Tufandan önceki
kralların listesini ihtiva eden kil tabletler de bulundu. O zamana
kadar kral listeleri mitolojik olarak görülüyordu. Tabletlerin
bulunmasından sonra, Wooley, vakit kaybetmeden aynı yerde kazılara
devam etti. Ne var ki 12 metre daha derine inildiğinde izler
tamamen kesilmişti. Tarihi hiç bir bulguya rastlanmıyordu. Bu arada toprağın
yapısı incelendiğinde tuhaf bir şeyle karşılaşıldı. Zemin tamamen balçıkla
kaplıydı, fakat bu kadar derinlikte saf balçığın ne işi vardı? Üstelik kazı
çukurunun dibi, denizden çok uzakta ve nehir seviyesinden de bir kaç metre daha
yukarıdaydı. Hiçbir arkeolog tatmin edici cevabı bulamamıştı.
Wooley kazıyı devam ettirdi ve daha aşağılara indi. Derken 3
metreden fazla derinlik tutan balçık tabakası birden bire kesildi.
Şimdi normal toprak tabakalarına gelindiği düşünülebilirdi ama
hayır, zımpara taşlarına ve kap kaçak gibi eşyalara rastlanılmıştı
yeniden. Demek oluyordu ki bu çok eski medeniyetin üzerini 3
metrelik balçık tabakası örtmüş, en üstte de Ur medeniyeti
yeşermişti.
Balçığın sebebi ve kapladığı sahayı öğrenebilmek için civar
bölgelerde bir dizi kazı daha yapıldı. İlk çukurdan 300 metre uzakta
açılan ikinci çukurda da aynı sonuç elde edildi. Wooley, bu sefer de
yüksekçe bir tepeyi kazdırdı. Sonuç değişmemişti, Böylece, balçık
yığılmasının, ancak çok kuvvetli bir su baskını, yani Tufanın eseri
olabileceğine dair rapor hazırlandı ve bütün dünyada heyecanlı
yankılar doğdu. Bu arada bazı çevreler su baskınının dar bir çevrede
yaşandığını ileri sürmüşlerdi ama yeni kazılar, onların iddiasını
iflas ettirdi. Şuruppak kralı Ubartutu zamanında bölgenin bütünüyle
korkunç bir felakete uğradığı ve kültür izlerinin tamamıyla
gömüldüğü açıkça anlaşılıyordu. Tufanla ilgili olarak Mezopotamya
dışında etraflıca bir çalışma yapılmadığından, su baskınının
nerelere kadar uzandığını tam olarak bilemiyoruz. Tahmin edilen
mıntıka, Basra körfezinin kuzeybatısında, 400 mil uzunluğunda ve 100
mil genişliğinde bir sahadır. Olayın tarihi, MÖ. 4 binden çok önceki
yüzyıllardır. Bu tufan bildiğimiz Nuh tufanı değildi elbette. Ama bu
bile, geniş çaplı bir su baskınının neler yapabileceğini göstermesi
bakımından önemlidir.
Öte yandan yapılan jeolojik araştırmalar, mahiyeti bilinemeyen
sebeplerden dolayı dünyamızın yer yer bir kaç defa suya gömüldüğünü
gösteriyor. Miami Üniversitesinden jeokimyacı Jerry Stip'e göre,
dünyanın yaşadığı en müthiş su baskını, günümüzden yaklaşık 11.600
sene önce olmuştur. Ancak bütün bu bulgular Nuh aleyhisselam
zamanındaki tufana ait midir bilinememektedir. Mezopotamya dışında
yapılacak kazıların bizi sonuca daha fazla yaklaştıracağı
muhakkaktır. Özellikle Hazret-i Nuh'un inşa ettiği geminin
kalıntıları ortaya çıkarılabilirse tufanın ne zaman meydana
geldiğini öğrenmemiz mümkün olacaktır...
3.1-Nuh
aleyhisselamdan, Kur'ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde çokça
bahsedilmiştir. Çeşitli vesilelerle Kur'ân-ı Kerîm'de 43 yerde ismi
geçer. Zamanında meydana gelen Tufan sebebiyle "İkinci Âdem"
diye de anıla gelmiştir. Asıl isminin Yesker olduğu, fakat kavminin
kurtuluşu için çok ağladığından, ağlamak manasına gelen "nevh"
kökünden türemiş Nuh sıfatının asıl ismine dönüştüğü kayıtlıdır. Bu
isim sami kökenlidir. Mezopotamya metinlerinden Gılgamış Destanında
bu isim yerine Utnapiştim kullanılmıştır. Gerek Nuh'un ve gerekse
Utnapiştim'in sözlük manaları bilinmemektedir. Sümerlerin Tufan
kahramanına verdikleri isim ise Zî-ud-Sudra'dır. Zî;
hayat/can/ruh, Ud; zaman, Sudda ise; uzun manasına
gelmektedir. Bu üç kelimeden meydana gelen ismin anlamı; Uzun ömürlü
demektir.Nuh aleyhisselamın kavmi içerisinde 950 sene kaldığı
bildirilmektedir. Bugünkü yaş ortalamaları gözönüne getirildiğinde
akıl almaz bir durumla karşılaşıyoruz. Kur'ân-ı Kerîm, Hazret-i
Nuh'un dışındaki hiçbir peygamberin ömründen bahsetmez. Hemen ilave
edelim ki; Mezopotamya'da bulunan tabletlerde anlatılan Tufan'dan
kurtulan insanların önderi Ziussudra adını taşımaktadır ki; uzun
ömür sahibi anlamına gelmektedir.
Arkeologların Mezopotamyada buldukları bütün kral listeleri
birbirini doğrular mahiyettedir. Arkeoloji literatürüne göre
tufandan önceki Sümer krallarına Er sülaleler 1 (ES-1) denilmektedir
ki Tufan'a kadar 10 hükümdarın ismini içerir. 1932 yılında Irak'ın
Horsabad şehri civarında, arkeologların WB-444 adını verdikleri 20.5
cm. kalınlığında bir tablet daha bulunmuştur. Bu tablete göre
Tufan'dan önce tam 10 kral yönetici olmuştur. Bunlardan 7. nin adı
Enok olarak verilmiştir ki, kayıtlardan İdris aleyhisselam olduğu
tahmin edilmektedir. Eğer böyleyse İdris aleyhisselamdan 3 hükümdar
sonra Nuh aleyhisselam göreve başlamış ve onuncu kral zamanında
Tufan meydana gelmiştir.Kur'ân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler başta
olmak üzere diğer İslami kaynaklar tarandığında pek çok arkeolojik,
antropolojik ve jeolojik bilmece kolaylıkla çözülecek gibi
görülmektedir. Tabletlerdeki kayda göre Tufanın 10. Kral zamanında
meydana geldiğini belirtmiştik. Bir hadîs-i şerîfte bunu teyid eden
bir ifade vardır. Efendimiz, Eshab-ı kiramdan gelen bir soru
üzerine; "Âdem aleyhisselam ile Hazret-i Nuh arasında 10 karn
(kuşak, asır, dönem...) geçmiştir" buyurmuşlardır. İslam
âlimlerinin nakillerine göre ilk peygamberler Âdem, Şit, İdris (a.s)
hem peygamber, hem de o zamanki insanların yöneticisiydiler.
Tabletlerde de buna benzer bazı ifadelere rastlanmaktadır.
Tabletlere göre Tufandan önce gelen hükümdarlar, aynı zamanda birer
din adamıdırlar. Maalesef tabletler İslami birikimden yoksun
insanlar tarafından deşifre edildiklerinden, pek çok muğlâk ifadenin
açıklanmasında zorluk çekilmektedir.Babilonya kayıtlarına göre gemi
Nisir dağına, Tevrat'a göre Ararat dağları üzerine, Kur'ân-ı
Kerîm'in buyurduğu şekliyle Cûdî dağına oturmuştur. Kurtuluş
anlamına gelen Nisir, Asur topraklarının doğusunda bulunan bir
bölgedir ki; Musul şehrinin kuzeyinde yer almaktadır. Yeni
bulgularla, Babilonyalıların hangi dağa Nisir adı verdikleri tespit
edilebilir. Hahamlarca tahrif edilmiş Tevrat'ta ise Ararat dağları
kaydı vardır. Metinler üzerinde çok oynanmış olmasına rağmen bu
isimlendirme doğrudur. Zira Ararat, Urartu kelimesinin İbranice
transliterasyonudur ve MÖ. 1.000 yıllarında Van bölgesinde hâkim
olan Asya menşeli Urartuların yaşadığı topraklar için
kullanılmaktadır. Asurlular bu bölgeye Uruadri adını
vermişlerdir ki; Ararat ve Urartu kelimelerinin değişik
söylenişidir. Manası ise yüksek dağlar ülkesi veya yüksek ülkedir.
Arkeolojik verilere ve tahrif edilmiş Tevrat'a göre gemi; Ağrı
dağına değil "yüksek ülke"ye, yani Ararat-Uruadri-Urartu bölgesinde
bir dağın üzerine oturmuştur. Yine aynı Tevrat'ta geminin, suların
(Fırat-Dicle) doğduğu bölgeye yürüdükleri bildirilmektedir. Kısacası
eldeki bütün belgeler bizi Ağrı dağından çok daha aşağılara
götürmektedir.Cûdî adında iki dağ vardır. Birincisi Cizre
yakınlarındaki Cûdî dağıdır. İslam tarihçilerine göre Cizre,
Tufandan sonra kurulan ikinci şehirdir. Mu'cemul Buldan; Cûdî
dağında Nuh’un (a.s.) mescidinin, Herevi ise evinin bulunduğunu
yazmaktadır. Halen Cizre'de, Nuh’a (a.s.) nisbet edilen bir türbe
vardır. Anadolu’nun en eski kavimlerinden olan Gutilere ait olan ve
halen Londra'da bulunan tabletlerde de Nuh’un (a.s.) mezarının "Rayat"
bölgesinde olduğu yazılıdır. Rayat, Dicle nehrinden itibaren, Cizre
ovasının Silopi'ye kavuştuğu bölgenin adıdır ki, bu noktada Cûdî
dağı bulunmaktadır. Daha eski bir kaynak olan ve MÖ. 250 yıllarında
Babilli bir rahip olan Berossus'un yazdığı tufan kayıtlarına göre
gemi, Cordiyan dağlarında durmaktadır ve yöre halkı, geminin dışını
kaplayan katranı kazıyıp muska şeklinde kullanmaktadır. Berossus'un
bahsettiği bölge Van gölünün güneyinde bulunmaktadır. 2 bin metrelik
Cûdî, Mezopotamya ile Ararat arasındaki sınır dağdır. Bu dağ, Ağrı
gibi kapsamlı bir şekilde araştırılmamıştır. Ancak bu dağda
yürütülen araştırmalardan biri sırasında, geminin izlerine
rastlandığı öne sürülmüşse de bu keşif ilmi açıdan kesin sonuca
bağlanamamıştır. 1949 yılında batılı bir ekip tarafından yapılan
araştırmanın sonuçları France Le Soir gazetesinin 31 Ağustos 1949
tarihli sayısında; "Nuh'un gemisini gördük fakat Ağrı'da değil"
şeklinde sansasyonel bir başlıkla verilmiştir. Bu yazıya göre
geminin boyu 150 metre, genişliği 24 metre, yüksekliği ise 15
metredir. 23 yıl önce de, Cûdî dağında bazı antik tahta parçaları
bulunduğu iddia edilmiş, 6 Şubat 1972 tarihli bazı Türk gazeteleri
bu keşfi; "Nuh'un gemisinin Cûdî dağında olduğu tespit edildi"
başlığıyla vermişlerdir. Keşfi yapan, Alman Devletler Araştırma
Enstitüsü ilim adamlarından Friedrich Bender'dir. Bender, Cûdî
dağında bulduğu katrana benzer bir madde ile birbirine yapışmış
kalın tahta parçalarını Almanya'ya götürerek analiz ettirmiştir.
Sonuçta katranımsı maddenin 50 bin, tahta parçalarının ise; 6630
yıllık olduğu açıklanmıştır. İlim adamları bu tarihlemedeki hata
payının 300 yılı geçmeyeceğini söylemişlerdir. Bender'in, çalışmaya
başlamadan önce Kur'ân-ı Kerîm'i ve Tufanı anlatan Gılgamış
destanını incelediği ve geminin Dicle ile Zap suyu arasında karaya
oturduğu kanaatine vardığı da bildirilmiştir.Cûdî adını taşıyan
ikinci yer ise, Doğu Beyazıt bölgesindeki Cûdî tepesidir. Halen bu
tepede gemiye benzeyen bir kütle mevcuttur. Buradan alınan
örneklerde, silisleşmiş ağaç kırıntıları ve saf demiroksitten ibaret
parçacıklar bulunmuştur. Kütlenin yapısı, etrafındaki topraktan son
derece farklıdır ve civarda yapılan jeolojik araştırmalar bu bölgede
bir su baskınının meydana geldiğini doğrulamaktadır.Kabul edip
etmemek kâfirlerin bileceği bir şeydir.
Peygamber, başka
medeniyetlerin kaynaklarından aldıkları haberleri aktarıyor iddiası “Muazzez İlmiyesi,
kendisini Çığ” gibi cehalete ve İslam düşmanlığına kadar götüren,
normal düşünme yaşını bir hayli geçmiş bir antropolog’un ortaya
attığı, Kur’anı Kerimdeki bazı kıssaların, M.Ö. 3500-M.Ö. 2000
yılları arasında Mezopotamya'da yaşamış olan Sümerlerin Gılgamış
destanından alındığı iddiası, bazı çevrelerde yankı bulmuş ve
“Mal bulmuş mağribi” gibi bu saçma iddiaya
sarılmışlardır. 1-Anu/An: Gök
tanrısı, Enlil: Hava tanrısı, tanrıların babası, Enki: Bilgelik
tanrısı, Nimmah (Ninhursag): Ana-tanrıça, Nanna (Sin): Ay tanrısı,
Utu (Şamaş): Güneş tanrısı, ay tanrısı Nanna'nın oğlu, İnanna
(İştar): Aşk ve Bereket Tanrıçası gibi birçok tanrıya inanan çok
tanrılı Sümerlerin, Tek Tanrı inanışına sahip olan İslam'la kaç tane
ortak özelliği vardır ki? Ayrıca Sümerlerin Destanındaki nadir bazı
olayların semavi dinlerdeki olaylarla aynı olması, İslam’ın bu
destandan alındığını değil, ancak ve ancak ortak köklerinin aynı
olduğunu gösterir. Çünkü yüce Allah “Peygamber göndermedikçe azap
etmeyeceğini” bize Kur’an da bildirmiştir. Adem’den (a.s), Hz.
Muhammed’e (a.s.) kadar tüm topluluklara binlerce Peygamber
gönderilmiştir. Sümerlere gönderilen Peygamber de Hz. İbrahim
(a.s.)dir.Ve unutmayalım ki efsanelerin temeli gerçek
olaylardır! 2-Katıldığı başlıca
kazılar Mari (1952–1953) ve Uruk/Varka kazıları (1958-1959;
1962-1963; 1964) olan, 1914 yılında Provence’ta dünyaya gelen, ünlü
Asur bilimci Jean Bottero'nun, "4 yıllık çalışmasından sonra"
Fransızcaya çevirdiği ve dipnotlarla zenginleştirdiği Gılgamış
destanını, Hz. Peygamber’in (a.s.) daha o devirde öğrenmesi,
Yaratılış ve Nuh tufanı olaylarını oradan alıntı yapma ihtimali ne
kadardır? Çünkü Sümerlerin yıkıldığı tarih esas alınsa bile, Hz.
Peygamber (a.s.) ile aralarında 2500 yıllık bir süre söz konusudur.
Ayrıca Nuh Tufanı ile ilgili diğer bir yazı için
Tıklayınız
.
|