AŞAĞIDAKİ YAZI DİYANETİN ATEİST GÖRÜŞLERE CEVABI " İSTEDİĞİNDE"
VEREBİLECEĞİNİN GÖSTERGESİDİR. AMA GENEL KURAL OLARAK BU TÜR İDDİALARA DİREK
CEVAP VERMEME POLİTİKASI BİZİM GİBİLERE BU AĞIR SORUMLULUĞU BIRAKMAKTADIR
:(
BAŞKANLIK MAKAMINA
*
İlgi: a) 27.10.1989 gün ve
03-8/2.02.2707 sayılı yazınız.
b) Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanlığı'nın 20.10.1989 gün ve 7/912-3410/16289 sayılı yazısı ve eki soru
önergesi.
Adana Milletvekili Sayın Cüneyt
Canver'in** Başkanlığımız yayınlarından "Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrid-ı Sarih
Tercümesi ve şerhi" adlı eserde, kadınları aşağılayıcı hükümlere yer
verildiğine dair, ilgi (b) yazıya ilişik yazılı soru önergesi incelenmiştir. Söz
konusu önergede, "Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasal organlarından biri olan
Diyanet işleri Başkanlığı'nın yayınladığı 12 ciltlik Sahih-ı Buharî Muhtasarı
Tecrıd-ı Sarih Tercümesi ve şerhi adlı bir yapıt vardır ve bu yapıtın 9. baskısı
yapılmıştır.Yapıtın çeşitli bölümlerinde kadınlarla ilgili hükümler yer
almıştır. Bu hükümlerden bazıları şöyledir:" denildikten sonra, söz konusu
eserden aynen naklediliyormuş gibi tırnak işareti"..." içinde bazı ifadelere yer
verilmekte ve:
a. Bütün bunlar doğru ve geçerli değilse, Diyanet işleri Baş kanlığı'nın,
kadınları aş ağılayan, küçülten ve erkeğin yanında zavallı kılan bu hükümlerin
yayılmasına niçin aracılık ettiğinin;
b. Bu yayınlar karşısında, vatandaşların kadınların bugünkü çağdaş konumlarına
mı yoksa bu yayımlardaki konumlara mı itibâr edeceklerinin; Diyanet işleri Baş
kanlığı'nın bunlardan hangisine itibar ettiğinin açıklanması istenmektedir.
1. Bilindiği üzere, "Buharı Muhtasarı Tecrıd-ı Sarıh Tercemesı ve şerhı" adlı
eser,T.B.M.M. 2. seçim döneminde Afyon Milletvekili Prof. Kâmil Miras'ın,
Diyanet işleri Riyasetince Kur'an-ı Kerım'ın Türkçe bir tefsirinin
yazdırılmasıyla ilgili teklifi üzerine,Yüce Meclisin söz konusu tefsirle
birlikte, hadis bilginlerinin lideri sayılan büyük Türk muhaddisi imam
Buharı'nın "el Câmıu's-sahıh" adlı ünlü eserinin de tercüme ve izahının
yapılması ve bu eserlerin telif ve basımıyla ilgili bütün giderlerin bütçeden
ödenmesine dair kararı üzerine hazırlatılmış tır. ilk cildi 1926 da basılan ve
tamamı -fıhrist cildi müstesna,- 12 ciltten ibaret olan mezkûr eserin telif ve
basımı 1948 de tamamlanmıştır. Halkımız tarafından çok beğenilen eserin,
müteaddit baskılar yapılmıştır.
2. Ancak, Sayın Milletvekiline ait soru önergesinin, 12 ciltlik eser bizzat
okunup incelenerek değil; gerek yukarıda önergeden iktibas edilen cümlelerin,
gerek kadını aş ağılayıcı olduğu iddiasına örnek olarak, tırnak "..."içinde
mezkûr eserden alıntı gibi gösterilen ifadelerin tamamının, Prof. ilhan Arsel'in
1987 de İstanbul'da basılan "şeriat ve Kadın"' adlı, aş ağıda gösterileceği
üzere baştanbaşa tahrif, yalan,iftira ve çarpıtmalardan ibaret; yüce dinimize,
kutsal Kitabımıza ve sevgili peygamberimize hakaretlerle dolu kitabından, aynen
alınarak hazırladığı anlaşılmaktadır. Zira Sayın Milletvekilli, Prof. Arsel'in
kitabından sonra, bu iddiaların gerçeğe uygun olup olmadığım anlamak üzere,
Başkanlığımızın mezkûr eserini de görseydi, böyle bir soru önergesi hazırlamaya
gerek duymaz veya önergesi bu şekilde değil; muhtemelen: "... Diyanet işleri
Başkanlığı'nın yayınlarında yer alan bazı ifadeleri, maksadı dışında
yorumlayarak saptıran, böylece kamu oyunu yanıltan bu kitapla ilgili ne gibi bir
işlem yapılmaktadır...?" şeklinde olurdu.
3. Şimdi, Prof. Arsel'in kitabında ve Sayın Milletvekilinin önergesinde, kadını
aşağılayıcı olarak, "Buharî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi" adlı
eserden alınmış gibi gösterilen ifadelerin tahrif edilerek veya maksadı dışında
yorumlanarak nasıl çarpıtıldığım görelim:
a. İki kadının tanıklığı, bir erkeğin tanıklığına bedeldir.
Başkanlığın sözü edilen eserinde böyle bir cümle yoktur. Bu hüküm, Kur'an-ı
Kerimde, borç akdiyle ilgili olarak Bakara Sûresi'nin 282. âyetinde: "Ey
İnanlar! Birbirinize, belli bir süre için borçlandığınızda onu yazın... Bir de
erkeklerinizden iki şahit gösterin. Eğer iki erkek yoksa, şahitliğine
güvendiğiniz kimselerden bir erkek ile iki kadın gösterin ki; biri unutup
yanılırsa, diğeri ona hatırlatsın..." şeklinde yer alır.Bilindiği üzere kadın ve
erkek, sadece fizikî yapı bakımından değil, psikolojik ve ruhi tezahürler
bakımından da ayrı özelliklere sahiptir. Bu itibârla, ilgi alanları ve toplum
içindeki fonksiyonları da -genel olarak- birbirinden farklıdır.Kadının en önemli
ve en muhterem vasfı anneliktir. Bu sebeple vaktinin çoğunu, çocuklarının bakım
ve terbiyesi için evde geçirir; toplumda cereyan eden olaylara fazla şahit
olmaz. Oysa, psikoloji'nin ortaya koyduğu hafıza kanunlarına göre, bir kimsenin
çok ve sık karşılaştığı olaylar, hafızasında yerleşir; nadiren karşılaştığı
olaylar ise hafızasında zayıf kalır ve çabuk unutulur. Bu tür olayları sonradan
hatırlaması zor olur. Bu itibarla fertler arasında yapılmakta olan çeşitli
sözleşmelere, genellikle seyrek şahit olan kadınların bunlara ait ilgi ve
intibaları ve dolayısıyle hafızaları da -erkeklere nisbetle- zayıf olacaktır. Bu
sebeple Kur'an-ı Kerim, şahitlikte kadına bir arkadaş vermiştir. Ancak,
erkeklerin bilemeyeceği, kadınların bilgi sahibi olduğu konularda, sadece
kadınların, hatta tek bir kadının şahitliği de yeterlidir. Çünkü şahitlikten
maksat, adaletin sağlanması, hakların zayi olmamasıdır.
b. Uğursuzluk üç şeyde vardır: Karı’da, evde, atta
Önce belirtelim ki, İslâm dininde "uğursuzluk" yani bir şeyi uğursuz sayma
yasaklanmıştır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) Efendimiz: "Ne safer ayında, ne
kuşun uçmasında, ne baykuşun gecelen ötmesinde ne de başka bir şeyde uğursuzluk
vardır." (Buharî, et-Tâc, 3/ 220; Keşfin, hafa, c.2, sh.366, Hadis No.3079; el-Câmiu's-sağir,
Hadis No: 9908) "Uğur tutmak veya uğursuz saymak için, kuş uçuran ve uçurtan,
kâhinlik yapan ve kâhinden (falcıdan) haber soran, sihir yapan ve yaptıran
bizden değildir." (el-Câmiu's-sağir, Hadis No: 7680) buyurmuştur.Hadis-i şerifin
"Buharî Muhtasarındaki (c.8, sh.312-313) aslı ise şu şekildedir. "Eğer bir şeyde
uğursuzluk olsaydı, kadında, atta ve meskende olurdu." Açıklanmasında ise,
şu bilgilere yer verilmektedir:"Hadisin ilk kısmı olan "eğer uğursuzluk olsaydı"
şartı, bu üç şeyde uğursuzluk olmadığını açıkça ifade etmektedir. Bunlarda
uğursuzluk olmadığına göre, diğer şeylerde de olmaz."Esasen bu ve benzeri
şeylerde uğursuzluk arama, cahiliye dönemi Araplarının telâkkisidir. Nitekim,
bir defa Âmir oğullarından iki kişi Hz. Âişe'ye gelerek:-Ey müslümanların anası!
Ebû hureyre Rasûlüllah (s.a) in "kadında, evde ve atta uğursuzluk vardır."
buyurduğunu söylüyor; siz ne dersiniz? diye sormuşlar. Hz. Âişe validemiz son
derece hiddetlenerek:"-Kur'an'ı Hz. Muhammed (s.a) e indiren Allah'a yemin
ederim ki, Rasûlüllah katiyyen böyle bir söz söylememiştir. O, yalnızca cahiliye
döneminde halkın kadın, ev ve atla teşe'üm ettiklerini (yani bunlarda uğursuzluk
olabileceğim sandıklarını) bildirmiştir," diye cevap vermiştir.Görüldüğü üzere,
hadis-i şeriflerde "uğursuzluk var" denilmiyor; aksine uğursuzluk telakkisinin
cahiliye dönemi anlayışı olduğu vurgulanıyor. Ancak, kasıtlı olarak, hem de
akademik kariyer sahibi bir kişi tarafından, tahrif edilerek naklediliyor.
c. Namazı kateden şeyler: Köpek, domuz ve kadındır
Buharî'de bu anlamda bir hadis yoktur. Aksine, namaz kılanın önünden bunların
geçmesiyle namazın bozulmayacağım ifade eden hadisler vardır. Ancak, dikkatinin
dağılıp huzurunun bozulacağı için dinen namaz kılanın önünden geçilmesi uygun
görülmediği gibi; kişinin önünden geçilmesi muhtemel yerde namaz kılması da
uygun görülmemektedir. Böyle bir ihtimal varsa, namaz kılan kişinin, önünde bir
sütre bulundurması mendûb (uygun) olur. Bu takdirde, namaz kılan ile sütre
arasından geçmenin vebali daha büyüktür. Ancak bu takdirde de namaz bozulmaz.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a) Efendimiz: "Namazı hiçbirşey kat etmez. Bununla
beraber, siz elinizden geldiğince, geçeni men etmeye çalışınız." (Buharî Muh.
Tecrid-Sarih Ter-cemesi, C.2, Sh.327-328 ve 440) buyurmuştur.Namaz kılanın
önünde kadın bulunması veya geçmesinin namazı kat etmeyeceğine dair "Buharî Muh.
Tecrid-i Sarih Tercemesi"nde (C.2, Sh. 327-328) yer alan bir hadis-i şerif ise
şöyledir:Rasûlüllah (s.a.) in eşi Hz. Aişe validemiz anlatmaktadır:"Bazı kerre
ben, Rasûlüllah (s.a.) in karşısında, ayaklarım kıblesine (yani secde edeceği
yere) gelmek üzere yatar, uyurdum. Secdeye vardığında beni dürter,, ben de
ayaklarımı çekerdim. Secdeden kalktığında yine uzatırdım. O zamanlar, evlerde
ışık yoktu." Hadis-i şerifin açıklanmasında ise şu ifadelere yer verilmiştir:
"Namaz kılan kişinin karşısında kadının yatması namazı kat etmediğine göre,
önünden geçmesi evleviyetle kat etmez. Selefte de halefte de fakihlerin
çoğunluğunun ve üç imamın, yani Ebû Hanife, İmâm Mâlik ve îmam Şafiî'nin
görüşleri budur." (C.2, Sh.327) Şüphesiz, diğer konularda olduğu gibi, dinî
konularda da herkesin aynı düşüncede bulunması söz konusu olamaz. Önünden ister
erkek, ister kadın, ister köpek, ister eşek veya başka bir şey geçsin, namazın
bozulacağı görüşünde olan bazı fakihler de vardır. Ancak bunun, Sayın Arsel'in
iddia ettiği gibi, kadını bu hayvanlar seviyesinde görme ve aşağılama ile hiçbir
ilgisi yoktur. Konu bu gibi geçişlerin namaz kılanın dikkatini çekeceği ve
huzurunu bozacağı açısından değerlendirilmiştir.
d. Erkekler kadınlar üzerinde hakimdirler.
O sebeple ki, Alla erkekleri kadınlara üstün kılmıştır. Kadınlar erkelerin
elinde hürriyetlerini terk etmişlerdir. Eğer erkek tepeden tırnağa cerahat olsa
kadın da diliyle yalasa, yine de erkeğin hakkını ödeyemez.
Bu ifadenin ilk cümlesi, Kur'an-ı Kerim'den Nisa Sûresinin 34. âyetinin, Sayın
Arsel tarafından tahrif edilmiş mealidir, "kadınlar erkeklerin elinde... diye
devam eden kısım ise, tamamen yalan iftiradan ibarettir. Sözkonusu âyet-i
kerimenin meali şöyledir: "Allah'ın kimini kimine üstün kılması ve mallarından
kendilerine harcama yükümlülüklerinden dolayı, erkekler kadınların idarecisi ve
gözeticisidirler." Sadece İslâm ülkelerinde değil, bütün dünyada da, tarih
boyunca -istisnalar dışında- durum bu değil midir? Medenî Kanun'a göre de, aile
reisi erkektir. Danıştay karan ile de sabittir ki, bugün modern Türkiye'de kadın
kaymakam olamamaktadır.
e. Elin zinası, el temasıdır. Her kim yabancı bir kadının elini
tutar. onunla tokalaşırsa. kıyamet gününde onun iki avucuna ateş konur.
Birinizin basına demirden bir şişin vurulması, onun kendisine helâl olmayan bir
kadınla tokalaşmasından daha hayırlıdır.
Hadis-i şerifin önergede sözkonusu edilen Buh. Muh. Tecrid-i Sarih
Tercemesi'ndeki meali, yukarıda ki şekilde değil, şöyledir: «...Göz zinası
mahremi olmayan kadına şehvetle bakmaktadır Dil zinası da zevkle görüşmektir.
Nefis de temenni ve arzu eder. Tenasül organı ise, bunu yapıp onların bu
arzularım gerçekleştirir veya terkeder." (Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi,
c.12, s.323) Bilindiği üzere, islâm dininde zina haramdır ve haram olan şeylerin
işlenmesine vesile olan şeyler de yasaklanmıştır. Bu itibârla, bakmak, dokunmak,
vb. davranışlar, zinaya vesile olacaksa, bunların da yasaklanması tabiidir. Bu
gibi davranışların, cinsî tatmin yollarından olduğu, günümüzde seksoloji
bilginlerince de doğrulanmaktadır. Bu tür davranışların bildiğimiz fizyolojik ve
psikolojik yapıya sahip olan normal insanların şuurunda veya şuur altında hiçbir
tesir bırakmadığına inanmak, pek safça bir anlayış olur. Nitekim, Dr. Van de
Velde'nin E. Kayman tarafından terceme edilip 1948 de İstanbul'da basılmış
"Mükemmel İzdivaç" adlı eserinin 120. sahifesinde: "...Cinsî temayüller dışında
başka sebeplerden doğan bu tür davranışlar da eksik değilse de, bunların sayısı
saf yüreklilerin umduğundan veya umar göründüğünden çok daha azdır..."
denilmektedir.
f. "Kadın eğe kemiği gibidir, doğrultmak ister şen, kırarsın.
Onu kendi haline bırak ve eğriliğiyle ondan faydalanmaya bak."
Bu hadis-i şerif de, kasıtlı şekilde değiştirilerek nakledilmiştir. Hadis-i
şerifen Tecrid-i Sarih Tercemesi'ndeki (c. 11, sh.305) meali şöyledir :"... Size
kadınlar hakkında hayırlı olmanızı tavsiye ederim. Çünkü onlar (yani Hz. Havva,
Hz. Âdemin) eğe kemiğinden yaratılmıştır. Bu kemiğin en eğri kısmı, üst
tarafıdır. Eğer doğrultmaya çalışırsan, onu kırarsın; kendi haline bırakırsan
öylece kalır (ve onu öyle kullanırsın.). Bu sebeple size kadınlar hakkında
hayırlı olmanızı vasiyyet ederim." (Tecrid-i Sarih Tercemesi, c.ll, sh.305)
Görüldüğü üzere, hadis-i şerifte hanımların genellikle fıtraten asa-^ ve çabuk
sinirlenme niteliklerine dikkat çekilmekte, bunun hoş karşılanması ve mes'ele
yapılmaması istenmektedir. Maksat, herkesi olduğu gibi kabul etmek gerektiğini
anlatmaktır.
g. "Bana Cehennem halkı gösterildi: çoğunluğu kadınlardı."
Rasûlüllah (s.a), bir bayram namazında, kadınlara da hitabederek:"Kadınlar,
sadaka veriniz; bana cehennem halkı gösterildi; çoğu sizler idiniz." (Tecrid-i
Sarih Tercemesi, el, sh.223-224) buyurmuştur. Bu sözleriyle Rasûlüllah (s.a)
hanımları iyilik yapmağa, kötü işlerden sakınmağa teşvik etmiştir. Söz gelimi,
bunun aksinin, yani "cehennem ehlinin çoğunun erkekler olduğunun" haber
verilmesi, erkekler için bir aşağılama sayılamayacağı gibi, bu sözlerden de
kadınların aşağılandığı anlamı çıkarılamaz.
h. "Kadınlar arasında saliha kadın, yüz tane karga arasında
alaca bir karga gibidir.".
Bu anlamda bir söz, ne Buhari Muh. Tecrid-i Sarih Tercemesinde, ne de
Başkanlığımızın başka bir yayınında vardır.ı.
"Bendan sonra erkekler için, kadından zararlı bir fitne bırakmadım."
İtiraf etmek gerekir ki, kadınlar içinde erkekler için gerçekten fitne âmili
olanlar vardır. Bazı erkeklerin bu tip kadınlara ram olmaları yüzünden meydana
gelen aile dramları hergün gazete sahifelerini doldurmaktadır. Ancak bu hadis-i
şerif "bütün kadınlar fesat amilidir" anlamına gelmez. Nitekim hadis-i şerifin,
Sn. Arsel tarafından -âdeti üzere, maksadına uymadığı için,- görmezlikten gelen
açıklamasında (c.ll.sh. 267) özetle: "... Bu hadis.Buharide, "Ey İnananlar!
Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır; onlardan
sakının." (Tegabûn Sûresi, âyet: 14) anlamındaki âyet-i kerime zikredildikten
sonra yer almıştır. Bu âyet-i kerimeden anlaşıldığı üzere, erkekler için fitne
ve fesat âmili, bütün kadınlar değil, kötü ahlâklı, huysuz ve geçimsiz
olanlardır. Nitekim, çocuklar için de durum böyledir." denilmektedir.
4. Gerçek şu ki, İslâm dini kadını hiçbir şekilde aşağılamamış, onu yüceltmiştir.
Hz. Peygamber (s.a), kadınlara saygı, sevgi ve şefkat göstermenin nice
Örneklerini vermiş, ve: "Bana dünyadan güzel koku ve kadınlar sevdirildi. Benim
en mutlu ânım ise, namazda olduğum zamandır." (Mişkâtü'l-mesâbih, c.2, sb.669)
"Allah sizden; kadınlara karşı iyi ve hayırlı olmanızı ister; çünkü onlar, sizin
analarınız, kızlarınız veya teyzelerinizdir." (el-Camiu's-Sağir, el, sh.78,
Hadis No: 1647) "Sizin hayırlınız, eşine hayırlı olandır. Ben de eşime karşı
sizin en hayırlınızın. Kadınlara ancak iyi insanlar iyi davranır; onlara karşı
ancak kötü kişiler, ihanet eder." (el-Camiu's-sağir, c.2, sh.ll, Hadis No:4012)
buyurmuştur. Nihayet Hz. Peygamber (s.a) "Cennet annelerin ayaklan altındadır."
(el-Camiu's-sağir, el, sh.145, Hadis No: 3642; Keşfu'1-hafa, c.l, sh.335, Hadis
No: 1078) buyurarak, kadına tarihte gelmiş-geçmiş herkesten daha büyük ölçüde
değer verdiğim göstermiştir. Şüphesiz Hz. Peygamber (s.a) in kadınlarla ilgili
güzel sözleri bunlardan ibaret değildir. Ancak Sn. Arsel bunları hiç görmek
istememiş; gördüklerini de, bir ilim adamına yakışmayacak biçimde, maksat
dışında yorumlayarak tahrif etmiştir.
5. Görüldüğü üzere Sn. Arsel, aslında Başkanlığımızın bir yayınını değil bunu
bahane ederek, başta Kur'an-ı Kerim ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a) olmak
üzere îslâm dinini karalamaya çalışmaktadır. Oysa bir dini ve o dinde kutsal
sayılan şeyleri karalamak bir insanlık suçudur; çünkü o din mensuplarını rencide
eder. Ancak Sn. Arsel'e göre, sadece islâm dini değil, tarih boyunca bütün
dinler, hür düşünceyi ve insan aklının gelişmesini önlemişlerdir.İlim, teknik ve
medeniyetin ilerlemesi, insanlığın fikrî tekâmülü, din denilen vâhimeden ve
dinle ilgili herşeyden kurtulmakla mümkündür. Sn. Arsel bu kanaatini "Kadın ve
Şeriat" adlı mezkûr kitabında defalarca ifade etmekten çekinmediği gibi, muhteva
itibariyle hepsi de birbirinin tekrarı olan "Arap Milliyetçiliği ve Türkler"
(Ankara, 1973, ikinci baskı, 1975), "Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik
Devlet Anlayışına, (Ankara, 1975), "Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları; Din
Adamları" (Ankara, 1977), "Biz Profesörler" (Ankara, 1979) adlı kitaplarında ve
çeşitli makalelerinde de ısrarla savunmaktadır. Adı geçenin kitaplarının
rastgele sahifeleri çevrildiğinde bile görülmektedir ki, dinî hükümler maksatlı
şekilde yorumlanarak alay konusu yapılmakta, dünya çapında ün yapmış büyük ilim
adamları, Allah'a inandıkları ve dine saygılı oldukları için aşağılanmaktadır.
Bu konuda, kitaplarında gelişigüzel seçilmiş bir kaç örnek şunlardır:
a. "İslam'ın en büyük ve en geniş görüşlü sanılan bilim adamları, düşünürler ve
yazarlar, örneğin al-Farabîler, İbn Sinâlâr, İbn Tufeyller, al- Gazâlîler ve
saymakla bitmeyecek daha niceleri, bütün gayret ve deha larını: "Ne yapalım da
şu AKLI, şu insan zekasını işlemez, düşünemez ve yaratamaz hâle sokalım... ne
yapalım da insanları yani halk yığın larını, kendi akıl ve iradeleriyle değil ve
fakat gökten inen kurallara göre yaşamağa alıştıralım, sorununa
yönelmişlerdir..." (Toplumsal Gerilikle rimizin sorumluları, sh.3)
b. "... Şinasilerin, Namık Kemallerin, Mustafa Fazıl Paşaların, Ali Suavîlerin,
Ziya Paşaların ve diğerlerinin tutum ve davranışlarında öz gürlüğün,
halkçıların, millet iradesi üstünlüğünün, eşitlik düşüncesinin
izlerini aramaz... düpedüz bilgisizliktir... istisnasız, tümü şeriatçı (dine
bağlı) idi... Önemli olan tek şey Kur'an idi, hadis idi, sünnet idi..." (Biz
profesörler, sh.86-87)
c. Aydın olarak bizlerin hepimize düşen en büyük görev, insan aklını ve düşün
tarzını şeriatın ve özellikle Kur'an'ın, ya da peygamber emirlerinin
tutsaklığından kurtarıp, özgürlüğe kavuşturmak, akıl çağına ulaştırmaktır. ..
Asıl önemlisi,...Kur'an'ın yanılmaz bir kitap olmadığını, çelişkilerle dolu
bulunduğunu, gerçekler kaynağı sayılamayacağım ortaya vurmanın... en büyük
hizmet olduğunda karar kılmaktır..-." (Biz Pro fesörler, sh. 147-148)
d. "...İster Kur'an sûreleri ve âyetleri, ister peygamber hükümleri, ister icma-ı
ümmet ve ister kıyas-ı fukaha hükümleri olsun, teker teker ele alıp
eleştirmedikçe, yermedikçe, akıl süzgecinden geçirmedikçe, Türk insanını uygar
kerteye eriştirme yolu bulunamaz..." (Biz Profesörler sh.81)
Evet, bütün sorun, din adamının cehaletinden ziyâde, onu câhil halde tutan,
şeriatın (islâm dininin) kendisidir ve asıl savaşılmak gereken de bu temeldir.
Cehalet, şeriatın (dinin) kendisinde yatmaktadır ve onunla eğitilenler de, ister
istemez câhil olmaktadırlar. Akla ve müsbet ilme ve ahlâka aykırı ne varsa,
hepsi oradadır. Kur'an ve hadis (sünnet) hükümleri oradadır... Bunları, Arap
peygamberi Tanrı adına ve Tanrının sözleridir diye yerleştirmiştir..."
(Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları, sh.210)
6. İfâde etmekte yarar var ki, islâm dini; ilim, kültür ve medeniyetin
yükselmesine engel değildir. Engel olsaydı, 8. asırdan 14. asra kadar bütün
parlaklığı ile hüküm süren bir islâm ilim, kültür ve medeniyeti doğmazdı, islâm
dininde müsbet ilim ve akl-ı selimle bağdaşmayan hiçbir hüküm yoktur. Dinî
hükümlerin ilim ve akl-ı selim ölçülerine göre değerlendirilmesinden,
müslümanlar hiç bir endişe duymazlar. Ancak, ilk emri: OKU! (A'lak Sûresi, âyef.1)
olan ve "iki günü eşit olan kişi ziyandadır." (Keşfu'1-hafa, c.2, sh.233, No:
2406) ilkesi ile daima ilerlemeyi ve yükselmeyi isteyen bir dinî, "cehalet,
şeriatın (dinin) kendisinde yatmaktadır..." hükmü ile, cehaletin kaynağı olarak
gösterilmesi, şüphesiz tarafsız ve ilmî ölçülerle yapılan bir değerlendirme
değil; "dinler, ruhanîler sınıfının, halkı sömürmek için uydurdukları
efsenelerdir. İlim ilerleyip, tabiattaki sırlar çözüldükçe, insanların kafası
aydınlanacak ve bu efsane de yok olup; gidecektir..." diyen Voltaire
(1694-1778), D'Alembert (1717-1783), Diderot (1713-1784)... gibi 18. asır
filozoflarından bir kısmının, günümüzde artık hiç bir ilmî değeri kalmamış,
bâtıl iddialarının, körü körüne taklidine dayanan bir ön yargıdan ibarettir.
Yukarıda verilen örneklerde de görüldüğü üzere, Sayın Arsel'in din ve özellikle
İslâm dini konusundaki hükümleri, inceleme ve araştırma sonucu olmaktan çok,
aşırı bağlı bulunduğu Voltaire ve benzeri filozofların, genellikle Hıristiyanlık
konusundaki düşüncelerinin sonucu olarak ileri sürdükleri fikirlerden
oluşmaktadır. Bu aşın bağlılık, ve Ön yargı, onda tarafsız bir inceleme ve
araştırma imkânı bırakmamış; onu İslâm'a ve müslüman bilginlere hınç duymağa ve
savaş açmaya sevketmiştir. Nitekim, en büyük hukukçular arasında yer alan ve
müslümanlarca İmam-ı Azam unvanı ile büyük saygı ile anılan Ebû Hanife'ye
"Hanefi Efendi" deyişini, şöyle açıklamaktadır." Ebû Hanife'ye "Hanefî Efendi"
derken, ben bu kullandığım efendi sözcüğü ile, zihniyetini ve insanlık
anlayışını beğenmediğim . bu şeriatçıyı yermek istedim. Tıpkı Gazzalî'yi, ya da
İbn Teymiye'i ya da Ebu's-suûd ve nice benzerlerini yermek istediğim gibi. Bu
kişilerin adlarının yanına efendi sözcüğünü koymak, her nedense bana hınç
çıkarma duygusu verir..." (Biz Profesörler, sh.186)
7. Bizzat kendi ifâde ve açıklamalarından da anlaşıldığı üzere Sayın Arsel dinî
konularda yeter bilgisi ve yetkisi olmayışı bir yana, isabetli hüküm ve
sonuçlara ulaşabilecek nitelikte tarafsız bir ilim adamı da değildir. O'nun din
kavramına ve özellikle İslâm dinine karşı kin ve hınç derecesine varan bu
olumsuz tatumu, onu akademik kariyere sahip bir bilim adamına yakışmayan
davranışlara, halen üniversitelerimizde görevde bulunan değerli ilim ve fikir
adamlarım, -kendi de dahil-, toptan "Ortaçağ üniversitelerinde hademelik bile
yapamayacak kertede kimseler..." (Biz Profesörler, sh.134; Cumhuriyet Gazetesi,
28 Aralık 1976, sh.2; "Fakülteden Ayrılırken" başlıklı yazı) diye itham etmeğe
ve hiçbir ciddî araştırma yapmadan, hatta hiç düşünmeden, gelişigüzel yazılar
yazmaya ve bazan gülünç durumlara düşmeye kadar sevketmiştir. Nitekim, Osmanlı
İmparatorluğumun yükselme döneminde (Kanunî, 2.Selim ve 3.Murad'ın saltanatları
esnasında) aralıksız 28 yıl Şeyhülislamlık Makamım hakkıyle dolduran; bilgisi,
dirayeti, ihlâkı ve eserleriyle haklı bir üne kavuşan büyük Türk bilgini Ebu's-suûd
Efendi'nin bir fetvasında, "erkeklikten kesilmiş yaşlı kişiye..." anlamında
olarak yer alan "Cimâ'a kadir olmayan PÎR'e" ifâdesindeki, ismin "e" hali ile
kullanılmış "Pir" (yaşlı kişi) kelimesini, bilinen asalak böcek (pire) sanmış;
anladığım sandığı bu fetva ile ilgili olarak Varlık Dergisi'nin Ağustos 1970
tarih ve 827. sayısında (sn.3) yayınlanan "Değer Ölçülerimizdeki Zavallılık"
başlıklı yazısında: "... Ebu's-suûd Efendi, bugün hâlâ Türklerin haklı olarak
iftihar edebilecekleri en mühim şahsiyetlerden ve Türklere ve müslümanlara büyük
hizmetleri dokunan bir âlim olarak baştacı edilir. Oysa ki, 16. yüzyılın bu
büyük ve en ünlü bilgim diye gösterilmek istenen kişi, insanlık sevgisi
duygusundan yoksun, ve kadının pire ile cima (cinsî ilişki) edip edemeyeceği
sorunlanrıyla meşgul olabilecek kadar, insan zekâsızı küçülten bir kimsedir...
Hiç şüphesiz, kendisine cimâ’a kadir olmayan pire" konusunda soru sorabilecek
kadar câhil ve ilkel bir toplumdan, Ebû's-suûd Efendiden daha iyisinin kolay
kolay yetişmeyeceğini unutmak gerekir..." sözleriyle, gerçekten ortaçağ
Üniversitelerindeki hademelerin bile kolayca anlayabileceği Türkçe bir cümleyi
anlayabilecek seviyede bulunmadığını, bizzat kendisi isbatlamıştır. Zara, söz
konusu fetvada "cima kadir olmayan PİR'e yahut oniki yaşında olan oğlancığa..."
ifâdesinde yer alan "pîr" ve "oğlancık" kelimelerinin, gramerde (ismin "e" hâli)
denilen durumdan başka bir şey olmadığını anlamak için, değil profesörlük
unvanına sahip olmak, okur-yazar bile olmaya gerek olmayıp, Türkçe bilmenin
yeterli olduğu açıktır. Unutmamak gerekir ki, "câhil ve ilkel bir toplum" olarak
nitelediği toplum; ilim, san'at, kültür ve medeniyet itibariyle, asrının en
ileri toplumudur. Ebu's-suûd Efendi gibi ünlü bir kişinin şahsiyetinden ve
yaşadığı asrın kültür ve medeniyetinden böylesine bihaber olan Sayın Prof.
Arsel'in tek meziyeti, hiç bilmediği konulan bile bildiğini iddia ederek,
milletimizin saygı duyduğu her değere hakaret edecek kadar cesur olmasıdır.
8. Yukarıda verilen örnek ve açıklamalardan anlaşılmaktadır ki, Sayın Arsel'in
Başkanlığımız yayınlan ve hizmetleriyle ilgili olarak, objektif değerlendirmeler
yapması mümkün olmadığı gibi, ilmî durumu ve ihtisası bakımından da böyle bir
değerlendirme yapacak ehliyette değildir, îddialarının hemen hepsi mesnetsiz ve
ön yargıdan ibarettir.
Bilgi ve takdirlerine arz ederim. İrfan YÜCEL Din
işlen Yüksek Kurulu Başkan V.
* (
DİB, Sayı- tarih: 10/027/1302 , 6 Kasım 1989, MÜTAALA NO: 96 )
** Cüneyt Canver:
1987 seçimlerinde SHP Adana milletvekili .
28.04.2002'de vefat etti.