"Darwin'in Kara Kutusu" Kitabının Tam Metni
National Review dergisi tarafından 20. yüzyılın en önemli 100 kitabından biri
olarak gösterilen Micheal Behe’nin Kaleme aldığı Darwin’in kara kutusu isimli
kitabın tam metnini buradan okuyabilirsiniz.
Kitabın tamamını bu linkten bilgisayarınıza indirebilirsiniz.
İÇİNDEKİLER
Önsöz ix
KISIM I: KUTU AÇILIYOR
1. Liliput Biyolojisi
2. Vidalar ve Cıvatalar
KISIM II: KUTUNUN İÇİNDEKİLERİ İNCELERKEN
3. Haydi Çekin Kürekleri
4.
Kandaki Rube Goldberg
5. Buradan Oraya
6. Tehlikeli Bir Dünya
7. Ölüm
Yolu
KISIM III: KUTU BİZE NE SÖYLÜYOR?
8. Yayınla veya Yasakla
9. Akıllı
Dizayn
10. Dizayn Hakkında Sorular
11. Bilim, Felsefe, Din
Ek: Hayatın Kimyası
Notlar
Bilgilendirme
İndeks
ÖNSÖZ
BİR MOLEKÜLER FENOMEN
Bilimin doğayı anlama konusunda
başardıklarını anlatmak artık neredeyse sıradan hale geldi. Fizik kanunları
artık o kadar iyi anlaşıldı ki, uzaya fırlatılan insansız uydular ile dünyadan
milyarlarca kilometre ötesinin fotoğrafları çekilebiliyor. Bilgisayarlar,
telefonlar, elektrikli aletler ve adı geçmeyen pek çok örnek; doğanın güçleri
üzerinde teknoloji ve bilimin uzmanlığını deniyorlar. Ayrıca aşılar ve yüksek
teknolojiyle üretilen yiyecekler, insanlığın en eski tarihinden beri rastlanan
hastalıkların ve açlığın sona ermesini sağlamış durumda - en azından dünyanın
bazı yerlerinde. Moleküler biyoloji alanındaki son buluşlar neredeyse her hafta
yayınlanıyor ve böylece genetik hastalıklar ve dahasına biyolojik çözümler bulma
umudu doğuyor.
Fakat bir şeyin nasıl çalıştığını öğrenmek, onun nasıl meydana
geldiğini anlamaya yetmez. Örneğin, güneş sistemindeki gezegenlerin haraketleri
ince detaylarına kadar eksiksizce ölçülebilir; ancak, güneş sisteminin kökeni,
(güneş, gezegenler ve bunların uydularının ilk olarak nasıl şekillendikleri
sorusu) halen tartışılmaktadır. Bilim sonunda bilmeceyi çözecektir. Gündemdeki
soru işareti ise hala bir şeyin varlık nedeninin, günlük işlevlerinin
anlaşılmasından farklı olduğudur.
Bilimin doğa üzerinde yaptığı çalışmalar ve
uzmanlığı nedeniyle, pek çok insan bunun hayatın ve doğanın kökenini de
açıklayabileceğini düşündü. Darwin’in doğal seleksiyon ve varyasyon ile yaşamın
gelişiminin açıklanabileceği önerisi, bir yüzyıldır akademik çevrelerde kabul
görmüştür. Fakat bundan on yıl öncesine kadar bile yaşamın temel mekanizmaları
hala sırlarını korumaktadır.
Modern bilim sonunda yaşamın moleküler bir
fenomen olduğunu öğrenmiştir: Bütün organizmalar, vidalar ve cıvatalar gibi
görev yapan moleküllerden oluşmuş ve biyolojik sistemlerin dişlileri ve
makaraları olmuşlardır. Daha gelişmiş organizmalarda bulunan kan dolaşımı gibi
karmaşık biyolojik sistemler de vardır. Ama yaşamın gizli minik detayları,
biyomoleküllerin uzmanlık alanıdır. Bu nedenle molekülleri inceleyen biyokimya
bilimi, yaşamın bütün yapılanmasını açıklama göreviyle hareket
eder.
1950′lerin ortalarından beri biyokimya bilimi, moleküler düzeyde
yaşamın çalışmalarını açıklığa kavuşturmaktadır. Darwin, türler arasındaki
çeşitliliğin nedenleri konusunu gözardı etmişti (kendi teorisinin gereklerinden
biri olmasına rağmen), ancak biyokimya bunun moleküler temellerini attı. 19.
yüzyıldaki gelişim derecesiyle bilim; görme, bağışıklık sistemi veya hareket
mekanizmaları gibi sistemlerin işleyişlerini dahi tahmin edemiyordu. Modern
biyokimya ise bu ve benzeri fonksiyonları gerçekleştiren moleklüllerin
tanımlanmasına yol açmıştı.
Önceleri, yaşamın temellerinin basit bir esasa
dayalı olduğu düşünülmekteydi. Oysa bu beklenti artık tamamen yok olmuştur.
Görme, hareket mekanizmaları ve diğer biyolojik fonksiyonların, televizyon
kameraları ve otomobillerden daha az karmaşık olmadığı kanıtlanmıştır. Bilim,
yaşamın kimyasının nasıl şekillendiğini anlayabilmek için oldukça büyük
atılımlar yapmıştır. Fakat biyolojik sistemlerin moleküler seviyedeki hassas
düzeni ve karmaşıklığı, bunların kökenlerinin açıklanması konusunda bilimi felce
uğratmıştır. Bu nedenle kompleks biyomoleküler sistemlerden herhangi birinin
başlangıcı hakkında bir araştırma girişimi olmamıştır. Pek çok bilimadamı
kendilerine fazlaca güvenerek, açıklamaların çoktan ellerinde olduğunu öne
sürmüştür. Veya çok yakında bu açıklamalara ulaşacaklarını söylemişler fakat
profesyonel bilim literatüründe iddialarına bir destek bulamamışlardır. Daha
önemlisi, sistemlerin kendi yapıları incelendiğinde, yaşam mekanizmalarının
Darwin’ci bir yaklaşımla asla açıklanamayacağı ortadadır.
Evrim esnek bir
kelimedir. Bu kelime bazıları tarafından bir şeyin zamanla değişmesi anlamında
kullanılabilir; ya da diğerlerince tüm canlıların tek bir atadan geldiği iddiası
anlamındadır. Bu iddiada, değişimlerin hangi mekanizmalarca nasıl gerçekleştiği
belirtilmemiştir. Biyolojik anlamı ile evrim ise, cansız bir maddeden yaşamın
ortaya çıktığı ve bunun tamamen doğal etkilerle oluştuğu anlamındadır. Bu anlam,
kelimeye Darwin tarafından yüklenmiştir ve bilimsel çevrelerde de aynı şekilde
kullanılmaktadır. Ben de kitap içinde evrim kelimesini bu yaklaşımları ifade
etmek amacıyla kullanacağım.
DETAYLAR İÇİN ÖZÜR
Birkaç yıl önce, Noel Baba
(!) ilk oğluma üç tekerlekli bir bisiklet verdi. Ne yazık ki, kendisi oldukça
meşgul olduğu için bisiklet parçalarını kutudan çıkaracak ve bir araya getirecek
vakti olmamıştı. Bu iş sonuçta bana, yani babaya kaldı. Kutudan bütün parçaları
çıkardıktan sonra, kullanım talimatını açtım ve derin bir nefes aldım. Talimat,
altı sayfalık detaylı bir metinden oluşuyordu: sekiz farklı boydaki vidayı yan
yana dizin, 1 ´ santimlik tornavidayı şaftın içinden geçirin, ve sonra da şaftı
bisikletin gövdesinin tam ortasındaki kare boşluğa yerleştirin. Talimatı okumak
dahi istemiyordum, çünkü gazete okuduğumda kullandığım göz gezdirme tekniğinin
burada işe yaramayacağını tahmin ediyordum - burada bütün iş detaylardaydı. Ama
yine de gömleğimin kollarını sıyırdım, bir kutu kola açtım ve çalışmaya
başladım. Birkaç dakika sonra bisiklet kurulmuştu. Bu işlem sırasında
kitapçıktaki her talimatı defalarca okudum (zihnimde sabitleştirmek için) ve
talimatın gerektirdiği bütün tarifleri uyguladım.
Benim talimatlara karşı
olan nefretim aslında oldukça yaygındır. Bütün evlerde video (VCR) olmasına
rağmen, pek çok kişi bunları hayatı boyunca programlamamıştır. Bu teknolojik
aletler detaylı çalıştırma talimatlarıyla beraber gelir, ancak kitapçıktaki her
kelimeyi okuma düşüncesi fazlasıyla yıldırıcıdır. Sonuçta evde bulunan on
yaşındaki çocuk duruma el koymak zorunda kalır.
Ne yazık ki biyokimyanın
çoğunluğu, talimat kitapçığına benzer. Çünkü en önemli noktalar detaylarda
saklıdır. Biyokimya ders kitabına sadece bir göz atmış bir öğrenci, ilk sınavda
soğuk terler dökerek tavanı seyretmek zorunda kalacaktır. Kitabı sadece şöyle
bir karıştırmak, öğrencinin “Tripsin tarafından oluşturulan peptid bağların
hidrolizinin ana hatlarını çizin” gibi sorulara cevap hazırlanması için yeterli
olmayacaktır. Biyokimyanın, yaşam kimyasının genel prensiplerini anlamaya
yarayan özellikleri olmasına rağmen, bu prensipler sizi sadece daha uzaklara
götürür. Mühendislikte bir sınıf atlamak, bisiklet kuruluş kitapçığının yerine
geçmez, aynı şekilde videonun programlama konusunda da yardımcı olmaz.
Ne
yazık ki, pek çok insan biyokimyanın bu detaylarının farkındadır. Kan kanseri
hastalığı olan kişiler, kısa yaşamlarında şiddetli ağrılara karşı koyarken
vücutlarındaki 146 aminoasitten bir tanesindeki değişikliğin ne derece önemli
olduğunun farkındadırlar. Tay-Sachs veya karaciğer yetmezliği, ya da diabet veya
hemofili hastalıkları olan çocukların anne babaları, biyokimyasal detaylar
hakkında istemedikleri kadar çok şey bilirler.
Bu nedenle, çalışmalarının
insanlar tarafından okunmasını isteyen bir yazar olarak bir ikilemle karşı
karşıyayım: insanlar detayları okumaktan nefret ediyorlar, fakat biyokimyanın
evrim teorisine meydan okuduğu ancak detaylarla anlaşılabilir. İnsanların
sevmediği bir kitabı bu nedenle yazdım, amacım onları ikna edecek detayları
gözler önüne sermekti. Yine de bahsedeceğim karmaşıklık tecrübeyle daha iyi
anlaşılacaktır. İşte bu yüzden, siz saygıdeğer okuyucum; bu kitapta fazlaca
detay olacağı için şimdiden özür diliyorum.
Kitap üç bölüme ayrılmıştır.
Birinci bölüm bazı ön bilgiler verir ve evrimin neden moleküler düzeyde -
biyokimya biliminin temelidir - tartışıldığını gösterir. Bu bölüm teknik
detaylardan uzaktır, göz konusunu tartışırken biraz detaya girilmiştir. İkinci
bölümde ise birçok detayın bulunduğu “örnekler bölümü” vardır. Üçüncü bölüm,
biyokimya alanındaki buluşların incelendiği tekniklikten uzak tartışmaları
içerir.
Sonuçta en zor kısım daha çok ikinci bölümde verilmektedir. Bu
bölümde öne sürülen fikri daha sağlıklı aktarabilmek için tanıdık, günlük
olaylara ve nesnelere benzetmeler yapıyorum. Hatta bu bölümde, biyokimyasal
sistemlerin detaylı tanımları en aza indirilmiştir. En ince detayları içeren
paragraflar - birçok teknik terimle doludur - okuyucuyu uyarmak için, metinde
“p” şeklinde işaretlenmiştir. İsteyenler, ikinci bölüme göz gezdirebilirler.
Diğerleri ise bölümü tüm detaylarıyla incelemeyi ve tekrar geri dönerek okumayı
isteyebilirler. Biyokimya hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler
için, birtakım genel biyokimya prensiplerini açıklayan bir “Ek” kısmı dahil
ettim. Fakat yine de kütüphaneden biyokimyayı tanıtan bir kitap alarak tüm
detayları öğrenmenizi tavsiye ederim.
KISIM I
KUTU AÇILIYOR
BÖLÜM 1/ LİLİPUT BİYOLOJİSİ
FİKRİN
SINIRLARI
Bu kitap biyokimya alanındaki son buluşlarla köşeye sıkıştırılan
Darwin’in Evrim Teorisi ile ilgilidir. Biyokimya, yaşamın temellerini inceleyen
bir bilim dalıdır: hücreleri ve dokuları oluşturan moleküller; sindirim,
fotosentez, bağışıklık sistemi ve diğer birçok işlem için kimyasal reaksiyonları
katalize eden moleküller ve dahası. 1950′lerin ortasından beri biyokimya
bilimindeki gelişmeler, dünyayı anlamak için bilimin gücünü arttırdı. Bu durum,
ilaç ve tarım sektörüne pratikte pek çok faydalar sağladı. Ancak zaman zaman
kendi bilgilerimiz için de bir bedel ödemek zorunda kalırız. Binaların temelleri
kazıldığında, bunların üstündeki yapılar sallanır, hatta bazen tamamen
yıkılırlar. Bilimler, örneğin fizik, kendi bulgularını keşfettiğinde dünyanın
sırlarını anlamaya yarayan eski yöntemler ortadan kaldırıldı, tekrar iyice
gözden geçirildi veya sınırlı uygulamalar için kullanıldı. Peki doğal seleksiyon
ve evrim teorisine de aynı şey olacak mı?
Önemli fikirlerde olduğu gibi,
Darwin’in fikri de oldukça basittir. Darwin, bütün türler arasında bir
çeşitlilik olduğunu gözlemledi: bazı üyeler daha büyük, bazıları daha küçük,
bazıları daha hızlı, bazıları daha renkliydi, vb. Sınırlı besin kaynaklarının
hepsi için yetersiz olacağını düşünerek, kendilerine bu çeşitlilikte yaşam için
savaşma şansı verilmiş olanların daha az güçlü olanlarla rekabet ederek hayatta
kalmayı ve üremeyi başardıklarını öne sürdü. Eğer bu varyasyon kalıtsal ise, o
zaman türlerin özellikleri zamanla değişecek, ve uzun zaman sonra büyük
değişiklikler meydana gelebilecekti.
Bir yüzyıldan daha uzun süreden beri pek
çok bilimadamı, hayatın tamamının ya da bütün ilginç özelliklerin, varyasyonlar
ve doğal seleksiyon sonucunda oluştuğunu düşünüyordu. Darwin’in fikri, dünyanın
etrafında yaşamın dağılımını ve çeşitliliğini açıklamak için kullanılıyordu,
ispinoz gagası, at serisi, güvelerin renkleri ve sınıf farklılıkları da bunlara
dahildi. Hatta bu teori, bazı bilimadamları tarafından insan davranışlarının
anlaşılması için de genişletilmişti : İntihar eden insanlar neden bunalıma
düşer, neden gençler evlenmeden çocuk sahibi olurlar, neden bazı gruplar zeka
testlerinde diğerlerinden daha başarılı olur ve neden dini misyonerler evlenemez
ve çocuk sahibi olamazlar. Evrimsel düşünceye konu olmamış hiçbir şey
kalmamıştır aslında - bir organ veya fikir, görüş ya da duygu olsa
bile.
Darwin’in teorisinin öne sürülmesinden sonraki bir buçuk yüzyılda,
evrim ve biyoloji, etrafımızda gördüğümüz yaşamın örneklerinin hesaplanması
konusunda büyük bir başarı elde etmiş gibi görünüyor. Bir çoğuna göre, teori
zaferle tamamlanmıştı. Ama yaşamın gerçek işlevi hayvanların dış görünümünde
veya organlarda gerçekleşmez, bütün canlıların en önemli parçaları gözle
görülemeyecek kadar küçüktür. Yaşam detaylarda ve yaşamın detaylarını içeren
moleküllerinde yaşanır. Darwin’in fikri belki atların toynaklarını
açıklayabilir, peki acaba yaşamın başlangıcını açıklayabilir mi?
1950′lerden
kısa bir süre sonra bilim, yaşayan organizmaları meydana getiren moleküllerin
bir kısmının özellikleri ve şekillerini belirleyebilecek bir noktaya geldi.
Yavaş yavaş, uzun çalışmalar sonucu pek çok biyolojik molekülün yapısı
keşfedildi ve bunların çalışma yöntemleri sayısız deney ile kanıtlandı. Toplanan
sonuçlar ise yaşamın makinalar üzerine kurulu olduğunu göstermektedir. Bu
makinalar, moleküllerden oluşmuştur! Moleküler makinalar yüklerini hücre
içindeki bir yerden diğerine, yine diğer moleküller tarafından meydana getirilen
“anayollar” ile taşırlar. Bu arada diğerleri hücreyi bir şekilde sabit
tutabilmek için kablo, ip ve makara göreviyle hareket ederler. Makinalar hücreye
ait şalterleri açıp kaparlar, bazen hücreyi öldürürler veya aksine gelişmesini
sağlarlar. Güneş enerjisiyle çalışan makinalar fotonların enerjisini ele geçirir
ve bunları kimyasal maddeler içinde saklarlar. Elektrikli makinalar, akımın
sinirlerden geçmesini sağlar. Üretim yapan makinalar kendileri gibi başka
moleküler makinaları inşa ederler, ve kendilerini de. Hücre, makinalar
kullanarak yüzer, makinalarla kendisini kopyalar, makinalarla beslenir.
Kısacası, oldukça karmaşık olan moleküler makinalar her türlü hücresel işlemi
kontrol ederler. Yaşamın detaylarının ince ayarı yapılmıştır ve sonuçta yaşamın
makinaları oldukça karmaşıktır.
Yaşamın tümü Darwin’in Evrim Teorisine
uyabilir mi? Popüler medya ilginç hikayeler yayınlamaktan hoşlandığı ve bazı
bilimadamları kendi keşiflerinin ne kadar büyük ve önemli olduğu konusunda
spekülasyon ortaya atmaktan hoşlandıkları için, halkın doğru olanla olmayanı
ayırt etmesi oldukça zor olmuştur. Gerçek kanıtı bulabilmek için bilimsel
çevrelerce hazırlanmış dergi ve kitapları incelemekte yarar vardır. Bilimsel
yazılar, deneyleri birinci elden yayınlamaktadır ve bu konudaki kayıtlar
genellikle daha sonra takip edecek abartmalardan uzaktır. Ama daha sonra da
belirteceğim gibi, evrim üzerine yapılan bilimsel yayınları incelerseniz ve
araştırmanızı moleküler makinalar, yani hayatın temeli üzerine odaklanırsanız;
git gide artan bir korku ve kesintisiz bir sessizlikle karşılaşırsınız. Yaşamın
karmaşıklığı bunu hesaplama yolundaki bilimin teşebbüslerini felce uğratmıştır,
moleküler makinalar Darwin’in evrensel boyutlarının önüne aşılamaz bir bariyer
kurmuştur. Bunun nedenini bulmak için, bu kitapta pek çok ilginç moleküler
makinayı inceleyeceğim, daha sonra bunların rastgele mutasyonlar ve doğal
seleksiyon ile açıklanıp açıklanamayacağını sorgulayacağım.
Evrim ihtilaflı
bir konudur, bu nedenle kitabın başında birkaç temel soruya açıklık kazandırmak
gerekmektedir. Pek çok insana göre, Darwin’ci evrimin sorgunlanması, yaratılış
inancını ortaya çıkarmaktadır. Genel olarak anlaşıldığı gibi, yaratılış on bin
yıl önceki evrenin yaratılışı inancını kapsar. Bu da, hala oldukça geniş bir
kitleyi etkileyen İncil’in yorumlanmasıdır. Kayıtlara göre, evrenin fizikçilerin
söylediği gibi milyonlarca yıllık olduğu yine de şüphelidir. Evrimsel bağlamda
organizmaların gelişmeleri ve davranışları üzerine çalışan arkadaşlarımın
çabalarına çok saygı duyuyorum ve bana göre evrimci yaklaşıma sahip bu
biyologlar, dünyayı anlamamız için oldukça büyük bir işler başarmıştır.
Darwin’in mekanizması - varyasyon ve doğal seleksiyon - pek çok şeyi açıklamaya
yeterli değildir ve moleküler yaşamı da açıklayacağına
inanmıyorum.
BİYOLOJİNİN KISA BİR HİKAYESİ
Yaşamımızdaki herşey
pürüzsüzleştiği zaman, pek çoğumuz içinde yaşadığımız toplumun “doğal” olduğunu
düşünmeye başlarız ve yaşam ile ilgili fikirlerimizin de doğru olduğuna
inanırız. Başka zaman ve başka yerlerdeki insanların nasıl yaşadıklarını ve
nelere inandıklarını bilmek zordur. İsyanların yaşandığı dönemlerde, somut
gerçekler sorgulandığı zaman dünyadaki hiçbir şeyin bir anlamı olmadığı
sanılabilir. Böyle zamanlarda, tarih bizlere güvenilir bir bilginin
araştırılmasının uzun, zor ve bitmeyecek bir çaba gerektirdiğini gösterir.
Darwin’in evrimini inceleyebileceğimiz perspektifi geliştirmek için sonraki
birkaç sayfa boyunca biyolojinin kısa bir tarihinden bahsedeceğim. Şu bir
gerçektir ki, bu tarih kara kutuların zinciri haline gelmiştir; bir tanesi
açıldığında bir diğeri açığa çıkar.
Kara Kutu, işe yarayan bir alet için
garip bir isim, ama içerdiği işleyiş ise gizemlidir çünkü bazen çalışmalar
görünmez ve hatta anlaşılamaz. Bilgisayarlar kara kutuya güzel bir örnektir. Pek
çoğumuz bu mükemmel makinaların nasıl çalıştıklarını dahi bilmeden kullanırız.
Yazı yazarken, grafikler oluştururken veya oyun oynarken, kasanın içinde olup
bitenleri farketmeyiz. Dışta kalan koruyucu kısmı kaldırabilsek bile, içindeki
parçaların ne anlama geldiğini anlayamayız. Bilgisayarı oluşturan parçalar ve
yaptığı işler arasında basit veya kolaylıkla gözlemlenebilir bir bağlantı
yoktur.
Uzun ömürlü bir pile sahip bir bilgisayarın zaman içinde Kral
Arthur’un dönemine, yani bin yıl öncesine gittiğini düşünelim. O dönemdeki
insanlar bu bilgisayara nasıl tepki gösterirlerdi? Pek çoğu şaşkınlıkla
bakakalırdı ama bazıları da bunun ne olduğunu anlamak isteyebilirdi. İçlerinden
biri, tuşlara bastığı anda harflerin ekranda belirdiğini farkedebilirdi. Bazı
harflerin bir araya gelmesiyle oluşan bilgisayar komutları ekranı değiştirebilir
ve bir süre sonra başka komutlar da öğrenilebilirdi. Ortaçağ’da yaşayan İngiliz
halkı bilgisayarın sırlarını ortaya çıkarmış olduklarını sanabilirdi. Ancak en
sonuda birisi bilgisayarın kasasını açacak ve bilgasayarın içteki çalışmasına
göz atacaktır. Birden bire “bilgisayar nasıl çalışır” teorisi en saf hali ile
açığa çıkacaktır. Kara kutunun sırları yavaşça çözülmekte ve başka bir kara kutu
ortaya çıkarmaktadır.
Eski zamanlarda biyolojinin tümü bir kara kutuydu.
Çünkü hiç kimse yaşayan canlıların işlevlerinin en görünen yönlerini bile
anlamıyordu. Bir bitki veya hayvanın yapısı karşısında ağızları açık kalan ve
bunların işlevlerini merak eden insanlar anlaşılamayan bir teknoloji ile karşı
karşıya idiler. Tam anlamıyla karanlıktaydılar.
İlk biyolojik incelemeler,
uygulanabilecek tek yöntemle -çıplak gözle- başladı. M.Ö. 400′lerden itibaren
pek çok kitap, (”tıbbın babası” olarak adlandırılan Hipokrat’a ait oldukları
söylenir) bazı genel hastalıkların belirtilerini tarif eder ve bu hastalıkların
nedenlerini beslenme ve diğer fiziksel sebeplere bağlar. Bu yazılanlar bir
başlangıç olmasına rağmen, konu yaşayan varlıkların genel yapılarına gelince bir
açıklama yapılamıyordu. Onlar, varolan herşeyin dört öğeden oluştuğuna
inanıyordu: toprak, hava, ateş ve su. Yaşayan bedenler ise, şu dört salgıdan
meydana gelmekteydi; kan, sarı safra, siyah safra ve balgam. Dolayısıyla tüm
hastalıkların bu salgılardan bir tanesinin artması ile meydana geldiğini
düşünüyorlardı.
Yunanlıların en büyük biyologları, aynı zamanda onların en
büyük filozofları Aristo idi. Doğduğunda Hipokrat halen hayattaydı ve Aristo
kendisinden öncekilerin farkettiği gibi, doğa hakkında en sağlıklı bilgiyi
sistematik gözlem sonucunda elde edebileceğini anladı. Dikkatli bir inceleme
sonucunda canlılar dünyasında çok hassas bir düzenin varolduğunu anladı. Bu çok
önemli bir adımdı. Aristo hayvanları iki genel kategoriye ayırdı: kanı olanlar
ve olmayanlar - bu sınıflandırma omurgalılar ve omurgasızlar şeklindeki modern
sınıflandırmaya benzemektedir. Omurgalılar kategorisine memeliler, kuşlar ve
balıkları dahil etmişti. Havada ve karada yaşayabilen sürüngenleri tek bir gruba
topladı ve yılanları ayrı olarak değerlendirdi. Araştırmalarında farklı aygıtlar
kullanmamasına rağmen, Aristo’nun vardığı sonuçlar ölümünden binlerce yıl
geçtiği halde hala başvuru kaynağı olarak kullanılmaktadır.
Aristo’yu takip
eden bin yıl boyunca biyoloji konusunda araştırma yapan oldukça az bilimadamı
yaşadı. Bunlardan birisi, M.S. 2.yy’da yaşayan Roma’lı fizikçi Galen’dir.
Galen’in çalışmaları bitki ve hayvanların dışarıdan görünen kısımları ile
içlerinin dikkatlice incelenmesinin oldukça gerekli olmasına rağmen, biyolojiyi
anlamak için yeterli olmadığını savunmaktadır. Örneğin Galen, öncelikle
hayvanların organlarının fonsiyonlarını anlamaya çalışmıştı. Kalbin kanı
pompaladığını bilmesine rağmen, sadece kana bakarak onun vücut içinde dolaşıp
tekrar kalbe geri döndüğünü anlayamamıştı. Galen hataya düşerek, pompalanan
kanın dokuları “sulama” amaçlı olduğunu ve kalbe kaynak oluşturmak için sürekli
yeni kan üretildiğini düşünmüştü. Onun fikirleri tam bin beşyüz yıl boyunca
tartışıldı.
İngiliz bilimadamı William Harvey’nin kanın tek bir yönde aktığı
ve tam bir devir daim yaparak kalbe döndüğü torisini tanıttığında, daha 17.yy’a
gelinmemişti. Harvey’nin hesaplamasına göre, eğer kalp tek bir atışta elli
gramlık kan pompalarsa, dakikada 72 kere attığına göre, bir saat içinde 245
kilogram kan pompalanmış olacaktır - bu bir adamın ağırlığının üç katına
eşittir! Bu kadar kısa zamanda bu derece fazla kan üretmesi açıkça imkansız
olduğundan, kanın tekrar kullanılması gerekmekteydi. Harvey’in aldığı sonuç
(hesaplamayı kolaylaştıran yeni Arap rakamlarından faydalanmıştır) daha önceden
ortaya konmamış bir sonuçtu. Modern biyolojik düşünce için önemli bir aşama
oluşturdu.
Ortaçağ’da bilimsel araştırmalar hız kazandı. Aristo’nun ortaya
attıklarını, birçok doğabilimci izledi. İlk botanikçilerden Brunfels, Bock,
Fuchs ve Valerius Cordus pek çok bitkiyi tanımladı. Bilimsel çizimler,
Rondelet’in hayvan yaşamı üzerine detaylı çizimleri yapması ile gelişti. Conrad
Gesner gibi ansiklopediciler bütün biyolojik bilgileri özetleyen geniş bilgi
kaynakları yayınladırlar. Linnaeus ise Aristo’nun sınıflandırma çalışmasını
sınıf, cins ve türleri katarak geliştirdi. Karşılaştırmalı biyoloji çalışmaları,
yaşamın karşıt tarafları arasındaki benzerlikleri gösterdi ve bundan sonra ortak
soy fikri tartışılmaya başlanmıştır.
On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda
bilimadamları Aristo ve Harvey’nin gözlemlerine ve mantıklı önerilerine ek
çalışmalar yaptı ve biyoloji hızla ilerledi. Fakat en fazla dikkat verilse ve
zekice sebepler ortaya koyulsa da, sistemin parçaları görünür değilse fazla
gelişme elde edilemez. İnsan gözü milimetrenin onda biri kadar küçük objeleri
saptayabilir, buna rağmen hayatta pek çok olay mikro seviyede gerçekleşmektedir
yani Liliput ölçeklerinde. Bu nedenle biyoloji durağan bir noktada kaldı:
Organizmaların genel yapılarını içeren bir kara kutu açılarak, yaşamın alt
seviyelerindeki diğer kara kutuları açığa çıkarmaktaydı. Daha fazlasını anlamak
için biyolojinin bir seri teknolojik ilerlemeye ihtiyacı vardı. Bunlardan ilki
mikroskoptu.
KARA KUTU İÇİNDEKİ DİĞER KARA KUTULAR
Eski dönemlerde de
mercekler bilinmekteydi ve 15.yy’a kadar yaygın olarak gözlüklerde
kullanılırlardı. 17.yy’dan önce ilk basit mikroskobu meydana getirmek için dış
bükey ve iç bükey mercekler bir tüp içinde biraraya getirildiler. Galileo bu
araçlardan bir tanesini kullandı ve böceklerin birleşik gözlerini keşfettiğinde
oldukça şaşırdı. Stelluti, arı ve buğday bitlerinin gözlerine, antenlerine,
dillerine ve diğer parçalarına baktı. Malpighi, kılcal damarlar boyuca kanın
sirkülasyonunu gördü ve embriyo halindeki bir civcivin kalbinin ilk
gelişmelerini tanımladı. Nehemiah Grew ise bitkileri inceledi; Swammerdam mayıs
böceğini incelemek üzere kesti; Leeuwenhoek bakteri hücresini gören ilk kişiydi
ve Robert Hooke da yapraklardaki ve mantarlardaki hücreleri tanımladı (bunların
önemini pek kavrayamasa da).
Daha önce anlaşılamayan Liliput dünyasının keşfi
başlamıştı, yaşayan varlıkların ne olduğuna dair oturmuş düşünceler tamamen
tersine döndü. Bilim tarihçisi Charles Singer’ın belirttiği gibi; “yaşayan
varlıkların eksiltilemez sonsuz karmaşıklıklarının anlaşılması, Galileo’nin daha
önceki jenerasyonların önüne açtığı astronomik dünyanın düzenli ihtişamı gibi
felsefi açıdan akılları karıştırmaktaydı, fakat her ikisinin de insanların
kafasında anlaşılır olması çok uzun zaman aldı.” Başka bir deyişle, bazen yeni
açılan kutular bütün teorilerimizi yenilememezi ister bizden. Bu tür durumlarda
ise, büyük bir isteksizlik meydana gelebilir.
Hücre teorisi, on dokuzuncu
yüzyılın başlarında Matthias Schleiden ve Theodor Schwann tarafından öne
sürülmüştür. Schleiden öncelikle bitki dokusu üzerinde çalıştı, hücreler
içindeki siyah noktanın - çekirdeğin - önemine dikkat çekti. Schwann, hayvan
dokularının görülmesi oldukça zor olan hücreleri üzerine yoğunlaştı. Sonuç
olarak Schwann, hücrelerin ve hücrelerin salgılarının hayvan ve bitkilerin tüm
yapılarını oluşturduğu sonucuna vardı. Buna göre, hücreler kendilerine ait
yaşamları ile bağımsız ünitelerdi. Schwann, “organize sistemlerin gücü,
hücrelerde yatmaktadır” dedi. Schleiden ise, “Temel soru, hücre gibi garip bir
organizmanın başlangıcı nedir?” diye sordu.
Schleiden ve Schwann’ın
çalışmaları 1800′lerin başlarındaydı. Bu dönem, Darwin’in seyahati ve Origin of
Species (Türlerin Kökeni) kitabını yazdığı zamandır. Darwin’e göre ve o dönemin
diğer bütün bilimadamlarına göre, hücre bir kara kutuydu. Ancak hücre
seviyesinin üzerindeki biyoloji ses getirebildi. Hayatın evrimleştiği fikri ilk
olarak Darwin’e ait değildi, ama daha sonra bu konuyu en sistematik şekilde ele
alan oydu. Doğal seleksiyonun varyasyonlar üzerinde etki etmesini esas alan
evrim teorisini ortaya attı.
Zamanla, hücresel kara kutu tamamıyla incelendi.
Hücrenin araştırılması, mikroskobu en son sınırlarına itti. Bu sınırlar, ışığın
dalga boyları üzerine kurulu idi. Fiziksel nedenlerden dolayı bir mikroskop,
beraberce kendilerini aydınlatan yaklaşık bir buçuk dalga boyundaki ışıktan daha
yakın olan iki noktayı belirleyemiyodu. Görnünen ışığın dalga boyu bir bakteri
hücresinin çapının kabaca onda biri olduğuna göre, hücrenin kritik detayları
ışık mikoskobu ile görünemez. Dolayısıyla daha ileri teknolojik gelişmeler
olmadan hücrenin kara kutusu açıklanamazdı.
On dokuzuncu yüzyılın sonlarında
fizik hızla gelişirken, J.J. Thomson elektronu buldu. Bunu on yılı aşkın süre
sonra elektron mikroskobu geliştirildi. Elektronun dalga boyu görünen ışığın
dalga boyundan daha kısa olduğu için daha küçük objeler elektronla
“aydınlatıldığında” saptanabilirdi. Elektron mikroskobunun pek çok pratik
zorlukları vardır. En azından elektron bombardımanı sırasında numune yanabilir.
Ama problemin üstesinden gelebilmek için çeşitli yöntemler bulunmuştur ve II.
Dünya Savaşı’ndan sonra elektron mikroskobu asıl işlevine girmiştir. Böylelikle
yeni alt hücresel yapılar keşfedilmiş, çekirdekte delikler olduğu görülmüş ve
mitokondri (hücrenin güç merkezi) üzerinde çift zar saptanmıştır. Işık
mikroskobu altında oldukça basit görünen hücre, elektron mikroskobunun altında
bu defa oldukça farklı görünüyordu. İlk ışık mikroskobunu kullananların
böceklerin detaylı yapılarını gördüklerinde yaşadıkları heyecan, yirminci yüzyıl
bilimadamlarının hücrenin karmaşıklığını gördüklerinde de yaşandı.
Bu
buluşlar sonucunda biyologlar en büyük kara kutuya yaklaştılar. Hayatın nasıl
işlediği sorusu sadece Darwin ve onun çağdaşlarının sorduğu bir soru değildi.
Gözlerin görme amaçlı var olduklarını biliyorlardı - ama nasıl görüyorlardı? Kan
nasıl pıhtılaşıyordu? Vücut nasıl hastalıklarla savaşıyordu? Elektron mikroskobu
altında incelenen karmaşık yapılar daha küçük bileşenlerden oluşuyordu. Bu
bileşenler nelerdi? Bunlar neye benziyorlardı? Nasıl çalışıyorlardı? Bu
soruların cevapları bizleri biyoloji ve kimyanın alanından uzaklaştırmaktadır.
Bunlar, aynı zamanda bizleri on dokuzuncu yüzyıla geri götürmektedir.
HAYATIN
KİMYASI
Herkesin oldukça iyi bildiği gibi, yaşayan varlıklar yaşamayan
varlıklardan farklı görünürler. Farklı işlevleri vardır. Aynı zamanda farklı his
verirler: Deri ve saç, kaya ve kumdan rahatlıkla ayırt edilebilir. Pek çok insan
on dokuzuncu yüzyıla kadar doğal yaşamın özel bir materyalden meydana geldiğini
düşünüyorlardı. Bu materyal, cansız objeleri meydana getiren materyallerden
farklıydı. Ama 1828′de Friedrich Wöhler amonyum siyanürü ısıtarak, bir biyolojik
atık olan üreyi meydana getirdi. Ürenin cansız bir materyalden sentezlenmesi
canlılık ile cansızlık arasındaki farklılığı ortadan kaldırdı. İnorganik kimyacı
Justus von Liebig de, hayatın kimyasını (biyokimyayı) araştırmaya başladı.
Liebig, hayvanların vücut ısılarının yedikleri yiyeceklerin yanması yoluyla
gerçekleştiğini gösterdi; bu basit anlamda doğuştan kazanılmış bir özellik
değildi. Başarılı çalışmaları sonucu metobolizma fikrini formüle etti, buna göre
vücut gelişmekte ve kimyasal işlemlerle vücuda giren parçacıkları
ayrıştırmaktaydı. Ernst Hoppe-Seyler ise kandaki kırmızı maddeyi (hemoglobini)
kristalize etti ve vücut içinde oksijeni taşıdığını gösterdi. Emil Fischer
protein denilen geniş bir sınıfın varlığını açıkladı. Buna göre proteinler,
yirmi ayrı çeşit yapı taşının (aminoasitler) zincir şeklinde biraraya
gelmesinden oluşuyordu.
Proteinler neye benzer? Emil Fischer’in proteinlerin
aminoasitlerden meydana geldiğini açıklamasına rağmen, yapılarının detayları
halen bilinmemekteydi. Proteinlerin boyutları, elektron mikroskobunda dahi
görünmeyecek kadar küçüktü, ancak proteinlerin hayatın en temel makinalarından
biri olduğu ve kimyasal katalizör olarak hücrenin yapısını oluşturduğu açıkça
ortaya çıkmıştı. Bu nedenle proteinin yapısını incelemek için yepyeni bir teknik
gerekmekteydi.
Yirminci yüzyılın ilk yarısında, röntgen kristalografisi küçük
moleküllerin yapılarını belirlemek için kullanıldı. Kristalografi, röntgen
ışınının bir kimyasala ait kristalin üzerinde ışıması işlemini anlatmaktadır.
Işınlar, defraksiyon adı verilen bir hareket ile dağılırlar. Eğer kristalin
arkasına bir film yerleştirilirse, böylece defraksiyona uğrayan ışınların
dağılımı film üzerinde görülebilir. Defraksiyon dağılımı da detaylı bir
matematiksel hesaplamadan sonra, moleküldeki her atomu tek tek ortaya çıkarır.
Röntgen kristalografisinin tekniklerini proteinler üzerinde uygulaması, onların
yapılarını göstecekti ama büyük bir problem vardı: moleküldeki atomların sayısı
arttıkça, matematiksel hesaplama zorlaşıyor ve kimyasalın kristalize edilme
işlemi güçleşiyordu. Proteinler, kristalografide incelenmiş moleküllerden
düzinelerce fazla atom içerdiklerinden, bu problem kat kat daha zor hale
gelmekteydi. Ama bazı insanlar da bizlerden, kat kat daha fazla
sabırlıdırlar.
1958′de yıllarca süren çalışmalarından sonra, J.C. Kendrew;
röntgen kristalografisini kullanarak, miyoglobin proteininin yapısını saptadı.
Nihayet bulunan bir teknik, yaşamın bileşeninin detaylı yapısını göstermişti.
Peki ne görülmüştü? Bir kez daha, daha karmaşık bir yapı! Miyoglobinin yapısının
saptanmasından önce, proteinlerin tuz kristalleri gibi basit ve düzenli yapılar
olduğu düşünülüyordu. Miyoglobinin karmaşık, büklümlü ve yuvarlak yapısının
incelenmesi üzerine, Max Perutz “Gerçeğin incelenmesi amacıyla yapılan bir
araştırma, bunun gibi gizli ve benzersiz bir objeyi ortaya çıkarmış olabilir
mi?” diye sormuştu. Biyokimyacılar bu tarihten beri proteinlerin karmaşık
yapısına hayran kalmışlardır. Bilgisayar teknolojisindeki ve kullanılan diğer
aygıtlardaki gelişmeler, kristalografiyi bugün Kendrew döneminden çok daha kolay
hale getirmiştir.
Kendrew’in protein üzerindeki ve (alanında en çok tanınan
bilimadamlarından) Watson ve Crick’in DNA üzerindeki röntgen çalışmalarının
sonucunda, ilk kez biyokimyacılar üzerinde çalıştıkları moleküllerin şekillerini
öğrendiler. Modern biyokimyanın başlangıcı bu tarihe işaret etmektedir. Fizik ve
kimyadaki gelişmeler, her yöne yayılmış ve yaşamın araştırılması konusunda güçlü
bir sinerji yaratmıştır.
Röntgen kristalografisi teorik olarak yaşayan tüm
varlıklara ait moleküllerin yapılarını belirleyebilse de, pratikteki bazı
problemler, bunun yalnız bazı protein ve nükleik asitlerde kullanımına neden
olmaktadır. Yeni tekniklerin bulunmasıyla, kristalografinin eksikleri büyük bir
hızla tamamlandı. Bir objenin yapısının anlaşılması konusunda kullanılan
tekniklerden bir tanesine de, nükleer manyetik rezonans (NMR) tekniğidir. NMR
tekniği ile bir molekül solüsyon içindeyken üzerinde çalışılabilir- bunun binbir
zorlukla kristalleşmesi gerekmez. Röntgen kristalografisinde olduğu gibi NMR
tekniği de, protein ve nükleik asitlerin mutlak yapılarını saptayabilir. Aynı
zamanda, kristalografi gibi NMR’nin bilinen proteinlerden yalnız bir kısmı
üzerinde kullanılması mümkündür. Ancak, NMR ve röntgen kristalografilerinin
ikisi birden, bilimadamlarına proteinlerin görünümlerine dair detaylı bir fikir
verebilmek için yeterli olmuştur.
Leeuwenhoek, bir pirenin üzerindeki akarı
görebilmek için mikroskop kullandı. Jonathan Swift ise sürekli daha küçük
böceklere ve mikroplara doğru giden bu zincirden ilham alarak bir şiir
yazdı:
Sonuçta doğa bilimciler bir pireyi incelediler
Üzerinde avlanan
daha küçük pireler vardı;
Ve onlar da kendilerini ısıran daha küçüklerine
sahiptiler;
Ve bu iş sonsuza dek devam etmekteydi.
Swift hatalıydı, bu
durum sonuna kadar bu şekilde devam etmedi. Yirminci yüzyılın sonlarında yaşam
üzerine yapılan araştırmaların seli içindeyiz ve bunun sonu ise görünürde.
Geriye kalan en son kara kutu hücreydi ve açılınca moleküller ortaya çıktı. Bu
da doğanın varoluş yatağıydı. Bundan daha basitine inemeyiz. Buna ek olarak,
enzimler ve diğer proteinler ile nükleik asitler üzerinde yapılan çalışmalar,
hayatın temelindeki prensipleri ortaya çıkarmıştır. Pek çok detay açıklanmayı
beklemektedir ve şüphesiz bizi bazı sürprizler de beklemektedir. Fakat bir
balık, kalp veya hücreye bakarak bunların ne olduğunu ve neyin harekete
geçirdiğini düşünen daha önceki bilimadamlarının aksine, modern bilimadamları
proteinlerin ve diğer moleküllerin hareketlerinin yaşamın temelleri için yeterli
açıklamalar içerdiğini bilmektedirler. Aristo’dan modern biyokimyaya ulaşana
dek, hücre - Darwin’in kara kutusu - açılana kadar katmanlar ardı arkasına
ortadan kalkmıştır.
KÜÇÜK SIÇRAMALAR, BÜYÜK SIÇRAMALAR
Arka bahçenizde 4
adım genişliğinde bir delik açıldığını düşünün, boyutları iki yöne de gidiyor ve
komşunuzun bahçesini sizinkinden ayırıyor. Eğer bir gün komşunuza kendi
bahçenizde rastlarsanız ve oraya nasıl girdiğini sorarsanız, “kuyunun üzerinden
atladım” gibi bir cevaptan şüphe etmemeniz gerekir. Eğer kuyu 2.5 metre
genişliğinde olsaydı ve komşunuz size aynı cevabı verseydi, onun atletik
kabiliyetinden oldukça etkilenirdiniz. Eğer kuyu 4.5 metre genişliğinde olsaydı,
bu durumdan şüpheye düşer ve sizin gözünüzün önünde tekrar atlamasını
isterdiniz. Eğer reddedip ve dizini incittiğini söylerse, şüpheleriniz artar ama
bunun bir hikaye olmadığından hala emin olamazdınız. Eğer kuyu aslında 30 metre
genişliğinde büyük bir kanyon olsaydı, o zaman o kişinin karşıya atlayarak
geçmesi konusundaki iddiasını bir dakika bile dikkate almazdınız.
Ama düşünün
ki, komşunuz - zeki bir insan - iddiasını doğruluyor. Tek bir sıçrama ile
karşıya geçmemiştir. Bu kanyonda pek çok tepecikler olduğunu ve bunların 25
santim aralıklarla dizildiğini söyler; böylece sizin tarafınıza ulaşmak için
bunların üzerinden sırayla atladığını söyleyecektir. Kanyona doğru bakarak
komşunuza hiçbir tepe görmediğinizi, sadece sizin bahçenizle onunkini
birbirinden ayıran bir yarık olduğunu söylersiniz. Size katılır ama, oraya
aşmanın seneler aldığını söyleyecektir. Bu zaman boyunca yarıktaki tepeler
oluşmuş ve bunlar yükseldikçe amacını gerçekleştirmiştir. Bir tepeyi
terkettiğinde, onun hemen aşındığını ve kanyonun içinde tekrar ufalandığını
iddia edecektir. Anlattıkları oldukça şüphelidir ama onun doğru söylemediğini
kanıtlamak için hiçbir yolunuz yoktur, konuyu değiştirir ve beyzboldan
bahsedersiniz.
Bu küçük hikaye pek çok ders öğretir. Öncelikle, zıplamak
kelimesi bir kişinin engelleri aştığına bir delildir. Fakat bazen, açıklamalar
inandırıcı olmaktan çok yetersiz kalabilir, bu verilen detaylara göre değişir
(engelin genişliği gibi). İkinci olarak uzun yolculuklar büyük bir adım atılması
yerine daha küçük atlamalar olarak açıklanırsa, çok daha makul olabilirler. Ve
üçüncüsü, bu küçük zıplamaların kanıtının olmaması durumunda daha önceden
oluşmuş ama daha sonra gözden kaybolmuş olan taşların üzerinden bir kişinin
atladığının doğruluğunu veya yanlışlığını kanıtlamak oldukça zor
olacaktır.
Elbette, dar yarıkların üzerinden atlama benzetmesi evrime de
adapte edilebilir. Evrim kelimesi organizmalardaki büyük değişimler kadar küçük
değişimlerin açıklanmasına da yönelmektedir. Bunlara genellikle farklı isimler
verilir: Kabaca mikroevrim, bir veya birkaç sıçrama ile meydana gelebilen
değişiklikleri tanımlar, ancak bunun yanında makroevrim geniş sıçramaları
gerektiren değişiklikleri tarif etmektedir.
Darwin’in doğada küçük
değişimlerin meydana gelebileceğine dair iddiası, yeni bir kavramdı. Bu
değişikliklerin gözlemlenmesi, Darwin için kendi sezgilerini doğrulayan memnun
edici bir gelişme olacaktı. Darwin, Galapagos adalarında ispinozların birbirine
benzer ama tamamıyla aynı olmayan özelliklerini gördü ve bunların ortak bir
atadan geldiği teorisine vardı. Son zamanlarda Princeton’dan bazı bilimadamları
da, ispinoz topluluklarında gaga büyüklüğünün birkaç yıl içinde değiştiğini
gözlemlediler. Daha önceleri bir güve topluluğunda açık ve koyu renkli
olanların, çevre koşullarının kirliden temiz hale gelmesiyle değiştiği
belirtilmişti. Aynı şekilde, Avrupalılar tarafından Kuzey Amerika’ya götürülen
kuşlar da kendi aralarında pek çok farklı gruplara ayrılmışlardı. Son yıllarda
bu varyasyonlar konusunda moleküler düzeyde kanıtlar elde etmek mümkün oldu.
Örneğin, AIDS’e yol açan virüsler, insanın bağışıklık sistemini ortadan
kaldırmak için kendi görünümlerini değiştirmekteydiler. Hastalık yapıcı
bakteriler, antibiyotiklere karşı savunma yapma kabiliyeti edinerek geri
gelmekteydiler. Bunlara daha pek çok örnek dahil edilebilirdi.
Bu anlamda,
Darwin’in teorisi sanki galip gelmiş gibi görünmektedir; fakat bir atletin 120
metre genişliğindeki bir yarığı zıplayarak aşabildiğini iddia etmesi kadar
tartışmaya açıktır. Büyük sıçramalar - makro evrim düzeyinde olanlar -
kesinlikle şüphe uyandırmaktadır. Bu nedenle çoğu insan, Darwin’in anlattığı
büyük değişikliklerin uzun periyodlar içinde makul bir şekilde küçük aşamalara
bölünebileceğini umarak onun iddiasını desteklediler. Fakat bu ihtimalleri
destekleyici veya ikna edici bir kanıt henüz ele geçmemiştir. Ayrıca tepeleri
aşarak bahçenize gelen komşunuzun hikayesi gibi, hayali anlamda şüphelerle tarif
edilen bu küçük aşamaların varlığının değerlendirilmesi çok zor olmuştur şimdiye
kadar.
Modern biyokimyanın gelişmesi ile yaşamın temel seviyelerini
inceleyebiliyoruz. Küçük adımların büyük evrimsel değişiklikleri meydana getirip
getiremeyeceği konusunda artık bir değerlendirme yapabiliriz. Bu kitapta günlük
hayatta rastladığımız canlıları birbirinden ayıran kanyonların varlığının
yanısıra, mikroskopik düzeyde biyolojik sistemleri de birbirinden ayıran
kanyonların var olduğunu göreceksiniz. Matematikteki kesir örneği gibi, daha
küçük ölçeklere baktığınızda tekrarlanan motifler yaşamın en ince sınırlarında
köprü kurulamayan dar boğazlar meydana getirir.
BİR ÇİFT GÖZ
Biyokimya,
Darwin’in teorisini son sınırına kadar zorlamıştır. Bu, önemli bir kara kutunun,
yani hücrenin açılmasıyla meydana gelmiştir. Böylece yaşamın işleyişiyle ilgili
düşüncelerimiz, olası cevaplar bulmuştur. Hücre içindeki organik yapıların
karmaşıklığı, her şeyin evrimleşmesinin nasıl mümkün olabileceği sorusunu
gündeme getirdi. Bu sorunun önemini hissetmek ve bizi nelerin beklediğini
anlayabilmek için, bir biyokimyasal sistem örneğine bakmakta yarar vardır. Bir
fonksiyonun kökeninin açıklanması, çağdaş bilime dayanarak yapılmalıdır. Şimdi
görme fonksiyonu için on dokuzuncu yüzyıldan beri neler yapıldığını görelim, ve
bunun köklerinin neye dayandığını sonra da kendimize soralım.
On dokuzuncu
yüzyılda, gözün anatomisi detaylarıyla biliniyordu. Gözbebeğinin hem güneş
ışığını, hem de gece karanlığını görebilmek için panjur gibi bir kabiliyete
sahip olduğunu bilimadamları bilmekteydiler. Göz merceği ışığı toplamakta ve
keskin bir şekil oluşturmak için bunu retinada odaklamaktadır. Göz kasları gözün
hızlı hareket etmesini sağlamaktadırlar. Farklı renkteki ışık, farklı dalga
boyları ile bulanık bir görüntü oluşturabilecekken, ancak göz merceği sayesinde
gözün yüzeyindeki yoğunluk değişir ve ışıktan kaynaklanan dalgalanmalar
giderilir. Bu karmaşık metodlar o dönemde gözü inceleyen herkesi şaşırtmaktaydı.
On dokuzuncu yüzyılın bilimadamları, insanın gözündeki karmaşık detayların
herhangi bir özelliğinden yoksun olmasıyla ciddi görme bozuklukları veya tamamen
körlük yaşayacağını bilmekteydiler. Ve gözün, ancak tamamlanmış son haliyle
işlevini yerine getirebileceği sonucuna vardılar.
Charles Darwin de, gözle
ilgili gerçekleri biliyordu. Darwin, Origin of Species (Türlerin Kökeni)’nde
doğal seleksiyon ve evrim teorisine karşı çıkan birtakım fikirlere değinmişti.
Hatta kitabının bir bölümünde gözle ilgili yaşadığı problemleri incelemiş ve bu
bölümü “Kusursuz Mükemmellikteki ve Karmaşıklıktaki Organlar” olarak
adlandırmıştı. Darwin’in düşüncesine göre evrim böyle karmaşık organları tek bir
aşamada veya birkaç aşamada meydana getiremezdi. Göz gibi radikal yeniliklerin
nesillerce gerçekleşen faydalı gelişmelerle oluşabileceğini öne sürdü. Eğer bir
nesilde göz kadar karmaşık bir organ birden meydana gelseydi, bu durum mucize
olarak adlandırılmalıydı. Ne yazık ki, insan gözünün zamanla gelişmiş olması
imkansız görünmektedir. Bunun nedeni, gözün pek çok karmaşık özelliklerinin
birbirlerine bağlantılı olmasıdır. Ancak bütün bunlara rağmen evrime inanılması
için, Darwin insanları kompleks organların aşama aşama işlemler ile meydana
geldiği konusunda bir şekilde ikna etmeliydi.
Bunu zekice başardığını sandı.
Darwin; evrimin gözü meydana getirmek için geçirmiş olduğu aşamları açıklamayı
denemedi. Bunun yerine (basitten komplekse doğru sıralanan) farklı gözlere sahip
modern hayvanlara dikkat çekti ve insan gözünün daha önceki canlılara benzer
organlardan türemiş olabileceği önerisinde bulundu. (Şekil 1-1)
Oysa,
hayvanların her birinin ihtiyaçlarına göre bir göz yapısı bulunmaktadır ve
hiçbirininki daha farklı bir yapıda varlığını sürdüremez. İnsanların karmaşık
bir kameraya benzer gözlere sahip olmasına rağmen, pek çok hayvan sadece mercek
ile yetinmektedir. Bu da kendi içlerinde onların eksiltilemez karmaşıklık
örnekleridir. Bazı küçük canlılar küçük pigment içeren hücrelere sahiptir,
bunlar ışığa o kadar da hassas değildirler. Bu basit mekanizmanın görmeyi
sağladığını söylemek zordur ama karanlık ve aydınlığı algılayabildiği için
canlının ihtiyaçlarını karşılayabilir. Bazı deniz yıldızlarının ışığa hassas
organları daha karmaşıktır. Gözleri, içeriye doğru bastırılmış bir bölgede
bulunmaktadırlar. Bu bastırılmış bölgenin kavisli kısımları bazı yönlerden
ışığın gelişini engellese de, hayvan ışığın hangi yönden geldiğini
algılayabilir. Gözün yönü algılayabilmesi, oluşan kavisin eğimini
arttırmaktadır. Ancak daha eğimli olması aynı zamanda göze giren ışığın
miktarını azaltmakta, hassaslık seviyesini düşürmektedir. Hassaslık, kavisin
içine mercek işlevi gören jelatinli bir maddenin yerleştirilmesi ile
arttırılabilir. Bazı modern hayvanların bu çeşit merceğe sahip gözleri
vardır.
Merceklerdeki yavaş gelişmelerin daha sonra hayvanın çevresinde
ihtiyaçlarının karşılanması için keskin görüntüleri görmesini sağladığını
söyleyerek, böyle bir mantığı kullanarak, Darwin pek çok okuyucusunu evrim
aşamalarının ışığa hassas en basit bir noktayı insandaki karmaşık kamera benzeri
göze dönüştürdüğünü ikna etti. Ama görme olayının nasıl başladığı sorusu halen
yanıtlanamamıştı. Darwin dünyanın büyük bir kısmını modern gözün basit bir
yapıdan yavaş yavaş meydana geldiğine ikna etmiş görünüyordu, ama görme olayının
başlama noktasının nereden geldiğini açıklamayı denememişti bile. Aksine Darwin,
bu basit ışığa hassas noktanın yani gözün kökeni sorusunu bilerek gözardı
etmişti. “Sinirlerin ışığa nasıl hassas olduğu bizleri yaşamın nasıl meydana
geldiği sorusundan daha çok endişelendirmektedir.”
Bu soruyu gözardı etmek
için mükemmel bir bahanesi vardı : Bu tamamen on dokuzuncu yüzyıl bilimini
aşmaktaydı. Gözün nasıl çalıştığı - yani, ışık fotonları retinaya ilk düştüğünde
neler olduğu - o dönemde açıklanamazdı. İşin doğrusu, yaşamın temelinde yatan
mekanizmalarla ilgili hiçbir soru yanıtlanamazdı. Hayvan kasları hareketi nasıl
sağlıyordu? Fotosentez nasıl gerçekleşiyordu? Vücut enfeksiyonlara karşı nasıl
savaşıyordu? Bunları kimse bilmiyordu.
BİYOKİMYANIN GÖRÜŞ GÜCÜ
Darwin’e
göre, görme olayı bir kara kutuydu. Ama şimdi biyokimyacıların ortak ve yoğun
çalışmalarından sonra, görme ile ilgili soruların cevaplarına yaklaşmaktayız.
Aşağıdaki beş paragraf gözün çalışmasının biyokimyasal bir özeti niteliğindedir.
(Not : Bu teknik paragraflar başlangıçta ve bitişte p işareti ile
belirtilmişlerdir.) İlginç isimler nedeniyle okuma azminizi kaybetmemelisiniz.
Bunlar sadece isimlerdir, arabalarla ilgili bir kitabı ilk defa olarak okuyan
kişinin karbüratör veya diferansiyel sözcükleri ile ilk kez karşılaşmasından pek
farklı değildir. Detaylara inmeyi isteyen okuyucular biyokimya kitaplarında daha
fazla bilgi bulabilirler, diğerleri ise yüzeysel olarak bunları geçebilirler
ve/veya bir anafikir edinmek için şekil 1 - 2 veya 1 - 3′den
faydalanabilirler.
p Işık ilk olarak retinaya çarptığında, foton
11-cis-retinal adı verilen bir molekül ile etkileşir. Bu molekül birkaç
pikosaniye* içinde trans-retina denilen bölgeyi düzenleyebilir. (*1 pikosaniye,
ışığın bir tek insan saçı genişliği kadar mesafede yaptığı yolculuk ile eş bir
zamandır.)
Retina molekülünün şeklindeki değişiklik, retinanın sıkıca
bağlandığı rodopsin denilen proteinin şeklinde değişikliğe neden olur. Proteinin
metamorfozu davranışlarını da değiştirmektedir. Bundan sonra artık metarodopsin
II adını alır ve transdusin* denilen başka bir proteine yapışır. Metarodopsin
II’ye çarpmadan önce transdusin, GDP denilen küçük bir moleküle sıkıca bağlanır.
Ancak transdusin, metarodopsin II’yle temasa geçtiğinde, GDP düşer ve GTP adı
verilen başka bir molekül transdusine bağlanır. (GTP ve GDP birbirleriyle
ilişkili, ama çok farklıdırlar.)*
GTP-transdusin-metarodopsin II artık
fosfodiesteraz adı verilen başka bir proteine bağlanır. Bu protein, hücrenin en
iç kısmındaki zarına yerleşmiştir. Fosfodiesteraz proteini metarodapsin II ve
diğerlerine bağlandığında, bir molekülü kesebilecek kimyasal bir yetenek elde
eder ve cGMP denilen (GDP ve GTP’nin kimyasal akrabası) bir molekülü keser.
Hücrenin içinde pek çok cGMP molekülü bulunmaktadır. Fakat fosfodiesteraz bunun
derişimini düşürür. Bu aynı çekilen tıpanın, küvetin içindeki su seviyesini
düşürmesine benzer.
cGMP’yi bağlayan bir başka zar proteini de iyon
kanalıdır. Hücredeki sodyum iyonlarını düzenlemek için bir giriş kapısı görvini
görür. Normal olarak iyon kanalı, sodyum iyonlarının ayrı bir protein onları
aktif olarak tekrar dışarı atarken, hücrede dolaşmalarını sağlar. İyon kanalının
bu iki yönlü hareketi sayesinde, pompalama etkisiyle hücredeki sodyum
iyonlarının seviyesini belirli bir seviyede tutar. Fosfodiesteraz proteinin
faaliyetleriyle cGMP’nin miktarı azaldığında, iyon kanalları kapanır ve bu durum
pozitif yüklü sodyum iyonlarının hücresel yoğunluğunun düşmesine neden olur.
Sonuçta hücre zarındaki elektrik yükleri dengesizleşir ve en son aşamada bir
elektrik akımının optik sinirlerden beyne doğru iletilmesine neden olur. İşte bu
son noktada beyin, iletilen elektrik akımını yorumlayarak görme olayı
gerçekleştirir.
Eğer yukarıda belirtilen reaksiyonlar hücrenin içinde
gerçekleşen tek reaksiyonlar olsaydı, 11-cis-retinal’, cGMP ve sodyum
iyonlarının kaynağı hemen tükenebilirdi. Harekete geçmiş olan proteinleri
durduracak ve hücreyi eski şekline dönüştürecek bir şey gerekmektedir. Bunu
birçok mekanizma yapar. Öncelikle karanlıkta iyon kanalı (sodyum iyonları ile
birlikte) kalsiyum iyonlarının hücreye girmesini sağlar. Kalsiyum, sürekli bir
kalsiyum yoğunluğunun elde edilebilmesi için farklı bir protein tarafından dışa
atılır. cGMP seviyesi düştüğünde, iyon kanalı kapanır ve kalsiyum iyon yoğunluku
da azalır. cGMP’yi ortadan kaldıran fosfodiesteraz enzimi daha düşük kalsiyum
yoğunlukunda yavaşlar. İkinci olarak, guanilat siklaz adı verilen bir diğer
protein kalsiyum seviyesi düşmeye başladığında cGMP’yi tekrar sentezlemeye
başlar. Üçüncü olarak, bütün bunlar olurken metarodopsin II, rodopsin kinaz adı
verilen bir enzim tarafından yenilenir. Yenilenmiş rodopsin daha sonra arrestin
denilen başka bir proteine bağlanır. Bu da rodopsinin daha fazla transdusin
molekülünü harekete geçirmesini engeller. Böylece hücre, tek bir foton sinyali
ile başlatılan etkileri sınırlandıracak mekanizmaları da
içermektedir.
Retinayı geçen ışık sonunda rodopsine düşer ve bundan sonra
11-cis-retinale yeniden dönüştürülmelidir ve tekrar başka bir görme işlemi için
başlangıç noktasına geri dönmek amacıyla rodopsin tarafından bağlanır. Bunu
başarmak için, trans-retinal kimyasal olarak bir enzim tarafından trans-retinola
dönüştürülür - bu yapıda iki hidrojen atomu daha vardır. İkinci bir enzim daha
sonra molekülü 11-cis-retinale çevirir. Son olarak da, üçüncü bir enzim
11-cis-retinale daha önceden eklenmiş olan hidrojen atomlarını kaldırır ve tam
bir döngü tamamlanmıştır . p
Yukarıdaki açıklama görmenin biyokimyasının
genel bir görünümüdür. Sonuçta, bu örnek biyoloji biliminin neyi amaçlaması
gerektiğinin bir çeşit açıklamasıdır. Fonksiyonları tam anlamıyla anlayabilmek
için, bir kişi bu işlemdeki her aşamanın detaylarını çok iyi anlamalıdır.
Biyolojik süreçlerde ilgili aşamalar özellikle moleküler düzeyde meydana gelir,
bu nedenle biyolojik fenomenlerin tatmin edici biçimde açıklanabilmesi - görme,
beslenme ve bağışıklık gibi - moleküler açıklamasını da içermelidir.
Bu
aşamada görmenin kara kutusu açıldığına göre, Darwin’in on dokuzuncu yüzyılda
evrimin açıklayamadığını söylediği görme olayı ve gözün anatomik yapısı,
gerçekten de evrimci bir mantıkla açıklanamaz. Darwin’in düşündüğü ve öne
sürdüğü her anatomik yapı ve aşama o kadar basittir ki, kağıda bile
aktarılamayan karmaşık biyokimyasal işlemleri kesinlikle açıklayamamaktadır.
Darwin’in küçük sıçramalarla açıkladığı engeller, ne yazık ki ancak helikopterle
aşılacak derecede büyümüştür.
Biyokimya böylece Darwin Anatomisi’ne karşı bir
Liliput üstünlüğü sağlamış ve evrimin moleküler düzeyde meydana gelip
gelemeyeceği sorusunu gereksiz kılmıştır. Tabii fosil kayıtlarını da. Fosil
kayıtları arasında büyük farklılıklar olup olmadığı ve bu fosil kayıtlarının
Amerikan başkanları kadar sürekli olup olmadığı gibi endişeler de böylece
ortadan kalkmıştır. Bu farklılıkların olduğu bir gerçektir fakat bir açıklaması
olmayacağı da gerçektir. Fosil kayıtları 11-cis-retinalin rodopsin ile
transdusin ve fosfodiesteraz ile etkileşiminin aşamalı bir süreçte geliştiği
hakkında hiçbir şey bildirmemektedir. Aynı şekilde ne biyolojik örnekler, ne
popülasyon biyolojisi, ne de gelişmemiş organ ya da türlerin fazlalığı
konusundaki evrim teorisinin geleneksel yorumları bir açıklama
getirebilmişlerdir. Bunun anlamı rastgele mutasyonların bir sır olduğu veya
Darwin’in hiçbir şey açıklayamadığı ya da popülasyon gibi geniş ölçüdeki
fenomenlerin evrime karşı problem teşkil ettiği anlamındadır. Bu anlamları
çıkarabiliriz. Son dönemlere kadar evrimci biyologlar, moleküler detayları fazla
araştırmıyorlardı. Çünkü bu detaylar hakkında çok az şey biliyorlardı. Artık
hücrenin kara kutusu açıldığı için bu son derece küçük ve sonsuz dünyanın
aydınlığa kavuşturulması gerekir.
KALVINIZM
İnsan beyninin komik bir
özelliği, bir “kara kutu”yu çalışır durumda gördüğünde, kutunun içeriğinin basit
olduğunu düşünmesidir. Bunun neşeli bir örneğini “Calvin ve Hobbes”
karikatürlerinde görebiliriz. (Şekil 1 - 4) Calvin, kaplanı Hobbes ile birlikte
sürekli bir kutunun içine atlamakta ve zamanda yolculuk yapmaktadır. Bu sırada
kendisini hayvan şekillerine dönüştürür veya kutusunu bir “klonlama” makinesi
olarak kullanarak, kendi benzerini yapar. Calvin gibi küçük bir çocuk kutunun
uçak gibi uçabileceğini hayal eder. Çünkü Calvin aslında uçakların nasıl
çalıştığını bilemez. Bir çok açıdan, yetişmiş bilimadamları da, bu küçük çocuk
Calvin gibi hayali düşüncelere eğilimlidirler. Örneğin, yüzyıllar önce
böceklerin ve diğer küçük hayvanların yiyecek artıklarından meydana geldiği
düşünülürdü. Buna inanmak kolaydı, çünkü bu hayvanların oldukça basit oldukları
kabul edilirdi. (Mikroskopların icadından önce doğabilimciler böceklerin iç
organlarının olmadığını düşünüyorlardı.) Ancak biyoloji geliştikçe ve konu ile
ilgili deneyler yapıldıkça, bozulmuş gıdaların çeşitli organizmalar meydana
getiremeyeceği ortaya çıkmış oldu. Anında varoluş teorisi de bilimin gerçekte
neler olduğunu çözemediği sınırlara dayanmış oldu. On dokuzuncu yüzyılda sırları
çözülemeyen hücre idi. Bira, süt veya üre bir muhafaza içinde birkaç gün
durduğunda, kutu kapalı olsa bile, bazı maddelerden ötürü buharlaşma meydana
gelmekteydi.
On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıldaki mikroskoplar ile oldukça
küçük olan yaşayan hücrelerin oluştuğu gözlendi. Buna göre, bazı küçük
organizmalar sıvıların içinde kendi kendilerine oluşabiliyorlardı. İnsanları
ikna etmenin sırrı ise bu, hücreleri olabildiğince basit olarak tanıtmaktı. On
dokuzuncu yüzyılın ortalarında anında varoluş teorisinin taraftarlarından Ernst
Haeckel, Darwin’in büyük bir hayranı ve Darwin teorisinin ateşli
savunucularından biri olarak tanınmaktaydı. Mikroskopun sağladığı sınırlı hücre
görüntüsünden yola çıkan Haeckel, hücrenin “çeşitli karbon kombinasyonlarından
oluşan basit küçük bir yumru”7 olduğuna inanıyordu. Bu nedenle Haeckel’e göre,
böyle basit bir organizma, iç organları olmadığı için kolaylıkla bir metalden
meydana gelebilirdi. Şimdi, bizler elbette bundan çok daha iyisini
biliyoruz.
Burada güzel bir benzetme yapabiliriz: Darwin görme olayını nasıl
açıklayamadıysa, aynı şekilde Haeckel de hayatın başlangıcını açıklayamamıştır.
Her ikisinde de, on dokuzuncu yüzyılda yaşamış iki bilimadamı Liliput
biyolojisini çözmeye çalışmıştır. Kendilerinden gizlenen bu kara kutunun çok
ilkel yapılar barındırdığını düşünmüşlerdir. Şimdi, bunların yanlışlığını ortaya
çıkarma zamanıdır.
Yirminci yüzyılın başlarında, biyolojinin farklı dalları
arasında henüz bağlantı sağlanmamıştı. Sonuç olarak genetik, sistematik,
paleontoloji, karşılaştırmalı anatomi, embriyoloji ve diğer bilim dalları
evrimin niteliği hakkında kendilerince çeşitli görüşlere sahiptiler. Bu nedenle
evrim teorisi farklı disiplinlerde farklı anlamlar kazanmaya başladı ve Darwinci
evrim teorisinin genel ve özdeş anlamı birden bire kayboldu. Yüzyılın ortasında
her bilim dalının öncüleri kendi görüşlerini Darwin’in prensiplerine dayanan
mantıklı bir evrim teorisinde birleştirmek için bir toplantı düzenlediler.
Sonuçta ortaya çıkan, “evrim sentezi” olarak adlandırıldı ve teoriye
neo-Darwinizm adı verildi. Neo-Darwinizm modern evrim düşüncesinin
temelidir.
Bilimin bir kolu ise toplantıya davetli değildi. Geçerli bir
sebeple, çünkü bu bilim dalı henüz ortaya çıkmamıştı. Modern biyokimyanın
başlangıcı, neo-Darwinizm’in ortaya çıkışından sonrasına rastgelir. Mikroskopik
hayatın karmaşıklığının keşfedilmesinden sonra biyolojinin tekrar bir yorumunun
yapılması gerekliliği gibi, neo-Darwinizm de biyokimyadaki gelişmelerin
ışığında, tekrar değerlendirilmelidir. Evrim sentezinin parçası olan bilimsel
disiplinlerin hiçbiri moleküler alanda değildir. Darwinci evrim teorisinin doğru
kabul edilebilmesi için, hayatın moleküler yapısını da hesaba katması ve
açıklaması gereklidir. Bu kitabın amacı da, Darwin’in bunu hesaba katmadığını
göstermektir.
BÖLÜM 2/ VİDALAR VE CIVATALAR
DOĞADAKİLER RAHATSIZ
Lynn Margulis,
Massachussetts Üniversitesi’nde seçkin bir biyoloji profesörüdür. Bitki ve
hayvan hücrelerinin enerji kaynağı mitokondrinin bir zamanlar bağımsız bakteri
hücreleri olduğu yolundaki geniş çapta kabul gören teorisi ile oldukça saygı
görmektedir. Lynn Margulis aynı zamanda tarihin Neo-Darwinizm’in “Anglo- Saxon
biyolojisinin dini anlayışı içinde, küçük ve geçersiz bir yirminci yüzyıl
mezhebi”olarak kalacağını belirtmektedir. Halka hitap ettiği konuşmalarından
birinde moleküler biyologlara bir soru yöneltir ve onlara mutasyonlarla oluşmuş
yeni bir türü adlandırmalarını ve örnek vermelerini söyler. Fakat bu meydan
okumasına karşılık bulamaz. Evrim teorisini destekleyenler, onun yorumuna göre
“zoolojik, kapitalist, rekabetçi ve faydacı yorumlarıyla yanılmaktadır. Yavaşça
biriken mutasyonları savunan neo-Darwinizm tamamıyla anlamsızdır.”
Bunlar
esaslı görüşlerdir. Ve Margulis kendi düşünceleri içinde yalnız değildir.
Darwinizm, yaklaşık 130 yıl boyunca, oldukça köklü yöntemlerle savunulmasına
rağmen, hem bilimsel çevrelerden, hem de diğer alanlardan gelen bir muhalefet
ile karşılaştı. 1940′larda genetik uzmanı Richard Goldschmidt, Darwin’in hayatın
kökenleri ile ilgili açıklamalarına olan inancını yitirmişti. Bu nedenle,
“umulan canavar” teorisine yöneldi. Goldschmidt zaman zaman büyük ve koordine
edilmiş değişikliklerin aniden meydana gelebileceğine inanıyordu. Buna göre bir
sürüngen yumurtasını bıraktığında, bu yumurtadan kuş çıkabilirdi.
“Umulan
canavar” teorisi, bir temele oturamadı, ama fosil kayıtlarının Darwinci
yaklaşımla yorumlanmasına karşı memnuniyetsizlik daha sonraki yıllarda artarak
devam etti. Paleontolojist Niles Eldredge bu problemi şöyle
tanımlamaktadır:
Paleontolojistlerin uzun zaman evrimden kaçınmaları
şaşırtıcı değildir. Evrim hiçbir zaman gerçekleşmedi. Bu konuya emek verenler,
kaya üzerindeki parçaları, küçük salınımları, ve çok nadir oluşan değişim
birikimlerini - yıllar boyunca, evrim tarihinde gerçekleşen hesabı yapılamayacak
kadar küçük orandaki şaşırtıcı değişiklikleri topladılar. Bizler, evrim
romanının tanıtımını okuduğumuzda, bir patlama şeklinde ortaya çıktığını ve
fosillerin her yerde bulunacağına dair hiçbir delil getirmediğini gördük! İşte
bu nedenle, fosil kayıtları evrim hakkında bir şeyler öğrenmeye çalışan
paleontolojistlerin tepkisini almıştır.”
Bu ikilemin üstesinden gelebilmek
için 1970′lerin başlarında Eldredge ve Stephen Jay Gould, “kesintiye uğramış
denge” adını verdikleri bir teori ortaya attı. Bu teori iki şeyin gerçekliğini
kabul ediyordu: uzun periyodlar içinde türler küçük gözlemlenebilir
değişikliklere uğramışlardır, bu hızlı değişimler ani olmuş ve küçük, izole
edilmiş topluluklar içinde odaklanmıştır. Eğer bu gerçekleşseydi, o zaman eksik
olan fosillerin varlığına bir delil teşkil ederek, fosillerin ara formlarını
bulabilmek oldukça zor olacaktı. Goldschmidt gibi, Eldredge ve Gould da ortak
bir atayı savunmaktaydılar ancak hızlı, büyük çaplı değişimlerin açıklanması
için doğal seleksiyon dışında bir açıklamanın varolması gerektiğine
inanıyorlardı.
Gould, başka bir fenomenin tartışması ile yüzyüze kalmıştır:
“Cambrian patlaması”. Dikkatlice yapılmış araştırmalar, yaklaşık 600 milyon
yıldan daha uzun süre kayalarda saklı bulunan çok hücreli canlıların fosilleri
hakkında yüzeysel bilgiler vermektedir. Bunlardan biraz daha genç kayalarda,
birbirlerinden farklı vücutlu fosilleşmiş hayvanlara bolca rastlamak mümkündür.
Son zamanlarda, patlamanın olduğu düşünülen zaman, 50 milyon yıldan 10 milyon
yıla kadar indirildi ki, bu süre coğrafi anlamda bir göz açıp kapama anı
kadardır. Patlamayı daha önceki bir zamana dayandıran yazarlar “biyolojik big
bang” kavramını ortaya atmıştır. Gould, yeni yaşam formlarının çeşitliliği
nedeniyle, doğal seleksiyon dışında yeni bir açıklamaya gerek
duymaktaydı.
Darwin’in yaşadığı dönemden günümüze kadar geldik. Darwin
teorisini ilk olarak ortaya attığında, en büyük zorluk dünyanın tahmini yaşının
hesaplanmasındaydı. On dokuzuncu yüzyıl fizikçileri dünyanın yaşının 100 milyon
yıl olduğunu öne sürdüler. Ancak Darwin, doğal seleksiyonun yaşamı ortaya
çıkarmak için daha fazla zamana ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. İlk başlarda
haklı görüldü, dünyanın yaşının çok daha fazla olduğu söylenmektedir. Ancak
biyolojik Big Bang’in keşfi ile, basitten karmaşığa doğru giden yaşam anlayışı
giderek daraldı ve neredeyse dünyanın yaşı ile ilgili on dokuzuncu yüzyılda
yapılan tahminlerinden daha aza indirildi.
Kemikleri inceleyenler sadece
paleontoloistler değildir. Birtakım evrimci biyologlar, sadece Darwizm’in kendi
gözlemlerine nasıl uygun hale getirebileceklerini görebilmek için bütün
organizmaları incelerler. İngiliz biyologlar Mae-Wan ve Peter Saunders bu
konudaki şikayetlerini şu şekilde dile getirirler:
Neo-Darwinist sentezin
formüle edilmesi neredeyse 50 yılı buluyor. Araştırmaların bir çoğu, teorinin
ortaya sürdüğü örnekleri açıklayabilmek için yapılmıştır. Teorinin başarısı gibi
görünen, güve benzeri canlıların renklerinin bulundukları bölgeye adapte ederek
değişmesi gibi detaylardaki uyuşmalar ile sınırlı kalmıştır. Bizi asıl
ilgilendiren sorulara cevap veremezken, zaten bu tür böceklerin asıl kökenine
dair verebilecek bir cevabı da yoktur.
Georgia üniversitesinden genetik
bilimci John McDonald kelime oyununa benzer bir bilmeceye dikkat
çekmektedir.
Genetik alanda son 20 yılda yapılan araştırmalar, bizi Darwin
teorisi ile ilgili bir paradoksa sürükledi. Doğal popülasyonlarda değişken
olarak görünen genler, büyük adaptasyonlara bağlı değişikliklere sebep
olmamakta, buna rağmen önemli adaptasyon değişikliklerine sebep olan genler,
doğal popülasyonda değişken olarak görünmemektedirler. (orijinaline bağlı
kalınmıştır)
Avusturalyalı evrimci genetik bilimcisi George Miklos,
Darwinizm’in doğruluğu konusunda şüpheye düşmüştür:
O halde her tarafımızı
kuşatmış bu evrim teorisi neyi tahmin ediyor? Rastgele mutasyon, seleksiyon
katsayısı gibi bir avuç dolusu varsayım öne sürerek, zaman içinde gen
frekanslarındaki değişiklikleri inceliyor. Bu büyük evrim teorisinin içeriği
gerçekten bu mu?
Chicago üniversitesi Evrim ve Ekoloji Bölümü’nden Jerry
Coyne, şüpheye yer vermeyen aşağıdaki sonuca varmaktadır:
Neo-Darwinist görüş
için çok az delil olduğunu söylemeliyiz: bu görüşün teorik temelleri ve deneysel
delilleri oldukça zayıftır.
Ve California Üniversitesinden bir genetikçi olan
John Endler, yararlı mutasyonların nasıl meydana geldiğini açıklamaya
çalışmaktadır:
Mutasyonlarla ilgili çok fazla şey biliyor olsak da, evrim
gibi o da hala bir “kara kutu” görünümündedir. Evrimde yeni biyolojik
fonksiyonların oluşmasına pek rastlanmaz ve bunların kökeni de zaten
bilinmemektedir.
Matematikçiler senelerce, Darwinizm’de sayılarının bir türlü
toplanamadığından yakınıyorlardı. Enformasyon Teorisyeni Hubert Yockey’e göre,
hayatın başlaması için gerekli bilgi şans eseri oluşamaz; hayat olduğu gibi
kabul edilmelidir, eşya gibi, enerji gibi. 1966 yılında önde gelen
matematikçiler ve evrimci biyologlar Philedelphia’daki Wistar Enstitüsü’nde bir
sempozyum düzenlediler. Sempozyumun organizatörü Martin Kaplan, “dört
matematikçi arasında ……. Darwin’in evrim teorisi ile ilgili matematiksel
kaygıları ele alan ilginç bir toplantıyı yönetti.” Sempozyum sırasında bir taraf
mutsuz olan taraftı, diğer taraf ise durumu anlayamıştı. Göz gibi kompleks bir
organın oluşmasında pek çok sayıda mutasyonun meydana gelmesi için yetersiz
zaman olduğunu iddia eden bir matematikçiye karşıt biyologlar fikrinin doğru
olmadığı yönünde baskı yapıyorlardı. Fakat yine de matematikçiler hatanın
kendilerinde olduğunu kabul etmediler. Bir tanesi şöyle
demişti:
Neo-Darwinizm teorisinde oldukça büyük bir boşluk vardır. Bu
boşluğun, biyolojinin şimdiki anlayışıyla kesinlikle kapatılamayacağına
inanıyoruz.
Santa Fe enstitüsünden Stuart Kaufman “Karmaşıklık Teorisi”ni
(Complexity Theory) ortaya atan başlıca kişilerden birisidir. Genel hatlarıyla
bu teori, yaşayan sistemlerin pek çok özelliğinin kendi kendine gerçekleşen
organizasyonların bir sonucu olarak ortaya çıktığını öne sürer. Burada karmaşık
sistemler kendilerini şekillendirir ve doğal seleksiyon söz konusu
değildir:
Darwin ve evrim bizleri birer bilimadamı olarak bir kenarda
bıraktı. Peki ama acaba bu görüş gerçekten doğru mu? Daha doğrusu, acaba yeterli
mi? Olmadığını düşünüyorum. Bu, Darwinin hatalı olduğu anlamına gelmez, ama
gerçeğin sadece bir kısmını almış olduğunu da açıkça ortaya
koymaktadır.
Karmaşıklık teorisi kendisine daha sonraları birkaç destekçi
bulsa da daha çok eleştirilmiştir. John Maynard Smith’in yanında yüksek
öğrenimini tamamlayan Kauffman, teorinin oldukça matematiksel olduğunu ve gerçek
hayattaki kimya ile bağlantısız olduğunu belirterek şikayet etmektedir. Bu
şikayetler faydalı olsa da Smith, Kauffman’ın tanımladığı bu probleme hiçbir
çözüm getirememektedir - kompleks sistemlerinin kökeni
açıklanamamıştır.
Hepimiz biliriz; Darwin’in teorisi ortaya atıldığı tarihten
itibaren sürekli eleştirilmiştir ve sadece dini nedenlerden ötürü değil. 1871
yılında Darwin muhaliflerinden biri, St. George Mivart, teoriye karşı olma
nedenlerini bir liste halinde sundu, bunlardan bir çoğu şaşırtıcı şekilde modern
eleştirmenlerin ortaya attıkları sorunlarla oldukça benzerdir.
Darwinizm
karşıtı olarak ortaya atılan görüşler aşağıdaki şekilde özetlenebilir: “Doğal
Seleksiyon” faydalı yapıların gelişimini açıklayamaz. Aynı şekilde farklı
türlerin birbirlerine oldukça benzer üyelerinin varlık nedenlerini de
belirleyemez. Ayrıca, belirli farklılıkların, aşamalar yerine birden bire
oluşmuş olabileceklerine dair uygun bir zemin vardır. Türlerin, birbirinden
farklı özellikleri olmasına rağmen kendi içlerinde sınırlı değişim imkanları
olduğu da doğrudur. Varolması umulan pek çok ara geçiş formuna ait fosil ortada
yoktur… Ayrıca yapılarda gözlenen ve doğal seleksiyon’un açıklayamadığı birçok
fenomen mevcuttur.
Aynı argüman, neredeyse bir yüzyıl boyunca bir çözüme
ulaşmadan devam edip durmuştur. Mivart’dan Margulis’e kadar, her zaman
Darwinizm’in yetersiz olduğunu anlayan pek çok bilgili, saygıdeğer bilimadamları
varolmuştur. Fakat ne var ki, ya Mivart tarafından ilk olarak ortaya atılan
sorular cevapsız kalmaya mahkum olmuş, ya da çoğu insanlar aldıkları cevaplardan
memnun kalmamışlardır.
Daha ileriye gitmeden önce, şu gerçeğin üzerinde
durmak yerinde olacaktır. Eğer dünyadaki tüm bilimadamlarını biraraya toplarsak,
oldukça büyük bir çoğunluk Darwinizm’in doğruluğuna inandıklarını
söyleyeceklerdir. Ancak bilimadamları, herkes gibi fikirlerinin önemli bir
bölümünü diğer insanlarının fikirlerine göre geliştirirler. Darwinizm’i kabul
eden büyük çoğunluk (ancak hepsi değil), bir otoriteye bağlı olarak hareket
etmektedir. Aynı zamanda ne yazık ki, yapılan yoğun eleştiriler yaratılışı
savunanlara destek olabileceği endişesiyle bilim çevreleri tarafından gözardı
edilmektedir. Bilimi korumak adına, doğal seleksiyonla ilgili mutlak eleştiriler
bir kenara itilmiştir.
Artık tartışmayı, halkla ilişkiler problemini bir
kenara bırakarak açıkça ortaya koymanın zamanı geldi. Tartışmanın tam zamanı
çünkü, nihayet biyolojinin en son noktasına geldik ve artık çözüme ulaşmak
mümkün. Biyolojinin en alt seviyesinde, - yani hücrenin kimyasal yaşamında -
Darwinizm tartışmasının mücadele etmesi gereken ve onun köklü olarak
değişmesinin gerektiren kompleks bir dünya keşfettik. Bakalım, biyokimyasal
görüş, bombardıman böceği ile ilgili olarak Yaratılışçı / Darwinist tartışmasına
ne diyor?
BÖCEK BOMBALARI
Bombardıman böceği, kendisinden beklenmedik bir
görünüme sahip bir böcektir, boyu yaklaşık 1.5 cm kadardır. Bir düşmanı
tarafından tehdit edildiğinde, böceğin kendisini korumak için özel bir yöntemi
vardır, arkasındaki bir delikten düşmanına doğru kaynar sıcaklıkta bir solüsyon
fışkırtır. Bu ısıtılmış sıvı, kendisine akşam yemeği için başka planlar yapmış
olan düşmanını haşlamaktadır. Peki, bu tuzak nasıl gerçekleşir?
Bombardıman
böceği adeta kimyasal yöntemler kullanmaktadır. Savaş öncesinde, gizli salgı
bölmelerinde iki kimyasal maddenin konsantre bir karışımını yapar: hidrojen
peroksit ve hidro-kinon. (Şekil 2-1). Buradaki hidrojen peroksit eczaneden
alacağınız hidrojen peroksit ile aynı maddedir. Hidrokinon ise fotoğrafçılıkta
kullanılmaktadır. Bunların karışımı, toplama keseciği denilen saklama odasında
birleşir. Bu toplama kesesi, patlama odacığı denilen ikinci bölmeye bağlanır ve
aralarında iki bölmeyi ayıran bir engel vardır. Bu iki bölüm bir büzgen kas ile
birbirlerinden ayrılırlar. Bu kaslar insanın yutağında bulunan kapakçıklı kas
sistemine oldukça benzemektedir. Patlama odacığına bağlı küçük nobüller
ektodermal salgı bezleridir. Bu bezlerden patlama odacığına katalizör görevi
yapan enzimler salgılanır. Böcek tehdit edildiğini anladığında, toplama
kesesindeki kası kasarak aynı anda aradaki bağlantı kaslarını serbest bırakır.
Bu sayede, hidrojen peroksit ve hidrokinon patlama odacığına girer ve katalizör
enzimlerle karşılaşırlar.
Bu aşamada, kimyasal olarak herşey ilginçleşir.
Hidrojen peroksit, su ve oksijene ayrışır. Aynı eczaneden satın alınmış bir şişe
hidrojen peroksitin, açık bırakıldığı takdirde zaman içinde ayrışması gibi.
Oksijen, hidrokinon ile tepkimeye girerek daha fazla su oluşturur ve kinon
denilen tahriş edici bir kimyasal da üretilir. Bu reaksiyonlar sırasında oldukça
fazla ısı açığa çıkar. Solüsyon bu aşamada kaynama noktasına ulaşır.
Hatta
bir miktarı bu bölüm içinde buharlaşır. Buhar ve oksijen gazı, patlama odasının
duvarlarına oldukça büyük miktarda basınç yaparlar. O an büzgen kasın
kapanmasıyla böceğin vücudundan dışarı uzanan bir kanal, kaynayan karışımın
çıkabileceği tek noktadır. Kanalın etrafındaki kaslar, karışımın tam olarak
tehlikeyi odaklamasını sağlamaktadır. Sonuçta, düşmanını toksik kimyasal kinon
solüsyonu ile haşlar.
Hidrojen peroksit ve hidrokinon karışımının toplama
kesesindeyken neden patlayarak reaksiyona girmediğini merak ediyor
olabilirsiniz. Bunun nedeni şudur, eğer moleküllerin atom seviyesinde bir araya
gelmesi için kolay bir yol yoksa kimyasal reaksiyonlar oldukça yavaş gelişirler
- aksi durumda, bu kitap bile hava ile temas ettiğinde yanabilirdi. Bir benzetme
yapacak olursak, kilitli bir kapıyı düşünelim. Kapının iki karşıt tarafında
bulunan insanları (düşünün ki bunlar genç kız ve erkekler) bir araya getirmek
için hiçbir kolay yol yoktur, üstelik beraber olmaktan memnun olacak olsalar
bile. Ancak eğer birisinde anahtar varsa, kapı açılacak ve bu iki taraf birbiri
ile buluşmuş olacaktır. Enzim katalizörleri, bu anahtar ile aynı rolü
oynamaktadır. Hidrojen peroksit ve hidrokinon maddelerinin reaksiyonun meydana
gelmesi için atom seviyesinde biraraya getirir.
Bombardıman böceği
yaratılışçıların en önemli delillerinden biridir. (Hazel May Rue tarafından
yazılmış Bombardıman Böceği Bomby adındaki çocuklar için hazırlanan bir hikaye
kitabı, Yaratılış Araştırmaları Enstitüsü tarafından yayınlanmıştır).
Evrimcileri bombardıman böceğinin bu savunma sistemi ile köşeye
sıkıştırmaktadırlar, onları bu sistemin nasıl aşama aşama gelişebileceğini
açıklamaya çağırmaktadırlar. Oxford Üniversitesi’nde zooloji profesörü olan
Richard Dawkins, bu durumu önemle dikkate almaktadır. Dawkins, Darwinizm’in en
büyük destekçilerinden biridir. Kitapları, özellikle The Blind Watchmaker din
adamlarının dikkatini çekti. Dawkins, Darwinizm’in doğru olduğunu düşündüğünden
büyük bir istekle yazmaktadır. Bunun yanısıra ateizmin, Darwinizm’in dolaylı bir
sonucu olduğunu düşünmekte ve bu sapkın görüşünü sürdürmektedir.
The Blind
Watchmaker kitabında Dawkins bütün dikkatini bombardıman böceğine çevirmektedir.
Öncelikle, bilimsel yazar Francis Hitching’in kitabı olan The Neck of the
Giraffe (Zürafanın Boynu) adlı kitaptan bir alıntı yaparak başladı. Burada
bombardıman böceğinin bağışıklık sistemi anlatılmakta ve Darwinizm’e karşı güçlü
bir argüman olarak tanıtılmaktaydı:
(Bombardıman böceği) hidrokinon ve
hidrojen peroksitin karışımını düşmanının yüzüne doğru fışkırtır. Bu iki
kimyasal madde, birbirlerine karıştıklarında, teknik olarak patlarlar. Bu
nedenle bunları vücudunda saklayabilmek için, bombardıman böceğinde bunları
zararsız hale getirebilecek bir önleyici daha bulunması gerekmektedir. Böcek
sıvıyı arka tarafındaki kuyruğundan fışkırttığı anda, anti-önleyici bir madde bu
karışımı tekrar patlar hale getirmek için yeniden karışıma eklenir. Böylesine
kompleks, kendi içinde bağlantılı ve hassas süreçlerin biyolojik açıklamalarını
yapmak bile tam anlamıyla mümkün değilken, bunların basit adımlarla gerçekleşmiş
olması nasıl olabilir? Kimyasal dengedeki en basit bir değişim böcek ırkının
tamamıyla yok olması ile sonuçlanacaktır.
Dawkins cevap verir:
Biyokimyacı
arkadaşım, 50 bombardıman böceğine yetebilecek kadar bir şişe hidrojen peroksit
ve yeterli miktarda hidrokinon ile işe koyulmamı sağladı. Bunların ikisini
karıştırmak üzereyim. Hitching’e göre, bunlar benim yüzüme doğru patlayacak.
İşte karıştırıyorum ……….. Evet, hala buradayım. Hidrojen peroksiti, hidrokinon
maddesinin içine boşalttım ve hiçbir şey olmadı. Sıcaklık dahi hissetmedim “Bu
iki kimyasal madde birbirlerine karıştıklarında, teknik olarak patlar” ifadesi,
yaratılış taraftarı yayınlarda sık sık kullanılmasına rağmen bence yanlış. Eğer
bombardıman böceklerini merak ediyorsanız, gerçekte neler olduğunu şu şekilde
anlatabilirim. Bu böceklerin düşmanlarına aşırı derecede sıcak bir hidrojen
peroksit ve hidrokinon karışımını fışkırttıkları doğrudur. Ancak hidrojen
peroksit ve hidrokinon herhangi bir katalizör eklenmeden, beraber çılgınca
reaksiyona girmezler. İşte bombardıman böceğinin yaptığı da budur. Sistemi
eleştiren evrimcilere göre, hidrojen peroksit ve farklı çeşitlerdeki hidrokinon
insan vücudunun kimyasında başka amaçlar için kullanılmaktadırlar. Bombardıman
böceğinin ataları, halen ortalarda bulunabilen farklı biçimdeki kimyasal
maddelerin kullanıcılarından evrimleşmiştir. İşte evrim bu şekilde
işler.
Dawkins kendi iddialarını ifade etmiş olmasına rağmen, hiçbir yönden
kanıtlanabilir bir açıklama getirmiş değildir. Sistemin nasıl evrimleştiği
sorusu için Dawkins’in açıklamaları, sistemin elemanlarının ‘ortalarda
bulunmasına’ dayanmaktadır. Buna göre, evrimin oluşması mümkündür. Ancak
Dawkins, büzgen kasla ayrılmış bir tüp ile içinde kimyasal maddelerin hızlı
reaksiyona girmelerini sağlayan enzimlerin bulunduğu ikinci bir bölmeye bağlanan
bir odacığın içinde hidrojen peroksit ve hidrokinon maddelerinin oldukça yüksek
bir yoğunluk ile biraraya nasıl geldiklerini açıklamamaktadır.
Anahtar soru
şudur: kompleks biyokimyasal sistemler nasıl aşama aşama oluşmuş olabilir?
Yukarıdaki “tartışmadaki” problem, iki tarafın da birbirini dinlememesidir. Bir
taraf gerçekleri yalanlamakta, diğer taraf da sadece gerçekleri doğrulamaktadır.
Ama Darwincilerin yükümlülükleri iki soruya cevap vermektir: Birincisi, bütün bu
karmaşık harika içinde bombardıman böceğinin evrim aşamaları tam olarak
nelerdir? İkincisi, bu aşamaların ortaya konması ile Darwinizm bizi nasıl bir
aşamadan diğerine götürebilmektedir?
Dawkins, bizlere bombardıman böceğinin
savunma sisteminin nasıl meydana gelebileceği ile ilgili hiçbir detay
vermemiştir. Ancak, bu tartışmadaki noktayı gözardı ederek ve sadece böcek
anatomisi ile ilgili bildiklerimizi kullanarak, bombardıman böceğinin
evrimleşmesi için uygun bir senaryoyu oluşturalım. Öncelikle şunu dikkate
almamız gereklidir; bombardıman böceğinin bu savunma sistemi kendisine saldırıya
geçecek olanlara karşıdır. İşte evrim senaryosunun planı: Sistemin elemanları:
1. salgılama lobüllerince üretilen hidrojen peroksit ve hidrokinon; 2.
ektodermal bezleri tarafından sentezlenen enzim katalizörler; 3. toplama
keseciği; 4. büzgen kas, 5. patlama odacığı ve; 6. çıkış kanalı. Bu elemanların
bütün hepsi sistemin işlemesi için gerekli değildir. Hidrokinon saldırganlara
karşı zararlı bir maddedir. Oldukça fazla sayıda böcek, kinon maddesine
sentezler ama salgılamaz, bu madde nedeniyle “tadları kötüdür”. Aslında pek çok
böcek çiğnenerek dışarı atıldığı için saldırgan bunların gelecekte zararlı
olduğunu anlayarak uzak duracaktır. Ve böylece türün tamamı, toplu olarak bu
savunmadan yararlanacaklardır.
Hidrokinon maddesinin tek başına bütün bir
sisteme maledebileceğimiz bir savunma fonksiyonu vardır. Bu fonksiyonun sürekli
olarak gelişmesi için, bombardıman böceğinin varolan sistemine başka parçalar
eklenebilir mi? Eklenebilir gibi görünüyor. Böceğin, toplama keseciği gibi ayrı
bir yerde hidrokinon maddesinin yoğunlaştırılmasından bir fayda elde
edebileceğini düşünebiliriz. Bu durum böceğin oldukça büyük miktarda zararlı
kimyasal madde üretmesini sağlayacak ve bu şekilde kendi içinde bir sorun
olmadan oldukça korkunç bir tadı olacaktır. Eğer toplama keseciği bir şekilde
dışarıya doğru açılan bir kanal geliştirirse, hidrokinon belki de düşmanların
saldırıları sırasında böceği yemeden önce onları uzaklaştırabilir. Pek çok
böcek, pijidial uzantılar denilen savunma bölgelerine sahiptirler. Bu sistemin
yapısı şöyledir: bir toplama keseciği ve dışarıya açılan bir kanal, genellikle
bu bölge içindekileri dışa atabilmek için bir kas ile çevrelenmiştir. Bu yapı,
doğru zamandan önce keseden bir sızınıtı olmasın diye büzgen bir kasa da
dönüşebilir.
Aslında hidrojen peroksit de tahriş edici bir maddedir, bu
nedenle böcek tahriş edici özelliklerini arttırmak için hidrojen peroksit ve
hidrokinon maddelerini düşük ısılarda salgılarsa daha güvenlikte olur. Neredeyse
tüm hücreler, katalaz adında bir enzim taşırlar. Bunlar ısının açığa çıkması ile
hidrojen peroksiti, su ve oksijene dönüştürür. Eğer toplama keseciğinin dış
kısımdaki hücrelerden bir kısmı biraz katalaz salgılarsa, bu durumda dışarı
fışkırtma anında hidrojen peroksitin bir kısmı ayrışarak solüsyonu ısıtır ve
böylece karışımın tahriş edici özelliğini arttırır. Avusturalya ve Papua Yeni
Gine’deki bombardıman böcek türleri, ısısı ılıktan sıcağa doğru artan ama
kaynama noktasına gelmeyen solüsyonlar fışkırtırlar. Eğer hücreler daha fazla
katalaz salgıladığında solüsyon daha sıcak oluyorlarsa, en uygun noktanın
belirlenmesi için karışımın sıcaklığının ve keseciğin dayanma gücünün
dengelenmiş olması gerekir. Zaman içinde, çıkış kanalı daha dayanıklı hale
getirilebilir ve böylece kaynama noktasına kadar ulaşabilecek ısılarda solüsyona
geçit verecek hale gelecektir. Katalitik karışım içinde peroksitlerin
oluşturduğu solüsyonlar, şekil 2-1′dekine benzer bir düzeneğe
benzerdir.
Şimdi artık evrimsel literatüre uygun bir senaryo elde ettik.
Ancak, bütün bu açıklamalara rağmen acaba bombardıman böceğinin savunma
mekanizmasının gelişimi tam olarak açıklanabildi mi? Ne yazık ki hayır, buradaki
açıklamalar Darwin’in göz için yaptığı on dokuzuncu yüzyıldaki hikayesinden daha
detaylı değildir. Sürekli değişen bir sisteme sahip olduğumuz zannedilse de,
bunun işleyişini kontrol eden elemanlar bilinmemektedir. Örneğin, toplama
keseciği karmaşık ve çok hücreli bir yapıdır. Bu yapının özellikleri nelerdir?
Neden belirli bir şekli vardır? Böceğin “ayrı bir yerde hirdokinon yoğunluku
oluşturmasının faydalı olduğunu” söylemek, “toplumun gücü, merkezi bir hükümette
yoğunlaştırmasının faydalı olduğunu” söylemek ile aynı şeydir: Her iki durumda
da yoğunluk işlemi ve toplama keseciği açıklanmamaktadır, halbuki her ikisinin
de faydaları tamamen detaylarda gizlidir. Toplama keseciği, büzgen kas, patlama
odacığı ve çıkış bölgesinin hepsi, pek çok tanımlanamayan eleman ile birlikte
oldukça kompleks yapılardır. Dahası, fışkırtma kabiliyetinin gelişiminden
sorumlu asıl işlemler bilinmemektedir: Toplama keseciğinin gelişimine, hidrojen
peroksit çıkışına, veya büzgen kasın işlevine neler sebep olmaktadır?
Bu
nokatada varabileceğimiz tek sonuç, Darwinci evriminin gerçekleşmiş
olamayacağıdır. Eğer böceğin yapısal detaylarını en son proteininden enzimine
kadar analiz eder ve bu konuda Darwin’in açıklamalarının tamamının doğru
olduğuna inanırsak, o zaman Dawkin’in fikirlerine katılabiliriz. Ancak şu an
için bu tahmini evrimin aşama aşama gelişiminin, tek bir mutasyon ’sıçraması’ mı
yoksa, helikopterin uzak vadilerin üzerinden geçmesi mi olduğunu
söyleyemeyiz.
GÖRMEK İNANMAKTIR
Şimdi insan gözüne geri dönelim. Dawkins
ve Hitching, bu kompleks organ üzerinde fikir ayrılığına düştüler. The Neck of
the Giraffe (Zürafanın Boynu) adlı kitabında Hitching konuyu şu şekilde
açıklamaktaydı:
… en küçük detaylardan birisi bile ters giderse - eğer kornea
bulanık olursa, göz bebeği büyümezse, mercek ışık geçiremezse veya odaklama
hatalı olursa - o zaman görünecek obje şekillendirilemez. Göz, ya bir bütün
olarak işlev görür, ya da işlemez. O halde bu organ yavaş, düzenli, inanılmaz
derecede küçük Darwin adımlarıyla nasıl oluşabildi? Binlerce şans eseri meydana
gelmiş mutasyon, tesadüfler sonucu nasıl oldu da birbirinden bağımsız
fonksiyonlarını asla yürütemeyen mercek ve retinanın aynı anda evrimleşmesini
sağladı? Göremeyen bir gözün doğal ayıklamadan kurtulmuş olması mümkün
müdür?
Dawkins, Hitching’in tekrar böyle bir açıklama yapmasından memnun,
fırsatı kaçırmaz:
“En küçük detaylardan birisi bile ters giderse odaklama
hatalı olursa o zaman görünecek obje şekillendirilemez.” ifadesini inceleyelim.
Tahmin ediyorum ki içinizden bu yazıyı okuyanların yarısı gözlüklüdür. Onları
çıkarın ve etrafınıza bir bakın. “Görünecek objenin şekillendirilemez” fikrine
katılıyor musunuz? (Hitching) aynı zamanda, oldukça açık olmasına rağmen mercek
ile retinanın bir diğeri olmadan işlev göremediğini belirtmektedir. Hangi
kıstasa göre? Bir yakınım her iki gözünden birden katarakt ameliyatı oldu. Şimdi
gözlerinin ikisinde de mercek yok. Gözlükleri olmadan, tenis dahi oynayamıyor ve
hatta tüfekle nişan bile alamıyordu. Ama kendisi hiç gözü olmamaktansa, göz
merceği olmamasının daha iyi olduğunu söylüyor. En azından bir duvara doğru mu,
yoksa insana doğru mu yürüdüğünüzü biliyorsunuz. Eğer vahşi bir hayvan
olsaydınız, düşmanınızın geldiğini görmek için merceksiz gözleriniz yeterli
olurdu.
Gözün karmaşıklığı konusunda, Hitching’e atıflarda bulunduktan sonra
- aynı şekilde bu atıflar Richard Goldschmidt ve Stephen Jay Gould’a yöneliktir
- Dawkins bu defa da, gözün evriminin inandırıcılığını göstermek için Charles
Darwin’in açıklamalarına değinir:
Bazı tek hücreli canlılarda, küçük bir
pigment ile birlikte ışığa hassas noktalar bulunur. Işığın bir yönden gelmesi
engellenir ve böylece ışığın kaynağı hakkında genel bir fikir edinir. Çok
hücreli canlıların arasında pigmentli ışığa hassas hücreler küçük bir
bölmededirler. Bu onlara daha iyi yön bulma kabiliyeti verir Eğer siz bu tip bir
bölme yapar ve iki tarafını çevirirseniz, merceksiz bir kamera yapmış olursunuz
… Böyle derinde duran bir göze sahip olduğunuzda, onun üzerinde yer alan belli
belirsiz dış bükey veya transparan, hatta yarısaydam bir materyal, merceğe
benzer bir özelliğinden dolayı bir gelişme sayılacaktır. Burada bir çeşit mercek
benzeri yapı bulunduğunda, bir dizi gelişme bunu takip edecek ve kalınlaşarak
daha da saydam hale gelecektir. Daha sonra mercek bildiğimiz anlamdaki merceğe
ulaşana dek gelişecektir.”
Darwin ve Dawkins bizleri, gözün evriminin aşamalı
olarak küçük gelişmelerle sonuçlandığına inandırmaya çalışmaktadır. Ama acaba
bunlar gerçekten görünmeyecek kadar küçük gelişmelerle olabilir mi? Dawkins’in,
11-cis-retinal ve rodopsini de içine alan ve gitgide gelişen bu şelalenin bir
başlangıç noktası olarak ortaya koyduğu “ışığa hassas nokta”sını hatırlayalım.
Dawkins bu bahsedilen karmaşık yapılardan hiç söz etmemektedir. Bunların
yanısıra, derindeki bu küçük göz çukuru nereden gelmektedir? Bu çukurun yapılmış
olduğu hücreler topluluğu eğer moleküler desteklerle yapıyı koruyacak şekilde
tutulmazsa, bu durumda hücreler çukuru dolduracaktır. Aslında, hücrenin şeklini
belirleyen maddeler arasında düzinelerce kompleks protein molekülü
bulunmaktadır. Bir düzine farklı protein de hücrenin dış yapısını oluşturur ve
bunların yokluğunda ise hücreler sabun köpüğü gibi yapılar oluşturur. Peki ya bu
yapılar tek aşamalı mutasyonların sonucu mudur? Dawkins bizlere, bu basit “göz
çukurunun” nasıl meydana geldiği hakkında hiçbir bilgi vermemektedir. Herhangi
bir “yarı saydam materyalin” bir gelişme olduğunu belirtmesine rağmen (burada
Haekcel’in hücrelerin basit yumrular olduğu için kolaylıkla üretilebileceğini
söylediğini hatırlatmakta fayda var), böyle “basit bir merceğin” üretilmelerinin
zorluğu hakkında bize bir bilgi vermemektedir. Kısacası, Dawkins’in açıklamaları
sadece genel anatomiye dayalı bağlantılarla sınırlı kalmaktadır.
Hitching ve
Dawkins, yanlış konulara yönelmişlerdir. Göz veya neredeyse tüm biyolojik
yapılar, pek çok farklı sistemi içermektedirler. Sadece retinanın işlevi, ışığın
algılanmasıdır. Merceğin işlevi, ışığı toplamak ve odaklamaktır. Eğer mercek
retina ile birlikte kullanılırsa retinanın işlevi gelişir, fakat retina ve
mercek bağımsız olarak da çalışırlar. Benzer şekilde merceği odaklayan ve gözün
dönmesini sağlayan kaslar da farklı sistemlerde kullanılmaktadır. Retina
tarafından ışığın algılanması, bu kaslara bağlı değildir. Gözyaşı kanalları ve
göz kapakları da aynı şekilde kompleks sistemlerdir, ancak retinanın
fonksiyonundan ayrıdırlar.
Hitching’in argümanı zayıftır çünkü farklı
sistemlerin oluşturduğu bir sistemi, basit bir sistem olarak adlandırır. Ve buna
karşın Dawkins ise elemanların birbirlerinden farklı olduğunu dile getirmiştir.
Ancak Dawkins, kompleks sistemleri diğer kompleks sistemlere bağlamakla kalmış
ve bunu bir açıklama olarak yeterli görmüştür. Bu durum, “Stereo sistem nasıl
meydana gelmiştir” sorusuna “Amplifikatöre hoparlörleri takarak, CD çaları,
radyoyu ve teybi de ekleyerek” cevabını vermek gibidir. Darwin teorisi,
hoparlörlerin ve amplifikatörün kurulma sistemini ya açıklamalı veya bunu
denememelidir bile.
EKSİLTİLEMEZ KARMAŞIKLIK VE MUTASYONUN YAPISI
Darwin,
doğal seleksiyon yoluyla aşamalı meydana gelen evrim teorisinin kendisini
zorlayacağını bilmekteydi:
Eğer kompleks organlardan herhangi birinin
teorimde ifade ettiğim birbirini takip eden, küçük değişimlerle meydana
gelmediği gösterilebilirse, teorim kesinlikle çürütülecektir.
Geçen yüzyılda
Darwinizm ile ilgili pek çok bilimsel şüphe, teoriyi çürütecek gerçekler
üzerinde odaklaştı. Mivart’ın yeni yapıların kökenleri hakkındaki endişeleri ile
Margulis’in aşamalı evrim düşüncesine karşı oluşuna kadar, Darwin hakkında
getirilen eleştiriler yukarıda söz edilen evrimin başarısızlık koşulunu
doğruluyordu. Peki bundan nasıl emin olabiliriz? Ne tip bir biyolojik sistem,
“sayısız, birbirini takip eden küçük değişimlerle” meydana gelmemiştir?
Yeni
başlayanlar için, eksiltilemez karmaşıklıktaki sistemler bu şekilde meydana
gelemezler. Eksiltilemez karmaşıklık ile, birbirine uyumlu ve bağlantılı
ilişkileri olan ve her biri asıl belirli fonksiyona hizmet veren parçalardan
oluşmuş bir sistem anlaşılır. Bunlardan herhangi bir parçanın devreden
çıkarılması, sistemin işlevini tamamen yitirmesine neden olacaktır. Eksiltilemez
karmaşılıktaki bir sistem, daha ilkel bir sistemin küçük, başarılı değişimleri
ile doğrudan meydana gelemez. Çünkü değişime önayak olan bu başlangıç sisteminin
eksik parçaları nedeniyle, fonksiyonunu devam ettirmesi mümkün değildir.
Eksiltilemez karmaşıklıktaki kompleks bir biyolojik sistem, Darwinci evrime
karşı güçlü bir meydan okumadır. Doğal seleksiyon, daha önceden çalışır halde
olan sistemleri seçeceği için, eğer bir biyolojik sistem aşama aşama
gelişemiyorsa ve fonksiyonunu gerçekleştiremiyorsa, bu durumda bütün bir ünite
olarak oluşmuş olması gerekir. Bu durumda doğal seleksiyonun bir anlamı da
olmayacaktır.
Ancak bir sistem eksiltilemez karmaşıklıkta olsa bile, (ve
doğrudan meydana gelemiyor ise) bu sistemin nasıl gerçekleşmiş olabileceği
hakkında pek fazla bilgimiz olmayabilir. Bir sistemin birbiriyle ilişkili
parçalarının karmaşıklığı arttıkça, aşamalı ve dolaylı bir yoldan oluşmuş olma
ihtimali kalmaz. Ve açıklanamayan, eksiltilemez karmaşıklıktaki kompleks
sistemlerin sayısı arttıkça, Darwin’in teorisini çürütecek delillerin toplanmış
olduğuna dair güvencemiz de artar, bilimin sınırları genişledikçe bu artmaya
devam edecektir.
Özet olarak, eksiltilemez karmaşıklığın aslında aynı anda
gerçekleşen mutasyonlarla tamamlanabileceğini düşünenler çıkabilir. Buna göre,
evrim bizim düşündüğümüzden daha çok şansa dayalı fakat olası zannedilir. Bu
aslında, Goldschmidt’in öne sürdüğü umulan canavar teorisidir. Böyle bir teori
ile, meydana gelebilecek ihtimallerin çok fazla olması gerekir. Ancak bu boş bir
argümandır. Bir kişi, aynı yöntemle dünyanın içinde barındırdığı tüm
yaratıklarla birlikte daha dün şans eseri meydana geldiğini söyleyebilir. Şans
metafizik bir öngörmedir, bilimsel açıklamalar ise sebeplere dayalıdır. Bu ani
olayların Darwin’in aşamalı evrim hayallerine uyuşmazlığı evrensel olarak kabul
edilmektedir. Richard Dawkins bu problemi şöyle açıklamaktadır:
Evrim elbette
her zaman aşamalı olarak gelişmez. Fakat, göz gibi komplike, görünür şekilde
tasarlanmış objelerin meydana gelişinde aşamalı bir evrim süreci olmalıdır. Eğer
bu durumlarda da aşamalı olarak gerçekleşmezse, o zaman evrimin açıklayıcı bir
gücü kalmaz. Eğer aşamalar yoksa, mucize olması muhtemeldir, bu da yine bir
açıklama olmadığını gösterir.
Bunun nedeni mutasyonların kökeninde
yatmaktadır.
Biyokimyada mutasyon, DNA’da meydana gelen bir değişiklik
anlamındadır. Bu değişimin kalıtsal olabilmesi için, üreme hücrelerinin
DNA’sında meydana gelmesi gereklidir. En basit mutasyonda, canlının DNA’sındaki
tek bir nükleotid (nükleotidler DNA’nın yapı taşlarıdır) başka bir nükleotide
dönüştüğünde meydana gelir. Veya hücrenin bölünmesi sırasında DNA kendini
kopyalıyorken, bir nükleotid eksik veya fazla gelebilir. Hatta bazen, DNA’nın
bir kısmının tamamı - milyonlarca nükleotid - kazara silinir veya çoğalır.
Genellikle bir tek mutasyon bir canlıda küçük bir değişim yapmasına rağmen, bize
büyük bir şey gibi görünebilir. Bilinen bir mutasyon olan antennopedia, meyva
sinekleri üzerinde laboratuvar koşullarında denenmiştir: canlının kafasındaki
antenleri yerine ayakları çıkmaktadır. Bu bize büyük bir değişim gibi görünse
de, aslında değildir. Kafasındaki bacaklar, tipik meyva sineği organlarıdır ve
sadece farklı bir yerde bulunmaktadır.
Burada bir benzetme yapmak yerinde
olacaktır: Aşamaların bulunduğu bir liste olduğunu düşünelim. Mutasyon, bu
aşamaların tek bir satırındaki değişikliktir. Bu nedenle, “1/4 santimlik
bölümünü al” yerine, mutasyon “3/8 santimlik bölümünü al” demektedir. Ya da
“yuvarlak çiviyi, yuvarlak deliğe çak” yerine “yuvarlak çiviyi, dört köşeli
deliğe çak” ifadesi kullanılır. Veya “koltuğu motorun üst kısmına yerleştir”
demek yerine, “koltuğu direksiyona yerleştir” ifadesi kullanılır. Mutasyonun
yapamayacağı şey, tüm talimatları bir aşamada değiştirmektir - yani radyo yerine
bir faks makinesi meydana getirmek gibi.
Şimdi bombardıman böceğine ve insan
gözüne geri dönelim, sorumuz çeşitli anatomik değişikliklerin birtakım küçük
mutasyonlar yoluyla gerçekleşip gerçekleşemeyeceğidir. Buna verebileceğimiz
kesin cevap şudur; bu şekilde gerçekleşemez. Bombardıman böceğinin savunma
organları da, insan gözü de, pek çok moleküler eleman içermektedirler (bu
elemanlar on binlerce farklı molekülden oluşmaktadır). Bunları da mutasyonların
oluşturduğunu söylemek ise - kesinlikle imkansızdır. Burada söz edilen birçok
vida ve cıvata (motorun parçaları, direksiyon, vb.) gözardı edilmiştir. Darwinci
evriminin böyle büyük yapıları oluşturup oluşturamayacağına dair tartışmamız, on
dokuzuncu yüzyıl bilimadamlarının hücrelerin kendiliğinden oluşup
oluşmadıklarını tartışmalarına benzeyecektir. Bu tür tartışmalar gereksizdir,
çünkü parçaların tamamı bilinmemektedir.
Ancak yine de, bu konudaki
perspektifimizi kaybetmemeliyiz. Eski dönemlerde insanlar kendilerini
ilgilendiren pek çok soruya cevap bulamamıştır. Dahası, sadece göz ve böcek
evrimi sorusunu değerlendirmemiz, Darwinci iddiaların herhangi birini
değerlendiremeyeceğimiz anlamına gelmemektedir. (Böcek gibi) bütün bir hayvan
veya (göz gibi) bütün bir organ düzeyinden moleküler düzeye indiğimizde, pek çok
açıdan evrim üzerinde bir karar verebiliriz. Çünkü, pek çok hassas moleküler
sistemin bütün parçaları bilinmektedir. Sonraki beş bölüm içinde, buna benzer
birçok sistemi tanıyarak kararımızı vereceğiz.
Şimdi, eksiltilemez
karmaşıklığın kökenine inelim. Bu noktada eksiltilemez karmaşıklık kelimelerinin
anlamı aslında kolaylıkla farkedilebilir. Asıl merak etmemiz gereken bu
eksiltilemez karmaşık sistemin nasıl ortaya çıktığıdır. Mutasyonun oluşumunu
gördüğümüze göre, biyolojik bir sistemin eksiltilemez karmaşıklıkta olduğundan
nasıl emin olabilir miyiz?
Eksiltilemez karmaşıklığın anlaşılmasındaki ilk
aşama, sistemin işlevini ve bütün sistem elemanlarını tanımlamaktır.
Eksiltilemez karmaşıklıktaki sistem farklı parçalardan oluşacaktır ve bunların
hepsi aynı işlevi yerine getirmek için çalışacaktır. Aşırı derecedeki kompleks
organların anlaşılmasında problemler çıkabileceği için (gözler, böcekler ve
diğer çok hücreli biyolojik sistemler gibi) basit mekanik bir örnek ile
başlayacağım: mütevazi bir fare kapanı.
Fare kapanının işlevi fareyi
yakalamaktır, böylece onun evin içinde un torbalarını parçalaması, elektrik
kablolarını kemirmesi veya evin az uğranan köşelerinde istenmeyen kalıntılar
bırakması engellenmiş olur. Bu nedenle, yapılan iş pek de öyle dostane bir iş
değildir. Ailece kullandığımız fare kapanı birçok ayrı parçadan oluşmaktadır
(Şekil 2-2): (1) bir zemin oluşturabilmek için tahta platform (2) fareyi
yakalama görevini gerçekleştirecek olan metal kapan, (3) uçları uzatılmış, fare
yakalandığında metal kısmı platformun üzerine kapatacak yay, (4) hafif bir
basınç meydana geldiğinde hemen kapanan hassas yakalayıcı, ve (5) tuzak
çalıştıktan sonra, yakalayıcıyı ve kapanı tekrar eski durumuna getirecek
bağlantıları tutan metal çubuk. (Ayrıca sistemi bir arada tutan daha başka küçük
materyaller de bulunmaktadır.)
Sistemin eksiltilemez karmaşıklıkta olup
olmadığını anlamanın ikinci yolu, sistemin işlevi için bütün parçaların gerekli
olup olmadığı sorusudur. Bu örnekte, cevap açıkça “evet”tir. Düşünün ki, bir
akşam oturmuş kitap okurken, kilerde ayak sesine benzer bir patırtı duydunuz ve
doğruca fare kapanınızın bulunduğu yere doğru gittiniz. Ne yazık ki, yapımdaki
bir hatadan dolayı tuzak, yukarıda sayılan parçalardan bir tanesini
kaybetmiştir. Bu parçalardan hangisi olmamasına rağmen, tuzak hala çalışır
durumda kalabilir? Eğer tahta platform olmasaydı, diğer parçaları birbirine
bağlayacak bir zemin olmayacaktı. Eğer metal kapan olmasaydı, fare gece boyunca
tahta platform üzerinde danseder dururdu. Eğer yay olmasaydı, kapan ve platform
birbirlerine gevşek şekilde bağlanacaklar ve hiçbir kemirici canlı
yakalanamayacaktı. Eğer yakalayıcı veya metal tutma çubuğu olmasaydı, o zaman
bıraktığınız anda, yay kapanı hemen kapatacaktı. Etrafta gezen fareleri
yakalayabilmek için bu durumda kapanın ağzını açık tutarak evin içinde farenin
peşinden koşmanız gerekecekti.
Sistemin eksiltilemez karmaşıklıkta olduğu
sonucuna bizi götürecek pek çok yönü olduğundan ve işlevsel olarak ondan önce
varolan hiçbir ön-sistem olmadığından, fiziksel ve kavramsal hazırlayıcıları
birbirinden ayırmak gerekir. Yukarıda tarif edilen tuzak, fareyi etkisiz
bırakacak tek sistem değildir. Başka durumlarda ailem yapışkan bir tuzak sistemi
de kullanmışlardır. Teoride, kapağı bir çubukla açık tutacak bir sistem de
fareyi yakalamaya yeterli olabilir. Ya da, fare BB silahı ile kolayca
vurulabilir. Ancak bunlar standart bir fare kapanı oluşturan fiziksel
hazırlayıcılar değildir. Bunlar Darwin’in söylediği gibi aşamalı olarak meydana
gelemez. Platform, kapan, yay, tutma çubuğu ve diğer parçalar kendiliğinden bir
tuzağa dönüşemez.
Bu noktayı açıklamak için, şu dizilimi dikkate alalım:
kaykay, oyuncak vagon, bisiklet, motosiklet, otomobil, uçak, jet, uzay gemisi.
Bunların hepsi taşıma için kullanıldığından ayrıca karmaşıklık seviyelerine göre
yazıldıkları için, doğal bir gelişim içinde oldukları düşünülebilir. Bunlar
kavramsal olarak bağlantılı olduğundan tek bir listede ele alınabilirler. Ama
acaba bisiklet, motosikletin fiziksel (ve potansiyel olarak Darwinci bir)
hazırlayıcısı mıdır? Hayır. Bu sadece bir kavramsal bir hazırlıktır. Tarihte
hiçbir motosiklet, ilk olarak yapılan bile; aşamalı olarak bisikletten
dönüştürülerek meydana gelmemiştir. Bu bir gencin Cumartesi günü eski bir
bisikleti alıp, düşük devirli bir motor ve bazı yedek parçalar ile birlikte
(birkaç saatlik çabadan sonra), işler bir motosiklet meydana getirmesine
benzetilebilir. Ancak bu durum sadece, daha önceden de bildiğimiz gibi
insanların eksiltilemez karmaşıklıktaki bazı sistemleri oluşturabileceğini
göstermektedir. Darwin’in anlayışına göre, hazırlık olarak bir ön-sistem
olabilmesi için, motosikletin “sürekli, birbirini takip eden ve küçük
değişimlerle” bisikletten meydana gelmesi gerekmektedir.
O halde şimdi,
aşamalı ve sürekli mutasyonlarla bir bisikleti motosiklete dönüştürmeyi
deneyelim. Bisiklet üreten bir fabrika düşünün. Fabrika, üretim sırasında bazı
bisikletlerde hata yapıyor olsun. Şimdi hayal gücümüzü genişletelim, eğer bu
hata bisiklette bir gelişmeye sebep olursa, o zaman bu şanslı satıcının
arkadaşları ve komşuları da bu yeni üretimdeki bisikletleri talep edeceklerdir.
Ve fabrika bu mutasyonu kalıcı bir özellik haline getirebilmek için bu hatayı
sabit hale getirir. Böylece, biyolojik mutasyonlar gibi, başarılı mekanik
mutasyonlar da meydana gelebilir ve yayılabilirler. Ancak eğer bu benzetmemizi
biyoloji için uygularsak, oluşacak değişim bir önceki elemanların basit
farklılıklara uğraması, kopyalanması veya yeniden düzenlenmesi ile meydana
gelmektedir. Bu nedenle eğer fabrika farkında olmadan bir vidanın ölçüsünü
arttırır ya da cıvatalarının yarıçapını azaltırsa, ön aksama ekstra bir
direksiyon daha koyar veya arka lastiği çıkarırsa, ya da tutunma çubuklarına bir
kürek veya ekstra jant teli eklerse ve bu küçük değişiklerin her biri bisikletin
sürüşünü geliştirirse, o zaman bu gelişme satın alan müşteriler tarafından
farkedilecek ve mutasyona uğramış olan bisiklet, Darwin düzeni içinde pazara
hakim olacaktır.
Bu şartları ortaya sürerek, bir bisikleti motosiklete
dönüştürebilir miyiz? Küçük aşamalarla koltuğu daha rahat hale getirerek,
direksiyonu daha büyüterek, ve hatta (müşterilerin ‘bisiklet’ görünümündekileri
tercih ettiklerini düşünerek) motosikletin genel şeklini çeşitli yöntemlerle
taklit ederek işe başlayabiliriz. Ama motosiklet bir yakıt kaynağına bağımlıdır
ve bir bisiklet kolayca benzin deposuna dönüştürülebilecek herhangi bir donanıma
sahip değildir. Ve bisikletin hangi parçaları bir motor meydana getirebilmek
için kopyalanabilir? Şanslı bir kaza eseri yandaki fabrikadan bisiklet
fabrikasına devri düşük bir motor gelmiş olsa bile, motor bisikletin üzerine
monte edilmeli ve hareket sistemine doğru şekilde bağlanmalıdır. Bu, bisikletin
parçalarından aşamalı olarak nasıl meydana gelebilecektir? Bisiklet üreten bir
fabrika doğal seleksiyon yoluyla yani sürekli, birbirini takip eden küçük
değişimlerle, bir motosiklet üretemez. Ve gerçekten, tarih sürecinde bir ürünün
bu şekilde meydana gelmiş karmaşık değişikliklere uğradığını gösteren hiçbir
örnek yoktur.
Bisiklet, motosikletin kavramsal bir hazırlayıcısı olabilir,
ama fiziksel belirtisi olamaz. Oysa Darwinci evrim, fiziksel hazırlayıcılar
gerektirmektedir.
MİNİMUM FONKSİYON
Şimdiye kadar, aşama aşama gelişen bir
evrim düşüncesine karşı eksiltilemez karmaşıklık konusunu inceledik. Fakat
Darwin için zorlayıcı bir başka faktör daha vardır. Fare kapanını oluşturan
parçaları sıralarken listeyi sınırlı tuttuğumun farkındayım, çünkü bu beş
elemanı bir araya getirince sistemin işlemeyeceğini görebilirsiniz. Eğer
platform kağıttan yapılmış olsaydı, tuzak bozulurdu. Eğer kapan kısmı çok ağır
olsaydı, yayı kırardı. Eğer yay çok gevşek olsaydı, kapanı hareket
ettiremeyecekti. Eğer tutma kısmı çok kısa olsaydı, yakalanan yere
ulaşamayacaktı. Eğer yakalama kısmı çok geniş olsaydı, doğru zamanda harekete
geçemeyecekti. Bir fare kapanını meydana getirmek için parçaların basit bir
listesi gereklidir, ama işlevini yerine getirebilmesi için bu yeterli
değildir.
Doğal seleksiyonun bir adayı olabilmek için, bir sistemin minimum
fonksiyona sahip olması gerekmektedir: bu da fiziksel olarak gerçek şartlarda,
işlevini başarabilme kabiliyetidir. Uygun olmayan materyallerle yapılan bir fare
kapan, bu minimum fonksiyon kriterine uymamaktadır, ama kendisinden beklenen
işlevi yerine getiren kompleks makinalar bile pek işe yaramayabilmektedirler.
Bunu gösterebilmek için, dünyanın ilk küçük botuna ait motorun tasarlandığını ve
pazara sürüldüğünü düşünelim. Motor kusursuzca işlemektedir - benzini kontrollü
bir oranda yakmakta, bütün gücü yaymakta, ve pervaneyi hareket ettirmektedir -
ama pervane saatte sadece bir devir yapmaktadır. Bu etkileyici bir teknolojik
beceridir, ancak benzini, pervanenin yakınında bir yerde, teneke içinde yakmak
motoru çalıştırmak için yeterli olmayacaktır.
Performans iki sebepten biri
yüzünden iyi olmayabilir. İlk sebep, makine işlemi tamamlamamıştır. Bir gölün
ortasında teknede balık avlayan çift, yavaş devirli bir pervane ile geri
dönemez. Suyun ve rüzgarın akıntıları elbette tekneyi devirebilir. Bu işlemin
uygunsuz olabileceğine dair ikinci sebep ise, onun gerçekleştireceği faaliyetin
çok daha basit yöntemlerle yapılabilmesi durumudur. Hiç kimse, böyle bir
gezintiye çıkmak için daha iyi yöntemler varken, yetersiz bir motor ile yola
çıkmaz.
(Hassas parçaların sayıldığı) Eksiltilemez karmaşıklığın aksine,
minimum fonksiyonun tanımlanması bazen daha zordur. Eğer saatte bir devir bir
deniz motoru için yetersiz ise, yüz devir nasıl olur? Ya da bin? Ancak, bu
minimum fonksiyon kavramı biyolojik yapıların evrimi konuşulduğunda önemlidir.
Örneğin, düşmanın tadını anlayabilceği minimum hidrokinon miktarı nedir?
Solüsyonun ısısında ne seviyede bir artış farkedilecektir? Eğer bombardıman
böceğinin düşmanları, solüsyonun ısısındaki çok az farklılığı veya hidrokinon
maddesinin miktarındaki minimum değişimi farkedemiyorsa; bu durumda Dawkins’in
bombardıman böceğinin evrimleştiğine dair açıklamaları, ineğin aya zıplaması
örneği ile eşdeğer olacaktır.
VİDALAR VE CIVATALAR
Biyokimya, bir tek
hücreden daha fazlasını içeren biyolojik yapıların (bir organ veya doku
olabilir), inanılmaz karmaşıklıkta olan tanımlı sistemlerin ağı olduğunu
göstermiştir. En “basit” olarak adlandırabileceğimiz ve kendi kendine yeterli
olan, bölünerek çoğalan bir hücrenin binlerce protein ve diğer molekülleri
farklı zamanlarda ve farklı koşullarda sentezleme imkanı vardır. Sentezleme,
ayrıştırma, enerji üretimi, replikasyon (eşleme) , hücre yapısının korunması,
hareket, kontrol, bakım, iletişim gibi fonksiyonların tamamı neredeyse her
hücrede gerçekleşir. Bu fonksiyonlardan her biri de, briçok parçanın
birbirleriyle bağlantılı işlevleri sonucunda oluşur. Her hücre kendi içinde iç
içe geçmiş sistemler bütünüdür. Bu durumda Francis Hitching gibi bunların
Darwin’in evrimaşamalarından geçerek meydana geldiğini iddia etmek büyük bir
yanılgı olur. Bu bildiğimiz gibi bisikletin evrimleşerek motosiklete dönüşmesi,
ya da bir bisiklet fabrikasının evrimleşerek motosiklet fabrikasına dönüşmesine
benzer! Evrim ne fabrika seviyesinde, ne de vidalar ve cıvatalar seviyesinde
gerçekleşmez.
Dawkins ve Hitching’in argümanları geçersizdir çünkü hiçbir
zaman üzerinde tartıştıkları sistemlerin içinde neler olduğundan bahsetmezler.
Bahsi geçen göz, tek karmaşık organ değildir, Dawkins’in örnek verdiği “ışığa
duyarlı nokta” da çok hücreli bir organizmanındır; bunların hücrelerindeki
karmaşıklık bir motosiklet veya televizyondakinden kat kat daha fazladır.
Bombardıman böceğinin savunma sistemi birçok küçük parçacığın birbirleriyle
etkileşiminden oluştuğu gibi, hidrokinon ve hidrojen peroksit üreten hücreler de
bunun gibi diğer destek yapılara ihtiyaç duymaktadır. Toplama keseciğini,
patlama odasından ayıran büzgen kas da, kendi içinde başka sistemler barındıran
karmaşık bir sistemdir. Bu nedenle böyle uzmanca çalışan bombardıman böceği
hakkında, Hitching’in ortaya attıkları kaybolur gider.
Biyolojik organların
aksine, basit mekanik nesnelerin analizi oldukça kolaydır. Burada bir fare
kapanının bile eksiltilemez karmaşıklıkta olduğunu gösterdik, böylece önceden
bildiklerimizle bu bilgimizi pekiştirebiliriz - fare kapanı kompleks bir
sistemdir. Aynı zamanda motosikletin, bisiklete tesadüfler eseri kendiliğinden
eklenen parçalar sonucu oluşmadığını biliyoruz, basit bir analiz bile bizi bu
sonuca götürecektir. Mekanik nesneler, biyolojik sistemlerde olduğu gibi
mutasyona uğrayamaz veya çoğalamazlar. Fakat bir fabrika örneğinde bile bunun
gerçekleşemeyeceğini göstermek, evrime engel olan koşulların sadece bunlarla
sınırlı kalmadığını gösterir. Darwin tarzı bir evrim sürecinin olmaması, bununla
birlikte yapısal ve fonksiyonel bağlantıların kurulamamasından da
kaynaklanır.
Makinaların analiz edilmesi oldukça kolaydır, çünkü tüm
fonksiyonları ve parçaları bilindiği için tamamı listelenebilir. Her vida ve
cıvatanın nasıl kullanıldığı görünürdür. Böylece verilen parçalardan birinin,
sisteme ait olup olmadığı rahatlıkla belirlenebilir. Eğer bir sistemin
fonksiyonunu gerçekleştirebilmesi için çeşitli parçaların ortak işlemesi
gerekiyorsa, bu sistemde eksiltilemez bir karmaşıklık olduğunu söyleyebiliriz.
Bunun tamamı entegre bir ünite olarak üretilmiştir. Biyolojik sistemler de
prensipte benzer şekilde analiz edilebilir, fakat sistemin tüm elemanlarının
numaralandırılması ve fonksiyonlarının tanımlanabilmesi gerekir.
Geçtiğimiz
yıllar içinde modern biyokimya bilimi, birçok biyokimyasal sistemin parçalarını
tanımlamıştır. İlerdeki beş bölüm içinde bunlardan bir kısmını size tanıtacağım.
3. Bölüm’de “kirpikçik” olarak adlandırılan muhteşem bir yapıyı tanıtacağım, bu
yapı sayesinde hücreler yüzme becerisi elde ederler. Bir sonraki bölümde ise,
parmağınızı kestiğinizde neler olduğunu anlatacağım. Kanın pıhtılaşması gibi
sürekli rastladığımız olayın aslında çok karmaşık bir sistem olduğuna
değineceğim. Bundan sonra ise hücrelerin içindeki bölmeler arasında malzemelerin
nasıl taşındığına dikkat çekeceğim. Belki de Federal Express taşıma şirketinin
yaşadığı problemlere atıfta bulunacağım. 6.Bölüm’de ise kendini savunma
sanatının sizinle tartışacağım - tabii ki hücredekini. Biyokimya ile ilgili son
bölüm ise 7.Bölüm olacak, burada da hücrenin “yapı taşlarını” üretebilmesi için
ihtiyaç duyduğu hasssas sistemi anlatacağım. Bu bölümün birinci kısmında, böyle
bir sistemin Darwinci yaklaşımla zaman içinde aşamalı olarak gelişip
gelişemeyeceğini inceleyeceğim. Aynı zamanda bilim çevrelerinin bu konudaki
yorumlarını da aktaracağım.
Yukarıda açıkladığım bu beş bölümü olabildiğince
kolay okunabilir ve eğlenceli yapmaya çalıştım. Biyokimya dışında hiçbir kavramı
gündeminize getirmeyeceğim - “bağlanmak” veya “kesmek” gibi terimlerden
karmaşığı olmayacak. Fakat size önsözde söylediğim gibi, eksiltilemez
karmaşıklığı tam olarak anlayabilmek için bunu tecrübe etmeniz gerekecek. Benim
örnek verdiğim sistemlerin tamamı karmaşık çünkü farklı parçalardan oluşuyorlar.
Fakat kitabın sonunda herhangi bir inceleme bulunmuyor. Burada verilen ayrıntılı
açıklamalar sizin hafızanızı ölçmek için değil, karmaşıklığı daha iyi
gözlerinizin önüne serebilmek için. Bazı okuyucular sadece göz gezdirmekle
yetinebilir, diğerleri ise okudukça kitabın arkasındaki ekler bölümüne bakarak
detayları öğrenebilirler.
Şimdiden tekrar içeriğin karmaşıklığı nedeniyle
özür diliyorum, fakat bunların tamamı benim parmak basmak istediğim husus için
önem taşıyor. Richard Dawkins kendi açıklamalarıyla okuyucularını, Darwinci
evrimin gerçekleştiğine ikna etmeye çalışabilir. Fakat evrimin gerçekleşmediğini
daha iyi anlayabilmek için, öncelikle karmaşıklığın tadına bakmalıyız.
KISIM II
KUTUNUN İÇERİĞİNİN
İNCELENMESİ
BÖLÜM 3/ HAYDİ ÇEKİN
KÜREKLERİ
PROTEİNLER
Çok ilginç görünmesine rağmen, modern biyokimya bize
hücrelerin aslında makinalarla çalıştığını göstermiştir - daha doğrusu moleküler
makinalar tarafından. İnsanların yaptıkları örneklerde olduğu gibi (fare
kapanları, bisikletler ve uzay araçları) moleküler makinalar, çok basitten çok
karmaşığa uzanan bir çeşitlilik içindedir: kaslarda olduğu gibi mekanik ve güç
üreten makinalar; sinir hücrelerinde olduğu gibi elektronik makinalar;
fotosentezde olduğu gibi güneş enerjisiyle çalışan makinalar. Moleküler
makinaların yapımında çoğunlukla proteinler kullanılmaktadır, metal veya plastik
değil. Bu bölümde, hücrenin yüzmesini sağlayan moleküler makinaları anlatacağım,
ve bunu başarabilmek için nelerin gerekli olduğunu göreceksiniz.
Fakat
öncelikle, bazı önemli detaylar. Hayatın moleküler temelini anlayabilmek için,
proteinlerin nasıl çalıştığını bilmeniz gerekir. Bunlarla ilgili tüm detayları
öğrenmek isteyenler - proteinlerin neden oluştuğu, yapılarının onları nasıl
böyle etkin çalıştırdığı vb. - kütüphaneden bir biyokimyaya başlangıç kitabı
almalıdır. Fakat sadece birkaç detayı öğrenmek isteyenler ise - aminoasitlerin
neye benzediği, protein yapısının nasıl olduğu gibi - kitabın sonundaki Ekler
kısmına bakabilir. Burada proteinler ve nükleik asitler hakkında aydınlatıcı
bilgiler verilmektedir. Fakat şu an için, genel bir biyokimya tanıtımı yeterli
olacaktır.
Çoğu insan proteinleri yenilen bir şey olarak düşünebilir. Fakat
bir hayvanın veya bitkinin vücudunda, proteinler aktif rol oynamaktadır.
Proteinler, yaşayan bir dokuda kimyasal reaksiyonların gerçekleşmesi için
gerekli yapıları oluşturan makinalardır. Örneğin şekerin içerdiği enerjinin
tutularak vücudun kullanabileceği şekile dönüştürülmesi, heksokinaz adında
katalizör bir protein sayesindedir. Deri kolajen denilen bir proteinden
yapılmıştır; retinaya ışık çarptığında görme etkisini başlatan rodopsin adındaki
proteindir. Bu kadar örnek bile, proteinlerin çeşitliliğini anlamanız için
yeterli olacaktır. Ayrıca, bir proteinin çoğunlukla bir veya birkaç kullanım
amacı bulunmaktadır: rodopsin deriyi oluşturamaz, kolajen ise ışık ile faydalı
bir tepkime veremez. Bu nedenle canlı bir organizmada hayatın devamı için
gerekli olan faaliyetleri yerine getirilebilmesini sağlayacak, binlerce farklı
çeşitte proteine ihtiyaç vardır.
Proteinler, aminoasitlerin kimyasal olarak
bir zincir şeklinde bağlanmasıyla oluşur. Bu tip bir protein zincirinde, elli ve
bin arasında aminoasit bağlantısı mevcuttur. Zincir üzerindeki her halka, yirmi
aminoasitten birine aittir. Bunlar aslında kelimelere benzetilebilirler, hepsi
26 harften oluşur fakat farklı uzunluklara sahiptirler. Biyokimyacılar her
aminoasidi bir harf ile adlandırmıştır - glycine için G, serin için S, histidine
için H ve bunun gibi diğerleri. Her aminoasidin şekli ve kimyasal özellikleri
farklıdır. Örneğin W büyüktür fakat A daha küçüktür, R artı yüklüdür fakat E
eksi yüklüdür, S su içinde çözünebilir fakat I çözünmek için yağı tercih
eder.
Bir zincir düşündüğünüzde aklınıza çok esnek bir yapı gelebilir, ve çok
genel bir biçim. Fakat aminoasit zincirleri, yani proteinler böyle değildir.
Hücre içinde görev yapan proteinlerin çok hassas yapıları ve her proteinin
kendisine has bir şekli vardır. Artı yüklü bir aminoasit, eksi yüklü bir
aminoasidi çektiğinde, otomatik olarak bir katlanma meydana gelir. Yağı tercih
eden aminoasitler ise bir araya gelerek sudan ayrı dururlar. Büyük aminoasitler,
küçük boşluklardan uzaklaştırılırlar. Tamamıyla farklı iki aminoasit dizilimi
(iki ayrı protein molekülü) bir yap-bozda olduğu gibi her yönüyle tanımlanmış
fakat farklı yapılara sahiptirler.
Bir proteinin çalışmasını sağlayan,
proteinin kendine has şekli ve içerdiği farklı aminoasit gruplarının düzenidir.
(Şekil 3-1) Örneğin eğer bir proteinin görevi, başka bir proteine bağlanmaksa;
bu durumda her ikisinin şekilleri birbirlerine el ve eldiven kadar tam bir uyum
içinde olmalıdır. Eğer bir protein artı yüklüyse, diğerinin eksi yüklü olması
uygundur; böyle olmadığında bir araya gelip bağlanmaları mümkün olamaz. Eğer
proteinin görevi bir kimyasal reaksiyonu katalize etmekse, bu durumda enzimin
şekli hedef aldığı kimyasal maddenin şekline tam olarak uygun olmalıdır. Eğer
yap-boz oyunundaki parçalar birbirlerini tutmazlarsa, bu durumda oyun
başarılamayacaktır. Eğer bir proteinin şekli değiştirilirse, bu durumda
faaliyetleri de gerçekleşemeyecektir.
Modern biyokimya bundan kırk sene önce
bilimin, proteinlerin şeklini öğrenmeye başlamasıyla gelişme sürecine girdi. O
zamandan beri belirli proteinlerin, faaliyetlerini nasıl yürüttüğü hakkında
büyük aşamalar kaydedilmiştir. Genellikle bir hücrenin çalışmasında birçok
protein rol oynar; bu takımın her üyesi de ayrı bir sorumluluk üstlenir. Her
şeyi daha basit ve anlaşılır yapmak için, şimdilik sadece bu protein
takımlarından bahsedeceğim. Haydi şimdi yüzmeye gidelim.
YÜZMEK
Bir yaz
günü, komşunuzun havuzuna biraz antreman için yüzmeye gittiğinizi düşünün.
Güneşte biraz gezindikten sonra Nucleic Acids Research (Nükleik Asit
Araştırmaları) dergisinin son sayısını okumak üzere havlunuzun üzerine
uzanıyorsunuz ve büyüklerin yüzme seansına hazırlanıyorsunuz. Ve en sonunda
düdük çalıp da gençler havuzu terk ettikten sonra, tereddütle parmaklarınızı
suya değdiriyorsunuz. Yavaşça ve biraz acı çekerek, vücudunuzu şaşırtıcı
derecede soğuk suya sokuyorsunuz. Uygun olmadığı için havuza artistik dalışlar
yapmadan, su topu oynamadan dalıyorsunuz. Bunun yerine sakince yüzmeye
başlıyorsunuz.
Kenardan güç alarak sağ kolunuzu başınızın üzerinden geçirip
suya daldırıyorsunuz ve bir kulaç hareketini tamamlıyorsunuz. Bu kulaç sırasında
sinir hücrelerinden gelen sinyaller beyninizden kol kaslarınıza ulaşıyor ve
böylece bunların belirli bir düzen içinde kasılmalarını sağlıyor. Kasılan kaslar
kemiklerinizin üzerinde hareketleniyor ve humerus kemiğinin yükselerek bir tur
atmasına neden oluyor.
Aynı anda parmaklarınızın kasları da sıkışarak,
elinizin çukur şeklini almasını sağlar. Bir dizi sinir hücresi sinyali ile diğer
kaslar kasılır veya gevşer, böylece eliniz suyun içine dalıp çıkarak hareketine
devam eder. Suyun üzerinde kolunuzun ve elinizin uyguladığı güç sayesinde
ileriye doğru hareket edebilirsiniz.
Yukarıda listelenen hareketlerin
yarısını tamamladıktan sonra, aynı döngüye tekrar başlarsınız ve bu sefer sol
kolunuza aynı işlemleri uygularsınız. Aynı anda, sinir hücrelerinden gelen
impulslar bacaklarınıza ulaşır ve onların da bir ritm içinde kasılıp
gevşemelerine neden olur. Böylece bacaklarınız yukarıya ve aşağıya hareket eder.
Suyun içinde saatte iki kilometre hızla giderken, düşünmenin daha zor olduğunu
farkediyorsunuz. Ciğerlerinizde bir yanma hissi oluşuyor ve gözleriniz açık
olduğu halde herşey kararıyor. Ah, evet - nefes almayı unutmuşsunuz. Başkan
Ford’un da aynı anda nefes alıp, yürüyemediği söylenir. Yüzünüzü, suyun üzerinde
döndürmenin giderek zorlaştığını farkediyorsunuz Enerji oluşması için oksijen
olmadığından, beyniniz çalışmalarını durdurmaya başlıyor ve bu nedenle sinir
hücrelerinden gelen impulslar artık vücudunuzun uzak noktalarına
ulaşamıyor.
En sonunda, bir cankurtaran tarafından kurtarılma rezaletini
yaşamamak için duruyorsunuz ve suyun içinde ayaklarınızın üzerine kalkıyorsunuz.
Bu arada havuzun kenarından sadece elli santim kadar uzaklıkta olduğunuzu
görüyorsunuz. Nefes almayla ilgili probleminizi gidermek için, sırt üstü
stilinde yüzmeye karar veriyorsunuz. Sırt üstü yüzme, serbest stildeki yüzmeyle
aynı kasları çalıştırıyor ve boyun kaslarınızı devreye sokmadan nefes almanıza
imkan veriyor. Fakat bu sefer nereye gittiğinizi göremiyorsunuz. Elinizde
olmadan suda sürüklenerek, voleybol oynayanların yanına doğru geliyorsunuz ve
hızlı bir top darbesine maruz kalıyorsunuz.
Voleybolculardan uzaklaşmak için
suyun derin kısmında sadece ayaklarınızı çırparak ilerlemeye karar veriyorsunuz.
Suda ayağınızı çırpmak bacak kaslarınızı çalıştıracak ve size istediğiniz
egzersizi yaptıracaktır. Ayrıca görüş mesafeniz geniş ve nefes alma imkanınız da
rahat olacak. Fakat birkaç dakika sonra bacaklarınıza kramp giriyor. Fazla kaslı
olmayan bacaklarınız, az çalıştırdığınız kaslarınızı harekete geçirir ve uzun
süre dinlenme ihtiyacı duyarsınız. Uzun süren bir antrenman sonrasında ise
çabucak yorulurlar ve uzun bir dinlenme ihtiyacı duyarlar. Sinir hücreleri ise
hala yüzmeniz için yapacağınız hareketleri yönlendirmeye çalışıyor fakat
kaslarınız çalışmadan, bacaklarınız yayı kopmuş bir fare kapanı kadar etkisiz
duruyor.
Gevşeyip, sakince dinleniyorsunuz. Şansınız var ki, vücudunuzun orta
kısmının yoğunluğu suyunkinden hafif olduğu için batmadan durabiliyorsunuz.
Suyun içinde birkaç dakika mücadele ettikten sonra, kaslarınıza giren kramp sizi
terk ediyor. Yetişkinlere ait geri kalan zamanı öylece uzanarak geçiriyorsunuz.
Bu pek egzersiz amaçlı sayılmasa da, en azından eğlenceli sayılır - düdük tekrar
çalana dek. Daha sonra yaramaz çocukların toplarının çarpmasıyla havuzu terk
ediyorsunuz.
BEDELİ NEDİR?
Bu havuz senaryosu yüzme için gerekli olan
şeylerin bir tasviridir. Bu aynı zamanda, temel yüzme ekipmanına ek sistemler
getirildiğinde verimliliğin geliştirilebileceğini göstermektedir. En sondan
başlayacak olursak, bir nesnenin suyun üzerinde kalabilmesi için yoğunluğunun
sudan daha az olması gerekir; fakat herhangi bir faaliyet gerektirmez. Sadece
yüzme becerisi ise - hiçbir çaba harcamadan suyun üzerinde kalabilme - yeterli
olabilir. Fakat suyun üzerinde kalırken akıntı sizi istediği yere götürebileceği
için, yüzme ile suyun üzerinde kalma aynı şey değildir.
Yön bulma sistemi
(görmede olduğu gibi) yüzme için faydalıdır. Ancak bu yüzme kabiliyeti ile aynı
şey değildir. Bu hikayede bir süre için sırtüstü yüzebilir ve hala suda
ilerleyebilirsiniz. Sonunda, etrafı sezinleyememe durumu kazalara yol açabilir.
Yani bir kişi ya önünü görerek ya da görmeyerek yüzer.
Yüzme mutlaka enerji
gerektirmektedir, kullanılamayan veya kramp girmiş kaslar sistemin aniden
çökmesine neden olur. Ama oksijensiz bir süre yol alabildiniz ve kramp girmeden
önce kısa bir süre suda ilerlediniz. Bu olumsuz koşullar bir yüzücünün
gidebileceği mesafeye etki etmesine rağmen, yakıt rezervinin miktarı ve
kalitesi, yüzme sisteminin bir parçası değildir.
Şimdi, yüzmenin mekanik
gereklerini dikkate alalım. Su ile temas etmek ve onu itmek için, ellerinizi ve
ayaklarınızı kullandınız ve vücudunuzu ters yöne hareket ettirdiniz.
Bacaklarınız olmadan veya bunun yerini alacak parçalar olmadan, aktif yüzme
oldukça zor olabilirdi. O halde, yüzmenin bir gerekliliğinin kürekler olduğu
sonucuna varabiliriz. Diğer bir ihtiyaç, birkaç devir için yeterli yakıta sahip
olması gereken bir motor veya güç kaynağıdır. İnsanlardaki organlar
düşünüldüğünde, motor görevi yapan sürekli kasılıp gevşeyen kol veya bacak
kaslarıdır. Eğer kaslar felce uğrarsa, etkili başka bir motor olmadığı için
yüzmek imkansız olur. Son gereksinim ise motor ve hareketi sağlayan kürek
arasındaki bağlatıdır: insanlarda bunlar kasların bağlandığı kemiklerdir. Eğer
bir kas kemikten ayrılırsa, kasılmaya devam edebilir fakat, kemiği hareket
ettiremediği için yüzme faaliyeti gerçekleşemez.
Yüzme sistemlerinin mekanik
örneklerinin bulunması kolaydır. En küçük kızımın, kurulunca kuyruğunu
oynatabilen oyuncak bir balığı var. Küvetin içinde kendi kendisini ileriye doğru
iterek hareket eder. Oyuncak balığın kuyruğu kürek görevi yapar ve kurulan yay
da enerji kaynağıdır. Aradaki bağlantı çubuğu ile de enerjiyi iletebilir. Eğer
bu bileşenlerden biri - kürek sistemi, motor veya bağlantı - ortadan kalkarsa, o
zaman balık hiçbir yere gidemez. Yayı olmayan fare kapanı gibi motoru, itici
kürek düzeni ve enerji ileten bağlantısı olmayan yüzme sistemi eksiktir. Yüzme
sistemleri çalışabilmek için pek çok parçaya ihtiyaç duyduklarından, akıl almaz
derecede karmaşıktırlar.
Sadece yüzme sistemlerinin genel parçalarından -
hatta en basit olanlarından - bahsetmekte olduğumuzu aklınızdan
çıkarmamalısınız. Bundan daha kompleks sistemler oldukça sık görülmektedir.
Örneğin kızımın oyuncak balığı kuyruk, bağlantı çubuğu ve yayın yanısıra,
enerjiyi çubuktan kuyruğa iletecek başka dişlilere de sahiptir. Kürekle
ilerleyen bir gemide, enerjiyi motordan küreğe iletecek birçok dişlinin yer
aldığı bir sistem bulunur. Yüzme faaliyetinin bir parçası olmayan bir yüzücünün
gözünün tam aksine, yukarıda anlatılan dişliler sistemin parçalarıdır - bunlar
sistemden ayrılması, fonksiyonun durması anlamına gelir. Gerçek hayattaki
sistemlerden biri minimum sayıda parçaya sahipse, bunların gerçekten faaliyet
için gerekli olup olmadığını kontrol etmelisiniz.
BAŞKA NELERİ
ÖNGÖRÜR?
Parçaların basit bir listesi minimum düzeydeki gereksinimleri
vermektedir. Son bölümde tüm gerekli parçalara sahip olan bir fare kapanının -
ki bunlar çekiç, platform, demir çubuk, yay ve saklama bölmesidir - yine de
nasıl çalışamama durumunun olabileceğinden bahsettim. Örneğin, eğer tutma yeri
çok kısa ise veya yay çok hafif ise, tuzak başarısız olur. Aynı şekilde, yüzme
sisteminin parçaları minimum fonksiyona sahip olmak için birbirlerine uyumlu
olmalıdır. Suda itici bir güç olacak kürek gereklidir ama eğer küreğin yüzeyi
dar ise, gerekli zamanda ilerleme sağlanamaz. Bunun tam tersi durumda eğer
küreğin yüzeyi çok geniş olursa, motora fazlaca yüklenme olacağından yolda
bozulabilir. Motor, kürekleri hareket ettirmek için yeterince güçlü olmalıdır.
Aynı zamanda en uygun hızda gitmek için düzenlenmelidir : çok yavaş olduğunda
yüzücü ilerleyemez; çok hızlı olunca da bağlantı çubuğu veya kürek
kırılabilir.
Ancak yüzme sisteminin en doğru parçalarına sahip olsak ve
parçalar birbirlerine uyacak büyüklükte ve güçte olsalar dahi, daha fazlasına
ihtiyaç vardır. Bunlara ek ihtiyaçları - kürek vuruşlarının zamanlaması ve
yönünün kontrol edilmesi - kürekli bir teknedense, bir yüzücü örneğinde görmek
daha kolaydır. Yüzme bilmeyen bir kişi suya düşerse, çaresizce kollarını ve
bacaklarını hareket ettirecektir. Ve sonuçta biraz su yüzeyinde kalmaktan başka
hiçbir şey yapamayacaktır. En büyük kızım gibi, kulaç atmasını dahi yeni öğrenen
başlangıç seviyesindeki yüzücüler, babalarının yardımı olmadan hemen suya
batarlar. Kendi kulaçları aslında yeterlidir, ama doğru zamanlamayı yapamaz ve
kendisini suyun yüzeyinde paralel olarak tutamaz, ayrıca kafasını hep suyun
dışında tutmaya çalışır.
Mekanik sistemler bu problemlere sahip gibi
görünmemektedirler. Bir geminin pervanesi dönüş ritmini şaşırmaz ve kürekle
ilerleyen bir geminin zamanlaması ve yönü baştan itibaren düzgün ve düzenlidir.
Ancak bu konudaki argüman yanıltıcıdır. Görüldüğü gibi herhangi bir çaba
gerektirmeyen bu sistemler kürekli, rotorlu veya motorlu tekneye bir sistem
olarak yerleştirilmiştir. Kürek tahtaları daire şeklindeki bir çerçeve içinde
düzenlenmemiş bir buharlı gemi düşünün. Tahtaların çeşitli açılarla hareket edip
rotorun önce öne doğru gittiğini ve daha sonra arkaya doğru, sonra da geri geri
gittiğini düşünün. Missisipi’de manzaraya nazır bir yolculuk yapmak yerine,
tekne çaresizce sürüklenecek ve Meksika Körfezi’ne doğru akıntıyla yol
alacaktır. Gemiyi ileriye yönlendirici sistem farklı açılarla hareket ettiğinden
ve oldukça zararlı sonuçlar doğuracak ve gemi suyun içinde çalkalanacaktır. Buna
rağmen tekne yine de belli bir doğrultuda gidemeyecektir. Mekanik bir sistemle
yüzme hareketinin elde edilmesi ne kadar rahat görünse de - yüzme bilmeyen bir
kişi ile karşılaştırıldığında - bir çok yönden hayal sayılabilir. Bu sistemi
tasarlayan mühendis, sistemin yüzerken doğru zamanda doğru yöne doğru suyu
itmesi üzerine deneyler yapmıştır. Ve bu işlem görüldüğü gibi kolay
değildir.
Doğanın zorlu dünyasında suda çaresizce ilerlemek için enerji
harcayan bir organizmanın çabası, diğer yüzen organizmalar üzerinde bir avantaj
sağlayamaz. Peki, hücreler yüzebilir mi? Eğer yüzebiliyorlarsa, ne tip bir yüzme
sistemi kullanmaktadırlar? Onlar, Missisipi teknesi gibi eksiltilemez
karmaşıklıkta mıdır? Bunlar yavaş yavaş evrimleşmiş olabilir
mi?
TÜYCÜKLER
Bazı hücreler, yüzmek için hassas tüycükler kullanırlar. Bu
tüycükler kirpiklere benzerler veya kamçı gibi çarparlar. Eğer tüycükleri olan
bu hücre sıvı içinde serbestçe hareket edebiliyorlarsa, bir küreğin tekneyi
hareket ettirmesi gibi tüycüklerin de hücreyi hareket ettirmeleri mümkündür.
Eğer hücre diğer hücrelerin ortasında ise hareket halinde olan tüycükler sıvıyı
sabit hücrenin yüzeyine doğru sıçratırlar. Doğa, kirpikçikleri iki görev için de
kullanır. Örneğin sperm, kamçısını yüzmek için kullanılır. Buna karşılık solunum
yollarındaki sabit hücrelerin her biri birkaç yüz tüycüğe sahiptir. Tüycüklerin
çoğunluğu senkronize hareket halindedirler, Roma savaş gemilerinde kürek çeken
köleler gibi, tüycükler de mukus sıvısını boğazdan yukarıya doğru iterler. Bu
hareketin küçük parçacıklara ihtiyacı vardır, bunlar nefes alırken içeri
kaçarlar ve sonra dışarı itilmeye çalışırlar.
Işık mikroskopu da hücrelerdeki
ince tüycükleri göstermekteydi, ancak tüycüklerdeki Liliput detaylarının
bulunması elektron mikroskobunun icadını beklemek zorunda kalmıştı. Bu sayede
tüycüklerin oldukça karmaşık bir yapısının olduğu anlaşılmıştır. Tüycüklerin
yapısına sonraki sayfalarda değinmeye devam edeceğim. Pek çok okuyucu, Şekil
3-2′yi inceleyerek bu konuyu daha basit bir şekilde analiz edebilir.
p
Tüycükler üzeri zarla örtülmüş liflerden oluşmaktadır. Tüycüğün zarı (plastik
bir kaplama gibi düşünün) hücre zarının dışında gelişen bir parçasıdır, böylece
tüycüğün iç kısmı hücrenin içiyle temas halindedir. Eğer bir tüycük diklemesine
kesilirse ve kesilen kısım elektron mikroskobu altında incelenirse, çubuk
şeklinde dokuz ayrı yapı göze çarpar. Bu çubuklara mikrotüpler adı verilir.
Bunlara ait yüksek kalitedeki fotoğraflar incelendiğinde, dokuz mikrotüpten her
birinin iç içe geçmiş iki halkadan oluştuğu görülür. Detaylı araştırmalar tek
bir halkanın on üç ayrı telden oluştuğunu göstermiştir. Birincisine bağlanan
diğer halka ise on ayrı telden oluşur. Kısaca özetlersek bir tüycüğü oluşturan
dokuz mikrotüp, on üç ayrı halkadan oluşan ve her biri on telden meydana gelen
yapıların birleşimidir.
Biyokimyasal deneyler, mikrotüplerin tubulin denilen
proteinlerden oluştuklarını göstermektedir. Bir hücrede tubulin molekülleri
silindir şeklinde bir düzen meydana getirmek üzere tuğlalar şeklinde biraraya
gelmişlerdir. Dıştaki dokuz çubuğun herbiri tuğlaları ile ikili dizilimler
oluşturan mikrotüplerdir. Elektron mikroskobunda sağlanan görüntüler tüycüklerin
ortasında iki çubuk bulunduğu göstermektedir. Bunların ikisi de mikrotüplerdir.
İkili dizilimler yerine, herbiri kendi başına birer dizilimdir. Bunlar da on üç
tubulin şeridinden oluşurlar.
Hücrenin içinde normal şartlar sağlanmışsa,
(kalsiyum yoğunluku normal olduğunda ve sıcaklık belirli bir düzeyde olduğunda)
dizilimleri meydana getiren “tuğla” görevindeki tubulin, mikrotüpleri oluşturmak
üzere otomatik olarak biraraya gelirler. Tubulinleri biraraya getiren güçler,
proteine şekil veren yapıya benzer : pozitif yük negatif yükü çeker, yağda
çözünen aminoasitler suyu dışlayarak biraraya gelirler vs. Tubulin molekülünün
bir tarafı ikinci tubulin molekülünün arka tarafını tamamlayacak bir yüzeye
sahiptir. Böylece birbirlerine yapışırlar. Böylece üçüncü tubulin molekülü,
ikinci tubulinin arka tarafına yapışır. Dördüncü, üçüncünün arkasına ve bu
şekilde devam eder. Bir benzetme yaparsak, istiflenmiş ton balığı konservelerini
gözünüzün önüne getirin. Ailece alış veriş yaptığımız süpermarketten aldığımız
konservelerin alt kısmı içeriye doğru girintili olduğundan ve üstünde duran
konserve de buna uyacak yapıda olduğundan, kutulardan birine hafifçe çarpsanız
bile hiçbiri devrilmez.
Eğer iki konserve kutusu üst üste değil de alt üst
yerleştirilirse, emniyetli bir şekilde istiflenmemiş olduklarından rastgele bir
darbe ile dağılabilirler. Dahası, X marka bir konservenin altı diğerleri gibi
girintili değilse güvenlik içinde yerleştirilemeyecektir, çünkü konservelerin
üst yüzeyi buna uygun olmayacaktır. Tubulin moleküllerinin işlevleri ton balığı
konservesi örneğinden daha belirgindir. Bunların ötesinde, hücrede binlerce
farklı protein vardır ve tubulin sadece belirli tubulin molekülleriyle bağlantı
kurduğundan emin olmalıdır - yakınına gelen herhangi bir proteinle değil. Belki
de tubulini bir ton balığı konservesine benzetebiliriz, üst tarafına
yerleştirilmiş on tane kısa iğneye benzer çıkıntı bulunmaktadır. Ve alt
tarafında bulunan on girinti de, konservenin üstündeki çıkıntılara tam olarak
uymaktadır. Böylelikle hiçbir konserve kutusunun tesadüfen bir diğerinin üzerine
oturma ihtimali olamaz, çünkü biri diğerine uygun olarak yapılmıştır.
Ton
balığı benzetmesini genişleterek, konservenin bir tarafına yapıştırılmış
çıkıntılı uzantılar olduğunu farzedelim. Bu çıkıntılar tam olarak değil ama
yaklaşık olarak konservenin diğer tarafına uymaktadır. Bu durumda konserveleri
iki tarafı birbirine oturacak şekilde yerleştirebiliriz, ancak delikler
çıkıntılara tam olarak uymadığından çok fazla konserveyi bir araya koyduğumuzda
bunlar eninde sonunda dengelerini kaybedecek ve düşeceklerdir. Dengesiz
konserveleri üstüste istiflendiğinde, konserve kutularından şekilsiz bir dizilim
ortaya çıkacaktır.
Tubulinlerin mikrotüplerle bağlantıya geçme yetenekleri
olmasına rağmen, mikrotüpler diğer proteinlerin yardımı olmadan birbirleriyle
birleşemezler. Bunun için iyi bir sebep vardır : mikrotüplerin hücrede çok fazla
görevi vardır. Bu görevler için, tek başına ve bağlantısız mikrotüplere ihtiyaç
duyar. Diğer işler için, (tüycüklerin hareketleri de buna dahildir) bağlantılı
mikrotüpler gereklidir. Bu nedenle mikrotüpler herhangi bir sebeple bir görev
için bir diğerine bağlanmadığı sürece, mikado oyunundaki çubuklar gibi etrafta
tek başlarına dağınık halde bulunurlar.
Tüycüklerin elektron mikroskobu
altında çekilen fotoğraflarında, mikrotüpleri birbirine bağlayan farklı
türlerdeki bağlayıcılar görülmüştür. (Şekil 3-2) Tüycüklerin ortasındaki iki
merkez mikrotüpü birbirine bağlayan köprü şeklinde bir protein görünmektedir.
Aynı zamanda, iki mikrotüpten tüycüklerin merkezine doğru, bir uzantı yer alır.
Sonuçta, neksin adı verilen protein dışarıdaki mikrotüplerin her birini, yani
bir çift mikrotübü yanındakine bağlar.
Her mikrotüpte iki ayrı uzantı vardır.
Bunların birisine dış kol, diğerine de iç kol denir. Biyokimyasal analizler bu
uzantıların dynein denilen bir proteine sahip olduklarını ortaya koymuştur.
Dynein, motor proteinler sınıfına dahildir. İşlevleri arasında hücredeki motor
görevini yapmak ve mekanik bir güç oluşturmaktır.
TÜYCÜKLERİN İŞLEVİ
NEDİR?
Karmaşık bir makinanın yapısını bilmekle bunun nasıl işlediğini bilmek
farklı şeylerdir. Bir kişi arabanın kaputunu açıp belli bir süre motorun
resimlerini çekebilir, ancak bu inceleme, farklı parçaların işlevlerini nasıl
yerine getirdikleri hakkında berrak bir fikir vermeyecektir. Sonuçta, birşeyin
nasıl çalıştığını anlamak için, onu parçalarına ayırıp tekrar monte etmelisiniz,
belli noktalarda durarak fonksiyonun nasıl gerçekleştiğine bakmalısınız. Bu
çalışma makinanın nasıl işlediğine dair kesin fikir vermiyorsa bile, hangi
parçaların önemli olduğu hakkında bir bilgi verecektir. Yüzyılımızda
biyokimyanın temel stratejisi, moleküler sistemleri parçalamak ve onları tekrar
biraraya getirmeye çalışmaktır. Bu strateji hücrenin işlevi hakkında oldukça
önemli bilgiler vermektedir.
• Bu amaçla yapılan deneyler biyokimyacılara
tüycüklerin nasıl çalıştığı hakkında ipuçları vermiştir. İlk ipucu, izole
edilmiş bir tüycükten sağlanmıştır. Tüycüklerin ilginç bir özelliği, hızlı bir
titreşimle hücreden ayrılabilmesidir. Bu titreme ile dışarıya uzanan uzantılar
kırılır ve solüsyon yüksek hızda dönerek (bu büyük ağır parçaların, küçük hafif
parçalardan daha çabuk çökelmesine neden olur) test tüpünde saf bir tüycük
karışımı kalmasını sağlar. Eğer tüycükler zarlarından sıyrılır ve ATP denilen
kimyasal formda bir enerji tarafından desteklenirse, kırbaca benzer bir hal
alırlar. Bu göstermektedir ki, tüycüklere hareket ve güç veren motor yapısı
tüycüklerin içindedir, ayrıldıkları hücrenin içinde değil. Diğer ipucu ise
(biyokimyasal hilelerle) eğer dynein proteinin kolları ayrılırsa ve buna
karşılık tüycüklerin geri kalanı hareketsiz bırakılırsa, tüycükler işlemez
duruma geleceklerdir. Katılaşmış tüycüklere dynein eklemek ise, hareketin tekrar
başlamasını sağlar. Böylece görülmektedir ki, tüycüklerin motor gücü dynein
proteininin kollarında bulunmaktadır.
Diğer deneyler de daha fazla ipuçları
vermiştir. Diğer proteinleri çiğneyen ve onları aminoasitlere çeviren enzimler
bulunmaktadır (bunlara proteases denir). Tüycükleri içeren bir solüsyona az
miktar protease eklenirse, yapının kenarındaki neksin bağlayıcılarını hemen
ayırır. Geri kalan tüycükler sabit kalır. Protease enziminin bağlayıcıları hemen
etkilemesinin nedeni şudur: tüycüklerdeki diğer proteinlerin aksine, neksin
bağlayıcıları sıkıca bükülmezler, bunun yerine esnek ve gevşek zincirler
şeklindedir. Esnek oldukları için protease bunları, bir makasın kağıt kurdeleyi
kesmesi kadar hızlı kesebilir. (Protease enzimi aynı zamanda sıkıca katlanmış
proteinleri de makasın bir kitap kapağını kesme hızıyla kesebilir.)
Protease
enzimleri sayesinde biyokimyacılar, neksin bağlayıcıları olmadan tüycüklerin
nasıl çalıştıklarını gözlemleyebilmiştir. Peki bu durumda bağlayıcıların ortadan
kalkmasıyla ne olur? Belki de tüycükler onlar olmadan daha iyi çalışırlar, ya da
dynein proteininden kolları alındığında yaptığı gibi hareketsiz
kalacaktır.
Gerçekte, bu ihtimallerin hiçbiri gerçekleşmez. Bunların yerine
bağlantısı olmayan tüycükler oldukça beklenmedik birşey yaparlar. Tüycüklere
biyokimyasal enerji sağlandığında, bükülmek yerine, çözülürler. Mikrotüplerden
her biri, radyo anteninin uzayarak açılması gibi, birbirlerinin içinden geçmeye
başlarlar. Tüycüklerin uzunluğu on kat büyüyene kadar birbirlerinin içinden
geçmeye devam ederler. Mikrotüpleri bir gücün hareket ettirmesi gerekmektedir.
Bununla bağlantılı olarak biyokimyacılar bir motorun çalışıyor olduğu sonucuna
vardılar. Aynı zamanda bükülmeye çalışırken neksin bağlayıcılarının tüycükleri
birarada tutmaları gerektiğini gözlemlediler.
İpuçları, tüycüklerinin nasıl
çalıştığı hakkında bir model oluşturulmasına imkan verdi. (Bkz. Şekil 3-2) Sıkı
sıkıya üst üste istiflenmiş ton balığı konservelerinden oluşan sütünların gevşek
tellerle birbirlerine bağlandığını düşünün. Bir konserve kutusuna küçük bir
motor ve yandaki konserve dizilimine de bir motor kolu bağlanmıştır. Motor kolu
ikinci sütunu aşağı iter ve sütunlar birbirlerinin içinden geçerken, gevşek tel
gerilmeye başlar. Motor kolu daha fazla ittikçe, telin meydana getirdiği
gerginlik sütünların eğilmesine neden olmaktadır. Ayrışma hareketi eğilme
hareketine dönüşmüştür. Şimdi, bu benzetmeyi biyokimyasal örneklerle ifade
edelim. Bir mikrotüpteki dynein proteinin kolları ikincisine, hemen yandaki
mikrotüpe bağlanır ve dynein komşusunu harekete geçirmek için ATP denilen
biyolojik enerjiyi kullanır. Bu gerçekleştiğinde iki mikrotüp birbirlerinden
ayrışmaya başlar. Neksinin olmaması durumunda birbirlerinden ayrılıncaya kadar
ayrışmaya devam ederler. Ancak, proteinin karşılıklı bağları komşu mikrotüpün
kısa bir mesafeden fazla ayrışmasını engeller. Esnek neksin bağlayıcıları son
sınıra dek uzandıklarında, dynein proteininin daha fazla hareketi neksin
bağlayıcılarının mikrotüpden çekilmelerine neden olur. Dynein hareketine devam
ettikçe gerilim artar. Neyse ki mikrotüpler esnektirler ve böylece dynein
proteinin sebep olduğu kayma hareketi zamanla bükülme hareketine
dönüşür.•
Şimdi, arkamıza yaslanalım ve tüycüklerin işlevlerini gözden
geçirelim. Neyi ima ettiklerini inceleyelim. Tüycüklerin çalışması için hangi
parçalara ihtiyaç vardır? Tüycüklerin hareketi için mutlaka mikrotüpler
gerekmektedir; aksi takdirde kayabilecek hiçbir parça olmayacaktır. Buna ek
olarak tüycüklerin mikrotüplerinin sabit ve hareketsiz kalmamaları için bir
motora gereksinimi vardır. Dahası, komşu lifleri hareketlendirebilmek için
bağlayıcılara ihtiyacı vardır. Ancak bu şekilde ayrışma hareketini bükülme
hareketine dönüştürürler ve yapının yıkılıp dağılmasını engellerler. Bütün bu
parçalar tek bir fonksiyonu yerine getirmek için gereklidir : tüycüklerin
hareketi. Bir fare kapanının, kendisini oluşturan parçaların tamamının olmaması
durumunda çalışamaması gibi, tüycüklerin hareketi de mikrotüplerin
bağlantılarının ve motorların yokluğunda meydana gelmeyecektir. Bu nedenle,
tüycüklerin eksiltilemez karmaşıklıkta oldukları sonucuna varabiliriz. Böylece
bir maymun safsatası - Darwin’in evrim teorisi yine yetersiz kalmış ve
yalanlanmış olur.
Tüycüklerin eksiltilemez bir karmaşıklığa sahip olması
kimseyi şaşırtmamalıdır. Bu bölümün başlarında yüzen bir sistemin su ile
bağlantısının olması için bir hareket kaynağına ihtiyacının olduğundan
bahsetmiştim. Kürek çekme hareketine benzer şekilde ilerleyen tüm sistemler -
kızımın oyuncak balığında gemi pervanesine kadar - parçalarından birisi eksik
olsa kesinlikle çalışamaz. Tüycükler de bu tür bir yüzücü sistemin üyesidir.
Yüzeyi su ile temas eden ve itme gücü sağlayan mikrotüpler, küreklerdir. Dynein
proteininin kolları motorlardır, hareket sistemine güç sağlarlar. Neksin kolları
ise bağlantıları oluşturur ve motorun gücünü bir mikrotüpten diğerine
iletirler.
Tüycüklerin ve diğer yüzme sistemlerinin karmaşıklığı bu hareketin
kendine has bir özelliğidir. Bu durum, sistemin ne kadar büyük veya ne kadar
küçük olduğuna bağlı değildir. Bu sistem bir hücreyi veya bir gemiyi de hareket
ettirse, bu hareketin sağlanması için pek çok parça gereklidir. Ama asıl soru
şudur : Tüycükler nasıl meydana gelmektedir?
DOLAYLI BİR YOL
Richard
Dawkins gibi bazı evrimci biyologların oldukça geniş bir hayal dünyaları vardır.
Bir başlangıç noktası verildiğinde, dilediğiniz biyolojik yapıyı elde edene
kadar bir hikaye yazabilirler. Bu kabiliyetleri takdire değer olabilir fakat
sakınılması gereken yerleri mevcuttur. Diğer insanların gözden kaçırdıkları
muhtemel evrimsel yöntemleri düşünmelerine rağmen, kendi senaryolarını tamamen
ortadan kaldıracak önemli detayları gözardı etme eğilimindedirler. Ancak bilim
gerekli detayları gözardı edemez ve moleküler düzeyde tüm detaylar kritiktir.
Eğer moleküler anlamda bir vida veya cıvata kayıpsa, o zaman bütün sistem çöker.
Tüycükler eksiltilemez karmaşıklıkta olduklarından, hiçbir evrim süreci veya
aşaması bunları oluşturamaz. Böylece tüycüklerin evrim hikayesi dolambaçlı bir
yol, hatta başka amaçlarla kullanılmış bazı yöntemleri akla getirmektedir. O
halde, hücrenin varolan parçalarını kullanarak tüycüklerin evrimleşme hikayesini
biz yazmaya çalışalım.
Başlangıçta mikrotüpler pek çok hücrede bulunabilir ve
hücrenin şeklini belirlemek için yapısal destek olarak kullanılırlar. Dahası,
motor proteinleri de aynı zamanda başka hücre fonksiyonlarının içinde
bulunmaktadır. Örneğin bir hücrenin içinde parçacıkların taşınmasında motor
proteinlerinin mikrotüpler boyunca seyahat ettikleri bilinmektedir. Bir noktadan
diğerine gitmek için bunları otoyollar şeklinde kullanırlar. Dolaylı bir evrim
argümanı, bir noktada pek çok mikrotüpün belki de belirli bir hücre şekli
sağlamak için birbirlerine yapıştıklarını ortaya atabilir. Bundan sonra
mikrotüplerde normal olarak dolaşan motor protein istemeden iki komşu mikrotüpü
itme kabiliyetine sahip olmuştur. Böylelikle nasıl olduysa hücrenin canlı
kalmasını sağlayan bükülme hareketinin oluşmasına neden olur. Daha küçük
gelişmeler yavaş yavaş, modern hücrelerde görebileceğimiz tüycükleri meydana
getirmişlerdir.
Bu senaryo kadar şaşkınlık verici olar diğer bir şey ise,
önemli detayların gözardı edilmiş olmasıdır. Bu dolaylı senaryo için sormamız
gereken soru, pek çok evrimci biyolog tarafından sabırsızlıkla karşılanan bir
sorudur : Peki bütün bunlar nasıl oluyor?
Diyelim ki, bir fare kapanı yapmak
istiyorsunuz. Garajınızda (platform için) bir parça tahta olması gerekmektedir,
eski bir saat yayı ve manivela olarak kullanılacak bir parça metal, tutucu kısım
için çivi ve yakalayıcı olarak kullanacağınız şişe tıpası. Ancak bu parçalar
kapsamlı bir değişim olmadığı sürece çalışan bir fare kapanı meydana
getiremeyecektir. Veya değişim aşamaları sürerken bu alet bir fare kapanı olarak
çalışamayacaktır. Bu parçaların daha önceki fonksiyonları, onların bu kompleks
sistemde rol almalarını engelleyecektir.
Tüycükler konusunda ise benzer
problemleri vardır. Mikrotüplere istemeden yapışmış ve mutasyona uğramış
protein, bu durumda mikrotüplerin hücre içi taşıma için meydana getirdikleri
otoyollara engel teşkil edebilir. Ayrıca, mikrotüplere rastgele bir şekilde
bağlanan protein, hücrenin şeklini de etkileyecektir. Bu durum gelişigüzel
yerleştirilmiş kabloların, binayı destekleyen kirişlerin konumlarını tamamen
bozmasına benzetilebilir. Mikrotüpleri güçlendirmek amacıyla bağlanan parçalar,
bunların esnek özelliklerini giderebilir. Halbuki neksin esnek yapıdadır.
Kontrol altında olmayan bir motor proteini, bir mikrotübe bağlanırken beraber
olmaları gereken birleştirmek gerekirken ayrıştırabilir. Yeni oluşan tüycük,
hücrenin yüzeyinde olmayacaktır. Eğer hücrenin yüzeyinde olmazsa, o zaman
içerdeki hareketlenme hücreyi zorlayacaktır. Hücrenin yüzeyinde olsa bile, motor
proteinlerin sayısı bu tüycüğü hareket ettirmeye yetmeyecektir. Tüycük hareket
etse bile ani bir itme gücü, hücreyi hareket ettirmeye yeterli olmayacaktır.
Hücre hareket etse bile, bu enerjiyi kullanan fakat hücrenin hiçbir ihtiyacını
karşılamayan düzensiz bir hareket olacaktır. Tüycüğün gelişimi için bir adım
atana kadar sayısı yüze varan problemin çözümlenmesi gerekecektir.
BİRİLERİ
BİLMELİ
Hücrenin tüycükleri, farklı alanlardan birçok bilimadamını hayrete
düşüren ilginç bir yapıya sahiptir. Boyutunun ve yapısının düzeni
biyokimyacıların ilgisini çekmiştir, hareketin dinamizmi biyofizikçileri
etkilemiştir, farklı parçaların görevleri için kodlanmış pek çok genin varlığı
da, moleküler biyologların zihnini karıştırmıştır. Fizikçiler dahi bunların
üzerine yoğunlaşmıştır, çünkü bu tüycükler tıbbi açıdan da önemlidirler : bazı
enfeksiyonlu organizmalarda meydana gelir ve akciğerlerdeki tüycükler genetik
bir hastalık sonucu faaliyetlerini yitirirler. Profesyonel literatürde hızlı bir
elektronik araştırma yapıldığında, son birkaç yıldır varolan binlerce makalede,
“tüycük” kelimesinin birçok kereler kullanıldığını göstermiştir. Science,
Nature, Proceedings of National Academy of Sciences, Biochemistry, Journal of
Biological Chemistry, Journal of Molecular Biology, Cell ve daha nicelerini de
içine alan neredeyse tüm büyük biyokimya dergilerinde aynı konuya değinilmiştir.
Son yıllarda tüycüklerle ilgili neredeyse 10.000 kadar yazı
yayınlanmıştır.
Bu tüycükler üzerine pek çok kitap yazılmıştır. Peki, madem
tüycükler farklı alanların ilgisini çekmektedir ve madem evrim teorisinin tüm
modern biyolojinin temeli olduğu söylenmektedir, o halde tüycüklerin evriminin
profesyonel literatürde sayısız yazının konusu olması beklenebilir. Aynı
zamanda, bazı detayların açıklanması diğerlerine göre zor olduğundan bilimin bu
yapıların nasıl evrimleştiğine dair bir açıklaması olması gerekir. Bu durumda
geçirdiği her aşama, başlangıçta karşılaştığı problemler, bu problemleri giderme
yöntemleri, bu kirpiksi sistemin yüzme sistemi olarak etkinliği - bu konuların
tamamı üzerinde çalışılmış olması gerekir. Son yıllarda tüycüklerle ilgili evrim
sürecini açıklayan dikkate alınabilecek yalnızca iki makale bulunmaktadır. Fakat
tahmin edilebileceği gibi, bu iki makale de birbirleriyle anlaşamamakta ve bu
tip bir evrimin izleyeceği yol hakkında farklı fikirler sergilemektedir. Ancak
bu gazeteler ne can alıcı detayları tartışıyorlardı, ne de tüycüklerin veya daha
önceki örneğimizdeki fare kapanının faydasız hale gelmesi gibi, mekanik
eksikliklerden meydana gelebilecek ihtimal dahilindeki problemleri
incelemiyordu.
T.Cavalier-Smith tarafından yazılan ilk yazı 1978 yılında
BioSystem adlı bir dergide yer aldı. Fakat yazının içeriğinde, bu yapıya sahip
olmayan bir hücrenin nasıl kirpiksi yapılar kazandığını anlatan gerçekçi ve
verilere dayanan bir açıklama yoktu. Bunun yerine yazarın hayal gücüne dayalı
olayların sıralandığı bir senaryo anlatılmıştı. Bu hayali senaryonun aşamaları
şunlardı; “flagella (uzun tüycüklere denir) öyle karmaşık yapıdadır ki evrimi
büyük ihtimalle çok fazla aşama gerektirmiş olmalı”; “Tahminlerime göre flagella
ilk zamanlarda hücre dışında uzanmamaktaydı fakat küçük çıkıntılar şeklindeydi”;
“organizmalar birçok farklı yapılarla evrimleşmiş olmalı”; ve “fototaksis
mekanizmalarının da (güneşe doğru hareket etme) flagella ile birlikte
evrimleştiği tahmin edilmektedir”.
Yukarında alıntılar, evrim biyolojisinin
en sık rastlanan özelliklerinden olan belirsiz ifadeleri içermektedir. Rakamsal
verilerin eksikliği - organizmanın aktif olarak yüzme hareketine geçişinde öne
sürülen aşamalarla ilgili rakamsal tahminler veya hesaplamalar - kirpikçiklerin
nasıl evrimleşmiş olabileceği ile ilgili hikayeyi geçersiz
kılmaktadır.
Ayrıca, hücre biyolojisi çalışmalarına katkıları bulunmuş bu
ünlü bilimadamının aslında yazısını yazarken gerçekçi bir model oluşturmayı
hedeflemediğini de eklemeliyim, sadece bir kışkırtma hareketi oluşturmaya
çalışmaktaydı. Kendi modeli ile diğerlerini etkilemek istiyordu fakat çok
şüpheli bir teori olduğu için çevresindekilerin buna eklemeler yaparak
geliştirmesi beklentisindeydi. Bu tür bir provokasyon bilim adına fazlaca önem
taşımaktadır. Fakat görüldüğü üzere, geçen yıllarda bu model üzerine evrimle
ilgili herhangi bir katkı yapılamamıştır.
İkinci yazı ise dokuz yıl sonra
Macar bilimadamı Eörs Szathmary tarafından yine BioSystems dergisinde
yayınlandı. Bu yazı da, birçok yönden bir öncekine benziyordu. Szathmary ise
Lynn Margulis’in öne sürdüğü görüşü desteklemekteydi. Buna göre “spirochete”
türünde bir bakteri yüzerken yanlışlıkla bir ökaryotik hücreye yapışıvermişti.
Fakat anlaşılması zor olan, spirochete denilen bakterilerin kirpiksi yapılardan
çok daha farklı bir sistem kullanarak yüzmesiydi. (Daha sonra anlatılmaktadır.)
Bunun diğer yüzme sistemine evrimleşerek dönüştüğünü ileri sürmek, kızımın
oyuncak balığının adım adım Darwin yöntemleriyle, Mississipi buharlı gemisine
dönüşmesine benzetilebilir. Margulis zaten mekanik detaylarla pek
ilgilenmemektedir; sadece bakterilerin ve kirpiksilerin yüzmelerindeki
benzerlikler onun dikkatini çekmiştir. Szathmary bundan daha öteye giderek böyle
bir senaryoda yaşanabilecek zorlukları da gündeme getirdi. Ve kaçınılmaz olarak
onun yazısı da, Cavalier-Smith’inki gibi kelimelerden oluşan az gelişmiş bir
senaryodan öteye gidemedi. Ayrıca, yazar ya da diğer bilimadamları için yeni
çalışmalara zemin hazırlayamamıştır.
Margulis ve Cavalier-Smith son yıllarda
yazılı basında birbirleriyle çekişme halindedir. Her biri diğerinin modelindeki
yanlışlıkları gözler önüne sermektedir, ve ikisi de haklıdır. Fakat onların
başarısızlığının asıl nedeni, modelleri için mekanik veriler
oluşturamamalarıdır. Detaylar olmadan ise, tartışma bilimsellik dışı ve sonuçsuz
oluyor. Bilimsel çevreler genellikle her iki modeli de reddetmekte, ve yazıları
diğer bilimadamlarınca en fazla bir elin parmakları kadar
kullanılmıştır.
Kirpikçikler üzerine yapılan bilimsel araştırmalar - ve son
yıllarda tüycüklerin nasıl hareket ettiği hakkında bilgimizin artmış olması -
kendilerinin bunların nasıl evrimleştiğini bilmemesine rağmen, mutlaka
birilerinin bilmesi gerekliliğidir. Fakat profesyonel yayınlarda yapılan
araştırmalar bunları haksız çıkarmaktadır. Çünkü bu sorunun cevabını kimse
bilmemektedir.
BAKTERİ KAMÇISI
Biz insanlar, genellikle kendimiz hakkında
fazla abartılı bir bakış açısına sahip olduğumuzdan, biyolojik dünyayı anlamada
zorluk çekebiliriz. Özellikle biyolojik anlamda neyin daha üstün olduğunu, daha
ileri bir organizmanın hangisi olabileceğini değerlendirirken; başlangıç olarak
kendimizin en üstün olduğunu varsayarız. Tabii ki bu varsayımın ardında
insanların tüm hayvanları kontrolleri altında tutabildiği ve bir dizi felsefi
yaklaşım da bulunur. Fakat, eğer diğer organizmalar da konuşabilselerdi
kendilerinin daha üstün olduğunu ifade edeceklerdir. Bu üstün organizmaların
arasında bizim en ilkel zannettiğimiz bakteri de bulunmaktadır.
• Bazı
bakteri türlerinin müthiş bir yüzme aygıtı - kamçısı vardır. Bu özelliğe hiçbir
kompleks hücre sahip değildir. 1973 yılında bazı bakterilerin kamçılarını
hareket ettirerek yüzdüğü anlaşıldı. Bakteri kamçısı yönlendirilebilen bir
pervane gibi hareket etmekte - ve tüycüklerden daha farklı özellikler
içermektedir.
Bakteri kırbacının yapısı, kirpikçiklerin yapısından oldukça
farklıdır (Şekil 3-3). Flagellum olarak adlandırılan kırbaç, hücre zarına bağlı
saça benzer uzun bir tüycüktür. Dıştaki yapı, “flagellin” denilen bir proteinden
oluşur. Flagellin lifi, yüzme sırasında suya temas eden kürek görevindedir.
Hücrenin yüzeyine yakın bir yerde flagellin lifinin üzrinde ise, flagellumun
kalınlığını veren bir yapı vardır. Flagellin lifi bu noktada bağlanır ve
bağlantı noktasında bunu sağlayan bir “kanca proteini” bulunmaktadır. Fakat
bakteri kamçısının, kirpikçiklere benzer bir motor özelliği bulunmamaktadır.
Yani bakteriden koptuğunda, hareketsiz suyun üzerinde kalır. Bu nedenle
hareketli kamçıya bu gücü veren başka bir kaynak olmalıdır. Yapılan deneyler bu
kaynağın kamçının tabanında yer aldığını göstermiştir. Elektron mikroskopu
altında çeşitli halkamsı yapıların varolduğu gözlenmiştir. Kamçının döngüsel
hareketlerinin kaçınılmaz sonuçları vardır, popüler bir biyokimya ders kitabında
:
(Bakterinin hareketli motoru) diğer yüzme aygıtlarıyla aynı mekanik
özelliklere sahiptir: bir kumanda (rotor) ve sabit parça (stator).
Şekil
3-3′te rotor M halkası olarak belirtilmiştir ve stator denilen sabit parça da S
halkasıdır.•
Bakteri kamçısının dönme hareketi şaşırtıcı ve beklenmedik bir
buluştu. Mekanik hareketler oluşturan diğer sistemlerin aksine (kaslar örneğin),
bakteriyel motor hücre içinde ATP gibi bir molekülde saklı hazır enerjiyi
kullanmaz. Bunun yerine bakteri zarından gelen bir asit akışından aldığı
enerjiyi kullanır. Böyle bir prensiple çalışan bir motorun çok karmaşık bir
yapıda olması gerekir ve araştırılacak birçok yönü olduğu da kesindir. Motor
için farklı modeller önerilmiş olsa da, bunlardan hiçbiri basit değildir.
(Bunlara bir örnek olarak Şekil 3-3′te bir model çizimi gösterilmiştir,
okuyucunun bu karmaşıklığı anlamasına yardımcı olacağı umud
edilmektedir.)
Bakteri kamçısı bir pervane sistemi kullanır. Bu nedenle diğer
yüzme sistemlerinin gereksinimlerini karşılamalıdır. Bakteri kamçısının en az üç
parçadan oluşması gerektiğinden - kürek, rotor, ve motor - eksiltilemez bir
karmaşıklığı vardır. Bu nedenle kamçının aşamalı bir evrim sürecinden geçmiş
olması, hücre kirpikçiklerinde olduğu gibi imkansızdır.
Bakteri kamçısı
hakkında yayınlanmış profesyonel eserlerin geçmiş yıllar içinde sayıları binleri
aşmıştır ve kirpikçiklerle ilgili literatür gibi oldukça zengindir. Bu şaşırtıcı
değildir aslında, çünkü kamçı müthiş bir biyofiziksel olaydır ve aynı zamanda
tıp biliminde de önem taşımaktadır. Fakat yine burada da, evrimsel açıklamaların
yetersizliği göze çarpmaktadır. Bize tüm biyolojinin bir evrim gözlüğüyle
incelenmesi gerektiği söylense de, hiçbir bilimadamı bu olağanüstü moleküler
makinanın nasıl evrimleştiği ile ilgili bir model ortaya atamamıştır.
DURUM
DAHA DA KÖTÜLEŞİYOR
Yukarıdaki bilgilerde kirpikçiğin tubulin, dynein, neksin
ve diğer bağlantı proteinlerinden oluştuğunu belirtmiştim. Bu malzemeleri alıp
böyle bir yapıya sahip olmayan bir hücreye enjekte ettiğinizde, bunlar faaliyet
gösterebilen bir tüycüğe dönüşmezler. Bir hücrenin kirpikçiklere sahip olması
için çok daha fazlası gerekmektedir. Detaylı bir biyokimyasal analiz
yapıldığında, hücredeki kirpikçikte iki yüzden daha fazla protein bulunduğu
ortaya çıkmıştır; yani bu yapının içerdiği karmaşıklık bizim tahminimizden çok
daha fazladır. Bu karmaşıklığın tüm sebepleri henüz bilinmemektedir ve daha
fazla araştırma gerektirmektedir. Diğer proteinlerin bulunamamasının nedenleri
arasında kirpikçiğin hücre içinde bağlanacağı başka yapıların da olması;
kirpikçiğin elastikiyetinin değişmesi; çarpma hareketinin zamanlamasının
değişmesi ve tüycüğe ait zarın güçlendirilmesi bulunmaktadır.
Bakteri kırbacı
(flagellum) ise yukarıda söz edilen proteinlerin yanısıra, fonksiyonlarını
gerçekleştirebilmek için kırk kadar başka proteine ihtiyaç duymaktadır. Bu
proteinlerin görevlerinin tam olarak bilinmemesine rağmen, motoru kapatıp açacak
sinyalleri gönderirler; kırbacın hücre duvarına veya zarına saplayacak
proteinleri “oynatırlar”; yapının oluşmasında rol oynayan proteinlere yardımcı
olurlar; ve flagellumu oluşturan proteinlerin düzenlenmesini
sağlarlar.
Kısaca, biyokimyacılar kirpikçik ve kırbaç gibi görünürde basit
olan yapıları incelemeye başladıkça, inanılmaz derecede bir karmaşıklıkla
karşılaşmışlardır. Bunlar düzinelerce ve hatta yüzlerce ayrı parçadan
oluşmaktadır. Aslında bizim burada üzerinden bile geçmediğimiz parçalar,
kirpikçiklerin çalışabilmesi için gereklidir. Gerekli parçacıkların sayısı
arttıkça, sistemin biraraya getirilmesindeki zorluk da artar ve ortaya atılan
dolaylı senaryolar da çıkmaza girer. Darwin de giderek daha çok hata yapmaya
başlar. İlgili proteinler üzerinde yapılan çalışmalar, sistemin karmaşıklığını
açıklamaya yetmemiştir. Problemin hassasiyeti çözümlenememiş, hatta giderek daha
da kötüleşmiştir. Darwin’in teorisi kirpikçik veya kırbaç hakkında bir açıklama
yapamamıştır. Yüzme sistemlerindeki karmaşıklık, bunların aslında hiçbir zaman
bir açıklama yapamayacağını da göstermektedir.
Evrimci yaklaşımla aşamalı bir
gelişmeye ters düşen sistemlerin sayısı arttıkça, yeni bir açıklamaya ihtiyaç
duyulmaktadır. Kirpikçik ve bakteri kırbacı, Darwin’e problem çıkaran
sistemlerin sadece bir kaçıdır. Bundan sonraki bölümde, basit gibi görünen kanın
pıhtılaşması konusu ardındaki biyokimyasal karmaşıklığı açıklayacağım.
BÖLÜM 4/ KANDAKİ RUBE GOLDBERG
CUMARTESİ SABAHI ÇİZGİ FİLMLERİ
Çizdiği
komik makinalarıyla Amerika’yı kahkaya boğmuş ünlü çizgi film yapımcısı Rube
Goldberg’in ismi, kültürümüzün bir parçası olmuştur. Ben de Rube Goldberg’in
makinalarından ilkine, bir Cumartesi sabahı çizgi film seyrederken rastladım. En
sevdiğim çizgi film Bugs Bunny’deki yüksek sesli kahraman Foghorn Leghorn her
zaman beni güldürmüştür. Birçok bölümde genç ve akıllı bir civcive bakıcılık
yapan kalın çerçeveli gözlüğüyle Foghorn Leghorn, dul annesinin alışverişe
gitmesini fırsat bilerek maceralara atılmaktadır. Bir noktada Foghorn civcivi
rahatsız eder ve genç ufaklık da ondan bir şekilde öç almaktadır. Bir karede
küçük civciv kağıdın üzerine birtakım formüller yazar. Bu da onun ne kadar zeki
olduğunu gösterir (bu demektir ki formül yazmak için zeki olmanız gerekir) ve
öcünü bilimsel anlamda formülasyonlarla almaya and içer.
Bir iki sahne sonra
ise Foghorn’u yolda tek başına yürürken görürsünüz, yerde gördüğü parayı almak
üzere eğilir. Para ise bir iple, ilerde duran bir çubuğa bağlıdır. Para yerden
alındığında, bağlı olduğu ip gerilir ve çubuk aşağı doğru çekilir. Foghorn’un
şaşkın bakışları arasında çubuğa bağlı duran top yuvarlanmaya başlar. Top
tümsekten aşağı doğru yuvarlanırken, tek ucu havada duran kaydırağın üzerine
düşer; böylece ucuna zımpara kağıdı bağlı bir kaya yuvarlanır. Bu yolculuk
sırasında zımpara kağıdı kibrite sürter ve topu ateşler. Ateşlenen top
patlayarak daha sonra geriye yuvarlanır ve yuvarlanırken birkaç kez kendi
etrafında döner ve içeri düşer. Topun geri düşmesiyle kesici bir parça dönerek
hareket etmeye başlar. Bu da bir ipin kesilmesine neden olur ve bağlı durduğu
telefon direği düşmeye başlar. Geç olsa da bunu fark eden Foghorn Leghorn, bu
müthiş şovu kendisinin başardığını anlar. Kaçmak üzere koşmaya başladığında ise
telefon direğinin üst ucu kafasına çarpar ve onu toprağın içinde doğru
batırır.
Bu mekanizmanın işleyişini bir an düşündüğünüzde, eksiltilemez bir
karmaşıklığın söz konusu olduğunu görürsünüz. Bu sistem, sonuçta yer alacak asıl
fonksiyon için ortaklaşa çalışan çeşitli parçalardan oluşmaktadır. Bu
parçalardan herhangi birinin sistemden çıkartılması, sistemin çökmesine neden
olacaktır. Önceki bölümlerde incelenen eksiltilemez karmaşıklıktaki sistemlerin
aksine - fare kapanı, ökaryotik kirpikçikler, bakteri kamçısı - çizgi filmde
karşımıza çıkan bu sistem birbirine güç uygulayan bir tek sistem şeklinde
değildir. Bunun yerine, birinin görevi bittiğinde diğerini başlatan bir sistem
şeklinde işlemektedir.
Çizgi sistemin parçaları uzay ve zaman boyutlarında
birbirlerinden ayrı olduğu için, bunlardan herhangi biri (telefon direği)
sistemin can alıcı noktasını gerçekleştirir (kurbanın kafasına düşer). Sistemin
tüm parçaları bu son vuruşu doğru zamanda ve doğru yerde gerçekleştirmek
durumunda olduğu için, sistemin karmaşıklığında bir eksiltme olamaz. Direği
düşürecek mekanizma bulunmasaydı, Foghorn telefon direğinin önünde bütün gün
yürümesine rağmen başına bir şey gelmeyecekti.
Fareyi, mekanik kapanla
yakalayabileceğiniz gibi yapışkanlı bir tuzakla da yakalayabilirsiniz. Aynı
şekilde Foghorn Leghorn’un kafasına darbe vurmak için başka sistemler de
bulunabilir. Foghorn doğru yerde durduğunda, bir beyzbol sopası ile vurabilir
veya telefon direğini baltayla düşürebilirdiniz. Hatta daha ileriye gidip direk
yerine nükleer bomba, veya silah da kullanabilirdiniz. Fakat bunlardan hiçbiri
Darwin’in evrimini başlatacak hazırlık sistemleri değildir. Örneğin paraya bağlı
ipin doğrudan topa bağlandığını varsayın, böylece yere eğildiği an bomba
patlayacaktır. Bunun gibi daha basit bir sistemin, Darwinci bir transformasyona
uğraması için topun zamanla, aşamalı olarak yerleştirilmesi, yönünün aşamalı
olarak oynatılması, ipin bağlantı noktasının değiştirilmesi, sopaya tekrar
bağlanması ve diğer parçaların da devreye sokulması gerekir. Fakat bu durumda,
Darwin’in aşamalı evrimi gerçekleşirken, sistem kesinlikle
işleyemeyecektir.
Rube Goldberg sistemleri her zaman insanın yüzüne bir
kahkaha kondurur; izleyici karmaşık düzeneği incelerken, ince espriye güler ve
bundan zevk alır. Fakat bazen böyle karmaşık bir sistem daha ciddi bir amaç için
kullanılabilir. O zaman espri kaybolur ve parçaların detaylı bir şekilde
birbirlerine sağladıkları uyum ve düzen hayranlık verir.
Biyokimyasal
sistemler üzerinde çalışan modern biyokimyacılar, buna benzer birçok Rube
Goldberg sistemine rastlamışlardır. Çizgi filmde yer alan ip, sopa, top,
kaydırak, kaya, zımpara kağıdı, kibrit, ateşleyici, top, gülle, ip ve telefon
direği gibi parçaların yerine; biyokimyasal sistemlerde “plazma tromboplastin”
veya “yüksek moleküler ağırlıkta kininojen” gibi parçalar yer alır. Fakat içteki
denge ve hassas uyum her ikisinde de vardır.
SÜT KUTULARI VE KESİLEN
PARMAKLAR
Charles Darwin, Galapagos Adaları’nın kayalıklarında dolaşırken -
kendi adını alacak ispinozları incelerken - mutlaka elini kesmiş veya dizini
yaralamış olmalı. Genç bir maceracı olan kendisi, herhalde bunun üzerinde pek
fazla durmamıştır. Bir adada araştırma yapan bilimadamları için acı, hayatın
gerçeği sayılır ve işlerin tamamlanması gerekiyorsa bunu dikkate bile almamak
gerekir.
Sonunda akan kan duracak ve açık yara iyileşecektir. Darwin bunu
farketseydi, aslında neler olup bittiği hakkında pek fazla şey söyleyemeyecekti.
Kanın pıhtılaşma sistemini bilmediğinden altında yatan mekanizmaların neler
olabileceğini bile tahmin edemezdi; zaten moleküler düzeyde hayatın
mekanizmalarının açıklanması için yüz yıl geçmesi gerekiyordu. Darwin
entellektüel ve yeni şeyler düşünen bir insandı fakat onun da kimse gibi
geleceği görebilme yeteneği yoktu.
Kan çok değişik bir davranış biçimine
sahiptir. Sıvı içeren bir kap - süt kutusu, petrol dolu bir varil - sızıntı
yaptığında, içerdiği sıvı dışarıya akar. Akış hızı sıvının yoğunluğuna bağlıdır
(örneğin tatlı bir şurup, alkolden daha yavaş akacaktır) fakat sonuçta tamamıyla
dışarı boşalacaktır. Buna hiçbir şey karşı koyamaz. Fakat bunun aksine insanın
bir yeri kesildiğinde ve bir süre yara kanadığında, bir pıhtı bu kanamayı
durduracaktır. Pıhtı zamanla sertleşerek yaranın iyileşmesine yol açacaktır.
Kanın pıhtılaşmasına o kadar alışkınızdır ki, buna dikkat bile etmeyiz.
Biyokimyasal araştırmalar, aslında kanın pıhtılaşmasının çok karmaşık ve
bağımsız proteinlerin ortak bir çalışması olduğunu göstermiştir. Bu sistemin
parçalarından herhangi birinin eksilmesi veya zarar görmesi sistemin işleyişini
durduracaktır : kan doğru zamanda veya doğru yerde pıhtılaşmayacaktır.
Bazı
işlevlerin hata kabul etmeme gibi bir özelliği vardır. Örneğin, uçak
yolculuğunda beni en çok heyecanlandıran yere iniş anıdır. Bunun nedeni
havaalanının çevresindeki evlerin ve okulların çok yakınından geçmek zorunda
olduğumuz ve bunun sonucunda yolun sonunda mutlaka durulması gerektiğidir.
Birkaç yıl önce LaGuardia Havaalanı’na inen bir uçak pistten çıkarak Long
Island’da birçok kişinin ölümüne neden oldu. Gazetelerde de buna benzer
haberleri sık sık duyarız. Eğer pistler bir mil yerine, yirmi mil uzunlukta
olsaydı belki kendimi daha güvenlikte hissedecektim.
Uçağın piste inişi, bir
felaketin engellenmesi için çok hassas ve ciddi uygulamaların yer aldığı
sistemlere bir örnek olabilir. Wright kardeşler bile piste inerken iyice
düşünmek zorunda kalmışlardır. İniş sırasında mesafeyi biraz uzatmak veya
kısaltmak, biraz aşağı veya yukarı gitmek, uçağı ve yolcuları tehlikeye
sokacaktır. Fakat otomatik pilota bağlı bir uçağı yere indirmenin güçlüğünü
düşünün - şuurlu bir kullanıcı olmadan! Kanın pıhtılaşması bir otomatik pilottur
ve son derece hassas bir çalışma gerektirir. Kan basıncı arttırılmış bir dolaşım
sistemi delindiğinde, canlının kanamadan ölmemesi için pıhtının hemen oluşması
gerekir. Eğer pıhtı yanlış zamanda yanlış yerde oluşursa, pıhtı kan dolaşımını
engelleyebilir ve sonuçta kalp krizleri ve bayılmalar yaşanır. Ayrıca, kanın
yaranın üzerinde boylu boyunca oluşması ve yarayı mühürlemesi de gereklidir.
Fakat en önemlisi pıhtı sadece yara üzerinde kalmalıdır. Yoksa canlının tüm kan
dolaşımı pıhtılaşarak sertleşecek ve onu öldürecektir. Bu nedenle kanın
pıhtılaşması sıkı bir denetim altında tutulmalı ve pıhtı doğru zamanda, gerekli
yerde oluşmalıdır.
YAMA İŞİ
Önümüzdeki sayfalarda kan pıhtılaşma oyununda
oynayan proteinlerin rolleri ve başarıları hakkında bilgi sahibi olacaksınız.
Bir spor takımının üyeleri gibi bazı oyuncuların garip isimleri vardır. Eğer
proteinlerin rolleri ve isimleri aklınızdan uçup giderse, sakın endişelenmeyin -
çünkü buradaki amaç sizin ezber yeteneğinizi ölçmek değil. (Ayrıca, Şekil 4-3′te
isimler ve ilişkileri verilmiştir.) Bunun yerine size kanın pıhtılaşmasındaki
karmaşıklık hakkında bilgi vermeyi ve bunu kendinizin tecrübe ederek
hissetmenizi amaçlıyorum. Daha sonra bunun aşama aşama olup olamayacağına siz
karar verirsiniz.
Kan plazmasındaki proteinlerin yüzde 2 veya 3′ü (plazma,
kanın alyuvarlar alındıktan sonraki halidir) fibrinojen denilen karmaşık bir
proteinden oluşur. Fibrinojen ismini hatırlamak kolay olacaktır, çünkü bu
protein, pıhtının oluşması için “fiber” denilen lifçikler oluşturur. Fibrinojen,
pıhtı malzemesinin durağan halidir. Foghorn Leghorn hikayesindeki telefon direği
gibi, fibrinojen de harekete geçmeyi bekleyen bir silahtır. Kanın
pıhtılaşmasında rol alan diğer proteinlerin neredeyse hepsi, pıhtının
zamanlaması ve konumlandırılmasıyla ilgilidir. Bu tekrar, çizgi filmdeki örneğe
çok benzer: telefon direğinin düşmesinin sağlanmasında, diğer tüm parçaların
rolü olmaktadır.
Fibrinojen altı protein zincirinden oluşur ve üç farklı
proteinin çift eşlerini içerir. Elektron mikroskobunda, fibrinojenin bir çubuk
şeklinde olduğu görülmüştür. Bu çubuğun her iki tarafında yuvarlak bombeler ve
orta tarafında da bir bombe bulunmaktadır. Fibrinojen bu nedenle daha çok tam
orta yerinde de bir ağırlık duran halteri andırmaktadır.
Tuzun okyanusta
erimesi gibi, fibrinojen de normalde plazma içinde erir. Sadece kendi işleriyle
ilgileniyormuşçasına etrafta yüzer ve kanayan bir yara veya kesik ile
karşılaşana kadar buna devam eder. Daha sonra trombin adındaki başka bir
protein, fibrinojenin protein zincirindeki üç halkadan ikisini dilimler. Kesilen
protein - şimdi fibrin olarak adlandırılmaktadır - dış yüzeyinde yapışkan
parçalara sahiptir. Bu yapışkan parçalar diğer fibrin moleküllerine tam uyacak
şekilde düzenlenmiştir. Bu uyumlu yapışkan parçacıklar, çok sayıda fibrinin
birbirine yapışarak bağlanmasını sağlar, 3. Bölüm’deki tubulin-ton balığı
konservelerini hatırlayın. Tubulin nasıl sadece yığılarak anlamsız bir yığın
oluşturmadıysa, fibrin molekülleri de amaçsız olarak birleşmezler. Fibrin
molekülünün şekli nedeniyle uzun zincirler oluşur ve bir diğerinin üzerinden
geçerek (balık avlamakta kullanılan ağ gibi) kan hücrelerini yakalayan bir ağ
sistemi oluşturulur. Bu ilk pıhtıdır (Şekil 4-2). Bu ağ sistemi minimum protein
ile oluşarak tasarruf sağlar, eğer yığılarak pıhtı oluşturulsaydı çok daha fazla
proteine ihtiyaç duyulacaktı.
Fibrinojenden parçalar kesen trombin ise,
Foghorn Leghorn çizgi filmindeki dairesel bıçkıya benzer. Bıçkı gibi, trombin de
kontrol altındaki bu işleme son noktayı koyar. Fakat ya bu bıçkı mekanizması
kontrolsüz olarak durmaksızın işleseydi? Bu durumda telefon direğine bağlı duran
ip ilk anda kesilecek ve Foghorn görüş sahasına girmeden olanlar olacaktı.
Benzer şekilde, kanın pıhtılaşmasında rol oynayan proteinler sadece trombin ve
fibrinojen olsaydı, süreç kontrolden çıkardı. Trombin çabucak fibrinojeni,
fibrine dönüştürecek ve hayvanın kan dolaşımında yığın yığın kan pıhtıları
oluşacaktı. Çizgi karakterlerin aksine, gerçek hayatta hayvanlar hemen
ölecektir. Böyle üzücü sonuçlarla karşılaşmamak için, bir organizmanın trombinin
faaliyetlerini denetim altında tutması gerekir.
ŞELALE
Vücut genellikle
daha sonra kullanmak üzere aktif olmayan enzimleri depolar (enzimler kimyasal
bir reaksiyonu harekete geçiren proteinlerdir, fibrinojenin kesilmesindeki
gibi). Bu aktif olmayan enzimelere, proenzim denir. Belirli bir enzimin gerekli
olduğuna dair bir sinyal alındığında, ilgili proenzim harekete geçerek gerçek
bir enzim oluşturur. Fibrinojenin fibrine dönüşmesi gibi, proenzimler de kendi
üzerinde belirli bir noktadan bir parçanın kesilmesiyle olgun bir enzime
dönüşür. Bu strateji genellikle sindirimle ilgili enzimlerde kullanılmaktadır.
Büyük miktarda aktif olmayan enzim depolanır ve bir sonraki öğünün gelişiyle
hemen harekete geçer.
Trombin genelikle aktif olmayan, protrombin halinde
mevcuttur. Aktif olmadığı için protrombin, fibrinojeni kesemez ve böylece canlı,
kontrolsüz bir pıhtılaşmanın ölümcül etkilerinden korunmuş olur. Fakat buradaki
kontrolün sırrı hala çözülememiştir. Eğer çizgi filmdeki bıçkı da aktif
olmasaydı, telefon direği yanlış zamanda düşmezdi. Eğer bıçkıyı hiçbir şey
harekete geçirmezse, bu durumda ip asla kesilemeyecektir; yani telefon direği de
doğru zamanda düşemez. Fibrinojen ve protrombin, kanın pıhtılaşması sisteminde
kullanılan proteinlerin tamamı olsaydı canlının durumu herhalde pek iyi olmazdı.
Hayvan yara aldığında amaçsızca dolaşan protrombin fibrinojenin yanından geçip
gidecek, ve canlı kan kaybından ölecekti. Protrombin fibrinojeni keserek fibrine
dönüştüremediğinden, protrombini harekete geçirecek bir mekanizmaya ihtiyaç
vardır. Belki de okuyucu kanın pıhtılaşma sistemine neden şelale dediğimizi daha
iyi anlayabilir - çünkü bu sistemde bir parça diğerini harekete geçirir ve bu
böyle devam eder. Her şey karmaşık hale gelmeye başladığından, gelişmeleri Şekil
4-3′teki çizimden takip etmeniz faydalı olacaktır.
Stuart faktörü denilen bir
protein de protrombini keser ve onu aktif trombine dönüştürür. Ancak bu şekilde
trombin, fibrinojeni fibrine dönüştürür ve kan pıhtısını oluşturur. Fakat ne
yazık ki, tahmin edebileceğiniz gibi Stuart faktörü ve protrombin ile
fibrinojen, kanın pıhtılaşmasında rol oynayan tek proteinler olsaydı; Stuart
faktörü şelale etkisini hemen başlatacak ve organizmanın kanını kurutacaktı. Bu
nedenle Stuart faktörü de kanda aktif durumda bulunmamaktadır ve harekete
geçmesi için aktifleştirilmesi gerekmektedir.
Bu noktada aklımızı karıştıran
bir yumurta-tavuk senaryosuyla karşı karşıya kalırız. Aktif durumdaki Stuart
faktörü bile protrombini harekete geçirmeye yeterli değildir. Stuart faktörü ve
protrombini bir test tübüne koyup karıştırabilirsiniz, fakat bu sırada trombin
oluşana kadar canlı kanamadan ölüp gidecektir. O halde görülmektedir ki,
akselerin adında başka bir protein Stuart faktörünün harekete geçmesi için
gereklidir. Dinamik ikili - akselerin ve aktif Stuart faktörü - protrombini
hemen keser ve hayvanın kanaması durdurulur. Yani, bu aşamada bir proenzimi
aktifleştirebilmek için, iki ayrı proteine ihtiyaç duyulmaktadır.
Evet,
akselerin de başlangıçta aktif olmayan proakselerin durumundadır (derin bir
nefes alabilirsiniz). Peki onu ne aktifleştirir? Trombin! Fakat trombin
hatırlayacağınız gibi bu şelalede, proakselerinin durduğu yerden daha
aşağıdadır. Bu durumda akselerin üretiminde rol oynayan trombin, torunun
anneannenin doğumundan önce varolmasına benzer. Ne var ki, Stuart faktörünün
protrombini çok yavaş bir hızda kesmesi nedeniyle, kanda her zaman bir miktar
trombin bulunmaktadır. Kanın pıhtılaşması bu nedenle otomatik-kataliz özelliğine
sahiptir, çünkü şelaledeki proteinler aynı proteinlerden daha fazla üretilmesini
de sağlar.
Burada biraz geriye gitmemiz gerekir çünkü hücrede oluşturulan
protrombin, aktif durumdaki Stuart faktörü ve akselerin olmasına rağmen trombine
dönüşmemektedir. Protrombin öncelikle değiştirilmelidir (Şekil 4-2) ve bunu
yaparken on çeşit aminoasit artık oluşturur. Glutamat (Glu) maddesi,
g-carboksiglutamat (Gla) maddesine dönüşür. Bu değişim, alt çeneye bir üst çene
eklemeye benzer. Tamamlanan yapı ısırabilir ve dişlerin arasında bir nesneyi
tutabilir; fakat alt çene olmadan bu yapılamazdı. Protrombinde ise Gla artıkları
kalsiyumu “ısırır” (bağlanır) ve böylece protrombin hücrelerin dış yüzeylerine
yapışabilir. Sadece bu değişime uğramış kalsiyum-protrombin ikilisi hücre zarına
bağlanmış durumuyla, Stuart faktörü ve akselerin tarafından aktifleştirilerek
trombine dönüştürülebilir.
Protrombinin değiştirilmesi bir kaza eseri
değildir. Tüm biyokimyasal reaksiyonlarda olduğu gibi bunu yapacak özel bir
enzime ihtiyaç vardır. Bu enzimin yanısıra, Glu maddesinin Gla’ya çevrilebilmesi
için de K vitamini gereklidir. K vitamini bir protein değildir, fakat görme için
gerekli olan 11-cis-retinal gibi (1.Bölüm’de anlatılmıştı) küçük bir moleküldür.
Mermilere gereksinimi olan bir silah gibi, Glu’yu Gla’ya dönüştüren enzimin de K
vitaminine ihtiyacı vardır. Kan pıhtılaşmasında, K vitaminin oynadığı role
benzetilerek bir tür fare zehiri oluşturulmuştur. Wisconsin Araştırma Vakfı
tarafından oluşturulan ve “warfarin” adı verilen sentetik zehir, K vitaminine
benzeyecek şekilde oluşturulmuştur. Warfarinin varlığında, enzim protrombini
değiştirememektedir. İçinde warfarin olan bir yiyecekle beslendiğinde,
farelerdeki protrombin değişemez ya da kesilemez, böylece bunu yiyen hayvan
kanama sonucu ölür.
Fakat yine de pek fazla gelişme kaydettiğimiz söylenemez
- şimdi geriye dönüp Stuart faktörünü neyin harekete geçirdiğini araştırmalıyız.
Bunun iki farklı yoldan başarılabilmesi mümkündür, iç ve dış yöntemlerle. İçteki
yöntemde pıhtılaşma için gerekli olan tüm proteinler kan plazmasında yer alır;
dıştaki yöntemde ise bazı pıhtılaşma proteinleri hücrelerin içindedir. Şimdi ilk
olarak iç yöntemi inceleyelim. (Lütfen Şekil 4-3′ü takip ediniz.)
Bir hayvan
yaralandığında, yaranın yakınındaki hücrelerin yüzeyinde Hageman faktörü denilen
bir protein açığa çıkar. Hageman faktörü daha sonra HMK adlı başka bir protein
tarafından kesilir ve aktif duruma gelir. Aktifleşen Hageman faktörü, başka bir
proteinolan prekallikreini aktif hale sokar ve kallikreine dönüştürür.
Kallikreinin varlığı ise, HMK’yı hızlandırarak daha çok Hageman faktörünün
aktifleştirilmesini sağlar. Aktif Hageman faktörü ve HMK, birlikte konvertin
proteinini harekete geçirerek Christmas faktörü denilen proteini de
aktifleştirir. Sonuç olarak, aktif durumdaki Christmas faktörü ve antihemofili
faktörü, Stuart faktörünü aktif haline getirir.
İçteki yöntem gibi, dıştaki
yöntem de bir şelaleyi andırmaktadır. Dış yöntem ise prokonvertin denilen
proteinin, aktif Hageman faktörü ve trombin ile birlikte konvertine
dönüştürülmesiyle başlar. Başka bir proteinin varlığında ise, doku faktörü gibi,
konvertin Stuart faktörünü aktif forma sokar. Doku faktörü genellikle hücrelerin
kanla temas etmeyen dış kısımlarında bulunmaktadır. Bu nedenle yalnız yaralanma
durumlarında doku kanla temas eder ve dış yöntem uygulamaya geçer. ( Bu durumda
bir kesik, Foghorn Leghorn’un yerden parayı alması etkisini oluşturur - bu
hareket şelalenin dışında bir yerdedir. )
İç ve dış yöntemler çeşitli
noktalarda kesişirler. İç yöntemle aktifleşen Hageman faktörü, dış yöntemdeki
prokonvertini çalıştırabilir. Böylece konvertin iç yöntemi takip ederek, aktif
PTA’nın Christmas faktörünü aktifleştirir. Trombin ise iki yöntemi de harekete
geçirebilmektedir, çünkü pıhtılaşma şelalesindeki antihemofili faktörünü
aktifleştirebilir. Bu durumda Christmas faktörü, Stuart faktörünü dönüştürebilir
ve onu aktif hale sokar, ayrıca prokonvertini de aktifleştirebilir.
Kanın
pıhtılaşma sistemini inceledikten sonra, Rube Goldberg’in çizgi makinalarının
basitliğini daha iyi anlayabiliyorsunuz.
BENZERLİKLER VE
FARKLILIKLAR
Foghorn Leghorn’un karikatürsel düzenekleri ile gerçek yaşamdaki
kanın pıhtılaşma sistemi arasında birtakım farklılıklar vardır; bunlar
biyokimyasal sistemin yoğun karmaşıklığını göstermektedir. En önemli ayrım,
pıhtılaşma şelalesinin, organizma tam olarak katılaşmadan önce bir noktada
durması gerektiğidir (bu daha sonra kısaca tarif edilecektir). İkinci fark ise,
kanın pıhtılaşmasındaki kontrol yollarının ikiye ayrılmasıdır. Potansiyel
olarak, pıhtılaşmayı başlatan iki farklı yol vardır denilebilir. Yaşayan
organizmalardaki iki yolun taşıdıkları önem hala tam olarak anlaşılamamıştır.
Kanın pıhtılaşmasıyla ilgili deneylerin gerçekleştirilmesi zordur; bazı
proteinler - özellikle sistemin ilk basamaklarında yer alanlar - kanda çok az
bir süre bulunurlar. Örneğin yüz galon kanda sadece 0,028 gram kadar anti
hemofili faktörü içerir. Dahası, pıhtılaşmanın ilk aşamalarında harekete
geçirmekle görevli proteinler oluştuğu için, genellikle hangi proteinin
görevinin ne olduğu kolaylıkla anlaşılamaz.
Foghorn’un saldırı sistemi ile
kanın pıhtılaşma yolu arasında da önemli kavramsal benzerlikler vardır: her
ikisi de eksiltilemez derecede karmaşıktır. Bizim tam olarak çözemediğimiz
detayları da göz önüne alırsak, kanın pıhtılaşma sistemi tam anlamıyla
eksiltilemez karmaşıklık tanımına uymaktadır. Bu temel fonksiyon, kendisi için
gerekli olan pek çok farklı parçanın birleşmesinden oluşan tek bir sistemdir ve
bu parçalardan bir tanesinin devreden çıkması sistemin işlevinin bozulmasına
neden olur. Kanın pıhtılaşma işlevi, yaralanmış kısmın dışına doğru kan akışını
durdurmak için doğru yer ve zamanda katı bir bariyer oluşturmak içindir
(bilmediğimiz başka nedenleri de olabilir) ve sistemin bileşenleri fibrinojen,
protrombin, Stuart faktörü ve proakselerindir. Foghorn sisteminin parçaları,
telefon direğinin düşmesini kontrol etmeleri dışında başka bir amaçla
kullanılamaz. Aynı şekilde, pıhtılaşma şelalesindeki hiçbir protein kanın
pıhtılaşmasının oluşumu dışında başka bir amaç için kullanılmazlar. Ancak, bu
bileşenlerden bir tanesinin olmaması durumunda, kan asla pıhtılaşmayacak ve
sistem çökecektir.
Yaradan kanın akışını durdurmanın başka yolları da vardır.
Ancak bu yollar pıhtılaşma şelalesinin öncesinde yer alan yönlendiriciler
değildir. Örneğin, kesik bölgenin yakınındaki kan akışını durdurmaya yardım
etmek, vücut kan damarlarını büzebilir. Aynı zamanda platelet denilen kan
hücreleri kesik bölgeye yapışarak küçük yaralar için bir tıpa görevi görürler.
Ancak bu sistemler zamanla gelişerek kanın pıhtılaşması için bir sisteme
dönüşmüş olamazlar. Bunu iddia etmek, yapışkanlı bir fare tuzağının zaman içinde
mekanik bir fare kapanına dönüştüğünü söylemeye benzer.
En basit kan
pıhtılaşma sistemi düşünüldüğünde, bir yerinde yaralanma olan bir organizmada
rastgele o bölgeye gelen bir tür proteinin birikmesi akla gelebilir. Bunu tam
ortasından kesildiği halde dengede durabilen bir telefon direğine
benzetebiliriz. Bu denge Foghorn Leghorn’un yürürken çıkardığı titreşimlere
bağlıdır. Rüzgar veya diğer faktörler direği kolayca devirebilir. Direğin
devrilebileceği bir yön belirlenmemiştir. Benzer şekilde, en basit bir
pıhtılaşma sistemi bile uygun şekilde başlatılmadığında vücuda zarar verecek ve
kaynaklarını tüketecektir. Ne en basit karikatür, ne de pıhtılaşma “sistemleri”
minimum fonksiyon kriterini karşılayamaz. Rube Goldberg’in sistemlerinde en son
gerçekleşen faaliyet problem değildir (telefon direğinin devrilmesi, pıhtının
oluşması gibi); asıl problem kontrol sistemidir.
Kanın pıhtılaşma sisteminin
gerçekte olduğundan çok daha kolay olduğunu düşünebilirsiniz - yani şelalenin
işlemesiyle Stuart faktörünün fibrini meydana getirmek için trombinin üzerinden
geçerek fibrinojeni kesmesinden daha basit. Pıhtılaşmanın kontrol ve zamanlama
özelliklerini bir kenara bırakarsak bile, kolaylaştırılmış bir sistemin çok daha
karmaşık bir sisteme çeşitli aşamalarla evrimleşerek dönüşemeyeceğini hemen
anlayabiliriz. Eğer trombinin bulunmadığı bir sisteme yeni bir protein dahil
edilirse, sistem ya hemen çalışacaktır - ki bu hemen ölüm demektir - ya da
hiçbir şey yapmayacaktır. Peki bunlardan hangisi doğal seleksiyon sonucu
başarılı olmuş olabilir? Her ikisi de organizmanın ölümü ile sonuçlanacaktır.
Şelalenin yapısından dolayı, yeni protein hemen düzenlenmelidir. En başından
itibaren şelaleye yeni bir adım eklenmesi demek, bir proenzim ve onu aktif hale
getirecek bir enzimin de sisteme dahil olması anlamına gelir. Böylece proenzim,
enzimi doğru zamanda ve doğru yerde harekete geçirmelidir. Her adımın çeşitli
parçalara ihtiyacı olduğundan, kanın pıhtılaşma sistemi eksiltilemez
karmaşıklıktadır ve aslında her adımı bu özelliği taşımaktadır.
Sanırım,
kanın pıhtılaşma sistemine en iyi örnek kanallardır. Panama Kanalı gemilerin,
Pasifik Okyanusu’ndan Karayib Denizi’ne geçmelerini sağlamaktadır. Kara
seviyesi, deniz seviyesinden daha yüksek olduğundan havuz içindeki su, gemiyi
yoluna devam edebileceği bir seviyeye kadar kaldırır. Daha sonra, başka bir
havuz gemiyi bir sonraki seviyeye yükseltir ve diğer taraftaki havuzlar gemiyi
suyun seviyesine indirirler. Her havuzda gemiyi indirecek veya yükseltecek suyu
tutan kapılar vardır. Burada aynı zamanda havuzu doldurmak veya boşaltmak için
gerekli olan savak veya su pompası bulunmaktadır. Başlangıçtan itibaren her
havuzda bulunması gereken iki şey vardır- bir kapı ve savak - aksi takdirde
çalışmazlar. Sonuç olarak kanaldaki her havuz eksiltilemez bir karmaşıklığa
sahiptir. Aynı şekilde, kanın pıhtılaşma sisteminin her kontrol noktasında aktif
olmayan bir enzim ve onu harekete geçirecek bir başka enzime ihtiyaç
vardır.
HENÜZ BİTMEDİ
• Pıhtılaşma bir kez başladığında, hayvanın sahip
olduğu kanın tamamı katılaşana kadar pıhtılaşmasını engelleyecek faktörler
nelerdir? Pıhtılaşma çeşitli nedenlerden dolayı sadece yaranın bulunduğu bölgeyi
kapsar. (Şekil 4-3′e bakınız) Öncelikle, antitrombin denilen plazma proteini
aktif pıhtılaşma proteinlerine (aktif olmayanlar değil) bağlanır ve onları aktif
olmayacakları hale getirir. Eğer heparin adı verilen bir maddeye bağlanmazsa,
antitrombin de aktif değildir. Heparin zarar görmemiş kan hücrelerinin ve
damarların içinde oluşur. Pıhtılaşmanın lokalize olduğu ikinci yol C proteinin
hareketleri doğrultusundadır. Trombin tarafından aktif hale getirildikten sonra
C proteini, akselerini ve aktif antihemofili faktörünü yok eder. Sonuçta,
trombomodulin adı verilen bir protein kan damarlarının içindeki hücrelerin
yüzeyinde sıralanır. Trombomodulin trombine bağlanır, trombinin fibrinojeni
kesme kabiliyetini azaltır ve aynı zamanda C proteinini aktif hale getirme
kabiliyetini arttırır.
Pıhtı ilk olarak oluştuğunda, oldukça hassastır: eğer
yara alan bölge bir darbe alırsa, pıhtı kolayca zarar görebilir ve kanama tekrar
başlar. Bunu önlemek için, vücudun pıhtıyı güçlendirme metodu vardır. Birikmiş
fibrin, aktif hale getirilmiş bir protein olan FSF - “fibrin stabilizasyon
faktörü” (fibrin sabitleme faktörü) - tarafından “birbirine bağlanır.” FSF,
farklı fibrin molekülleri arasında karşılıklı kimyasal bağlar meydana getirir.
Sonuçta yaranın iyileşmesi gerçekleştikten sonra pıhtı ortadan kaldırılmalıdır.
Plazmin denilen bir protein, özellikle fibrin pıhtılarını kesmek için bir makas
görevi görür. Neyse ki, plazmin fibrinojen üzerinde etkin değildir. Ancak
plazmin çok hızlı hareket edemez, fakat bu sayede yaranın tamamen iyileşmesi
için zamanı olur. Bu nedenle plazminojen adı verilen aktif olmayan bir form
içinde meydana gelir. Plazminojenin plazmine dönüşümü ise t-PA adı verilen bir
protein tarafından sağlanır. Pıhtının çözülmesini kontrol eden başka proteinler
de vardır. Bunların arasında, plazmine bağlanan ve fibrin pıhtılarını bozmasını
engelleyen a2-antiplazmin bulunmaktadır. •
Foghorn Leghorn’un meydana
getirdiği çizgi makine mükemmel bir plana, zamanlamaya ve kendisini oluşturan
pek çok bileşiğin yapısına bağlıydı. Eğer dolar banknotuna bağlanan ip çok uzun
olsaydı veya top hizalanmasaydı, bu durumda bütün sistem çökerdi. Aynı şekilde
pıhtılaşma şelalesi, farklı reaksiyonların zaman ve hızına bağlıdır. Eğer
trombin, prokonvertini yanlış zamanda aktif hale getirirse hayvanın kanı
katılaşabilir; eğer proakselerin veya antihemofili faktörü çok yavaş aktif
olursa ölüme yol açabilir. Eğer trombin C proteinini, proakselerini aktif hale
getirdiğinden daha hızlı aktifleştirseydi veya antitrombin kendi oluşumu kadar
hızlı bir şekilde Stuart faktörünü aktif hale getirseydi, bir organizma tarih
içinde yok olacaktı. Eğer plazminojen kanın pıhtılaşması üzerine hemen aktif
hale geçseydi, bu durumda pıhtıyı hemen çözecek ve sistemin işleyişini
bozacaktı.
Bir kan pıhtısının oluşması, sınırları, güçlendirilmesi ve ortadan
kaldırılması entegre bir biyolojik sistemdir ve tek bir parçadaki problem
sistemin çökmesine neden olacaktır. Kanın pıhtılaşma faktörlerinden bazılarının
eksikliği veya hatalı faktörlerin üretimi, genellikle ciddi sağlık problemleri
ile veya ölümle sonuçlanır. Hemofilinin en bilinen şekli, antihemofili
faktörünün azlığından meydana gelir. Antihemofili faktörü, Stuart faktörü
aktifleşirken Christmas faktörünü aktifleştirir. Kan pıhtılaşma sistemindeki
diğer proteinler de hasar görmüşse, diğer ciddi sağlık problemleri de ortaya
çıkabilir. Genellikle kanama hastalıkları pıhtılaşmayla doğrudan ilgisi olmayan
FSF, K vitamini, veya a2-antiplazmin eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Buna ek
olarak, C proteini eksikliği de hatalı pıhtılaşma nedeniyle doğum öncesi
ölümlere yol açabilir.
BİRAZ ETRAFI KARIŞTIRALIM
Bu ultra kompleks
sistemin, Darwin teorisine göre gelişebileceği mümkün müdür? Pek çok bilimadamı,
kanın pıhtılaşmasının nasıl geliştiğini öğrenmek amacıyla fazlaca çaba
sarfetmişlerdir. Bir sonraki bölümde, profesyonel bilim literatüründe kanın
pıhtılaşması için yapılan teknik açıklamaların neler olduğunu göreceksiniz. Ama
önce, birkaç detaya değinmekte yarar var.
1960′ların başında bazı
proteinlerin aminoasit dizilimlerinin, diğer proteinlerin aminoasit
dizilimlerine benzer olduğu anlaşıldı. Örneğin, bir protein dizilimindeki ilk on
aminoasidi düşünün. Bunlardan birisinin ANLLDGKIVS, ikincisinin ise ANVLEGKIIS
olduğunu düşünün. Bu iki sıra, yedi pozisyonda birbirlerine benzemektedirler, üç
pozisyonda ise farklıdırlar. Bazı proteinler, yaklaşık yüzlerce benzer aminoasit
dizilimine sahip olabilirler. Bu iki protein arasındaki benzerliği
açıklayabilmek için, geçmişte ilk genin kendi kendini kopyaladığı söylendi. Buna
göre zaman içinde genin iki kopyası bağımsız olarak mutasyonlar geçirmiş ve
farklı dizilimlere sahip olmuştu. Sonuçta birbirine benzer fakat tıpatıp aynı
olmayan aminoasit dizilimlerine sahip proteinler oluşmuştu.
Siyam Kralı bir
defasında akıl hocalarından, her türlü zor durum için uygun olabilecek bir
atasözü söylemelerini istedi. Söyledikleri atasözü şu oldu: “Bu da geçecek”.
Evet, biyokimyanın her safhası için de söylenebilecek tek şey vardır: “Herşey
göründüğünden daha karmaşıktır.” 1970′lerde bu söz, genin detaylı olarak
açıklanmasıyla doğruluğunu ispatladı. Proteinlerin sol elli olarak kodlanan
DNA’ları, sağ elli olanlardan ayrılabiliyorlardı. Bu durumu sözlükteki karnaval
kelimesi örneğine benzetebiliriz. Sözlüğe baktığınızda kelimenin
“hsıfkarklıonaşşival” olarak yazıldığını görebilirsiniz. Bir gen bir
bölgedeyken, diğerleri farklı bölgelerde bulunabilir.
Farklı kodlanmış genler
üzerinde yapılan araştırmalar, eski proteinlere ait DNA parçalarını karıştırarak
yeni proteinler ortaya atılabileceği hipotezini ortaya attı. Bir kağıt
destesinden farklı kağıtlar seçerek her seferinde yeni bir eliniz olabileceği
gibi. Bu hipotezin savunucuları ise aminoasit dizilimlerindeki benzerlikleri
göstermekte ve farklı proteinlerin belirgin parçalarının biçimlerini öne
sürmektedir.
Kanın pıhtılaşma şelalesinin proteinleri, yukarıdaki DNA
parçalarının karıştırılması hipotezi için genellikle bir delil olarak
kullanılır. Parçalanmış gen parçaları tarafından kodlanan şelale proteinlerinin
bazı bölgeleri, aminoasit dizilimlerinde aynı proteinlerin diğer bölgeleri ile
benzerlik gösterirler. Aynı zamanda, şelalenin farklı proteinlerinin kesitleri
arasında da benzerlik olabilir. Örneğin prokonvertin, Christmas faktörü, Stuart
faktörü ve protrombin, bunların hepsi aminoasit dizilimlerinde benzer bölgelere
sahiptirler. Buna ek olarak, bütün bu proteinlerde dizilim K vitamini tarafından
değiştirilmektedir. Dahası, bu bölgeler başka proteinlerin (pıhtılaşma
sisteminde yer almayan proteinler) dizilimleriyle de aynı olabilir ve hatta K
vitamini tarafından değiştirilmektedirler.
Dizilimdeki benzerlikler,
hepimizin açıkça görmesi içindir ve varlıkları yadsınamaz. Ancak, genin
çiftleşmesi ve yer değiştirme hipotezi belli bir proteinin veya protein
sisteminin nasıl - yavaş mı, birden mi, doğal seleksiyonla mı, yoksa başka bir
mekanizma ile mi- meydana geldiği hakkında hiçbir bilgi vermez. Şu
unutulmamalıdır; fare kapanının yayını bir saatinkine benzetebiliriz. Ya da bir
manivela, fare kapanının metal kısmına benzetilebilir. Ancak bunların hiçbiri
fare kapanının nasıl üretildiği hakkında bize hiçbir bilgi vermez. Bir sistemin
Darwin mekanizması ile, aşama aşama meydana geldiğini iddia etmek için, sistemin
fonksiyonunun “sayısız, başarılı ve düzenli değişimlerle şekillendirilmesi”
gereklidir.
SANAT MESELESİ
Şimdi biraz daha ileriye gidebiliriz. Bu
bölümde, kanın pıhtılaşması ile ilgili evrimci Russel Doolittle’ın
açıklamalarına yer vereceğim. Kendisi, pıhtılaşma proteinlerinin peşpeşe
oluştuğunu söyleyerek bir hipotez ortaya atmıştır. Ancak, sonraki bölümde
değineceğim gibi açıklamaları ciddi şekilde yetersizdir, çünkü proteinlerin
görünümü ile ilgili olasılıkları hesaplama ve yeni proteinlerin oluşumunu
açıklama yönünde hiçbir girişimi yoktur.
San Diego California
Üniversitesi’nde, Moleküler Genetik Merkezi’nde biyokimya profesörü olan Russel
Doolittle, pıhtılaşmanın evrimi üzerinde çalışmalarda bulunan meşhur
bilimadamlarından biridir. Harvard’da yazdığı yüksek lisans tezinde, “Kanın
Pıhtılaşmasının Karşılaştırmalı Biyokimyası” (1961) konusunu incelemiştir.
Profesör Doolittle daha “basit” organizmalarda, farklı pıhtılaşma sistemlerini
inceleyerek memelilerdeki kan pıhtılaşma sisteminin nasıl meydana geldiğini
anlamayı umuyordu. Doolittle kendi bilgilerini Trombosis ve Heamostatis adında
bir dergide yayınladı. Bu dergi, kanın pıhtılaşması üzerine uzmanlaşan
profesyonel bilimadamlarına ve doktorlara hitap etmekteydi. Aslında bu dergiyi
okuyanlar, kanın pıhtılaşması hakkında dünyada herkesden çok bilgi sahibi
olanlardır.
Doolittle makalesine şu soruyu sormakla başlar: “Bu kompleks ve
hassasiyetle dengelenen süreç nasıl evrimleşmiş olabilir?
Paradoks burada
yatıyor, eğer her protein bir başka proteinin aktivasyonuna bağlı ise, bu sistem
nasıl meydana gelmiştir? Bu düzen tamamıyla oluşmadan bu sistemin parçalarından
biri ne işe yarardı?”
Bu sorular, bu kitabın asıl hedeflerinin kalbine doğru
gitmektedir. Bu nedenle, Doolitte’nin makalesini daha geniş incelmeye almak
yerinde olacaktır. (Okuyucu Şekil 4-3′e başvurabilir.) Genel olarak okuyucular
için daha anlaşılabilir hale gelmesi için alıntıdaki teknik terimlerin
bazılarını değiştirdim.
Kanın pıhtılaşmasında hassas dengelerde bulunan
proteaseler, anti-proteaseler ve protease yerine geçen diğerleri bulunur. Genel
olarak ileriye yönelik her hareket, arka planda bir karşılığı da beraberinde
getirmektedir. Aşamalı evrim sürecine örnek olarak: etki-tepki, nokta-karşı
nokta veya iyi haber-kötü haber verilebilir. Ancak benim favorim ying ve
yang’dır.
Eski Çin kozmolojisinde, herşey karşıt iki prensip yin ve yang’ın
birleşimi sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Yang maskülen prensiptir ve
hareketi, yüksekliği, sıcaklığı, ışığı ve kuruluğu somutlaştırmaktadır. Yin ise
dişi karşı noktadır ve pasifliği, derinliği, soğuğu, karanlığı ve ıslaklığı
temsil eder. İkisinin evliliği, her şeyin gerçek niteliğini ortaya
çıkarmaktadır. Bunun yalnızca bir benzetme olduğunu unutmayın ve omurgalılarda
kan pıhtılaşmasının nasıl evrimleşmiş olabileceğine dair yazılan senaryoyu
inceleyin. Burada özellikle enzim ve proenzimleri yang, enzim olmayanları da yin
olarak tanımladım.
• Yin: Doku Faktörü (TF) EGF alanına bağlanan [başka bir
proteine ait] bir genin kopyalanması sonucu ortaya çıkar. Yeni oluşan gen, ancak
dokuların zarar görmesinden sonra kan veya lenf sistemi ile bağlantıya
geçer.
Yang: Protrombin, protease gen kopyalanması ve. genlerin
karışıtırılması sonucunda EGF’ye bağlanan eski şekliyle ortaya çıkar. EGF
kendine bağlanılabilecek bir bölge konumundadır ve TF tarafından aktivasyonu
sağlanabilir.
Yin : Trombin alıcısı, [hücre zarına yapışacak olan proteine]
ait genin kopyalanması sonucu harekete geçer. TF tarafından aktif hale getirilen
protrombin tarafından kesilmesiyle hücrenin yapısı ve kümeleşmesi
etkilenir.
Tekrar Yin : Fibrinojen doğmuştur. Trombin eğilimli [uzatmalı] bir
babadan ve [güçlü bir yapıya sahip protein] anneden olan gayrimeşru bir
proteindir.
Tekrar Yin : Antitrombin III [benzer ayrıntılara sahip bir
proteinin] kopyalanması sonucu aniden ortaya çıkmıştır.
Yang : Plazminojen,
eldeki proteaselerin birikmesi sonucu meydana gelmiştir. Fibrine bağlanabilen.
yapılara sahiptir. Bakteriyel proteinlere bağlanarak aktifleşmesi eskiden
antibakteriyel fonskiyonları olabileceğini göstermektedir.
Yin : Antiplazmin,
[benzer özelliklere sahip bir proteinin] kopyalanması ve değişime uğraması
sonucunda meydana gelir, bu antitrombin olabilir.
Yin ve Yang: Aktif hale
geçirilebilen trombin [karşılıklı bağlantılı protein] oluşmuştur.
Yang : Doku
Plazminojen Aktivatörü (TPA) beliriverir. Çeşitli şekilllerde karışıtırılmış
parçalar fibrin de dahil olmak üzere, bunların pek çok maddeye bağlanmasını
sağlar.
Evlilik : “Gla” nitelikli bir yapıyı almasıyla protrombin değişime
uğrar. Kalsiyum ve belirli [eksi yüklü] yüzeylere bağlanma yeteneği ortaya
çıkar.
Yin : [Benzer yapıya sahip proteine ait genin] kopyalanması sonucunda
proakselerinin ortaya çıkması ve daha başka [gen parçalarının]
kazanılması.
Yang : Stuart faktör ortaya çıkar, içinde gla bulunan
protrombinin bir kopyası olarak ortaya çıkar, bunun proakselerine bağlanması
protrombinin aktivasyonunu beraberinde getirecektir.. Bu aktivasyon TF
tarafından meydana getirilen aktivasyondan bağımsızdır.
Tekrar Yang :
Prokonvertin, Stuart faktöründen kopyalanır. Fibrine daha iyi bağlanabilmesi
için protrombini serbest bırakır. Doku faktörüne bağlandığında, prokonvertin,
Stuart faktörünün [keserek] aktif hale getirebilir.
Tekrar Yang : Stuart
Faktöründen Christmas faktörü. Bir dönem için her ikisi de proakselerine
bağlanır.
Yin : Proakselerinden antihemofili faktörü. Christmas faktörü ile
etkileşmeye hemen adapte olur.
Yang: Protein C, genetik olarak protrombinden
meydana gelir.
Yin: Sınırlandırılmış [kesme] ile proakselerini ve
antihemofili faktörünü hareketsiz hale getirir.
Boşanma : Protrombin fibrine
bağlanmk için bıraklılan [gen parçalarından] arta kalanlar ile uğraşmaktadır. Bu
bölge TF ile etkileşmesi için artık gerekli olmayan EGF bölgesidir. •
BİR
DAHA TEKRARLAR MISIN?
Şimdi, Profesör Doolittle’ın senaryosunu gözden
geçirmek için biraz zaman ayıralım. İlk dikkati çeken şey sebep olan faktörlerin
bulunmamasıdır. Doku faktörü, “görülmekte” fibrinojen “doğmakta”, TPA “ortaya
çıkmakta”, karşılıklı bağlantılı protein “serbest kalmaktadır” vs. Doğrusu,
sormamız gereken, bu ortaya çıkmalar ve serbest kalmalar neden
kaynaklanmaktadır? Doolittle, doğrudan olmayan, rastgele kopyalamalar ve gen
parçalarının tekrar kombinasyonunu içine alan, aşamalı Darwin senaryosuna bağlı
kalmış gibi gözükmektedir. Ancak, burada doğru gen parçalarının doğru yerde
bulunmaları için gereken ihtimalin derecesini dikkate almalıyız. Ökaryotik
organizmalar oldukça az gen parçalarına sahiptir ve onlara bağlanma işlemi
rastgeledir. Bu nedenle kanı pıhtılaştıran proteinlerin genlerinin şöyle bir
karıştırılmasıyla oluştuğunu söylemek, düzenli ve anlamlı bir paragraf
oluşturmak umuduyla ansiklopediden rastgele seçilen cümleleri biraraya getirmeye
benzer. Profesör Doolittle ise TPA benzeri bir faaliyeti yerine getirebilecek
proteinin elde edilmesi için, “karıştırılmış çeşitli proteinlerin” kaç
başarısız, yanlış, sonuçsuz biçimde sonuçlandığını hesaplamamıştır.
Bu
problemi biraz daha açmak için şimdi bizim hesaplamalarımıza bir bakalım. Kan
pıhtılaşma sistemine sahip hayvanların kabaca 10.000 geni olduğunu düşünelim.
Bunların her biri ortalama üç ayrı parçaya ayrılmıştır. Bu da toplam olarak
30.000 gen parçası demektir. TPA’nın dört ayrı çeşit baskın geni vardır. “Farklı
karıştırmalar” yoluyla, bu dört baskın geni bir araya getirme ihtimali, 30.0004
kadardır. Bu da yaklaşık olarak 1/1018 demektir. Bir milyon kişinin her sene
piyango oynadığı varsayılırsa, herhangi birinin (belirli bir kişi değil) oyunu
kazanmasından önce, yaklaşık bin milyar sene geçmesi gerekmektedir. Bin milyar
sene evrenin yaşının şu anki tahmininin yüz katı kadardır. Görüldüğü gibi
Doolittle’ın rastgelelerden oluşan tezi oldukça büyük yanlışlıklar içermektedir.
Aynı problem; protrombin (”protease geninin kopyalanması ve karıştırılması
sonucunda oluşur”), fibrinojen (”…dan meydana gelen baskın protein”),
plazminojen, proakselerin ve protrombinin yeni düzenlemelerinden her birinin
ortaya çıkışını da tehlikeye atacaktır. Doolittle oyunu kazanmak için
oluşturduğu mantıkları kusursuz bağlantılara dayandırmaktaydı. Ama ne yazık ki,
evrenin beklemeye vakti yoktur.
Açıklanması gereken ikinci soru ise,
kopyalama genlerle meydana gelmiş olan yeni proteinin oluşur oluşmaz, yeni ve
gerekli donanımlara nasıl sahip olduğudur. İddiaya göre “doku faktörü, genin
[başka bir protein] için kopyalanması ile meydana gelmiştir”. Ancak doku
faktörü, diğer protein için söylendiği gibi asla kopyalama yoluyla meydana
gelemez. Eğer bisiklet üreten bir fabrika kopyalanırsa yine bisiklet üretir,
motosiklet değil. Bir protein için gen rastgele bir mutasyonla kopyalanabilir,
ancak birden birtakım yeni özellikler kazanamaz. Kopyalanmış gen eskisinin bir
kopyası olduğu için doku faktörünün meydana gelişinin açıklaması, aynı zamanda
yeni bir fonksiyon kazanmak için izlediği yolu da içermelidir. Ancak bu
problemlerden kaçınılmaktadır. Doolittle’ın planı - protrombin, bir trombin
alıcısı, antitrombin, plazminojen, antiplazmin, proakselerin, Stuart faktörü,
prokonvertin, Christmas faktörü, antihemofili faktörü ve protein C’nin
üretiminde - aslında sistemdeki tüm proteinlerin üretiminde, aynı problemi
ortaya çıkarmaktadır.
Kanın pıhtılaşması senaryosundaki üçüncü soru ise,
pıhtının ne kadar, hangi hızda, ne zaman ve nerede meydana geldiği gibi önemli
konulardan neden kaçındığıdır. Pıhtılaşma materyalinin ne miktarda bulunduğu ile
ilgili hiçbir bilgi verilmez. Aynı şekilde, söylendiği gibi ilk ilkel sistem
tarafından şekillendirilmiş pıhtının dayanıklılığı, bir kesik meydana geldiğinde
oluşacak pıhtının zaman süreci, pıhtının hangi basınca karşı koyması gerektiği,
uygun olmayan pıhtıların oluşmasının ne derece zarar vereceği gibi yüzlerce
soruya da cevap verememektedir. Bu faktörlerin kesin ve dolaylı sonuçlarına göre
yapılacak değerlendirmeler, herhangi bir hipoteze bağlı olarak tanımlanmış bir
sistemin mutlak yanlışlığını doğrular. Örneğin, eğer fibrinojen miktarı az
olsaydı, yara kapanmayacaktı; ilkel fibrin bir ağ yerine tesadüfen baloncuklar
meydana getirseydi, kanama durmayabilirdi. Eğer, antitrombinin başlangıçtaki
hareketi çok hızlı, trombinin içteki hareketi ise çok yavaş olsaydı; ya da
orjinal Stuart faktörü veya Christmas faktörü veya antihemofili faktörü çok
gevşek veya çok sıkı bağlansaydı (veya kendi hedeflerinin aktif formları kadar,
aktif olmayan formlarına da bağlansalardı), o zaman bütün sistem çökerdi. Hiçbir
aşamada - bir tanesinde bile - Doolittle, sayıları veya miktarları içine alan
bir model ortaya koyamamıştır. Ve elbette, sayılar olmadan, bilim olamaz. Bu tip
karmaşık bir sistemin yalnızca genel çerçevesi oluşturulduğunda, bunun gerçekten
çalışıp çalışmadığını anlamak mümkün değildir. Bu tip önemli sorular
önemsenmediğinde ise, bilimi bırakıp ve Calvin ve Hobbes’ın dünyasına
gideriz.
Şimdiye kadar söz edilen karşıt düşünceler en ciddi olanlar
değildir. Asıl ciddi olan ve açıkça gözler önünde olan sorun, eksiltilemez
karmaşıklıktır. Burada Darwin’in evriminin hareket noktası olan doğal
seleksiyonun, ancak ve ancak seçilecek herhangi birşey, yani gelecekte değil de
şimdi kullanılabilir olan bir parçanın varolması ile gerçekleşebileceği
iddiasının üzerinde durmak istiyorum. Doolittle’ın senaryosunu tartışma amacıyla
kabul etmiş olsak bile, Doolittle’a göre en azından üçüncü aşamaya kadar kanın
pıhtılaşması işlemi gerçekleşmiş olacaktı. İlk aşamada doku faktörünün ortaya
çıkışı açıklanamamaktadır. Çünkü bu gerçekleştiğinde yapacak hiçbirşey olmadan
bulunduğu yerde duracaktır. Sonraki aşamada ise zavallı proto-protrombin, yine
hiçbir şey yapmadan beklemektedir. Ta ki, hipotezin öne sürdüğü trombin
alıcıları üçüncü aşamada belirene kadar. Ve dördüncü aşamada da fibrinojen
devreye girecektir. İlk aşamada plazminojen görünür ama bunun harekete
geçiricisi (TPA) iki aşama sonrasına kadar görünmez. Stuart faktörü ani bir
aşamada ortaya çıkar, ancak sonraki aşamada onu aktif hale getirecek
(prokonvertin) ortaya çıkıncaya kadar hiçbir şey yapmadan bekler. Ve bu arada
doku faktörü bu yapının kompleks olduğuna karar verip bağlanmak ister. Genel
olarak her aşama aynı tür problemleri yansıtmaktadır.
“İki aşama sonrasına
kadar aktifleştiren faktör görünmedi” gibi kolayca ifade edilebilen bu
söylemler, bütün bunların detaydaki çelişkilerini ve tutarsızlıklarını derin
derin düşünene kadar, etkileyici bir anlatım gibi gözükmektedir. İki protein -
proenzim ve onu harekete geçiren protein - yol üzerindeki herhangi başka bir
aşama için de gerekli olduklarından, iki proteini biraraya getirme ihtimali, tek
bir proteini meydana getirme ihtimalinin karesi ile eşdeğerdir. TPA’yı tek
başına elde etme ihtimali 1/1018 ise, onu aktifleştirecek proteini üretme
ihtimali de 1/1036 olacaktır! Bu gerçekten çok küçük bir rakamdır. Bu tip bir
olayın gerçekleşmesi evrenin on milyarlık yaşını tek bir saniyeye sığdırıp, on
milyar yıl boyunca saniye saniye geri verilmesine benzer. Ancak durum
göründüğünden çok daha kötüdür. Eğer ilk aşamada hiçbir görevi olmayan bir
protein meydana gelseydi, mutasyon ve doğal seleksiyon “onu ayıklamaya eğilim
göstereceklerdi”. Bunun ortadan kalkması önemli bir etki meydana
getirmeyeceğinden, kaybı can alıcı düzeyde olmayacaktı. Zaten ekstra bir genin
veya proteinin oluşturulması demek, hayvanın ekstra enerji harcaması anlamına
gelecekti. Darwin’in doğal seleksiyon mekanizması, pıhtılaşma şelalesindeki gibi
eksiltilemez karmaşıklığa sahip olmayan sistemleri ortadan kaldırmayacak
mıydı?
Doolitle’ın senaryosu, aslında pıhtılaşma sisteminin eksiltilemez
karmaşıklıkta olduğu konusunda bilgi vermektedir. Ancak yin ve yang
benzetmelerine gönderme yaparak, bu ikilemin üstesinden gelmeye çalışır. En son
noktada söylediği ise, proteinlerin tamamının bir anda şelaleye dahil olmuş
olduğudur. Bu durum sadece, “umulan canavar” teorisini hatırlatır. Tüm veriler
göstermektedir ki, proteinlerin tamamı akıllı bir tasarımcı tarafından
yönlendirilmiştir.
Profesör Doolitte’ın örneğini takip ederek, ilk fare
kapanını üreten bir süreç önerebiliriz. Çekiç, garajımızdaki levyenin
kopyalanması sonucunda meydana gelmiştir. Platform ile bağlantıya geçen çekiç,
çeşitli ahşap çubukların karıştırılmasıyla oluşmuştur. Eskiden zamanı öğrenmek
amacıyla kullanılan dede yadigarı bir saat ise yayın kökenidir. Tutucu ek parça
ise kola kutusundan sarkan eski bir kamıştır ve yakalamaya yarayan parça ise
eskiden bir bira şişesi kapağıdır. Fakat bunların hiçbiri, bir kişinin
yönlendirmesi olmadan kendiliğinden meydana gelemez.
Doolittle’in
çalışmalarından ikisi Trombosis and Haemostasis, pıhtılaşma konusundaki
araştırmaların liderleridir - aslında bunlar işin sanat yönünü bilmektedir.
Ancak bu yazılar pıhtılışmanın nasıl meydana geldiğini ve daha sonraki
gelişmeleri açıklamamakta, bunun yerine sadece hikaye anlatmaktadırlar. Asıl
gerçek ise şudur: “Dünyada hiç kimsenin pıhtılaşma şelalesinin nasıl meydana
geldiği hakkında mutlak bir fikri yoktur.”
ALKIŞ ALKIŞ
Yukarıdaki
açıklamalar, proteinin yapısı hakkında yıllar boyunca takdire değer çalışmalar
yapan Russel Doolittle’i yermek amacını taşımamaktadır. Aslında protein gibi
kompleks bir biyokimyasal sistemin nasıl meydana gelmiş olabileceğini açıklamaya
çalışan birkaç kişiden biridir, - hatta tek kişi- ve övgüyü haketmektedir. Başka
hiç kimse, kanın pıhtılaşmasının kökenini öğrenebilmek için bu kadar fazla çaba
göstermemiştir. Bu açıklamalar oldukça büyük bir problemin güçlüğünü (aslında
açıkça imkansızlığını) tanımlayabilmek içindir. Bu problem, son kırk yıldır
uzman bilimadamlarının kararlı çabalarına karşı gelmektedir. Kanın pıhtılaşması,
vücudun basit görünen sistemlerinin eksiltilemez karmaşıklıkta olduğunu gösteren
iyi bir örnektir. En basit fenomenin altında dahi böyle bir karmaşa ile yüzyüze
gelen Darwin teorisi, sessiz kalmaktadır.
Rube Goldberg makinaları gibi,
pıhtılaşma şelalesi biyokimyasal maddelerin rol aldığı müthiş bir denge
gösterisidir - farklı enzimlerin hareketiyle yeni dekorasyonlar ve düzenlemeler
oluşur - böylece moleküller birbirlerine belirli açılarla çarparak hareket
ederler ve sonunda Foghorn Leghorn’un kafasına düşen telefon direği sonucunda
başında oluşan yaradan akan kanı durdurur. Seyirci ayağa kalkar ve ayakta
durmaksızın alkışlar.
BÖLÜM 5/ BURADAN ORAYA
KIZAMIK
Klinikteki doktor, grip ve ağrılarla
gözlerde kanlanma nedeniyle okula gidemeyen üç genç hasta ile ilgilenmektedir.
İlk ikisi gibi bu genç de kızamıktır. Fakat rubella değil, doğrusu rubeola. İlk
iki genç gibi bu genç de hastalığa karşı aşılanmamıştır. Son günlerde kızamık
nadir görülmekte olan bir hastalık. İnsanlar bunun ne kadar tehlikeli
olabileceğini unutmuş görünüyorlar. Anne babalar kızamığı geçici lekelerin
oluştuğu ve yatakta dinlenmeyi gerektiren, basit bir hastalık olarak
düşünmekteler. Ancak bu konuda hatalılar. Kızamık, hastayı envefaliz (beyin
iltihabı) gibi diğer hastalıklara karşı çok daha hassas hale getirir. Ve daha
sonra doktor, ilk hastasının öldüğünü öğrenir.
Bir hafta içinde aynı bölge
içinde üç kişinin birden hastalanması, hastalığın yayılmakta olduğu anlamına
gelmektedir. Doktor bir salgının meydana gelmesinden korkar. Hemen il sağlık
memurlarını arar ve onlara problemi anlatır. Sağlık komisyonu Atlanta’daki
Hastalık Kontrol Merkezleri’ne (Centers for Disease Control CDC) on bin doz
kızamık aşısı talebini belirten bir faks gönderir. Plan, hastalığın yayılmasını
engellemek için en yakın komşu evlerde aşılanma programı yapılmasını
kapsamaktadır. Hastalığa yakalanmış olan çocuklar karantinaya alınacaklardır.
İşlem tamamlandıktan sonra bir eğitim programı hazırlanarak, aileler çocuklukta
etkili olabilecek virüslerin tehlikelerine yönelik uyarılacaklar. Ama öncelikle,
aşıya acil olarak ihtiyaç vardır.
CDC faksı alır ve talep onaylanır. Teknik
uzman kızamık, su çiçeği, difteri, menenjit gibi hastalıklar için pek çok aşının
stoklandığı geniş buz dolaplarının bulunduğu depoya iner. Teknik uzman,
paketlerin üzerindeki markaları kontrol edip arka köşedeki kutularda kızamık
aşısı bulunduğunu görür ve bu durumu kartına işaretler. Kartı, paketleri
havaalanına götürmek için bekleyen donduruculu kamyonun bulunduğu yükleme
doklarının üzerine koyar. Havaalanında paket, dağıtım servisinin terminaline
gider. Terminalde pek çok uçak bulunmaktadır, fakat kamyon şöförü işaretli uçağı
bulur ve paketi teslim eder.
Aşı paketleri uçağa yüklenir ve uçak kalkar.
Paketlerin ulaşacağı yerin havaalanında, aşıları karşılamak üzere başka bir
donduruculu kamyon beklemektedir. Aşı paketleri üzerlerindeki markalardan
tanınırlar, uçaktaki diğer paketlerden ayrılır ve kamyona yerleştirilirler.
Şöför, paketlere iliştirilmiş kağıtların üzerine yazılan adresi okur ve yola
koyulur. Klinikte medikal görevliler kamyonu boşaltır ve kutuları açarlar. Daha
sonra, aşılanmak üzere bir çocuk grubu kliniğe getirilir. Her gelen çocuk için
bir hemşire küçük bir aşı şişesi alır, yumuşak metal kapağı açar ve şırınganın
iğnesini şişeye batırarak sıvıyı doldurur ve bunu gencin koluna enjekte
eder.
Bu starateji işe yarar. Birkaç çocuk daha kızamığa yakalanır, ama başka
ölüm olayı gerçekleşmez. Salgın durdurulmuş olur ve il sağlık görevlileri eğitim
kampanyalarına devam ederler.
UH-OH
Yönetmen koltuğunda arkasına yaslanır
ve elindeki senaryoyu masanın üzerine fırlatır, “Salgın!” - TV için yapılacak
olan ilk filmi - bu oldukça büyük bir etki uyandırmaktaydı. Bu film; heyecanlı
olaylar, hareket, sevimli çocuklar, etkileyici doktor ile hemşireler, saygın
hükümet görevlilerini içermektedir. Bir öldürücü hastalık, insanın zekası,
planlama kabiliyeti ve teknik deneyimleri ile yenilebilmiştir.
Ah! Ancak,
yönetmen mutlu sonlardan hoşlanmamaktadır. Her şeyden şüpheye düşen karakteri
nedeniyle ve şimdiye dek karşılaştığı yüzlerce aptal ve başarısız insan
nedeniyle mutlu bir sona inanamaz. Kızkardeşinin safra kesesi başarılı bir
ameliyat ile alınmıştı ancak ne yazık ki, hastaneye apandisit ameliyatı için
gitmişti. Komşunun amcası bölge komisyonunu ile görüşmüş ve yakın civarda bir
video pasajı kurmasına izin vermişlerdi. Fakat yerel bir okulun serserileri bunu
engellemişti. Ayrıca yönetmen doktorları sevmekte fakat politikacılardan nefret
etmektedir, çocuklardan ise uzak durur.
Bütün bunların yanısıra, yönetmen
ünlü bir sanatçı olmak istemektedir. Büyük sanatçılar, insanların zaaflarına ve
toplum sınırlamaları ile meydana gelen trajedilere dikkat çekmeleri ile
tanınırlar. Shakespeare’in yaptığı da bu değil midir? Üstü kapalı konulardaki
hassasiyeti önemsemezler. Yönetmen gözlerini kapatır ve farklı senaryolar
düşünmeye başlar.
Bu sırada salgın başlar, yetkililer toplanıp görüşür ve
ardından CDC ile bağlantıya geçilir. Teknisyen “kızamık aşıları” etiketli aşı
kutularını alır. Kutular kamyona yerleştirilir, sonra uçağa yüklenir, şehirden
ayrılır ve en son kliniğe gelirler. Çocuklar teker teker hemşirelerin karşısına
geçer ve aşılarını olurlar. Günler geçer; üç çocuk daha ölür. Bir hafta
geçtikten sonra, toplam iki düzine çocuk ölmüştür. Ölen çocukların bir kısmı
daha önce aşılarını olmuşlardır. İki ay sonra iki yüz çocuk ölür ve binlercesi
de hastalanır. Üstelik bunların neredeyse tümü aşı olmuştur. Akılları karışan
görevliler bir teftiş emri yayınlarlar. Bu teftiş, paketlerin etiketlenmediğini
ve aşıların kızamık için değil aslına difteri aşısı olduklarını gösterir.
Şehirdeki çocukların neredeyse tümü o sırada hastadırlar. Yapılacak hiçbir şey
yoktur. Hastalık kendi güzergahında devam etmektedir.
Yönetmen güler.
Senaryoda hastalanan çocukların bir kısmının komşu okuldaki serseriler olacağını
düşünerek gülümser.
Salgın hastalık yayıldıkça, filmde daha fazla şüpheler
gündeme gelecektir. Bu nedenle CDC arandığında, belki de teknisyen depoya inmiş
ve bütün etiketlerin kutuların üzerinden düştüğünü görmüştür. Buzluğun fanı
onları etrafa dağıtmış ve birbirine karıştırmıştır. Teknisyenin yüzünde bir
endişe belirmiştir çünkü, hangi aşının doğru aşı olduğunu anlamak için kutuları
analiz etmenin haftalar alacağını bilmektedir. Haftalar boyunca hastalık
yayılacak, politikacılar vaadler verecek ve çocuklar ölecektir. Bunun sonucunda
işinden kovulabilir.
Bu konu üzerinde farklı çeşitlemeler yapılabilir. Kamyon
aşı kutularını yanlış uçağa yerleştirmiş olabilir. Uçak, kargosunu yanlış
bölgeye götürebilir. Kamyon aşıları yanlış binaya götürebilir. Aşı kutularının
kapakları istenmeden yumuşakça değilde sert metalden yapılmış olabilir ve şişeyi
kırmadan ve aşılara bulaştırmadan açılamayabilir. Bütün bu durumlarda, yönetmen
insanın açıkça yetersiz kaldığı durumların altını çizmektedir. Bilimdeki büyük
başarılar - hastalıklarla savaşan aşılar, hız yapabilen uçaklar ve otomobiller -
sadece aptalca hatalar nedeniyle yıkıma uğrayabilmektedir.
Yönetmen
dizlerinin üzerine çöker. Evet, filmin teması bir savaş, epik bir gayret
olacaktır.
DAĞITIM SERVİSİ
Yönetmenin senaryolarında meydana gelen bütün
problemler, paketin en son gideceği bölgeye dağıtımınıda içine almaktadır. Film
ölüm ve hastalıkları gösterse de, bir paketi belli bir bölgeye götürme
konusundaki tüm teşebbüslerde aynı problemler genel olarak yaygındır. Düşünün ki
New York’a gidecek bir otobüsü yakalamak için Philedelphia’daki bir terminale
gittiniz. Yüz tane otobüs sıra halinde dizilmişlerdir, motorlar çalışır
durumdadır ve gitmeye hazırdırlar. Ama otobüslerin üzerinde hiçbir işaret yoktur
ve şöför ile yolcular, size otobüsün nereye gittiğini söylemezler. Sonuçta size
en yakın otobüsü tercih eder ve son durağının Pittsburgh olmasını
umarsınız.
Otobüs sistemi CDC ile aynı probleme sahiptir: doğru paketleri
(yolcuları) doğru yere götürmek. Atlı posta servisinin de aynı tür problemleri
vardı. Sürücü bir paket postayı almak için durduğunda, postayı veren kişi
paketin atın gideceği doğrultuya varacağından emin olmalıydı. Sürücü de buraya
vardığında paketi unutmamalıydı.
Bütün kargo dağıtım sistemlerinin birtakım
genel problemleri vardır: kargo doğru dağıtım adresine gönderilecek şekilde
etiketlenmelidir; dağıtımı yapan kişi bu adresi tanımalı ve kargoyu doğru
dağıtım aracına koymalıdır; araç doğru yere geldiğinde burayı farketmelidir; ve
kargo orada boşaltılmalıdır. Eğer bu aşamalardan birisi olmazsa, o zaman bütün
sistem çökecektir. TV için yapılan filmde de izlediğimiz gibi eğer paket
etiketlenmemiş veya yanlış etiketlenmişse, bulunduğu depodan çıkarılamaz. Eğer
paket yanlış adrese gönderilirse veya geldiğinde konteyner açılamazsa, o zaman
aynı şekilde gitmesi gereken yere gönderilemeyebilir. Bütün sistem tatbik
edilmeden önce herşeyin çalışacağından emin olunmalıdır.
Ernst Haeckel
hücrenin “homojen bir protoplazma yığını” olduğunu düşünüyordu. Ancak bu konuda
hatalıydı; bilimadamları hücrelerin kompleks yapılarının olduğunu göstermiştir.
Genel olarak ökaryotik hücreler (bakteri dışında bütün organizmaların
hücrelerini içine alır) farklı işlemlerin yapıldığı pek çok farklı bölüme
sahiptirler. Mutfağı, çamaşır odası, yatak odası ve banyosu olan bir ev gibi,
hücrenin de değişik özelliklere sahip özel bölgeleri vardır. (Şekil 5-1) Bu
bölgeler, çekirdek (DNA’nın bulunduğu yerdir), mitokondri (hücrenin enerjisini
üretir) endoplazmik retikulum (proteinleri üretir), Golgi cisimciği
(proteinlerin herhangi bir yere naklini sağlayan merkez), lizozom (hücrenin atık
ünitesi), saklama kesecikleri (hücrenin dışına çıkarılmadan önce kargoyu
depolar) ve peroksisom (yağların metobolizmasını sağlar) gibi organelleri içine
alır. Her bölüm kendisine ait zarlar ile hücrenin geri kalan kısmından ayrılır.
Bu bir odanın, duvarları ve kapısı ile evin diğer bölümlerinden ayrılmasına
benzer. Zarlar tek başlarına ayrı bölmeler olarak kabul edilebilirler, çünkü
zarlarda bulunan hücre materyalleri başka herhangi bir yerde bulunamaz.
Bazı
bölmeler pek çok farklı bölüme sahiptir. Örneğin, mitokondri iki farklı zar ile
çevrelenmektedir. Böylece mitokondrinin dört farklı bölmeyi içerdiği
düşünülebilir; iç zarın boşluğu, iç zarın kendisi, iç zar ve dış zar arasındaki
boşluk ve dış zarın kendisi. Zarları ve içerdiği boşlukları sayarak, hücrede
yirmiden fazla farklı bölüm oluştuğunu söyleyebiliriz.
Hücre dinamik bir
sistemdir, sürekli olarak yeni yapılar üretir ve eski materyalleri dışarı atar.
Hücredeki bölümler kapalı olduklarından, her bölüm yeni materyalleri içine alma
problemi ile yüz yüzedir. Bu problemi çözecek iki yöntem vardır. Birincisi; her
bölüm kendi ihtiyaçlarını karşılayabilir. İkincisi ise, yeni materyaller, küçük
kasabalara gönderilmek üzere kot pantolon ve radyo üreten büyük şehir
işletmeleri gibi merkezi olarak meydana getirilebilirler ve daha sonra diğer
bölümlere iletilirler. Yeni materyaller, bu iki ihtimalin bir karışımı şeklinde
de gönderilebilir.
Hücrede bazı bölümler kendileri için materyaller
üretmelerine rağmen, proteinlerin büyük bir çoğunluğu merkezi olarak üretilip
diğer bölümlere iletilirler. Proteinlerin bölümler arasındaki geçişi şaşırtıcı
ve karmaşık bir işlemdir. Detaylar; sevkiyatın niteliklerine, paketin bir şehri
veya bir okyanusu geçip geçmeyeceğine ve proteinin gideceği yere bağlı olarak
değişir. Bu bölümde, hücrenin proteini kendi atık temizleme bölümüne götürme
mekanizması olan lizozom üzerinde yoğunlaşacağım. Hücrenin; Hastalık Kontrol
Merkezlerinin önemli bir paketin naklinde karşılaştıklarına benzer zorluklarla
karşılaştığını göreceksiniz
BOŞLUKTA KAYBOLMUŞ
Hücrede yeni üretilmiş bir
protein, pek çok moleküler makine ile karşılaşır. Bazı makineler proteini tutar
ve ulaşması gereken yere gönderir. Kısa bir süre içinde, proteini başlangıçtan
sona kadar bir güzergah boyunca izleyeceğim. Protein makinalarının tümünün
egzotik isimleri vardır, ancak pek çok insan için eğer daha önceden
bilmiyorlarsa, bunları kafalarında canlandırmaları zordur. Bu nedenle sonraki
sayfalarda benzetmeler kullanacağım.
Zaman gelecekteki tarihlerde. İnsanlık,
kuyruklu yıldızlar arasındaki uzayı, manyetik fırtınaları ve ilginç yaratıkları
keşfetmeye çalışmışlardır. Tehlike oldukça büyüktür. Bu nedenle görev,
galaksimizin sınırlarını keşfetmek için uzayı inceleyen araştırmacı roketlere
verilmiştir. Elbette galaksinin sınırlarına ulaşmak zaman alır, bu nedenle uzay
araştırmalarını yapacak roketler oldukça kapsamlı bir şekilde inşa
edilmişlerdir. Boş bir gezegene inebilir ve kömür için hammadde arayabilirler,
cevherden yeni makinalar üretebilirler; ve yıldız ışınlarındaki enerjiyi elde
ederek bunu bataryalarını doldurmak için kullanabilirler.
Uzay roketi bir
makinadır, bu nedenle bütün bu işlemleri oldukça detaylı bir mekanizma ile
başarmak zorundadır, sihir ile değil. Yapılacak ilk şey, eski bataryaları
yenilemektir, bataryalar bir süre sonra tükenmeye başlar ve roket bunların
yenilerini yapar. Yeni bataryalar eski bataryaların dönüşümü ile meydana gelir,
eski bileşenler tekrar yenilenirler, bu bileşenler eritilir, döküm tekrar
yapılır ve yeni kimyasal maddeler eklenir. Bu işlemde kullanılan makinalardan
bir tanesine “batarya ezicisi” adı verilir.
Uzay roketi, büyük bir küre
şeklindedir. Kürenin içinde içleri dolu birçok başka küçük küre bulunur.
Bunların her birinin içinde kendi görevleri için yerleştirilmiş özel makinalar
bulunmaktadır. Kürelerin en büyüğünün içindeki donanıma “kütüphane” adını
verebiliriz - bu kütüphane bütün uzay roketine ait tüm makinaların yapımına ait
planları içerir. Ancak bunlar rastgele planlar değildir. Bu planı körler için
hazırlanan alfabe olarak - veya bir piyanist için hazırlanan ciltlenmiş notalar
- olarak düşünebilirsiniz.
Bir gün uzay roketi (şu an önemsemediğimiz bir
mekanizma ile) başka bir batarya meydana getirmesi gerektiğini ve yeni yapılan
makinanın atık değerlendirme odasında çalışmak üzere gönderilmesi gerektiğini
hisseder. Hemen bu işlem için gereken elemanlar harekete geçer: Bataryanın
yenilenmesi için hazırlanan planın kütüphanede fotokopisi çekilir ve planın
kopyası kütüphanenin penceresine doğru uçar (unutmayın, yer çekimi yoktur).
Planın köşesinde özel biçimde açılmış delikler bulunmaktadır. Bunlar penceredeki
tarayıcı mekanizmanın çıkıntılarına tam olarak uymaktadır. Planın üzerindeki bu
izler, penceredeki tarayacının tam üzerine yerleştiğinde pencere, kameranın
objektifi gibi açılır. Plan tarayıcıdan ayrılır ve kütüphaneden çıkarak roketin
ana kumanda bölgesine gider.
Ana bölgede pek çok makina ve makina parçası
vardır; civatalar, vidalar ve lastikler ortada serbestçe durmaktadır. Bu bölümde
görevi diğer makinaları yapmak olan ana makinaların kopyaları bulunmaktadır. Bu
işlemi, plandaki özel olarak açılmış delikleri okuyarak gerçekleştirirler.
Böylece ortada duran civata, vida ve mekanik parçaları ayrı ayrı monte ederek,
parça parça yeni makinayı oluştururlar.
Ana kumanda bölgesine gelmiş olan
batarya ezicisi planı, hemen ana makina ile bağlantıya geçer. Ana makina
üzerinde dönerek bazı birkaç civata ve vidayı kapar ve eziciye monte etmeye
başlar. Ancak ezicinin gövdesi monte edilmeden önce ana makina, ezici üzerine bu
temel bölgeyi terketmesi gereken bir makina olduğunu belirten geçici bir
“donanım” yapar.
Ana bölgede rehber adı verilen başka bir makina vardır.
Rehberin şekli, donanımın şeklini tamamlayıcı bir parça içerir. Rehberdeki küçük
manyetik alanlar parçanın güvenlikle bağlanmasını sağlar. Rehber donanımın
üzerine geldiğinde ana makinanın düğmesine basar ve ana makinanın ezicinin
üretiminde duraklamaya neden olur.
İçerideki kürelerden birinin dışı (küreye
“işlem odası (1″diyeceğiz ) rehberin ve donanımın birer parçasının tamamlayıcı
şekline sahip olan bir karşılama bölmesidir. Rehber donanım ve bağlanan parçalar
bu şekillendirme bölümüne gelirlerse, ana makinanın düğmesine tekrar basılır ve
ezicinin şeklinin eski halini almasına neden olur.
Bu bölümün hemen yanında
bir pencere vardır. Bu donanım pencereye hafifçe vurduğunda, (orada pek çok olay
meydana gelmektedir) işlem odasının içindeki taşıma bandını harekete geçirir ve
bant, yeni batarya ezicisini işlem odasına çeker. Böylece ana makinayı, planı ve
dışarıdaki rehberi bir kenera bırakır.
Ezici, pencereden içeri çekildiğinde
ise başka bir makina o anda gerekli donanımları yeniler. Artık, sıkıştırma
makinaları işlem odası (1′in sağlam duvarlarında gömülü halde bulunmaktadır.
Bunun amacı duvarın bu bölümünün, yeni serbest dolaşımlı alt odaları meydana
getiren bazı makinaların etrafını çevrelemesini sağlamaktır. Kalan duvarın diğer
kısmı ise kendi boşluklarını kapatmaktadır.
Alt oda, ikinci işlem odasına
gitmeden önce, ana bölge boyunca kısa mesafeli bir yolculuk yapar. Alt oda
duvarlarla çevrilmiştir ve içindekileri işlem odası (2′ye bırakır. Batarya
yenileyecisi, daha sonra işlem odası (3 ve (4′ü, işlem odası (1′den (2′ye
geçmesini sağlayan aynı mekanizmayı kullanarak geçer. Buralar makinaların,
kendilerini en son bölgeye götürecek ilave teçhizatları aldıkları işlem
odalarıdır. Batarya yenileyicisinin üzerine bir anten yerleştirilir ve özel bir
konfigürasyon oluşturabilmek için hemen bir düzene girer. Düzenlenmiş antenin
özel şekli, diğer mekanizmalara yenileyicinin atık değerlendirme odasına
yönelmelerini söyleyecektir
En son işlem odasının duvarlarında, makinalar
(”çekiciler”) vardır. Bunların şekli batarya yenileyicisinin düzenlenmiş
antenini tamamlamaktadır.Yenileyici çekicilere bağlanır ve duvar bölgesi bir alt
oda meydana getirmek için sıkıştırılır. Alt odanın dışında, atık değerlendirme
odasının dışına bağlı bir makinanın (liman markörü) şeklini tamamlayıcı başka
bir makina (dağıtm kodlayıcısı) bulunmaktadır. Alt odanın bağlantısı, iki
tamamlayıcı makinadan geçerek atık değerlendirme odasına kadar uzanır. Daha
sonra başka bir makina (”geçit”) bu bölgeye gelir. Geçitin şekli, dağıtım
kodlayıcısı ve liman markörünün bölümlerini tamamlayıcı şekildedir. Buna
bağladıklarında geçit, atık değerlendirme odasına bir delik açar ve transit küre
bununla uyarılır ve içindekileri atık bölümüne boşaltır. Batarya yenileyicisi en
sonunda kendi çalışmasına başlayabilmiştir.
Kitaptaki bu nokta ile belki de
okuyucu, batarya yenileyicisini gideceği yere gönderen nakil sisteminin ne kadar
karmaşık olduğunu kolayca görecektir. Eğer bu bölümlerden herhangi biri
kaybolduğunda yenileyici, atık değerlendirme odasına gönderilemez. Dahası
sistemin hassas dengesi sağlanmalıdır; içerideki pek çok parçanın her biri aynı
şeyleri tam olarak yapmalı ve daha sonra serbest kalmalı ve her biri doğru
zamanlarda gelmeli veya harekete geçmelidir. Herhangi bir hata sistemin iflas
etmesine neden olur.
GERÇEKLİĞİN KONTROLÜ
Bu bilim kurgu, öyle değil mi?
Bu derece karmaşık olan maddeler doğada bulunabilirler mi? Hücre, “homojen bir
protoplazma yığınıdır”, değil mi? Hayır, evet ve hayır.
Uzay roketindeki
bütün fantastik makinaların hücrede aynı şekilde kopyaları bulunmaktadır. Uzay
roketinin kendisi bir hücredir, kütüphane, çekirdek; plan, DNA; planın kopyası,
RNA; kütüphanenin penceresi, nükleer gözenek; ana makinalar, ribozomlar; ana
kumanda bölgesi, sitoplazma; donanım, sinyal dizilimi; batarya yenileyicisi,
lizozom hidrolaz; rehber, sinyal tanımlama parçacığı (SRP); karşılama bölmesi,
SRP alıcısı; işlem odası (1, endoplazmik retikulum (ER); işlem odası (2, (3 ve
(4, Golgi cisimciği; anten, kompleks karbonhidrat molekülü; alt odalar,
toplayıcı kesecikler; ve çeşitli proteinler de, düzenleyici, sıkıştırıcı dağıtım
kodlayıcısı, liman markörü ve geçit rolünü oynamaktadırlar. Atık değerlendirme
odası ise lizozumdur.
Şimdi hemen, sitoplazmada sentezlenen bir proteinin
nasıl lizozoma doğru yol aldığının tarifini yapalım. Bu sadece bir paragraf
sürecektir. Eğer isimleri ve hücresel nakil prosedürlerini hemen unutursanız
endişelenmeyin; burada amaç sadece hücrenin ne derece karmaşık olduğunu
gösterebilmektir.
( RNA kopyası (haberci RNA veya kısaca mRNA denir),
hücrenin atık değerlendirme bölgesi olan lizozomda yer alan bir protein için
kodlanmış DNA geninden meydana gelmektedir. Bu proteine “garbagease” adını
vereceğiz. mRNA çekirdekte meydana gelir, daha sonra nükleer gözeneğe doğru
akar. Gözenekteki proteinler mRNA’daki sinyali tanırlar ve gözenek açılarak mRNA
sitoplazmaya gider. Sitoplazmada “hücrenin ana makinaları” - ribozomlar -
mRNA’daki bilgileri kullanarak garbagease üretmeye başlaralar. Gelişen proteinin
zincirinin ilk kısmı, aminoasitlerden yapılan bir sinyal dizilimini
kapsamaktadır. Sinyal zinciri meydana gelir gelmez, sinyal tanıma parçacığı
(SRP), sinyali alır ve ribozomun duraksamasına neden olur. SRP ve buna bağlı
moleküller daha sonra endoplazmik retikulumun (ER) zarındaki SRP reseptörüne
gider ve oraya yapışırlar. Bu durum, ribozomun eski haline geri dönmek için
sentez yapmasına ve protein kanalının zorla açılmasına neden olur. Protein
kanaldan geçtiğinde ve ER’ye geldiğinde, bir enzim sinyal dizilimini ayırır.
ER’de garbegeasenin büyük, kompleks bir karbonhidrat molekülü bulunmaktadır.
Toplayıcı proteinler, ER’nin diğer proteinler yanında biraz garbegease
içermelerine ve sıkışmak için Golgi cisimciğinden geçmesine ve onunla
kaynaşmasına neden olmaktadır. Bazı proteinler, eğer düzgün bir sinyal
taşıyorlarsa ER’ye geri dönerler. Protein, Golgi cisimciğinin çeşitli bölümleri
boyunca ilerlediği süre boyunca, bu durum iki defa daha tekrarlanır. Golgi
cisimciğinin içinde bir enzim, garbageasenin üzerindeki sinyali tanır ve başka
bir karbonhidrat grubunu onun üzerine yerleştirir. İkinci enzim,
mannose-6-fosfatı (M6P) bir kenara bırakarak, yeni bağlanmış karbonhidratı
düzenler. Golgi’nin en son bölümünde, toplayıcı proteinler bir parçanın üzerinde
birikir ve gelişmeye başlar. Toplayıcı kesecik içinde, M6P’ye bağlanan reseptör
protein bulunmaktadır. M6P reseptörü, garbageasenin M6P’si üzerinde toplanır ve
kesecik patlamadan önce onları bu bölgeye iter. Kesecik dışında, lizozomdaki
t-SNARE proteinini özellikle tanıyan v-SNARE proteini vardır. Garbagease bu
sırada gideceği yere varmıştır ve üzerine düşen görevi yerine
getirebilir.(
Bu hayali uzay roketi oldukça karmaşıktır ve henüz icad
edilememiştir. Fakat bildiğimiz hücredeki sistem, bunu çok uzun zamandan beri
yapmaktadır. Ve günün her saniyesi, bu işlem vücudunuzda milyarlarca kez
gerçekleşmektedir. Bilim edebiyattan daha ilginçtir.
İŞİN
GEREKLERİ
Garbagease proteini, yaklaşık 0.00025 santimlik bir yolculuk yapar.
Sitoplazmadan lizozoma doğru olan bu yolculukta, güvenliğin sağlanması için
düzinelerce farklı proteinin çalışması gerekmektedir. Bizim hayali TV filmimizde
aşı, Hastalık Kontrol Merkezinden ihtiyaç olan büyük şehre kadar belki de 1.000
mil kadar yolculuk yaptı - bu oran garbageasenin yolculuğunun 1 trilyon katıdır.
Ancak aşının naklindeki gereksinimler, enzimi sitoplazmadan lizozoma getirme
işlemindeki gereksinimlerle aynıdır. Talepler, işlemin gerçekleştirilmesini
gerektiriyordu; yolculuk mesafesi, kullanılan aşı tipi veya işaretlerin
yapıldığı maddelere bağlı değildi.
Yeni piyasaya çıkan bir kitap, hücrenin
proteinlerini bölümlere ayırmak için kullandığı üç metodu
belirtmektedir.Birincisi, hücre zarı boyunca proteinlerin giriş çıkışını
düzenlemek amacıyla büyük bir kapının açıldığı veya kapandığı, “geçit nakli”
olarak bilinir. Bu çekirdek ve sitoplazma arasında yeni üretilen mRNA gibi bir
materyalin akışını düzenleyen bir mekanizmadır (veya uzay roketi hikayesine
göre, planın kütüphaneden ana kumanda bölgesine gitmesidir). İkinci metod
“zarlar arası nakildir”. Bu olay tek bir proteinin, protein kanalından
geçmesiyle ve garbagease proteinin sitoplazmadan ER’ye geçmesiyle meydana gelir.
Üçüncü yol ise “kesecik naklidir”. Burada protein kargosu sevkiyat için
konteynerlere yüklenir; yani Golgi’den (en son işlem odası), lizozoma (atık
değerlendirme odası ) bir gezinti yapılır.
Bizim amaçlarımız dahilinde ilk
iki metod aynı kabul edilebilir; her ikisi de zarda seçici olarak proteinlerin
girebilecekleri kapılar kullanırlar. Geçit naklinde kapı oldukça büyüktür ve
proteinler, katlanmış biçimleri ile buradan geçebilirler. Zarlar arası nakilde,
kapı daha küçüktür ve proteinlerin geçmesi gerekmektedir. Ama prensipte, kapının
boyutlarını genişletecek bir yol bloku yoktur, bu nedenle eşittirler. Bu nedenle
her ikisini de “geçit nakli” olarak belirteceğim.
Geçit naklinin yalın, temel
gereksinimleri nelerdir? Sadece diplomatik ehliyet taşıyan araçlara ayrılmış
olan bir otoparkı düşünelim. Garajın giriş kısmında bulunan bir tarayıcı,
ehliyetteki bar kodlarını okumaktadır ve eğer bar kodu doğru ise garajın
kapıları açılır. Diplomatik plakalı araç kapıya gelir, tarayıcı bar kodu tarar,
kapı açılır ve araç içeri girer. Aracın garaja 10 adım veya 10.000 mil uzaktan
gelmiş olması, ya da aracın kamyon, jip veya motosiklet olması farketmez; eğer
üzerinde bar kodu varsa, geçebilir. Garajdaki geçit nakli için üç temel şey
gerekmektedir; kimlik kartı, tarayıcı ve tarayıcı ile hareket eden bir kapı.
Eğer bunlardan bir tanesi yoksa, o zaman ya araçlar içeriye giremez ya da garaj
artık korunmuş bir bölge olamaz.
Geçit nakli en az bu üç farklı bölümü
gerektirdiğinden, oldukça karmaşıktır ve bu nedenle hücredeki geçit naklinde
varsayılan Darwin’in evrim teorisi büyük problemlerle karşı karşıyadır. Eğer
proteinler nakil için hiçbir sinyal taşımıyorlarsa, tanınamazlar. Eğer
sinyalleri tanıyacak bir reseptör veya geçecekleri bir kanal yoksa, nakil tekrar
gerçekleşemeyecektir ve eğer kanal bütün proteinlere açıksa, o zaman kapalı
bölüm hücrenin geri kalan kısmından farklı olmayacaktır.
Kesecik şeklindeki
nakil ise, geçit naklinden çok daha karmaşıktır. İşte şimdi, diplomat
arabalarının her birinin garaja ayrı ayrı girmesi yerine, bütün diplomatlar
arabalarını geniş bir treyler kamyonuna koymak zorunda olsunlar. Bu durumda
kamyon önce bir garaja girecek ve daha sonra da arabalar kamyondan ayrılıp
otoparka park edeceklerdir. Şimdi kamyonun belli araçları tanıması için ve
garajın da kamyonu tanıyabilmesi için birer yönteme; ayrıca araçlar için de,
kamyondan inip garaja girmeleri için bir yönteme ihtiyacımız var. Böyle bir
senaryo altı ayrı parça gerektirmektedir: 1. Araçlarda tanıtım etiketi 2.
Arabaları taşıyacak bir kamyon 3. Kamyonda bir tarayıcı 4. Kamyonda bir tanıtım
etiketi 5. Garajda bir tarayıcı 6. Hareket halinde garaj kapısı. Hücrenin
kesecik şeklinde nakil sisteminde bu parçalar mannove-6-fosfat, toplama
keseciği, bu kesecikteki M6P reseptörü, v-SNARE, t-SNARE ve SNAP/NSF proteinleri
olarak tanımlanabilir. Bu fonksiyonlardan herhangi birinin eksikliğinde ya
kesecik şeklindeki nakli meydana gelmez, ya da gidilecek yerin bütünlüğü
tehlikeye girer.
Kesecik şeklindeki nakil, geçit naklinden daha fazla parçaya
ihtiyacı olduğu için, aşamalı olarak gelişemez. Örneğin eğer diplomatların bar
kodu etiketi, kamyonun içindeki (onları nakleden kesecik) arabalarda bulunuyor
ve dolayısıyla görünemeyecek bir yerde duruyorsa, arabalar garaja giremezler. Ya
da, kamyonun arabalarla aynı etiketi taşıdığını düşünelim; böylelikle garaja
girebilir. Ancak bu durumda hala arabaları kamyona yükleyen mekanizmayı
çözemeyiz, sonuçta kamyonun hiçbir işlevi kalmayacaktır. Eğer bazı araçlar
kamyona rastgele biniyorlarsa, o zaman diplomat olmayanların arabaları da garaja
girmiş olurlar. Şimdi hücrenin dünyasına geri dönelim, eğer kesecik birden bire
meydana gelseydi, girmesi gereken proteinleri tanıyabilecek hiçbir mekanizma var
olmayacaktı ve dolayısıyla bunların yönünü belirleyecek hiçbir yol olmayacaktı.
Etiketlenmemiş kesecikteki adres, etiketleri taşıyan yerleşik proteinlerin
etiketlerini yok farzedecek ve bu durum geçit nakli ile rahatça işleyen
organizma için öldürücü olabilecekti. Geçit nakli ve kesecik nakli iki ayrı
mekanizmadır, hiçbiri bir diğerini anlamaya yardımcı olmaz.
Bu bölümde
anlatılan geçit ve kesecik nakillerinin gereksinimlerine ait kısa özet,
sistemlerin pek çok karmaşık yönlerini dikkate almamıştır. Ancak bunlar sistemi
çok daha çapraşık bir hale sokacaklarından, hedeflenen naklin eksiltilemez
karmaşıklığına çözüm bulamazlar.
İKİNCİ EL PARÇALAR
Fare kapanı, Rube
Goldberg makinaları ve hücre içi nakil sistemleri gibi eksiltilemez kompleks
sistemler, Darwin anlayışı ile gelişmemiştir. Bir platform alınıyor, birkaç fare
yakalanıyor; yay ekleniyor, daha fazla fare yakalanıyor; demir kapan ekleniyor,
biraz daha fare yakalanıyor; vb. Bu şekilde başaramazsınız. Bütün sistem bir
seferde bir araya gelmelidir, aksi taktirde fare kaçacaktır. Aynı şekilde sinyal
dizilimi ve bir protein elde ediliyor; lizozoma doğru biraz yol alıyor; biraz
daha sinyal algılayıcı protein ekleniyor; biraz daha ileriye gidiliyor vb. Yine
başaramazsınız. Ya hep, ya hiç.
Belki de bir şeyi gözardı etmekteyiz. Fare
kapanındaki parçalardan biri fareyi yakalamak dışında birtakım başka amaçlar
için kullanılmış olabilir. Farklı noktalarda başka amaçlar için kullanılan pek
çok parça, işler halde bir tuzak meydana getirmek için birden bire bir araya
gelmiş olabilir. Ve belki de hücre içi nakil sisteminin parçaları da hücrede
aslında başka görevler yerine getirmekteydiler, ve bu durumda bir başka rolü de
üstlenmişlerdi. Bu mümkün olabilir mi?
Belirli tek bir hücre elemanı için,
ihtimal dahilindeki tüm rolleri dikkate almak mümkün değildir. Ancak bizler,
nakil sisteminin bazı parçaları için birkaç benzer rol düşünebiliriz. Bu durum,
başka amaçlar için kullanılan parçaların kompleks bir sistemde yeni rollere
adapte olmasının inanılır olmayacağını gösterecektir.
Hücrenin zarında
bulunan ve yağ molekülüne sahip bir protein ile başladığımızı düşünelim. Orada
bulunmasının protein için faydalı olduğunu, çünkü zarı katılaştığı için onu
delinmelere ve yırtılmalara karşı dayanıklı hale getirdiğini düşünelim. Böyle
bir protein bir şekilde geçit kanalına dönüşebilir mi? Bu durum aynı duvardaki
tahta kirişin, Darwinci aşamalar sonucu küçük mutasyonlarla, tarayıcısı olan bir
kapıya dönüştüğünü söylemek gibidir. Tahta kirişlerin bir araya getirildiğini ve
aralarındaki bölgenin, sıvaların kırıkları ve duvarın yapısında oluşmuş olan
deliklerinden dolayı çürümüş olduğunu düşünelim. Bu bir gelişme mi? Duvardaki
delikler odanın içine böceklerin, farelerin ve daha başka şeylerin girmesine
neden olacak, odayı soğutacak veya havalandırma sisteminin kontrolünü
bozacaktır. Aynı şekilde proteinlerin zarda bir araya gelmelerine neden olan
mutasyon küçük bir delik bırakacak ve depolanmış yiyecek, tuz, ATP ve diğer
gereken materyallerin dışarı çıkmasına neden olacaktır. Bu bir gelişme değildir.
Duvarında delik bulunan bir ev hiçbir zaman satılamayacaktır ve üzerinde delik
bulunan bir hücre, diğer hücrelerle karşılaştırılınca oldukça büyük bir
dezavantaja sahip olacaktır.
( Bunun yerine, ribozom tarafından biraraya
getirilen yeni proteinlerin baş kısımlarına bağlanabilen bir protein düşünelim.
Yeni şekillerine sahip olmadan önce katlanmamış proteinler daha hassastırlar, bu
nedenle katlanmış bir proteini üzerlerine yerleştirmek, tamamen gelişene ve
katlanana kadar onları koruyacaktır. İşte bu nedenle bunun bir gelişme olduğunu
düşünelim, Böyle bir protein diyelim ki, sinyal tanıma parçacığının (SRP) içinde
gelişebilir mi? Hayır. Böyle bir protein yeni proteinin hemen katlanmasına
yardımcı olur, onları katlanmamış halde tutmaz - bu modern SRP’nin yaptığının
tersidir. Ancak katlanmış proteinler, modern SRP’lerin kendilerini aldığı geçit
kanalından geçemezler. Dahası, eğer bir proto-SRP, modern SRP’nin yaptığı gibi
ribozomun sentezinin duraklamasına neden olursa, ancak ribozomu tekrar harekete
geçirecek makina henüz meydana gelmemişse o zaman bu durum hücreyi öldürecektir
(bazı ölümcül zehirler, hücrenin ribozomlarının hareketsiz kalması ile yok
edilirler). Bu durumda bir çelişki içine düşmekteyiz; başlangıçta protein
sentezinin kontrol edilemeyen tutucusu hücreyi öldürecek, ancak protein
sentezindeki geçici duraklamalar modern hücrelerde önemli olacaktır. Eğer
ribozom duraksamazsa, yeni protein çok fazla büyür ve geçit kanalına sığamaz. Bu
nedenle modern SRP’nin, görevi yeni proteinlere bağlanmak ve onları bozulmadan
korumak olan bir proteinden ortaya çıkamayacağı açıktır.
Bir enzimin geniş
bir karbonhidrat gurubunu (”biblo”) üretildikleri anda proteinlerin üzerine
yerleştirdiğini düşünelim. Bunun proteini bir şekilde sabitlediğini, hücre
içinde ömrünün daha uzun olmasına yardım ettiğini farzedelim. Bu aşama sonuçta
hücre içi nakil zincirinin bir parçası haline gelebilir mi? Hayır. Biblo,
proteini daha büyük bir hale getirdiğinden, ER’deki modern kapılara benzeyen
herhangi bir kapıdan geçmesini engelleyecektir. Biblo, nakil sisteminin
gelişmesinde gerçek bir engel teşkil edecektir.
Aynı yöntemle, sistemin diğer
izole olmuş parçaları hücreye zarar verici olacaklardır, yardımcı değil. Sinyal
diziliminden kopan bir enzim (”donanım”), sinyal dizilimi ilkel hücrede pozitif
bir rol oynuyorsa, öldürücü olabilir. Biblonun düzenlenmesi, eğer biblonun
yerine getireceği belli bir görevi varsa, geriye doğru bir adım olacaktır.
Keseciğin içinde proteinlerin “garbagease” gibi donanması, eğer garbageasenin
giriş kısmında görevini yapması gerekiyorsa, zararlı olacaklardır.(
2.
Bölüm’de bir parçanın, diğer kompleks sistemlerin özel parçalarını (büyükbabanın
saatinin sarkacı gibi) alamayacağını ve bu parçalar doğru olarak
tasarlanmadıkça, ikinci eksiltilemez karmaşıklıktaki sistemin (fare kapanı gibi)
özel parçaları olarak kullanılamayacağını belirtmiştim. Diğer sistemlerde farklı
roller oynayan buna benzer bölümler, yeni sistemin eksiltilemez karmaşıklığını
ortadan kaldırmaz; burada asıl nokta parçaları “meydana getirmekten”, onları
“tasarlamaya” yönlenmiştir. Her iki durumda da, akıllı bir tasarımcı yapılanmaya
yol göstermediği sürece, yeni bir fonksiyon meydana gelemez. Bu bölümde, nakil
sisteminin yapısı aynı problemle karşı karşıya kalmaktadır: sistem ne yeni ne de
ikinci el parçalardan aşama aşama biraraya getirilemez.
GENÇ YAŞTA ÖLÜM
TV
için yapılan filmimizin ilk versiyonunda, aşı kutusunun üzerine yanlış etiket
konulmuş ve çocuklar ölmüştü. Neyse ki, bu sadece konuya bir örnek teşkil etmesi
içindi: hikaye içinde hikaye. Ama gerçek hayatta, karışmış veya kaybolmuş
etiketler gerçek ölümlere neden olabilirler.
İki yaşındaki ağlayan kız
çocuğu, bir yetişkinin kendisine destek olan elini tutarak, boy ölçme aletinin
karşısında durmaktadır. Yalnızca 60 santim uzunluğundadır. Yüzü ve gözleri
şişmiş ve bacakları bükülmüştür. Dimdik hareket etmektedir ve doktora gelmek
için ciddi anlamda geç kalmıştır. Medikal gözlemler kalbin, karaciğerin ve
dalağın büyümüş olduğunu göstermektedir. Genç yaşamında, öksürük, burun akması
ve daha detaylı enfekiyonlara karşı koymak zorunda kalmıştır. Doktor genç kızdan
doku örneği alır ve bunu analiz için laboratuvara gönderir. Laborant, örnekten
Petri tabağının üzerine aldığı hücreyi çoğaltır ve bunları mikroskop altında
inceler. Hücrelerin her biri normal hücrelerde bulunmayan binlerce küçük kalın
taneler içermektedir. Bu tanelere “ek parçalar” adı verilir. Küçük kız I-hücresi
hastalığına yakalanmıştır. Hastalık gelişme safhasında olduğından, iskeletteki
ve sinirlerde oluşan problemler zaman içinde artacaktır. Genç kız beş yaşına
gelmeden ölecektir.
I-hücresi hastalığı, proteinin nakil yolundaki bir
hasardan kaynaklanmaktadır. Hastaların hücrelerinde, bu hastalık sonucunda
proteini sitoplazmadan lizozoma götüren uzun zincirdeki makinalardan bir tanesi
eksilmiştir. Bu eksiklikten dolayı, lizozoma gitmek isteyen enzimler bunu
gerçekleştiremezler, bunun yerine yönlerini değiştirirler ve hücre zarında
yanlış keseciğe gidebilirler, böylece hücre dışı bölgeye
boşaltılırlar.
Hücre, dinamik bir sistemdir ve yeni yapılar meydana getirmesi
gerektiği gibi, eskileri de sürekli azaltır. Eski materyaller bu azalma ile
lizozoma getirilirler. I-hücresi hastalığı olan çocuklarda, atıklar olması
gerektiği gibi atık bölümüne boşaltılır, ama atık azdır ve ne “garbagease”, ne
de eski yapıları atık haline getiren herhangi başka azalan bir enzim
bulunmaktadır. Sonuçta atık yığılır ve lizozom dolar. Hücre artan atıkları
kontrol altına almak için yeni lizozomlar üretir ancak bu yeni bölümler eninde
sonunda hücresel yaşamın birikimleri ile dolar. Zamanla hücrenin tümü şişer,
dokular genişler ve hasta ölür.
Çocuk, proteinleri lizozoma götürmek için
gerekli olan pek çok makinadan bir tanesinin tek bir hasarından dolayı ölebilir.
Hücrenin karmaşık protein nakil yollarındaki tek bir aksama öldürücü bir sonla
noktalanabilir. Eğer tüm sistem eksiksizce çalışmasaydı, atalarımız aynı
zorlukla karşı karşıya kalırdı. Protein nakil sistemindeki aşamalı evrim
teşebbüsleri ve iddiaları, ancak yok oluşun reçetesi olabilir.
Nakil
sistemindeki hatalardan meydana gelen medikal problemlerden ve sistemin oldukça
karmaşık ve şaşırtıcı olmasından dolayı, kesecik şeklindeki protein naklinin
evrimsel gelişiminin, araştırmaların en yoğun alanı olması gerektiğini
düşünebiliriz. Böyle büyük bir sistem nasıl aşama aşama gelişir? Hücenin, farklı
bir metod kullanarak, kesecik ile özel olarak hedeflediği lizozoma hareket
ederken sistemden beklenen zorluklar nelerdir? Bir kez daha, kesecik şeklindeki
naklin evriminin açıklanması için kimyasal litaratüre bakacak olsaydık, oldukça
hayal kırıklığna uğrayabilirdik. Literatürde hiçbir açıklama
bulunmamaktadır.
Biyokimya alanında yıllık incelemeler Annual Review of
Biochemistry (ARB) adlı bir kitap serisi şeklinde yayınlanır. Biyokimyacılar
arasında çok popülerdir. Belirlenen araştırma alanlarında ulaşılan bilgi
düzeyini inceler. 1992 yılnda ARB’de “Kesecik Yöntemi ile Protein Düzenlenmesi”
üzerine bir makale yayınlandı. Bu makalede yazarlar gözlemlerine şu gerçeği
açıklamakla başladılar: “Zarla çevrili organeller arasındaki proteinlerin nakli
oldukça kompleks bir işlemdir”. Daha sonra, bu konuyu içeren sistemleri ve bu
alandaki araştırmaları tanımlayacak profesyonel bir çizgide ilerler. Ancak
bizler kırk altı sayfalık bu incelemenin sonuna, bir sistemin nasıl aşama aşama
gelişebileceğine dair bir açıklama bulamadan ulaşırız. Konu radar ekranının
dışına çıkmıştır.
Biyomedikal bilimlerle ilgili profesyonel literatüre ait
yayınların bir bilgisayar veritabanında incelenmesiyle, yüzbinlerce bilimsel
sayfanın başlıklarındaki anahtar sözcükleri hızlı şekilde araştırabilirsiniz.
Evrim ve kesecik başlıklarının ikisini de kapsayan bir makale taraması
yaptığınızda, hiçbir şey bulamazsınız. Yayınlanan yazıları eski yöntemlerle
incediğinizde ise, ökaryotik hücrenin bölümleri arasında geçit naklinin nasıl
gerçekleşebileceğine dair pek düzenli olmayan birkaç metnin olduğunu görürsünüz.
Ancak bütün yazılarda hücredeki nakil sisteminin, modern hücrelerin sahip olduğu
bütün elemanlara sahip olan önceden oluşmuş bakteriyel nakil sistemlerinden
meydana geldiği iddiasındadırlar. Bunun bize faydası yoktur. Nakil sistemlerinin
nasıl kopyalandığı hakkında bir takım spekülasyonların varolmasına rağmen,
içerideki sistemlerin orada nasıl bulunduğu hakkında hiçbir bilgi yoktur.
Söylendiğine göre bir noktada bu karmaşık makina aniden meydana gelmiş, fakat
hangi aşamalardan geçtiği belirtilmemiştir. Zaten böyle bir sistemin adım adım
tamamlanması mümkün değildir.
Kesecik şeklinde gerçekleşen hücre naklinin
incelenmesi için en iyi kaynak, (National Academy of Science) Ulusal Bilim
Akademisi Başkanı Bruce Alberts, Nobel ödülü sahibi James Watson ve pek çok
yardımcı yazar tarafından yayınlanan Moleculer Biology Of The Cell (Hücrenin
Moleküler Biyolojisi) ders kitabıdır. Kitapta, geçit ve kesecik şeklindeki hücre
nakillerinin önemli detaylarına 100 sayfa ayrılmıştır. Bu 100 sayfada, bir buçuk
sayfalık bir bölümün başlığı şöyledir: “Zarla Çevrili Organellerin Topografik
İlişkileri Evrimsel Kökenlerine Göre Yorumlanabilir”. Bu bölümde yazarlar
keseciğin hücre zarından koparak sitoplazmaya geçmesiyle, hücrenin içinin
dışarısı ile eşit olacağını belirtmektedirler. Daha sonra, nükleer hücre zarı,
ER, Golgi ve lizozomların, hücrenin zarının parçaları şeklinde koparak
ayrılmasından meydana geldiklerini iddia etmektedirler. Bu doğru olabilir veya
olmayabilir, ancak bu, geçit veya kesecik şeklindeki protein naklinin kökenini
açıklamamaktadır. Toplama keseciğinden bu bölümde bahsedilmemiştir. Aynı
şekilde, doğru güzergahı hedefleme, doğru keseciğe yönelme ve doğru kargonun
yüklenmesinde ortaya çıkabilecek problemleri de açıklamamışlardır. Kısacası bu
açıklamalar, sormakta olduğumuz sorular için yetersizdir. Literatürü
araştırmamızın sonucunda, başladığımız andakinden daha fazla bir şey
öğrendiğimizi söyleyemeyiz.
KISA BİR ÖZET VE İLERİYE BAKIŞ
Kesecik
şeklindeki nakil, kafa karıştırıcı bir işlemdir. Ancak depo bölgesinden binlerce
mil uzaktaki kliniğe gidecek aşının, tamamen otomatik olarak dağıtılmasından
daha kompleks değildir. Kesecik şeklindeki nakilde oluşabilecek hasarlar,
hastalık olan bölgeye gereken aşının dağıtımındaki başarısızlıkla aynı ölümcül
özellikleri taşıyabilir. Bu analiz, kesecik şeklindeki naklin eksiltilemez
derecede karmaşık olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, böyle bir sistemin
gelişiminin aşama aşama oluştuğuna dair yapılan açıklama geçersiz kılınmış olur.
Yani Darwin’in evrim teorisine burada da katılmak mümkün olmayacaktır.
Biyokimyasal literatürün ve bu konudaki kitapların incelenmesi, hiç kimsenin
böyle bir sistemin nasıl meydana geldiğini açıklayan detaylı bir yöntem ortaya
süremediğini açıkça göstermektedir. Kesecik şeklindeki naklin olağanüstü
karmaşıklığı karşısında, Darwin teorisi suskun kalmaktadır.
Bir sonraki
bölümde, kendi kendini savunma sanatını inceleyeceğim. Ama tabii ki moleküler
düzeyde. Makinalı tüfekler, savaş gemileri ve nükleer bombaların gelişen
dünyamızda gerekli olan birtakım kompleks makinalar olmaları gibi, hassas
hücresel savunma mekanizmalarının da oldukça kompleks olduklarını göreceğiz.
Darwin’in kara kutusunda çok az şey basittir.
BÖLÜM 6/ TEHLİKELİ BİR DÜNYA
HER TÜRLÜ ŞEKİL VE EBATTA
Düşmanlar çok
fazladır. Etrafımız herhangi bir sebeple içimize girmek isteyen yaratıklarla
çevrilidir. Pek çok insan henüz ölmek istemediğinden, kendilerini savunacak
hamleler yaparlar.
Saldırma tehlikesi, her türlü şekil ve ebatta gelebilir.
Bu nedenle, savunmaların da çok çeşitli olmaları gerekmektedir. En büyük tehlike
milletlerarası savaştır. Ülkelerin yöneticileri daima komşu ülkelerin kendi
kaynaklarını ister gözükmektedir, böylece tehdit edilen ülkeler kendilerini
korumak zorunda kalırlar veya hoş olmayan şartlarda yenilgiye düşerler. Modern
çağda, ülkeler pek çok karmaşık savunma sistemlerine sahip olabilir. ABD, depo
halinde atom bombalarına sahiptir. Eğer bir başka ülke bize yumruğunu uzatırsa,
onların üzerlerine bombalarımızı yağdırabiliriz. Eğer tehditlerin şiddetini
arttırırsa ve herhangi bir sebeple atom bombalarını kullanmak istemiyorsak, o
zaman başka makinalar geliştirebilir. “Akıllı” bombalar atan jetler,
kilometrelerce uzaktan gökyüzünü denetleyen AWACS uçakları, gece saldırıları
için hazırlanmış özel tanklar, güdümlü füzeler ve dahası. Teknolojik savaş
yapılan dünyamızda, altın bir çağ yaşıyoruz.
Savaş gibi büyük tehditler
önemlidir. Ama diğer saldırı türleri de öldürücü olabilir. Uçaklara
teröristlerin bombalı saldırıları, yeraltı borularında meydana gelen doğalgaz
patlamaları, ne yazık ki oldukça sık meydana gelmektedir. Daha da kötüsü,
yukarıda bahsedilen silahların hiçbiri doğalgaz patlamalarını engellemeye
yardımcı olamayacaktır. Düşmanların nitelikleri belirgin farklılıklarla
değiştikçe - yabancı bir ülkeden, yerel terorist bir gruba kadar - savunmanın
nitelikleri de değişmelidir. Hükümet yetkilileri havaalanlarına ve stratejik
bölgelerdeki silahlarla güvenlik altına alınmış bölgelere, bombaların yerine
metal dedektörler yerleştirmektedir.
Terörizm ve savaş bizi tehdit eder, ama
sık sık meydana gelmezler. Günlük hayatta, pek çok kişi hırsızlar tarafından
saldırıya uğramakta, aşırı guruplar tarafından gerçekleştirilen veya yabancı
ülkelerde meydana gelen saldırılardan dolayı yara almaktadır. Şehrin bazı
sokaklarında oturanların pencerelerinde parmaklıklar vardır, kapıdakinin kim
olduğunu anlamak için görüntülü diafon sistemleri veya gözetleme deliği
taktırırlar, köpeği dolaştırma zamanı geldiğinde bir kutu koruyucu sprey
taşırlar. Modern gelişmelerin bilinmediği kasabalarda ise, istenmeyen
misafirleri (hem iki hem dört ayaklı olabilen bu misafirleri) dışarıda tutmak
için kulübenin çevresine taştan veya ahşaptan bir duvar örülür. Duvarın aşılması
durumuna alınan tedbir ise, yatağın yanında bir zıpkın bulundurmaktır.
Sopa,
taş, bariyer, silah, alarm, tank ve atom bombasının her biri saldırıları önlemek
için kullanılabilir. Hangi silahın kullanılması gerektiğini belirleyen şartlar
çeşitli şekillerde değişse de, kısmen aynıdırlar. Bir sopa da, bir tabanca da
hırsızı korkutabilir; bir tüfek veya tank terorist gurubunu tehdit edebilir ve
bir tank ya da atom bombası yabancı bir ülkeye karşı durabilir. Bu yönden
bakınca savunma sistemlerinin geliştiğinden bahsedebiliriz. Aynı şekilde, rakip
tarafların malzemelerinin oldukça karmaşık olduğu bir silah yarışından da söz
edebiliriz. İnsanların veya ülkelerin hayatta kalmak için en mükemmel savunma
yöntemlerine sahip oldukları bu zamanda, hayatın zorlukları ile ilgili hikayeler
anlatabiliriz. Ancak kutuya atlayıp Calvin ve Hobbes’la birlikte uçmaya
başlamadan önce, algısal habercilerle fiziksel haberciler arasındaki ayrımı
gözden geçirmekte fayda var. Savunma için, bir taş ya da bir silah
kullanılabilir, ama taş küçük aşamalarla bir silaha dönüşemez. Bir yakıcı sprey,
el bombasının fiziksel habercisi değildir. Bir jet uçağı, zamanla bir atom
bombasına dönüşemez. Oysa her ikisinde de vida ve cıvatalar vardır. Darwin’in
evriminde sadece fiziksel haberciler dikkate alınmaktadır.
İnsanlar ve büyük
hayvanlar, bir insanı tehdit edebilecek unsurların tümü değildir. Bunun yanında
bombaları, silahları ve taşları etkisiz kılacak minyatür saldırganlar da vardır.
Bakteriler, virüsler, mantarlar bunların hepsi, eğer yapabilseler, bizi yemekten
zevk duyacaklardır. Bazen bunu da başarırlar ama çoğu zaman tam tersi olur,
çünkü vücudumuz mikroskopik saldırılara karşı gelecek savunma sistemine
sahiptir. Savunmanın ilk aşaması deridir. Yol kenarlarındaki şarampol
bariyerleri gibi, deri de böyle basit bir metod ile çalışır: İhlal edilmesi zor
bir bariyerdir. Derileri yanan hastalar genellikle deriden içeriye yayılmış olan
enfeksiyona karşı koyamazlar, çünkü deri bariyeri çatlamıştır ve içteki savunma
dışarıdan gelen sayısız ziyaretçinin istilasına karşı koyamamaktadır. Ancak,
deri vücudun önemli bir parçası olmasına rağmen, savunma sisteminin fiziksel bir
başlatıcısı değildir.
İçeriye girmeyi çalışan herhangi bir yabancıya karşı
gelmek için, bazen evleri çevreleyen duvarlarının üzerine sivri uçlar eklenir.
Bronx’da yaşadağım yıllarda neredeyse bütün bariyerlerin üzerinde kesici teller
vardı. Bunlar elbetteki modası geçmiş dikenli tellerden daha kesici ve daha
caydırıcı idi. Ucu sivri demir veya kesici tel; bir çitin genelde parçası
değillerdir, bunlar sadece korumanın etkinliğini arttıracak eklemelerdir. Yine
bariyer gibi, kesici tel de bir silahın fiziksel habercisi olamaz.
Derinin de
aynı şekilde etkinliğini arttırabilmek için çeşitli ilaveleri vardır. Biyokimya
laboratuarında, elinize aldığınız materyallerden korunmanız için eldiven
giymeniz gerekmektedir. Ancak bazen eldiveni, materyalin de sizden korunması
için giyebilirsiniz. RNA’larla ilgilenen insanlar eldiven takarlar, bunun
nedeni, insan derisinin RNA’yı parçalayan enzimler içermesidir. Neden? Pek çok
virüs RNA’dan yapılmaktadır. Böyle bir virüs için enzim, derideki kesici teldir:
bariyeri geçmeye çalışan her RNA, parçalara ayrılacaktır.
Deride başka
engeller de bulunmaktadır. Bunların en ilginçlerinden bir tanesi magainins adı
verilen bir molekül sınıfıdır. Bunun keşfi; Mike Zasloff tarafından yapılmıştır.
Onu buna iten sebep ise, laboratuvar koşullarında yaşatılan kurbağaların siteril
olmayan koşullarda kesilip açıldıktan ve ardından dikiş atılıp yaranın
kapanmasından sonra, nasıl nadir olarak enfeksiyon kaptıklarını merak etmesidir.
Zasloff, insan derisinin bakteri hücrelerini öldüren bir maddeyi dışarı
saldığını göstermiştir. Bundan sonra magainins pek çok farklı hayvanda da
keşfedilmiştir. Ama magaininsler, RNA bozucu enzimler gibi hayvanların
derilerinin altındaki karmaşık savunma sisteminin habercileri
değildirler.
Ağır silahları bulabilmek için asıl, derimizin altına göz atmak
gerekmektedir. Omurgalıların vücutlarında bulunan savunma sistemi, baş döndürücü
şekilde karmaşıktır. Örneğin; Modern Amerikan ordusu gibi kullanımlarında
birbirleriyle farklılıklar gösteren çeşitli silahlara sahiptir. Ancak yukarıda
bahsettiğimiz silahlar gibi, bağışıklık sisteminin farklı parçalarının da,
birbirlerinin fiziksel habercileri olduklarını düşünmemeliyiz. Vücudun
savunması, araştırmaların yöneldiği aktif bir alan olmasına rağmen, belirli
konularla ilgili pek çok detay bilinmektedir. Bu bölümde, bağışıklık sisteminin
seçilen parçalarından bahsedecek ve bunların aşamalarla meydana gelen evrim
modeli için ortaya çıkardıkları problemlere değineceğim. Bu sistemin sahip
olduğu akıldan hayrete düşen ve daha fazlasını öğrenmek isteyenlere, savunma
sistemini detaylarıyla anlatan bir kitabı incelemelerini tavsiye
edebilirim.
DOĞRU MADDE
Mikroskopik bir saldırgan, vücudun dışındaki
korumalarını aşmayı başardığında, savunma sistemi harekete geçer. Bu durum
otomatik olarak gerçekleşir. Vücudun moleküler sistemleri, Yıldız Savaşlarındaki
veya ordunun planladığı anti-füze sistemi gibi, otomatik pilotu harekete
geçirmek için tasarlanmış robotlardır. Savunma sistemi otomatiğe
geçirildiğinden, her aşama bazı mekanizmalar tarafından dikkate alınmalıdır.
Otomatiğe alınmış savunma sisteminin ilk problemi yabancıyı nasıl tanıyacağıdır.
Bakteriyel hücreler kan hücrelerinden ayırt edilmelidir, virüsler bağ
dokularından ayrılmalıdır. İnsanların aksine bağışıklık sistemi göremez, bu
nedenle dokunma duyusuna benzer bir sisteme güvenmelidir.
(Antikorlar
bağışıklık sisteminin “parmaklarıdır”. Yabancı maddenin vücutta ayrıştırılmasını
sağlarlar. Antikorlar aminoasitlerin dört zincirinin dizilimi ile oluşurlar
(Şekil 6-1); birbirinin aynı iki hafif zincir ve yine birbirinin aynı iki ağır
zincir. Hafif zincirler, ağır zincirlerin iki katı büyüklüktedir. Hücrededi dört
halka, Y harfine benzer bir kompleks meydana getirirler. İki ağır halka ve iki
hafif halka da birbirleriyle aynı olduklarından, ortaya çıkan Y şekli
simetriktir: Eğer elinize bir bıçak alır ve bunu ortadan ikiye keserseniz,
birbirine benzer parçalar elde edersiniz. Her birinde bir ağır, bir hafif halka
vardır. Y’nin her eğrisinin sonunda özel bir yer vardır. Buna bağlantı bölgesi
denir. Bağlantı bölgesinin çizgileri, hem hafif halkadan hem de ağır halkadan
oluşmaktadır. Bağlantı bölgeleri çeşitli şekillerden meydana gelebilirler. Bir
antikorun, dışarı doğru uzanmış bir yerinde bağlantı bölgesi olabileceği gibi,
başka bir yerde de bulunabilir. İkinci bir antikorun ise sol tarafında artı
yükü, ortasında bir yarık ve sağında ise bir çıkıntı bulunabilir.
Bağlantı
bölgesinin şekli, yabancı virüs veya bakterinin yüzeyindeki molekülün şeklini
tamamlıyorsa, o zaman antikor bu moleküle bağlanır. Bunu daha iyi anlamak için
üzerinde içe doğru girintisi bulunan bir ev eşyası düşünebilir, bu girintinin
üzerine birkaç yumru yerleştirilebiliriz. En küçük kızımın, ön ve arka
koltukları olan bir oyuncak vagonu var, bunun gibi bir eşya konuya çok iyi bir
örnek olabilir. Şimdi vagonu veya objeyi alalım, evin etrafında dolaşalım ve
arka koltuğu da ön koltuğu da, hiçbir boşluk kalmadan dolduracak şekilde,
vagonun girintisine uyan kaç tane başka nesnenin olabileceğini bulmaya
çalışalım. Eğer bir tane bile bulursanız, benden şanslısınız demektir. Evimdeki
hiçbir şey bu vagona uymaz. Aynı şekilde ofisimde ve laboratuvarımda da
uyabilecek hiçbir şeye rastlamadım. Dışarıda bir yerlerde vagondaki girintiyi
tamamlayabilecek bir şeklin bulunabileceğine inanıyordum, ama henüz onu
bulamadım.
Vücudun problemi de aynıdır, verilen bir antikorun herhangi bir
yabancıya bağlanma olasılığı oldukça azdır. Bunu kanıtlamak için her saldırgan
için en azından bir antikor bulunması gerekirse, bundan milyarlarca hatta
trilyonlarca üretmek gereklidir. Genellikle her yabancı için, çalışan tek bir
antikoru bulmak 100.000 örnek gerektirecektir.
Bakteriler vücuda girdiğinde
çoğalırlar. Bir antikor bakteriye bağlandığında, etrafta dolaşan pek çok bakteri
kopyası meydana gelecektir. Truva atı ile karşılaştırıldığında, vücudun 100.000
tane silahı bulunur ama bunlardan sadece bir tanesi işler. Bir tabanca, bir sürü
karşısında pek bir işe yaramayacaktır ve bu güce takviye yapılması
gerekmektedir. Bunu yapmanın bir yolu vardır, ama önce biraz geriye dönmeli ve
antikorların nasıl meydana geldikleri hakkında biraz daha bilgi
almalıyız.
Milyarlarca farklı çeşit antikor vardır. Antikorların her çeşidi,
ayrı bir hücrede üretilirler. Antikorları üreten hücrelere B hücreleri adı
verilmektedir, bunları hatırlamak kolaydır çünkü kemik iliğinde
üretilmektedirler. B hücresi ilk oluştuğunda içindeki mekanizma, DNA’sında kodlu
olan pek çok antikor geninden bir tanesini rastgele seçer. Bu gene “açık” diğer
bütün antikor genlerine de “kapalı” adı verilir. Böylece hücre, farklı bir
bağlantı bölgesi olan sadece tek bir antikor üretir. O zaman prensip olarak, bir
hücre ve bir tür antikor oluşmaktadır.
Hücre kendi antikorunu üretmeye
kalkıştığında, vücudu dolaşabilmek için antikorun hücreyi terketmesi
gerekecektir. Ancak B hücrelerinin tümü göz önüne alındığında, antikorun hangi
hücreden geldiğini söylemenin imkanı yoktur. Hücre, yalnız bir tipte antikor
üreten bir fabrika gibidir. Eğer antikor bakteriyi bulursa hücreye antikor
takviyesi göndermesini söylememiz gerekmektedir. Ancak varsayıma dayanan
yöntemlerle, bu soruna bir cevap alamayız.
Neyse ki, vucüt tahminimizden daha
temkinlidir. B hücresi ilk olarak antikorunu ürettiğinde antikor, Y’nin
çatallarının bağlanmış olduğu hücre zarına tutunur. (Şekil 6-2) Hücre bu hileyi
normal bir antikor için kodlanan geni kullanarak yapar ve aynı zamanda
proteindeki yağ molekülünü oluşturan bağlantı için kodlanmış genin bir parçasını
kullanır. Zar kaygan olduğundan, parça zara yapışır. Bu aşama kritiktir, çünkü
antikorun bağlantı bölgesi, kendi fabrikasına bağlı durumdadır. Böylece B
hücresini üreten fabrikanın tamamı vücudu dolaşır ve yabancı saldırgan içeri
girdiğinde antikorun bağlı olduğu hücreye bağlanır.
Şimdi yabancıların eline
geçmiş bir fabrikamız var. Eğer hücre daha fazla antikor üretmek için sinyal
alsaydı, o zaman saldırı takviye ile desteklenirdi. Neyse ki, sinyal göndermenin
bir yolu vardır; ancak ne yazık ki oldukça karmaşıktır. B hücresindeki antikor
yabancı bir moleküle bağlandığında, yabancıyı ortadan kaldırmak için kompleks
mekanizmayı harekete geçirir. Aslında, malzeme fabrikası bir rehine almış
sayılır. Daha sonra antikor küçük bir kesecik meydana getirmek için hücre
zarının bir parçasını ayırır. Daha doğrusu, gideceği yere ulaşmak için bir taksi
meydana getirir. Bu taksi ile rehine, B hücresi fabrikasına getirilir. Hücrenin
içinde (hala takside) yabancı protein parçalanır ve yabancı proteinin bir
parçası başka bir proteine bağlanır. (Buna MHC proteini adı verilir.) Yardımcı T
hücresi, saldırganın kesilen parçasını taşıyan B hücresine bağlanır. Eğer bu
hücreye tam olarak uyarsa, yardımcı T hücresinin (interleukin) denilen maddeyi
salgılamasını sağlar. Interleukin, savunma departmanından cephane fabrikasına
giden bir mesaj gibidir. Interleukin, B hücresinin yüzeyindeki başka bir
proteine bağlanarak, B hücresinin çekirdeğine mesaj gönderen zinciri kırar.
Mesaj şudur: çoğal!
B hücresi hızlı bir şekilde üremeye başlar. T hücreleri,
eğer B hücrelerine bağlanırlarsa interleukin salgılamaya devam ederler. Sonunda
gelişen B hücresi fabrikası, “plazma hücreleri” adı verilen belirli hücreler
şeklinde atık fabrikaları üretir. Zara bağlı duracak birtakım antikorlar üretmek
yerine plazma hücreleri, proteinin son yağ molekülü parçasını bırakırlar. Artık
serbest antikor, hücre sıvısı içinde büyük miktarlarda ortaya çıkmaktadır.
Bağlantı kritiktir. Eğer yeni plazma-hücre farbrikaları eski B-hücre
fabrikalarına benzeseydi, antikorlar sınırlı kalacaktı ve saldırganları
durdurmakta başarılı olamayacaktı. (
ADIM ADIM
Bu sistem adım adım
gelişebilir mi? Milyarlarca, trilyonlarca B hücresi fabrikasını düşünelim.
Antikor üretim hücrelererinin karışımından doğru hücreyi belirleme işlemine
klonal seçim adı verilmektedir. Klonal seçim yabancı ziyaretçilerin pek çoğuna
belirli bir cevap verebilmenin en iyi yoludur. İşlem; sayısız aşamaya bağlıdır,
bunların bazılarını henüz açıklamadım. Bunları şimdilik bir kenara bırakıp,
klonal seçim sistemi için en az gereksinimimiz olan şeyleri ve bu
gereksinimlerin aşama aşama meydana gelip gelmediğini inceleyeceğiz.
Sistemin
anahtarı, protein için gerekli olan genetik bilgi ile proteinin bağlantı
kabiliyetinin fiziksel aktarımıdır. Teorik olarak, Y sistemine bağlanan ve
protein için kodlama yapan DNA’yı içeren antikorun üretimi ile bu başarılabilir.
Ancak gerçek hayatta, bu tip bir düzen işlemeyebilir. Protein kendi genetik
bilgisine bağlı olabilir, ancak hücre zar ile çevrili olduğundan, antikor
hücrenin dışında bulunan yabancı madde ile bağlanmayacaktır. Hücreden antikorun
ve ona bağlı genin meydana geldiği sistem bu problemin üstesinden gelir:
hücrenin dışındaki DNA mesajını daha fazla proteine nakledecek hücresel bir
makina olmayacaktır.
Antikorun zara bağlanması problem için iyi bir çözümdür:
burada antikor hala yabancı bir hücre ile karşılaşabilecek ve aynı zamanda
DNA’sının yakınında olmaya devam edecektir. Ancak antikor hücreden uzaklaşmadan
yabancı maddeye bağlanabilirmesine rağmen, DNA ile fiziksel bir bağlantısı
yoktur. Protein ve DNA’nın görme yetenekleri olmadığından, birbirlerine mesaj
iletmek için bir çare bulmalıdırlar.
Şimdilik bu tartışmanın geleceği
açısından, bağlantı mesajının B-hücresi çekirdeğine ulaştığı (taksi tutması
gerektiğini, yutma işlemini, MHC, yardımcı T hücrelerini, interleukin vb.)
dolambaçlı yolu unutalım. Bunun yerine sadece tek bir proteinin bulunduğu daha
basit bir sistem düşünelim. Diyelim ki, antikor yabancı moleküle bağlandığında,
diğer proteinleri harekete geçiren bir madde meydana getirir. Bu, rehinenin
harfini fabrika çekirdeğine götüren, bir habercidir. Belki de rehine ilk
bulunduğunda antikorun şekli değişmekte veya antikorun çatalından bir parçayı
almaktadır. Antikorun çatalının bir parçası belki de hücrenin içine
yapışmaktadır. Bu bölüm, haberci proteini harekete geçirmektedir. Çataldaki
değişiklik haberci proteinin çekirdeğin içine kaçmasına ve belirli bir noktada
DNA’ya bağlanmasına yol açabilir. DNA’da doğru yere bağlanması, hücrenin
gelişimini başlatmak ve yağ molekülü içeren çatal olmadan antikor üretimini
başlatmak içindir - hücreden dışarı atılan antikor, saldırıya karşı mücadele
etme görevini taşımaktadır.
Bu basite indirgenmiş şema içinde dahi, üç kritik
durum ile başbaşa kalırız: 1) antikorun zar ile çevrelenmiş hali 2) haberci, ve
3) antikorun dışarı atılan hali. Eğer bu bileşiklerden herhangi biri olmazsa,
sistem işlevini sürdüremez. Eğer zarda hiç antikor bulunmazsa, o zaman genetik
bilgi taşıyan hücreye yabancı bir saldırganın başarılı bir şekilde bağlanma yolu
yoktur. Eğer nakledilmiş hiçbir antikor yoksa, o zaman sinyal aldığında saldırı
bölgesine gönderilecek hiçbir şey yoktur. Eğer haberci protein yoksa, o zaman
zardaki antikor bağlantısını yapma ve doğru genin harekete geçmesi arasındaki
ilişki gerçekleşemez. (Bu durum, sistemi ancak telleri kopmuş bir kapı zili
kadar kullanışlı yapar.)
Hücrenin aşamalı Darwin adımlarıyla böyle bir
sistemi geliştirmeye çalışması kuşkulu olacaktır. Önce ne yapması gerekmektedir?
Bunun bir fayda getireceğininin garantisi yoksa, bol miktarda antikor salgılamak
kaynakların boşa harcanmasıdır. Zarla çevrili antikoru üretmekte de aynı sonucu
verecektir. Peki, kendisine kimse mesaj göndermezken ve mesajı alacak hiçbir şey
yokken, neden önce haberci protein üretilir? Bu şekilde açıkça tek bir sonuca
ulaşıyoruz; oldukça detaylı biçimde başitleştirilmiş bu klonal seçim, ağır
aşamalı adımlarla meydana gelemez.
Bu basite indirgenmiş düzeyde dahi,
sıralanan üç durum ancak bir anda gelişmiş olmak zorundadır. Bu üç durumun her
biri, - sabitlenmiş antikor, haberci protein ve gevşek antikorlar - ayrı
tarihlerde gerçekleşmiş olaylarla üretilmeliydiler. Hatta belki de antikor
sisteminin parçalarının içinde diğer zor işleri yapan, daha önceden ortaya
çıkmış olan proteinleri değişikliğe uğratacak; koordine edilmiş mutasyon
serileri tarafından meydana getirilmeliydiler. Darwin’in küçük adımları,
gerçekleşmesi mümkün olmayan sıçramalara benzemeye başlamıştır. Ancak bizim
analizimiz pek çok karmaşıklıkları içermektedir. Hücre, nasıl olur da kendisine
bir yağ molekülü ekleyebilir veya çıkartabilir? Mesaj sistemi bizim basite
indirgenmiş versiyonumuzdan çok daha karmaşıktır. Proteinin sindirilmesi,
parçalanması, MHC proteinin üzerinde bulunması, yardımcı T hücresi tarafından
MHC/saldırganın hemen tanınması, interleukin salgılanması, interleukinin B
hücresine bağlanması, interleukinin çekirdeğe bağlandığını belirten sinyalin
gönderilmesi - sistemin kökeni için planlanan aşamalı yöntemlerin varolma
ihtimali, genç bir insanın saçlarını ağartacak niteliktedir.
KARIŞTIR VE
EŞLEŞTİR
Fabrikalar etrafta bolca bulunur ve vücuda girebilecek her şekildeki
saldırgana karşı koyabilecek antikoru da beraberlerinde getirirler. Fakat vücut
milyarlarca sayıda farklı şekilde antikoru nasıl üretmektedir? Böyle farklı
proteinlere sahip antikorların üretiminde hepsi için ayrı bir genetik kodlama
gerektirmeyecek özel bir teknik mevcuttur. Bundan sonraki sayfalarda bu issitemi
daha detaylı olarak anlatacağım. Eğer detaylar aklınızdan uçup giderse sakın
endişelenmeyin, çünkü benim buradaki amacım sizin bağışıklık sisteminin
karmaşıklığını farketmeniz ve anlamanız.
(Bilimadamlarının bağışıklık
sisteminin karmaşıklığını farketmesi müthiş bir buluştu. Bu buluşun
başlangıcında biraz acımasız ama gerekli bir deney uygulandı. Sadece ne olduğunu
görmek amacıyla kimyagerler, doğadan bulunmayan bazı küçük moleküller ürettiler
ve bunları bir proteine bağladılar. Bu sentetik molekülleri taşıyan protein bir
tavşanın vücuduna enjekte edildiğinde, tavşanın vücudunda oluşan antikorlar bu
sentetik moleküllere bağlandı. Bu nasıl gerçekleşmişti? Ne bu tavşan ne de
ataları, daha önceden bu sentetik molekülle karşılaşmamıştı; öyleyse bunlara
karşı antikor üretmeyi nasıl başarmışlardı? Daha önceden görmediği bir molekülü
nasıl tanımıştı?
Bağışıklık üzerine çalışmalar yürüten bilimadamları,
“antikor çeşitliliği” konusunda yoğunlaştılar. Olası birkaç açıklama ortaya
atıldı. Proteinlerin esnek moleküller olduğu bilinmekteydi, ve antikorlar da
proteinlerdi. Öyleyse belki de yeni bir molekül vücuda enjekte edildiğinde
antikor onu sarmalıyor, onun şeklini alıyor ve daha sonra bu şekilde donup
kalıyordu. Ya da savunma çok önemli olduğu için, organizmaların DNA’larında çok
farklı şekillerde antikor için bir şifreleme vardı. Böylece henüz görmedikleri
şeyleri bile tanıyabiliyorlardı. Fakat böyle sınırsız sayıda antikor için
yapılacak bir şifreleme, DNA’daki mevcut kapasiteden daha fazlasını alacaktı. Bu
durumda demek ki sadece bir kaç tane antikor vardı ve hücre bölündüğünüde ise
sadece bağlantı bölgelerinde birçok mutasyonun aynı anda gerçekleşmesi mümkün
olmalıydı. Bu şekilde vücuttaki her B hücresi, yeni bir antikor için farklı
mutasyonları gerçekleştirme imkanına sahip olacaktı. Ya da bu yöntemlerin
kombinasyonu kullanılıyor veya bilinmeyen bir yöntem uygulanıyordu.
Antikor
çeşitliliği sorunu aslında yeni bir buluşu bekliyordu: yeni bir protein üretimi
için gereken bir gen, her zaman DNA üzerinde bulunmak zorunda değildi, çünkü
şifrelere ekleme yapılabilirdi. Eğer genleri cümlelere benzetirsek, bir protein
için gereken kodlama “Hızlı kahverengi tilki, tembel köpeğin üzerinden
atlar.”şeklinde ifade edilirse; bu değiştirilerek “Hızlı kahverengi badjfkd
tilki, tembel ıaıdoıoa köpeğin üzerinden lskd atlar.” yapılabilir. Belirli bir
anlam ifade eden DNA şifresi bozularak, aralara protein için yeni eklemeler
yapılmıştı. Genler üzerinde yapılan sonraki araştırmalarda ise sonraki
aşamalarda düzeltmeler yapıldığı ortaya çıktı - DNA geninin bir RNA kopyası
yapıldıktan sonra anlamsız ifadeler ayıklanıyordu. DNA şifresine böyle eklemeler
yapılmış olsa bile, RNA mesajında düzeltmeler yapılması doğru proteinin
üretilmesi için yeterli oluyordu. Bundan daha ilginç olan bir yon, antikor
genleri söz konusu olduğunda DNA’nın kendi kendine bu düzenlemeyi
yapabilmesiydi. Yani kalıtımla gelen genler değiştirilebiliyordu. Çok
şaşırtıcı!
DNA’ya eklemeler yapılması ve daha sonra bunların düzeltilmesi,
vücutta bulunan inanılmaz sayıdaki farklı antikoru açıklama yollarından biridir.
Aşağıda size vereceğim bilgiler, bilimadamlarının yıllarca yaptıkları
çalışmaların bir özetidir. Onların bu çabaları sayesinde sırların bir kısmı
çözülebilmiştir.
Döllenmiş yumurtanın içindeki genlerde antikorların üretimi
için gerekli şifreler bulunmaktadır. Genler küçük gruplar şeklinde
toplanmışlardır. Bunlara grup 1, grup 2 gibi isimler vereceğim. İnsanlarda
genellikle grup 1′de 250 gen parçası bulunur; DNA üzerinde aşağı doğru giderken
on gen parçası grup 2′yi oluşturur ve altı gen parçası grup 3′ü oluşturur; DNA
üzerinde takip edilirse sonraki sekiz gen parçası da grup 4′ü meydana
getirmektedir. İşte bu oyundaki oyuncular bunlardır.
Bebek büyümeye
başladıktan sonra yapmak istediği şeylerden biri de vücudundaki B hücrelerini
arttırmaktır. Bu hücreleri üretirken komik bir durum yaşanır: şifrelenmiş DNA
tekrar düzenlenir ve hatta bir kısmı kesilip atılır. Grup 1′den bir parça alınır
ve grup 2′ye gelerek rastgele birleşir. Arada kalan DNA parçası ise ayrılır.
Daha sonra grup 3′ten bir gen parçası alınarak yine rastgele, grup 1 ve 2′ye
bağlanır.
Gen parçacıklarının birleşmesi beklenmedik bir olaydır - hücreler
genellikle bumu yapmazlar. Bu şaşırtıcı işlem nedeniyle, bazı aminoasitler
eklenebilir veya kaybolabilir (aminoasitler proteinlerin yapı taşlarıdır). Grup
1-2-3 bir araya geldiği zaman, DNA şifresinin yeni düzenlenmesi tamamlanmış
olur. Antikor üretmek gerektiğinde ise hücre bu grup 1-2-3 kombinasyonunun bir
RNA kopyasını yapar ve grup 4′ten bir parçayı bu RNA kopyasına ekler. Sonuç
olarak protein üretimi için kodlama yapan bölgeler, RNA üzerinde yeniden
düzenlenmişlerdir.
Peki bu süreç, antikor çeşitliliğini nasıl açıklamaktadır?
Grup 1, 2 ve 3′ten gelen gen parçaları, bağlanma bölgesinin bir kısmını
oluşturmaktadır - Y şeklinin uçlarını. Bu üç farklı gruptan gelen parçaları
karıştırarak ve eşleştirerek, farklı çeşitlerde bağlantı bölgeleri elde
edilmektedir. Örneğin, grup 1′deki gen parçasının bağlantı bölgesinde bir
çıkıntı oluşturduğunu varsayalım, ve başka biri de artı yük oluşturmaktadır.
Daha sonra grup 2′deki başka genlerin bir yağ molekülü, eksi yük ve derinlik
kazandırdığını düşünelim. Grup 1 ve 2′den rastgele parçalar seçildiğinde altı
farklı kombinasyon elde edersiniz: yağ molekülü yanında çıkıntı, eksi yük,
derinlik; yağ molekülünün yanında artı yük, eksi yük veya çıkıntı. (Aslında bir
şapkanın içindeki numaraları çekerken oluşacak farklı ihtimaller gibi
düşünülebilir. 0 ve 9 arasındaki rakamlardan sadece 3 tanesinin seçilmesi, bin
farklı kombinasyon oluşturacaktır.) Bir antikor zinciri oluştururken ise, hücre
grup 1′deki 250 gen parçasından bir adet, grup 2′deki on taneden bir adet ve
grup 3′teki altı taneden bir adet seçer. Ayrıca bu rekombinasyon sırasındaki
karışıklık gen parçalarını “karıştırır” (bazı aminoasitler zinciree eklenir veya
dışarıda kalır); bu sayede varolan çeşitliliğe bir 100 farklı faktör de eklenir.
Böylece DNA parçalarını karıştırarak ve eşleştirerek, 250 x 10 x 6 x 100 adet
kombinasyona ulaşabilirsiniz, bu da bir milyon kadar zincir oluşturma imkanı
vermektedir. Benzer süreçler sayesinde on bin farklı hafif zincir de elde
edilebilir. Böylelikle bir ağır zinciri, bir hafif zincire eşleştirerek her
hücrenin tek başına on bin çarpı bir milyon, yani on milyar kombinasyon yapması
mümkün olabilir! Bu kadar çeşitli antikor sayesinde aynı çeşitlilikte bağlantı
bölgesi oluşabilir, öyle ki karşılarına çıkan herhangi bir moleküle bağlanabilme
imkanları olur - hatta sentetik olanlar bile. Ve bu çeşitliliği sağlayan ise
sadece dört yüz kadar farklı gen parçasıdır.
Hücrenin bu antikor
çeşitliliğini arttıracak başka teknikleri de vardır. Bunlardan biri dışarıdan
gelen saldırı üzerine uygulanır. Hücre yabancı maddeye bağlandığında, bölünmesi
gerektiğini haber veren bir sinyal alır; bu bölünme sırasında sadece hafif ve
ağır gen zincirlerine ait bölgelerde “özellikle” mutasyonların gerçekleşmesine
izin verir. Bu şekilde başarıya ulaşacak farklı antikorların oluşması
kolaylaşmış olur. Ana hücre zaten bağlanması muhtemel bir antikor ürettiği için,
gen diziliminin değiştirilmesi ile ondan daha iyi bağlanabilecek hücreler
oluşabilir. Hatta yapılan araştırmalarda, sonradan oluşan antikorların
öncekilerden daha iyi bağlandığı ve yabancı maddeleri teşhis ettiği
anlaşılmıştır. Bu “somatik hipermutasyon” sayesinde varolan antikor çeşitliliği
daha da genişler.
B hücreleri fabrikaları ile plazma fabrikaları arasındaki
farklılığı hatırlıyor musunuz? Ya da B hücresinin zarına bağlanan antikorun
bağlantı bölgesindeki yağ molekülünü? Bir plazma hücresi için, genin RNA kopyası
üretildiğinde, zardaki parça kopyalanmaz. Bu parça, genin geriye kalan kısmından
ayrı tutulur. DNA bu aşamada şöyle bir cümleyi andırmaktadır; “Hızlı aoeıfoıd
aldkkd fhh kahverengi tilki, adskfladk tembel ıosdık köpeğin adjfkd üzerinden
atlar ve jadıoaıd tavşanı yer.” Kelimeler eklenebilir veya çıkartılabilir, fakat
her koşulda yine de bir anlam ortaya çıkmaktadır. (
SANTİM SANTİM
Bir
antikor-çeşitlendirme sisteminin işlemesi için farklı parçaların beraber
çalışması gerekir. Bunlardan ilki genlerdir. İkinci olarak, gen parçalarının
başlangıç ve bitiş noktalarını belirleyen sinyaller gelmektedir. Modern
organizmalarda her parça farklı sinyallerle belirlenir ve böylece enzime verilen
mesajda bu bölgeye gelip eklemesi veya çıkarması söylenir. Bu da şöyle bir
cümleye benzemektedir, “Hızlı kburadan kes[fskjf]buradan kesahverengi tilki,
tembel köpburadan kes[eıweoı kl]buradan keseğin üzerinden atlar.” Başlangıç ve
bitiş noktaları olduğu müddetçe, hücre bilgiyi bir arada tutmayı başarır. Üçüncü
bir makine da, kesme sinyallarini tanıyan moleküler sistemdir. Böylece doğru
parçalar bir araya getirilebilir. Bu makinanın yokluğunda parçalar hiçbir zaman
kesilemez veya birleştirilemez. Sinyallerin yokluğunda ise, arada sırada kağıt
kesen bir makinanın kağıttan bir bebek yapmasını beklemek gibi çaresiz
kalınacaktır. Ve tabii ki, antikorun üretimi için gerekli olan mesaj eksik
kaldığında, yukarıdakilerin hiçbiri gerçekleşemeyecektir.
Minimum fonksiyonun
gerekliliği, sistemin eksiltilemez karmaşıklıkta olduğunu göstermektedir.
Fırtınalı bir denizde salın üzerinde kaldığınızı düşünün, ve şans eseri
yanınızdan içinde motor olan bir kutu geçti. Bu motoru salınıza monte ettikten
sonra, aslında pervanenin günde yalnızca bir kez döndüğünü görseydiniz;
sevinciniz pek uzun süreli olamazdı. Kompleks bir sistem fonksiyonlarını yerine
getirmesine rağmen, eğer performans istenilen düzeyde değilse sistem başarısız
olacaktır.
Antikor çeşitliliğinde yaşanan problemler, minimum fonksiyonun
gereksinimini ortaya çıkarır. Birkaç antikora sahip bir organizma, günde bir kez
dönen pervaneye benzetilebilir: çeşitliliği yaratabilecek düzeyde değildir.
(Gözünüzde daha iyi canlanması için kayıtlarında yalnız iki parmak izi bulunan
FBI yetkililerini düşünün! Bu durumda yüzlerce, hatta binlerce suçluyu bu iki
parmak izine göre yakalamak zorunda kalacaklardı.) Tehdit unsuru olarak ortaya
çıkan bakteriye uygun antikora bağlanma ihtimali çok yüksek olmadığı için, - yüz
binde bir gibi bir ihtimal - beş ya da on farklı antikor üreten bir canlı,
kaynaklarını gereksiz yere tüketmiş olurdu. Ya da derisi kalınlaşır ve RNA’yı
bozunmaya uğratacak bir enzim geliştirirdi. Bir işe yarayabilmesi için,
antikor-üretme sisteminin en başından itibaren çok fazla antikor üretmesi
gerekir.
HEDEFTEKİ ADAM
Bundan bin sene önce oduğunu ve bir grup insanla
birlikte yaşadığınızı düşünün. Kıyıya çok yakın olduğunuz için, Viking’li
saldırganlardan çekinmek zorundasınız. Yaşadığınız bölge sağlam ve kalın
tahtalardan oluşmuş bir çit ile çevrelenmiş; ve bir saldırı anında ise çitlerin
üzerinden yağ dolu kazanlarla saldırganları uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz. Bir
gün aniden yaşadığınız yere yolu düşen bir gezgin kapınızı çalar: Çantasının
içinden çıkardığı geleceğe ait bir silahı size satmayı teklif eder. Buna
“tabanca” der, ve tetik çekildiğinde hedeflediğiniz yöne doğru bir vurucu
gönderdiğini söyler. Bu silah taşınabilirdir ve düşman yerini değiştirdiğinde,
kolaylıkla kampın bir tarafından diğerine taşınabilir. Siz ve kampın diğer
üyeleri silah karşılığında gezgine, dört inek ve iki keçi verirsiniz.
Sonunda
bir süre sonra kampınıza bir saldırı olur. Kızgın yağları dökmenize rağmen
saldırganları koruyucu kalkanları vardır. Kampın kapısının zorlandığını
farkederek, elinize tabancanızı alarak güvenle ilerliyorsunuz. Sonunda kapı
yıkılıyor ve saldırganlar çığlıklar atıp, baltalarını sallayarak içeriye
giriyorlar. Tabancayı doğrultup liderlerini hedef alıyorsunuz. Vurucu havada
uçuyor ve viking liderinin tam burnuna hedef alıyor. Bu sırada tabancanın
ağzından çıkan bayrakta sizin anlamadığınız şu kelimeler yazıyor; “Acme Oyuncak
Tabancası”. Viking lideri durup size doğru bakıyor ve yüzünüzdeki gülümseme
yavaşça kayboluyor. O ve arkadaşları size doğru koşmaya başlıyor, ve hikaye bu
ya; yirminci yüzyılda bir biyokimyacı olarak tekrar dünyaya
geliyorsunuz.
Antikorlar da tıpkı oyuncak tabancalar gibidir: kimseyi
incitmezler. Eski bir evin kapısında yazan “Yıkılacak” işareti veya kesilecek
bir ağaç üzerine turuncu renkle çizilen “X” işareti gibi, antikorlar da yok
edilecek nesneyi sadece işaretleyerek diğerlerine sinyal verirler. Sistemin bu
derece karmaşık bir işleyişle sınırsız antikor üretmeye çalışmasına rağmen,
yalnız bir iki saldırgan hücrenin belirlenmesi şaşırtıcıdır.
(Antikorlar
tarafından işaretlenmiş yabancı hücrelerin öldürülmesi “tamamlayıcı” sistem
tarafından gerçekleştirilir. İsminin bu şekilde olmasının nedeni, yabancılardan
kurtularak antikorların hareketlerini tamamlamasıdır. Yöntem oldukça karmaşıktır
(Şekil 6-3) ; bu sistem çeşitli nedenlerden dolayı 4.Bölüm’de incelediğimiz
kanın pıhtılaşması şelalesine benzer. “Klasik yol” ve “alternatif yol” adı
verilen iki sentezleme yöntemiyle oluşturan yaklaşık 20 çeşit protein içerir.
Klasik yol; C1 denilen protein birleşiminin, yabancı bir hücrenin yüzeyine bağlı
olan bir antikora bağlanması ile başlar. C1 kompleksinin sadece bağlı olan
antikoru tanıması ilginçtir. Eğer C1, kanda dolaşan bir antikora bağlanırsa, o
zaman C1′lerin tümü emilecek ve düşmanlara karşı savaşmak için ortada
olamayacaktır. Ya da, eğer C1, B hücrelerinin zarlarına bağlantılı antikorlarına
bağlanırsa, iyi hücrelerin ölümüyle sonuçlanacak bir reaksiyonu
başlatacaktır.
C1, 22 protein zincirinden oluşmaktadır. Bunlar üç gruba
ayrılabilirler. Bunların ilkine, C1q denir. Üç farklı proteinin, altı ayrı
kopyasını; yani toplam 18 proteini içerir. Diğer iki gruba C1r ve C1s denir. Her
ikisi de farklı proteinlerin her birinden iki kopyaya sahiptir. C1q’daki üç
farklı tip protein, derideki kolajeni andıran özel bir aminoasit dizilimi ile
başlarlar. Dizilim, üç çeşit C1q proteinine ait kuyrukların saç örgüsü gibi
birbirlerine bağlanmalarını sağlar. Bu düzenleme sayesinde proteinlerden her
biri bir mini-kompleks içinde korunmuş olur. Protein zincirinin geri kalan kısmı
ise, daha sonra saç örgüsünün en üst kısmında kompleks bir küre biçiminde
katlanır. Daha sonra mini komplekslerin altı tanesi daha bir araya toplanırlar.
Altı örgü ve altı baştan çıkan merkezi bir sap meydana getirmek için boylamasına
birbirlerine bağlanırlar. Elektron mikroskopu altında incelenen C1q görüntüleri,
bunun çok başlı bir canavara benzediğini göstermektedir. (Başkaları bunu bir
demet laleye benzetmektedirler ama ben garip objeleri daha çok severim.) C1q
başları, antikor-yabancı hücre ikilisinin oluşturduğu komplekse bağlanır. Sentez
başlamadan önce en azından başlardan iki tanesinin bu komplekse bağlanması
gerekmektedir. Bağlantı meydana geldiğinde, C1q’da birşeyler değişir ve bu
değişiklik sayesinde C1r ve C1s, C1q’ya daha sıkı bağlanır. Bu meydana
geldiğinde C1r kendisini keserek, C1-r’yi oluşturur. (Aktif hale getirilmiş olan
proteinlerde sayıların üzeri çizilir ve harf küçüktür.) C1-r, daha sonra C1s’yi
keserek C1-s’yi oluşturur.
C1s kesildikten sonra, yabancı hücrenin yok
edilmesi için yapılması gereken çok fazla şey vardır. C1 proteinlerinin tümüne
“tanımlama ünitesi” denir. Diğer protein grubu (C2,C3 ve C4) ise “aktivasyon
ünitesi” olarak adlandırılır. Tanımlama ünitesinin tersine, aktivasyon ünitesi
tek bir parçada toplanmamıştır; ve düzenlenmesi gerekir. Aktivasyon ünitesinin
oluşturulmasındaki ilk aşama, C1-s’nin C4′ü kesmesidir. C4, C1-s tarafından
bölündüğünde, son derece reaktif bir grup (C4b) açığa çıkar. Eğer bu grup bir
hücre zarına yakınsa, onunla kimyasal olarak tepkimeye girer. C4b’nin bu
bağlantısı gereklidir. Böylece aktivasyon ünitesinde geri kalan proteinler,
saldırgan hücreye yakın durabilecekleri bir bağa sahip olurlar. Bunun aksine,
eğer C4b yanlış doğrultuya hedeflenirse veya bir solüsyon içinde etrafta
dolaşırsa, o zaman reaktif grup doğru zara bağlanamadan hemen yok olur.
C4b
hedef zara kendisini bağladıktan sonra, C1-s ile bağlantılı olarak C2′yi iki
ayrı parçaya böler. Büyük parça C2a, C4b’ye bağlı kalır ve C4b,2a’yı oluşturur;
buna “C3 konvertaz” de denir. C3 dönüşümcüsü hızlı hareket etmelidir, aksi
takdirde parçalanır ve C2a uzaklaşır. Eğer C3 molekülü yakınlardaysa, C3
konvertaz onu iki parçaya böler. C3b, C3 konvertaz molekülüne bağlanır ve
C4b,2a,3b’ yi oluşturur. Buna aynı zamanda “C5 konvertaz” de denir. Aktivasyon
ünitesinin son reaksiyonu ise C5 molekülünü iki ayrı parçaya ayırmaktır.
Bu
noktada sistem, sonunda yabancı hücreye bir bıçak darbesi vurmaya hazırdır.
C5′in parçalarından biri C6 ve C7′ye bağlanır. Yapı, kendisini hücre zarından
içeri sokabilme kabiliyeti ile hayret verecek bir özelliğe sahiptir. C5b,6,7
daha sonra C8 molekülüne bağlanır ve farklı sayılarda C9 molekülleri (1′den 18′e
kadar) buna eklenir. Ancak, proteinler düzensiz bir grup meydana getirmezler.
Bunun yerine kendilerini, yabancı bakteri hücresinin zarında bir delik meydana
getirebilecek bir çubuk şeklinde düzenlerler. Hücrelerin içi oldukça konsantre
solüsyonlar içerdiğinden, ozmotik basınç suyun hızla akmasına neden olur.
İçeriye akan su, bakteri hücresini patlayıncaya kadar şişirir.
Enfeksiyondan
sonra hemen hareket edebilecek zar-saldırı kompleksinin aktivasyonu için
alternatif yollar vardır. Belirli antikorların üretimini beklemeyi gerektirmez.
Alternatif yolda, sürekli düşük miktarlarda üretilen C3b’nin küçük bir miktarı,
faktör B denilen bir protein ile bağlanır. Bu defa bunlar C3b,B kompleksinde
hareket ederler. Bu kompleks, faktör D denilen bir proteinle kesilerek C3b,Bb’yi
oluşturur. Bu molekül, C3 konvertaz olarak hareket edebilir. Daha fazla C3b
üretildiğinde, C3b’nin ikinci molekülü bağlanarak (C3b)2Bb’yi oluşturur. Bu
artık, C5 konvertaz olarak adlandırılabilir ve zar-saldırı kompleksini
oluşturmaya başlayarak harekete geçer.
C3b tamamlayıcı yolun yıkımını
başlatabileceği için, etrafta dolaşması tehlikeli olan bir proteindir. Rastgele
meydana gelen hasarı en aza indirmek için, iki protein (faktör I ve faktör H)
bunu arar, bağlanır ve solüsyon içinde C3b’yi yok ederler. Ancak eğer C3b
hücrenin yüzeyinde ise, o zaman başka bir proteine (properdin) bağlanır ve kendi
görevini yapabilmek için C3b’yi korur. C3b ancak bir hücrenin yüzeyine
bağlanabildiği zaman etkin olabilir. Gerçekleştirdiği kimyasal reaksiyonlar ise
birçok bakteri ve virüsün yüzeyinde daha hızlı gerçekleşir. (
PROBLEMLER
PROBLEMLER
Kanın pıhtılaşma yolu gibi, yukarıda anlatılan tamamlayıcı yol da
bir şelaleye benzetilebilir. Kaçınılmaz olarak, her iki sistemin de işleyişinin
aşamalı olarak meydana geldiğinde benzer problemlerle karşılaşılacaktır.
Şelalenin son aşaması asıl problem değildir. Hücre zarında bir deliğin meydana
gelmesi farklı parçaların ortak çalışmasını gerektirmeyebilir; öldürücü bir
protein bunu rahatlıkla yapabilir. Kanın pıhtılaşmasındaki gibi proteinlerin bir
yığın oluşturmasında da farklı parçaların birlikte hareket etmesi
gerekmemektedir. Doğru koşullar sağlandığında, herhangi bir protein birikme
yapacaktır. (Fakat tamamlayıcı delik-kompleksi ve fibrinin bir araya gelmesi
bunlardan farklı özel işlemlerdir ve açıklanmaları gerekir.) Ayrıca 4.Bölüm’de
gördüğümüz gibi, bir telefon direği kolaylıkla Foghorn Leghorn’un başına
düşebilir.
Asıl problem, kontrol sistemlerindedir. Her kontrol noktasında
düzenleyici protein ve aktif hale getireceği diğer protein başlangıç anından
itibaren hazır bulunmalıdır. Eğer C5b hazır bulunsaydı, şelale anında harekete
geçecekti. Fakat eğer C3 hazır bulunsaydı ve onu aktifleştirecek bir madde
olmasaydı, bu durumda sistemin işleyişi tamamıyla duracaktı. Bundan çok daha
kısa bir yol düşünülebileceği halde, (C1s doğrudan C5′i keser) şelalenin tam
ortasına ekstra kontrol noktaları eklemek benzer problemlerle sonuçlanacaktır.
Çünkü her nokta eksiltilemez karmaşıklıktadır.
(Bir şelaleyi meydana
getirmenin temel problemlerine ek olarak, tamamlayıcı yolun, kanın pıhtılaşması
şelalesi ile benzer başka problemi vardır: proteinlerin zarlara bağlanması
önemlidir. Pıhtılaştırıcı faktörün çoğunluğu, öncelikle Gla maddesini
sentezleyebilme yeteneğine sahip olmalıdır, çünkü ancak bu şekilde bir zara
bağlanabilir. Tamamlayıcı sistemde ise, C3 ve C4′ün ikisinin de şaşırtıcı
reaktif grupları bulunur ve bunlar diğer faktörler tarafından proteinlerin
bölünmesinin ardından zara kimyasal olarak bağlanırlar. Sentez başlamadan önce
bu özelliklerin varolması gerekir, bu da aşamalı bir evrim sürecinin
yaşanmadığına başka bir delildir.
Tamamlayıcı sistemin sayısız küçük
özellikleri, aşamalı bir gelişimin yaşanmadığını gösterecek delillerdir. Şimdi,
yalnızca C1 sistemindeki birtakım hassas özellikleri inceleyelim. C1q örgüsünde
birbirine dolanmış üç tip protein vardır. Ancak bunlar kendilerine
dolanmamışlardır. Eğer dolansalardı, o zaman komplex sistem içindeki farklı
zincirlerin oranı değişecek ve üç farklı zincirin altı kopyası ile gerçek C1q
kompleksini elde etme şansı daha azalacaktır. Eğer C1q’nin antikor-yabancı hücre
bağlantısı, C1r’nin kendini kesme işlemini harekete geçirmezse, o zaman şelale
kendi güzergahında duracaktır. Bunun tersine eğer C1r, C1q antikor kompleksine
bağlanmadan önce kendini keserse, o zaman şelale önceden harekete geçecek ve
sistem gelişmeden devam edecektir. (
SISYPHUS HALDEN ANLAYABİLİR
Sağlık
için ilk planda, bağışıklık sisteminin düzgün olarak işlemesi gerekir. Kanser ve
AIDS gibi korkutucu hastalıklar, hem nedenleri hem tedavileri, ya da her iki
yönden de, sistemin zorlukları içindedirler. Halkın sağlığına etkisi nedeniyle,
bağışıklık sistemi oldukça fazla ilgi görmektedir. Dünyada binlerce araştırma
laboratuvarı bağışıklık sisteminin çeşitli yönleri üzerinde çalışmaktadır.
Çabaları daha şimdiden pek çok hayat kurtarmış ve gelecekte de pek çoğunu
kurtarmayı vaad etmektedir.
Bağışıklık sisteminin nasıl çalıştığını
anlamamıza yardımcı olacak geniş çaplı çalışmalar yapılmış olsa da, bunun nasıl
meydana geldiği konusunda henüz detaylı bir bilgimiz yoktur. Bu bölümde ortaya
çıkan soruların hiçbirini, binlerce bilimadamı arasından bir tanesi bilei
cevaplayamamıştır. Hatta bu sorular aslında pek azına sorulmuştur. Bağışıklık
sistemi litaratürü üzerine yapılacak bir araştırma, karşılaştırılmalı bağışıklık
biliminde (çeşitli hayvan türlerindeki bağışıklık sistemleri üzerine çalışmalar
yapar) çalışmaların hala devam ettiğini göstermektedir. Ancak bu çalışma değerli
olmasına rağmen, bağışıklık sisteminin nasıl geliştiği konusunda moleküler bir
detaya yönlendirmemektedir. Bu konuda açıklayıcı sayılabilecek en iyi iki kısa
yazı bulunmaktadır. Birincisi; Nobel ödülü sahibi David Baltimore ve iki seçkin
bilimadamına aittir. Yazının başlığı çok çarpıcıdır, “Omurgalıların Bağışıklık
Sisteminin Moleküler Evrimi”. Ancak böyle bir başlığın içeriğini sadece iki
sayfada açıklayabilmek oldukça zordur. Yazarların dikkat çektikleri konu
şudur:
Memelilerdekine benzer bağışıklık sistemine sahip her organizma için
minimal olarak gerekli moleküller, antijen reseptörleri (immunoglobulin ve TCR),
antijeni ortaya çıkaran moleküller (MHC) ve gen düzenleme
proteinleridir.
(Immunoglobilinler antikorlardır. TCR molekülleri antikorlara
benzerler) Yazarlar daha sonra, uzaktan da olsa memelilerle bağlantısı olan
köpek balıklarını incelerler. Bu canlılar da bu üç bileşiğe sahiptirler. Ancak
organizmanın tamamlanmış, işleyen bir sisteminin varlığını görmek bir şeydir, bu
sistemin nasıl geliştiği sorusuna cevap vermek ayrı bir şey. Yazarlar elbette ki
bu durumu farketmişlerdir. Şunu belirtirler:
Immunoglobulin ve TCR genleri,
tekrar düzenlenmeleri için RAG proteinlerine ihtiyaç duyarlar. Bunun yanısıra,
RAG proteinlerinin immunoglobulin ve TCR genlerini düzenleyebilmesi için,
belirli bağlantı sinyallerine ihtiyacı vardır.
(RAG, genleri düzenleyen
bileşendir.) Parçaların hazırlanmasında, kahramanca bir girişimde bulunurlar.
Ancak en sonunda, bu durum Calvin ve Hobbes’in kutularında bir gezintiye
dönüşür. Yazarlar, bakteriden alınan genin hayvana şans eseri nakledilebildiği
iddiasında bulunurlar. Yine şans eseri genin kodladığı protein kendi kendine
genleri düzenleyebilir ve yine şans eseri, hayvanın DNA’sında antikorların
genlerine benzer sinyaller bulunmaktadır. Ve bu şans olayları sürüp gider.
Analizin sonunda ise yazarlar, bağışıklık sistemin evrim sürecinde yaşanan
problemleri sıralarlar. Fakat öne sürdükleri açıklamalar ise içinden
çıkılmazdır.
Bağışıklık sisteminin parçalarını hesaplama çalışmalarında yer
alan bir başka yazı şu başlık altındadır: “Tamamlayıcı Sistemin Evrimi”.
Yukarıda açıkladığımız yazı gibi, oldukça kısa ve yoruma açık bir makaledir. Bir
başka deyişle, araştırma makalesi niteliğinde değildir. Yazarlar birinci ve
ikinci aşamalarda, nelerin meydana gelmiş olabileceği hakkında birtakım
tahminler yürütmekte, ancak sonuçta kaçınılmaz olarak Russell Doolittle’in,
“bağımsız” ve “ileriye doğru sıçramalı” açıklanamayan proteinler önerisine
katılmaktadırlar. (”Bir noktada kritik gen füzyonu ile, ilkel C3b için bir
bağlantı bölgesi ve protease oluşturmaktadır.”; “Diğer alternatif yolların ve
bileşenlerin evrimi, iddianın gücünü ve kesinliği arttırmıştır” ve “Faktör B
geninin kopyalanması ile oluşan C2, iki yolun daha fazla ayrılmasını ve
güçlenmelerini sağlayacaktır.”) Yazıda kesin verilere dayanan hesaplamalara
rastlanmamaktadır. Aynı şekilde, genin kopyalanmasının, hemen yeni bir protein
oluşturamayacağına dair bir açıklama da yoktu. Ve yine, yolu düzenlemek için
herhangi bir kontrol eksikliğinin ortaya çıkması endişesinden de
bahsedilmemekteydi. Moleküler mekanizmaların konu edildiği bu dört paragraflık
yazıya, bunun gibi karmaşık konuları sığdırmak oldukça zor
olacaktır.
Bağışıklık sisteminin evrimini inceleyen başka yazılar ve kitaplar
da bulunmaktadır. Ancak pek çoğu, hücre biyolojisi düzeyindedir ve detaylı
moleküler mekanizmalarla ilgilenmemektedirler; ya da başka bir deyişle sadece
DNA veya protein dizilimlerinden bahsetmektedirler. Dizilimlerin
karşılaştırılması; bağlantıları incelemek için iyi bir yol olabilir, ancak elde
edilen sonuçlar sistemleri ilk olarak meydana getiren mekanizmalar hakkında
hiçbir şey söyleyememektedir.
Kitaplarda veya dergilerde birçok alanda
araştırma yapmak mümkündür, fakat yine sonuç aynıdır. Bilimsel literatür,
bağışıklık sisteminin kökeni sorusuna hiçbir şekilde cevap verememektedir.
Bu
bölümde bağışıklık sisteminin üç özelliğinden bahsettim -klonal seçim, antikor
çeşitliliği ve tamamlayıcı sistem. Aynı zamanda her bir parçanın, aşamalı evrim
iddialarına meydan okuduğunu da gösterdim. Ancak parçaların aşama aşama meydana
gelemeyeceklerini göstermek hikayenin sadece bir kısmıdır. Çünkü parçalar
birbirleriyle bağlantılıdırlar. Direksiyonu, aküsü ve karbüratörü olmayan bir
arabanın fazla bir işe yaramayacağı gibi, klonal sistemden yoksun bir hayvan,
eğer antikor çeşitliliğini sağlayacak başka bir yöntemi yoksa, pek fazla faydalı
olamayacaktır. Antikorlar hakkında geniş bir repertuara sahip olmak, vücuda
giren yabancı maddeleri yok eden bir sistem olmadığında pek işe yaramayacaktır.
Yabancı maddeleri yok eden bir sistem ise, eğer onları tanıyan bir mekanizma
olmazsa bir işe yaramayacaktır. Her aşamada, sadece mantıksal sistem
problemlerinden dolayı değil, tamamlanmış bütün bir sistemin gerekliliğinden
dolayı durmak zorunda kalırız.
Bağışıklık sisteminin hayranlık verici
özelliklerini inceledik, ancak elinizde dolu bir silahla etrafta dolaşmanın
birtakım sakıncaları da vardır. Kendi kendinizi ayağınızdan vurmayacağınıza emin
olmalısınız. Bağışıklık sistemi, kendisi ile dünyanın geri kalan kısmını ayırt
etmelidir. Bir bakteri vücuda girdiğinde, vücut neden buna karşı antikorlar
üretir de; kan dolaşımında sürekli hareket halinde olan kırmızı kan hücrelerine
veya antikor hücrelerinin sürekli çoğalttıkları diğer dokulara karşı üretmez?
Vücut kendi başına hareket eden antikorlar ürettiğinde, durum bir facia
olacaktır. Örneğin, sinir sistemiyle ilgili bir hastalığı olanlar, sinirlerin
çevresindeki yalıtıma karşı yok edici bir etkisi olan anikorları üretmektedir.
Bu durumda bağışıklık sistemi, sinir hücrelerinin etrafındaki bu izolasyonu
tahrip eder ve sinir hücrelerinin kısa devre yapmasına neden olur. Sonuç ise
felç gibi kalıcı bir hasardır. Genç şeker hastalarında ise antikorlar,
pankreastaki B hücrelerine karşı savaşırlar ve bunların yok olmasına neden
olurlar. Bu kişi artık daha fazla insülin üretememektedir. İnsülin yeterli
derecede üretilmediğinde ise, sonuç genellikle ölümdür. Peki, vücut nasıl oluyor
da kendi dokularına tolerans tanımaktadır? Ancak mekanizma ne olursa olsun, bir
tek şeyi çok iyi biliyoruz: kendi kendine tolerans tanıyan bu sistem, bağışıklık
sisteminin varoluşunun ilk anından itibaren bulunmalıdır.
Çeşitlilik,
tanınma, yok etme, tolerans - bütün bunlar ve daha pek çok sistem, birbirleriyle
bağlantı halindedir. Hangi yöne dönersek dönelim, bağışıklık sisteminin aşama
aşama gelişmiş olma ihtimali, bir çok sebeple engellenmektedir. Bilimadamları
gibi bizler de, bu muhteşem sistemin nasıl meydana geldiğini anlamak için can
atıyoruz, ancak sistemin karmaşıklığı bütün Darwinci evrim açıklamalarını yok
olmaya mahkum etmiştir. Sisyphus bile bizlere acımaktadır.
Belki de Yıldız
Savaşları’ndaki makinaların eksiltilemez karmaşıklıklarına bağışıklık sisteminin
de sahip olduğunu keşfetmek, o kadar şaşıtırıcı olmasa gerek. Fakat, peki ya
sıradan sistemler? Moleküler makinaların meydana getirdiği küçük parçaları
üreten fabrikalar? Delil olarak öne sürebileceğim bu en son bölümde ise, bu
“yapı taşlarından” birini üreten bir sistemi tanıtacağım. Burada karmaşıklığın,
hücrenin en alt noktasına kadar ulaştığını göreceğiz.
BÖLÜM 7/ ÖLÜM YOLU
İKİ TARAFI DA BİLMEK
Ailem ve ben Pennsylvania’nın
görkemli dağları arasında bir okulun kampüsüne beş kilometre uzaklıkta
yaşıyoruz. Bu bölge şehre yakın olmasına rağmen kırsal bir kesimde ve yoğun
orman örtüsü henüz yerleşim bölgesi olmak üzere harap olmamış. Evimize giden
yol, dağın yüksek kesimlerine tırmanırken kıvrılarak ilerliyor. Sabahları işe
giderken veya akşamları dönerken, yolun kenarında birçok hayvana rastlıyorum.
Onların ne yaptığını, diğer cinsteki türleriyle oynayıp oynamadıklarını veya
evlerine yetişmeye mi çalıştıklarını bilemiyorum. Fakat yolun kenarına
sıçrayarak tehlikeli bir oyun oynuyorlar ve bazıları da bunun bedelini
ödüyor.
En çok sincapların başı derde giriyor. Diğer hayvanların aksine,
sincaplar hemen kendilerini yolun karşısına atmazlar. Yaklaşırken, onların yolun
kenarında uslu uslu beklediklerini görürsünüz. Siz yaklaştıkça karşı tarafa
doğru atlayıp dururlar ve tekrar yolun ortasına doğru gelirler. Giderek onlara
yaklaşmanıza rağmen, yolun ortasında öylece beklerler. Sonunda, yanlarına
geldiğinizde, sizin bulunduğunuz tarafta bulunmaya karar vermişlerdir. Sincaplar
arabaların altına sığabildikleri için, her zaman kurtulma şansları vardır ve
dikiz aynasında bunu görebilirsiniz. Fakat bazen başarırlar, bazen de
başaramazlar.
Dağ sıçanları ise genellikle yolun tam ortasından giderler ve
kolaylıkla görüş alanınıza girerler. Fakat ani çıkışlarını farkedemezsiniz.
Akşam yemeğini düşünerek eve doğru giderken aniden, karanlığın içinden küçük ve
yuvarlak bir hayvan sıçrayarak karşınıza çıkar. Bu anda yapabileceğiniz tek şey
dişlerinizi gıcırdatmak ve çarpışma anını beklemektir - sincapların aksine
bunlar aracın altına sığmazlar. Ertesi sabah ise yolda beliren bir leke dışında
ondan bir eser kalmamıştır. Dişler, pençeler ve kemikler karmakarışık.
Son
zamanlarda trafik azalmış olsa da, yine de var. Gündüzleri dakikada bir araba
geçerken, akşamları yarım saatte bir araba geçiyor. Bu nedenle akşamları
hayvanlar rahatlıkla karşıya geçebiliyor. Fakat bu her yerde geçerli değil.
Philadelphia’nın kuzey batısından geçen Schuylkill Express karayolu farklı
bölgelerde sekiz veya on şeritli olan bir yol.Buradaki trafiğin yoğunluğu ise
benim evimin yakınındakinin binlerce katı olabilir. Bu nedenle bir dağ
sıçanının, Schuylkill Express karayolunun bir tarafından diğerine geçmeye
kalkışması pek akılcı olmayacaktır. Doğuya giden bin şerit ve batıya giden bin
şerit üzerinde hız sınırını aşan binlerce kamyon spor araba ve minivan
bulunmakta. Sevgili dağ sıçanınız ise yolun öbür tarafında gelmenizi bekliyor.
Bu arada size rakip olan ve dağ sıçanına ulaşmaya çalışan rakiplerinizin bir
kısmı birinci, bir kısmı ikinci ve en fazla üçüncü ya da dördüncü şeritte kalmış
durumda, sadece izleri görünüyor. Bundan daha öteye gitmeyi başarmış olan yok.
Dahası, yapacağınız bu yolculuk sırasında oyunun romantik bir kuralı olarak
gözlerinizi kapalı tutacaksınız ve karşı tarafa güvenlik içinde geçmeyi umud
edeceksiniz. Tatlı hayvancığınızın gülen kahverengi yüzüne bakıp, bıyıklarının
titreştiğini ve gözlerinin kırpıştığını görüyorsunuz. Fakat aynı anda on sekiz
tekerleğin sesini birden duyarak irkiliyorsunuz. Ve tek yapabileceğiniz
gözlerinizi kapatıp dua etmek.
Yolun karşısına geçmeye çalışan dağ
sıçanlarının örneği, aşamalı evrim teorisi için bir problem teşkil eder. Kitabın
bu noktasına kadar eksiltilemez karmaşıklığı vurguladım - bu sistemler karmaşık
parçalardan oluşur ve evrimsel sürecin yaşanma ihtimalini çürütür. Burada bazı
örnekler vermeye çalıştım, fakat biyokimya kitaplarında daha fazlasını
bulabilirsiniz. Fakat bazı biyokimyasal sistemlerde eksiltilemez karmaşıklığı
tüm çarpıcılığıyla göremeyebilirsiniz. Bunların fonksiyonlarını
gerçekleştirmeleri için farklı parçalara ihtiyacı yoktur. Daha dikkatli bir
inceleme ile çeşitli problemlerle karşılaşırsınız. Gün ışığında incelendiğinde,
bunların içinde kolaylıkla akan bir sistem olduğunu farkedersiniz. Fakat
bunlardaki karmaşıklığın az olması, onların Darwinci bir yaklaşımla geliştiği
anlamına gelmez. On şeritli bir karayolunu geçmeye çalışan bir dağ sıçanı gibi,
bazı biyokimyasal sistemleri her aşamasıyla incelemenin bir zararı olmaz. Fakat
burada yanlış yapma ihtimali çok yüksektir.
YAPI TAŞLARI
Hücre içinde
görev yapan büyük moleküller - proteinler ve nükleik asitler - polimerlerdir
(bir sıra içinde birbirlerine bağlanmış ayrı ünitelerdir). Proteinlerin yapı
taşları aminoasitlerdir, ve nükleik asitlerinkiler ise nükleotidlerdir. Bir
çocuğun oyun oynadığı boncuklar gibi, aminoasitler veya nükleotidler neredeyse
sonsuz farklı şekilde birleşerek yeni moleküller oluştururlar. Fakat bu
boncuklar nereden gelmektedir? Oyuncak boncuklar fabrika imalatıdır, ormanda
yetişen bir bitki türü değil. Fabrikada imal edilirken boncuklar öyle hassas
şekillendirilirler ki, birinin ucundan çıkan uç, diğerindeki deliğe tam olarak
uymaktadır. Eğer delikler fazlaca büyük olsaydı, boncuklar dağılır giderdi,
boncukların ucu çok büyük olsaydı, bu defa hiç birleşemezlerdi. Bu nedenle
boncukların imalatçısı onlara verdiği şekle ve kullandığı plastik maddeye
fazlaca dikkat etmektedir. Hücre de aynı şekilde yapı taşlarına fazlaca önem
verir.
Nükleik asitlerin en meşhurlarından olan DNA, dört farklı nükleotidden
oluşmaktadır: A, C, G ve T. Bu bölümde ise daha çok A üzerinde duracağım. Bir
yapıtaşı polimere bağlı olmadığında AMP, ADP veya ATP gibi farklı şekillerde
bulunabilir. Hücrede ilk sentezlenen şekli AMP’dir. Oyuncak boncuklar gibi
AMP’nin de özenle üretilmesi gerekir. Biyolojik organizmalardaki moleküllerin
çoğunluğu birkaç atomdan oluşmaktadır, ve AMP de bunlardan farklı değildir. Beş
farklı türü bulunur: on karbon, on bir hidrojen, yedi oksijen, dört azot ve bir
fosfor.
Aminoasitlerin ve nükleotidlerin nasıl uc uca eklenerek zincirler
oluşturduğunu göstermek amacıyla, oyuncak boncuk benzetmesini yaptım. AMP’nin
nasıl sentezlendiğini anlayabilmek için ise Tinkertoys gibi bir örnek düşünelim.
Bu oyuncağı tanımayanlar için, Tinkertoys’un iki farklı parçası olduğunu
söylemeliyim - üzerinde merkezine delikler açılmış ahşap bir tekerlek, ve
deliklerle aynı çapı olan çubuklar. Çubukları deliklere yerleştirerek, birkaç
tekerleği bir araya getirebilirsiniz. Bunları birleştirdiğinizde ilginç bir yapı
oluşturabilirsiniz. Yalnız bu iki parçayı kullanarak şatolar, arabalar, bebek
evleri, köprüler yapabilir ve hayal gücünüzü zorlayarak bu çeşitliliği
arttırabilirsiniz. Atomlar da bir Tinkertoy oyuncak setindeki parçalar gibidir:
atomlar tahta tekerleklerdir ve atomlar arasında kurulan kimyasal bağlar da
çubuklardır. Tinkertoys oyunundaki gibi atomlar da çok farklı biçimlerde
birleştirilebilir. Fakat aradaki büyük fark, hücrenin bir makine olması ve
molekülleri oluşturacak mekanizmanın otomatik olması gerekliliğidir.
Tinkertoys’un parçalarını otomatik olarak bir şatoya dönüştürebilen bir
mekanizma düşünün! Ne kadar karmaşık olurdu, değil mi? Hücrede AMP’yi üretecek
mekanizma otomatiktir, bu nedenle tahmin edebileceğiniz gibi kesinlikle basit
değildir.
Atomlar neredeyse her zaman moleküllerde bulunmaktadır; ve
Tinkertoy parçaları gibi ayrı durmamaktadırlar. Bu nedenle yeni bir molekül
yapmak için eski molekülleri alıp, onların bazı parçalarını bir araya getirmek
gerekir. Bunu da şöyle bir benzetmeyle açıklayabiliriz. Tinkertoy parçalarından
yapılmış bir şatodan alınan kuleyi arabanın kasası olarak ve uçaktan alınan
pervaneyi de arabanın tekerleği olarak kullanmaya benzer. Yeni moleküller de,
eskilerinden parçalar alınarak yapılmaktadır. AMP’yi oluşturan moleküllerin uzun
ve garip kimyasal isimleri vardır; bunlardan bahsederken isimlerini kullanmamaya
çalışacağım. Bunun yerine molekülleri kelimelerle tarif edip “Aracı III” ya da
“Enzim VII” gibi genel isimler tercih edeceğim.
Şekil 7-1′de bu sentezin her
aşamasında kullanılan moleküller gösterilmektedir. Çoğu okuyucu ilerki
sayfalarda yapacağım açıklamaları, şekil üzerinde kısa bir çalışma yaptıktan
sonra daha iyi anlayabilir. Merak etmeyin, yine anlaşılmaz konulardan
bahsetmeyeceğim - sadece neyin neye bağlı olduğunu anlatacağım. Burada amacım
yine sistemin karmaşıklığını göstermek ve her aşamayı tarif etmek, böylece
tepkimeye giren parçaların özelliklerini daha iyi anlayabilirsiniz. Biyolojik
moleküller Calvin-Hobbes karikatürlerindeki gibi komik yollardan oluşmaz; son
derece karmaşık ve sistemli çalışan moleküler robotlara ihtiyaç vardır. Bundan
sonraki iki bölümü dikkatle okuyup, hayran kalacağınız bir sistemi tanımanızı
tavsiye edeceğim.
İNŞAAT BAŞLIYOR
• Bir ev inşaatı yapacaksanız enerjiye
ihtiyacınız vardır. Bazen bu enerji sadece işçilerin kol kaslarındadır, fakat
bazen de bu enerji buldozerler veya beton pompaları için gereklidir. Hücrenin de
AMP’yi sentezlemesi için enerjiye ihtiyacı vardır. Hücrenin enerjisi ayrı
paketçiklerden gelir; bunlara “enerji topu” diyeceğim. Bunları, kaslara enerji
veren çukulata parçaları, makinaları çalıştıracak benzin varilleri olarak
düşünebilirsiniz. ATP ve GTP olarak adlandırabileceğimiz farklı enerji topları
bulunmaktadır. Bunların nasıl göründüğünü ve nasıl çalıştığını hiç sormayın,
sadece hangi aşamalardan geçtiklerini anlatacağım.
AMP’nin sentezlenmesindeki
ilk aşamlar Şekil 7-1′de bulunmamakta, çünkü bunlar sahne arkasında
gerçekleşmektedir. Bir evin yapımı nasıl temelden başlarsa, AMP sentezi de
temelden başlar. Temeli oluşturan bu karmaşık molekülün sentezini burada
anlatmayacağım. Bu bir dizi atom halkasından oluşur : dört karbon ve bir
oksijen. Üç karbon halkasına oksijen atomları bağlıdır. Zincirdeki dördüncü
karbon halkasına da başka bir karbon bağlıdır ve ona bağlı bulunan oksijene de,
üç oksijen olan bir fosfor atomu bağlanır. AMP sentezinin ilk aşamasında, iki
fosfor atomu ve altı oksijen atomundan oluşan bir grup Enzim I tarafından
transfer edilir. Bunlar temel molekülün bir oksjenine bağlanarak Aracı II’yi
oluşturur. Bunun gerçekleşmesi için de bir enerji topu gerekmektedir. Aracı II
de AMP ve diğer birçok molekülün sentezlenmesinde başlangış noktası olarak
bulunur.
Sonraki aşamada Enzim II, glutamin aminoasidinden bir azot alır ve
onu daha sonra karbon halkasına yerleştirerek Aracı III’ü oluşturur. Aynı
aşamada önceden bağlanan fosfor/oksijen grubu, son aşamada dışarı atılır. İşte
bu noktadan itibaren Şekil 7-1 devreye girer. Şekildeki ayrıntıları
kolaylaştırmak için temel moleküle F diyeceğim. Şekil 1′deki ilk noktada F
harfine bağlı bir azot atomu görüyoruz. Azot atomları beyaz, karbon atomları
siyah ve oksijenler ise gri olarak gösterilmektedir. Son ürün AMP’yi oluşturacak
atomlar, bağlanma sıralarına göre numaralandırılmıştır. AMP molekülünde yer
almayacaklar ise X ile işaretlenmiştir.
Enzim II’ün yol göstermesiyle,
glycine adlı aminoasit (bir karbona bağlı azot atomunun başka bir karbon ve iki
oksijen atomuna bağlanmasıyla oluşur) gelir ve Aracı III’ün karbon atomlarından
birine ait azote bağlanır. Bu da ATP enerji topunu kullanır. Bu işlem sırasında
iki oksijenden birine bağlı olan karbon #2 dışarı atılır. Bu noktada molekül,
sanki rüzgarda dalgalanan bir kuyruğu var gibi görünmektedir. Ortaya çıkan son
ürün AMP ise çok farklı görünecektir : temele bağlı iki sert ve birleşik halka.
Bulunduğumuz yerden oraya gelmek için molekül doğru yolu izleyerek kimyasal
olarak hazırlanmalıdır.
Sonraki aşamada ise, iki oksijenin bir karbona
bağlanmasından oluşan ve formik asit içeren bir molekül (buradaki iyon format)
Aracı V’i oluşturmak üzere Aracı IV ve azot #4 ile bağlanır. Bu sırada formata
ait oksijenler serbest kalır. Doğal olarak format aktif değildir ve hazırlık
yapması için diğer moleküllere bağlanması gerekir. Biyokimya kitaplarından
birisi bu sorunu şöyle dile getirmektedir:
Format… fizyolojik koşullar
altında tepkimeye girmez ve etkin olabilmesi için aktif hale getirilmesi
gerekir… Buradaki temel nokta (TFP), formaldehid ve formatı kimyasal olarak
dengeli bir ortamda tutmaktır, böylece hücreye zarar verecek tepkimeler ortaya
çıkmaz ve belirli enzimlerin faaliyeti için uygun bir ortam oluşur.
Bu
alıntıda da gördüğümüz gibi format solüsyon içinde yüzen bir madde değildir.
Öncelikle B vitamini olan folik asidin kuzeni sayılabilecek THF adlı vitamine
bağlanır (vitaminin nasıl sentezlendiğini sakın sormayın). Bu da bir enzim ile
vitamine bağlandığında (yine ATP gibi bir enerji topu gerekmektedir), format
tepkimeye hazır hale gelir. THF-format kompleksi ise , Enzim IV tarafından
yönlendirilmedikçe kesinlikle Aracı IV ile birleşerek Aracı V’i oluşturmaz. Eğer
tepkimeye hazır durumda olsaydı hücrenin içinde yüzecek ve karşısına çıkacak
uygun bir maddeyle birleşecek ya da çözünecekti. Sonuçta AMP sentezi de
tamamıyla karışacaktı. Fakat bu gerçekleşmez, çünkü kılavuz enzimler her aşamayı
yönlendirerek doğru ürünlerin elde edilmesini sağlarlar.
Bundan sonraki adım
ise Aracı V’e ait karbon #2′ye bağlı oksijen atomunu, bir azot atomu ile
değiştirmektir. Bu molekülü amonyak ile karşılaştırdığınızda istenilen sonuç
elde edilecektir - fakat hücrenin üzerine amonyağı öylece atamazsınız çünkü
istenilmeyen maddelerle de tepkimeye girebilir. Bu nedenle ihtiyaç duyulan azoti
yerleştirebilmek için aminoasidin bir parçası kullanılır. Enzim V’in
gözetimindeki glutamin, Aracı V’e yaklaşır ve böylece ona ait ilk aminoaside
bağlanma imkanı doğar. Enzimlerin tepkimeleri kataliz etme becerisi sayesinde,
azot aminoasitten kopar ve oksijen Aracı V’ten ayrılır. Böylece Aracı VI’yı
oluşturmak için azot yerini alır. Bu aşamada da ATP enerji topu olarak
kullanılır. •
ROSIE’NİN ETRAFINDAKİ HALKA
• Bir AMP molekülünün inşası
için gelecek sonraki aşama, son aşamadaki uygulamanın benzeridir. Tekrar bir
azot atomu alacağız ve onu bir karbona bağlanmış olan oksijen atomunun yerine
koymak için kullanacağız ve bu aşamada da tekrar ATP enerji topunu
kullanılacaktır. Ancak bu defa dışarıdan bir azot getirmek zorunda değiliz.
Bunun yerine azot #1 kullanacağız, bu da zaten molekülümüzde önceden vardı.
Temel moleküle yerleştirilen ilk azot - bu azot bir kaç adım önce fosfor ve
oksijen grubunu devreden çıkarmıştı - tekrar sahneye gelir. Zincirde son sırada
bulunan oksijen atomunun yerini alır. Ama daha önceki aşamada aminoasitlerden
gelen azotin tersine, bu azot diğer atomlarla bağlarını koparmaz. Aracı VII’de
görüldüğü gibi yeni bir bağ kurar. Bu düzenlemedeki ilginç nokta, azotin bir
atom halkası oluşturmasıdır. Halkanın beş üyesi vardır ve iki grup buna yapışık
durmaktadır. llk grup, son adımda tanıtılan azot # 6 ve ikinci grup ise temel
moleküldür.
Bir kutu sodayı çalkalayıp kapağını açtığınızda, genellikle
dışarı püsküren sıvı bizi ıslatır. Bu püskürmenin nedeni, sıvının içinde erimiş
halde bulunan karbondioksit gazının aniden serbest kalmasıdır. Bazı
karbondioksitler aynı zamanda hücresel sıvılar içinde de erir (buna rağmen
hayvanlar çalkalandıklarında genellikle köpürmezler) ve biyokimyasal
reaksiyonlarda kullanılabilirler. Bu iyidir, çünkü AMP sentezinin sonraki
aşamasında karbondioksit gerekmektedir. Reaksiyonda gaz molekülü (aslında suyla
birleşmiş benzeri bikarbonat) Enzim VII tarafından karbon #3′e yerleştirilerek
Aracı VIII’i oluşturur. Bu aşamada ATP enerji topu olarak devreye
girer.
Şimdi bir amonyak molekülü daha eklemek gerekmektedir. Bu aşamada aynı
şekide ATP enerji topunu kullanılacaktır. Geçen sefer amonyağın eklendiği gibi,
bu molekül solüsyonda serbest durumda bulunmamaktadır (karbondioksit ise
böyledir); bir aminoasit tarafından verilecektir. Fakat bu defa aspartik asit
olarak adlandırılan aminoasit bu bağışı yapar. Ve bir hareketle Aracı VIII ile
tepkimeye giren azot aminoasitten ayrılmaz: istediğimiz azoti elde ettiğimiz
gibi, aynı zamanda bir de istemediğmiz bir dizi atom Aracı IX’a bağlı durumda
bekler. Hemen Enzim IX bu istenmeyen birikmeyi ortadan kaldırır ve yalnız
gereksiz kısmı keserek atar.
Sonuçta ortaya, yarı tamamlanmış Aracı X
molekülü çıkar. Yine bir vitamine bağlı aktif durumdaki başka bir molekül, Aracı
X’daki azot #6′ya bağlanarak Aracı XI’i oluşturur. Bundan sonraki adımda ise
Enzim XI azot #8′i yönlendirerek, onun yeni bağlanan parçadaki oksijeni dışarı
atmasını sağlar. Böylece karbon #9′a bağlanır ve Aracı XII oluşur. Tepkimeye
giren azot, ilk adımda bağlandığı karbondan kopmadığı için reaksiyon başka bir
halka daha oluşturur. Aracı XII’nin birbirine geçmiş iki halkası sert ve önceki
atom halkalarındaki gibi gevşek değildir. Bu aşamada oluşan altı-üyeli halka,
birkaç aşama önce oluşan beş-üyeli halka ile benzerlikler taşır. Çünkü son
adımdaki kimyasal reaksiyon, bir önceki ile çok benzerdir. Fakat bu iki adım
birbirine çok benzese de, iki farklı enzim tarafından katalize edilirler. Bunun
nedeni, sentez sırasında molekülün şeklinin değişmiş olması ve enzimlerin de
çoğunlukla şekil değişikliklerine karşı son derece hassas olmalarıdır.
Aracı
XII, aslında IMP adında bir nükleotiddir ve bazı biyomoleküllerde kullanılır
(örneğin, bir tür protein sentezinde kullanılan RNA, bir miktar IMP
içermektedir). IMP’den, AMP elde edilmesi Şekil 7-1′de gösterilen birkaç aşamayı
kapsar. Bir önceki adımda olduğu gibi, Enzim XII aspartik asit aminoasidine ait
bir molekülü altı-üyeli halkaya ekler ve oksijeni dışarı atarak, moleküle azot
atomunun gelmesini sağlar. Bu da Aracı XIII’ü oluşturur. Bu aşamada da enerji
topları kullanılmıştır fakat bu sefer ATP değil; bunun yerine daha sonra
anlatacağım sebeplerden ötürü GTP molekülü kullanılmıştır. Yine geçen sefer
aspartik asidin bağlandığında olduğu gibi işe yaramaz bir parça oluşur. Hemen
Enzim IX geri gelir (sentezde iki kez kullanılan tek enzimdir) ve gereksiz kısmı
keserek geriye sadece ihtiyaç duyulan azot atomunu bırakır.
Sonunda elimizde
bir AMP bulunmaktadır - bu nükleik asitlerin “yapı taşlarından” biridir.
•
ORAYA ULAŞMAK
Şimdiye dek bu labirentte birçok okuyucuyu kaybettiğimi
sanıyorum, öyleyse hemen size AMP sentezini özetleyeyim. Bu sentez on üç adımdan
oluşur ve on iki enzim rol oynar. Enzimlerden biri olan, Enzim IX iki aşamada
katalizör olarak kullanılmıştır. Temel molekül olarak adlandırılan
riboz-5-fosfatın yanısıra, farklı aşamalardaki kimyasal tepkimelerin
gerçekleşebilmesi için beş ayrı ATP enerji molekülüne de ihtiyaç vardır. Ayrıca
bir GTP molekülü, farklı aşamalarda azot verecek iki glutamin molekülü, bir
glisin molekülü, THF’ye ait iki format grubu, diğer iki aşamada da azot
atomlarını serbest bırakacak iki aspartik asit molekülü. Buna ek olarak iki ayrı
adımda da aspartik asit molekülleri kesilmeli ve başka iki aşamada da, büyüyen
molekül kendi içinde tepkimeye girerek iki halkayı birbirine bağlamalıdır. On üç
adımın her biri yalnız bir tek molekülü elde etmek için gerçekleşmektedir.
Sentezin başlangıç aşamalarındaki Aracı III ve IX’un ise bağımsız bir rolleri
yoktur; bunlar sadece AMP veya GMP yapılması için kullanılır.
Tüm yollar
Roma’ya çıkmaktadır ve aynen bunun gibi AMP’yi sentezlemek için benzer yollar
bulunabilir. Kimyacılar için aldığım bir kitapta adenin molekülünü sentezlemek
için sekiz farklı yol tarif edilmiştir (AMP molekülünün, temeli olmadan üst
kısmı); molekülün geri kalan kısmının da farklı şekillerde sentezlenmesi
mümkündür. Fakat adenin sentezlemek isteyen kimyacılar ise, hücrelerin
kullandıklarından çok daha farklı yöntemlere başvururlar. Bunlar yağ ortamında
gerçekleştirilen tepkimeler olduklarından ve asidik özellikleri nedeniyle
herhangi bir organizmaya zarar verebilirler.
1960′ların başlarında hayatın
başlangıcı ile ilgilenen bilim adamları farklı bir adenin sentezleme yöntemi
keşfettiler. Hidrojen siyanid ve amonyak gibi basit moleküllerin doğru ortamda
adenin oluşturabileceğini öne sürdüler. Bu tepkimenin kolaylığı Stanley Miller’ı
öylesine etkiledi ki, bunu evrim araştırmacıları için hayatın fırsatı olarak
nitelendirdi. Fakat bunların ardında bazı problemler yatmaktadır: hidrojen
siyanid ve amonyak AMP’nin biyosentezinde kullanılmamaktadır. Veya bunlar
dünyanın başlangıcında yer alsaydılar ve bir biçimde hayatın başlangıcını
oluştursaydılar bile, (bunlar mümkün değildir) kimyagerin laboratuvardaki
tüpünde basit moleküllerden adenin elde etmiş olması, bu molekülün hücre içinde
nasıl sentezlenmiş olabileceğine dair bize bir bilgi veremez.
Stanley Miller,
basit moleküllerden adenin sentezlenmesinin kolaylığından oldukça etkilenmişti,
fakat hücre böyle basit sentezlerden kaçınır. Aslında (resmi kimyasal
isimleriyle) riboz-5-fosfat, glutamin, aspartik asit, glisin, N10-formyl-THF,
karbondioksit ve ATP ile GTP gibi enerji paketleri - AMP sentezinde kullanılan
moleküllerin tamamı - suda çözünerek eritilirse, ve çok uzun bir süre bu karışım
bekletilirse (binlerce veya milyonlarca yıl) hiç bir zaman bir AMP elde
edilemez. Eğer Stanley Miller bunları karıştırıp yine bekleseydi, sanırım büyük
bir hayal kırıklığına uğrardı.
Milan’dan Roma’ya gitmek için bir tek
ayakkabılara ihtiyacımız vardır. Fakat Sicilya’dan Roma’ya gitmek için,
ayakkabıdan daha fazlasına ihtiyacımız vardır; bir gemi olmaksızın bunu
başaramayız. Mars’tan Roma’ya gitmek için yüksek teknolojiye muhtaç kalırız.
Aynı şekilde hücrenin kullandığı malzemelerle AMP sentezleyebilmek için de çok
yüksek bir teknoloji gerekmektedir: bunlar da sentezin her aşamasında rol
oynayan enzimlerdir. Bu enzimler olmaksızın AMP elde edilemez. Şekil 7-1′deki
aşamalar gerçekleşemeyecektir. Buradaki önemli nokta şudur: AMP ve adenin basit
sentezleme metodlarıyla elde edilebilseler de, bu yöntemler hiç bir zaman
ayakkabılardan roketlere giden biyolojik yolu açıklayamaz.
A B C D
A
bileşiğinin, B ve C aracıları tarafından D bileşiğine dönüştürüldüğü bir
metabolizma sentezi düşünün. Bu tepkimeler aşamalı olarak evrimleşmiş olabilir
mi? Eğer A, B ve C hücre için gerekli olan bileşiklerse, ve aynı zamanda B, C
veya D başlangıçtan itibaren gerekli değilse; bu durumda yavaş bir gelişmeyi
normal karşılayabilirdik. Hücre A maddesini aşamalı mutasyonlar sonucu
oluştururken, fazladan B bileşiği oluşmuştur. Eğer B’nin hücreye bir zararı
yoksa, belki de zamanla yapacak bir şeyler bulmuş olabilir. Böylece senaryo
tekrarlanır ve rastgele bir mutasyon sırasında hücre B maddesinden C’yi üretir
ve daha sonra C için yapacak bir iş bulunur ve bu böylece gider.
Ne var ki, D
maddesinin en başından itibaren gerekli olduğunu düşünelim. AMP yeryüzündeki
hayatın devamı için gereklidir: DNA ve RNA sentezlerinde kullanılır ve aynı
zamanda başka önemli moleküllerin üretiminde de gereklidir. Belki AMP
gerektirmeyen bir canlı organizmanın var olması mümkün olabilir fakat bunun
nasıl olabileceğini kimse bilmiyor. Zaten Darwin’in evrim teorisinin ana
problemi de burada yatıyor: eğer hücrenin içinde sadece karmaşık biyosentetik
bir sentezin sonucunda oluşan madde kullanılıyor olsaydı, bu sentezin evrimleşme
aşamaları ne olabilirdi? Eğer A, B ve C maddeleri sadece D’yi oluşturmak için
varsa, organizmanın sadece A maddesini üretmesinin ona ne faydası olabilir? Ya
da, A maddesini üretiyorsa, B’yi neden üretebilir? Eğer hücre AMP molekülüne
ihtiyaç duyuyorsa, bu durumda Aracı III, IV veya V’i üretmesinin ne anlamı
olabilir? Aracı maddelerin bir işe yaramadığı metabolizma olaylarının varlığı,
Darwin’in evrim teorisine bir meydan okumadır. Aynı mantık AMP için de
geçerlidir, çünkü hücrenin hiç bir alternatifi yoktur: AMP molekülü hayatın
sürekliliği için gereklidir. Hücre ya hemen AMP üretir, ya da ölür.
Bir kaç
ders kitabında bu problem anlatılmaktadır. Thomas Creighton bu konuya tipik bir
ekonomik örnekle yaklaşmaktadır:
Metabolizma sistemlerinin karmaşık
biyokimyasal sentezleri nasıl evrimleşmiş olabilir? Aminoasitlerin,
nükleotidlerin, şekerlerin ve bunun gibi diğerlerinin yapı taşlarını oluşturan
metabolizma olaylarını oluşturan biyosentez yöntemlerinden bahsederken,
evrimciler bunların sanki zaten hazır bulunan maddeler olduğunu varsayarak
hareket etmekte ve hazırladıkları çorbanın içine atmaktadır. Organizmalar sayıca
arttıkça, o zaman bu maddelerin sayıca azalmaları gerekmez miydi? Bu karışımın
içinde yeni evrimleşmiş bir enzimi kullanarak bu maddelerden birini bile
üretebilecek bir organizma, doğal olarak çok avantajlı olacaktı. Bu maddenin
varlığı tehlikeye girdiğinde ise, sadece bu maddeyi üretebilecek organizmaların
seçilmiş olması gerekmektedir. O zaman bu senaryoya göre, metabolizma
sentezlerinde ortaya çıkan enzimler, modern bilimin ortaya çıkardığı yönün tam
aksi yönde gelişmiş olması gerekir.
Creighton’un anlattıkları kısaca
özetlenirse, modern bir organizmada A-B-C-D sırasıyla hareket eden bir reaksiyon
zinciri bulursak, bu demektir ki D maddesi öngörülen ilkel ortamda bulunmak
zorundadır - bu maddenin enzimler olmadan basit kimyasal yöntemlerle oluşmuş
olması gerekir. D maddesinin miktarı azaldıkça, bazı organizmalar C maddesinden
D’yi üretmeyi “öğrenmek” durumunda kalmıştır. Bu defa C bitince, B’den C
üretmeyi öğrenmesi gerekir. Tekrar bir kıtlık yaşandığında, bu sefer B’den A’yı
üretmeye başlamıştır, ve bu şekilde devam eder. Aynı şematik açıklama, Molecular
Biology of the Cell adlı kitapta; Nobel ödüllü yazar James Watson, Ulusal
Bilimler Akademisi Başkanı Bruce Alberts ve diğer bilim adamları tarafından
kullanılmıştır. Bir şema üzerinde anlatılan ilkel organik çorbada,
Prebiyotik
sentez ile oluşturulmuş maddeler bulunur (A,B,C ve D). Bu maddelerden birisi, D
metabolizma açısından kullanışlıdır. Hücre, D maddesini tüketmeye başlayınca, bu
durumda C maddesinden D’yi üretebilecek bir enzimin oluşması için evrimsel bir
seleksiyon avantajı doğmuş olur.
Evet, herkesin kabul edebileceği gibi eğer
elimizdeki D stokları tükenirse, yapılacak en iyi şey C’den D’yi üretmek
olacaktır. Ve B’yi C’ye dönüştürecek sistemin de kolay olması gerekir. Her şey
bir yana, bunlar alfabede birbirlerini takip eden harflerdir. Peki öyleyse A ve
B ile diğerlerini nasıl elde edebiliriz? Çorbanın içinden tabii ki.
Fakat
burada ilginç bir gerçek, bu A-B-C-D sentezinde kullanılan temsili harflerin
yerine hiç bir zaman gerçek kimyasal maddelerin adları konmamıştır. Yukarında
bahsettiğim ders kitaplarında da, şema ve çizimler dışında bir açıklama
yapılmamıştır. Hatta Profesör Dr. olmaya aday öğrenciler bile bu kitaplardan
faydalanmaktadır. İnsan kendi hayal gücünü kullanırsa bir çorba benzeri
karışımın içinde C maddesinin serbestçe dolaştığını ve sonra bir şekilde D’ye
dönüştüğünü umabilir. Calvin ve Hobbes’un bunu kolaylıkla hayal edebilmesi gibi.
Fakat, Aracı XIII olarak adlandırılan adenylosuccinate maddesinin AMP’ye
dönüştüğünü hayal etmek biraz daha zor olacaktır. Hatta Aracı VIII olarak
adlandırılan carboxyaminoimidazole ribotide maddesinin kendi halinde,
5-aminoimidazole-4-(N-succinylocarboxamide) ribotide (Aracı IX) maddesine
dönüşmeyi beklemesi ise hayal gücü sınırlarını iyice zorlamaktadır. Bunlara
inanmak gerçekten zor, çünkü kimyasal maddelerin gerçek adları kullanıldığında,
bunları üretebilecek gerçek isimlerin kullanılması gerekir. Fakat hiç kimse bunu
yapmamıştır.
A-B-C-D teorisiyle ilgili problemler bir hikaye gibidir. İşte
birkaç tane daha ünlü problemi inceleyelim. Öncelikle Aracı X dışında prebiyotik
sentez deneylerinde, AMP’nin biyosentezinde kullanılan hiç bir maddeye elde
edilememiştir. Hidrojen siyanid ve amonyak tepkimesinden adenin oluşturulmasına
rağmen, adenini oluşturacak biyolojik maddeler üretilememiştir. İkinci olarak,
biyokimyasal sentezde kullanılan aracıları oluşturacak enzimler, ancak çok özel
koşullar altında üretilebilir. Örneğin, eğer Aracı V ve IX’u oluşturacak
kimyasal tepkimeleri yönlendirecek enzimler olmazsa, format farklı sonuçlara
neden olup AMP sentezini tamamlayamayacaktır. Bunu takip edecek aşamalarda
kullanılacak enzimlerin de önceden varolması gerekir, yoksa enzimlerin üzerinde
çalışacakları bir malzemeleri olmayacaktır. Ayrıca enerji gerektiren adımlar da
düzenli olarak kontrol edilmelidir, böylece yanlış bir amaç uğruna kullanılması
engellenmiş olur. Örneğin arabaların yakıt olarak kullandığı benzin, ancak doğru
bir sistemle dönüştürüldüğünde aracı hareket ettirebilir. Arabanın altındaki bir
benzin birikintisini yakmak, ona bu enerjiyi vermeyecektir. Aynı şekilde ATP
enerjisinin kullanımını yönlendirecek bir enzim olmazsa, enerji boşa
harcanacaktır. Bir kez daha belirtmeliyim ki, bu aşamaların her birini
yönlendirecek enzimler bulunmadığı takdirde, sentez işleminin ilerki
aşamalarında organizmanın kullanacağı kimyasalların oluşma ihtimali
olamaz.
A-B-C-D hikayesindeki bir üçüncü problem ise bu sentezde kullanılan
bazı aracıların kimyasal anlamda tepkimeye açık olmalarıdır. Tüm hayal gücümüzü
zorlayarak bunların prebiyotik bir çorbada oluştuğunu düşünsek bile, ya hemen
kendilerini yok edecek ya da kontrolsuz tepkimelere gireceklerdi. Sonuçta yine
sentez sonuçlanamayacaktı. A-B-C-D hikayesine karşı başka sebepler de öne
sürülebilir, fakat bunlarla yetineceğim.
SONRA VE ŞİMDİ
Bir kaç yıl önce,
Allan Bloom tarafından yazılan The Closing of the American Mind adlı kitabı
okudum. Bu kitapta öne sürüldüğü gibi birçok Amerikan fikrinin aslında Avrupa
felsefelerine dayandığını görünce, bayağı şaşırdım. Özellikle “Mack the Knife”
adlı şarkının aslında “Mackie Messer” adlı bir Alman şarkısı olduğunu öğrenince
hayrete düştüm. Hatta bu şarkının temeli Nietzsche’nin Thus Spake Zarathrusta
adlı eserine kadar gitmekteydi. Çoğumuz fikirlerimizin yalnız kendimize ait
olduğunu düşünmek isteriz - ya da en azından başkası teklif etse bile kendi
onayımız olduğu için kabullendiğimizi söyleriz. Aslında acı bir gerçek olsa da,
genellikle dünyanın nasıl varolduğuna dair görüşlerimiz, içinde bulunduğumuz
kültürün sahip olduğu görüşlere dayanmaktadır.
A-B-C-D hikayesi, üzerinde
fazla düşünülmeden geçilen eski bir hikayedir. İlk kez, Horowitz tarafından 1945
yılında yayınlanan Proceedings of the National Academy of Sciences (Ulusal Fen
Bilimleri Akademisi Çalışmaları) adlı kitapta sunulmuştur. Horowitz problemi
şöyle açıklamaktadır:
Doğal seleksiyon, vücut içinde belirli fonksiyonları
içermeyen özellikleri açıklayamadığından, bu durumun en belirgin sonucu,
biyosentezin dev bir evrimsel adımla gerçekleşmiş olamayacağıydı. Çünkü her
seferinde bir tek genin mutasyona uğramasıyla devam edebileceğini düşünen bu
tezin gerçekleşmesi mümkün değildir.
Fakat buna ait farklı bir bakış açısı da
vardır:
Aslında öne sürülen hipoteze göre ilk biyolojik sentez evrimin ani
aşamalı adımlarıyla gerçekleşmiştir, bu da her seferinde bir mutasyonun olumlu
olarak gerçekleşmesi anlamına gelir. Fakat bu aşamaların izlediği düzen,
sentezin ilerlemesini gerektirirken tam tersi yönde sonuç alınmıştır. Bu
demektir ki, bu zincirdeki en son aşama, evrimde ihtiyaç duyulan ilk adımlardan
birisidir ve takip eden sentezlerde de benzer sorunlar yaşanır. Bu süreçin
gerçekleştirilebilmesi için özel bir kimyasal ortama ihtiyaç vardır; daha
doğrusu bu ortamda son ürünler ve potansiyel aracıların bulunması gerekir. Böyle
bir ortamın kendiliğinden nasıl oluştuğu sorusunu şimdilik erteleyip, öne
sürülen mekanizmanın nasıl işlediği sorusuna bir göz atalım. Burada sözkonusu
canlı türünün D adlı bir organik moleküle ihtiyaç duyduğu varsayılmaktadır. Bir
biyolojik aktivitenin sonucu olarak D molekülü o derece azalmaktadır ki, türün
daha fazla gelişmesi bu şekilde engellenmiş olur. Bu noktada,
gerçekleştirilebilen B+C=D reaksiyonunu başarabilen değişkenler avantajlıdır.
Fakat zamanla B azalarak tür için yine kısıtlanmış olur ve diğer maddelerden bir
sentez yaparak bunu giderme ihtiyacı ortaya çıkar.
Burada, biyokimyasal
yöntemlerin geliştirilmesiyle ilgili olarak modern kitapların verdiği
açıklamalar bulunmaktadır. Fakat Horowitz’in döneminde fen bilimlerinin gelişme
derecesi neydi? 1945′te Horowitz’in makalesi yayınlandığı zaman, henüz genlerin
yapısı bile bilinmemekteydi ve nükleik asit ile proteinin de öne sürüldüğü gibi
“değişik özelliklerdeki kimyasal koşulların” varlığını ispatlamak için hiç bir
deney yapılmamıştı. Fakat sonraki yıllarda, biyokimya ilerledi ve yine de
Horowitz’in hipotezini destekleyecek bir gelişme olmadı. Genlerin ve
proteinlerin yapısı; Horowitz’in yaşadığı dönemde tahmin edilenden çok daha
karmaşıktır. AMP setntezindeki maddelerin yaşayan bir hücrenin dışında
bulunmadığını düşündürecek birçok kimyasal sebep bulunmaktadır. Bunun tersini
ispatlayacak herhangi bir deney zaten yoktur. Horowitz’in ertelediği “kimyasal
koşulların nasıl oluştuğu” sorusu üzerinden 50 yıl geçmiştir. Bunun ispatlama
zorluklarına rağmen, Horowitz’in eski hikayesi ders kitaplarında apaçık bir
gerçek gibi anlatılmaktadır; elli senelik süre bile bu gelişmeyi
durduramamıştır. Modern yayınları okurken bu eski ifadelerin yetersizliği dikkat
çekmektedir.
Ders kitapları da bu standart fikri içermesine rağmen, yine de
bazı insanlar bu konudan rahatsız olmaktadır. Nobel ödülü sahibi bilim
adamlarından Christian de Duve, Blueprint for a Cell (Bir Hücrenin Şifresi) adlı
kitabında, hidrojen siyanür/amonyak tepkisinin önemi hakkındaki tereddütlerini
ifade etmiştir. Bunun yerine ise AMP’nin “metabolizma işlevleri” sırasında
meydana geldiğini ve AMP sentezi sırasında ortamda bulunan proteinlerin zamanla
çeşitli kimyasalları üretme becerisine sahip olduğunu söyler. Teorisini
açıklamak için ise abiotik sentez kelimelerinden çıkarak, A - B - C - D
harflerini işaret eden oklardan oluşmuş bir şekil kullanır. Buna ek olarak A, B,
C ve D harflerinden M, N, S, T ve W, sonra da P, O, Q, R ve U haflerine işaret
eden oklar bulunur. Her okun yanında katalizör kelimesinin kısaltması olarak Kat
yazılıdır. Böylece harflerin nereden çıktığı anlaşılır fakat bu açıklama yeterli
değildir: çünkü öne sürülen sistem için tek delil bu şeklin kendisidir! Bu
araştırmanın hiç bir yerinde kendisi veya başka bir araştırmacı, bu harflere
gerçek kimyasalların adlarını vermez. Hayatın köklerini araştıran bilim adamları
ise hiç bir zaman AMP sentezindeki aracı maddelerin yaşam öncesi bir karışımda
bulunduğunu iddia etmemiştir. Aslında bu harflerin Duve’nin zihninden başka bir
yerde bulunduğu da tartışma konusudur.
Bu durumdan rahatsız olan bilim
adamlarından birisi de, Santa Fe Enstitüsü’nden Stuart Kauffman’dır. Yaşayan
canlıların metabolizmalarındaki karmaşık ve eksiksiz işleyiş, onun çeşitli
aşamalar gerektiren yaklaşımdan şüphe etmesine neden
olmuştur:
Fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için, metabolizmanın en
azından yenilen besinleri gerekli maddelere dönüştürecek bir dizi transformasyon
işlemini sürdürmesi gerekir. Bunun tam tersine, bu gerekli maddelerin ve
enerjinin transferi olmadan, metabolizma sisteminin evrimleşmesini izleyecek
canlı nasıl yaşayabilmiştir?
Öne sürdüğü bu soruyu cevaplamak için
matematiksel anlamda Duve’nin yaptığının benzerini tekrarladı: bu kompleks
karışımda çeşitli kimyasallar diğerlerine dönüşür ve bu diğer maddelere
dönüşerek kendi kendini takip eden bir ağa dönüşür. Yazılarından, Kauffman’ın
çok zeki birisi olduğu anlaşılmaktadır, fakat matematik ile kimya arasındaki
bağlantıyı pek iyi kuramadığı söylenebilir. Kauffman görüşlerini, “karşılıklı
metabolizmanın orijini” adlı bölümde ortaya koyarak tartışmıştır; fakat eğer bu
bölümü baştan sonra okursanız, tek bir kimyasal maddenin adına bile
rastlayamazsınız - AMP, aspartic asit; daha doğrusu hiçbir şey. Aslında, kitabın
arkasındaki konu fihristini taradığınızda burada da bir tek kimyasal maddenin
adına rastlayamazsınız. Kauffman’ın eski danışmanı John Maynard Smith, onu böyle
“gerçeklere-dayanmayan bilim” yapmakla suçlamıştır. Bu ciddi bir suçlamadır
fakat kitabın içinde hiç bir kimyasal madde adı geçmediği için eleştiriye hak
vermek yerinde olur.
Kauffman ve Duve basamaklı evrim teorisi için gerçek bir
problem tespit etmiştir. Fakat onların önermeleri de, Horowitz’in eski
fikirlerinin sadece varyasyonlarıdır. A - B - C - D sıralaması yerine onlar, A -
B - C - D çarpı yüz diyerek onun bir benzerini öne sürmüştür. Daha da kötüsü,
hayali harflerin sayısı arttıkça, gerçek kimya biliminden uzaklaşma oranı da
giderek artar ve matematiğin zihinsel karmaşasında takılıp kalırsınız.
İYİ
OLANDAN ÇOK FAZLA OLDUĞUNDA
Kral Midas’ın hikayesini tüm çocuklar
hayatlarında bir kez olsun duymuşlardır. Açgözlü kral, altını dünyadaki her
şeyden daha fazla seviyordu, ya da böyle düşünüyordu. Bir dokunuşla her şeyi
altına çevirme yeteneği ona verilince fazlasıyla memnun olmuştu. Eski vazolar,
değersiz taşlar, kullanılmış kıyafetler ve diğer eşyaların tümü, onun bir
dokunuşuyla paha biçilmez oluyordu. Fakat yemek istediği yiyeceklerin de altına
dönüştüğünü farkedince, başının aslında dertte olduğunu anladı. Sonunda, bu
aptalca isteği onu büyük bir üzüntüye sürükledi; çünkü küçük kızı Marygold
babasına sarıldığı an altın bir heykele dönüştü.
Kral Midas’ın hikayesi bize
açıkça bir ders veriyor: açgözlü omayın, sevgi paradan daha değerlidir ve bunun
gibi birçok başkası. Fakat bunlar kadar açık olmayan başka bir ders daha var, bu
da kullanımdaki kontrolün önemi. Herhangi bir işlemi yerine getiren bir makineye
veya sisteme sahip olmak yeterli değildir; gerek duyulduğunda bu işleyişi açma
ve kapatma yeteneğine de sahip olmalısınız. Eğer kral hem altına çevirme
yeteneğine, hem de bunu geçersiz kılma yeteneği isteseydi; belki bir iki kaya
parçasını altına çevirebilecek fakat kızına birşey olmayacaktı. Tabakları altına
çevirebilecekti ama yemeklerini değil.
Günlük hayatımızda kullandığımız
makinalar için de kullanımda bir kontrol olması zorunludur. Bir testerenin
kapatılamaması büyük tehlikeler doğurabilirdi, veya frenleri ya da vitesi
olmayan bir araba da pek kullanışlı olmazdı. Biyokimyasal sistemler de günlük
hayatımızda kullandığımız makinelerdir (böyle düşünsek veya düşünmesek de) ve bu
nedenle kontrol edilebilir olmaları gerekir. Bunu daha iyi gösterebilmek için
bundan sonraki üç paragrafı, AMP sentezinin nasıl kontrol altına olduğunu
açıklamak için ayıralım (Figür 7-2′de açıklanmıştır).
Riboz-5-fosfat
molekülünü, Aracı II’ye dönüştürebilmesi için Enzim I’in ATP enerjisine ihtiyacı
vardır.
Enzimin üzerinde bulunan bir bölgeye hem ADP, hem GDP bağlanabilir,
böylece hücre içindeki kimyasallar fazla olduğunda buna yönelik tedbir alınmış
olur. ADP veya GDP’nin bağlanmasıyla bir şalter görevi yapan sistem işlemeye
başlar ve enzim faaliyetleri yavaşlarken, AMP sentezi de yavaşlamış olur. Bunun
fizyolojik etkileri çok önemlidir: ADP, kullanılmış AMP’den arda kalanlar olduğu
için (mermi patladıktan sonra geriye kalan parçalar gibi), ADP’nin hücre içinde
yüksek derişimde olması ATP’nin de fazla olduğunu gösterir; bu durumda hücredeki
enerji miktarı azdır. Bu yüzden AMP üretmek yerine Aracı I, yakıt olarak
kullanılarak daha fazla ATP üretilmesi hedeflenir.
Genellikle biyokimyada bir
molekülün belirli metabolizma işlemlerini başlatan bir enzim, planlı bir biçimde
kontrol altına alınmıştır. AMP sentezi de bu kapsamdadır. Aracı II, başka
amaçlar için kullanılsa bile; bir kez Aracı III’e dönüştürülürse bu molekül
karşısına çıkan enzimler tarafından ya AMP, ya da GMP ile bağlantıya girer. Bu
demektir ki, bu kritik reaksiyonu katalize eden enzim de (Enzim II) kontrol
edilmektedir. Reaksiyona girdiği moleküllerin bağlanabileceği bölge olan Enzim
II’nin, buna ek olarak başka bağlantı noktaları da bulunmaktadır: birisi AMP,
ADP veya ATP ile, ikincisi de GMP, GDP veya GTP ile bağlanır. Bir bölge dolu
olduğu zaman, enzim daha yavaş çalışır; iki bölge de dolu olduğu zaman ise,
faaliyet hızı daha da yavaşlar. Ayrıca, reaksiyonun gerçekleştiği bölgenin
yanısıra; Enzim II’nin bir de Aracı II ile bağlandığı bir bölgesi vardır ve bu
durumda kendisi reaksiyona girer. Aracı II’nin enzime bağlanmasıyla birlikte
enzim daha hızlı çalışır. Bunun fizyolojik bir anlamı vardır: eğer etrafta
enzime bağlanan çok fazla Aracı II varsa ve enzimin her iki bölgesine birden
bağlanıyorsa, bu durumda hücre sentez işlevini aksatır ve en kısa zamanda daha
fazla Aracı II üretmesi gerekir.
Bu sentezleme işlemi ayrıca başka noktalarda
da düzenlenmektedir. IMP oluşturulduktan sonra, sistem AMP veya GMP üretmeye
başlar. IMP ile AMP arasındaki ilk aşamayı katalize eden Enzim XII, AMP oranının
artmasıyla kendiliğinden yavaşlar. Benzer şekilde, IMP’nin GMP’ye dönüşmesindeki
ilk aşama fazla GMP üretilmesiyle yavaşlar. (Kral Midas’ın tersine, bir şeyden
çok fazla olduğu zaman enzimler bunu farkedebilirler.) Sonuç olarak, Enzim XII
enerji üretmek amacıyla GMP’yi kullanır, çünkü eğer etrafta çok fazla GTP varsa
dengeyi sağlamak için daha fazla “A” nükleotidlerinden (AMP, ADP ve ATP) üretmek
gerekir. Sentezin son aşamasında ise benzer nedenlerden dolayı GMP, ATP’yi
enerji kaynağı olarak kullanır.
DÜZENİN KONTROLÜNDE HATA
Metabolizmanın
düzeni bozulduğunda, sonuç ya bir hastalık, ya da ölümdür. Diyabet hastalığı
buna bir örnektir; hücrelerin içlerine aldıkları şeker oranı azalınca, şeker
molekülleri hücrelerin içine girmeyi başarsalar bile normal yollardan
işlenemezler. Diyabetten daha az rastlanan bir hastalık ise AMP sentezindeki
aksaklıktan kaynaklanır ve buna Lesch-Nyhan sendromu denir. Lesch-Nyhan
sendromunda, kullanılmış DNA veya RNA’dan geriye kalan kullanılmış nükleotidleri
tekrar kullanılır hale dönüştürecek bir enzim eksik veya hareketsizdir; bu
durumda dolaylı olarak Aracı II molekülü artarak yığılır. Ne yazık ki yukarıda
belirtildiği gibi Aracı II, Enzim II’yi harekete geçirerek böylece AMP ve
GMP’nin sentezlenme oranını arttırır. Bu maddelerin fazlaca üretilmesi nedeniyle
de kandaki üre oranı artar (AMP ve GMP’nin parçalanmasıyla), bu da çözeltiden
dışarı çıkarak kristalleşmesine yol açar. Üre kristallerinin çoğalması ve
birikintilere yol açması, normal vücut faaliyetlerini engelleyici rol
oynayabilir. Gut hastalığı da bunun bir sonucudur. Lesch-Nyhan sendromunda ise
ortaya çıkan sonuçlar daha şiddetlidir. Gerizekalılık ve kendi kendine zarar
verme gibi eğilimler ortaya çıkar - hastalar kendi ellerini ve dudaklarını
ısırarak yemeye başlarlar.
AMP’nin biyosentezi, organizmalar içindeki
biyomolekülleri doğru oranda tutacak karmaşık mekanizmaların önemini vurgulamak
için çok iyi bir örnektir: çok fazla değil, çok az da değil; fakat tüm
moleküllerle doğru oranda olmalıdır. Darwin’in ortaya koyduğu aşamalı gelişim
mantığında ortaya çıkan problem şu sorunu açıklayamamaktadır; hücreler yeni bir
katalizör ortaya çıkmadan neden kendi kendisini denetleyecek bir kontrol
mekanizması geliştirmiştir. Fakat yeni ve kontrolsuz bir sistemin ortaya
çıkması, iyi veya güzel bir sürpriz olmaktansa; organizma için daha çok genetik
bir hastalık sayılacaktır. Tek hücreli organizmalar için de bu geçerlidir ve öne
sürüldüğü gibi aşamalı bir gelişme olsaydı, hatalar için pek fazla yer olmazdı.
Hücreler bu durumda yokluk ve bolluk arasında belirsiz bir durumda
kalırdı.
Hiç kimse, AMP sentezi için sistemin nasıl geliştiği konusunda bir
fikre sahip değildir. Bilimadamlarının çoğu bunun asla aşamalı gerçekleşmesinin
mümkün olmadığını gözlemlemiş, fakat hiç biri hücrenin başlangıcında
düzenlenerek kontrol altına alınması gereken metabolizma sisteminden
bahsetmemiştir. Bu çok ilginç - hiç kimse bunu aşamalı evrime bağlayarak
kendisini tehlikeye atmak istememektedir.
Bir varmış bir yokmuş, bir hücre
önündeki yola uzun uzun bakmış. Yolun diğer tarafında ise yeni bir metabolizma
sistemi durmaktaymış. Kimyasal kamyonlar, otobüsler, tren vagonları ve
motorsikletler bu küçük metabolizma sistemini farketmeden yanından geçer
gidermiş. Hücrenin önündeki ilk şeritte “çorbada aracılar bulunmuyor”
yazmaktaymış, o da etrafında siren sesini duyan diğer hücrelerin kalıntılarını
görmüş. İkinci şeritte ise, “yönlendirici mekanizmaya ihtiyaç var” yazmaktaymış.
Üçüncü şeritte sadece birkaç hücre bulunmaktaymış, üzerinde de “aracıların
dengesizliği” yazmaktaymış. Dördüncü şeritte ise “düzenin kontrolü” yazmasına
rağmen, buraya başarıyla ulaşan olmadığından hiç bir hücre bulunmuyormuş. Diğer
taraf ise daha da uzakmış.
MUTLAK TASARIM
Amerika Birleşik Devletleri
Anayasası’nın Dokuz Numaralı Kanun Değişikliği’nde şu belirtilmektedir,
“Anayasada çeşitli hakların sıralanmış olması, insanların elinde bulundurduğu
diğer hakların reddedilmesi veya hor görülmesi olarak yorumlanamaz.” Bu kısaca
demektir ki, özetlenen bir anlatım tüm açıklamaları içeremez ve bu nedenle henüz
tartışılmamış konular hakkında bir karar verilmemiştir. Ben de, bu kitap
hakkında benzer bir ifadede bulunmak istiyorum. Üçüncü ve Altıncı Bölümlerde,
biyokimyasal sistemlerin eksiltilemez karmaşıklığından bahsettim ve bunların
aşamalı olarak varolamayacağına dair birçok detaylı açıklamada bulundum.
Ayrıntıları vermemin nedeni, okuyucunun nedenleri ve problemleri açıkça
görebilmesi nedeniyleydi. Bu sistemler üzerinde çok fazla zaman harcadığım için
diğer biyokimyasal sistemleri bu derece detaylarıyla inceleme fırsatım olmadı,
fakat bu onların Darwinizm için hala bir sorun teşkil etmediği anlamına gelmez.
Eksiltilemez karmaşıklığın diğer örnekleri arasında DNA’nın kendini kopyalaması
(replikasyonu), elektron transportasyonu, telomer sentezi, fotosentez,
transkripsiyon ve diğer birçoğu gösterilebilir. Okuyucu isterse bir kütüphaneye
giderek biyokimya kitapları alabilir ve kendi kendine aşamalı bir gelişmenin
olamayacağına dair bulduğu delilleri ortaya koyabilir.
Bu bölüm ise biraz
daha farklıydı. Burada göstermek istediğim; Darwinizm için problem olanların,
sadece eksiltilemez bir karmaşıklığa sahip sistemlerin olmadığıydı. Çünkü ilk
bakışta aşamalı bir evrim sürecine uygun gibi görünen sistemler bile açıkça
incelendiğinde Darwinizm için başağrılarına yol açacaktır - deneyler de bunu
ispatlayacaktır - bu da onların hiç bir şekilde evrimsel bir süreçle
açıklanamayacağını göstermektedir.
Horowitz’in öne sürdüğü fikir, onun
döneminde iyi sayılabilirdi. Belki de o zaman işe yaradı; hatta doğru bile
sayıldı. Eğer karmaşık bir metabolizma sistemi aşamalı olarak evrimleşmiş
olsaydı, bunun Horowitz’in öne sürdüğü gibi olması gerekirdi. Fakat yıllar
geçtikçe bilimde ilerlemeler oldu ve onun sisteminin detayları yolun ortasında
kalakaldı. Eğer AMP üretimini Darwinizm’e dayanarak detaylarıyla açıklayabilen
bir teori varsa, bunun ne olduğunu kimse bilmemektedir. Burunları havadan
inmeyen kimyagerler ise, şimdi bir açıklama bulabilmek ümidiyle matematik içinde
boğulmuşlardır.
AMP, Darwin için sorun olan tek metabolizma sistemi değildir.
Aminoasitler, lipidler, vitaminler ve bunun gibi daha birçok molekülün
biyosentezi de aynı problemleri çıkartacaktır; hatta bundan daha da fazlası
vardır. Fakat şimdi burada diğer problemlere girmeyeceğim. Dikkatimi
biyokimyadan ayırmadan, diğer konuların derinine pek inmeyeceğim. Son beş
bölümde tartışılacak bilimsel deliller, Darwin’in yaşamı açıklama şekline karşı
birer dağ ve uçurum gibi duracaktır.
KISIM III
KUTU BİZE NELER SÖYLÜYOR
BÖLÜM 8/ YAYINLA YA DA
YASAKLA
MOLEKÜLER EVRİM DERGİSİ
Üçüncü ve Yedinci Bölümler arasında,
tartışmaya açtığım gibi karmaşık biyokimyasal sistemlerin başlangıcını şimdiye
dek kimsenin açıklayamadığını anlattım. Halbuki Amerika Birleşik Devletlerinde,
hayatın moleküler temellerini merak eden binlerce bilimadamı bulunmaktadır.
Bunların çoğu vakitlerini proteinleri izole ederek onların yapılarını
incelemekle geçirir ve bu Liliput ülkesi canlılarının nasıl çalıştığını anlamaya
çalışır. Ne var ki, bunlardan bir kısmı evrime ilgi duyduklarından, profesyonel
literatür anlamında birçok çalışma yayınlamışlardır. Eğer karmaşık biyokimyasal
sistemler açıklanamıyorsa, “evrim” adı altında acaba ne tür biyokimyasal
sistemler incelenmiştir? İşte bu bölümde şimdiye dek incelenmiş olanları
göreceksiniz - ya da göremeyeceksiniz.
Hayatın moleküler esasları ilk kez
bulunduğunda, evrimsel yaklaşım moleküllere de uyarlanmaya çalışıldı. Bu alanda
yayınlanan profesyonel araştırmaların sayısı arttıkça, özel bir yayın olan
Moleküler Evrim Dergisi (Journal of Molecular Evolution) kuruldu. 1971 yılında
kurulan MED, hayatın moleküler olarak nasıl geliştiğini açıklamayı kendine asıl
amaç olarak seçti. Bu çalışmaları da dalında tanınmış kişiler yürütmekteydi.
Yazı işleri ve yönetim kurulunu oluşturan elli kadar kişinin arasında, Ulusal
Bilimler Akademisi’nin bir düzine üyesi de bulunmaktaydı. Yayının editörü olan
Emile Zuckerkandl, (Linus Pauling ile birlikte) ilk kez farklı türlere ait
benzer proteinlerin aminoasit dizilimleri arasındaki farklılığın, bu türlerin en
son sahip olduğu ortak atalarını ortaya çıkardığını öne sürdü.
Ayda bir
yayınlanan MED’nin her sayısında, moleküler evrimle ilgili en az on kadar
araştırma bulunmaktadır. Ayda on makale, yılda en az yüz makale anlamına gelir
ki; bu da on yılda bin makale anlamına gelir. Belirli bir dalda bin ayrı
araştırma yapılmış olması, size çözümlenmiş problemler hakkında belki bir fikir
verebilir, ayrıca göz ardı edilmiş problemleri de ortaya koyar. Fakat son on
yılda MED’de yayınlanan makaleler incelendiğinde, bunlar kolaylıkla üç
kategoriye ayrılabilir: hayatın başlangıcı için gerekli olan moleküllerin
kimyasal sentezi, DNA veya protein diziliminin karşılaştırması ve kuramsal
matematiksel modeller.
BAŞLANGIÇTA
Hayatın başlangıcı sorusu son derece
önemli ve ilgi çekicidir. Biyoloji mutlaka bu soruyla derinlemesine
ilgilenmelidir: söylendiği gibi eğer hayat doğal seleksiyonla gelişmiş olsaydı,
ilk olarak canlılık nasıl ortaya çıkmış olabilirdi? Hayatın başlangıcını
açıklamak üzere moleküllerin kimyasal sistemlerini inceleyen makaleler, MED’deki
araştırmaların yüzde onunu oluşturmaktadır.
Modern bilimde en çok bilinen ve
tanınan hikaye, Stanley Miller deneyidir. II.Dünya Savaşı’nın ardından yeni bir
mezun olarak, Chicago Üniversitesi’nde Nobel ödülü sahibi Harold Urey ile
birlikte laboratuvar çalışmaları yapan Miller, yaşamın henüz bulunmadığı
dönemlerde yeryüzünde hangi kimyasal maddelerin bulunduğunu belirlemek
istiyordu. Evrende en çok bulunan elementin hidrojen olduğunu biliyordu.
Hidrojen; karbon, azot ve oksijen ile tepkimeye girdiğinde - yeryüzündeki en sık
rastlanan elementler - metan, amonyak ve su oluşturur. Böylece Miller; amonyak,
metan, su buharı ve hidrojen içeren benzer bir atmosferde hangi kimyasalların
oluşacağını görmek istedi.
Metan, amonyak, su buharı ve hidrojen genellikle
tepkimeye girmez. Bu gazların ilginç kimyasallar oluşturması için sistemin içine
başka bir enerji kaynağı dahil etme gerekliliğini Miller bilmekteydi. Eski
dünyada varolabilecek enerji kaynaklarından biri şimşekti. Böylece Miller
laboratuvarda kurduğu bir düzenek ile eski dünyada varolduğunu varsaydığı
gazları, bolca su ile birleştirdi ve yerleştirdiği elektrodlar ile bir şimşek
simülasyonu gerçekleştirdi.
Miller suyu bir hafta kadar kaynatırken, gazların
oluşturduğu karışımına da bir hafta kadar elektrik akımı uyguladı. Bu süre
içinde laboratuvar düzeneğinin kenarlarında yağlı ve çözünülür olmayan katran
benzeri bir madde oluştu. Su birikintisi ise, içinde diğer maddeler arttıkça,
kırmızımsı bir renk aldı. Bir hafta sonunda Miller, suyun içinde oluşan kimyasal
maddeleri analiz etti ve bunların içinde bazı aminoasitlerin olduğunu gördü. Bu
sonuç dünyayı harekete geçirdi. Aminoasitler proteinlerin yapıtaşları olduğu
için ilk bakışta eski dünyada canlılık için gerekli olan maddelerin bolca
bulunduğu şeklinde yorumlandı. Heyecana kapılan bilim adamları bu aminoasitlerin
birleşerek proteinleri oluşturacağını hayal ettiler, ve bazı proteinlerin önemli
kimyasal tepkimeleri katalize edebileceğini öne sürerek bu proteinlerin küçük
hücre zarı gibi yapıların arasına sıkışarak benzer işlemlerle zamanla nükleik
asitlerin oluşabileceğini söylediler ve böylece zamanla çeşitli aşamalardan
geçerek ilk kez bölünerek çoğalan hücre ortaya çıkacaktı. Mary Shelley’in hayali
kahramanı Frankenstein gibi, cansız maddelerin içinden geçen elektrik gerçekten
hayatı meydana getirebilirdi.
Stanley Miller’ın açtığı yeni ufuk ile başka
deneyler de yapıldı ve diğerlerine eklendi. Miller deneyinde birkaç farklı türde
aminoasit tespit etmişti, fakat canlı organizmalarda yirmi farklı aminoasit
bulunmaktadır. Diğer araştırmacılar Miller’in deney koşullarını değiştirdiler.
Simüle edilen atmosferdeki gazlar değiştirildi ve enerji kaynağı olarak
belirlenen kıvılcımların yerini, ultraviyole ışınları aldı (güneş ışığına
benzerlik sağlanmıştı), ayrıca yüksek basınç uygulamaları da yapıldı (patlamalar
gibi). Daha gelişmiş analitik metodlar sayesinde, çok az miktarlarda
kimyasallara rastlandı. Yapılan uzun çalışmalar sonuç vermişti; ayrı ayrı
yapılan deneylerde, neredeyse yirmi ayrı aminoasit türü bulunmuştu.
Hayatın
başlangıcı ile ilgili yapılan çalışmaların ilk yıllarında başka sonuçlar da elde
edilmişti. Belki de en çarpıcı sonuç , Juan Oro’nun laboratuvarında elde
edilmişti. Onlar, en basit kimyasal olan hidrojen siyanürün kendi kendine
tepkimeye girerek farklı ürünler ortaya çıkarabileceğini gösterdiler. Bunların
arasında, nükleik asitlerin yapıtaşlarından olan adenin de vardı. Bu sonuçlar
nedeniyle, hayatın başlangıcının hedefi olarak DNA ve RNA inceleme altına
alındı. Bunu takip eden yıllarda yine diğer nükleik asitler - bazı “bazlar” ve
riboz gibi RNA’yı oluşturan şekerler - kimyasal simülasyon teknikleriyle elde
edildi.
Bu şekide çok iyi reklamı yapılarak tanıtılmış bu başarılı görünen
çalışmaları okuyan konuya yabancı birisi, hayatın başlangıcı konusunda olumsuz
eleştirilerde bulunan yazıları okuyunca şaşırabilir. Bu alanda uzmanlardan
birisi de Klaus Dose’dir ve problemi ortaya koyarken hiç bir şeyden
çekinmez.
Kimyasal ve moleküler evrim alanında yapılan 30 yıllık hayatın
başlangıcı deneyleri, dünya üzerinden hayatın başlangıcı sorununu çözmektense
daha çok içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Şu an bu alandaki başlıca teoriler
ve deneyler hakkında yapılan tüm tartışmalar ya çıkmaza giriyor, ya da
başarısızlığını itiraf ediyor.
Peki Miller’in parlak deneylerinin ardından,
bu alanda çalışma yapan profesyonelleri tatsız sonuçlara yönelten nedir?
Görüldüğü kadarıyla bu başarılar bir dizi problemi gölgelemiştir ve bunlar ancak
basit kimyasal tepkimelerin daha da ötesi incelendiğinde anlaşılabilir. Bu
problemlerden bazılarını inceleyelim.
Yaşayan organizmalardaki molekülleri
hücrenin dışında üretmek oldukça kolaydır. Yetenekli bir kimyager rahatlıkla bir
kimya şirketinden ihtiyaç duyduğu malzemeleri satın alabilir ve bunları doğru
oranlarda ölçüp, uygun çözeltinin içine atarak bir laboratuvar tüpü içinde
önceden belirlenen bir süre boyunca ısıtırsa, istenen kimyasalları da
istenmeyenlerden ayırarak, istediği sonuca ulaşabilir. Sadece aminoasitler ve
nükleotidler - yapıtaşları - oluşmakla kalmaz; kimyager bunları alarak başka
şeyler de üretebilir: proteinleri ve nükleik asitleri. Aslında bunları oluşturan
sistemler otomatikleştirilmiştir, ticari firmalar çeşitli kimyasalları
karıştırarak protein ve nükleik asit üreten mekanizmaları pazarlamaktadır.
Herhangi bir öğrenci bunlardan birinin kullanma kılavuzunu okuyarak uzun bir DNA
zinciri oluşturabilir - belki de bir iki gün içinde bilinen bir proteinin
genetik kodlamasını bile bulabilir.
Bir çok okuyucu belki de problemi
şimdiden tespit etmiştir. Bundan dört milyar yıl önce ortada bir kimyager yoktu.
Ayrıca ne kimyasal madde üreten tesisler, ne damıtım düzenekleri, ne de bugün
laboratuvarlarda kullanılan modern ekipmanlardan biri bulunmaktaydı. Ancak
bunların tamamı bulunduğunda doğru sonuçlar elde edilebildi. Hayatın başlangıcı
senaryosunun ikna edici olabilmesi için kimyasal tepkimelerin, minimum
yönlendirmeyle gerçekleştirilmesi gerekir. Ne var ki, az da olsa bir miktar
tasarımın dahil edilmesi kaçınılmazdır. Eski dünyada ne tür maddelerin
bulunabileceğine dair yapılan tahminler ise bunların başlangıcıdır.
Araştırmacının kullanacağı taktik ise uygun bir başlangıç noktası belirlemek ve
daha sonra da ellerini çekmektir.
Örnek olarak ünlü bir şefin, doğal
süreçlerin kendiliğinden çikolatalı bir kek üretebileceğini söylediğini
varsayın. Bunu ispatlamaya çalışırken kullanacağı bitkileri bütün halinde
almasına şaşırmazdık - buğdayı, kokoa bitkisini ve şeker kamışını - bunları daha
sonra sıcak bir su kaynağının yanına koyup, ısınan suyun doğru malzemeleri açığa
çıkartarak pişirmesini umud ederek beklerdi. Fakat eğer şef doğal malzemeler
yerine, marketten alıp getirdiği rafine un, hazır kakao ve şekeri kullansaydı;
ve sıcak suyun malzemelerden yararlı karışımı çıkarmasını bekleyemeyeceğini
söyleseydi, yapacaklarından şüphe duyardık. Deneyini sıcak su kaynağı yerine
elektrikli fırında sürdürmeye kalksaydı, itiraz ederek başımızı sallayarak çekip
giderdik. Hatta daha da öteye giderek malzemeleri dikkatle ölçmeye kalkıp,
bunları bir kabın içine koyarak karıştırmaya başlasaydı ve hepsini bir kek
kalıbına dökerek fırında pişirseydi, artık sonunda orayı terkedip giderdik.
Ortaya çıkan bu sonuçlar, onun öne sürdüğü gibi doğal yollardan kek yapma
fikrine tamamıyla ters düşerdi.
Stanley Miller’in 1952 yılında yaptığı deney
tüm dünyayı şaşkına çevirdi. Fakat Miller’in de açıkladığı gibi, bu onun
üzerinde çalıştığı ilk deney değildi. Daha önce de düzeneğini biraz daha farklı
bir biçimde kurmuş ve yine yağa benzer bir ürün elde etmişti, fakat yine de
ortada bir aminoasit yoktu. Ortaya çıkartabileceği en ilginç malzemenin
aminoasitler olduğunu düşünerek düzeneği buna göre değiştirdi ve yeni yöntemler
denedi. Elbette, eğer dünyanın ilk zamanlarındaki koşullar Miller’in başarısız
denemelerindeki gibi olsaydı, hiç bir zaman aminoasitler ortaya
çıkamazdı.
Ayrıca, birçok aminoasidi bir araya getirerek bir protein
oluşturmak ve bunu da biyolojik olarak faydalı faaliyetler yapacak duruma
getirmek; kimyasal olarak aminoasitleri oluşturmaktan daha zordur.
Aminoasitlerin bir araya getirilmesindeki başlıca problem, protein zincirine
eklenen her aminoasit için bir su molekülünün açığa çıkması zorunluluğudur.
Kimyasal anlamda bu daha zordur. Ve bunun tam aksine, suyun varlığı da
aminoasitlerin protein oluşturmasını engellemektedir. Yeryüzünde su çok fazla
bulunduğu için ve aminoasitler suda hemen çözündüğü için, hayatın başlangıcını
evrimci yaklaşımlarla açıklamaya çalışan bilim adamları bu su problemini çözmek
için garip senaryolar ortaya atmıştır. Örneğin, Sydney Fox adındaki bilimadamı;
bazı aminoasitlerin okyanus sularıyla yıkanarak volkanların sıcak eteklerine
sürüklendiğini öne sürmüştür. İşte burada anlatılan hikayeye göre suyun kaynama
noktasına gelmesiyle içerde kalan aminoasitler, suyun tamamıyla buharlaşması
sonucu bir araya gelebilirdi. Fakat ne yazık ki, önceki çalışmalarda; ısıtılarak
kuruyan aminoasitlerin sonunda katran benzeri bir maddeye dönüştüğü görülmüştü
ve ortaya protein benzeri hiç bir şey çıkmamıştı. Fakat Fox farklı bir yöntem
denedi, saf bir aminoasit karışımına bol miktarda üç ayrı aminoasitten birini
ekleyerek bir laboratuvar fırınında ısıttı ve böylece aminoasitlerin
birleşebileceğini söyledi. Fakat yine de bunlar birleştiğinde, protein
oluşmuyordu - oluşturdukları şey kimyasal olarak farklı bir yapıdaydı. Bu
nedenle Fox ve çalışma arkadaşları bunlara “proteinoid” dediler ve sonra da
bunların bazı ilginç özelliklere sahip olduklarını açıkladılar. Bir takım
katalizör becerilerine sahip olmanın yanısıra, gerçek proteinlere benzer yönleri
de bulunmaktaydı.
Bilim çevreleri, bu deneyleri her zaman şüpheyle
karşılamışlardır. Pastayı pişiren hayali ahçıda olduğu gibi, proteinoidlerin
oluşmasında da değişik bir yön aranabilir. Bunların ortaya çıkması için gerekli
olan özel koşullar - sıcak, kuru bir ortam (bunlar varsayıldığı gibi yalnız
volkan eteklerinde bulunmaktaydı - ve önceden saf hale getirilmiş doğru orandaki
aminoasitler - deneylerin geçerliliği konusuna gölge düşürmektedir. Bundan daha
kötüsü, proteinoidler gerçek proteinler olmadıkları için, gerçek anlamda
proteinlerin üretilmesi büyük bir problemdir. Hayatın başlangıcı teorilerinin
zorluklarını inceleyen Robert Shapiro, bu konuda yazdıkları kitaplarında
proteinoidlerin şaşırtıcı bir görüş birliğine yol açtığını
belirtmektedir.
(Proteinoid teorisi), Stanley Miller ve diğerlerinden sert
eleştiriler almıştır… Yaratılışçı Duane Gish de bu eleştirilere katılmaktadır.
Belki de hayatın başlangıcı teorilerinin hiç birinde, evrimciler ve
yaratılışçılar arasında böyle bir görüş birliğine rastlanmamıştır, çünkü her iki
taraf da Sydney Fox deneylerine karşı çıkmaktadır.
Başka araştırmacılar ise
aminoasitlerin birleşerek protein oluşturduğu diğer yöntemler öne sürmüştür.
Fakat bunlar da proteinoidlerin karşılaştığı problemlerin benzerleriyle
yıpratılmıştır ve hiçbiri bilimsel çevrelerden bir destek bulamamıştır.
RNA
DÜNYASI
1980′lerde Thomas Cech adındaki bilimadamı, RNA’lardan bazılarının
katalizle ilgili becerileri olduğunu ispatladı. Proteinlerin aksine RNA bir
şablon gibi davranabildiğinden ve potansiyel olarak kendi kendini çoğaltmada
katalizör görevi yaptığından dolayı - hayatı başlatma ihtimali olarak proteinler
değil - RNA gösterilmektedir. Cech’in çalışmaları rapor olarak yayınlandığı için
onu destekleyenler dünyanın bir dönemde RNA içinde yüzdüğünü düşünmekteydi; işte
bu model de “RNA dünyası” olarak adlandırılmıştır. Fakat RNA dünyası ile ilgili
öne sürülenler bilinen kimya kanunlarına aykırı düşmektedir. Stanley Miller’in
1960′larda oluşturduğu hava, 1990′larda RNA dünyası fikriyle tekrarlanmıştır:
Her ikisi de ısrarla deneysel sonuçlara karşı mücadele vermektedir.
Doğal
süreçlerin dünyanın ilk zamanlarında proteinlerin oluşabileceği bir çorba
meydana getirdiğine dair ortaya atılan hayali bir senaryo - çok zor olmasına
rağmen - RNA gibi nükleik asitlerin oluşmasının yanında çok daha basit
kalmaktadır. Buradaki büyük problem şurada yatmaktadır, kendileri zaten bir
“yapıtaşı” olan her nükleotid çeşitli parçalardan meydana gelmektedir ve bu
parçaları oluşturan süreçler ise kimyasal anlamda uyuşmamaktadır. Bir kimyager
laboratuvarında malzemeleri ayrı ayrı sentezleyerek, bunları saf hale getirerek
ve daha sonra birbirleriyle tepkimeye sokarak, kolaylıkla nükleotidleri elde
edebilir; ne var ki, yönlendirilmeyen kimyasal reaksiyonlar istenilmeyen ürünler
ve şekilsiz sonuçlar verebilir. Hayatın başlangıcı problemi üzerinde uzun süre
zorlu çalışmalar yürüten iki bilimadamı Gerald Joyce ve Leslie Orgel, yukarıdaki
nedenlerden dolayı RNA’yı, “evrimci kimyacıların kabusu” olarak
nitelendirmektedir. Söylediklerinde fazlaca haklıdırlar:
Hayatın başlangıcı
konusuyla ilgilenen bilim adamları kendi içlerinde, kesin çizgilerle ikiye
ayrılırlar. Bunlardan ilk grup, hepsi moleküler biyolog olmasa da, ilk kez kendi
kendini kopyalayan molekülün RNA olduğunu söylerler ve kimyagerlerin nükleotid
sentezi konusunu fazlaca abarttığını iddia ederler İkinci grup bilimadamları ise
biraz daha farklı düşünürler. Onlara göre dünyanın ilk yaratılışında ortaya
çıkan nükleotidler, olsa olsa mucizevi bir biçimde meydana gelmiştir. (Yazarlar
genellikle ikinci fikre katılırlar) Zaman, bunların hangisinin haklı olduğunu
gösteriyor.
Bu mucizevi olaylar gerçekleşip RNA ortaya çıkmış olsa bile,
Joyce ve Orgel yine de önlerindeki engellerden endişe duymaktadır. Kaleme
aldıkları “Başka bir Yumurta-Tavuk Paradoksu” adlı makalelerinde şöyle
yazmaktadırlar:
Şu tartışma aslında bir anlamda çöp bir adam üzerinde
yoğunlaşmıştır: bu kendi kendini kopyalayan RNA efsanesinde, nükleotidlerin
bulunduğu bir karışımdan RNA molekülü aniden ayrılmıştır. Kimya biliminin
şimdiki değerlendirmeleriyle böyle bir yaklaşım gerçek dışıdır, ayrıca RNA’nın
kataliz yeteneklerinin inanılmaz derecede abartılması anlamına gelir ki, bu da
pek inandırıcı olmaz Evrim sözkonusu olmadığında bir ribozomun kendi kendine
varolabileceğine inanabiliriz, fakat önceden hiç bir yerde kendi kendini
kopyalama işlemi varolmadan bir ribozomun bunu yaptığını evrime dayandırarak
açıklamak mümkün değildir.
Daha doğrusu, bu mucizede RNA’nın doğru kimyasal
özelliklere sahip olarak varolması yeterli değildir. RNA’ların çoğunluğunun
kataliz özelliklerine sahip olmadığı düşünülürse, ikinci bir mucizevi “tesadüf”
onlara bu beceriyi kazandıracak kimyasal nitelikler olmalıdır.
Hayatın
başlangıcı ile ilgilenenler, büyük bir sokak cinayetine hedef olurlar, bu konu
derinlemesine son bölümde tartışılmaktadır. Dağ sıçanlarının trafiğin en yoğun
olduğu saatlerde bin şeritli bir yolu kazasız geçmesine ne kadar engel yoksa;
proteinlerin, nükleik asitlerin veya herhangi bir başka biyokimyasal maddenin
tesadüfler sonucu doğada kendiliğinden oluşmasına da engel yoktur. Fakat, açıkça
görüldüğü gibi trafikte bir katliam yaşanmaması imkansızdır. Bu nedenle bu
konuyla ilgilenen bazı kimyacılar için çözüm basittir. Bir yolun kenarından bin
kadar dağsıçanını trafiğe bırakırlar ve birinin karşıya geçtiğini görürler. Daha
sonra bin adet sıçanı bir helikoptere yerleştirirler ve bunları ikinci şeritin
başına doğru uçururlar. Daha sonra hepsini yola bırakırlar. İçlerinden biri,
ikinci şeritten üçüncüye geçmeyi başardığında, başka bin adetlik bir grubu
üçüncü şeride bırakırlar. RNA dünyasının destekçileri de deneylerine itinayla
sentezlenmiş, uzun ve saf RNA molekülleriyle başlarlar ve dağ sıçanlarını 700
numaralı şerite bırakarak içlerinden birinin 701 sayılı şerite geçtiğini
görürler. Bu gerçekten zorlu bir denemedir. Fakat bu dağ sıçanlarından birisi
karşı tarafa geçmeyi başarsalar bile, sonuç oldukça aldatıcı
olacaktır.
Hayatın başlangıcı konusuyla ilgilenen bilim adamlarının güvenilir
olmaya oldukça ihtiyaçları vardır; bilimin öngördüğü gibi sorunlara ölçümler ve
deneylerle yaklaşmışlardır. Fakat deneyler pek bekledikleri gibi çıkmasa da,
çalışmaları sonucunda hayatın başlangıcının doğal süreçler gerçekleşmiş
olmasının ne derece zor olduğunu farketmişlerdir.
Aslında çoğu bilimadamı,
hayatın başlangıcı konusunda bir açıklama yapamamaktadır. Diğer yandan, hayatın
başlangıcı konusunda bir açıklama olduğunu sandıklarında birtakım bilim adamları
da, bu kitapta tarif edilen zorluklarına rağmen evrimin kolaylıkla
açıklanabileceğini söylemektedirler. Bu karmaşık ve garip durumun sebepleri ise
şöyledir; hayatın başlangıcı senaryoları ölçümlerle ve deneylerle test
edilmektedir; ne var ki evrimci bilim adamları, evrim senaryolarını moleküler
düzeyde ne ölçmekte, ne de deneylerden geçirmektedir. İşte bu nedenle hayatın
başlangıcı çalışmaları deneyler yapılmaya başlanmadan önce 1950′lerde nasıl
tıkanıp kaldıysa, evrimci biyoloji de tıkanıp kalmıştır; çünkü araştırma ve
deney öncesi hayalgücü sınırsız kullanılmaktadır. Biyokimyanın gelişmesiyle
aslında evrim teorisinin kesinlikle açıklayamadığı bir dünya ortaya çıkmıştır,
ve bu dünya organizmanın tamamında mevcuttur. Darwin’in başlangıç noktası olan
hayatın başlangıcı ve görmenin başlangıcı, bu teori tarafından kesinlikle
açıklanamamıştır. Darwin hiç bir zaman hayatın en küçük noktasında bile bulunan
eşsiz kusursuzluğu farkedememiştir.
Seneler geçtikçe, Moleküler Evrim Dergisi
hayatın başlangıcı konusunda farklı soruları da gündeme getirmiştir, örneğin:
Miller tarafından bulunmayan aminoasitler nasıl üretildi? İlkel atmosferde metan
gazı yerine, ya karbondioksit bulunuyorsa? Modern dünyada bilinen
nükleotidlerden başkaları hayatı başlatmış olabilir mi? İşte bu tür sorular MED
dergisindeki makalelerde şu gibi başlıklarda incelenmiştir; “CH4, CO ve CO2
içeren Atmosferde Biyolojik Sentezler”, “Hidrojen Siyanürün (pH 6) Sıvı
Solüsyonlarının Radyolizi: Kimyasal Evrim Çalışmalarında İlgi Alanları”, “RNA
Dünyasında Alternatif Esaslar: Urazol ve Ribozidleriin Sentezi” ve
“Polimerizasyona Engel olarak Nükleotid Analoglarının Devinimi”. Bunlar bilim
adamları için ciddi sorulardır fakat bu sorular yerine evrime ciddi zorluklar
çıkartan kanın pıhtılaşması, hücre alışverişi ve hastalıklarla savaş gibi
konuları cevaplamakla başlamamaktadırlar.
EKSİK KAĞITLAR
Moleküler Evrim
Dergisi’nde bulunan ikinci gruptaki yazılar, toplamın yüzde beşini
oluşturmaktadır ve evrimin matematiksel modelleri ile varolan verilerin
matematiksel olarak değerlendirilmelerini içerir. Bu yazıların başlıkları,
“Dengelenmemiş Trans-versiyon Modelinin Tüm Lineer Invaryantlarının Derivasyonu”
ve “Filojenide Monte Carlo Simülasyonu: “Evrimsel Ölçümlere Değişmezlik Testi
Uygulaması”dır. Bunlar zamanla gelişen süreçlerin bu süreç içinde nasıl
değiştiğini anlamak açısından faydalı olsa da, matematik bilimi gerçek dünyadaki
evrimin tasadüfler sonucu meydana geldiğini iddia eder; fakat bunu
ispatlayamaz.
MED dergisinde yayınlanan yazıların çoğunluğu -daha doğrusu %80
kadarı- aminoasit dizilimlerinin kıyaslanmasından oluşur. Bu dizilim
karşılaştırmasında iki proteinin tüm aminoasitleri sıralanarak incelenir, veya
bir DNA üzerindeki nükleotidler de aynı biçimde karşılaştırılır. Bunu yaparken
aynı veya benzer oldukları yerler tespit edilir.
1950′lerde protein
dizilimini incelemek için yeni yöntemler geliştirilirken, bir proteinle diğeri
arasındaki dizilimi karşılaştırma imkanı doğdu. Bu sırada gündeme gelen ilk
soru, farklı türlerdeki benzer proteinlerin, örneğin insan vücudundaki
hemoglobin ile attaki hemoglobin gibi, aynı aminoasit dizilimine sahip
olmadığıydı. Bulunan cevap çok şaşırtıcıydı: İnsan ve at hemoglobinleri çok
benzerdi fakat aynı değildi. Hemoglobine ait bir protein zincirinde 146
aminoasidin, 126’so aynıydı fakat diğerleri farklılık taşıyordu. Bundan sonra
maymun, tavuk, kurbağa ve diğerlerinin aminoasit dizilimleri belirlenince;
bunları birbirleriyle ve insanınkiyle karşılaştırma fırsatı ele geçti. Maymun
hemoglobini ile insanınki arasında 5, tavuklar ile 26, ve kurbağalar ile 46 fark
vardır. Bu benzerlikler birçok konuda fikir vermekteydi. Birçok araştırmacı,
kesin delillere dayanmadan benzer aminoasit dizilimli türlerin, ortak bir atadan
gelmiş olabileceğini iddia ettiler.
Yapılan araştırmalar sonucunda şu veriler
ortaya çıktı, önceden birbirine benzer olduğu söylenen türlere ait (insan ve
şempanze veya ördek ve tavuk gibi) aynı görevi yapan proteinlerin diziliminin
benzerlikler gösterdiği, ve birbirinden uzak türlerin farklılıklar gösterdiği
ortaya çıktı. Aslında bazı proteinler için dizilimlerindeki benzerlik rahatlıkla
belirlenebilir, çünkü türler arasındaki ilişkiler gözlemlenebilmektedir. Böylece
Emile Zuckerkandl ve Linus Pauling bir moleküler saat teorisi ortaya atarak;
türler arasındaki benzerliklerin proteinler üzerinde zamanla gerçekleşen
mutasyonlar sayesinde olduğunu söylediler. İlk ortaya atıldığından beri,
moleküler saat teorisi tartışılmıştır ve bununla ilgili birçok sorun hala
incelenmektedir. Aslında bu teori, hala ispatlanmasa da kendi içinde bazı
doğrular içermektedir.
1970′lerin sonlarında, DNA dizilimlerini incelemek
için hızlı ve basit metodlar geliştirildi. Bu sayede hem protein dizilimi tespit
edilirken, hem de bunların genleri gözlenebiliyordu. Ayrıca, geni çevreleyen DNA
ve kontrol ettiği bölgelerle diğer özellikleri de ortaya çıkıyordu. Gelişmiş
organizmaların genlerindeki kodlamada (intron denilen) çeşitli aralıklara
rastlanıyordu. Bazı genlerde bunların sayısı düzineleri bulurken; diğerlerinde
sadece bir iki adet olabiliyordu. Şimdi ise bir biyokimyager rahatlıkla farklı
türlere ait genlerde bulunan intronların dizilimini belirleyebilir, böylece
intronların toplam sayısı üzerine çalışma yapılırken aynı zamanda bunların
gendeki yerleşimi, uzunlukları, baz yapıları ve diğer özellikleri de
incelenebilir. Genetik yapıya ait başka yönler de kıyaslanabilir: Genlerin diğer
genlere göre konumu, bir tip nükleotidin yanındakine göre bulunma frekansı,
kimyasal olarak değişime uğramış nükleotidlerin sayısı vb. Moleküler Evrim
Dergisi’nde yıllar boyunca buna benzer birçok yazı yayınlanmıştır, örnek olarak
“Protein Dizilimlerindeki Benzerliklerin İncelenmesi: IV.Yirmiyedi Bakteriyel
Ferredoxin”, “? ve • Tubulin Genlerinin Evrimi, Denizkestanelerinin Nükleotid
Dizilimi”, “55rRNA Diziliminden İndirgenen Protozoanın Filojeni” ve “Atlantik
Somon Alfa ve Beta Globin Genlerinin Ardarda Dizilimi”.Nesiller arasındaki
ilişkileri ortaya koymak açısından faydalı olmasına rağmen, bu dizilimlerin
karşılaştırılması hiçbir şekilde karmaşık bir biyokimyasal sistemin
fonksiyonlarını nasıl elde ettiğini açıklayamaz -bu sorun asıl olarak bu kitapta
incelenen konudur. Bir benzerlik kurmak açısından aynı şirket tarafından
üretilen iki ayrı model bilgisayarlara ait kullanım kılavuzları, birçok aynı
kelimelere, cümlelere ve hatta paragraflara sahip olmasına ve ortak bir ataya
işaret etmesine rağmen (belki de kullanım kılavuzlarını bir yazar kaleme
almıştır), bu kullanım kılavuzlarındaki harflerin dizilimini karşılaştırmak
hiçbir zaman bu bilgisayarların bir daktilodan geldiğini
göstermeyecektir.
MED’de yayınlanan yazıları toplayabildiğimiz üç genel
kategori -hayatın başlangıcı, evrimin matematiksel modelleri, ve dizilim
analizi- birçok karmaşık, zor ve derin çalışmayı içermektedir. Peki bu tür
değerli ve ilginç çalışmalar, bu kitabın mesajına aykırı değil midir? Kesinlikle
hayır. Darwin’in ortaya attığı evrim yaklaşımının doğadaki gelişmeleri
açıklayamadığını söylemek, yapılan çalışmaların hiçbir değer taşımadığı anlamına
gelmez. Bunlar tabi ki, birçok gözlem içermektedir (mikro-anlamda) ve çoğu kez
açıklanmışlardır. Dizilim analizlerindeki gibi, türlerin arasında biyolojik
olarak benzerlikler olması normaldir. Fakat başlangıçta sorulan temel soru hala
cevaplanmamıştır: Karmaşık sistemlerin ortaya çıkmasına ne neden olmuştur?
Şimdiye dek hiç kimse ayrıntılı ve bilimsel anlamda, mutasyon ve doğal
seleksiyon nasıl karmaşık sistemleri oluşturduğu konusunda bir açıklama
yapamamıştır.
Aslında, MED’de yayınlanan araştırmalardan veya makalelerden
hiçbiri, derginin yayınlandığı süre zarfında; karmaşık biyokimyasal bir sistemi
Darwin’in evrimsel yaklaşımlarıyla detaylı bir model üzerinde açıklayamamıştır.
Çoğu bilimadamının aminoasit dizilimlerinin nasıl değiştiği veya hayat için
gerekli olan kimyasal maddelerin hücreler olmadan nasıl üretildiği konusunda
soruları vardır, işte buna benzer sorulara ne var ki MED sayfalarında
rastlanmamaktadır: Fotosentetik reaksiyon merkezi nasıl gelişmiştir? Moleküller
arasındaki iletişim nasıl başlamıştır? Görme olayında retina nasıl dahil
olmuştur? Fosfoprotein sinyalleşme yöntemleri nasıl gelişmiştir? Bu problemlerin
hiç birinden bahsedilmemesi bile, hatta hiç çözümlenmeye kalkışılmaması da;
Darwinizm’in biyokimyasal sistemlerin kökenini anlamak ve açıklamak için
yetersiz olduğu hakkında güçlü deliller içermektedir.
Bu kitapta gündeme
getirilen soruları cevaplayabilmek için, şu başlıklarla yazılmış araştırmaların
bulunması gereklidir, “Bakteriyel Fotosentetik Reaksiyon Merkezine Oniki Adım”,
“Bir Proto-Cilium Hücreyi On Derece Döndürecek Şiddette Enerjiyi Nasıl
Oluşturur”, “Adenosine Biyosentezindeki Aracı Maddeler, RNA Fonksiyonunda
Adenozin Kendisini Taklit Eder”, ve “Dağınık İplikçilerden Oluşan Kan Pıhtısı
0.3 Milimetreden Küçük Kılcaldamarlardaki Dolaşımı Durdurur”. Fakat bu tür
yaızlar bulunmamaktadır. Bunları andıran yazılara bile rastlanmamıştır.
Belki
de MED’de bu konularda hiç bir ayrıntılı model bulunmamasının nedenlerini farklı
bir örnekle açıklayabiliriz. Genç ve enerji dolu bir evrimcinin, fare kapanının
nasıl evrimleştiği konusunda bir araştırma yapmasını nasıl değerlendiriyorsak;
bu konuda hiçbir yazı yazılmamasını da anlayabiliriz. Onun sadece bir tahta
parçasıyla başladığını varsayalım. Fakat bu tek başına fareleri yakalayamaz.
Veya kısaltılmış bir tutma yeri olan modern bir fare kapanı kullanıldığını
varsayalım. Hayır, eğer tutma yeri çok kısa olursa fareyi yakalamayı
başaramayacaktır; böylece kapan hiç bir işe yaramadan ortadan kalkacaktır. Bu
sefer, daha küçük bir kapan kullanıldığını düşünelim. Fakat bu da, karmaşık
yapıyı kesinlikle açıklayamayacaktır. Her ayrı parçanın kendi kendilerine
gelişerek yeteneklerini kazandıklarını varsayın - ahşap platform için Popsicle
ağacı, kapanın yayı için bir saat yayı ve bunun gibi diğerleri - ve daha sonra
birkaza sonucu bir araya geldiklerini düşünün. Fakat yine başarısızlıkla
sonuçlanır, çünkü eski fonksiyonları bir fare kapanına uygun olmadığı için bu
görevi yapmaya uygun değillerdir. Bu yüzden hala fare kapanının nasıl
evrimleştiği konusunda bir açıklama yapması gerekir. Yapacağı değerlendirmeler
sonucunda ise bunları okuyacak genç ve zeki bilim adamları, daha gerçekçi
konulara yönelecektir.
Daha önceki bölümlerde de gördüğümüz gibi eksiltilemez
bir karmaşıklığa sahip olan ve kusursuz olarak detaylandırılmış sistemlerin
-fare kapanları veya kanın pıhtılaşması- evrimsel bir süreçle açıklanması
şimdiye dek hep tutarsızlıklarla sonuçlanmıştır. Hiçbir dergi kendi içinde
tutarsız yazıları yayınlamayacağından, moleküler evrimin nasıl gerçekleştiği
sorusuna cevap verecek bir çalışma da bulunamamaktadır. Calvin ve Hobbes’in
hikayeleri hiç bir önemli detay gözönüne alınmadan yazılmıştır, hatta Russell
Doolittle kanın pıhtılaşmasını anlatırken hayal gücünü fazlasıyla kullanmıştır.
Fakat bunun gibi zorlama yöntemler de pek fazla yoktur. Aslında, metabolizma
olayları gibi eksiltilemez karmaşıklığa sahip olmayan sistemler için bile
evrimsel açıklamalar bulunmamaktadır; literatürde buna ait bir örneğe
rastlanmamaktadır.
YUKARIYI VE AŞAĞIYI ARAŞTIRMAK
Biyokimya alanında
yapılmış birçok araştırma ve çalışma mevcuttur. MED, sadece moleküler evrimle
ilgili makaleler yayınlasa da; diğer dergilerde hem bununla ilgili, hem de dierğ
konularda bazı çalışmalar bulunmaktadır. MED’nin başvurmak için doğru bir kaynak
olup olmadığını denemek için, biyokimya başlıklarında birçok makale içeren
tanınmış bir yayına bakalım: Proceedings of National Academy of Sciences (Ulusal
Bilimler Akademisinin Çalışmaları).
1984 ve 1994 yılları arasında, UBAÇ
yirmibine varan yazı yayınladı; ve bunların çoğunluğu canlılar dünyası ile
ilgili konulardı. Her yıl derginin yayınladığı derlemede, o yıla ait yazı
başlıkları kategoriler altında sıralanmaktadır. Bu dizinde son on yıl içinde
yayınlanan yazılardan 400′ünün molekülerevrimle ilgili olduğu görülmektedir. Bu
da aşağı yukarı MED dergisinin aynı dönemde yayınladıklarının üçte biri
kadardır. Bu konuda yayınlanan yazıların sayısı her yıl düzenli olarak
artmıştır. 1984′te sadece 15 iken, 1994′te 100′e ulaşmıştır; açıkça görüldüğü
gibi bu sayıda bir ilerleme vardır. Fakat yazıların çoğunluğu (%85 kadarı)
dizilim analizleriyle ilgilidir, ve aynı MED’de olduğu gibi olayların nasıl
gerçekleştiği konusunda bir açıklama yapılmamıştır. Moleküler evrimle ilgili
yazıların yüzde 10′u matematiksel analizleri içerir -bunlar ya dizilimlerin
karşılaştırılmasında bulunan yeni metodlardır veya fazlaca anlaşılmaz
modellerdir. UBAÇ’de yayınlanan hiç bir çalışmada karmaşık biyokimyasal
yapıların nasıl oluştuğuna dair detaylı bir yol tarif edilmemektedir. Diğer
biyokimyasal çalışmalar incelendiğinde yine aynı sonuca varılmaktadır: dizilim
üzerine dizilim, fakat herhangi bir açıklama yine yok.
Evet, eğer dergilerde
bir cevap bulamıyorsak, o zaman kitaplara bakmamız gerekir. Darwin, devrimsel
teorisini bir kitapta yayınladığı gibi, Newton da aynı şeyi yapmıştı. Kitapların
yazara sağladığı avantajlardan birisi de, düşüncelerini geliştirebileceği
yeterince genişlik bulunmasıdır. Yazıda yeni bir fikir ortaya atmak, uygun
örnekler ile açıklamalar yapmak, detaylı bir anlatımla tüm aşamaları tarif etmek
ve birçok itirazı öngörerek hepsini kaleme almak -bunların tamamı gerçekten
fazlaca sayfa tüketebilir. Modern evrim literatürüne iyi bir örnek de, Motoo
Kimura tarafından yazılan (The Neutral Theory of Molecular Evolution) “Tarafsız
Moleküler Evrim Teorisi”dir. Bu kitapta yer alan açıklamalarda, DNA ve
proteinlerin diziliminde gerçekleşen değişimlerin bu moleküllerin
davranışlarında farklılığa yol açmadığı belirtilmektedir; çünkü mutasyonlar
tarafsız sonuçlar vermektedir. İkinci bir örnek ise, Stuart Kauffman’ın yazdığı
(The Origins of Order) “Düzenin Başlangıcı” adlı kitaptır. O da, hayatın
başlangıcının metabolizma, genetik programlar ve vücuttaki planlamanın;
Darwin’in öne sürdüğü gibi aniden kendi kendine varolamayacağını söylemektedir.
Fakat her iki kitap da biyokimyasal yapıları açıklayamamaktadır: Kimura’nın
çalışması sadece dizilimlerle ilgilidir ve Kauffman’ınki ise matematiksel
analizler içermektedir. Belki de dünyanın kütüphanelerinden birinde,
biyokimyasal yapıların nasıl oluştuğunu açıklayan bir kitap vardır.
Ne yazık
ki, kütüphanelerdeki kataloglardan yapılan bilgisayar araştırmalarında böyle bir
kitaba rastlanmamıştır. Kimura ve Kauffman gibilerin kitapları yeni teorilerle
ortaya çıkmasına rağmen, bu dönemde konu hakkında doğru bir kaynağa rastlamamak
şaşırtıcı değildir. Çünkü genellikle eski yıllarda yayınlanan yazılara öncelik
verilmektedir. Söz konusu dergilerde biyokimyasal yapıların evrimi hakkında
bilgi bulunmaması, konu hakkında yazılan bir kitap bulunmamasını da
açıklamaktadır.
Biyokimyasal evrimle ilgili konuları bilgisayarda
araştırırken, birçok farklı başlıkla karşılaşırsınız. Örneğin; John Gillespie
tarafından 1991′de yayınlanan “Moleküler Evrimin Nedenleri” (The Causes of
Molecular Evolution) kitabı bunların arasındadır. Fakat bu yine de belirli
biyokimyasal sistemlerle ilgili değildir. Aynı Kauffman’ınki gibi matematiksel
analizler yapıldığında, organizmanın kendine has tüm özellikleri dışarıda
bırakılmış olur ve herşey sadece matematiksel sembollerden ibaret teknik
açıklamalara dönüşür. Burada doğa saf dışı bırakılmıştır. (Fakat yine de
matematiğin çok önemli bir bilimsel araç olduğunu söylemeliyim. Fakat
matematiğin bilime faydalı olması için, matematiksel analizlerin doğrulara
dayanması gerekir.)
Aynı yıl yayınlanmış başka bir kitap da, (Evolution at
Molecular Level) “Moleküler Seviyede Evrim” adlı yayındır. İlk bakışta kitapta
kayda değer bir şeyler olduğu düşünülse de; yine de birilerinin yeni fikirler
ortaya attığı bir yayın değildir. Bu kitap, farklı yazarlara ait makaleleri bir
araya getiren akademik bir yayındır ve her biri belirli konuları sadece kısa bir
yazı içinde değerlendirmektedir. Sonuçta kitabın içeriği, dergilerin içeriğiyle
benzer olur: birçok dizilim, biraz matematik ve olmayan cevaplar.
Farklı
türde bir kitap da, bilimsel bir toplantıya ait derlemeleri içermektedir. Geçmiş
yıllar içinde, Long Island’daki Cold Spring Harbor Laboratuvarları çeşitli
konularda bilimsel toplantılar düzenlemiştir. 1987 yılında burada yapılan bir
toplantıda, “Katalitik Fonksiyonların Evrimi” konusu tartışıldı ve katılımcılara
ait yüz kadar yazı toplanarak bir kitap oluşturuldu. Bu tip toplantıların
sonucunda yazılan kitapların çoğunda olduğu gibi, yazıların üçte ikisi bu
dönemde bilimadamının laboratuvarında yürüttüğü çalışmaları aktarmaktadır. Tabi
hiç bir şekilde ana konuyla bir bağlantı kurulmaya çalışılmamıştır. Yazıların
geri kalanları ya dizilim analizlerini içermekte, ya hayatın başlangıcına ait
kimyayı tartışmakta; veya basit katalizörleri konu etmektedir (bilinen
organizmaların karmaşık mekanizmaları yine incelenmektedir).
Araştırmalar
genişletilse de, sonuçlar yine aynıdır. Karmaşık ve karmaşık biyokimyasal
sistemlerin evrimini detaylarıyla açıklayan bir yazı, kitap veya seminer
bulunmamaktadır.
MEZHEPLEŞTİRME
Birçok bilimadamı Darwin yanlısı
mekanizmaların hayatı açıklayamadığını bilse de; bir kısmı buna hala
inanmaktadır. Buraya kadar anlatılanlarda, profesyonel biyokimya literatürüne
ait kitaplarda, dergilerde kompleks sistemlerin işleyişini ve varoluşunu
açıklayan bir bilgiye rastlanmadığını gördük, peki öyleyse Darwinizm
biyokimyagerler arasında neden bu derece kabul görmüştür? Bunun nedenlerinden
birisi, biyokimya dalındaki eğitimleri sürecinde Darwinizm’in doğru olduğunun
kendilerine öğretilmesidir. Darwinizm’in bir inanç sistemi olarak başarısını,
fakat bilim dalı olarak başarısızlığını anlayabilmek için; bilimadamlarına yol
gösteren kitapları incelemek gerekir.
Biyokimya alanında yazılan en başarılı
kitaplardan birisi de ilk olarak 1970 yılında Albert Lehninger tarafından
yazılmıştır. John Hopkins Üniversitesi’nde biyofizik profesörünün bu kitabı
geçen seneler içinde çeşitli kereler güncelleştirmiştir. Kitabının ilk
bölümünün, ilk sayfasında Lehninger evrimden bahsetmeye başlar. Tüm hücrelerde
bulunan biyomoleküllerin nasıl inanılmaz biçimde birbirleri ve görevleriyle
uyumlu olabildiğini sorar:
On iki kitaptan oluşan biyomoleküllerin başlıca
sınıfları ve yapıları hakkındaki bu ilk kitabın birinci bölümünde;
biyomoleküllerin iki farklı bakış açısıyla incelenmesi gerektiği görüşünü ortaya
koyacağız. Biyolojik olmayan moleküllerin yapısını ve özelliklerini
incelediğimiz gibi bunlarınkileri de araştırmalıyız; bunu yaparken klasik kimya
biliminde kullanılan prensipleri ve yaklaşımları göz önüne almalıyız. Fakat aynı
zamanda biyomoleküllerin evrimsel seleksiyonun ürünü olduklarını ve biyolojik
fonksiyonlarını en iyi gerçekleştirebilen varlıklar olduğunu
unutmamalıyız.
İyi bir öğretmen olan Lehninger, öğrencilerine biyokimya
profesörlerinin bakış açısını aktarıyordu -yani evrimin biyokimya için çok
önemli olduğunu, ve moleküllerin hayatını incelerken göz önüne almaları gereken
iki seçenekten biri olduğunu. Fazla araştırma meraklısı olmayan tembel bir
öğrenci Lehninger’in anlattıklarının tamamına inanırken; iyi bir gözlemci ise bu
anlatılan evrimsel sürecin önemini kavrayabilmek için deliller isteyecektir.
Bunun için en iyi başlangıç yeri, her zamanki gibi kitabın dizin
kısmıdır.
Öğrencilerin bilgiye kolayca erişebilmeleri için, Lehninger
kitabında detaylı bir dizin oluşturdu. Bu dizindeki konular için birden çok yer
ayrılmıştır, çünkü her konu farklı açılardan değerlendirilebilmektedir. Örneğin
Lehninger’e ait kitabın ilk baskısında ribozomlar için 21 yer ayrılmıştır;
fotosentez için 26 yer; bakteri E.coli için 42 yer; ve “protein” referansı
altında 70 başlık mevcuttur. Dizinin tamamında 6000′e yakın giriş vardır fakat
bunlardan yalnız 2 tanesi “evrim” başlığı altındadır. Bunlardan ilki protein
dizilimini açıklayan bölümdedir; fakat önceden de açıklandığı gibi dizilimler
hakkında bilgi yalnız moleküller arası ilişkileri göstermekte, fakat karmaşık
biyokimyasal yapıların nasıl oluştuğu hakkında bilgi içermemektedir.
Lehninger’in evrim hakkındaki ikinci referansı ise hayatın başlangıcının
anlatıldığı bölümdedir ve burada deney sonucu ispatlanmamış proteinoidlerden ve
diğer konulardan bahseder.
6000′in içinden yalnız iki referans göstererek,
Lehninger’in öğrencilerine ifade ettiği evrimin önemi, kendi kitabında
yalanlanmaktadır. Bu kitap içinde Lehninger biyokimya kapsamına giren her konuyu
incelemiştir. Fakat görüldüğü gibi, evrim bunlarla pek ilgili bir konu olarak
incelenmemiştir.
Lehninger, 1982 yılında kitabının ikinci baskısını yaptı; ve
bu defa 7000 başlıktan oluşan indeksin yalnız 2 tanesi evrimle ilgiliydi. 1986
yılında, Lehninger’in ölümünden sonra; Wisconsin Üniversitesi’nden Michael Cox
ve David Nelson, 1982 yılında kitabı güncelleştirerek tekrar yazdı. Önsözde ise
yazarlar daha farklı hedefler ortaya koydular:
“Özellikle evrim,
termodinamik, düzen ve yapı ile fonksiyon arasındaki ilişkiler gibi, önemli
konular hakkında açık ve derin tasarılar ortaya koymak.”
Aslında bu yeni
kitabın 8000 referans içeren dizin bölümünde, gerçekten de evrimle ilgili 22
başlık bulunmaktadır ve bu son baskının on katı demektir. Ne zaman biz hayatın
başlangıcı konusundaki kimya çalışmalarını ve dizilim karşılaştırmalarını
geçersek (Lehninger’in önceki kitaplarında ele aldığı konular), yeni kitapta bu
konuların üzerindeki esrar perdesini açmadan hepsine evrim dendiğini
görmekteyiz. Örneğin başlıklardan birinde “evrim, sperm balinalarının
adaptasyonu” denmektedir. Referans verilen sayfaya döndüğümüzde, sperm
balinalarının başlarında, daha soğuk havalarda yoğunluğu artan tonlarca yağ
taşıdığını öğreniyoruz. Bu sayede derin sularda dalışa geçerek yüzen balinalar,
suyun yoğunluğuna karşı kolaylık sağlayarak daha rahat yüzmektedir. Balinayı
tanıttıktan sonra kitapta şöyle der, “İşte burada, sperm balinası örneğinde
çarpıcı bir anatomik ve biyokimyasal adaptasyon görüyoruz, yani mükemmel bir
evrim.” Fakat evrimle ilgili söylenenin hepsi bu tek cümleden ibarettir.
Balinaya, “evrim tarafından doğrulanmıştır” damgası vurulmuştur ve sonra herkes
işine devam etmiştir. Buna rağmen yazarlar sperm balinasının bu yapıyı nasıl
elde ettiği hakkında bir açıklama yapmamışlardır.
Lehninger’in kitabının yeni
baskısında evrim hakkındaki ek referanslar üç grupta toplanabilir: dizilim
benzerlikleri, hücrelerin atalarıyla ilgili yorumlar, ve evrim hakkında
desteksiz ve kapalı bazı özellikler. Ne var ki, temel anlamda bile olsa bu
kitapta yine moleküler mekaniklerin nasıl işlediği hakkında bir açıklama
yapılmamıştır. Kitabın herhangi bir yerinde, karmaşık bir biyokimyasal sistemin
Darwin’e göre nasıl meydana gelebileceğini açıklayan bir yöntem
bulunmamaktadır.
Bir önceki nesile belli başlı üniversitelerde okutulan otuz
ayrı biyokimya ders kitabının incelenmesi sonucunda (Tablo 8-1′de
özetlenmiştir), bunların aslında evrim hakkında hiç bir açıklama yapamadıkları
görülmüştür. Örneğin, Philedelphia’daki Jefferson Üniversitesi’nden Thomas
Devlin’in yazdığı biyokimya ders kitabı 1982 yılında ilk olarak John
Wiley&Sons şirketi tarafından basılmıştır; sonraki baskılar ise 1986 ve 1992
yıllarında gerçekleşmiştir. İlk baskının indeksinde 2500 başlık vardır; ikinci
baskıda da bu sayı aynıdır; ve üçüncü baskıda 5000 başlık bulunmaktadır.
Bunların tamamının içinde evrime referans veren başlıkların sayısı sıfır, sıfır
evet sıfırdır. Oxford University Press tarafından basılan North Caroline Devlet
Üniversitesi için Frank Armstrong’un yazdığı kitap da biyokimyadaki tarihi
gelişmeleri anlatan en yeni kitaptır; kitabın başlangıcı 1828 yılında Friedrich
Wöhler’in yaptığı üre sentezini ele almaktadır. Fakat bu bölümde evrim veya
Darwin’den bahsedilmemektedir. Armstrong’un bu kitabının üç ayrı baskısında da,
evrimden bahsetme gereği görülmemiştir. John Wiley&Sons şirketinin
yayınladığı bir başka ders kitabında ise 2.500 referans içeren indeksde sadece
bir kez evrime atıfta bulunulmuştur. Kitabın dördüncü sayfasına işaret eden
cümlede: “Organizmalar jeolojik bir zaman sürecinde evrimleşerek değişen
koşullara uyum sağlamıştır ve böyle yapmaya devam etmektedirler.” denmiştir.
Bundan başka bir şey yoktur.
Bazı ders kitaplarında ise öğrencilere, evrimci
bir dünya görüşü aşılanmaya çalışılmaktadır. Örneğin, Voet ve Voet’in yazdığı
bir kitapta, çeşitli renkleri bir araya getiren büyük resimler yer almaktadır.
Bu çizimlerin birinde resmin üst kısmında bir volkan, şimşek ve okyanus ile
biraz güneş ışığı yer almakta; böylece hayatın nasıl başlamış olabileceğine
işaret edilmiştir. Resmin orta tarafında ise, bir DNA molekülü okyanustan
çıkarak bakteri hücresine dönüşmektedir, bu da canlılığın başlangıcını
göstermektedir. Resmin alt kısmında ise -şaka yapmıyorum- Cennet’ten bir bahçe
çizilmiş ve evrimle oluştuğu iddia edilen birçok hayvan çizilmiştir. Kalabalığın
ortasında duran bir adam ve kadın (kadın, erkeğe bir elma uzatmaktadır) çıplak
olarak tüm gösterişleriyle durmaktadırlar. Bu resim elbette öğrenciler için ilgi
çekicidir. Fakat evrimin sırlarının çözüleceği iddiası bu kitapların hiç birinde
sonuçlandırılmamıştır.
Çoğu öğrenci okuduğu ders kitaplarından, dünyaya
evrimci bir gözle bakmayı öğrenmektedir. Fakat yine de, kitaplarında tarif
edilen ayrıntılı ve kusursuz biyokimyasal sistemlerin, Darwinci bir evrim
anlayışıyla nasıl açıklanacağını öğrenmemektedirler.
NEREDEN
BİLİYORSUNUZ?
Bir şeyi bildiğimizi nereden biliyoruz -bunu derin bir felsefe
sorusu anlayışıyla değil, basit ve gündelik bir yaklaşımla cevaplandırın.
Herhangi bir günde evinizin salonunun yeşile boyandığını, Philadelphia Eagles
takımının kupayı kazanacağını, dünyanın güneşin etrafında döndüğünü,
demokrasinin en iyi devlet idare sistemi olduğunu, San Jose’nin adresini
söyleyebilirsiniz. Bu iddialardan her biri, farklı öğrenme süreçlerinin
ürünüdür. Bunlar nelerdir?
Bir konuyu en iyi öğrenme yolu tabii ki, kişisel
olarak bunu tecrübe etmektir. Kendi evinizin salonunun duvar renginin yeşil
olduğundan emin olursunuz; çünkü salonun içinde bulunmuş ve yeşil olduğunu
görmüşsünüzdür. (Burada sizin hayal gördüğünüz, aklınızı yitirdiğiniz veya buna
benzer seçenekler üzerinde durmayacağım.) Aynı şekilde bir kuşun da neye
benzediğini bilirsiniz, yerçekiminin nasıl etki ettiğini (yine günlük hayatta
olduğu gibi) ve en yakın alışveriş merkezine gitmeyi de; bunların tamamı sizin
kişisel tecrübelerinizin sonucudur.
İkinci bir öğrenme yolu da, otoritedir.
Bu durumda belli bir bilgi kayanağını esas alır ve onun güvenilir olduğuna
inanırsınız; fakat sizin konu hakkında şahsi bir deneyiminiz yoktur. Örneklerden
de anlaşıldığı gibi; okula giden herkes dünyanın güneşin etrafında döndüğüne
inanır fakat belki de bu hareketin nasıl gerçekleştiği konusunda bir fikirleri
yoktur. Bir bilgi kaynağına, daha doğrusu otoriteye güveniyorsanız; örneğin size
San Jose’ye nasıl gidildiğini sorduklarında, cevabını bildiğinizi söyleyerek
haritayı çıkarır ve yerini gösterirsiniz. Hatta haritanın doğruluğunu ve
güvenilirliğini ispatlamak için San Jose’ye kendiniz gidersiniz; ama bunu yapana
dek yine otoriteye güveniyorsunuzdur. Çoğu insan demokrasi rejimiyle yönetilen
bir ülkede yaşamamalarına rağmen, bunun en iyi devlet idare biçimi olduğuna
inanırlar. Ders kitaplarının ve politikacıların sözlerine inanarak, diğer
toplumlardaki sözlü ve görsel tanımlara güvenirler. Aslında diğer toplumlar da
aynı şeyi yapar ve demokrasinin tüm savunucuları sadece otoriteye
güvenir.
Peki Eagles futbol takımı örneğine dönersek, onlar ne olacak? Tüm
yıl boyunca her maçı kazanacaklarını nereden bileceksiniz? Size sorulduğunda,
spordan sorumlu yetkililerin bu takımın kazanacağına dair bir yorum
yapmadıklarını itiraf edersiniz; demek ki otoriteye güvenmiyorsunuz. Ayrıca
dedikodular sonucu kulağınıza gelen bir bilgiye göre bu takımın bazı oyuncuları,
performanslarını arttıracağını vadeden bir Zen liderleri tarafından
eğitilmektedir. Fakat yine de geçmişteki başarısızlıklarını bu bilgiye
dayandırmıyorsunuz. Hatta geçmiş senelerdeki başarılarının da (1948, 1949 ve
1960 yıllarındaki şampiyonlukları ve 1981′deki Süper Kupa), bu seneki başarıları
için örnek teşkil edeceğini söyleyeceksiniz. Kısaca, Eagles takımının bu sene
kazanacağından emin olmadığınız halde; sözün gelişi böyle dediğinizi ifade
edeceksiniz. Demek ki iddialarınız ne tecrübeye, ne de otoriteye dayanmaktadır.
Hepsi bir palavradır.
Bilim adamları da bizim gibi insanlar olduğu için,
onlara da bildiklerini nasıl öğrendiklerini sorabiliriz. Aynen diğer insanlar
gibi bilim adamları da bildiklerini ya kendi tecrübeleriyle, ya da otoritelere
güvenerek öğrenirler. Watson ve Crick, 1950′lerde yaptıkları çalışmalarda DNA
iplikçikleri üzerine yansıtılan X ışınlarının, kırılarak biçimlendiğini
gördüler. Matematiksel becerilerini kullanarak, DNA’nın aslında çift sarmaldan
oluştuğunu ortaya çıkardılar. Bu deneyi kendileri tamamladıklarından,
tecrübeleriyle öğrenmişlerdi. Ben de bilimsel çalışmalarım sonucunda DNA’nın
çift sarmaldan oluştuğunu öğrendim, fakat kendi tecrübelerime değil otoriteye
güvenmekteyim. Bilim alanında çalışan herkesin, bilimsel öğretiler için bir
otoriteye güvenmesi gerekir. Eğer bu uzmanlardan birine kolesterolün yapısını
veya hemoglobinin görevleri ile vitaminlerin oynadıkları rolleri nasıl
öğrendiğini sorarsanız; laboratuvarda kendi yaptıklarından daha çok size okuduğu
bilimsel kayıtları referans gösterecektir.
Bilim alanındaki otorite sayılan
kaynakların avantajı; kolaylıkla, kütüphanelerden bulunabilmesidir. Watson ve
Crick’in çalışmalarını ise Nature dergisinden takip edebilirsiniz. Kolesterolün
yapısı ve diğerleri hakkındaki bilgiler de, bu dergide bulunmaktadır. Böylece,
eğer DNA ve kolesterolün yapısı hakkında bilimsel yayınlarda açıklamalar
bulunuyorsa; rahatlıkla bu soruların cevaplarını bildiğimizi söyleyebiliriz.
Fakat James Watson veya Başkanlık Bilim Komisyonu bir açıklama yaparak DNA’nın
aslında peynirden oluştuğunu iddia ederse, ve bu da bilimsel literatürde
destekleyici delillerle yayınlanmamışsa; bu durumda DNA’nın peynirden oluştuğunu
öne süren inancın, bilimsel otoritelere dayanmadığını belirtebiliriz. Bilimsel
otorite yayınlanmış eserlere dayanır, kişisel iddialar önem taşımamaktadır.
Dahası, yayınlanmış bu kitaplarda güvenilir delillerin de sunulmuş olması
gerekir. Eğer Watson DNA’nın bileşimi ile ilgili öne sürdüğü iddiasını bir
kağıda yazarak bırakırsa; yine bu iddiayı destekleyecek delillere ve bilimsel
otoriteye ulaşamayız.
Moleküler evrim de, bilimsel otoriteye dayanmamaktadır.
Söz konusu bilimsel literatürde -tanınmış dergiler, uzmanlık gerektiren
yayınlar, veya kitaplar- gerçek, karmaşık ve eksiksiz biyokimyasal sistemlerin
moleküler anlamda nasıl evrimleştiğini anlatan bir yayın bulunmamaktadır. Bu
evrimleşmenin olduğunu söyleyen ifadeler bulunmaktadır, fakat bu iddiaların hiç
biri hesaplamalar veya delillerle desteklenmemiştir. Moleküler evrimin olduğuna
dair kimsenin tecrübeye dayanan bilgisi olmadığından, ve bu iddiaları
dayandıracak bir otorite de bulunmadığından; -Eagle takımının bu yıl şampiyon
olacağı iddiası gibi- Darwin’in moleküler evrim teorisinin açıkça palavra olduğu
söylenebilir.
“Yayınla, ya da unut” atasözü, akademisyenler arasında ciddi
anlamlar taşımaktadır. Eğer toplumun geri kalan kısmının değerlendirmesi için
çalışmalarınızı yayınlamazsanız, akademik çevrelerde yeriniz yoktur (hatta sizi
pek kimse tanımıyorsa, hemen uzaklaştırılırsınız). Bu atasözü, teoriler için de
uygulanabilir. Bir teori herhangi bir olayı açıklamak üzere ortaya bazı iddialar
atıyor, fakat bunları açıklamaya bile kalkışmıyorsa; bu durumda yasaklanmalıdır.
Moleküler evrim, dizilimler ve matematiksel modellemelerin dışında, karmaşık
yapıların nasıl oluştuğuna dair bir açıklama getirmemektedir. Öyleyse, Darwin’in
moleküler evrim teorisi yayınlanmadığına göre; unutulmalıdır.
BÖLÜM 9/ AKILLI DİZAYN
NELER OLUYOR?
Darwin’in teorisinin, hayatın
moleküler temellerinin açıklanması yönündeki yetersizliği, bu kitaptaki
analizlerden de anlaşıldığı gibi; aynı zamanda karmaşık biyokimyasal sistemlerin
nasıl meydana geldiğini anlatan profesyonel bilimsel yayınların bulunmayışından
da anlaşılmaktadır. Bu konudaki yaklaşımlarım 8.Bölüm’de açıklanmıştır. Modern
biyokimyanın, hücrenin içindeki inanılmaz karmaşıklığı açığa çıkarmasıyla; bilim
çevreleri gerçekten felce uğramıştır. Hücre içindeki iplikçikleri, görmeyi,
kanın pıhtılaşmasını veya herhangi bir biyokimyasal sistemi Darwinci üslupla
açıklayabilen bir kişi bile - Harvard Üniversitesi’nden, Ulusal Sağlık
Enstitüleri’nden, Ulusal Bilimler Akademisi’nden, Nobel Ödülü sahiplerinden hiç
kimse- bulunmamaktadır. Fakat biz buradayız. Bitkiler ve hayvanlar da burada.
Tüm karmaşık sistemler burada duruyor. Bu varlıkların hepsi bir biçimde
oluştular: eğer Darwinci bir yaklaşımla olmadıysa, bu nasıl oldu?
Eğer bir
varlık çeşitli aşamalar geçirerek bir araya getirilmediyse, bu durumda bir anda
varolmuş olması gerekir. Ve yine eğer bağımsız parçaları bu sisteme teker teker
eklemek sürekli bir fayda sağlamayacaksa, o zaman tüm parçaların tamamıyla aynı
anda birleştirilmesi gerekir. Son yıllarda, karmaşık sistemlerin oluşumu ile
ilgili iki ayrı sistem önerilmektedir. Şimdi burada bu önerileri inceleyelim ve
daha sonra üçüncü bir alternatife bakalım.
Aşamalı evrimleşme teorisine
birinci alternatif, Lynn Margulis tarafından ileri sürülmüştür. Darwin’in
rekabet ve kavgaya dayalı yaklaşımının yerine, işbirliği ve ortak yaşam ile
gelişim sağlandığını söylemektedir. Ona göre organizmalar birbirlerine yardımcı
olurlar, güçlerini birleştirirler ve tek başlarına başaramayacaklarını ortaklaşa
başarırlar. Üniversitede öğrenciyken, hücre yapısı içinde cevabını bulamadığı
soruları bu teorisiyle açıklamaya çalıştı. Önceleri alay edilip reddedilse de,
Margulis zamanla fikirlerine birçok destekçi buldu -daha sonra bu teorisi
onaylandı ve Ulusal Bilimler Akademisi üyeliğine seçildi- ve hücrenin
parçalarının bir zamanlar bağımsız yaşayan organizmalar olduğunu söyleyerek
destek buldu.
Hayvansal hücreler, karmaşık makinalardan oluşan ayrı
mekanizmalara sahiptirler. Hücrenin en büyük bölümlerinden birisi ise onyedinci
yüzyıldaki basit mikroskoplarla bile gözlemlenebilen, çekirdektir. Daha küçük
olan bölümler ise ondokuz ve yirminci yüzyıllarda, daha gelişmiş mikroskopların
yardımı ile incelenebilmiştir. En küçük bölümlerden birisi de,
mitokondridir.
Belki de en küçük parçaların çoğunu, mitokondrilerin
oluşturduğunu söyleyebiliriz. Tipik bir hücrede aşağı yukarı iki bin mitokondri
bulunur ve hücrenin yüzde yirmisini kaplar. Bu bölümcüklerin içindeki mekanizma
yiyeceklerdeki enerjiyi alarak kimyasal bir ortamda saklar ve daha sonra
kullanılabilir şekle sokar. Bu görevi yerine getiren sistem gerçekten çok
karmaşıktır. Mekanizmalara çalışmaları için güç veren bir tür asit akışıdır ve
böylece elektronlar hareketlenerek diğer bölümler arasındaki hassas ve narin
ilişkiyi sağlarlar.
Hücredeki mitokondri, bazı bakteri hücreleri ile aynı
boyut ve biçimdedir. Lynn Margulis’in ilginç önerisine göre eski dünyaya ait
büyük bir hücre, bir bakteri hücresini “yuttu” fakat sindirmedi. Onun yerine bu
iki hücre -biri diğerinin içinde yaşayan iki hücre- bu duruma uyum sağladı.
Küçük hücre, büyük olandan gerekli besinleri temin ederek, ürettiği kimyasal
enerjiyi de büyük olana iletti. Büyük hücre ürerken ise, küçük olan da üredi ve
bunların ardından gelenler de aynı sistemi yaşattılar. Zaman içinde bu ortak
yaşamı sürdüren hücre kendine has bazı özellikleri yitirerek daha çok büyük
hücre için enerji temin etme görevini sürdürdü. Daha sonra da, yavaş yavaş
mitokondriyi oluşturdu.
Margulis’in bu önerisi karşısında atılan kahkahalar
ve alaylı yorumlar yeni dizilim tekniklerinin gündeme gelmesiyle azaldı. Çünkü
mitokondrideki proteinleri, bakteri hücresindekilerle benzerlikler taşıdığı
ortaya çıkmıştı. Daha sonra bakteri hücresi ve mitokondri arasındaki diğer
benzerlikler de zamanla farkedildi. Bunun yanısıra, mitokondrinin ortak yaşamla
ortaya çıktığını savunanlar, benzer organizmalardaki ortak yaşama dikkat çekerek
teorilerine destek aramaya çalıştılar. Örneğin, toprağın içinde yaşayan bir tür
solucanın ağzı yoktur, çünkü yemek yeme ihtiyacı yoktur -fotosentez yapabilen
algler ona enerji sağlar! Bu tür örnekler delil gösterilerek günümüze gelindi.
Margulis’in mitokondri teorisi şimdi ders kitaplarında sanki kesin bir konu gibi
işlenmektedir.
Son yirmi yıl içinde, Margulis ve diğer bilim adamları hücre
içindeki bölümlerin ortak yaşamla açıklandığını iddia ettiler. Fakat bu öneriler
şimdi pek dikkate alınmamaktadır. Sadece bu konuyu tartışmaya açmak için,
Margulis’in önerilerinin tarih sürecinde gerçekleştiğini varsayalım. Fakat biz
biyokimyagerlere düşen, biyokimyasal sistemlerdeki karmaşık ve kusursuz yapının
ortak yaşamla açıklanıp açıklanmayacağını sormaktır.
Tabii ki,
açıklayamayacaktır. Ortak yaşamın esasında iki ayrı yapıdaki hücrenin veya
sistemin bir araya gelmesi bulunmaktadır; bunlar ayrıyken de zaten
fonksiyonlarını yerine getirmektedirler. Mitokondri senaryosunda ise, önceden
varolan bir hücre bir diğeriyle ortak yaşama başlamıştır. Ne Margulis, ne de
başka bir bilimadamı, varolan hücrelerin nasıl ortaya çıktığını detaylı olarak
açıklamıştır. Mitokondrinin ortak yaşam teorisinin savunucuları, büyük hücrenin
içine giren diğer hücrenin besinlerden enerji elde edebileceğini açıkça
söylemektedirler; hatta diğerini içine alan büyük hücrenin de ortak yaşam için
uygun ortamı hazırladığını varsaymaktadırlar.
Ortak yaşam, önceden tüm
fonksiyonlarıyla yaşayan karmaşık sistemlerden oluştuğu için; bu kitapta
bahsettiğimiz temel biyokimyasal sistemler için örnek olamazlar. Yeryüzünde
hayatın gelişimini ve detaylarını öğrenmek açısından ortak yaşam teorisi önem
taşımaktadır, fakat karmaşık sistemlerin başlangıcını açıklayamaz.
Darwin’in
evrim sürecine alternatif gösterilen ikinci bir yaklaşım da, “karmaşıklık
teorisi”dir, ve Stuart Kauffman tarafından ileri sürülmüştür. Bu teori özetle,
birçok küçük parçaya sahip organizmaların aniden kendilerini düzenli bir hayata
soktuklarını söylemektedir. Bazen bu karmaşık sistemlerin kullanabileceği
çeşitli düzenler olabilir ve sistemin içindeki “itici güçler” de onların
birinden diğerine geçmelerini sağlar. Kauffman, eski dünyaya ait kimyasal çorba
olarak nitelendirilen karışımın, zamanla karmaşık metabolizma faaliyetlerine
dönüştüğünü iddia etmektedir. Ayrıca, hücre tipleri arasındaki çeşitliliğin de
(gelişen bir organizma döllenmiş yumurta halindeyken, bu tek hücreden karaciğer
hücreleri, deri hücreleri, vb. Oluşur) bu kompleks sistemin rahatsızlıkları
sonucu olduğunu öne sürer ve organizmaların kendi kendilerini
yönlendirebildiklerini söyler.
Yukarıdaki açıklamalar size pek gerçekçi
gelmeyebilir. Belki bu akıl karışıklığının bir kısmı benim tariflerimdeki
yetersizlikten kaynaklanıyor olabilir. Fakat şunu açıklamak yerinde olacaktır
ki; karmaşıklık teorisinin başlangıcında bilgisayar sistemlerini geliştirmek
için oluşturulan matematiksel önermeler yatar ve bu nedenle teorinin
savunucuları bunu gerçek hayata uyarlamakta zorluk çekmiştir. Bu nedenle
bilgisayar programlarına bağlı kalınarak yapılan açıklamalarda, teorinin önde
gelen isimleri bilgisayarın işlevlerini biyolojik sistemlere benzetmektedir.
Kauffman, bilgisayar programlarındaki bazı değişiklikleri (buna hücre
mutasyonları der) şöyle anlatır:
“Çoğu mutasyon, sistemin doğasından dolayı
(değişime karşı koyar) küçük değişimlerle sonuçlanır. Fakat bazı mutasyonlar ise
büyük çaplı değişimlere sebep olur. İstikrarlı sistemler bu nedenle zamanla
değişen koşullara uyum sağlar ve bu nedenle aniden değişime uğrayabilirler. Bu
özelliklere organizmalarda rastlanmaktadır.”
Daha doğrusu, bilgisayar
programındaki küçük değişimler alınan sonuçta büyük çaplı değişimlere yol
açabilir (bilgisayar ekranında görünen noktacıkların oluşturduğu desen gibi),
aynı bunun gibi DNA üzerindeki küçük bir değişiklik, birbiriyle
ilişkilendirilmiş birçok biyolojik değişime yol açar. Fakat bu iddialar bundan
öteye gidememektedir. Karmaşıklık teorisini destekleyen hiç kimse laboratuvarda
çeşitli kimyasalları karıştırıp bir test tübüne yerleştirmemiş, ya da
metabolizma işlevlerinin kendilerinden ortaya çıkıp çıkmadığını denememiştir.
Zaten bu tür bir deneyi yapmaya kalkışsalar bile, kendilerinden önce hezimete
uğramış hayatın başlangıcı konusunda araştırmalar yapan bilim adamlarının
yaşadıkları başlarına gelecektir. Bunlar kompleks karışımların, test tübünün
kenarlarında kötü kokulu atıklardan başka birşey oluşturmadığını tecrübe
etmişlerdir.
Kauffman’ın yazdığı kitapta derinlemesine inceleyerek öne
sürdüklerinden diğerleri de, karmaşıklık teorisinin yalnız hayatın başlangıcını
ve metabolizmayı değil; aynı zamanda vücut şekillerini, ekolojik ilişkileri,
psikolojiyi, kültür farklılıklarını, ve ekonomiyi bile açıkladığıdır. Bu
teorinin belirsizlikleri, önceleri teoriyi savunanların zamanla fikirlerinden
vazgeçmelerine neden olmuştur. Scientific American dergisi, seneler boyunca
teori hakkında Kauffman’ın kendisinin de kaleme aldığı birçok makale
yayınlamıştır. Fakat Haziran, 1995 tarihli sayısının kapağında; “Karmaşıklık
teorisi Sahte mi?” diye sormaktadır. Ve bu sayının içinde yer alan, “Karmaşadan
Şaşkınlığa” adlı yazıda aşağıdaki noktalara dikkat çekilmektedir:
Yapay
hayat, karmaşıklık teorisi kapsamında yürütülen alt çalışmalardan biridir, bir
bakış açısına göre bu “gerçek-olmayan bilim”dir. Fakat bilgisayar grafikleriyle
çalışmalar hayranlık vermektedir.
Aslında teorinin yanında yer alanlar
yazdıkları kısa bilgisayar programlarıyla, ekranda biyolojik varlıklara benzeyen
görüntüler sergileyebilmektedir. Deniztarağı da görüntülenen bu canlılardan
birisidir. Burada kastedilen anlam, deniztarağını bilgisayarda yaratmanın zor
olmayacağıdır. Fakat biyologların ve hatta biyokimyagerlerin öğrenmek istediği,
bilgisayarda bulunan bu deniztarağı açıldığında acaba içinden bir inci çıkacak
mıdır? Eğer görüntü yeterince büyütülürse, tüm canlıların varolmaları için
gerekli olan iplikçikler, ribozomlar ve mitokondri ile hücre için taşıma
sistemleri ve diğer sistemlerin tamamı gözlemlenebilecek mi? Aslında bu sorunun
sorulması bile cevabının verilmesi için yeterlidir. Kauffman’ın gözlemlerine
göre, “Yapay hayat bazen öyle bir noktaya gelir ki; gerçek hayattan bahsederken
birdenbire kendinizi bilgisayar oyunlarından, sanattan veya oyuncaklardan
bahsediyor gibi hissedersiniz.” Şimdilerde ise, çoğu insan bu ayrımın farkına
daha erken varıyor.
Fakat sadece tartışmanın hakkını verebilmek için,
karmaşıklık teorisinin doğru olduğunu varsayalım - yani kompleks sistemlerin
kendiliğinden bir şekilde organize olduğunu, veya hayatın başlangıcı ile
bağlantıları bulunduğunu. Doğru dayanaklara oturduğunu varsaysak, karmaşıklık
teorisi gerçekten bu kitapta bahsedilen karmaşık biyokimyasal sistemleri
açıklayabiliyor mu? Açıklayabildiğini sanmıyorum. Teorinin öne sürdüğü gibi
kimyasalların birleşerek organizmaları oluşturduğuna dair herhangi bir kanıt
bulunmamaktadır, hücrenin oluşumunu ise hiç açıklayamamaktadır. Hücrenin hayatı
bir düzene dayanmaktadır: Hücre, kimyasal maddelerin hangi miktarda ve nitelikte
üretilmesi gerektiğini kontrol eder; kontrolü kaybettiğinde ise, ölür. Kontrol
altında tutulan bu ortamda kimyasal maddelerin kendiliğinden, bir düzen olmadan
tepkimelere girmesi olası değildir; Kauffman’ın öne sürdükleri bu aşamada
geçersizdir. Kendi varlığını sürdürebilen bir hücre, ihtiyaç duyduğu kimyasal
maddeleri elinde tutacağından; yeni metabolizma patikalarının tesadüfler sonucu
ortaya çıkmasına izin vermez.
Şimdi ise, hücrenin içindeki genlerin farklı
hücre tiplerine göre faaliyet göstermelerinin, Stuart Kauffman’ın teorisiyle
açıklandığını varsayalım. (Farklı genlerin çalışmasıyla, farklı hücre tipleri
oluşur. Örneğin, hemoglobini -hücrelere oksijen taşıyan protein molekülü-
oluşturan genler; alyuvar hücrelerini oluşturan hücrelerde faaliyet gösterir,
fakat diğerlerinde göstermez.). Karmaşıklık teorisinin bunu gerçekleşebileceğine
dair herhangi bir kanıt bulunmamasına rağmen, bir alyuvarı sinir hücresinden
ayırt edecek sistemin teoriyle başarılabileceğini varsayalım. Yine de bu,
biyokimyasal sistemlerin başlangıcını açıklayabiliyor mu? Hayır. Ortak yaşam
teorisinde olduğu gibi, bu sistemlerin işleyebilmesi için kusursuzca varolan ve
tüm fonksiyonlarını yerine getirebilen sistemlerin bulunması gereklidir. Yani
bir hücrede bulunan genlerin yalnız faaliyet gösterecek olanları çalışır,
hemoglobin için varolan kodlama çalıştığında hücre bir alyuvara dönüşür; bir
başka gen grubu aktif olduğunda ise sinir hücresine dönüşebilir. Fakat hiç bir
ökaryotik hücre, varolan genleri sayesinde aniden bakteriyel kırbaca dönüşemez;
çünkü hücredeki proteinler bu iş için faaliyet göstermez. Bir hücrede sözkonusu
kırbaçsı yapının oluşabilmesinin tek yolu; DNA şifresinde bu yapının kodlanmış
olmasıdır. Aslında Kauffman da, karmaşıklık teorisinin böyle yeni ve karmaşık
yapıları üretmediğini bildiğinde, böyle bir iddiada
bulunmamaktadır.
Karmaşıklık teorisi matematik bilimine katkıda bulunabilir
ve biyokimya dalında da tavsiyeleri olabilir. Fakat ne var ki, hayatın ardında
bulunan biyokimyasal sistemleri açıklayamamaktadır. Hatta bunu deneyemez
bile.
DİZAYNIN TESPİTİ
Bir odanın içinde dümdüz uzanmış bir vücudun yerde
yattığını düşünelim. Etrafında dönüp dolaşan bir düzine kadar dedektif,
ellerindeki büyüteçlerle zemini inceleyip suçluyu tespit etmeye çalışmaktadır.
Odanın tam ortasında, vücudun yanında gri bir fil durmaktadır. Dedektifler yerde
dolaşırken bu iri hayvanın bacaklarına çarpmamaya dikkat ederler, ve ona bir kez
bile bakmazlar. Zaman geçtikçe birşey bulamayan dedektifler giderek düş
kırıklığına uğrarlar ve yere doğru daha çok yaklaşmaya başlarlar. Gördüğünüz
gibi ders kitaplarında, dedektiflerin “suçlu adamı bulmaları” söylenmektedir, bu
yüzden file dikkat etmezler bile.
Hayatın gelişimini harcayan bir oda dolusu
bilimadamının arasında bir fil durmakta. Bu filin üzerinde ise, “akıllı dizayn”
yazıyor. Yaptığı araştırmaları ve çalışmaları akılsız sebepler üzerine
yapılandırmak zorunluluğu hissetmeyenler için, en açık sonuç biyokimyasal
sistemlerin bir dizaynın eseri olduğudur. Bunlar doğanın kanunları tarafından
tesadüfler sonucu veya bir ihtiyaçtan dolayı tasarlanmamıştır; aslında bunlar
önceden planlanmıştır. Tasarımı yapan ise sistemlerin en son halinin nasıl
olacağını en iyi şekilde bilmektedir; bu nedenle sistemlerin oluşacağı her adım
da planlanmıştır. Yeryüzündeki hayat da en basit örneğinden en kritik
parçalarına kadar, bu akıllı dizaynın sonucudur.
Akıllı dizaynın sonucu
aslında tüm gerçekliğini kendi içinde barındırmaktadır - bu herhangi bir
kitaptan veya bilgiden kaynaklanmamaktadır. Biyokimyasal sistemlerin akıllı bir
tasarımcının eseri olduğunu anlamak için, mantık veya bilim gerekmemektedir. Son
kırk yıl içinde biyokimya dalında yapılan çalışmalar zaten bu gerçeği görmeye
yeterlidir ve ortaya konanlar da günlük hayatımızda rastladığımız unsurlardır.
Yine de biyokimyasal sistemlerin tasarlanmış olduğu ve bir dizayn eseri olduğunu
söylemek çoğu okuyucuya şaşırtıcı gelebilir, bu nedenle konuyu daha çok
anlaşılır hale getirelim.
“Dizayn” nedir? Dizayn kısaca, parçaların bir amaca
yönelik bir araya getirilmesidir. Böyle geniş bir tanımla, her şeyin dizayn
edilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Pırıl pırıl bir sabah vakti işinize doğru
arabanızla gittiğinizi düşünün ve yol kenarında yanan bir araba görürsünüz -
aracın ön kısmı arkaya doğru göçmüş ve cam kırıkları her yana saçılmış. Yanan
aracın biraz ötesinde ise yerde yatan bir vücut görürsünüz. Frenlere aniden
basarak yolun kenarında durursunuz. Yerde yatan kişiye doğru koşarsınız ve
bileklerine sarılarak nabzını yoklarsınız. Daha sonra yakındaki bir ağacın
ardında duran kameralı bir genci farkedersiniz. Ona ambulans çağırması için
seslenmenize rağmen, kameraya çekmeye devam eder. Yerde yatan vücuda geri
döndüğünüzde ise, size gülerek baktığını farkedersiniz. Aslında yaralanmamıştır
ve genç aktör, sosyal alanda çalışma yaptığını, ve araç kullanıcılarının
yaralılara karşı ilgisini belirlemeye çalıştığını öğrenirsiniz. Ayağa kalkıp
yüzündeki sahte kan izlerini silen şarlatana bakakalırsınız. Ona yardımcı
olursunuz ve kameramanın ambulansı çağırmasıyla, uzaklaşırsınız.
Görünen
kaza, tasarlanmıştı; yani senaryoyu oluşturmak için parçalar bir düzene göre bir
araya getirilmişti. Bundan daha az görünür olaylar da tasarlanmış olabilir:
Restorandaki askıda duran paltolar siz gelmeden önce düzenlenmiş olabilir. Yolun
kenarında sıralanmış çöp tenekeleri ve konserve kutuları, belki de ilginç bir
görüntü oluşturmaya çalışan bir sanatçı tarafından oraya yerleştirilmiştir.
Açıkça görülmektedir ki, insanlarca tesadüf olarak nitelendirilen olaylar
aslında büyük bir dizayn eseridir (komplo teorilerine inananlar bunu ortaya
çıkarmaya çalışırlar). Benim üniversitemin kampüsünde öyle heykeller
bulunmaktadır ki, yol kenarındaki metal parçalarının tesadüf sonucu bir araya
geldiğini düşünebilirsiniz; fakat bunlar da tasarlanmıştır.
Bu sonuç -
herşeyin bir amaca yönelik düzenlendiği - dizayn edilmemiş bir şeyi
bilemeyeceğimiz anlamına gelir. Burada karşımıza çıkan bilimsel problem ise,
dizaynı nasıl belirleyebileceğimizdir. Görgü şahitleri olmadan veya ilk elden
bilgi kaynaklarına sormadan, dizaynın delillerine nasıl ulaşabiliriz? Doğru
işleyen fiziksel sistemlerde -üretimi için aşamalı bir yol izlenmemişse - bir
dizi parça birleşerek tek başlarına yaptıklarından çok daha farklı bir fonksiyon
gerçekleştiriyorsa, burada dizayn vardır. Fonksiyonu meydana getiren parçaların
özellikleri ne kadar fazlaysa, dizaynı görebileceğimiz deliller de o derece çok
olur.
Çeşitli sistemlerde bu örnekler rahatlıkla gözlenebilir. Bir pazar günü
akşamüstü, siz ve eşinizin başka bir ikiliyi, Scrabble oyunu için davet
ettiğinizi düşünün. Oyun bittiğinde ara vermek amacıyla odayı terk ediyorsunuz.
Geriye döndüğünüzde Scrabble harflerini kutusunun içinde bulmayı umut
ediyorsunuz, ve karışık durduklarını görüyorsunuz. Yüzleri size dönük olan
harflerin “BİZİ AKŞAM YEMEĞE GÖTÜR” yazdığını görüyorsunuz. İşte o an bir
dizaynın varlığını hissediyorsunuz, bu harfleri rüzgarın, depremin veya evdeki
köpeğinizin düzenleyebileceği aklınıza bile gelmiyor. Dizaynın varlığından
eminsiniz, çünkü her ayrı parça (harfler), belirli bir amaca yönelik (mesaj) bir
düzen içinde birleşmişler; ve parçalar tek başlarına bunu asla başaramazlar.
Ayrıca, verilen mesaj da çok açıktır; birkaç harfin yerinin değiştirilmesi,
mesajın anlamını yitirmesine neden olacaktır. Aynı nedenden dolayı, mesajın
aşamalardan geçmediği açıktır: bir tek harfin bir anlamı yoktur, birkaç harf de
mesajı ifade edemez, vb.
Kampüsümdeki heykellerdeki dizaynı farkedememe
rağmen, diğer sanat eserlerinde dizaynı görmek mümkündür. Örneğin, bahçıvanlar
öğrenci merkezinin yakınındaki çiçekleri üniversitenin adını yazacak şekilde
düzenlerler. Siz onları çalışırken görmediğiniz halde, çiçeklerin belli bir
amaca yönelik tasarlandığını hemen farkedersiniz. Bu yüzden ağaçlıkların
arasında yazılmış bir “LEHIGH” kelimesi gördüğünüzde, bunun akıllı bir tasarımın
eseri olduğu konusunda şüphe etmezdiniz.
Tasarım daha çok mekanik objelerde
göze çarpar. Bir yedek parça deposunda yürüdüğünüzde parçalanmış sürgüler,
vidalar, plastik ve cam parçaları görebilirsiniz - bir çoğu etrafa saçılmış, bir
kısmı üst üste yığılmış ve bazıları da uç uca eklenmiş durumdadır. Gözünüzün
özellikle sıkıştırılarak biraraya getirilmiş bir yığına takıldığını varsayın,
siz bu yığının içinden ucu dışarıya doğru uzanmış bir çubuğu çektiğinizde, tüm
yığın onunla birlikte hareket eder. Çubuğu yığının bir tarafına ittiğinizde ise,
çubuk yana kayarak beraberinde bir zinciri de hareket ettirir. Buna karşılık
zincir hızla bir dişliyi çeker, bu da diğer üç dişliyi döndürür ve en sonunda,
hepsi bir çubuğu yavaşça döndürerek çalıştırmaya başlar. Bu olanların, bir araya
yığılmış parçaların rastlantısı olmadığı ve özel olarak tasarlandığı sonucuna
hemen varırsınız (yani bunlar akıllı bir kimse tarafından bu şekilde bir araya
getirilmiştir) çünkü sistemin parçalarının belirli bir amaca yönelik bir araya
getirildiğini görürsün.
Tamamıyla doğal parçalardan yapılan sistemler de
tasarımın varlığını ispatlayabilir. Örneğin, bir arkadaşınızla ormanda
yürüdüğünüzü düşünün. Derken birden bire yanınızdaki arkadaşınız ağacın dalına
bağlı bir sarmaşık tarafından tek ayağından tutulup havaya doğru çekilir ve
orada asılı kalır. Dalı kesip, arkadaşınızı oradan kurtardıktan sonra tuzağı
tekrar kurmaya karar verirsiniz. Sarmaşığın, ağaç dalının etrafına sarıldığını
ve ucundan sıkıca yere doğru uzatıldığını görürsün. Ucu çatallı bir dal
tarafından da toprağa güvenli bir şekilde tutturulmuştur. Dal ise yaprakların
arasına saklanmış başka bir sarmaşığa bağlanmıştır ve böylelikle tetik yerine
geçen sarmaşık hareket ettirildiği zaman, ucu çatallı sopayı aşağıya çekecek ve
yay olarak kullanılan sarmaşığı serbest bırakacaktır. Sarmaşığın ucunda ise,
herhangi bir şeyi yakalayıp yukarıya çekmek için büyük bir ilmek
oluşturulmuştur. Bu tuzak tamamıyla doğal malzemeden oluşmuş olsa bile, yine de
hemen bunun akıllı bir tasarımın ürünü olduğu sonucuna varırdınız.
Çelikten
bir çubuk gibi çok basit, yapay bir objede ise; tasarımın oluşturulmasındaki
şartlar çok önemlidir. Eğer çelik çubuğu, çelik tesisinin dışında görseydiniz,
bunun bir tasarım olduğu sonucuna varırdınız. Ancak varsayalım ki, şu ana kadar
keşfedilmemiş çorak, yabancı bir gezegene gidiyorsunuz. Eğer burada bir yanardağ
çevresinde düzinelerce silindir şeklindeki çelik çubuğun dizili durduğunu
görseydiniz; bunların bu yabancı gezegene ait jeolojik bir işlem tarafından
üretilmediğinden emin olmadan evvel daha fazla bilgiye ihtiyacınız olurdu. Buna
karşılık bu yanardağın etrafında düzinelerce fare tuzağı bulmuş olsaydınız,
endişeli gözlerle etrafa bakar ve tasarımcının izlerini arardınız.
Yapay
olmayan bir objede (örneğin ormanda sopalar ve sarmaşıklarla düzenlenmiş bir
tuzak) veya birkaç yapay maddeden oluşmuş olan bir sistemde; tasarımın varolduğu
sonucuna varmak için, sistemin belirli bir fonksiyona sahip olması
gerekmektedir. Fakat kişi bu fonksiyonu tanımlarken çok dikkatli olmalıdır.
Gelişmiş bir bilgisayar, kağıtların uçmasını engellemek amacıyla kullanılabilir;
peki bu onun işlevi midir? Kompleks bir araba ise, bir dereye baraj yapmak
amacıyla kullanılabilir; fakat göz önüne almamız gereken işlevi bu mudur?
Tasarımı değerlendirirken, esas olmamız gereken fonksiyon, sistemin kompleks
yapısında en çok ön plana çıkan olmalıdır. Ancak bundan sonra parçaların sistemi
ne kadar iyi tanımladığının eleştirisini yapabiliriz.
Bir sistemin
fonksiyonu, sistemin iç mantığından yola çıkarak belirlenir: fonksiyon, tam
olarak tasarımcının o sisteme uygulamak istediği amaçla aynı olmayabilir. Fare
kapanını hayatında ilk defa gören kişi, bunun imalatçısı tarafından fare
yakalamak amacıyla oluşturulduğunu bilmeyebilir. Bu yüzden onu hırsızlara karşı
bir korunma olarak veya deprem uyarı sistemi olarak kullanabilir (eğer
titreşimler tuzağı bozarsa). Fakat buna rağmen parçaların birbiriyle
birleşiminden sistemin tasarlanmış olduğunu anlar. Buna benzer olarak, bir çim
biçme makinasını fan veya motor olarak kullanabilir. Fakat aletin işlevi - bir
bıçağı döndürme - ancak iç mantığıyla değerlendirilerek tanımlanabilir.
ORADA
KİM VAR?
Tasarım sonucuna varmak için ille de, tasarımcı rolünü üstlenecek
bir adaya gerek duyulmaz. Bir sistemin tasarlandığını, onun kendisini
inceleyerek anlayabiliriz; ve tasarım hakkındaki kanaatimiz, tasarımcının
kimliği hakkındaki kanaatimizden daha güçlü olur. Yukarıdaki örneklerin
bazısında, tasarımcının kimliği açık değildir. Hurda deposundaki veya sarmaşık
tuzağındaki tertibatın kimin tarafından veya hangi amaçla yapıldığını bilemeyiz.
Buna rağmen, bütün bunların tasarlanmış olduğunu, çünkü birbirinden bağımsız
parçaların belirli bir amaca yönelik olarak bir düzen içinde biraraya
getirildiğini anlarız.
Tasarımcı çok uzakta olsa bile, tasarımın sonucu
hakkında güvenilir bir bilgiye varabiliriz. Kayıp bir şehri arayan arkeologlar,
toprağın altında derinliklere gömülmüş ve üzerinde deve, kedi ve ejderha
resimleri olan kare taşlara rastlayabilir. Ve tüm buldukları sadece bunlar olsa
bile, taşların tasarlandığı sonucuna varırlar. Fakat bundan daha da öteye
gidebiliriz. 2001: Uzay’da Odyssey filmini gördüğümde sadece 15 yaşındaydım.
Doğruyu söylemek gerekirse filmden hiç bir şey anlamadım. Film, birbirlerine
sopalarla saldıran ve kavga eden maymunlarla başlamıştı; daha sonra konu,
konuşan bir bilgisayarla donatılmış uzay mekiğine geçti ve bu kez yaşlı bir
adamın içkisini döküp, doğmamış bir bebeğin uzaydaki seyahatiyle son buldu.
Eminim çok derin anlamlar içeriyordu fakat biz bilimsel tipler sanatsal
yapıtları çarçabuk anlayamayız.
Fakat yine de benim bile kolayca anladığım
tek bir sahne vardı. İlk uzay uçuşu ayın üzerinde son bulmuştu ve bir astronot
etrafı incelemek üzere dışarı çıkıyordu. Dolambaçlı keşif sırasında, pürüzsüz
şekilde oyulmuş ve uzaya doğru uzanan dikili bir taş ile karşılaştı. Ben,
astronot ve diğer seyirciler; hiç bir açıklamaya gerek kalmadan taşın önceden
tasarlandığını anında anladık - akıllı bir kişinin önceden aya gidip o taşı
oluşturduğunu. Daha sonra filmde, bize Jüpiter’de yaratıkların yaşadığı
gösterildi, fakat bunu dikili taşlara bakarak anlayamazdık. Yalnız objenin
kendisine bakarak, onun uzay yaratıkları, melekler veya geçmiş zamanlardan uzay
yolculuğu yapabilen insanların (Ruslar veya kayıp Atlantis şehrinin insanları)
yapabileceğini tahmin ederdik. Hatta daha önce buraya gelen astronotlardan bir
de diğeri görmeden onu yerleştirmiş olabilirdi. Eğer filmin konusu, bu
tahminlerden herhangi birinin çerçevesinde gelişmiş olsaydı, seyirci dikili
taşın görünümüyle filmin konusu hakkında hiçbir çelişkiye rastlamayacaktı. Fakat
film, taşın dizayn edilmediğini iddia etmeye çalışsaydı, herhalde film bitince
seyircinin itirazları sürerdi.
Bir şeyin gerçekte tasarlanmış olduğu
sonucuna, tasarlayanın kim olduğu bilgisinden bağımsız olarak da varabiliriz.
Prosedür gereği, tasarımcı hakkında bilgi edinmeden önce tasarımın iyice
kavranması gerekir. Tasarımın sonuçları, tasarımcı hakkında bilgi sahibi
olunmasa da; dünyada olabilecek en açık şekliyle
anlaşılabilir.
KENARDA
Herkes Rushmore dağının önceden tasarlandığını
söyleyebilir - fakat, Siyam kralının da söylediği gibi, bu da geçicidir. Zaman
geçtikçe, yağmur yağdıkça ve rüzgar estikçe; Rushmore dağının görünümü
değişecektir. İkinci bin yılın sonuna yaklaşırken, insanlar dağın yanından
geçtiklerinde sadece kayalardaki silik izleri görebilirler. Bir insan, aşınmış
da olsa Rushmore dağının dizayn edildiği izlenimine varabilir mi? Bu değişir.
Bir şeyin tasarlandığı sonucuna varmak için düzenli biçimde bir araya getirilmiş
parçaların, belirli bir amaç doğrultusunda bir araya getirilmiş olması
gerekmektedir. Bu sonucun kesinliğini belirlemek hiç de kolay değildir. Eğer bu
aşınmış dağ üzerinde sadece kulağa, burna, alt dudağa veya çeneye benzer ve her
biri değişik başkanlarınkine ait olan şekiller görseler; Rushmore dağı,
gelecekteki arkeolog için zorluklar çıkarabilir. Bu parçalar birbiriyle uyumlu
olmadıklarından, sadece değişik bir kaya oluşumu da olabilirler.
Ayın
yüzeyinde, insan suratına benzer bir görüntü oluşur. Karanlık bölgelerin
oluşturduğu benzerlikle, bunların gözler ve ağız şekilleri olduğu düşünebilir.
Bu belki de uzaylılar tarafından tasarlanmıştır; fakat bütüne ait parçaların
sayısı ve özellikleri, gerçekten tasarlandığını söyleyebilmek için yeterli
değildir. İtalya özellikle bir bot şeklinde dizayn edilmiş olabilir, ama
olmayabilir de. Elimizde bu sonuca ulaşmak için yeterli kanıt yok. National
Inquirer dergisi bir defasında Mars’ın üzerinde bir insan suratı olduğu kanısını
destekleyen bir yazı dizisi yayınlamıştı, fakat benzerlik çok azdı. Böyle
durumlarda, bunun da diğerleri gibi tasarlanmış olabileceğini söyleriz, ama
kesin bir yargıya varamayız.
Bir sistemi oluşturan parçaların sayısı ve
kalitesi arttıkça, onun tasarlandığı sonucuna daha rahat varırız. Bir kaç sene
önce Tenesse’de oturan yaşlı bir kadının buzdolabının üzerinde Elvis’e benzeyen
bir küf oluştuğu haberi vardı. Fakat yine de benzerlik çok az sayılırdı.
Farzedelim ki, gerçekten benzerlik çok fazla olsun. Görüntünün sadece siyah
küften meydana gelmediğini düşünün. Aynı zamanda kırmızı renkte oluşan Serratia
marcescens bakterisinin de kırmızı rengiyle bulunduğunu varsayalım. Parlak beyaz
renkte koloniler halindeki Saccharomyces cerevisiae, yeşil Pseudomonas
aeruginosa, eflatun Chromobacterium violaceum ve sarı renkte olan Staphylococcus
aureus olduğunu varsayalım. Farzedelim ki, yeşil mikro organizmalar Elvis’in
pantolonunu, eflatun bakteriler de tişörtünü oluştursun. Ve kırmızı ile beyaz
renkteki bakteriler de, yüzdeki taze rengi oluştursun.
Aslında, buzdolabının
üzerindeki küf ve bakterilerden oluşan görüntünün, dükkanlarda satılan Elvis
posterlerinin tıpa tıp aynısı olduğunu düşünelim. Peki şimdi bu şeklin dizayn
edildiği sonucuna varabilir miyiz? Evet varabiliriz. Hatta posterlerin dizayn
edildiğinden ne kadar eminsek, aynı rahatlıkla buzdolabındaki bu şeklin de
dizayn edildiğinden o derece emin olabiliriz.
Eğer aydaki adamın da; sakalı,
kulakları, gözlükleri ve kaşları olsaydı; bunun tasarlandığı sonucuna
varabilirdik. Eğer İtalya’da düğme delikleri, ayakkabı bağcıkları olsaydı ve
Sicilya renkli çizgi ve bir logo ile futbol topunu andırsaydı, onların da dizayn
edildiğini düşünebilirdik. Bir sistemin bir araya gelişindeki parçaların sayısı
ve kalitesi arttıkça, tasarım hakkındaki kanaatimiz kesinleşir, hatta tüm
delilleriyle ortaya çıkar. Böyle şeyleri nitelendirmek zordur. Fakat
bakterilerin oluşturduğu Elvis resmi gibi ayrıntılı sistemlerin dizayn edildiği
sonucuna kolaylıkla varırız.
BİYOKİMYASAL TASARIM
Elvis posterlerinde,
fare kapanlarında ve Scrabble mesajlarında tasarımı görmek kolaydır. Fakat
biyokimyasal sistemler cansız varlıklar değildir; canlı organizmaların bir
parçasıdırlar. Acaba canlı biyokimyasal sistemler, akıllıca dizayn edilebilir
mi? Hayatın cansız varlıkları oluşturan maddeden daha farklı bir yapıya sahip
olduğu yakın zaman önce anlaşıldı. Freidrich Wöhler ise bu fikri çürüttü. Daha
sonraları uzun bir süre, yaşamın karmaşıklığı, onu anlamaya ve işletmeye yönelik
tüm çabaları hezimete uğratmıştır. Fakat son yıllarda biyokimya dalında öyle
gelişmeler olmuştur ki, canlı organizmalardaki bazı temel değişimler bile, bilim
adamları tarafından tarif edilmiştir. Şimdi birkaç biyokimyasal tasarım örneğini
inceleyelim.
Kan pıhtılaşma sistemi bozulduğunda, yolunu şaşıran bir pıhtı
kalbe giden damarları tıkayarak, kişinin hayatını tehlikeye atabilir. Yapılan
son tedavilerde, pıhtıyı açmak için hastaya doğal yollardan oluşmuş protein
enjekte edilir. Fakat doğal proteinlerin bazı olumsuz yanları olduğu için, yeni
araştırmalar yapılarak, laboratuvarlarda daha iyi proteinler üretilmeye
çalışılıyor. Genel olarak strateji ilişikteki gibi. Kan pıhtılaşma sisteminin
proteinlerinin çoğu, ana proteinden bir parça koparan faktörler tarafından
hareketlendiriliyor. Kesilen parça yalnızca kendi çalıştırıcısı tarafından
hedeflenir. Plazminojen - plazminin habercisi, kan pıhtılarını kıran protein -
pıhtılaşma tamamlandıktan ve iyileştirildikten sonra çok yavaşça kesilmiş bir
hedefi kapsar. Bir kalp krizine müdahale için, dolaşımı engelleyen kan pıhtısı
etrafında acilen plazmine ihtiyaç vardır.
Plazmini anında ve doğru yerde işe
yarar kılabilmek için plazminojenin genleri araştırmacılar tarafından ayrılmış
ve değiştirilmiştir. Plazminojende, proteinin aktif hale gelmesini sağlayan
parçanın ayrılması için kodlama yapan genin yerine, başkası yerleştirilmiştir.
Onun yerine kanın pıhtılaşmasında rol oynayan başka bir parça yerleştirilmiştir
(PTA diye adlandırılan plazma tromboplastin önceli) ve trombin buna hemen
bağlanarak, ayırmaktadır. Buradaki fikir şudur: trombini ayırabilece parçayı
taşır hale getirilen plazminojen bir tasarım eseridir ve pıhtının oluştuğu anda
civarda trombin olduğu için hemen aktif hale gelecektir.
- DCGKPQVEPKKC
PGRVVGGCVAHPHSWPWQ
- DCGKPQVEPKKC - - VGGCVAHPSWPWQ
-TTKIKPRI-
-
DCGKPQVEPKKC - - VGGCVAHPSWPWQ
- DCGKPQVEPKKC - TTKIKPRI -
VGGCVAHPSWPWQ
Yeni protein, akıllı bir planın ürünüdür. Kan pıhtılaşmasının
nasıl gerçekleştiğini bilen bir yetkili, masasının başına oturmuş; ve trombin
tarafından bölünebilen seri hareket özelliklerine sahip proteinleri ve pıhtıyı
çözücü özellikleri olan plazmini biraraya getirerek yeni bir faaliyet
oluşturmaları için bir taslak hazırlanmıştır. Tasarımcı, çalışmasının sonucunı
önceden biliyor olmalıydı ki; bu hedefi elde edebilmek için ustaca çalıştı. Plan
hazırlandıktan sonra ise tasarımcı (veya öğrencisi) laboratuvara girmiş ve planı
tamamlamak için doğru aşamaları izlemiştir. Sonuçta, daha önce hiç kimsenin
görmediği bir protein ortaya çıkmıştır - bu protein tasarımcının planını
yürütecektir. Görüldüğü gibi, biyokimyasal sistemler gerçekten bir dizayn
içerirler.
Biyokimyasal sistemlerin akılcı bir dizaynın eseri olduğu fikri,
son zamanlarda çok yaygındır. Şeker hastalarına zor temin edilebilen insan
insülinini sağlayabilmek için, araştırmacılar on sene önce insan insülinine ait
genleri belirledi. Bu geni, bakteri hücresinde yaşayabilen bir DNA’ya
yerleştirdiler ve değişikliğe uğratılan bakteriyi geliştirdiler. Görüldü ki,
bakterinin içindeki hücre mekanizmaları insan insülini üretmeye başladı ve bu
şekilde hastaların tedavisi mümkün oldu. Don gibi zor hava koşullarına ve
böceklere karşı dayanıklı bitkilerin dizayn edilmesi de günümüzde rastlanan
örneklerdendir; hatta inekler üzerinde yapılan çalışmalarda, inek sütünde
yararlı proteinlerin miktarı arttırılmaya çalışılıyor. (Bu çalışmalar sırasında
inek embriyosuna dışarıdan genler enjekte edilir, bunu yapan kişilere bir nevi
“farmastik çiftçi” deniyor.
Yukarıda tarif edilen sistemler, biyokimyasal
dizaynın örnekleri olmalarına rağmen, doğanın zaten varolan parçalarını
değiştirmekten başka hiç birşey yapılmadığı her halukarda görülebilir.
Kesinlikle, en baştan yeni bir sistem yaratılmış değildir. Bu doğru, ama uzun
süre doğru olarak kalmayacak. Bugün bilim adamları, proteinlerin özel
hareketlerinin neyin verdiği gizini açığa çıkarmak için yoğun bir şekilde
çalışıyorlar. Şu ana kadar izlenen gelişmeler yavaş ve durağan. Farklı amaçlar
doğrultusunda yeni proteinlerin oluşturulması da mümkün olabilir. Daha da
ilginci, organik kimyagerler tarafından hayati aktiviteleri taklit etmesi
amacıyla yeni kimyasal sistemler geliştiriliyor. Popüler medyada bunun üzerinde
“sentetik hayat” olarak duruldu. Bu, magazin satışları için planlanmış kaba bir
abartı olmasına rağmen, yapılan araştırmalar göstermektedir ki; akıllı bir
tasarımcı biyokimyasal sistemlerde ortaya çıkan biyokimyasal maddeleri
kullanmadan, benzer nitelikte sistemler oluşturabilir.
Son yıllarda bazı
bilim adamları, mutasyon ve seleksiyon prensiplerini kullanarak yeni
biyokimyasallar yapmaya başlamışlardır. Buradaki fikir açıktır: kimyasal anlamda
çok sayıda değişik DNA ve RNA zincirleri üret, daha sonra tasarımcının istediği
özellikleri taşıyan kısmını karıştırarak yeni bir madde oluştur. Bu, DNA ve RNA
parçalarının karışımını kapsayan vitamin veya proteinin bağlandığı bir solüsyona
katı parçacıkları karıştırıp, sonra da solüsyonu akıtarak olur. Vitamini veya
proteini saran DNA ve RNA parçacıkları katı karışıma batmış olarak kalır.
Karışımda kalamayanlar ise atılmış olur. Doğru ve istenilen parçaları ayırdıktan
sonra onların kopyalarını yapmak için enzimler kullanılır. Bu alandaki
öncülerden olan Gerald Joyce, bu yöntemi seçici üremeye benzetiyor: “Eğer biri
daha kızıl bir gül, veya daha yumuşak tüylü bir İran türü isterse; aranılan
damızlıklarda istenilen özelliklerin en iyi nitelikte bulunmasına dikkat eder.
Şayet belirli kimyasal özellikler gösteren bir molekül isterse, o zaman özelliği
en çok belli edeni diğer moleküllerin arasından seçer.” Selektif damızlık
yönteminde olduğu gibi, bu metod da yeni nitelikler ortaya çıkarabilir ama bunun
yanısıra, bazı sınırlamaları da vardır. Basit biyokimyasal faaliyetler
üretilebilir ama bu kitapta değinmiş olduğumuz karmaşık sistemler
üretilemez.
Bu teknik, birçok yönden 7. Bölümde üzerinde durulmuş olan
antikorların klonal ayrımı gibidir. Doğrusu diğer bilim adamları, hemen hemen
bütün moleküllere karşı bağışıklık sisteminin antikor üretme avantajını da
kullanıyorlar. Bilim adamları, dikkatlerini çeken bir molekülü bir hayvana
enjekte ediyor ve ona karşı bağışıklık sisteminin oluşturduğu antikorları
ayırıyorlar. Sonra bu moleküller, bilimsel ya da ticari belirteç olarak yeni bir
molekülü tespit etmek için kullanılabilir. Bazı durumlarda ise basit enzimler
gibi davranan antikorlar üretilebilir. Bütün bu yaklaşımlar -DNA/RNA veya
antikorlar- gelecek yıllarda bir endüstriyel ve tıbbi başvuru kaynağı olacağa
benziyor.
Biyokimyasal sistemlerin akıllı bir dizaynın göstergesi olduğu tüm
bilim adamlarınca aslında kabul edilmektedir; hatta Richard Dawkins bile bunu
onaylamaktadır. Dawkins’in yeni kitabında kuramsal olarak ortaya atılan bir
senaryoya göre, tanınmış bilim adamlarından birisi kaçırılarak askeri idareyle
yönetilen bir ülkenin kötü emelleri için biyokimyasal silahlar hazırlamaya
zorlanır. Bilimadamı, bir grip virüsünün içindeki DNA şifresini değiştirmekle
işine başlar; fakat bu virüsün kendisine bulaşmasıyla hastalanır ve diğer
insanların arasında hapşurmaya başlar. Daha sonra ise sabırla virüsün tüm
dünyaya bulaşmasını bekler ve bu sırada diğer bilim adamlarının virüsü bularak
etkisiz hale getireceğinden emindir. Böylece DNA dizilimi belirlenerek
şifresinin çözüleceğini umud eder. Dawkins, biyokimyasal sistemlerin dizayn
edildiği konusunda diğerleriyle hemfikir olmasına rağmen; dizayn hakkında
bilgisi olmayanların bunu farketmesi kolay olmayabilir. Bu durumda yapılması
gereken, biyokimyasal sistemlerin bir dizayn eseri olduğuna dair delilleri
toplamak ve ortaya koymaktır.
Ayrıca doğanın kanunlarını da göz önünde
bulundurmak zorundayız. Doğa kanunları maddeyi organize edebilir. Örneğin; su
akışı, nehrin bir kısmını kapamaya yetecek kadar toprağı yığdığında, nehrin
yönünü değiştirmeye zorlar. Buna benzer gelişmeleri ise diğer doğa olaylarında
ve biyolojik sistemlerde de görebiliriz. Fakat tüm gözlemlerimiz, bunların
mutasyonların eseri olamayacağını ortaya koyar. Mutasyon veya seleksiyon,
eksiltilemez karmaşıklığı açıklayabilecek doğrudan veya dolaylı bir açıklama
getiremez. Aynı zamanda AMP moleküllerinin oluşmasında aşamalı bir evrim
yaşandığını iddia etmek, kimya biliminin buluşlarına da ters düşmektedir. Ortak
yaşam ve karmaşıklık teorisi gibi evrime alternatif olarak gösterilen teoriler
de akıllı açıklamalar getiremezler. Bu nedenle ortaya atılan bu teoriler hiç bir
şekilde biyokimyasal sistemlerin tekniğini açıklayamaz. Eğer doğa kanunları
biyolojik sistemleri açıklayamıyorsa, o zaman insanların yaptığı sistemler için
de bir yol gösteremez. Darwin’in öne sürdüğü evrim teorisinin eksiltilemez
karmaşıklığın mükemmelliğine mantıksal bir çözüm önermesi mümkün değildir.
Sözkonusu yapılar daha karmaşık oldukça ve bağımsız fonksiyonları arttıkça;
evrimin çıkmazı da artmaktadır.
Her şeye rağmen eğer böyle bir yöntem varsa
bile kimsenin elinde bunun nasıl çalıştığına dair bir ipucu yok. Dahası bu,
insan deneyimlerine ters düşer; doğal bir yöntemin bilgisayarları
açıklayabileceğini varsaymak gibi. Sonuç olarak bulunan hiçbir yöntem, zihinsel
telepatinin ya da Loch Ness canavarının olmadığı kadar bilimsel bir sonuç gibi
görünmüyor. Biyokimyasal plan için elimizde büyük bir delil bulunuyor ve bu
delili görmezden gelmek ve sadece bir “hayal” diyerek dikkate almamak, bir
dedektifin kocaman bir fili görmemesi gibidir.
Yolumuza çıkan bu başlıca
soruları cevaplandırdıktan sonra, 3. ve 6. Bölümler boyunca anlatılan
biyokimyasal sistemlerin, akıllı bir tasarımcı tarafından yapıldığı sonucuna
varabiliriz. Bu sonuçlara gönül rahatlığıyla güvenebiliriz, çünkü fare kapanı,
Elvis posteri veya Rushmore Dağı ne kadar tasarlanmışsa, biyokimyasal
sistemlerde buna benzer bir dizayn eseridir. Hücrelerin hareketini sağlayan
iplikçikler veya hücre içi transfer yeteneğinin tasarımından emin olmamız, diğer
herşeyin tasarımından emin olmamızla eşdeğerdir. Bağımsız parçaların
yeteneklerinin bir araya gelmesiyle oluşan tanımlı bir fonksiyon bu tasarımla
ortaya çıkar.
Hareket kabiliyeti kazandıran hücre iplikçikleri aslında
motorize bir kürek sistemi gibi çalışır. Bu fonksiyonun gerçekleşebilmesi için
motor proteinlerin, mikro kanalların ve bağların kusursuz bir biçimde organize
edilmiş olması gerekir. Bunlar birbirlerini yakından tanımalı ve karşılıklı
etkileşerek çalışmalıdırlar. Herhangi bir parça eksik olduğunda bu sistemin
işlemesi mümkün değildir. Ayrıca, yukarıda sayılanların yanısıra daha başka
faktörler de hücrenin yaşayabilmesi için destek verir: iplikçiklerin doğru yerde
sıralanmaları gereklidir, doğru yöne hareket etmeli ve gerektiğinde
hareketlerini durdurmalıdırlar.
Kanın pıhtılaşması sisteminin fonksiyonları
ise güçlü fakat aynı zamanda geçici bir etki yaratır. Sistemin parçaları bu
detayları koruyacak şekilde düzenlenmiştir. Fibrinojen, plazminojen, trombin,
protein C, Christmas faktörü ve diğerleri tek başlarına bir anlam ifade
edemezken, bir aradayken olağanüstü bir görevi başarırlar. K vitamini eksik
olduğunda veya antihemofili faktörü bulunmadığında; eksik parçası olan bir
makina nasıl çalışmazsa, bu sistem de çökecektir. Her detay birbiriyle uyum
içindedir, doğru noktalarda kesişirler ve düzenli biçimde sıralanırlar.
Oluşturdukları üstün yapı, belirli bir hedefe yönelik hareket etmelerini
sağlar.
Hücre içindeki taşıma sistemi ise malzemelerin bir yerden diğerine
taşınmasını sağlar. Bunun için paketler işaretlenmeli, ve varılacak yer iyi
hesaplanarak; buna uygun bir plan çizilmelidir. Hücrenin bir yerinden diğerine
gidilmesini sağlayacak mekanizmaların her zaman hazır bulunması gerekir.
Sistemin çökmesi veya aksaması demek, önemli malzemelerin yerine
ulaştırılamaması anlamına gelir. Kapatılmış bir alanda bulunan enzimler ise
diğer bölgelere böylece hasar verebilirler.
Burada aktardığım diğer
biyokimyasal sistemlerin fonksiyonları da tanımlanabilir ve her parça
adlandırılabilir. Gerçekleşen fonksiyonlar, hassas parçaların birbirleriyle
ilişkilerinden oluştuğu için; aynı fare kapanında olduğu gibi, bunların da
tasarlandığı sonucuna varırırız.
Şu an dünyanın farklı yerlerindeki
kütüphanelerde yürütülen biyokimyasal tasarım faaliyetleri - yeni bir
plazminojenin oluşturulması, sütünde büyüme hormonu olan bir ineğin
yetiştirilmesi veya insan insülini salgılayan bakteriler - kanın pıhtılaşmasında
da gözlemlenmektedir. Üniversite öğrencilerinin genleri farklı birleşimlere
sokmaları ve ortaya çıkan sonuçları görmeleri, ancak tasarımla
gerçekleşebilir.
AYRIMLARI YAPABİLMEK
Sadece bazı biyokimyasal sistemlerin
tasarlanarak yaratılmış olduğu sonucuna varmak, tüm alt hücresel sistemlerin de
açıkça tasarlandığı anlamına gelir. Daha ötesi, bazı sistemler tasarlanmışlardır
ama, bu planın varlığını ispatlamak zor olabilir. Elvis’in gitarı izlenimciliğe
dayanan bir bulanıklık içindeyken, yüzü açık ve anlaşılır olabilir.
İplikçiklerdeki yaratılışı keşfetmek belki kolay bir lokmadır, ama başka bir
sistemdeki tasarım belki ayırdetmesi güç, ya da keşfedilemezdir. Hücrenin
içindeki sistemlerden bazılarının tasarımı açıklıkla ortaya koyduğu, fakat
diğerlerinin dikkatle incelendiğinde ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Herhangi
bir şeyin tasarlanmış olabileceğini aklımızın bir köşesinde saklayalım ve bu
dizaynı görebilmenin zor olduğu birkaç sisteme göz atalım.
Hayatın temelinde
hücre vardır, hücre içindeki biyokimyasal işlemler ise çevrenin etkilerinden ve
koşullarından ayrı tutulmuştur. Hücreyi kapsül içine alan yapıya hücre zarı
denir. Hücre zarı, biyokimyasal olarak çoğunlukla evde çamaşır ve
bulaşıklarımızı yıkadığımız deterjanla aynı moleküllerden oluşmuştur. Hücre
zarlarında kullanılan bu deterjan türü moleküller, bir hücre türünden diğerine
büyük değişiklik gösterir. Kimi uzun, kimi kısa; kimi gevşek, kimi gergindir;
kimi negatif, kimi pozitif yüklüdür. Kimileri ise nötürdür. Bir çok hücre zarı
değişik moleküllerin karışımından oluşur, bu karışımlar da hücrenin çeşidine
göre değişiklik gösterir.
Deterjan molekülleri suya girdiğinde birbirleriyle
ortak hareket etmeye başlarlar. Çamaşır yıkarken etrafa sıçrayan baloncuklar da
bu ortaklığa iyi bir örnek olarak gösterilebilir. Baloncuklar, içinde
moleküllerin yan yana paketlendiği çok ince bir tabaka deterjan ve biraz sudan
oluşur. Baloncukların küresel şekilleri, yüzey gerilimi denen bir etkiyle oluşur
ve böylece baloncuğun alanını, deterjanı yerleştirebileceği en küçük boyutlara
indirir. Eğer bir hücre zarının moleküllerini alır, hücrenin diğer tüm
elementlerinden arındırır ve suda çözerseniz, kapalı bir küresel şeklin içinde
sıkışır kalırlar
Moleküllerin kendi kendilerine baloncuk haline gelmeleri,
gelişigüzel, planlanmamış bir işbirliği yapmaları ve bir molekülün tek başına
hücre zarının şeklini alabilmesi; hücre zarlarının böylesine akıllı bir plan
yapabilecekleri sonucuna varmak zordur. Taş duvardaki taşlar gibi, her bir
element, diğer bir element tarafından kolayca değiştirilebilir. Buzdolabının
üzerindeki küf gibi. Tasarımın belirlenmesi kolay değildir.
Ya da hemoglobini
düşünün - hemoglobin, alyuvarlarımızda bulunan ve akciğerlerden dokulara oksijen
taşınmasını sağlayan bir proteindir. Hemoglobin, dört farklı proteinin
birleşmesinden meydana gelmiştir ve her protein molekülü oksijen taşıma
özelliğine sahiptir. Proteinlerin ikisi aynı - diğer ikisi de birbirinin
aynıdır. Hemoglobinin üzerindeki dört proteinin birbirlerine birleşme
biçimlerinden dolayı, moleküle bağlanan ilk oksijen, rastladığı ilk proteine
diğerlerinden daha sıkı bağlanır. Oksijenin diğer proteinlere bağlanma
şiddetindeki farklılığa, “işbirliği” denmektedir. Bu demektir ki, hemoglobine
bağlanan oksijenin miktarı, havadaki oksijen miktarının artışıyla çoğalmaz. Tam
tersine, çevredeki oksijen miktarı az olduğunda, hemoglobine hiç oksijen
bağlanamaz. Fakat çevredeki ortamda oksijen miktarı arttığında ise, kandaki
hemoglobine bağlanan oksijen miktarı hızla artar. Bu bir domino etkisini
andırmaktadır; ilk dominoyu düşürmek zordur (ilk oksijenin bağlanması), fakat
bunun başarılmasıyla diğer dominolar kendiliğinden düşerler. İşbirliğinin,
fizyolojik açıdan çok fazla önemi vardır. Ortamda çok fazla oksijen olduğunda
hemoglobinin doyuma ulaşmasını sağlar (ciğerlerdeki gibi), ve ihtiyaç
duyulduğunda oksijen hemen salınıverilir (organ dokularında).
Bir de
hemoglobine çok benzeyen miyoglobin adında bir protein vardır. Hemoglobinden tek
farkı, dört değil, sadece tek bir proteine bağlı olmasıdır. Bu yüzden sadece bir
oksijene bağlanır. Oksijenin miyoglobine bağlanmasında yukarıda bahsedilen
işbirliği yoktur. Şimdi sorulması gereken soru, eğer çoktan tek oksijene
bağlanan bir proteine, miyoglobine sahip olduğumuzu düşünürsek; hemoglobinin
görevinden böyle akıllıca bir dizayn umabilir miyiz? Burada tasarımın fazla
güçlü olmadığı düşünülebilir. Başlangıç noktası olan miyoglobin, zaten oksijeni
bağlayabiliyordur. Miyoglobinin davranışlarında az bir değişiklikle, hemoglobin
elde edilebilir ve ayrıca hemoglobin ve miyoglobine ait proteinler de
benzerlikler içermektedir. Hemoglobin, farklı parçaların beraber faaliyet
gösterdiği bir sistem olarak düşünülse de; her parçanın da kendi içinde önemli
görevleri vardır. İnsanın aya gitmesi ne kadar bir dizaynın sonucuysa,
miyoglobin düşünüldüğünde aynı derecede karmaşık bir tasarım gözlenir. Belki
biraz akıl karıştırıcıdır, fakat bu da hayranlık vermektedir.
Son
biyokimyasal sistem ise, daha önce 7.Bölüm’de bahsetmiş olduğum AMP üreten
sistemdir. Burada dizaynın varlığını görmek, aslında çok meşhur bir ressama ait
olduğu iddia edilen bir tablonun aslında aynı dönemde yaşayan başka birine ait
olduğunu öğrenmek gibidir. Belki resmin sol alt köşesinde ünlü ressamın imzasını
görürsünüz; ama fırça vuruşları, renk kombinasyonu, konu malzemeleri ve tuvali,
yani resmin kendisi tamamen farklıdır.
AMP’yi üretmek için birbirini izleyen
birçok aşamanın tamamlanması gerektiği, aracıların kullanılmadığı ve bilinen en
iyi bilimadamlarının bile bu işlemin dağınık parçalar ve yöntemler sonucu
oluştuğu gerçeğini farketmesi; AMP üretim mekanizmasının üstün bir tasarım
harikası olduğunu güçlü delillerle ispatlamaktadır. Burada ve diğer sistemlerde
de dizaynın ortaya çıkması, Stuart Kauffman tipi senaryolar için zorlayıcıdır;
hatta karmaşıklık teorisi de hayalden öteye gidemez. Moleküllerin hareketleri,
ortaya atılan tüm teorileri yerle bir etmektedir. Üstüne üstlük, biyokimyasal
sistemlerin her birinin üstün ve akıllı bir dizaynın örneklerini içermesi; kendi
içinde başka bir dizayn örneğine benzemektedir.
Herşey tasarlanmış
olabileceğine göre ve yaradılışı göstermek için delilleri göstermemiz
gerektiğine göre; karşımıza çıkan her biyokimyasal sistemle bu delilleri ortaya
koyabilmemiz, gerçekten şaşırtıcıdır. Hücrenin bazı özellikleri basit ve doğal
süreçlerin sonucu gibi görünür, hatta bazıları gerçekten böyle olabilir. Fakat
yine de tüm özellikler bir dizaynın sonucudur ve herşey nasıl tasarlanmışsa,
bunların da öyle olduğu konusunda tam bir güven içinde olabiliriz.
BÖLÜM 10/ DİZAYN HAKKINDA SORULAR
BASİT FİKİRLER
Basit bir fikrin
geliştirilmesi, fikir çok güçlü olmasına rağmen, şaşılacak kadar uzun bir zaman
alabilir. Bu konuda en bilinen örnek, ilk tekerleğin bulunmasıdır. Tekerlekten
önce insanlar tahta çubuklar üzerinde kaydırdıkları atlı arabalarında, toprağı
boydan boya parçalayarak ve bolca sürtünme meydana getirerek zar zor ilerlemeye
çalışıyorlardı. Zamanımızda yaşayan herhangi bir okul çocuğu, onlara tekerlekli
vagonlar üretmelerini tavsiye edebilirdi. Çünkü okul çocuğu tekerlek sistemini
öğrenmiştir. Tekerlek fikri hem güçlü, hem fevkalade basit bir fikirdir.
Hayatımızdaki bir çok pratik avantajların öncüsüdür. Buna rağmen,
gerçekleştirilip geliştirilmesi çok güçlü olmuştur.
Başka bir güçlü fikir de
fonetik alfabedir. Fonetik harfler, seslere dayalı sembolleri kapsar. Bu
sembollerden birkaçını birleştirerek, gerçek hayatın seslerine dayalı bir düzine
sembol elde edilir. Fonetik alfabe, resimli harflerin yerini tuttuğu
hiyeroglifik yazılım sistemiyle zıtlık gösterir. Hiyeroglif yazı birçok yönden
daha doğal bir yöntemdir. Özellikle yazmaya yeni başlayan biri için.
Yazılı
iletişim konusunda hiçbir şey bilmeyen biri kağıda “KÖPEK KEMİK YİYOR” anlamını
veren şekiller çizip, arkadaşlarına bunların hangi seslerin yerini tuttuğunu
açıklayıp öğretmektense, kağıda kemik yiyen bir köpeğin resmini çizmeyi tercih
eder. Eğer bu resimler söylemleri çok iyi ifade etseydi, daha doğal olan
hiyeroglif yazı sistemi fonetik alfabenin benimsenmesini engellerdi. Fakat
fonetik yazı sistemi gerçekte daha basit, alışıldıkça daha çok
yönlüdür.
Gramer okulunda 561 sayısında onluk sisteme göre; 1′in birler
basamağı, 6′nın onlar basamağı ve 5′in yüzler basamağında durduğunu öğreniriz..
Bu yere göre değişen değer sistemine göre sayılarla çalışmak çok kolaylaşır ve
bunu çocuklar bile başarabilir. On yaşındaki eğitilmiş her çocuk 561 ve 427′yi
toplayarak 988′i elde edebilir ve 12 yaşındaki herkes 41 ile 17′yi çarparak
697′yi bulabilir. Bir de bu işlemleri Roma rakamlarıyla deneyelim. XXIV+LXXVI’yi
toplayarak C’yi bulmayı deneyelim. (Roma rakamlarının Arap rakamlarına
çevirmeden bunu deneyelim). Orta Çağ’a kadar Avrupa’da Roma rakamları
kullanılmıştır; tahmin edileceği gibi bu nedenle basit bir tacirin yapabildiği
hesaplar, Avrupa’nın çoğunda yapılamıyordu. Basit toplama işlemlerini yapmak
için, bunu meslek edinmiş kişilere ihtiyaç vardı.
ADIM ADIM DİZAYNA
YAKLAŞMAK
Akıllı dizayn fikri de yukarıda anlatılanlar gibi basit, güçlü ve
görünürdür. Fakat konu dışında kalan birçok kişi tarafından bu görüş
eleştirilere maruz kalmıştır. En başında beri dizaynı destekleyen en kolay
yaklaşımlardan biri, nasıl gerçekleştiği aklımıza yatan sistemlerin bir tasarım
sonucu olduğunu görmektir. Bu sayede delilleri kendiliğimizden belirleyebiliriz.
Yunanlı filozof Diogenes de, mevsimlerin düzeninde dizaynı
farketmiştir:
Böyle bir düzenleme kesinlikle üstün bir Akıl olmadan
gerçekleşemezdi, çünkü her şey belirli bir miktar iledir: kış ve yaz, gece ve
gündüz, yağmur ve rüzgar, ve havanın farklı tutumları. Diğer şeyler de bunun
gibidir, yakından incelendiğinde her şeyin olabilecek en üstün ve kusursuz
biçimde düzenlendiğini farkederiz.
Sokrates’in incelemeleri şunlardır
:
Buna hayran kalmamak mümkün mü yemeklerin seyahatine başladığı ağzımız
gözler ve burna özellikle yakın bulunmaktadır, böylece beslenmeye uygun olmayan
şeylerin ağıza atılması engellenmiş olur. Ve sen Aristodemuz hala şüphedemisin
ki, bu parçaların düzeni bir tesadüf eseri değildir ve gizli, akıllı bir
dizaynın aklıdır.
Bu tür düşünceler, insanca mesajlar içermesine rağmen, aynı
zamanda dünyanın eğlenceli bir yer olduğu hissi üzerine kurulmuştur. Eğer
Diogenes Hawaii’de yaşasaydı ve kış hiç gelmeseydi, bu durumda kışın hiç
gelmemesinin en iyi plan ve düzenin eseri olduğunu farkedecekti. Eğer
Sokrates’in ağzı elinin yanında olsaydı, o zaman onu ağzına yemek götürmesinin
mümkün olduğunu söylerken hayal edebiliriz. Onların doğruluk dedikleri boş
iddialara dayanan bu akıllı dizayn konusundaki tartışmaları, ab bir şüphe ile
yaklaşıldığında bile hemen buharlaşıp uçuverir.
İnsanlık tarihi boyunca
birçok görmüş geçirmiş kavim (öyle olmayanlar da), doğadaki dizaynın açıkça
görünür olduğunu farketmişlerdir. Darwin’e gelene kadar, dünyanın yaratılmış
olduğu ve bir dizayn eseri olduğu fikri felsefe ve fende çok geniş bir yer
tutuyordu. Ama kulağa oldukça entellüektül gelen bu tartışmalar, büyük ihtimalle
diğer fikirlerle rekabete dayalı oldukları için pek ön plana çıkamadılar. Darwin
öncesine rastgelen dizayn tartışmaları, Anglikan kilisesi papazı William Paley
zamanında doruk noktasına ulaştı. Tanrı’nın hizmetkarı olan papaz, yazılarında
eğitsel bir yorum yansıtmaktaydı ve aynı zamanda inkarcılara karşı hatırlatma
görevi yerine getiriyordu.
Paley’in Natural Theology (Doğal Teoloji) adlı
kitabının başlangıç kısmı, öne sürdüğü fikrin gücünü göstermekte fakat daha
sonra eleştirilere neden olan yorumlar içermektedir:
Bir fundalığı geçerken,
ayağımı bir taşa çarptığımı varsayın; peki bu taş buraya nasıl gelmişti. Buna
uygun bir cevap verebilirim, orada sonsuza dek durabilir diyerek bu soruya
kolaylıkla anlamsız bir cevap verebilirim. Fakat bu sefer yerde bir saat
bulduğumu varsayın, bu saatin oraya nasıl geldiği konusunda bir cevap
vermeliyim. Önceden verdiğim cevabın bu durumda gerçekleşemeyeceği açıktır. Saat
sonsuza dek orada duramaz. Peki cevabım neden taş ve saat için aynı anda geçerli
olamıyor? İlk seferde doyurucu olmasına rağmen, ikincide neden böyle olmuyor?
Çünkü birçok nedenden biri olarak, saati incelediğimizde, onun bir çerçeve içine
alınmış parçalarının belirli bir amaç için biraraya getirildiğini görürüz. O
kadar hassas bir yerleştirme vardır ki, saatin içindeki hareket günün saatlerine
ayarlıdır. Eğer bu düzenleme yerine başka bir düzen yapılsaydı ve parçaların
kendi kendilerine hareket etmelerine izin verilseydi; saat hiç bir zaman şu an
gerçekleştirdiği işlevini yapamayacak, hatta bambaşka bir görünüm alacaktı. Bu
parçaların ve hareketlerinin basit bir örneğini şöyle verebiliriz: Silindir bir
kutunun içindeki elastiki yay, kendi çabasıyla ktuunun etrafında döner. Daha
sonra esnek bir zinci görürüz Daha sonra bir dizi dişli Bu dişlilerin pirinçten
yapıldığını farkederiz ve bunun nedeni de paslanmasını engellemektir saatin ön
yüzüne ise cam yerleştirilmiştir, bunun gibi şeffaf bir malzeme bulunmasaydı,
saati öğrenmek isteyenler kutunun içine açıp bakmalıydı. Bu incelenen mekanizma,
sistemin incelenmesi ve biraz da ön bilgiyle kolaylıkla anlaşılabilir; fakat
önceden de belirttiğimiz gibi, yaptığımız gözlem ve inceleme sonucunda saati
yapan bir tasarımcı olduğu konusunda emin olabiliriz. Yani bir yerde, bunun
amacını belirleyen ve yapımının detaylarını düşünen bir tasarımcı
bulunmalıdır.
Yunanlıların görüşleriyle karşılaştırıldığında, Paley’inki daha
gelişmiştir. Doğal Teoloji adlı kitabında verdiği örnekler detaylı olmamasına
rağmen (Diogenes ve Socrates’inkilerin tersine) genellikle hedefi tam ortasında
vurur. Birçok sistemin yanısıra, Paley aynı zamanda kas sistemi, kemikler,
memelilerin salgı bezleri gibi farklı örnekler verir ve bunlardaki ayrıntılardan
birinin eksilmesinin, sistemin çökmesine neden olacağını belirtir. Bu da dizayn
tezinin temelini oluşturur zaten. Fakat modern zamanın okuyucuları için
belirtmemiz gereken, Paley’in aslında yine karakutulardan bahsettiğidir. Bunlar
hücrelerden büyüktür. Paley’in saat örneği çok ustacadır çünkü bir karakutu
niteliği taşımamaktadır; ona ait tüm parçaların faaliyetleri ve özellikleri
bilinmektedir.
GÖZARDI EDİLMİŞ
Paley, dizayn tezini öyle iyi
açıklamaktadır ki; bu konuda evrimcilerin bile desteğini alır. Hatta Richard
Dawkins’in The Blind Watchmaker kitabı, adını Paley’in saat örneğinden
almaktadır. Fakat onun iddialarına göre burada olayları gerçekleştiren evrim
sürecidir:
Paley hayatın mekanizmaları hakkındaki görüşünü, insan gözünden
başlayarak detaylarıyla tarif etmiştir Paley’in bu görüşleri son derece
samimidir ve kendi döneminde en saygın eserlerden biri olmuştur, fakat bunlar
yanlıştır. Tamamen yanlıştır Eğer doğal seleksiyonun doğada üretici bir faaliyet
gösterdiği iddia ediliyorsa, bu ancak kör bir doğal seleksiyon olabilir (yani
olmaz). Fakat burada saatlere benzer yaşayan örneklerle aklınızı
karıştırmayacağım, fakat Paley’in çok daha öteye gidebileceğini
söyleyeceğim.
Dawkins’in Paley’e yaklaşımı, düşmanını alt eden bir
imparatorunkine benzer. Zaferin aslı, Dawkins’in doğadaki karmaşayı görmesinden
kaynaklanır. Paley’in yenilgiye uğramasının haklı bir sebebi de, artık onun
eserlerinin göz önüne alınmamasıdır. Felsefeciler ve bilimadamları başka
kaynaklara yönelirler. Bu nedenle Dawkins onun görüşlerini yorumlamak yerine,
gözardı eder. Paley, dünyanın merkezde bulunduğuna inanılan astronomi bilgisine
ve simyacıların ilginç tezlerine bağlı kalmıştır. Bunlar da dünyanın sırlarını
açıklamaya yetmemiştir.
Fakat Paley’in asıl hangi noktada yenilgiye
uğradığını biliyor muyuz? Onun bu görüşlerine kim karşılık verebilmiştir?
Sözkonusu saat, akıllı bir tasarımcı olmadan nasıl varolmuş olabilir? Ne var ki,
söylemleri geçersiz olan Paley hiç bir zaman tam anlamıyla çürütülememiştir.
Darwin veya Dawkins, bilim veya felsefe; hiç bir şekilde saatin bir tasarımcı
olmadan nasıl varolduğunu açıklayamamıştır. Hatta Paley’in örnekleri amatör
yaklaşımları nedeniyle gözardı edilmiş ve dikkate alınmamıştır. Paley,
izlenimlerini iyice delillendiremediği için sorumlu tutulabilir. Fakat Paley’e
karşı çıkanlar da, onun fikirlerini ve temel dayanağını anlayamamışlardır ve
daha renkli bir sonuca ulaşmak için anlamsız yollara başvurmuşlardır.
KARIŞIK
BİR ÇANTA
Natural Theology adlı kitabında Paley, biyolojik sistemlerin bir
saat gibi kendi içlerinde faaliyet gösterdiklerini örnek vererek, bunların
mutlaka bir tasarımcısı olması gerektiğini söyler. Paley’in örnekleri karışık
bir çanta gibidir, çok çarpıcı örnekleri verebildiği gibi şaşırtıcı ya da
aptalca olanlara rastalanabilir. Veya mekanik olanlar ile sadece şekillere
dayalı sistemler de bulunur. Paley verdiği örneklerin hiç birinde bir
tasarımcının varlığına dair delilleri tam olarak açıklayamadığı ve aşamalı bir
evrim sürecinin yaşanmadığına dair kesin göstergeleri sıralamadığı için,
Darwin’den beri insanlar hala aşamalı bir gelişmenin mümkün olabileceğini
düşünmektedirler.
Paley, özellikle mekanik sistemlerle ilgili örneklerinde
başarılıdır. Kalple ilgili aşağıdaki gözlemleri yapmıştır:
Damarların kendi
aralarında özel bir düzenlemeleri olması gerekir - hareketin başarısı da zaten
bunlara bağlıdır; kapakçıklardan herhangi biri kasıldığında burada meydana
gelecek güç hem kanı ana atardamarın ağzına götürecek, hem de toplardamarın
çıkış noktasına geri itecektir Kalp, bir pompa nasıl borular olmadan
çalışamazsa, damarlar olmadan işleyemeyecektir.
Burada kendisi sistemin bir
fonksiyonunu tanımlar ve okuyucuya kalbin neden farklı parçaları olması
gerektiğini anlatır - sadece pompa değil, damarlara da ihtiyacı vardır.
Fakat
iç güdüleri anlatırken Paley’in yorumları ortalıdır:
Yumurtlamadan önce dişi
kuşun yuvasını hazırlamasını sağlayan şey nedir?..Vücudunun bir yerinde
hissettiği bir sertlik veya doluluk hissi, veya içindeki yumurtanın büyümesi ve
kabuğunun sertliği; ona vücudundan bir canlı çıkmakta olduğunu ve bu canlının
bakıma ihtiyacı olduğunu hissettirebilir mi? Kuşlar, yumurtaların içinde kendi
yavruları olduğunu nereden bilmektedir?
Buradaki örnek ilgi çekicidir fakat
kesin çizgilerle tanımlanmış bir fonksiyona işaret etmeniz pek mümkün değildir.
Ayrıca sistemin parçalarının çoğunluğu (belki de kuşun beyninde bulunmaktadır)
bilinmez ve tam bir kara kutu teşkil eder.
Paley, bebeğin anne karnındaki
gelişimini anlatırken de genel ifadeler kullanmıştır:
Göz ilk ortaya çıktığı
anda herhangi bir işe yaramıyordur. Karanlıklarda inşa edilmiş optik bir
mekanizmadır; ışığın odaklanması ve yönlendirilmesi için mükemmel bir düzendir
Gelecek için hazırlık yapmaktadır.
Bu örnekte de Paley, bir olayın
zamanlamasındaki kusursuzluğu gösteriyor fakat sistemi tanımlayacak bir detaya
yer vermiyor:
Eksikliklerin karşılanması konusunda yazdıklarında ise ilgi
çekici örnekler veriyor:
Filin kısa ve bükülemeyen boynu, hortumunun uzunluğu
ve esnekliği ile karşılanmıştır
Yengeç türleri suların altında yaşamak ve
yiyecek aramak zorunda olduğu için; ve yüzgeçleri olmadığından, yüzme yeteneğine
sahip değildir. Bu eksikliği gidermek içinse hareket edebilecekleri dört uzun
bacakları vardır ve avlanmak için diğer özelliklerini de kullanırlar. Bu
eksikliklerini karşılanmasıdır.
Bu tür sebepler öne sürmek, komedi okurları
için malzeme oluşturabilir (çirkinliğine karşılık boyu uzundur; aptal olmasına
karşılık zengindir; vb.), fakat dizaynı tanımlamak için yeterli nitelikte
değildir. Paley herhalde verdiği örneklerin tasarımı ispatlayacak güçlü örnekler
olduğunu düşünüyordu, ve bu nedenle basit örneklerle başarılı olduğunu zannetti.
Daha sonra gelecek muhaliflerin, kendi teorisini çürütmeye çalışabileceği aklına
gelmemişti.
PALEY’İ DÜZELTİRKEN
Yanlış yönlendirici örneklerine rağmen,
Paley’in saatle ilgili verdiği örnek kesinlikle doğrudur - herkes bir saatin
mutlaka bir tasarımcısı olduğunu anında kabul edecektir. Bu sonuca varmanın
nedenleri açıktır ve Paley bunu belirtmiştir: bir fonksiyonu gerçekleştirebilmek
için varolan sistemin parçaları, kendi asli görevlerinden farklı hareket eder.
Saatin amacı zamanı belirlemesidir. Onun parçaları ise çeşitli dişliler, yaylar,
zincirlerdir.
Şimdiye kadar herşey yolunda. Fakat eğer Paley mekanik
paradigmalarında neyin önemli olduğunu biliyorsa, neden yolun sonuna bu kadar
hızlı vardı? Çünkü dikkati dağıldı ve saatin farklı yönlerini değerlendirmeye
başladı.
Problemin başladığı nokta, sistemlerin gerçek işleyişine ait
parçaların çalışmalarını tanımlamak yerine kendi fikirlerini anlatmaya
başlamasıdır. Hatta belanın ilk sinyalleri, Paley’in giriş paragrafında fark
edilir, burada saatin dişlilerinin pastan korunması için bronzdan yapıldığını
söyler. Buradaki problem, bronzun aslında saatin çalışmasında gerekli
olmadığıdır. Belki faydalı olacaktır fakat saat herhangi başka bir malzemeden
yapıldığında da çalışacaktır - hatta tahta veya kemik bile yeterli olur. Paley,
saatin cam yüzeyinden bahsetmeye başladığında ise herşey daha da kötüye gider.
Bu malzemenin varlığı zorunlu değildir ve parçanın tamamı göz ardı edilebilir:
saatin fonksiyonunu gerçekleştirmesi için böyle bir kaplamaya ihtiyacı yoktur.
Saat camı, eksiltilemez karmaşıklıktaki bir sisteme sadece kolaylık sağlamak
amacıyla eklenmiştir ve sistemin kendisinin parçası değildir.
Paley kitabı
boyunca saatin özelliklerinden başlar - birbiriyle etkileşim halinde olan
parçalar - ve bu nedenle ilk verdikleri örnekler bu yöndedir. Genellikle hepimiz
için de zaman zaman geçerli olduğu gibi, eğer daha az konuşsaydı söyledikleri
daha fazla şey ifade edecekti.
Bu güvenilmez yönleri nedeniyle, Paley’in
yaptığı tartışmalar kolaylıkla alt edilebilir. Sistemin gerçek karmaşıklığı ile
ilgilenmek yerine (retina veya saat gibi), Darwin’in taraftarları detayları
anlatacak hikayelerle yetinmektedir. Bir benzetme yapmak istersek, camla kaplı
bir saatin kökenlerine dair Darwin’in yapacağı “açıklama” şöyle olacaktır; zaten
önceden cam kaplamalı olmayan saatleri üreten bir fabrika bulunmaktadır! Bu
açıklama daha sonrra cam bir kaplamanın nasıl bir gelişme olabileceğini
anlatcaktı.
Zavallı Paley. Modern bilim adamları kompleks başlangıç noktaları
beklerken (göz veya saat gibi), daha sonra verilen örneklerle (saat camı veya
gözün kıvrımı) hayal kırıklığına uğramışlardır. Paley’in öne sürebileceği başka
bir argümanı yoktur; eksiltilemez karmaşıklıkla ilgili bir açıklamada
bulunamamıştır.
TASARIMA KARŞIT İDDİALAR
Uzun zamandır akıllı dizaynı
destekleyen argümanlara rastlansa da, aynı zamanda bunun karşıtı olanlar da
bulunmaktadır. En iyi karşıt fikirler Darwin ve onu takip edenlerden çıkmıştır,
fakat bazıları Darwin’den bile önceye dayanmaktadır. David Hume, 1779 yılında
yayınladığı Dialogues Concerning Natural Religion (Doğal Dinle İlgili
Diyaloglar) adlı kitabında tasarımı reddetmiştir. Richard Dawkins ise The Blind
Watchmaker adlı kitapta, konu hakkında “ünlü bir ateist” ile yaptığı görüşmeyi
anlatır:
1859 yılında Darwin’in The Origins of Species (Türlerin Kökeni) adlı
kitabı yayınlanmadan önce, ateist olmayı hayal bile edemezdim. Felsefeci, “Peki
ya Hume?” diye sordu. “Yaşayan dünyadaki karmaşıklığın düzenini Hume nasıl
açıklamış?” diye sordum. “Açıklamadı”, dedi felsefeci. “Neden bir açıklamaya
gerek olsun ki?”.
Dawkins ise açıklamaya devam eder:
Ünlü İskoç felsefeci
David Hume için, Darwin’den bir yüzyıl önce Tasarım Yaklaşımı’ndan ayrıldığı
söylenir. Hume’un özellikle reddettiği husus, doğada aşikar olan tasarımın
aslında bir Tanrı’nın varlığına pozitif bir delil teşkil etmesiydi. Fakat
kendisi de karmaşık biyolojik tasarımlar için alternatif bir açıklama
yapamadı.
Wisconsin Üniversitesi’nden modern bir felsefeci olan Elliot Sober,
Philosophy of Biology (Biyolojinin Felsefesi) adlı kitabında Hume’un öne sürdüğü
açıklamaları daha detaylı olarak bize sunuyor:
Hume inanıyor ki benzer
saatlerin ve organizmaların nasıl olduklarını sormalıyız. Aslında bir anlık
düşünme, bunların hiç benzer olmadıklarını göstermektedir. Saatler camdan ve
metalden yapılır; nefes almazlar, metabolizmaları yoktur, üremezler. Burada
hemen anlaşılmaktadır ki, tasarımın varlığından söz etmek çok zayıf bir
iddiadır. Saatlerin belirli özellikleri olduğu için, organizmaların da belirli
niteliklerinin olduğunu söylemek yersizdir.
Fakat Sober, Hume ile
uzlaşamaz:
Hume’un tasarım hakkında sadece zayıf bir iddia demesi ne denli
yersiz ise, tasarım argümanının böyle reddedilmesi anlaşılmazdır. Paley’in
organizmalar hakkındaki görüşleri yalnız kalmıştır, ve saatler ile
organizmaların benzerlikleri burada dikkate alınmamıştır. Saatler hakkında
konuşmanın amacı, okuyucuya organizmalar hakkındaki görüşlerin ne denli çekici
olduğunu göstermektir.
Daha doğrusu David Hume tasarım iddialarının,
biyolojik organizmalarla diğer tasarlanmış sistemlerin birbirlerine tasadüfi
benzerliklerinin sonucu olduğunu söylemektedir. Fakat böyle bir söylem tüm
benzerlikleri bir kenara atacaktır, çünkü iki aynı olmayan nesne arasında
benzerliklerden çok farklılıklara rastlanabilir. Örneğin Hume’un bakış açısıyla,
bir arabayı uçağa benzetemezsiniz. Halbuki her ikisi de ulaşım amacıyla
kullanılır, fakat uçağın kanatları arabanın tekerlekleri vardır. Sober ise
Hume’un yaklaşımlarını reddeder çünkü ona göre evrende akıllı bir dizayn
olduğunu öne sürmek en iyi açıklama şekli olacaktır. Bu demektir ki, akıllı
dizaynın tastamam açıklamaları ile kontrolsuz doğal etkilerin arasında bir seçim
yapmak gerekirse Paley’in iddiaları daha akla yatkındır.
Sober’in vardığı
sonuç sürdürülebilir fakat benzerliklerle ilgili söyledikleri geçerli değildir.
Benzerliklere dikkat çekilmesinin nedeni, bunların açıktan veya gizli olarak
belirli koşullarda A’nın B’ye yakın olduğunu ileri sürmektir. Pas, diş çürümesi
gibidir ve içteki küçük noktalardan başlayarak dışarı doğru devam eder. Diş
çürümesi canlı bir organizmada yer almasına ve bakterilerce oluşmasına rağmen,
florid gibi maddelerce engellenebilir. Rube Goldberg makinası, tıpkı kanın
pıhtılaşması gibi eksiltilemez karmaşıklıktadır; fakat yine de ikisi arasında
farklılıklar olabilir. Bir benzetmeye dayanarak sonuca varmak için, ortak
paylaşılan özelliklerden çıkarak bir yorum yapmak gerekir: Eksiltilemez
karmaşıklıktaki Rube Goldberg makinasının üretimi için akıllı bir tasarımcı
gerekmektedir; bu nedenle eksiltilemez karmaşıklıktaki kan pıhtılaşma sisteminin
de bir tasarımcıya gereksinimi olmalıdır.
Hume’un bakış açısına rağmen, bir
saat ve yaşayan organizma arasında çok güçlü bir benzetme kurulabilir. Modern
biyokimya biyolojik malzemeleri kullanarak belki de bir saat üretebilir - belki
şimdi olmasa da, yakın bir zamanda. Aslında birçok biyokimyasal sistem saat
kavramını kullanmaktadır, kalbin atmasını sağlayan hücreler, ergenliği başlatan
sistem, hücreye bölünme emrini veren proteinler gibi. Dahası, biyokimyasal
sistemlerin de birer dişli ve esnek zincir gibi hareket ettiği bilinmektedir.
Hume’un öne sürdüğü gibi mekanik sistemler ile canlı organizmalar arasında bir
benzerlik kurulamayacağı iddiası geçmişte kalmıştır, çünkü bilimin ilerlemesiyle
hayatın makinaları ortaya çıkmıştır.
Sober, Hume’u analiz etmeye devam
eder:
Şimdi Hume’un tasarımla ilgili ikinci eleştirisine dönüyorum, fakat bu
da diğeri gibi başarılı değil. .. Hume şunu söyler, eğer dünyamızdaki her şeyin
akıllı bir dizaynın eseri olduğunu düşünmek için güvenilir delillerimiz varsa, o
zaman diğer dünyalara da bakmalı ve buralarda organizmalar üretecek akıllı
dizaynı bulmalıyız.
Hume, dizayn argümanını aynı zamanda bir tümevarım sorunu
olarak eleştiriyor. Tümevarıma örnek vermek gerekirse, şimdiye dek uçan bir
domuza rastlanmadığı için, domuzlar kesinlikle uçamaz. Tümevarım yoluyla dizayn
sonucuna varmak için ise, yaşayan canlıların tamamının bunun eseri olduğunu
göstermemiz gerekir. Hume ise bu dünyada böyle bir şey yapılamayacağı için, dış
dünyalara bakılması gerektiğini söyler. Diğer dünyalar hakkında bir bilgimiz
olmadığı için, o zaman tümevarım için yeterli tecrübemiz yoktur. Sober ise
Hume’un bu iddiasının yanlış olduğunu düşünmektedir, çünkü Sober’e göre akıllı
dizayn her şey için en iyi açıklama biçimidir ve tümevarım gerektirmez.
Ve
yine Sober söyledikleri konusunda haklıdır, fakat daha da öteye gidebilirdi.
Hume’un tümevarım iddiasına karşı çıkışı onun döneminde geçerli olmuş olabilir;
fakat bilimin ilerlemesiyle onun yaklaşımı çürütülmüştür. Modern kimya
biyokimyasal sistemlerin dizaynı üzerinde çalışmaktadır, ve bunun da hayatın
temeli olduğu bilinmektedir. Bu nedenle hayatın parçalarıyla ilgili dizayn
iddiasında bulunabileceğimiz yeterince tecrübeye sahibiz. Yeni biyokimyasal
sistemlerin oluşturulduğu on binlerce deney yapılmıştır ve yakın gelecekte
bunların sayısı daha da artacaktır.
David Hume’un iddialarını reddetmek için
dizaynı savunan bilim adamları görüşlerini ifade edecek başka mantıklar da
yürütmek durumunda kalmışlardır. Bundan sonraki bölümde dizayn aleyhine ortaya
atılan açıklamalara yer vereceğim.
OUIJA BENZETMESİ
Richard Dawkins’in felsefeyle ilgilenen arkadarşı Elliott
Sober, David Hume’un akıllı dizaynı reddetmekle hem felsefi, hem de bilimsel
anlamda yanıldığını düşünmekteydi. Sober felsefe alanında başarılı olmasına
rağmen, bilim alanındaki gelişmelerden habersiz kalmıştır. Hume’un yanıldığını
düşünse de akıllı dizaynın gelişimini tam olarak destekleyememiştir, çünkü
Darwinci evrim yaklaşımının hayatın temellerini atmış olabileceğini
düşünmektedir. Fakat bu sonuca varırken, eksiltilemez karmaşıklıktaki bir
organizmanın nasıl evrimleştiğine dair yazılmış bir esere dayanmamaktadır; hatta
hayatın moleküler detaylarından haberi bile yoktur. Bunun yerine dizaynı
reddederek Darwinizm’i benimser ve bunu bir benzetmeye dayandırır. Philosophy of
Biology (Biyolojinin Felsefesi) adlı eserinde şöyle
açıklamaktdır:
Mutasyon-seleksiyon işlevinin iki yönü olması Richard Dawkins
tarafından, The Blind Watchmaker adlı kitabında ortaya konmuştur. Şifreli bir
kilit sistemi olduğunu varsayın. Bu cihaz yan yana dizilmiş birçok diskten
oluşmaktadır. Her diskin kenarında alfabenin 26 harfi yazılmıştır. Disklerin
birbirinden bağımsız hareket edebilme yeteneği sayesinde harfler karışır ve bir
dizi şifre belirmiş olur.
Bu şifre kaç farklı kombinasyonda oluşmuş olabilir?
Her diskte 26 ihtimal ve 19 disk olduğu için, 2619 kombinasyon kurma ihtimali
vardır. Bunlardan birisi METHINKSITISAWEASEL’dır Bu şifrenin oluşması için tüm
disklerin çevrilmesinden sonra 1/2619 ihtimal vardır. Bu da aslında çok küçük
bir rakamdır
Fakat şimdi ise disklerden birinin hareketsiz kaldığını ve
şifrenin böyle oluştuğunu düşünün. Bu durumda bunun dışındakiler tekrar
çevrilecek ve işlem tamamlanacaktır. Peki, şimdi disklerin METHINKSITISAWEASEL
mesajını elli denemeden sonra elde etme ihtimali ne olacaktır?
Cevap ise çok
açıktır, mesaj inanılmaz derecede küçük bir ihtimal sonucu Varyasyon sırasız bir
işlemin sonucudur fakat seleksiyon ise sırasız değildir.
Aslında bu benzetme,
biyokimyasal sistemlerin oluşumundaki karmaşıklığı göstermek açısından faydalı
olabilir. Bu döner disk benzetmesine dayanarak, varmamız istenen sonuç ise
açıktır; tek hücrelilerdeki kirpikçikler aşamalı bir evrim süreci sonucunda
oluşmuştur, görme yeteneği de aynı şekilde evrimleşerek gelişmiş olabilir ve
bunun gibi diğerleri. Bu benzetme sonucunda, bu ya da diğer kompleks sistemlerin
Darwinci bir yaklaşımla evrimleştiği sonucuna varmamız istenmektedir. Sober bu
benzetmeyi o kadar zorlamıştır ki, buna rağmen Darwin’in evrim teorisine
gösterebilecek en iyi açıklama da budur. Dawkins’in örneği ise (Sober’in
reddetmesine karşılık kendi kitabında verdiği detaylar) gerçekten yanlış
olmasına rağmen, biyoloji alanındaki felsefecilerin dikkatini çekmiş
görünmektedir. Sober’in yanısıra, benzer bir örnek Michael Ruse tarafından
Darwinism Defended adlı kitapta verilmiştir ve yine Daniel Dennett da, Darwin’s
Dangerous Idea adlı kitabında aynı konuya değinmiştir.
Peki Dawkins-Sober
örneğindeki yanlışlık neden kaynaklanmaktadır? Sadece herşeyden. Doğal
seleksiyonu destekleyici bir örnek olarak ortaya çıkar, fakat doğal seleksiyon
seçmek için bir fonksiyona ihtiyacı vardır. Peki, şifreli kilit sisteminde
yanlış olan fonksiyon nedir ki bir seçilme söz konusu olsun? Diskleri bir süre
çevirdikten sonra, harflerin yarısının doğru olduğunu varsayalım,
MDTUIFKQINIOAFERSCL gibi. Bu benzetmeye göre harflerin yarısının doğru çıkması
bir gelişme olarak düşünülmüştür ve kilidi açabilmek için bir şekilde yardımcı
olmaktadır. Fakat hayatınız, METHINKSITISAWEASEL gibi bir şifrenin açılmasına
bağlı olsaydı ve siz bunun yerine MDTUIFKQIOIOAFERSCL’yi deneseydiniz; sanırım
şimdi bu kitabı okuyor olmayabilirdiniz. Eğer üreme sisteminiz buna benzer bir
kilidin açılmasına bağlı olsaydı, çocuklarınız olmayacaktı. Sober ve Dawkins
için manidar olan, şifreli kilit sisteminin aslında eksiltilemez derecede
karmaşık olduğu ve bunun da zaten böyle sistemlerin kesinlikle evrimsel bir
süreçte gerçekleşmiş olamayacağıdır.
Teorinin destekçilerinin söylediği gibi
evrim, bir amaca yönelik değildir. Peki o zaman rastgele seçilmiş harfler
grubunu karıştırdığımızda neden METHINKSITISAWEASEL elde ederiz de,
MYDARLINGCLEMENTINE ya da MEBETARZANYOUBEJANE ile karşılaşmayız? Diskler
dönerken hangi güç harfleri durdurmakta, ve hangi harfte duracağına karar
vermektedir? Rastgele mutasyonlarla açıklanan doğal seleksiyonu desteklemek
yerine; Dawkins-Sober benzetmeleri tam tersini ispatlamaktadır: bunlar
göstermektedir ki, eksiltilemez karmaşıklıktaki sistemleri yönlendiren akıllı
bir tasarımcı olmalıdır. Burada ise tasarımcı (Sober), kendi aklındaki hedefi
(şifreli kilit) elde etmek üzere sonuca doğru dilediği yönlendirmeyi yapar ve
Ouija tahtasındaki hikayeler yazar. Burada açık olan böyle bir temelin,
biyolojinin felsefesini oluşturmak için yetersiz olduğudur.
Bu verilen
örneklerdeki hayati problemleri görmek önemlidir. New York Üniversitesi’nden
kimya profesörü Robert Shapiro, Sober’in kitabının yayınlanmasından yedi yıl
önce yazdığı Origins: A Skeptic’s Guide to the Origin of Life (Hayatın Kökenine
Şüpheci Bir Bakış) adlı kitabında, bu konuyu eleştirmektedir. Böyle tanınmış bir
felsefecinin basit mantıksal problemleri görememesi ve bunu bir kimyacının hemen
farketmesi önemlidir.
KÖR NOKTA
Akıllı dizayn hakkındaki tartışmalarda,
eksiklik argümanı en çok öne sürülen karşıt fikirlerden biridir. Kısaca şöyle
özetleyebiliriz: Eğer yeryüzünde her şeyi planlayan bir tasarımcı varsa, o zaman
her şeyi eksiksizce var etmiş olması gerekirdi; ayrıca, böyle yapmalıydı. Bu
fikir çeşitli kesimlerde popülerdir. Halbuki Diogenes’in görüşünün tam tersidir:
bazı şeyler bizim düşündüğümüz gibi olmadığından, bu dizayna karşı bir delil
olarak gösterilebilir.
Bu görüş bazı bilim adamları ve felsefeciler
tarafından savunulmuştur, fakat özellikle Brown Üniversitesi’nden Kenneth Miller
konuya değinmiştir:
Akıllı dizayn teorisine yaklaşmanın bir başka yolu da,
kompleks biyolojik sistemleri inceleyerek, hiç bir akıllı tasarımcının
yapmayacağı hataları araştırmaktır. Akıllı dizayn sıfırdan başlayan bir
yaratılışı savunduğuna göre, onun ürettiği organizmalar yaptıklarını en iyi
şekilde gerçekleştirmelidir. Bunun tam tersi olan evrim varolan sistemleri
değiştirdiğinden, mükemmelliğe erişememelidir. Hangisi doğrudur?
Akıllı
dizaynı savunanların verdiği en iyi örnek olan göz, bir cevap vermektedir. Bu
olağandışı organın müthiş özellikleri hakkında söyleyeceğimizi söyledik, fakat
henüz onun dizaynına ait özellikleri detaylarıyla incelemedik, ışığa hassas
ünitelerin arasındaki sinir hücrelerinin düzeni gibi. Fotoreseptör hücreler
retinada bulunmaktadır ve bir dizi bağlantılı hücre aracılığıyla impulsları
iletirler. Bunlar ise bilgiyi optik sinire iletirler ve sonunda beyne
ulaşır.
Bu sinir hücreleri düzenini kuran akıllı bir tasarımcı en yüksek
görüntü kalitesini oluşturacak sistemi kuracaktır. Hiç kimse şimdiye kadar sinir
bağlantılarının retinanın arkasındaki yerleri yerine, fotoreseptör hücrelerinin
önüne konmasını teklif etmemiştir - bu durumda ışık engellenmiş
olur.
İnanılmaz biçimde, insan gözlerindeki retina da en mükemmel
biçimdedir
Sinir hücreleri doğrudan retinanın duvarına bağlantılı olmalıdır,
çünkü buradan gelecek fotoreseptör hücreleri tarafından üretilen impulsları
beyne iletmelidir. Bu durumda retinada bir kör nokta bulunur - burada bulunan
binlerce impuls taşıyan hücre, duyumsal hücreleri bir kenara
sıkıştırmıştır
Bunlardan hiç biri gözün başarısız olduğu anlamında değildir.
Bu müthiş enstrüman görevini başarıyla yerine getirmektedir
Akıllı dizayn
teorisine giden anahtar yol bir organın veya sistemin iyi çalışıp çalışmadığı
değil, fakat yapılarının bir dizayn eseri olup olmadığıdır. Gözün yapısal planı
böyle değildir.
Miller temelde karşılaşılan bir karışıklığı belirtmektedir;
akıllı-dizayn teorisinin anahtarı “temel yapısal planın bir dizayn ürünü olup
olmadığı” değildir. Fiziksel olarak birbirini etkileyen sistemlerin akıllı bir
dizayn eseri olduğu anlamak için, bunlardaki kusursuz, uzmanlaşmış eksiltilemez
karmaşıklığı gözlemlemek gerekir - ayrı, ve uyumlu parçaların düzeni ve bunların
başardığı fonksiyonun parçaların bağımsız faaliyetleriyle
gerçekleştirilemeyeceği gibi. Dizaynın delili olarak moleküler sistemlerin
incelenmesini tavsiye etmeme rağmen, Miller’in konu hakkında yazdıklarını
kullanarak yukarıda ifade edilen eksiklik iddialarını açıklayalım.
Birinci
temel problem, bu görüşün tamamıyla mükemmellik iddiasında olmasıdır. Bilindiği
gibi, daha iyisini yapmayı bilen bazı tasarımcılar özellikle bunu yapmazlar.
Örneğin imalat alanında, “eksik üretim” bilinen bir kavramdır - bir ürün
özellikle eksikliklerle üretilir ve böylece çok uzun süre dayanmaz, bunun nedeni
mühendislikte mükemmelliği elde edememek anlamında değildir. Bir diğer örnek de
kendimden vereyim: Ben çocuklarıma en pahalı ve güzel oyuncakları almam, çünkü
onları şımartmak istemem; ve onların bir liranın bile değerini anlamalarını
isterim. Eksiklik iddiaları tasarımcının farklı amaçları hedefleyebileceğini göz
önünde bulundurmaz, mühendislik harikalarını var etmek bazen ikinci sırada
kalabilir. Tarih boyunca çoğu insan hastalıklar, ölüm ve diğer eksikliklere
rağmen hayatın tasarlandığı fikrine katılmaktadır.
Eksiklik iddialarının
karşılaşacağı bir başka problem de bunun, belirli olmayan bir tasarımcının
psikoanalizine dayandırılması nedeniyledir. Tasarımcının yaptıkları hakkında
hangi nedenleri esas aldığını kendisinin iletmesi dışında, bunu bilmemizin
imkanı yoktur. Bir sanat galerisine girdiğinizde oradaki eserlerin hangi amaçlar
doğrultusunda yapıldığını tam olarak bilemezsiniz (en azından ben). Tasarımda
bize garip gelen bir özellik, belki de belirli bir amaca yönelik olarak oraya
yerleştirilmiştir. Sanatsal sebepler, çeşitlilik, gösteriş, farkedilemeyen
pratik bir neden veya tahmin edilemeyecek bir sebep de olabilir. Bize garip
gelebilir fakat yine de bir aklın ürünüdür. Bilimsel araştırmaların hedefi
tasarımcının iç dünyasını incelemek değil, tasarımı görüp görmemektir. Diğer
gezegenelerdeki uzaylıların dünyadan görebileceğimiz bazı yapılar inşa
etmelerinin mümkün olabileceği tartışılırken, Freeman Dyson şunları
yazmıştı:
Burada motivasyon konusunu veya kimin neyi, niçin yapmış
olabileceğini tartışmayacağım. İnsan türü neden hidrojen bombası yapmaya
çalışıyor veya neden aya roket gönderiyor? Bunların sebeplerini açıklamak
gerçekten zor.
Uzaylıların diğer gezegenlerde canlılığı yaymaya çalışıp
çalışmayacağı sorusunu Francis Crick ve Leslie Orgel şöyle
değerlendirmektedir:
Uzaydaki toplumların psikolojisi, dünyadakilerin
psikolojisinden daha iyi anlaşılmamaktadır. Uzaylı varlıkların diğer gezegenleri
bizim aklımıza gelen sebeplerden çok daha farklı nedenlerle ele geçirmesi
muhtemeldir.
Bu yazarlar, eserlerinde yer verdikleri görüşlerinde,
tasarımcının amaçlarının bilinmemesine rağmen, dizaynın tespit edilebileceğini
belirtmişlerdir.
Eksiklik argümanını savunanların bir başka problemi de,
tasarımcının psikolojik değerlendirmelerini yaparak, evrime delil olacak
sonuçlara varmalarıdır. Onların kullandığı mantık örgüsü şöyledir:
1.
Tasarımcı omurgalıların gözünü, kör nokta olmadan da yapabilirdi.
2. Omurgalı
gözünün kör noktası vardır.
3. Bu nedenle Darwin’in evrim teorisi gözü
yapmıştır.
Bunun gibi mantık örgüleri için temelsiz ifadesi kullanılabilir.
Bilimsel yayınların hiç birinde, doğal seleksiyon veya mutasyonların, kör
noktası olan bir gözü, göz kapağını, merceği, retinayı, rodopsin veya retinali
yapabileceğine dair bir delili yoktur. Bu tartışmayı yapan kişi Darwin yanlısı
bakış açısıyla duygusal bir yorum yapmış ve istediği sonuca varmıştır. Daha
tarafsız bir gözlemci ise gözdeki kara noktanın bir insan tarafından
oluşturulmasının mümkün olamayacağını söylerdi.
Ken Miller’ın makalesi
Reader’s Digest gibi sosyal içerikli bir dergi için değil, Technology Review
gibi teknoloji bilgilerini içeren bir dergi için hazırlanmıştır. Bu derginin
okuyucularının teknik bir geçmişi vardrı ve bilimsel kavramları anlayıp, gereken
sonuçlara varabilirler. Bu okuyuculara psikoloji veya duygusal mesajlr vermek ve
bilimden söz etmemek, hedeflediği sonucun tam tersini elde etmesine sebep
olacaktır. Akıllı dizayn ve evrim arasında okuyucu kararını verecektir.
NE
YAPIYOR?
Bir de, hiç-bir-tasarımcı-bunu-böyle-yapmazdı gibi bir görüş vardır
ve farklı şekilde yorumlanması gerekir. Kullanılan bir yapıda eksikliklerin
olmaması gerektiğini söylemek yerine, yazar hiç bir kullanımı olmayan bir
özelliğe dikkat çekmektedir. Genellikle bu özelliğe diğer türlerde de rastlanır
ve bir zamanlar kullanılmış fakat fonksiyonunu yitirmiş bir şey olarak
tanımlanmaktadır. Bazı organlar bu tartışmanın konusu olmuştur. Örneğin evrimci
bilimadamı Douglas Futuyma, “mağara hayvanlarının ilkel gözlerini; yılan benzeri
sürüngenlerin küçük bacaklarını; ve pitonların pelvis kemiklerini”
söylemektedir. Ben bir biyokimyacı olduğum için, moleküler örnekleri tercih
ediyorum. Ken Miller, insanlarda farklı hemoglobinler oluşturan genler hakkında
şöyle demektedir:
Bu kompleksteki beş gen dizaynın eşsiz örnekleri mi, yoksa
evrimin faydalandığı hatalar mı? Oluşan yığın, hatta bunun içindeki altıncı
b-globin geni cevabı verir. Bu gen diğer beş gene neredeyse tıpatıp
benzemektedir. Fakat, ne var ki bu gen hemoglobinin üretiminde rol almaz.
Biyologlar böyle bölgelere “takma-gen” adını verir, çünkü ne kadar çalışan
genlere benzeseler de, onların yaptıklarını yapamazlar.”
Miller okuyuculara
der ki, takma-gende doğru sinyaller bulunmadığı için hücrenin makinaları onu
proteine çevirememektedir. Daha sonra şöyle devam eder:
Akıllı dizayn teorisi
böyle fonksiyonsuz genlerin varlık sebeplerini açıklayamamaktadır. Ya da
tasarımcının hatalı olduğunu düşünmek gerekir. Fakat bu durumda DNA üzerindeki
bilgi gereksiz olacaktır. Evrim ise bu durumu, hatalı bir gen kopyalanması
olarak açıklayabilir ve evrim geçiren canlılarda rastlanmasını olağan
karşılar.
Bu argüman üç nedenden ötürü ikna edici değildir. Öncelikle bir
yapının kullanım amacını henüz bulmamış olmamız, onun hiç bir işe yaramayacağı
anlamına gelmez. Bademciklerin eskiden bir işe yaramadığı düşünülmekteydi, fakat
bağışıklık sistemindeki önemli rolleri daha yeni keşfedildi. Pitondaki pelvis de
bizim bilmediğimiz bir görevi yerine getiriyor olabilir. Bu nokta moleküler
düzeyde de geçerlidir; hemoglobin takma genleri veya diğerleri protein üretimi
için kullanılmamalarına rağmen, bizim bilmediğimiz başka şeyler için
kullanılıyor olabilirler. Burada masamda otururken aklıma gelen birkaç kullanım
amacı, DNA replikasyonu sırasında hemoglobin genlerine bağlanarak DNA’nın
sabitliğini sağlaması; DNA rekombinasyon olaylarının yönlendirilmesi; ve aktif
genlerdeki protein faktörlerinin sıralanması olabilir. Bunların takma genlerin
asıl görevleri olup olmadığı önemli değildir. Asıl önemli olan, Miller’in
varsayımlarının sadece tahminler üzerine olduğudur.
Miller’in argümanlarının
ikna edici olmamasının bir başka sebebi ise, takma-genlerin fonksiyonu
olmamasına rağmen, evrimin de bunların varolmasıyla ilgili herhangi bir açıklama
getirmiş olmamasıdır. Bir genin sadece takma bir kopyasının yapılması bile, bir
düzine hassas proteinin kullanımını gerektirir. DNA sarmalının ikiye ayrılması,
kopyalama işleminin doğru yerde yapılması ve takma kopyanın tekrar DNA’ya
eklenmesi gibi. Miller ise makalesinde bu gelişmelerin nasıl evrimci bir
yaklaşımla aşama aşama gelişebileceğini anlatamamıştır, ya da bilimsel
yayınlarda buna referans olarak gösterebileceği bir kaynaktan da bahsetmemiştir.
Bunu yapamamıştır, çünkü böyle bir bilginin varlığı söz konusu
değildir.
Douglas Futuyma gibi kişiler, kullanılmadığını iddia ettikleri
organları evrime delil olarak göstermiştir. Fakat o da aynı problemleri
yaşamaktadır. Futuyma hiç bir zaman gerçek bir pelvisin veya gözün nasıl
evrimleştiğini açıklayamamıştır, daha sonra bu organ kullanım dışı kalıyorsa hem
bunun nedenlerini, hem de varoluş nedenlerini açıklamış olması gerekir. Burada
dizayn ve evrim arasındaki tartışmanın tüm detaylarını vermem mümkün değil -
daha doğrusu, dizaynın gerçekliği karşısında diğeriyle vakit harcamak istemem.
Eğer fotokopi makinasına bir kağıt yerleştirirsem, bir anda düzinelerce
kopyasını alabilirim; fakat hatalı bir kopya aldığımda ise bu fotopi makinasının
tesadüf eseri meydana geldiğini söylemem yanlış olacaktır.
Bunun gibi
görünürdeki hatalar, kullanılmayan genler veya organları kullanarak bir takım
sonuçlara varmak, Diogenes’in hatasını tekrar ettirecektir. Bazı şeylerin nasıl
olması gerektiğini hayal ederek açıklamalara girişmek, bilimsel anlamda pek bir
şey ifade etmeyecektir.
ÇOK UZUN ZAMAN ÖNCE
Miller’in neden hatalı
olduğuna dair verdiğim üçüncü örnek ise kolaylıkla anlaşılabilir. Bu, iki ayrı
fikrin karıştırılmasından kaynaklanmaktadır - hayatın akıllı bir dizayn eseri
olduğu teorisi ve yaşamın çok genç olduğu teorisi. Dini gruplar bu iki görüşü de
destekledikleri için, son yıllarda satır başlıklarından inmemişlerdir. Halkın
çoğunluğu da bu iki fikrin birbirleriyle tamamen aynı olduğunu düşünmektedir.
Ken Miler’in takma-genler hakkındaki görüşlerinde görüldüğü gibi ve onun vardığı
sonuçların doğrulanabilmesi için, tasarımcının yeryüzünü yakın zamanda yaratmış
olması gerekir. Fakat bu akıllı dizayn teorisinin bir parçası olmak zorunda
değildir. Hayatın özelliklerinin bir dizayn eseri olduğunu anlamak, bu tasarımın
ne zaman gerçekleştiğini bilmeyi gerektirmiyor. Rushmore Dağı’ndaki insan
figürlerini gören bir çocuk buranın tarihçesini bilmese de, tasarlandığını hemen
farkedebilir. Ya onun gelmesinden bir gün önce, ya da zamanın başından beri orda
olmalılar. Bir sanat müzesinde binlerce yıl önce Mısır’da yapıldığı söylenen
bronz bir heykel sergilenebillir - daha sonra teknolojik yöntemlerle yapılan
çalışmalarda bunun böyle olmadığı ortaya çıkar. Her iki durumda da, bronz heykel
akıllı bir tasarımcının ürünüdür.
KARMAŞIK BİR DÜNYA
Biyolojik
gelişmelerin tamamı, akıllı bir dizayn olduğuna destek verecek niteliktedir.
Harvard Üniversitesi’nden Stephen Jay Gould, pandanın “parmağı” üzerine
araştırmalar yürütmüştür. Dev panda, bambulardan oluşan bir beslenme şekline
sahiptir. Bambu saplarındaki yaprakları temizlemek için bunları pençesiyle
yakalar ve bileğinden çıkan bir çıkıntıdan faydalanır. Bunun yanısıra diğer beş
parmağı da bulunmaktadır. Gould’a göre tasarımcı pandaya gerçek bir parmak daha
verecektir, böyle olmadığından parmağın evrimleşmiş olması gerekir. Fakat
Gould’un çıkarımları daha önceden açıkladığım problemleri içermektedir. O,
tasarımcının kendisi gibi düşüneceğini varsaymaktadır, ve pandanın bu parmağının
daha farklı bir biçimde tasarlanmış olması “gerektiğini” düşünmektedir. Daha
sonra bu yaklaşımlarını, evrime delil olarak kullanır. Fakat Gould fikirlerini
desteklemek için bilimden faydalanmamıştır: pandanın bileğinden çıkan uzantının
canlıya ne şekilde yardımcı olduğuna dair hiç bir hesaplama yapmamıştır; kemik
şeklinde değişim olmasının hayvanın davranış biçimini nasıl etkileyeceğini
düşünmemiştir; ve pandaların pençeleri olmadan önce nasıl beslendiklerinden de
söz etmemiştir. Daha doğrusu, bir hikaye uydurmaktan başka bir şey
yapmamıştır.
Şimdilik bu soruları bir kenara bırakalım ve hikayenin
gerçekleşmiş olduğunu düşünelim. Böyle düşünsek bile, Gould’un panda senaryosu
neden akıllı dizayn teorisiyle çelişir? Pandanın parmağı, kara bir kutudur.
Pandanın parmağının varoluşunda, hücrenin içinde yeni bir eksiltilemez
karmaşıklıkta sistem oluşmamış olabilir. Önceden varolan sistemlerin -
kaslardaki proteinleri, sinir hücrelerini ve kemiklerdeki proteinleri oluşturan
sistemlerin - yeterli olabileceğini düşünelim. Hatta şans eseri meydana gelen
bir olayla, bir kemik çıkıntısının meydana gelebileceğini bile düşünebiliriz.
Doğal seleksiyon da bu durumda böyle yeni bir yapıya destek vermiştir. Eğer bir
biyokimyasal veya biyolojik sistemin tüm parçaları bilinmemekte veya nasıl
çalıştığı açıklanamamaktaysa, dizayn teorisinin bu konuda söyleyebileceği hiç
bir şey yoktur.Şans olaylarının böyle bir gereksinmeyi yerine getirmediği
açıktır. Bu nedenle akıllı dizayn teorisi, pandanın pençesiyle huzur içinde
yaşayabilir.
İçinde yaşadığımız karmaşık dünyada birçok farklı şey meydana
gelebilir. Çeşitli kayaların nasıl oluştuğuna veya şekillendiğine karar
verirken, bir jeolog çeşitli faktörleri göz önüne almalıdır: yağmur, rüzgar,
buzullar, yosun ve likenler, volkan faaliyetleri, nükleer patlamalar,
göktaşları, veya bir heykeltraş. Kayalardan birini bir mekanizma, diğerini ise
bir başkası oluşturmuş olabilir. Bir meteorun etkili olmuş olması, volkan
faaliyetlerini göz ardı edemez; heykeltraşların bir kayayı yontması, havanın
etkin olmadığı anlamına gelmez. Benzer şekilde evrimci biyologlar hayatın birçok
faktörden etkilenmiş olabileceğini düşünmektedirler: ortak atalar, doğal
seleksiyon, göç, nüfus sayısı, kurucu etkileri (yeni bir organizmada meydana
gelen etkiler), genetik kayma (nötr, etkisiz mutasyonlar), gen hareketleri (bir
toplumdan başka bir topluma geçen genler), mayoz hareketler (bir organizmanın
ebeveynlerinden aldığı genin belirlenmesi), transpozisyon (eşeysiz üreme yoluyla
genlerin türlerin arasında geçişi) ve diğerleri. Biyokimyasal sistemlerin akıllı
bir tasarımcı tarafından dizayn edilmiş olması, diğer faktörlerin işlevsel veya
önemli olmadığı anlamına gelmez.
PEKİ BİLİM NE YAPACAK?
Dizaynın buluşu
ile, hayatın gerçekleri açıklanırken hangi faktörlerin göz önüne alınması
gerektiği anlaşılmış oldu. Peki akıllı bir tasarımın varlığı, bilimin diğer
dallarında nasıl bir etki yaratacak? Hücre seviyesinde veya diğer üst alanlarda
çalışmalar yapan biyologlar, bu araştırmalarına devam edebilirler. Hücredeki
dizayn çok açıktır, fakat daha üst seviyelerde açıklanması daha karmaşıktır. Bu
nedenle paleontoloji, karşılaştırmalı anatomi, popülasyon genetiği ve
biyocoğrafya alanlarında araştırma yapanlar, moküler biyoloji alanında yapılan
çalışmaları görmelidir. Dizayn ihtimali ile hareket edecek bilim adamları, bir
biyolojik özelliğin neden ortaya çıkmış olabileceğini düşünürken iyice
düşünmelidirler ve hemen mutasyon veya transpozisyon diyerek işin içinden
çıkmamalıdırlar. Bir mekanizmanın belirli bir biyolojik özelliği oluşturduğu
iddia edilecekse, bunun için detaylı modellerin oluşturulması
gerekir.
Darwinci evrim teorisinin aksine, akıllı dizayn konusu modern
bilimde yenidir. Bu nedenle cevaplanması gereken birçok soru, ve yapılması
gereken birçok araştırma mevcuttur. Özellikle moleküler düzeyde araştırma
yapanların tasarımın detaylarını ortaya koymaları gerekecektir. Dizayn sonucuna
varmak için, bir moleküler sistemin birbirini etkileyen parçaları belirlenmeli
ve oynadıkları rol açıklanmalıdır. Ayrıca bunların kesinlikle birbirlerinden
ayrılamayacağı açıklanmalıdır. Bir sistemde akıllı dizaynın olmadığını iddia
etmek içinse, bunda kesinlikle eksiltilemez bir karmaşıklığın bulunmadığını
ispatı ve parçaları arasında uyumsuzluğun belirlenmesi gerekir. Tasarımın genel
hatlarını çizmek için ise, sistemin genel gelişimi ile ilgili deneysel veya
teorik aşamaların sıralanması ve incelenmesi gerekir.
Gelecekte yapılacak
araştırmalar farklı yönlerde gelişebilir. Dizayn eseri olan sistemlerin uzun
süre değişmeden kalıp kalmayacağı konusu için çalışmalar yapılması gerekir. En
basit olduğu öne sürülen tek hücreli canlının içinde, varolan tüm canlıların
gelişimi ile bilgi kodlanmış mıydı? DNA üzerinde böyle bir bilginin
kodlanmasının mümkün olup olmadığını ölçmek için araştırmalar yapılmalıdır. Eğer
DNA bunun için yetersiz görünürse, hücre içinde başka bir yerde bilginin saklı
durabilme becerisi olup olmadığı deneylerle belirlenmelidir. Diğer araştırmalar
ile birden fazla eksiltilemez karmaşıklıkta sistemlere sahip organizmaların
aşamlı bir evrim sürecinden geçip geçmediği açıklığa
kavuşturulmalıdır.
Yukarıdaki sorular dizayn ile ilgili ilk akla gelenler
olabilir. Şüphesiz bu konuyla daha fazla bilimadamı ilgilenmeye başladıkça, daha
ilgi çekici çalışmalar yapılacaktır. Kesin sonuçlar gerektiren sorulara karşı
sessiz kalmış bilim, akıllı dizayn sayesinde tekrar konuşmaya başlayacak ve her
soruya açık ve net caevaplar verebilecektir. Akıllı dizaynın keşfiyle
hareketlenen entellektüel rekabet ve tartışmalar, profesyonel anlamda bilimsel
literatüre daha kesin analiz yapma imkanı verecek ve yine kesin deliller ortaya
konacaktır. Teorinin ışıldattığı deneysel gelişmeler sayesinde yeni hipotezler
geliştirilebilecektir. Yıllardır ölü kalmış bilimsel çalışmalar, akıllı dizayn
teorisi sayesinde tekrar hayat bulacaktır.
BÖLÜM 11/ BİLİM, FELSEFE, DİN
BİR İKİLEM
Son kırk yıl içinde, modern
biyokimya sayesinde hücrenin sırları ortaya çıktı. Fakat bu gelişme zorluklarla
elde edilmiştir. Onlarca ve hatta binlerce insan, hayatlarının büyük kısmını
laboratuvarlarda yaptıkları çalışmalara ayırmıştır. Cumartesi geceleri lastik
ayakkabılarının çözülmüş bağlarını farketmeden laboratuvarlarda çalışan gençler;
günde on dört saat ve haftada yedi gün çalışan lisans üstü öğrencileri;
çocuklarını bile unutmak zorunda kalan profesörler - bu insanlar bilimin
ilerlemesi için çaba göstermektedir. Modern biyoloji alanında bildiklerimizin
tamamı, proteinlerin incelendiği, genlerin klonlandığı, elektron
mikrograflarının çekildiği, hücre kültürlerinin yapıldığı, yapıların
belirlendiği, dizilimlerin karşılaştırıldığı, parametrelerin değiştirildiği ve
kontrollerin yapıldığı deneylerden alınan sonuçların uç uca eklenmesiyle elde
edilmiştir. Gazeteler yayınlanmış, sonuçlar değerlendirilmiş, yorumlar yazılmış,
yeni fikirler ortaya atılmıştır.
Hücrenin araştırılmasında kollektif olarak
yapılan çalışmaların sonucu - hayatın moleküler seviyede incelenmesi - güçlü,
açık ve çarpıcı bir “dizayn!” görüşünü ortaya çıkarmıştır. Sonuç o kadar açıktır
ki, bilim tarihindeki en büyük gelişmelerden birisi olarak değerlendirilmelidir.
Bu buluş Newton, Einstein, Lavoisier ve Schrödinger, Pasteur ile Darwin’in öne
sürdüklerine meydan okumaktadır. Hayatın akıllı bir dizaynın eseri olduğu
görüşü, dünyanın güneşin etrafından döndüğünün, hastalıkların bakterilerce
oluştuğunun, ya da radyasyonun kuant denilen parçacıklarla yayıldığının
belirlendiği an kadar önemlidir. Yıllarca yapılan çalışmalar sonucunda harcanan
onca çaba ardından elde edilen bu zafer, tüm dünyadaki laboratuvarlarda şenlikli
kutlamalara yol açacaktır. Bilimin bu buluşu ile on binlerce ağızdan “Eureka!”
çığlıkları gelecektir. Hatta bu olayı kutlamak üzere eller çırpılacak, yüzler
gülecek ve bir gün işten izin bile alınabilecek!
Fakat hiç bir kutlama
yapılmadı, eller çırpılmadı. Hücredeki aklın ortaya çıkışının ardından, bu
karmaşıklık sessizlik ve utanç dolu bir tereddütle karşılanmıştır. Bu konu halk
arasında tartışıldığında nefesler hızlanıyor ve insanlar ayaklanmaya başlıyor.
Aslında tek başlarınayken, insanlar rahat ve mutlu bir tepki verirken, toplum
içindeyken kafalarını sallayıp her şeyi oluruna bırakıyorlar.
Bilimsel
çevreler, neden bu müthiş buluşu kabullenemiyor? Dizaynın gözlemlendiği bu
gerçeklik, neden entellektüel ellerce sarmalanmıyor? Bu ikilem şurada yatıyor,
filin bir tarafı akıllı dizayn derken, diğer tarafı da Yaratıcı’yı
gösterecektir.
Bilimadamı olmayan birisi şu soruyu soracaktır : öyleyse ne
olur? Bir yaratıcının varlığı çoğunluk tarafından kabul görmektedir - hatta daha
da fazlası. Yapılan araştırmalarda Amerikalılar’ın yüzde 90′ının Allah’a
inandığı belirlenmiştir. Hatta bunların yarısı da düzenli olarak dini
görevlerini yerine getirmektedirler. Politikacılar da özellikle seçim
zamanlarında bu konuyu gündeme getirerek artı puan toplamaktadır. Çoğu takım
kaptanı, maç öncesi takımıyla beraber dua eder; müzisyenler beste yapmadan önce,
ressamlar resim yapmadan önce ve iş adamaları da. Hastane ve hava alanlarında
ibadethaneler vardır, ve ordu ile Kongre’de de din adamları. Toplum olarak
Martin Luther King gibi insanları onurla anarız ve onların inançlarının dini
yönünü destekleriz. Halkın bu derece onayı olmasına rağmen, bilim neden herkes
tarafından zaten onaylanan bir teoriyi kabullenmekte güçlük çekiyor? Bunun
çeşitli sebepleri var. Bunlardan ilki söylemeye çekindiğimiz bir gerçek -
şovenizm. Diğeri ise bilimin pek tanımadığı felsefi ve tarihi yaklaşımlar
nedeniyle. Bu nedenler bir şekilde birbirleriyle etkileşiyor fakat şimdi bunları
ayırmaya çalışalım.
SADAKAT
Hayatlarını asil bir arayışa adayan insanlar
sık sık buna şiddetle sadık hale gelirler. Örneğin, bir üniversite profesörü
insanları eğitmek saygıdeğer bir hizmet olduğu için, bütün hayatını okulunu
güçlendirmeye adayabilir. Bir ordu komutanı ise, bir kişinin ülkesini savunması
kıymetli bir amaç olduğu için verdiği hizmeti iyileştirmeye çalışacaktır. Ancak
bazen belli bir kuruma duyulan sadakat kurumun hizmet ettiği amaçla bir çıkar
çatışmasına neden olabilir. Hava kuvvetlerinin ilk hareketi görene dek
bekletilmesi sağduyuya daha uygun olacakken, komutan zafer kazanması için
ordusunu savaşa sokabilir. Üniversitenin başkanı, ülkedeki kongre üyelerini
başka bir yerde eğitmek daha faydalı olacakken, kampüste yeni bir binanın
inşaatına federal kaynak ayırmalarını sağlayabilir.
Bilim de şiddetli
sadakate neden olabilecek asil bir arayıştır. Bilimin amacı - oldukça ciddi bir
teşebbüs olarak - fiziksel dünyayı açıklayabilmektir. Ancak diğer akademik bilim
dalları (özellikle felsefe ve teoloji) dünyayı oluşturan parçaları açıklamakla
ilgilidirler. Çoğu zaman bu disiplinlerin birbirinin yolundan çekilmesine rağmen
çatıştıkları zamanlar da olabilir. Bazı insanlar ise bu görüşleri hizmet etmesi
gereken amaçtan üstün tutabilirler.
Disipliner şovenizmin iyi bir örneği
Robert Shapiro’nun Origins: A Skeptic’s Guide to Creation of Life on Earth
(Kökenler: Bir Şüphecinin Dünyada Hayatın Yaratılışı ile ilgili Kılavuzu) isimli
kitabı verilebilir. Shaphiro sabit sadakatini “fiziksel dünyayı açıklama”
amacına değil, bilime gösterir:
Gelecekte bir gün bütün mantıklı kimyasal
deneyler hayatın muhtemel kökeninin tamamıyla hatalı olduğunu gösterebilir.
Dahası, yeni jeolojik kanıtlar dünya üzerinde ani bir hayat oluşumunu
gösterebilir. Son olarak tüm kainatı keşfedip başka bir yerde bir hayat izine
veya hayata neden olabilecek bir sürece rastlamayabiliriz. Böyle bir durumda bir
takım bilim adamları cevap için dine başvurabilirler. Ancak benim de dahil
olduğum diğerleri, elde olan daha az muhtemel bilimsel açıklamaları kalanlardan
daha mümkün olan bir tanesini seçebilmek amacıyla ayıklamaya
çalışacaklardır.
Shapiro neşeyle işlerin şimdi çok açık gözükmediğini
söylemekte ve bu noktaya kadar söylediği her şeyle çelişmektedir. Bütün
deneylerin ‘şüphe götürmez bir şekilde başarısız olduğu’, Loch Ness Canavarının
var olmayışının tamamıyla ispatlandığı bir zamanının olamayacağı bilgisine
dayanarak rahat edebilir. Ve bütün kainatın tam olarak keşfedileceği zamanın da
günümüzden çok uzakta olduğunu düşünmektedir.
Şimdi ise eğer bütün muhtemel
hipotezler elenirse, tamamıyla farklı bir açıklamaya başvurulabilir diye
düşünülebilir. Her şeyden öte, hayatın kökeni tarihsel bir olaydır, kanserin
tedavisi gibi bilimin başarıncaya kadar denemeye devam edeceği bir şeye
benzemez. Belki de hayatın kökeni Shapiro’nun umduğu gibi gelişi güzel kimyasal
reaksiyonların bir sonucu değildir. Hayatı üretmek için kullanılan
mekanizmaların bilgisinin asla ulaşamayacakları bir yerde olabileceği düşüncesi
pek çok bilimadamı için gerilim yaratmaktadır. Ancak bir teoriye karşı duymuş
olduğumuz memnuniyetsizliğin, elimizdeki verileri adil değerlendirmemizi
engellemesine izin vermemeliyiz.
Bir kuruma sadakat iyi bir şeydir, ancak
sadece sadık olmak savunulması gereken tek şey değildir. Hayatın kökenleri
teorileriyle ilgili bilimsel şovenizm, düşünülmesi gereken önemli bir olaydır.
Ancak akıllı tasarım açısından değerlendirildiğinde, hayatın kökeni adına ortaya
atılan teoriler entellektüel anlamda hiç bir önem taşımamaktadır.
TARİH
DERSİ
Bilimin fil ile ilgilenmekteki isteksizliğinin ikinci nedeni tarihten
kaynaklanır. İlk kez ortaya atıldığı zaman bazı bilim adamları, Darwin’in evrim
teorisi ile ilgili olarak bazı teologlarla çatıştılar. Bazı bilim adamları ve
teologlar, Darwin’in evriminin belki de dinin temel inançları ile
uzlaştırılabileceğini düşünseler de, basın daima çatışmalar üzerine
yoğunlaşmaktadır. Darwin’in kitabı basıldıktan bir yıl sonra Anglikan piskoposu
Samuel Wilberforce, bir bilimadamı ve aynı zamanda evrimin güçlü bir savunucusu
olan Thomas Henry Huxley ile tartışmaya girince, her şey karıştı. Anlatıldığına
göre iyi bir teolog ama kötü bir biyolog olan piskopos konuşmasını şunu sorarak
bitirmişti: “Bilmek istiyorum, Huxley anneanne mi yoksa büyükbaba tarafından mı
maymundan geldiğini söylemektedir?” Huxley cevap olarak “Tanrı onu benim
ellerime verdi” diye mırıldanarak izleyiciye ve piskoposa uzun bir biyoloji
dersi vererek devam etmişti. Sunuşunun sonunda Huxley anne mi yoksa baba
tarafından mı maymunlardan geldiğini bilmediğini belirtmiş, ancak piskoposun
kullandığı gibi bir akla sahip olacağına, maymunlara benzemeyi tercih ettiğini
söylemişti. Kadınlar bayılmış, bilim adamları neşelenmiş ve gazeteciler ertesi
günkü başlıkları şu şekilde atmak için koşuşturmuşlardı: “Bilim ve Teoloji
arasındaki Savaş”.
Amerika’da bilimin teoloji ile ilgisinin, halk tarafından
algılanmasını sağlayan olay Scopes duruşması olmuştur. 1925 yılında Tennessee
Dayton’da küçük bir kasabanın biyoloji öğretmeni olan John Scopes, daha önce
yayınlanmış olan evrim teorisini öğretmeyi yasaklayan yasayı çiğnediğini
belirterek gönüllü olarak tutuklanmak istemiştir.
Ünlü avukat Clarance
Darrow’un savunma tarafı ve üç kez başkanlık adaylığı seçimlerini kaybeden
William Jenningg Bryan’ın iddia makamı olarak katılmaları, medyanın ilgisini
garantilemişti. Scopes’un ekibinin davayı kaybetseler bile tutuklanmaları,
sadece teknik bir mesele olmuştu. Önemli olan kamuoyunda din ve bilim arasında
bir çekişme havası oluşturulmasıydı.
Scopes davası ve Huxley-Wilberforce
tartışması, çok önceleri gerçekleşmişti ancak son zamanlardaki diğer olaylar bu
çekişmeyi ayakta tutmaya devam etmektedir. On-yirmi yıl önce dinsel nedenlerle
dünyanın daha genç olduğunu düşünen gruplar, okullarda bu görüşlerinin çocuklara
öğretilmesini istemişlerdi. Bu duruma dahil olan sosyolojik ve politik faktörler
(dinsel özgürlük, ebeveyn hakları, eğitim üzerinde hükümet kontrolü ve federal
kanunlara karşı devlet yasaları gibi güçlü ama farklı konular) oldukça karmaşık
olmakla birlikte, söz konusu tartışma zemini çocuklarla ilgili olduğundan olay
duygusal hale gelmişti.
Dünyanın yaşı fiziksel ölçümlerle bulunabileceği
için, pek çok bilimadamı doğal olarak dini grupların kendi uzmanlık alanlarına
girdiklerini düşünmüşler ve delil göstermeye çağırmışlardır.
Dini gruplar
daha genç bir yeryüzünü desteklediğini iddia ettikleri kanıtları öne sürünce,
bilim adamları bunları reddederek yetersiz ve ön yargılı olarak
nitelendirildiler. Her iki taraf da öfkelenmiş ve ilişkiler giderek
kötüleşmişti. Hatta bu kötü ilişkilerin bir kısmı kurumsallaşmıştı bile.
Örneğin, yaklaşık on iki yıl önce kurulan Ulusal Bilim Eğitimi Merkezi isimli
organizasyon - bir kaç eyalette yaratılışla ilgili ılımlı kanunlar geçirilirken-
kamu okul politikalarını etkileyen yaratılışçılarla savaşmak için
kurulmuştu.
Bu çatışmalar günümüze dek ulaşmaktadır. 1990 yılında Scientific
American dergisi, Forrest Mims isimli bir bilim yazarına dergisinin Amatör bilim
adamları için hazırladığı ekine yazı yazması için istekte bulundu. “Amatör
Bilimadamı”, ampullerin boyutunu ölçmek, portatif güneş gözlem evleri kurmak ve
yer yüzü hareketlerini kaydetmek için ev sismografları yapmak gibi hobileri
bilimle ilgili olanlara eğlenceli konular hakkında bilgi vermekteydi. Eğer
editörler ve okuyucular yazılarını beğenirse, Mims kalıcı bir yazar olarak
çalışacaktı. Deneme yazıları oldukça iyi gitti ancak Mims son bir mülakat için
New York’a çağrıldı ve evrime inanıp inanmadığı soruldu. Mims inanmadığını,
İncil’de geçen yaratılışa inandığını belirtti.
Dergi onu işe almayı reddetti.
Mims’in özelliklerinin iyi olmasına ve evrimle ilgili bir yazı yazmaya niyeti de
olamamasına rağmen, dergi ekibi arasında bir yaratılışçının bulunmasının bilim
adamları arasındaki üne zarar getirmesinden korkulmuştu. Şüphesiz, Inherit the
Wind (Scopes davasına benzer bir temayı işleyen bir film) filminden sahneler,
yaratılışçılar ve onların politik düşmanları arasındaki savaşlarla ilgili haber
başlıkları, derginin editörlerinin gözlerinin önünden geçmişti. Mims olayı gibi
geniş perspektifte anlatılan küçük tartışmalar - dünya üzerindeki hayatın nasıl
oluştuğu hakkında gerçek entellektüel sorularla bir ilgisi olmamasına rağmen -
bilim ve din arasındaki tarihi savaşı körüklemekte ve pek çok insanı o veya bu
kampa dahil olmaya zorlamaktadır.
Bilim adamlarının dinsel gruplarla
çarpıştığı tarihi olaylar gerçekten yaşanmıştır ve bazı duygusal tepkiler
doğurmaktadır. Bu insanların oluşturduğu iki grubun arasındaki askersiz barışçı
bölgenin korunması ve dayanışmanın sağlanması gereklidir. Ancak bilimsel
şovenizm gibi tarihsel çekişmelerin de hayatın gelişimi ile ilgili bilimsel
anlayışa katkısı tamamen sıfırdır. Biyokimyanın buluşlarının tarihin gölgesinde
kalmadan değerlendirebileceğini çocuksu bulduğumdan, böyle bir şeyin
gerçekleşmesini ümit etmiyorum ama yine de mümkün olduğunca bu şekilde
değerlendirilmesi gerekmektedir.
Şovenist ve tarihsel argümanların tersine,
akıllı dizaynı kabul etmeyen felsefi argümanların daha elle tutulur iddiaları
vardır; en azından konularla duygusal değil entelektüel seviyede ilgilenirler.
Öne sürülen bir kaç farklı felsefi yaklaşım mevcuttur. Şimdi bunları
inceleyelim.
KURAL
Richard Dickerson protein ve DNA üzerinde
kristalografik (X-ışınları) röntgen ışınlarıyla yapılan çalışmalarda
uzmanlaşmıştır. Kendisi Ulusal Bilimler Akademisinin seçkin biyokimyacılarından
biridir. O ve laboratuvarının çalışanları, canlılardaki moleküllerinin
anlaşılması için önemli katkılarda bulunmuşlardır. Birleşik Devletler’deki en
ünlü bilimadamı olmasa da, buluşları çarpıcıdır. Ancak Dickerson, pek çok açıdan
kendini tamamıyla bilime adamıştır. Laboratuvarında gece gündüz bilimsel
çevrelerin saygıdeğer bir üyesi olacağı günü hayal ederek çalışırken, yüzlerce
üniversite öğrencisinin hayal ettiği türden bir profesyoneldir.
Dickerson’un
yayınlanmış fikirleri, bilim adamlarının din dünyasını nasıl gördüklerini çok
hoş bir şekilde yansıtır. Bir kaç yıl önce Dickerson, bilim ve din üzerindeki
görüşlerini özetleyen bir makale yazmıştı ve bu makale hem Journal of Molecular
Evolution (bir bilim dergisi), hem de Perspectives on Science and Christian
Faith (Evanjelik Hıristiyan bilim adamlarının üyesi olduğu Amerikan Bilim
Birliği tarafından yayınlanan bir dergi) dergilerinde yayınlanmıştı.
Dickerson’ın yorumlarını sadece kendi fikirlerini paylaşan kişilere
yöneltmediğini söylemek dürüst bir sonuç olacaktır. Düşündüklerinin mantıklı ve
ikna edici olduğunu, farklı görüşleri taşıyan kişilere anlatabilmek için çaba
göstermekteydi. Pek çok bilimadamının bilime bakış açısıyla uyuştuğu için,
Dickerson’ın makalesi akıllı dizaynın bilime nasıl uygun olduğunu göstermek
açısından faydalı bir çıkış noktası oluşturmaktadır:
Bilim, temelde, bir
oyundur. Bir tane temel ve üstün kuralı olan bir oyun.
Kural No 1: Fiziksel
ve maddesel evrenin davranışlarını tamamıyla fiziksel ve maddesel nedenlerle,
doğaüstü imalara yer vermeden, nereye ve hangi sınıra kadar
açıklayabiliriz.
Pozitif bilim, doğaüstünün varlığı veya yokluğu ile
ilgilenmez. Sadece bu faktörün bilimsel açıklamalarda bahsedilmemesini ister.
Özel amaçlı mucizeleri açıklama olarak kullanmak entellektüel bir ‘kandırmaca’
oluşturur. Bir satranç oyuncusu rakibinin şahını fiziksel olarak satranç
tahtasının üzerinden almaya ve turnuvanın ortasında kırmaya güç yetirebilir.
Ancak bu onu bir satranç şampiyonu yapmayacaktır, çünkü kurallar takip
edilmemiştir. Bir koşucu oval yarış pistinin orta yerinden bir kestirme yaparak
daha hızlı koşan arkadaşını geçmeye niyetlenebilir. Ancak bunu yapmak istemez
çünkü bu şekilde sporun kurallarına göre kazanamayacaktır.
Dickerson’un
dediklerini şu şekilde yeniden özetleyebiliriz: Bilim sadece doğal nedenleri
çağrıştırmalıdır ve sadece doğa yasalarına göre açıklanmalıdır. Bu açıklama
‘bakalım nereye kadar’ deyiminin yeni bir yorumu olarak
algılanabilir.
Dickerson, makalesinde bilimsel kanıtların doğaüstünün
(doğaüstünün tanımıyla ilgilenenler bu kelimeyi “üstün bir akıl”la
değiştirebilirler) doğayı asla etkilemediğini söylememektedir. Bunun yerine
prensip olarak bilimin bunu ima etmemesi gerektiğini savunmaktadır. Net bir
şekilde doğru olsa da yanlış olsa da, ima edilmemelidir denmektedir.
Dickerson’un Amerikan Bilim Birliği’ne üye olduğunu dolayısıyla Tanrı’ya inançlı
olduğunu belirtmek değerlendirmemizle ilgilidir. Doğanın ötesinde bir şeyin var
olmadığını düşünmesini gerektirecek gerçekçi bir nedeni yoktur ancak doğal bir
olay için doğaüstü bir açıklama sunmanın bilimsel olmadığını
düşünmektedir.
(Yaratıcıya veya doğanın ötesinde bir gerçekliğin varlığına
inanan bilim adamları popüler medya hikayelerinin anlattığından çok daha fazla
sayıdadır - genel nüfusun %90′ını oluşturan inançlıların, bilim adamları
arasında farklı olduğunu düşündürecek bir neden yoktur. Bir önceki bölümde
argümanlarını incelediğimiz Ken Miller benim gibi bir Roman Katoliği’dir ve
topluma hitaben yaptığı konuşmalarda, evrim teorisinin kendi dini görüşleriyle
uyumlu olmadığını söylemektedir. Uyumlu olmadığı konusunda onunla aynı
fikirdeyim. Ancak uyumlu olması veya olmaması, Darwin’in biyokimyasal
sistemlerin evrimi tezinin doğru olup olmadığı ile bir ilgisi
yoktur.)
Dickerson’ın argümanının aslında bilimsel olmadığına dikkat çekmek
gerekir, çünkü bir laboratuvardaki deney sonucunda keşfedilmemiştir.
Kimyasalların test tüpünde karıştırılmasının bir sonucu değildir ve test
edilebilir bir hipotez değildir. Tersine, argüman felsefidir. İyi bir felsefe
olup olmadığını anlayabilmek için daha yakından inceleyelim.
Pek çok insan,
“bilimin temelde bir oyun olmasından” şaşkınlık duyacaktır. Yılda bir kaç milyar
doları bilimi desteklemek için ödeyen vergi mükellefleri de şaşıracaklardır.
Büyük bir ihtimalle paralarının kanser, AIDS ve kalp hastalıklarına çare
bulunması için harcandığını düşünüyor olabilirler. Bilimin, şu anda sahip
oldukları veya yaşlanınca yakalanma ihtimalleri olan hastalıkları tedavi
edebilmesini istemektedirler, gerçekle ilgisi olmayan bir oyunu oynamasını
değil. Darwin, Newton veya Einstein’ın bilimi bu şekilde değerlendirdiğinden
şüpheliyim. Bilimin devleri gerçek dünyayı öğrenmeye duydukları açlıkla motive
olmuşlardı ve bir kısmı (Galileo gibi) bilgisinin bedelini ödedi. Öğrenciler
için ders kitapları bilimi bir oyun gibi değil, gerçeğin asil bir arayışı olarak
sunarlar. Bir vergi mükellefinden, önde gelen bilim adamlarına kadar pek çok
insan bilimi bir oyun gibi değil fiziksel dünya ile ilgili doğru çıkarımlar
yapmak için güçlü çabalar olarak değerlendirecektir.
Bilim bir oyundur
iddiası gerçekçi bir inceleme olarak bile değerlendirilmeyebilir. Sorgulandığı
takdirde kimse ciddi olarak bu fikri uzun süre savunmayacaktır. Richard
Dickerson’un kendisi bile iddialarını şüpheci bir izleyici grubunun önünde
savunmak zorunda kalsa hemen geri adım atacaktı. Açıkça görülüyor ki,
Dickerson’un aklında başka bir şey vardır. Belki de bilimin de bir oyun gibi
kurallara bağlı olduğunu denemek istemektedir. Ceza davaları ve politik
kampanyalar gibi diğer ciddi faaliyetler de kurallara bağlıdırlar. Bilim de mi?
Peki eğer öyleyse kuralları nelerdir?
İkinci soruya biraz daha eğilelim.
Dickerson sadece bir tek kuraldan, doğaüstünü yasaklayan kuraldan bahseder. Bunu
nereden elde etmiştir? Bir ders kitabında mı yazılıdır? Bilimsel toplulukların
yan kurallarından birisi midir? Hayır, elbette değil. Ülkenin bütün önde gelen
üniversitelerin bilimsel eğitim için kullanılan ders kitaplarını
inceleyebilirsiniz ancak “tanımlayıcı ve genel kabul gören tek kural”a
rastlayamayacaksınız. Hatta bilimin nasıl yapılması gerektiğini anlatan
(güvenlik kuralları, dürüstlük ilkesi ve benzerleri dışında) diğer başka genel
kurallara da rastlamayacaksınız.
Yine de Dickorson’un kuralının bize nasıl
yardımcı olabileceğini inceleyelim. Bu kural bize hangi konuların bilimin
gücünün ötesinde olduğunu söyleyebilir mi? Gerçek bilimi sahte bilimden ayırmak
için gerekli kuralları mı belirlemektedir? Bilimin bir tanımını mı yapmaktadır?
Bütün bu soruların cevabı hayırdır. Bir kaç yıl önce Nobel ödüllü bir
bilimadamının makalesi, prestijli bir bilim dergisinde yayınlanmıştı: Makale,
evrimsel üreme stratejileri açısından diğerlerine (mesela Rahibe Teresa’ya)
yardım etmek amacıyla çocuk sahibi olmaktan vazgeçenlerin mantığını
incelemekteydi. Bu tür bir ‘bilim’, Dickerson’un kuralına karşı gelmemektedir.
Dickerson’un tek önemli ve tanımlayıcı kuralı, 19.yüzyıl frenoloji bilimini
(insanların zeka seviyesini ve karakterini kafatası şeklinden ayırt etme) hoş
görüyle karşılayacaktır. Bu kural bize, tarih bilimi olan Marksizm ve zihnin
bilimi olan Freudianizm’in geçerliliği hakkında rehberlik yapamayacaktır. Kural
bize hasta insanları sülükle tedavi etmenin veya ateşi düşürmek için kan
akıtmanın işe yarayıp yaramayacağını söylemeyecektir. Öyle görünüyor ki,
yalnızca maddesel güçleri çağrıştırdıkları zaman ne kadar anlaşılmaz ve bulanık
olsalar da, pek çok şey ‘bilim’ başlığı altına sığınabilir.
Aslında,
Dickerson’un kuralı “müşteri her zaman haklıdır” benzeri mesleki bir aforizmaya
benzemektedir. Bu eski profesyonellerin yaşadıkları ve sanırım işe yaradığını
düşündükleri bir yöntemdir ve yeni profesyonel nesile aktarmak istedikleri
erdemin bir kısmını kapsamaktadır. Dickerson’un kuralının ardında Vikingler’in
yıldırım ve şimşeği tanrılara atfetmelerinin ve büyücü doktorların hasta
insanlardan kötü ruhları çıkarmaya çalışmaları gibi bulanık çağırışımları
vardır.
Modern bilime yaklaştıkça Isaac Newton’un yaratılışı hiç
anlayamadığını gösteren anılarıyla karşılaşılırız. Esas endişeleri, doğaüstünün
(dinin) bir açıklama olarak kullanılmasına izin verilmesi halinde, hiç bir
şekilde durdurulamayacağıdır - gerçekte doğal açıklamaları olan pek çok şeyin
tanımlanması için doğaüstü sık sık ima edilecektir. Bu mantıklı bir korku
mudur?
Hiç kimse insanların davranışlarını önceden tahmin edemez, ancak bana
doğa üstünün bilimin her alanında karşımıza çıkıp duracağı korkusu gereğinden
fazla abartılmış gelmektedir. Biyolojik Kimya Dergisi enzim aktivitelerinin
ilahi regülasyonu ile ilgili yeni bir bölüm açmayacaktır. Geçen yarım bin yıl
içerisinde bilim, evrenin zamanın büyük bir çoğunluğunda üstün bir düzenle
faaliyet gösterdiğini ve pek çok fiziksel olgunun basit kanunlar ve tahmin
edilebilir davranışlarla açıklanabileceğini öğrenmiştir.
Bilim tarihçileri,
bilimin dini geleneklerinin; sonsuz akla sahip bir Yaratıcının akıllı ve
anlaşılabilir, aynı zamanda kurallara bağlı bir evren yarattığına inanan dini
bir kültürden - ortaçağ Avrupası - doğduğunu vurgulamaktadırlar. Hem bilim hem
de dinin hemen hemen her zaman sabit yer çekimi kanununa bağımlı olarak
döneceğini ummaktadırlar.
Elbette istisnalar mevcuttur. Bazen eşsiz tarihi
olaylar bir etki yaratarak belirebilirler. Fosil kayıtları 60 milyon yıl önce
jeolojik açıdan oldukça kısa bir zaman zarfı içerisinde bütün dinozorların
öldüğünü göstermektedir. Bir teoriye büyük bir meteor dünyaya çarpmış, atmosfere
toz bulutları saçmıştı ve belki de pek çok bitkinin yok olmasına neden olarak
besin zincirini parçalamıştı. Bazı dolaylı deliller bu hipotezi
desteklemektedirler. Yeryüzünde az, ancak meteorlarda daha çok bulunan iridyum
elementinin seviyesi, belirlenen zaman içerisinde artmıştı. Hipotez pek çok
bilimadamı tarafından kabul edilmektedir. Yine de meteorları her şeyin sebebi
olarak öne sürmek için acele etmemek gerekir. Hiç kimse Grand Canyon’un veya
Kuzey Amerika’daki atların neslinin tükenmesi ile ilgili olarak meteorları sebep
göstermemiştir. Hiç kimse görünmeyen minik meteorların astım yaptığını veya
mevcut meteorların hortumlara neden olduğunu iddia etmemiştir. Dinozorların
soyunun tükenmesinden meteorların sorumlu olduğu ile ilgili hipotez, bu olayı
ilgilendiren fiziksel kanıtlar baz alınarak değerlendirilmiştir. Eğer meteorlar
başka olaylar ile de ilişkilendirilecek olsalardı, delillerin her bir olayla
ilgili tek tek değerlendirilmesini beklemek çok doğaldır.
Benzer şekilde,
hayatın oluşumunda veya diğer tarihsel olaylarda akıllı bir tasarımcının dahil
olduğu hipotezi de değerlendirilmelidir.
9. Bölüm’de belirtildiği gibi bu
kanıt bazı biyokimyasal sistemler için çok belirgin iken diğerleri için
kolaylıkla teşhis edilemezler. Eğer bir bilimadamı bir başka olayda bu aklın
devreye girdiğini iddia edecek olursa, iddiasını gözlemlenebilir delillerle
destekleme sorumluluğu ona ait olacaktır. Bilimsel çevreler sağlıklı şüpheciliği
desteklemekte, fakat her söylenene inanılan bir yaklaşımı da
reddetmektedir.
Dickerson’un makalesinde yer alan amaç bir başka “bilimsel
metod”un ardında olabilir. Hipotezler, dikkatli ölçümler, tekrarlar, bütün
bunlar bilime hizmet etmişlerdir. Ancak akıllı bir tasarımcı nasıl test
edilebilir? Tasarımcı, bir test tüpüne konabilir mi? Hayır elbette konamaz.
Ancak soyu tükenmiş atalarımız da test tüpüne konamazlar. Bilim, tarihsel bir
olayı açıklamaya çalıştığında dikkatli testlerin yapılabilmesi veya
tekrarlanması, tanım gereği imkansızdır. Bilim kuyruklu yıldızların
hareketlerini inceleyebilir, kuyruklu yıldızların nasıl hareket ettiğini
tanımlayan Newton’un hareket kanunlarını test edebilir. Ancak hiç bir zaman
milyonlarca yıl önce çarpan bir kuyruklu yıldızı inceleyemeyecektir. Ancak bu
yıldızın dünya üzerinde hala süren etkilerini inceleyebilmektedir. Benzer
şekilde bilim tasarımcının hayat üzerindeki etkilerini görebilir.
Richard
Dickerson’un argümanı ile ilgili olarak son bir konuya değinmek istiyorum.
Kesinlikle amacı bu olmamasına rağmen, söyledikleri bir korkaklık reçetesidir.
Bilimi aynı şekilde kısıtlayarak, kökten farklı bir açıklama yapmasını
engellemektedir. Gerçeği küçük bir kutuya sığdırmaya çalışmaktadır, ancak evren
küçük bir kutuya sığmayacaktır. Evrenin kökeni ve hayatın gelişimi değerli ve
bilinçli bir tasarımcının yaptıklarının sonuçlarıdır. Bu olayların diğer başka
olaylar gibi açıklanmasını düşünmemizi sağlayacak gerçekçi bir neden yoktur.
Bilim bir oyun değildir, bilim adamları suni kısıtlamalar olmadan fiziksel
deliller nereye götürürse, bunu takip etmelidirler.
HAYALET
AVCILARI
Bilimin akıllı bir dizayn teorisini kabullenmekteki isteksizliğine
dördüncü ve en kuvvetli neden de felsefi düşüncelere dayanmaktadır. Pek çok
önemli ve saygı duyulan bilimadamını içeren bir grup, doğanın dışında bir şey
olmasını istememektedirler. Etkisi ne kadar çok ve yapıcı olsa da, hiç bir
doğaüstü gücün doğayı etkilemesini istemezler. Başka bir deyişle, yeryüzünün
genç olduğunu savunan yaratılışçılar gibi kendi bilimlerine, fiziksel dünya ile
ilgili ne tür açıklamaları kabul edeceklerini kısıtlayarak belirleyen bir
felsefi bağlılık duyarlar. Bu bazen biraz garip davranışlara da neden
olur.
Sadece yetmiş yıl kadar önce pek çok bilimadamı evrenin yaşının ve
büyüklüğünün sonsuz olduğunu düşünmekteydi. Bu fikir çok çeşitli dini gruplarla
birlikte antik çağlarda yaşamış bazı Yunan düşünürleri tarafından da kabul
görmüştü. Bunu aksine Musevilik ve Hıristiyanlık dinleri, evrenin belirli bir
zamanda yaratıldığını ve sonsuz olmadığını düşünmekteydi. (Müslümanlık dini gibi
bu ilahi dinler, bir gün dünyanın sona ereceği mesajını vermektedirler.)
Aralarında çok az bilimadamı bulunduğundan, eski Yahudiler evrenin sonu ile
ilgili delil bulmaya çalışmadılar. Orta çağda ise, önde gelen teologlardan
Thomas Aquinas, evrenin bir başlangıcı olduğunu ve bunun sadece imanla
bilinebileceğini söyledi.
Ancak aradan uzun zaman geçti. Bu yüzyılın
başlarında Einstein, genel görecelik kuramının durağan olmayan - genişleyen veya
daralan ama sabit olmayan - bir kainata işaret ettiğini keşfetti. Einstein,
böyle bir kainat karşısında dehşete düşmüş ve daha sonra bunu kariyerinin en
büyük hatası olarak kabul ederek sabit ve sonsuz bir evren göstermesi için
denklemlerine ‘düzeltici faktör’ eklemiştir. (Bu kararın da bilimsel değil,
duygusal olduğu görülmektedir.)
Anne babaların ve öğretmenlerin hep dediği
gibi, sahtekarlar asla kazançlı çıkmazlar. Kısa bir süre sonra astronom Edwin
Hubble, uzayda teleskopunu nereye çevirirse çevirsin yıldızların dünyadan
uzaklaşıyormuş gibi gözüktüğünü gözlemledi. (Aslında yıldızların hareket
ettiğini görmemişti ancak hareketlerin ‘doppler kayması’ adı verilen bir fenomen
doğrultusunda olduğu sonucuna varmıştı. Buna göre bir gözlemciden uzaklaşan
yıldızlar, daha uzun dalga boyuna sahip ışık saçarlar. Ne kadar hızlı hareket
ederlerse, dalga boyundaki değişiklik de o derece büyük olacaktır.) Dahası,
yıldızların kaydığı hız dünyadan olan uzaklıklarıyla orantılıydı. Bunlar
Einstein’ın değişikliğe uğratmadığı denklemlerinin, evrenin genişlemesi ile
ilgili tahminlerinde doğru olduğunun ilk delilleriydi. Ve bir roket bilimcisinin
(aslında bunlardan çok olmasına rağmen) genişleyen evrenin mantıksal olarak
tersini düşünüp geçmişte bir zamanda kainattaki bütün maddenin çok küçük bir
yere sıkıştırılmış olduğunu düşünmesi, fazla sürmedi. Bu Big Bang hipotezinin
başlangıcıydı.
Pek çok kişi için Big bang nosyonu doğa üstü bir olayı -
yaratılışı, kainatın başlangıcını çağrıştırmaktaydı. Önde gelen fizikçilerden
A.S. Eddington, böyle bir fikre karşı duyduğu nefretten bahsederken belki de pek
çok kişi adına konuşmaktaydı:
Felsefi olarak doğanın şu anki düzenin birden
bire başlamış olduğu düşüncesi bana itici gelmektedir.
Ancak, dini
çağrışımlarına rağmen, Big Bang kutsal yazılardan veya dinsel vizyonlardan değil
gözlemsel verilerden elde edilen bilimsel bir teoriydi. Pek çok fizikçi Big bang
teorisini kabullendi ve araştırma programlarını buna göre ayarladı.
Kendilerinden önce Einstein gibi çok az bir kısmı ekstra-bilimsel çağrışımlardan
hoşlanmadı ve alternatifler üretmek için çabaladılar.
Yüzyılın ortalarında
astronom Fred Hoyle “steady-state” (sabit durum) adında başka bir evren varoluş
teorisi ortaya attı. Hoyle, evrenin boyut ve zaman açısından sonsuz olduğunu
iddia etmekle birlikte, evrenin genişlediğini de kabul ediyordu. Kainat sonsuz
bir zaman boyunca genişlediğine göre sonsuz bir madde miktarıyla başlamış olsa
bile, gereğinden fazla incelmesi gerekecekti. Hoyle bizim mevcut kainatımızın
neden bu kadar yoğun olduğunu ispatlamak zorundaydı. Değerli bilimadamımız bir
yılda, uzayda bir mil başına bir hidrojen atomu olmak üzere maddenin meydana
geldiğini iddia etti. Şu vurgulanmalıdır ki, Hoyle hidrojenin hiç bir şeyden,
hiç bir nedenle yaratıldığını iddia ediyordu. Madde sadece gerektiği miktarda
birden bire var olmaya başlıyordu. Nosyonunu desteklemek için hiçbir gözlemsel
verisi olmayan Hoyle, böyle bir görüşü neden ortaya atmıştı? Hoyle tıpkı
Eddington gibi, Big Bang’in doğaüstünü çağrıştırdığını ve bunun da gereğinden
fazla tatsız olduğunu düşünmekteydi.
Hoyle’ın sabit durum teorisi astronomi
araştırmalarından gelen gözlemsel verileri yorumlamakta zorlanmaktaydı. 1960′lı
yıllarda astronom Penzias ve Wilson, uzayda geri planda varolan radyasyonla
ilgili gözlemleri sonunda bu teorinin tereddütlerine bir son verdiler. Mikro
dalgaların dünyayı her yönden şaşırtıcı bir yoğunluk dağılımı ile bombardıman
ettiğini gördüler. Bu fon radyasyonunun Big Bang’in bir yan ürünü olduğuna karar
verdiler. .Fon radyasyonun gözlemlenmesi, Big Bang teorisinin en muhteşem buluşu
olmuştur ve hala öyledir.
Big Bang teorisinin, çok büyük sorular olsa dahi
(temel bilimlerdeki kaçınılmaz sorular gibi) kainatın fiziksel modeli için
oldukça faydalı olduğunu ve modelin gözlemsel veri ile desteklendiğini reddetmek
imkansızdır. Einstein, Eddington ve Hoyle; bu verilerden doğal olarak elde
edilen bilimsel bir teoriye direnç göstermek için çaba harcamışlardır. Çünkü
kendilerine göre hoş olmayan felsefi ve teolojik sonuçları kabul etmek zorunda
kalacaklarını düşünmüşlerdir.
BENİ SIKIŞTIRMA
Big Bang teorisinin
başarısının dini çağırışımlara bir ilgisi yoktu. Evrenin başlangıcı ile ilgili
Musevi-Hıristiyan dogmayla uyuşuyor, kainatın sonsuz olduğunu düşünen diğer
dinlerle çelişiyordu. Teori kendisini gözlemsel veriye - evrenin genişlemesine -
dayanarak ispatlıyordu. Kutsal kitaplara veya kutsal insanların mistik
tecrübelerine gönderide bulunmuyordu. Model tamamıyla gözlemsel verilerden
gelmişti, dini dogmaya da çok uygundu.
Ancak Big Bang’in dini bakış açısına
yakın olmasına rağmen, böyle bir inanca zorlamadığı da göz önünde
bulundurulmalıdır. Hiç kimse sadece bilimsel gözlemler ve teorilere dayanarak
doğa üstü bir çıkarıma ulaşmak durumunda değildir. Bu ilk önce Einstein ve
Hoyle’nin gözlemsel verilere uyacak ve kainatın başlangıcı ile ilgili hoş
olmayan düşüncelerden kaçınacak alternatif modellerle ortaya çıkma çabalarında
gözükmektedir. Sabit durum teorisi sonunda gözden düşünce, mutlak bir
başlangıçla ilgili felsefi bağları koparacak başka teoriler ortaya çıktı. En
popüler seçenek Big Bang’le başlayan genişlemenin yavaşlayıp, çekim gücüyle
maddenin tekrar içine çökeceği çevrimsel evren modeliydi. Hikayeye göre, buradan
devam ederek , belki de başka bir büyük patlama gerçekleşecek ve bu tekrarlar
yapısında sonsuz bir evreni yakalayacaktı. (Bilimsel açıdan ilgisiz olmakla
birlikte) çevrimsel evren modelinin eski Mısır, Aztek ve Hint dinleri de dahil
olmak üzere pek çok dinle uyum içerisinde olması ilginçtir.
Çevrimsel bir
evrenin varlığı fikri, bu günlerde fizik tarafından pek tutulmamaktadır.
İlerideki bir çekimsel çöküş için yetersiz madde olduğu gözlemlenmiştir. Ve bu
oranda madde mevcut olsa dahi, hesaplamalar çevrimlerin giderek daha uzun
süreceğini ve sonunda evrenin daralmayacağını göstermiştir. Bu seçenek çürütülse
bile, Big Bang’in yerine geçmeye çalışacak başka fikirler de olacaktır. Bir
başka iddiaya göre gerçek kainat bizim gözleyebildiğimizden çok daha büyüktür ve
bizim gördüğümüz kainatın bir parçası olup sonsuz evrenin sadece bir noktasıdır.
Ve fizikçi Stephen Hawking, kainatın sonlu olmasına rağmen hesaplamalarındaki
‘hayali zaman’ mevcutsa bir başlangıcın olmadığını iddia etmektedir. Bir başka
fikre göre ise sonsuz sayıda kainatlar mevcuttur ve içinde bulunduğumuz ise
hayat için gerekli hassas şartlara sahiptir. Bu fikir ‘antrofik prensip’ adı
altında popüler olmuştur. Özetle antrofik prensip, değişen fizik kanunlarıyla
pek çok (hatta sonsuz) evren olduğunu ve sadece hayat için uygun şartlara sahip
olanın hayatı doğuracağını söylemektedir. Belki de başka yerlerde trilyarlarca
boş evren mevcuttur ve biz de bir trilyar birinci evrende fiziksel özellikleri
hayatla uyumlu olduğu için yaşamaktayız.
Antrofik prensip, pek çok insana ilk
bakışta saçma gelmektedir çünkü bütün evrenin parçalarını nereye koyacaklarından
pek emin değillerdir. Ancak doğaüstünü çağrıştırmak istemeyenler için hala başka
fikirler mevcuttur. Kuantum fiziğinde ’sanal partiküller’ adi verilen
mikroskopik varlıkların çevrelerinden enerji ödünç alarak (fizikçiler tarafından
‘hiç bir şey’ anlamında kullanılmamakla birlikte, kafa karıştırıcı bir şekilde
‘vakum’ diye adlandırılan) birden bire var olmaya başladıklarına inanılmaktadır.
Bazı fizikçiler bunu birazcık daha ileri götürerek, bütün evrenin birden bire
var olmaya başladığını, hem de çevreden enerji alarak değil de mutlak hiçlikten
geldiğini iddia etmişlerdir. Bu, sebepsiz yere durumsal olarak hidrojen atomunun
yaratıldığını alçak gönüllükle iddia eden Fred Hoyle’nin zamanıyla
karşılaştırıldığında, bilim adamlarının nasıl da büyük düşünmeyi öğrendiklerini
göstermektedir.
Balon evrenler, hayali zaman veya trilyarlarca antrofik evren
nosyonunu desteklemek için hiç bir deney gerçekleştirilmemiştir. Aslında hiç bir
deneyin prensipte bunları teşhis edemeyeceği bellidir. Çünkü ne kendileri ne de
etkileri gözlemlenebilmektedir. Öyleyse kabul edilmiş bir doğaüstü varlıktan
daha fazla erişilebilir olmayan metafizik varsayımlardır. Bilime bir katkıda
bulunmamaktadırlar. Sadece doğa üstünden kaçmak için bir sübap olarak
kullanılmaktadırlar.
Yukarıdaki tartışmanın amacı, Big Bang’in ilk başta
belirli bir dini fikri destekler gibi gözükmesine rağmen hiç bir bilimsel
teorinin sadece mantık gücü ile pozitif bir dini inanca inanmaya
zorlayamayacağını göstermektir. Bir kişi kainatı açıklamak amacıyla sonsuz
sayıda evrenin varoluşu veya bizim evrenimizin daha büyük bir kainatta bir
baloncuk olduğu gibi gözlemlenemeyeni öne sürebilir. Bir kişi, sabit durum
teorisi veya çevrimsel evren gibi, bugün kabul edilemeyen teorilerin
hesaplamalar yeniden yapıldığı ve yeni ölçümler alındığı zaman, inandırıcı
olacağını umabilir. Ya da bir kişi kainat sebepsiz yere meydana geldi diyen
teorilerde görüldüğü gibi, nedensellik ilkesini terk edebilir. Pek çok diğer
insan bu fikirleri saçma sapan olarak nitelendirebilir ancak yine de gözlemsel
delillere karşı çıkmazlar.
UZAYLILAR VE ZAMAN YOLCULARI
Kainatın Big
Bang’le başladığını söylemek başka bir şey, hayatın bir akıl tarafından
tasarlandığını söylemek başka bir şeydir. Big Bang teorisi sadece bir patlamanın
çağrışımını yapar, bir varlığın değil. Akıllı tasarım terimi ise çabucak
tasarımcının kim olduğu sorusunu akla getirir. Doğaüstüne karşı felsefi
bağlılıkları olanlar bu teori ile köşeye sıkışacaklar mıdır? Hayır, insanın
hayal gücü gereğinden fazla kuvvetlidir.
Sir Francis Crick, her yönüyle
akıllı bir adamdır. Kırk yılı aşkın bir süre önce hala Cambridge
Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrencisiyken Crick ve James Watson, DNA’nın çift
sarmal yapısını belirlemek için X-ışını kristalografik verileri kullandılar.
Daha sonra bu başarılarından dolayı Nobel ödülü de almışlardır. Crick, genetik
şifrenin daha net anlaşılması için çalışmaya ve beynin fonksiyonları ile ilgili
kavramsal sorular sormaya devam etti. 70′li yaşlara geldiğinde bile pek
çoğumuzdan daha fazla ve hızlı bir biçimde bilimin sınırlarını zorlamaya devam
etmektedir.
Francis Crick aynı zamanda dünyadaki hayatın başka bir gezegende
yaşayan canlıların dünyayı tohumlamaya yarayacak sporları taşıyan bir roket
gemisi göndermeleriyle başladığını düşünmektedir. Bu boş bir düşünce değildir.
Crick bunu ilk kez 1973 yılında, profesyonel bir bilim dergisi olan Icarus’a
kimyacı Leslie Orgel ile birlikte yazmış olduğu Directed Panspermia isimli
makalede ortaya attı. 10 yıl sonra Crick, Life Itself (Hayatın Kendisi) isimli
bir kitap yazdı ve 1992 yılında kitabın baskıya girmesinden hemen önce
Scientific American dergisiyle yaptığı röportajda teorisini yeniden canlandırdı.
Crick teorisinin mantıklığı olduğunu düşündüğünü bir defa daha
vurguladı.
Crick’in dini kökenleri olmayan bu teoriye bağlı olmasının ana
nedeni, hayatın kökeninin evrimsel bir yaklaşımla açıklanmasının olanaksız
olduğunu düşünmesi fakat doğacı bir açıklama istemesiyle bağıntılıdır. Bizim
mevcut amaçlarımız için Crick’in fikrinin ilginç kısmı, dünyaya uzay bakterisi
gönderdiğini tahmin ettiği uzaylıların rolüdür. Ancak sahip olduğu delillerle,
uzaylıların; göndermiş olduklarıyla eksiltilemez karmaşıklıktaki biyokimyasal
hayat sistemlerini de tasarladıklarını söyleyebilirdi. Aradaki tek farklılık
uzaylıların hayatı oluşturduklarını söylemektir. Oysa Crick onların hayatı
sadece buraya göndermiş olduklarını tahmin etmekteydi.
Başka bir gezegene
uzay gemisi gönderebilen bir uygarlığın hayatı tasarlayabileceklerini söylemek,
üstelik bu uygarlık hiç bir şekilde gözlemlenememişse, çok büyük bir başarı
değildir. Hayatı tasarlamak, eğer belirtmek gerekliyse, doğa üstü yetenekler
gerektirmeyebilir. Tam tersine sadece büyük bir akıl gerektirir. Dünyaya ait bir
laboratuvarda bir üniversite öğrencisi oksijene bağlanabilen suni bir proteini
tasarlayarak üretebiliyorsa, başka bir gezegendeki ileri uygarlığın suni bir
hücre tasarlayabileceğini düşünmemizi engelleyecek mantıksal bir mani yoktur.
Ancak bu senaryo hala tasarımı kim tasarladı, sorusunu açık bırakır. Hayatın
kökenleri nasıl başladı? Doğa felsefecileri en sonunda kapana kısıldı mı? Yine
hayır. Tasarımcının tasarımı sorusu pek çok açıdan ertelenebilir.
Gözlemlenemeyen varlıklar öne sürülerek çarpıtılabılır. Belki de orijinal hayat,
bizlerden tamamıyla farklıdır ve elektrik alanları ile gazlardan oluşmuş, devam
etmesi için eksiltilemez karmaşık yapılar gerektirmeyen şeylerden
oluşmuştur.
Bir başka ihtimal son yıllarda profesyonel fizikçiler tarafından
öne sürülen zamanda yolculuktur. Scientific American 1994 yılı, Mart ayı
baskısında okuyucularına şunları bildirmişti:
… mantıksal saçmalıktan öte…
birisinin eski hayatına bu tip bir yolculuk yapabilmesinin teorik ihtimali,
fiziğin temel kurallarının bir sonucudur.
Belki de böylece, gelecekteki
biyokimyacılar ilkel dünyaya bu gün gözlemlediğimiz eksiltilemez karmaşık
yapıların bilgilerini içeren hücreleri göndereceklerdir. Bu senaryoya göre
insanlar kendi uzaylıları olabilirler. Elbette zamanla bu yolculuklar aşikar
paradokslara da neden olacaklardır (çocukları henüz doğmamış büyük babalarını
öldüren torunlar gibi) ama en azından bir kısım fizikçiler bu teoriyi kabul
etmeye hazırdırlar. Benim gibi pek çok insan ise bu senaryoyu tatmin edici
bulmamaktadırlar, ancak dini yaklaşımlardan kaçınmak isteyenler için bir fırsat
olarak görünür.
Blind Watchmaker isimli kitapta Richard Dawkins
okuyucularına, bir heykelin onlara el salladığını görseler bile, mucize
gördükleri sonucuna varmamaları için uyarıda bulunmaktadır. Belki de heykelin
kolundaki bütün atomlar aynı anda aynı yöne yönelmişlerdir. Bu gerçekleşme
ihtimali çok düşük olmakla birlikte mümkün bir olaydır. Bir heykelin hayata
geldiğini gören pek çok kişi Dawkins’e yeryüzünde ve gök yüzünde onun
felsefesinde hayal ettiğinden çok daha fazlasının gerçekleştiğini
söyleyeceklerdir, ancak yine de onu İngiltere Kilise Birliği’ne katılmak için
ikna edemeyeceklerdir.
YAŞA VE YAŞAMALARINA İZİN VER
Zaten denemeleri de
gereksizdir. Gerçek anlamda bilimin, felsefe ve dine karşı olan ayrımı, olması
gerektiği gibidir. Herkes duyularıyla ilgili yeterli veriye sahiptir ve çoğu
zaman diğer insanlarla bu verilerin ne olduğu konusunda uzlaşır. Farklı bir
felsefe ya da dine sahip büyük çoğunluk, yer çekimi, tektonik bilimi veya evrim
gibi bilimsel konularda verileri organize etmek amacıyla (ki çoğu zaman bu
teoriler tamamiyle yanlış olsalar dahi) anlaşabilir. Ancak felsefi ve tarihsel
gerçeklerden elde edilen gerçeğin altını çizen temel felsefi prensipler,
kökeninde bireyin kendisi tarafından seçilirler. Bir kişi, iyi doğru ve güzeli
aramakta özgür olmalıdır.
Diğerlerine inançlarını tanımlamarına geniş imkan
tanımayı reddetmek, yine felakete neden olmuştur. Hoşgörüsüzlük, ben doğruyu
bulduğum zaman ortaya çıkmaz. Sadece onu ben bulduğum için herkesin bana
katılması gerektiğini düşündüğüm zaman ortaya çıkar. Richard Dawkins, evrimi
reddeden bir kimsenin “cahil, aptal veya deli” ( veya kötü ruhlu, ama ben bunu
düşünmek bile istemiyorum) olduğunu yazmıştır. Bir kişiyi kötü olarak
nitelendirmekle, kötülüğüne son vermek için kaba kuvvet içeren önlemler almak
arasında çok büyük bir fark yoktur. Nature dergisinin editörü John Moddox,
dergisinde “dinin bilim karşıtı olarak nitelendirilmesine çok az kaldı” diye
yazarken Darwin’s Dangerous Idea isimli kitabında filozof Daniel Dannet dine
inananları - toplumun yüzde 90′ı - kafese kilitlenmesi gerekli vahşi hayvanlara
benzetmiş ve ailelerin çocuklarını kendisi için çok aşikar olan evrim gerçeği
ile yanlış bilgilendirmelerinin (tahminen baskı uygulanarak) engellenmesini
söylemişlerdi.
Bu ulusal huzuru sağlamak için yazılmış bir reçete değildir.
Bir kişiyi polemiklerle ikna etmeye çalışmak başka bir şey, sizinle aynı fikirde
olmayanlara baskı uygulamayı teklif etmek başka bir şeydir. Bilimsel delillerin
ağırlığı yer değiştirdikçe bu konu öncellikle akılda tutulmalıdır. Richard
Dawkins, Darwin’in “entelektüel bir ateist” olma imkanı yarattığını
söylemektedir. Darwin’in teorisinin moleküler ölçekte başarısız olması, onun
kendisini daha az dolu hissetmesine neden olabilir ancak yine de hiç kimse onun
arayışını durdurmaya çalışmamalıdır.
Bilimsel çevreler doğa ötesi bir şeyler
olduğunu düşünen ve düşünmeyen pek çok mükemmel bilimadamına sahip olabilir. O
zaman bilim ‘resmi olarak’ tasarımcının kimliği sorununu nasıl ele alacaktır?
Biyokimya ders kitapları bu konuyu nasıl açıklamalıdır? Tasarımcının kimliği
konusu bilim tarafından sadece görmezden gelinmektedir. Bilim tarihi,
cevaplanamayan sorularla doludur. Örneğin Newton yer çekimine neyin neden
olduğunu açıklamaktan kaçınmıştır. Darwin görmenin veya hayatın kökeninde ne
olduğu konusunda bir açıklama getirememiştir. Maxwell, eser teorisi
reddedilince, ışık dalgalarının hareket etmesi için bir ortam belirlemeyi
reddetmiştir ve genelde kozmologlar da Big Bang’e neyin neden olduğu sorusunu
görmezden gelmişlerdir. Bir hücrenin biyokimyasında görünen tasarım gerçeği
kolaylıkla belirlenebilir olmasına rağmen, tasarımcıyı bilimsel metotlarla
teşhis edebilmek oldukça güç olabilir. Aynı şekilde Newton yer çekimini
kolaylıkla teşhis edebilmiştir, ancak nedenini belirlemek için yüzyıllara
ihtiyaç duyulmuştur. Bir soru, o an için bilim tarafından cevaplanması çok zor
olduğu takdirde unutulur ve daha kolay erişilebilir sorular araştırılmaya
başlanır.
MERAKLI VE DAHA MERAKLI
Uzun ve yorucu çalışmalar bilimin akıllı
bir tasarımı kabul etmek istemeyişindeki isteksizliğinin kabul edilebilir bir
temeli olmadığını göstermiştir. Bilimsel şovenizm anlaşılabilir bir duygudur
ancak ciddi entellektüel konuları etkilemesine izin verilmemelidir. Din ve bilim
arasındaki çekişme üzücüdür ve kötü sonuçlara neden olmuştur. Ancak miras
alınmış bir kızgınlık, bilimsel kararlarda sağlam bir dayanak oluşturamaz.
Bilimin, doğaüstüne işaret eden teorilerden kaçınması gerektiğine dair (bazı
ateistler tarafından) felsefi argümanlar, bilim üzerinde suni bir kısıtlama
oluşturmaktadır.
Doğaüstü açıklamaların bilimi etkisi altına alacağı korkusu
yersizdir. Dahası, Big Bang teorisi doğaüstü çağrışımları olan teorilerin
oldukça faydalı olabileceğini göstermektedir. Bazı insanların doğadan başkası
var olamaz prensibine duydukları felsefi bağlılık bilimsel verilerden elde
edilen bir teoriyi engellememelidir. Doğaüstü sonuçlardan kaçınmak isteyen
insanların haklarına saygı duyulmalıdır ama hissettikleri hoşnutsuzluk
belirleyici olmamalıdır.
Bu kitabın sonuna yaklaşırken vardığımız güvenilir
sonuca karşıt olabilecek güvenilir bir görüşe rastlayamadık: yani hayatın akıllı
bir varlık tarafından tasarlandığı sonucuna karşı. Aslında, son bir kaç
yüzyıldır bilimin gerçekleştirmiş olduğu gelişme bu ilginç sonuca doğru bir
ilerleyiş olmuştur. Ortaçağa kadar insanlar doğal bir dünya yaşadılar. Sabit bir
dünya her şeyin merkezindeydi; yıldızlar, ay ve güneş, gece ve gündüz ışık
sağlamak için durmadan dönüyorlardı. Bitkiler ve hayvanlar çok eski çağlardan
beri bilinmekteydi. Krallar ilahi bir güçle yönettiler. Sürprizler çok
azdı.
Daha sonra çok saçma olduğu düşünülerek, dünyanın güneşin etrafında
dolanırken kendi etrafında dönerek hareket ettiği iddia edildi. Hiç kimse
dünyanın döndüğünü hissetmiyordu, hiç kimse döndüğünü görmüyordu. Ama dönüyordu.
Bu günkü modern bilgilerimizle, Galileo ve Kopernik’in duyulara nasıl bir
saldırıda bulunduklarını anlayabilmek pek kolay değildir. İnsanların artık
gözlerine bile inanamayacaklarını öne sürmüşlerdi.
Yıllar geçtikçe işler daha
da kötüye gitti. Fosillerin keşfiyle karada ve ormanlarda yaşayan tanıdık
hayvanların hep yer yüzünde olmadıkları, dünyanın bir zamanlar şimdi yok olmuş
dev yaratıklarla dolu olduğu ortaya çıktı. Bir süre sonra Darwin bildiğimiz
hayatın insan aklı tarafından kavranamayacak uzunlukta bir süre içerisinde var
olan garip bir hayattan türediği iddiasıyla dünyayı sarstı. Einstein bize uzayın
yuvarlak olduğunu ve zamanın göreli olduğunu söyledi. Modern fizik ise katı
nesnelerin çoğunlukla boşluk olduğunu, atom altı parçacıkların kesin tanımının
olmadığını ve kainatın bir başlangıcı olduğunu söylemekte.
Şimdi ise sıra
hayatın temel biliminin, modern biyokimyanın sarsma zamanı. Bir zamanlar hayatın
kökeni olduğu düşünülen basitliğin bir hayal olduğu ispatlandı. Bunun yerine
hücreyi eksiltilemez bir karmaşıklık işgal etmekte. Sonuç olarak hayatın üstün
bir akıl tarafından tasarlanmış olduğu anlayışı, hayatı basit doğa kanunlarının
bir sonucu olarak algılamaya alışkın bizlerde bir şok etkisi yaratmıştır. Ama
diğer yüzyıllar da benzer şokları yaşamışlardı ve şoklardan kaçmak için bir
neden de yok. İnsanlık uzayın merkezinin dünyadan kalkıp güneşin ötesine
ilerlemesine, hayatın tarihinin çoktan ölmüş sürüngenleri içerecek kadar
genişlemesine ve sonsuz kainat fikrinin çökmesine dayanabilmiştir. Darwin’in
kara kutusunun açılmasına da dayanacaktır.
EK
HAYATIN KİMYASI
Bu ek, ilgilenen okuyuculara hayatın temelini
oluşturan biyokimyasal prensiplerle ilgili genel bir bakış açısı
kazandıracaktır. Kitaptaki argümanları takip edebilmek için eki okumak şart
değildir, ancak bu argümanları ekte daha büyük bir çerçeve içerisine
oturtacağım. Burada hücrelerden ve diğer bazı önemli biyomolekül sınıflarından -
kısaca, proteinler, nükleik asitler, lipidler ve karbonhidratlardan
bahsedeceğim. Daha sonra ise genetik bilginin nasıl ifade edildiği ve
aktarıldığına değineceğim. Elbette ki bu kadar kısa bir yer içinde, tanımlar
biraz kabaca olacaktır, bu nedenle hayatın mekanizmaları karşısında kafası
karışanlara kütüphaneden bir biyokimyaya giriş kitabını ödünç almalarını tavsiye
edeceğim. Büyüleyici bir Liliputlar ülkesi bizleri beklemekte…
HÜCRELER VE
ZARLAR
İnsan vücudu trilyonlarca hücreden meydana gelmiştir. Diğer büyük
hayvanlar ve bitkiler de çok büyük sayılarda hücrelerin bir araya gelmesiyle
oluşurlar. Ancak organizmanın büyüklüğü azaldıkça, hücre sayısı da azalır.
Örneğin, küçük bir solucan olan C.elegans sadece bin kadar hücreye sahiptir.
Büyüklük skalasında aşağıya doğru ilerledikçe tek hücreliler ailesine ulaşırız,
tıpkı maya ve bakteriler gibi. Bu seviyenin altında ise bağımsız bir hayat
yoktur.
Yapısının incelenmesi, hücrenin neden hayatın temel birimi olduğunu
gösterir. Hücreyi belirleyen özellik, hücre zarı yani dış dünyayı hücrenin
içinden ayıran kimyasal yapıdır. Zarın korumasıyla bir hücre dışarıdakinden çok
farklı şartları içerisinde barındırabilir. Örnek olarak hücre, içinde besinleri
konsantre ederek enerji üretimi için hazır hale getirebilir, ve yeni üretilen
materyallerin akıp gitmesini engelleyebilir. Zarın olmaması halinde, hayatın
devamı için gerekli olan çok büyük sayıda metabolizma reaksiyonları hızla yok
olacaklardı.
Hücre zarları evlerin temizliğinde kullanılan sabun ve
deterjanlara benzeyen amfifilik moleküllerden oluşmaktadırlar. Amfifilik
kelimesi Yunanca’da “ikisini de seven” anlamına gelmektedir ve bu nedenle
amfifilik bir molekül iki farklı ortamı da sever: su ve yağ. Moleküllerin şekli,
şeker kısmından iki tane çubuk çıkmış bir lolipopa benzetilebilir. Çubuklar
genellikle (karbon ve hidrojen atomlarından oluşan) gazyağı gibi diğer
hidrokarbonlara benzeyen hidrokarbonları içerirler. Suyla iyice karışmazlar.
Burası molekülün yağı seven kısmıdır. Molekülün bu tip bölgeleri Yunanca sudan
korkan anlamına gelen hidrofobik olarak adlandırılmaktadır. Lolipop şeklindeki
molekülün topa benzeyen kısmı, diğerinin tersine, masa tuzu veya şeker gibi suda
bulunmaktan hoşlanan kimyasal bir gruptan oluşmaktadır. Bu bölgeler ise
hidrofilik (suyu seven) olarak isimlendirilmektedir. Zar moleküllerinin iki zıt
ucu kimyasal olarak birbirine bağlıdır ve siyam ikizleri gibi farklı özelliklere
sahip olmalarına rağmen birlikte hareket etmek durumundadırlar. Ama eğer
molekülün bir kısmı su, diğer kısmı ise yağın içinde olmak istiyorsa bu molekül
nereye yerleşecektir?
Amfifilik moleküller diğer amfifilik moleküller ile iş
birliğine girerek bu sorunlarını çözerler. Büyük sayıda amfifilikler bir araya
geldiklerinde hidrofobik kuyruklar bir araya gelerek suyu dışarıda tutarlar, bu
arada hidrofilik kafalar suya değerler. Suyu seven grupların suya erişimini
sağlarken, kuyrukların sudan uzak tutulmasının verimli bir yolu iki kat
oluşturmaktır. (Şekil a-1) Buna iki katlı lipid (lipid bilayer) adı verilir.
Ancak bu iki kat düz olarak kalacak olursa uçlarda kalan hidrokarbonlar suyla
muhatap olacaklarından, bu katlar bir sabun köpüğü gibi kapanırlar.
Çift
katlı zarın ortası yağlı olduğu için, kuvvetli bir biçimde sulu ortamları tercih
eden moleküller (tuzlar ve şekerler gibi) zarı geçemezler. Bu nedenle kapalı
olan iç tarafta, dış çevreden farklı bir yapıya sahip olunur - bu hücreyi
oluşturmanın ilk adımıdır.
Yaşayan dünya temelde farklı iki tip hücre
içermektedir: ökaryotlar, bu hücrelerde hücre zarından farklı ikinci bir zar
hücrenin çekirdeğini sarmalar; ve bu özelliğe sahip olmayan prokaryotlar.
Prokaryotik organizmalar değişken olmayan tek hücrelidirler ve pek çok açıdan
ökaryotlardan daha basittirler.
Hücre zarının yanı sıra prokaryotların
fotoğraflarında sadece bir kaç özellik daha göze çarpar. Bunlardan bir tanesi
çekirdek adı verilen ve sitoplazma (çözünür hücre içeriği) içerisinde rahatça
duran DNA (deoksiribonükleik asit) kütlesidir. Hücre zarına ek olarak,
prokaryotlar hücre duvarı adı verilen ve hücreyi çevreleyen ikinci bir yapıya
sahiptir. Hücre zarının aksine, hücre duvarı katı olup besinlere ve küçük
moleküllere geçirgen olan polisakaritlerden oluşmuştur. Baskı altındaki hücrenin
yırtılmasına engel olan mekanik kuvveti sağlarlar. Pek çok prokaryotik hücrenin
zarından, bazı yapılar da çıkar. Saç benzeri pili yapısının ne işe yaradığı pek
bilinmemektedir. Bakteri kamçısı ise hareket amaçlı kullanılmaktadır. Flagella
denilen kamçı, bir pervane gibi hızlıca dönerek prokaryotun ilerlemesini
sağlar.
İkinci kategorideki hücreler olan ökaryotlar, bütün çok hücreli
canlıları ve maya gibi tek hücreli canlıları oluştururlar. Ökaryotik hücreler
kendi zarları ile sitoplazmadan ayrılan bazı alt hücresel boşluklara
sahiptirler. Bunlara organel adı verilir, bunun nedeni bir hayvanın vücudundaki
organları çağrıştırmalarıdır. Organeller özelleşmiş bölgelerde özelleşmiş
fonksiyonların gerçekleştirilmesini sağlarlar. İlk özelleşmiş organel, hücrenin
DNA’sını içeren çekirdektir. Çekirdeği çevreleyen zar oldukça özelleşmiş ve
uzmanlaşmış bir yapıdır. Çekirdek boşlukları adı verilen sekiz köşeli boşlukları
mevcuttur. Bu boşluklar pasif delikler değildir, tam tersine aktif kapı
nöbetçileridir. Protein veya RNA gibi hiç bir büyük molekül doğru parolayı
söylemeden geçemez. Bu da sitoplazmaya ait molekülleri hücrenin çekirdeğinin
dışında tutmayı, ya da bunun tam tersini başarmasını sağlar.
Sitoplazmayı
dolduran başka organeller de mevcuttur. Mitokondriler, hücrenin enerji
kaynaklarıdır, kalori yüklü besin moleküllerini hücrenin doğrudan
kullanabileceği kimyasal yapılara çeviren kimyasal reaksiyonlar konusunda
uzmanlaşmışlardır. Mitokondrinin iki zarı vardır. Besin moleküllerinin kontrollü
bir biçimde yanması, iç zar tarafından çevrelenen boşluk ile iç ve dış zarlar
arasındaki boşluk arasında, asidite farkına neden olur. İki bölüm arasında
kontrollü asit akışı, bir barajdan akan suyun elektrik enerjisi oluşturması gibi
enerji açığa çıkarır.
Lizozomlar tek bir zarla çevrelenen küçük organellerdir
ve temelde faydalı olmayan molekülleri ayrıştıran enzim torbalarıdır.
Ayrıştırılacak moleküller lizozomlara küçük kaplanmış paketçikler halinde
taşınırlar (bkz. Bölüm 5) Lizozomdaki asidite oranı, sitoplazmadakinden yüzde
bir-binde bir oranında daha kuvvetlidir. Asidite oranının artması sıkıca
bağlanmış proteinleri açar ve açılmış yapılar ayrıştırıcı enzimler tarafından
daha kolay saldırıya uğrarlar.
Endoplazmik retikulum (ER) kapsamlı, düzleşmiş
ve katlanmış bir zar sistemidir ve iki farklı bölümden oluşur: Pürüzlü ER ve
Pürüzsüz ER. Pürüzlü ER kabartılı yapısını, üzerine yapışmış çok sayıdaki
ribozomdan alır. Ribozomlar protein sentezleyen hücresel makinelerdir. Pürüzsüz
ER ise lipidleri ve yağ asitlerini sentezler. Golgi cisimciği (İlk kez
gözlemleyen Camillo Golgi’inin ardından adlandırılmıştır) ER’de yapılan
proteinlerin modifikasyon için gittiği bir düz zar yığınıdır.
Bir hücre,
bilinen küresel yapıdan farklı radikal şekillere (örneğin sperm hücresi gibi)
girebilir ve çevresindeki değişikliklere cevaben şekil değiştirebilir. Bir
hücresinin şekli isminden de anlaşılabileceği gibi hücrenin yapısal çerçevesini
oluşturan sitoiskelet (cytoskeleton) tarafından korunur. Sitoiskelet, üç temel
yapısal materyalden oluşmaktadır: mikrotübüller, mikrofilamentler ve ara
filamentlerdir. Mikrotübüller birden fazla işlev görürler. Bunların arasında
mitotik bölünme iplikçiklerinin - hücre bölünmesi esnasında her bir kromozomun
kopyasını yavru hücrelere gönderen mekanizmanın oluşturulması gelmektedir.
Mikrotübüller aynı zamanda ökaryotik kirpiksi hücrelerin omurgasıdır ve hücrenin
kendi etrafında hareket etmesini sağlar. Son olarak mikrotübüller, yüklerin
hücrenin uzak bölgelerine taşınması için gerekli moleküler motor görevi gören
demiryolu vagonlarıdır. Mikrotübüllerden ince olan mikrofilamentler, kasların
önemli bir parçası olan protein aktinden oluşmuşlardır. Mikrofilamentler
birbirlerine tutunurlar ve kasılmak için kayarlar. Bu hücre zarını doğru
yerlerde katlayarak hücreye şekil verirler. Ara filamentler ise mikrotübüllerden
daha ince, ancak mikrofilamentlerden daha kalındırlar ve çelik kolonlar gibi
yapısal destek sağlarlar. Ara filamentler sitoiskeletin en çeşitli
yapılarıdır.
Neredeyse bütün ökaryotik hücreler yukarıda tanımlanan
organelleri içerirler. Ancak bitki hücreleri bazı ek organellere de sahiptirler.
Kloroplastlar, fotosentez alanlarıdır. Kloroplastlar enerji üretme sorumluluğu
açısından mitokondiriye benzerler. Kloroplastlar, ışığı yakalayan bir anten
görevi gören klorofil adı verilen pigmentlere sahiptir. Bitki hücreleri ayrıca
büyük, açık ve zarla çevrelenmiş vaküol adı verilen boşluklara da sahiptirler.
Vaküoller atıklar, besinler ve pigmentler için bir depo görevi yaparlar ve aynı
zamanda farklı yapısal işlevlere de sahiptirler. Bu organeller bazı bitki
hücreleri hacimlerinin yaklaşık yüzde doksanını oluştururlar ve yüksek bir
ozmotik basınç altında kalırlar. Kuvvetli bir yapısı olan bitki duvarını iten bu
basınç, hücreyi sertleştirir.
PROTEİN YAPISI
Günlük standartlara göre
oldukça minik olmalarına rağmen yukarıda tanımlanan organeller ve kendilerini
oluşturan yapısal materyallerle karşılaştırıldığında oldukça büyüktürler.
Hücreleri ve alt hücresel yapıları, molekülleri oluşturan birbirine tutunmuş
atomlar meydana getirmişlerdir. Kimyasal bağ veya kovalent bağ, her iki atomu
aralarında paylaşmak için birer elektron verdikleri zaman ortaya çıkar. Negatif
elektrik yükü taşıyan elektronların paylaşılmasıyla, atomlar pozitif yüklü
çekirdeklerine daha verimli şekilde bağlanabilirler. Bir molekül ise, birbirine
kovalent bağlı iki veya daha fazla atomdan oluşur.
Biyolojik moleküllerde
bulunan atom türleri şaşırtıcı derecede azdır. Neredeyse bütün biyomoleküller
altı elementten oluşmaktadır: karbon (C), oksijen (O), azot (N), hidrojen (H),
fosfor (P) ve sülfür (S). Bazı elementler (klor, sodyum, kalsiyum, potasyum,
magnezyum ve demir gibi) biyolojik sistemlerde iyon şeklinde bulunurlar.
(İyonlar suda nispeten daha serbestçe yüzen elektrik yükü olan
partiküllerdir)
C,H,O,N,P ve S atomları birbirleriyle bağ yapabilirler.
Karbon bir kerede birbirinden farklı dört atomla bağ yapabilir ve biyolojik
olarak fosfor da, dört farklı atomla birleşebilir (genelde her zaman dört
oksijenle). Azot üç bağ yapabilir (özel durumlarda dört) ve oksijen ile sülfür
ise iki bağ yapabilir. Hidrojen, bir başka atoma ancak tek bağ yapabilir.
Karbon, diğer atomlarla uzun zincirler oluşturan sağlam bağlar yapabilmesi
açısından eşsizdir. Bir zincirin ortasındaki karbon, iki bağını kullandığından -
birisi sağındaki karbonla birleşmek için, diğeri ise solundaki karbon atomu ile
birleşmek için - yapabileceği iki bağa daha sahiptir. Bağlarından birisini,
mesela azot atomuna bağlanmak, diğerini de belki başka bir karbon zincirine
bağlanmak için kullanabilir.
Karbonla oluşturulabilecek molekül sayısı
gerçekten çok fazladır. Ancak biyolojik sistemler birbirinden tamamıyla farklı
çok fazla molekül kullanmazlar. Bunun yerine sınırlı sayıda moleküller yapılır
ve hayatın büyük “makro” molekülleri - örnek olarak nükleik asitler, proteinler
ve polisakaritler- sınırlı sayıdaki kümeden seçilenlerin farklı dizilişleriyle
elde edilirler. Bu alfabenin yirmi altı harfiyle çok sayıda farklı kelime ve
cümle üretilmesine benzetilebilir.
Proteinlerin yapı taşlarına aminoasitler
adı verilir. Bütün proteinleri oluşturan yirmi farklı aminoasidin ortak bir
yapısı vardır. Molekülün sol tarafında amin adı verilen ve azot içeren bir grup
bulunur. Sağ tarafta ise amin grubuna merkezi bir karbonla bağlanan, karboksilik
bir asit grubu mevcuttur (aminoasit adını da buradan alır). Ortadaki karbona,
aynı zamanda hidrojen atomuna ek olarak yan zincir adı verilen (Şekil a-2) bir
başka grup da eklenebilir. Yan zincir aminoasitleri birbirinden ayırır. Bir
aminoaside özelliğini veren yan zinciridir.
Aminoasitler çeşitli gruplarda
kategorize edilebilirler. Birinci grup, hidrokarbon (sadece karbon ve hidrojen
içeren yan zincir) yan zinciri içerirler. Bu yan zincirler gaz yağı gibi
yağlıdırlar ve su molekülleriyle temas etmekten kaçınırlar. Diğer grup elektrik
yüklü aminoasitlerdir, üç tane pozitif iki tane negatif yüklü üyesi mevcuttur.
Elektrik yüklü yan zincirler suyla temas etmekten hoşlanırlar. Diğer grup polar
aminoasitlerdir. Polar moleküller tamamiyle elektrik yüklü olmasalar da,
içlerinde kısmen yüklü atomlar bulundururlar. Bu kimyasal bağa sahip atomun
elektronları, diğerlerinden daha kuvvetli çekme yetenekleriyle ortaya çıkarlar
ve elektronları kendilerine daha çok yaklaştırırlar. Elektronlardan aslan payı
alan atom ise, biraz daha negatif yüklü bir yapıya sahiptir, bu arada
elektronlara daha uzak olan atom da biraz daha pozitif yüklüdür. Pozitif ve
negatif yüklü yan zincirlerle, kısmen pozitif kısmen negatif yüklü atomlar
arasındaki etkileşimler, proteinin yapısında çok önemli rol
oynayabilir.
Protein sentezi sırasında aminoasidin amino grubu, diğerinin
karboksilik asit grubu ile tepkimeye girerek kimyasal olarak bağlanırlar ve
peptit bağını oluştururlar. Yeni molekülün hala bir ucunda serbest amino grubu,
diğer ucunda ise serbest bir karboksil grubu vardır. Bu şekilde başka bir
aminoasit, amino grubunu vererek bir başka peptit bağ daha oluşturabilir. Bu
süreç yüzlerce veya binlerce aminoasit ‘atıkları’ ( iki aminoasidi birleştiren
kimyasal reaksiyon sonucu artan parçalar) içeren bir makro molekül oluşana kadar
devam eder. Bu makro moleküller polipeptit veya protein olarak
bilinirler.
Tipik bir protein elli ile üç bin arası aminoasit parçacığı
içerir. Bir proteinin aminoasit sırasına birinci yapı adı verilmektedir.
Tamamlanmış bir proteinin bir ucunda N-terminal sonu adı verilen serbest bir
amin grup, diğer ucunda ise C-terminal sonu denilen serbest bir karboksil grubu
vardır. Bir proteinin aminoasit sıralaması klasik olarak N-terminalinden
başlayarak C-terminaline doğru uzanır. N’den C’ye olan hat üzerinde birleşmiş
aminoasit proteinlerine omurga denir ve yan zincirdekiler dışında bütün atomları
kapsar.
Yeni oluşmuş protein, yuvarlak bir zincir gibi dolaşıp durmaz.
Etkileyici bir süreç sonunda neredeyse bütün biyolojik proteinler, çok hassas
yapılar oluşturacak şekilde katlanıp şekillenirler. (Şekil a-3) Farklı
proteinler için farklı şekiller olabilir. Bu şekilleri belirleyen sebepler
arasında bir pozitif yüklü yan zincirin, negatif yüklü yan zinciri çekmesi ve
iki hidrofobik yan zincirin bir araya gelip suyu dışarıya atması, büyük yan
zincirlerin küçük alanların dışına çıkması ve benzeri nedenler gösterilebilir.
Saniyenin bir bölümü ile bir kaç dakika arasında değişen bir sürede gerçekleşen
atlanma sürecinin sonucunda, iki farklı protein birbirinden çok farklı şekillere
katlanabilirler. Ve ev aletleri gibi, eğer şekilleri önemli ölçüde değişecek
olursa görevlerini yapamazlar.
Proteinler katlandıklarında bükülen bir ip
gibi olmazlar, katlanmanın belirli bir düzeni vardır. Bir protein katlanmadan
önce polar omurga atomları (peptit bağda bulunan oksijen, azot ve hidrojen
atomları) suyla, hidrojen bağı adı verilen bağları oluştururlar. Bir hidrojen
bağı, kısmen elektrik yüküne sahip bir peptit hidrojen veya azot atomu ile suyun
kısmen pozitif yüklü hidrojen atomları bağ oluşturduğunda meydana gelir. Ancak
bir protein katlandığı zaman bütün (neredeyse bütün) suyu dışarıya atmalıdır ki,
yağlı yan zincirle etkin bir biçimde paketlenebilsin. Bu bir problem çıkarır:
polar peptit atomlar katlanan proteinde ters elektrik yüküne sahip eşler
bulmalıdırlar, yoksa protein katlanmaz.
Proteinler bu problemi iki şekilde
çözerler. İlk olarak , proteinin segmentleri bir a-helix oluşturabilirler. Bu
yapıda proteinin omurgası sarmal oluşturur. Sarmalın geometrisi peptit grubun
oksijenin tam ileriye doğru işaret etmesini ve zincirin arkasındaki dört
aminoasit parçasındaki hidrojenle bağ yapmasını sağlar. Bir sonraki segment,
ondan dört öncekiyle hidrojen bağı oluşturur ve bu şekilde devam eder.
Genellikle bir a-helix altıgen yapısı sona ermeden (protein zincirinin sona
ermesi şart değildir) önce, beş ile yirmi beş arasında aminoasit parçasına sahip
olmuştur. a-helix yapısı peptit atomlara hidrojen bağı yapmaya izin verirken,
protein bir bütün şeklinde katlanabilir. Peptit atomlarının düzenli hidrojen
bağı yapmasına izin veren bir başka tür de b-pilili tabakalardır ve buna kısaca
b-tabakası denebilir. Bu yapıda protein omurgası bir örgü gibi aşağı yukarı
kıvrılır ve peptit atomlar protein zincirine dik olarak dışarı çıkarlar. Zincir
daha sonra kendi etrafında döner ve dönen tutamdaki oksijen atomları ilk
tutamdakilerle hidrojen bağı oluştururlar. Alfa sarmalları gibi betalar da polar
omurganın hidrojen bağ yapmasına izin verirler.
Alfa ve beta yapılar
proteinin ikincil yapıları olarak bilinirler. Tipik bir protein sarmallarındaki
ve tabakalardaki aminoasit segmentlerinin yüzde ellisi ile altmışını
kullanırlar. Kalan segmentler, ikincil yapının parçaları arasındaki dönüşlerde
kullanılır. Çoğu durumda küresel bir protein oluşturmak amacıyla katlanırlar.
İkincil yapıların elementlerinin katlandığı şekle proteinin üçüncül yapısı
(Şekil 3-a) adı verilir. Katlanma için gerekli itme gücü yan zincirlerdeki yağlı
yapıdan kaynaklanmaktadır. Ayrı bir katman oluşturmak için yağın sudan ayrılması
gibi yağlı, hidrofobik yan zincirler proteinin içinde sudan kurtarılmış bir alan
yaratmak için bir araya gelirler. Ancak hatırlanacağı gibi bazı yan zincirler,
polar veya elektrik yüklüdürler ve suyun içinde kalmak isteyeceklerdir.
Aminoasit dizilişi ile birlikte yağlı ve polar yan zincirler, hidrofobik
grupları proteinin içerisinde ve hidrofilik grupları da proteinin dışarısında
bırakacak şekilde katlanma isteği proteinin belirli bir yapıda katlanması için
gerekli bilgiyi sağlar.
Protein katlanmasına özellik katan bir başka faktör
de etkin olur. Bütün katlanmış proteinlerde bazı polar yan zincirler kaçınılmaz
olarak gömülürler. Eğer gömülen polar atomlar hidrojen bağı için eş bulamayacak
olurlarsa, protein destabilize olur. Pek çok proteinde gömülen polar atomların
yüzde doksanı diğer yan zincirler veya protein omurgasında bağ yapabilecek
eşlerini bulabilirler. Bir proteinin katlanması - hidrofilik ve hidrofobik
gruplarına uygun ortam sağlayarak ve hidrojen bağı şebekesi oluşturarak - üç
boyutlu bir bulmacaya benzetilebilir.
Sık sık, bir kaç ayrı polipeptid çok
özel bir şekilde bir araya gelerek bir tek varlıkmış gibi işlev gören kompozit
yapılar oluştururlar. Bu tip durumlarda ilgili polipeptidler çeşitli alt
birimlerden oluşmuş tek bir protein gibi ele alınır. Örneğin oksijen taşıma
görevine sahip bir protein olan hemoglobin, oksijen taşıma özelliğinden yoksun
dört polipeptitten oluşur. Bu fonksiyonel biyolojik protein dört polipeptitin
karmasıdır. Ayrı polipeptitlerin bir proteindeki özel dizilişlerine dördüncül
yapı adı verilir. (Şekil a-3)
NÜKLEİK ASİT YAPISI
Proteinler gibi nükleik
asitler de, nükleotid adı verilen küçük yapı taşlarından oluşan polimerlerdir.
Bir nükleotidin çeşitli parçaları vardır. Birinci kısmı riboz (RNA’daki) veya
deoksiriboz (DNA’daki) olan karbonhidrat molekülüdür. Riboza adenin (A), sitadin
(C), guanin (G) veya urasil (U) olan dört bazdan birisi eklenir. Eğer
karbonhidrat deoksiriboz ise U, timin (T) adındaki benzer bir bazla yer
değiştirir. A, C ve G deoksiriboz ile birlikte kullanılabilirler. Karbonhidrat
çemberinin (5 OH veya beş ana hidroksil grubu) farklı bir bölümüne, fosfat grubu
bağlanır. Bir nükleoitidin şeker-fosfat kısmı bir aminoasidin omurgasına
benzerdir ve bazlarda aminoasidin yan zincirlerine benzerdir. Bir nükleotidi bir
diğerinden farklı kılan tek şey bazdır.
İki nükleotid, bir nükleotidin
fosfatının diğer mükleotidin karbonhidrat kısmındaki 3-OH grubu ile reaksiyona
girmesiyle kimyasal olarak bağlanabilir. (Şekil a-4) Bu yine de bir uçta serbest
bir fosfat grubu, diğer uçta da serbest bir 3-OH grubu kalmasını sağlar ve bu
şekilde başka nükleotidlerle de tepkimeye girilebilir. Bu sürecin tekrarlanması
çok uzun polinükleotidlerin oluşmasını sağlar. Hücresel RNA, yetmiş ile ellibin
arasında nükleotid uzunluğuna sahip olabilir. Bir tek DNA molekülü ise bir kaç
binle, milyarlarca arasında değişen sayılarda nükleotidden oluşabilir. Bir
polinükleotidin sıralaması ise geleneksel olarak 5′inci sondan 3′üncü sona doğru
yazılır.
Hücresel RNA’lar tekli polinükleotid zincirler olarak bulunurlar.
RNA’nın bir kaç biyolojik sınıfı mevcuttur. İlkine haberci RNA (mRNA) adı
verilir. Bu sınıfın üyeleri DNA genlerinin sadık kopyaları olarak
üretilmişlerdir. mRNA tarafından taşınan genetik bilgi daha sonra protein sentez
cihazı olarak bir protein üretmek için yorumlanır. İkinci tip RNA’ya ribozomal
(rRNA) adı verilmektedir. Bu sınıftaki polinükleotidler, protein sentezinin ana
parçası olan ribozomların oluşturulması için çok sayıdaki protein ile birleşir.
En büyük RNA kategorisi ise transfer RNA (tRNA) adı verilenlerdir. Bu sınıfın
üyeleri göreli olarak daha küçük olup, yetmiş ile doksan arası nükleotide
sahiptir ve mRNA ile ribozomun hareketi sonucu üretilen büyümekte olan protein
arasında “adaptör” görevi görürler.
Hücresel DNA, çift sarmal bir molekül
olarak bulunur - hidrojen bağlarıyla kuvvetlice tutulan birbirine geçmiş iki
polinükleotid (ünlü çift sarmal). Bunun nedenini anlayabilmek için
polinükleotidleri oluşturan bazların yapısına bakmak gerekmektedir (Şekil a-4).
Nükleotidler iki gruba ayrılabilirler. Daha büyük bazları (birbirine geçmiş iki
halka) taşıyan pürinler (A ve G) ve tek halkaya sahip primidinler (C ve T). Eğer
A ve T doğru yönlendirilirlerse, birbirleriyle iki hidrojen bağı
oluşturabilirler ve G, C ile üç hidrojen bağı oluşturabilir. Hücrelerde bir
sarmalda G bulunuyorsa, ikinci sarmalda C vardır, veya bunun tersi mevcuttur.
Sarmalın birisinde A varsa, diğerinde T vardır. Bu şekilde iki sarmal birbirini
tamamlayıcıdır. Hidrojen bağı için tam olarak yönlenmeyi sağlamak amacıyla iki
sarmal, ikisi farklı yönlere doğru olmalıdır. Birisi 5′ten 3′e doğru ise diğeri
3′ten 5′e doğru olmalıdır. Ökaryotların DNA’sı iki tamamlayıcı çizgisel sarmala
sahiptir ancak pek çok bakterinin DNA’sı şaşırtıcı bir biçimde dairesel
sarmallara sahiptirler.
Bir hücredeki DNA miktarı, organizmanın karmaşıklığı
ile doğrudan ilgilidir. Bakteriler bir kaç milyon DNA nükleotidine sahiptir.
Ökaryotik hücrelerdeki DNA miktarı ise mantarlarda bir kaç on milyondan, çiçek
veren bitkilerde bir kaç yüz milyarlara çıkabilir.
LİPİDLER VE
POLİSAKARİTLER
Biyomoleküllerin diğer iki temel kategorisi lipidler ve
polisakaritlerdir. Polisakaritler şeker polimerleri veya onların türevleridir ve
çok çeşitli rol oynarlar. Bitkilerde bulunan selüloz gibi yapısal materyal ve
karaciğerde depolanan glikojen gibi enerji kaynakları olarak kullanılabilirler.
Lipidler; nükleik asitler, proteinler ve polisakaritlerin aksine ayrı yapı
taşlarından oluşan polimerler değildirler. Her bir lipid molekülü temel
başlangıç materyallerinden sentezlenmelidir. Lipidler makro moleküller
değildirler ve ancak zar gibi yapıları oluşturmak için iş birliğine
girebilirler.
TRANSKRİPSİYON
DNA’daki genetik bilgi, bir polinükleotiddir.
Ancak taşıdığı bilgi hücreye nasıl polipeptit - protein- yapacağını iletir. Bu
bilgi, bir polimer dilinden diğerine nasıl çevrilmektedir? DNA’nın çift sarmallı
yapısının keşfinden kısa bir süre sonra fizikçi George Gamow genetik bilginin
şifrelenmiş bir şekilde saklandığını ve bilginin ifade edilmesinin
polinükleotidin şifresinin çözülmesini ve mesajın proteinlerin polipeptit diline
çevrilmesini içerdiğini söylemiştir. Şifrenin özel yapısı hakkında hata yapmış
olmasına rağmen, Gamow’un iç güdüleri haklıydı.
1960′ların başında şifre
çözüldü. Nobel ödüllü Marshall Nirenberg, Severo Ochoa, H. Gobind Khorona ve
çalışma arkadaşları şifrede bir aminoaside karşılık gelen birbirinin devamı üç
nükleotidin olduğunu söylediler. Üç baza ait ‘kodon’lar, hücre tarafından
kullanılmaktaydı böylece genetik kod yedeklenmiş, yani bir kaç farklı kodon aynı
aminoaside karşılık gelmekteydi. Örneğin ACU, ACC, ACA ve ACG aminoasit treonine
işaret etmektedir. Çoğu aminoasidin kendilerini işaret eden iki veya daha fazla
kodonu mevcuttur, ancak bir taneye sahip bir kaç tane de mevcuttur. Varolan 64
kodonun 61 tanesi aminoasitleri işaret eder, geriye kalan üç tane ise “dur”
anlamında kullanılır. Şifre çözme mekanizması bu özel işaretlerden bir tanesi
ile karşılaşınca proteinin üretimini o noktada durdurur.
DNA’da saklı olan
bilginin elde edilmesinde mevcut aşamalar transkripsiyon ve translasyon
(çevirim) adı verilen iki kavramsal bölüme ayrılabilirler. Özetle transkripsiyon
sırasında bir hücre , bir protein şifresi içeren DNA’sının (gen denilebilir)
küçük bir kısmının RNA kopyasını oluşturur. Translasyonda ise RNA’daki bilgi,
proteinin üretimi için kullanılır.
Bir genin transkripsiyonu büyük DNA
zincirinin neresinden başlanacağı gibi bir takım kararları içerir. Başlama
pozisyonunda, “promoters” adı verilen birkaç özel DNA sırasıyla işaretlenir.
Prokaryotlarda, “-35 Bölgesi” adı verilen bir DNA nükleotid dizilimi (genellikle
TCTTGACAT) bir genden otuzbeş nükleotid önce başlar. “Pribnow kutusu” ismi
verilen bir başka dizilim (genellikle TATAAT) transkripsiyonun başlayacağı
bölgeden itibaren, yaklaşık beş ile on baz çiftinde başlar. Benzer sinyallere ek
olarak, ökaryotların da “yükseltici” adı verilen ve transkripsiyon başlama
bölgesinden binlerce baz çift ötede olan DNA sıraları vardır. “Yükseltici”ler,
bir genin transkripsiyon hızını önemli ölçüde etkiler.
Transkripsiyonun
başlaması için, prokaryotlarda RNA polimeraz adı verilen bir enzim DNA’ya
yapışır. RNA polimeraz, beş polipeptit bağından oluşur. İlk olarak enzim DNA’ya
gevşekçe bağlanır ve genin promoter bölgesini bulana kadar kayar. Bulduğu zaman
ise proteinin s ismi verilen alt birimi, promoter DNA sırasını tanır. RNA
polimeraz, poromoter sırasını bulduğu zaman işi biten s kayarak uzaklaşır. s’nun
gitmesiyle, RNA polimeraz DNA’ya sıkıca yapışır ve DNA artık serbestçe hareket
edemez. Artık işe başlamıştır. RNA polimeraz DNA’nın 10 çift bazını “eritir”. Bu
bölgedeki polinükleotid sarmallarını ayırır. Bu RNA zincirinin DNA karşılığını
hidrojen bağıyla okuyabilmesi için gereklidir. Şimdi ise polimeraz
transkripsiyonun başladığı ilk DNA bazına karşılık gelen ribonükleotidin aktif
haline bağlanır. Daha sonra ikinci DNA bazına karşılık gelen, ikinci
ribonükleotide bağlanır.
İlk iki doğru ribonükleotid karşılığa uydukları
takdirde RNA polimeraz onları kimyasal olarak birbirine bağlar. Polimeraz daha
sonra DNA karşılığı boyunca bir pozisyonda ilerler ve ilerledikçe DNA
sarmallarını açar. Bu aşamalar oldukça hızlı bir şekilde, saniyede yirmi ila
elli nükleotid olmak üzere oldukça hızlı ilerler.
Transkripsiyon, bir soruna
neden olur: polimerazın altılı DNA sarmalı boyunca ilerlemesi, DNA’nın
polimerazın ilerisinde gereğinden fazla birbirine karışmasına neden olacaktır.
Ve eğer topoisomeraz isimli başka bir protein DNA’yı açmazsa transkripsiyonun
yavaşlamasına veya tamamıyla durmasına neden olacaktır. Bunu karmaşık bir
manevra ile gerçekleştirir - DNA’nın karışmış kısmını keser, kesilmemiş DNA
sarmalını kesilmiş olanın üzerinden geçirir ve daha sonra kesiği tekrar
kapatır.
RNA polimerazı özel bir DNA sırasına rastlayınca transkripsiyon sona
erer. Prokaryotlarda bu altı veya yedi tane GC baz çifti içeren ve aynı
uzunlukta AT baz çifti içeren bir bölgeyle takip edilen palindromik bir
bölgedir. Bütün hepsi olmamakla birlikte, bazı genler polimerazın DNA’dan
ayrılması için r adı verilen ek bir proteine ihtiyaç duyarlar.
GEN
DÜZENLENMESİ
Tipik bir bakteri hücresi, binlerce tipik memeli hücresi gibi on
binlerce gen içermektedir. Bir hücre, genin kopyalanması gerektiğini ve mevcut
binlerce arasından özellikle hangisinin seçileceğini nereden bilmektedir? “Gen
regülasyonu” önemli bir araştırma konusudur. Pek çok detayın keşfedilmesine
rağmen bir o kadarı da karanlıkta kalmaktadır. Ama gen regülasyonunun en basit
örneği, bakteriyofaj l’nın hayat çevriminin regülasyonudur. Virüslerin
prokaryotik benzerleri olan bakteriyofajlar, protein kılıfın içerisinde olan DNA
parçacıklarıdır. Kendisinin kopyalarını çıkarabilmek amacıyla önce uygun bir
bakteri hücresi bulur, kendisini bu hücreye yerleştirir ve DNA’sını ev sahibi
hücrenin içerisine enjekte eder. Faj’dan gelen DNA’lar yaklaşık elli tane geni
şifreleyecek kadar kısadır. Bu kendi çoğaltma mekanizması için yeterli değildir,
bu nedenle faj akıllıca davranıp ev sahibi hücrenin mekanizmasını ele geçirir.
Özetle faj kendi kendine yetemeyen bir asalaktır.
Bazı zamanlarda ise
bakteriyofaj l, bir hücreyi işgal ettiğinde hücre onun o kadar çok kopyasını
üretir ki, sonunda patlar. Buna litik çevrim adı verilir. Ancak başka zamanlarda
l, kendi DNA’sını bakterinin DNA’sı içine ekleyerek iki taneden tek bir molekül
oluştur. Burada l-DNA sakince bekler ve hücre bölündükçe o da çoğalır. Buna da
lizogenik çevrim adı verilmektedir. Bakteri, belki bir kaç jenerasyon sonra, bir
sorunla karşılaştığında (örneğin yüksek dozda ultraviyole ışığa maruz
kaldığında) bakteri DNA’sındaki l, DNA-litik moda geçer. Bu aşamadan sonra
kendisinin yüzlerce kopyasını yapar ve hücreyi patlatarak yeni bakteriyofajları
ortaya saçar.
Bakteriyofaj l’yı, lizogenikten litik çevrime yönlendiren
nedir? Bakteriyofaj DNA, hücreye girdiğinde RNA-polimeraz, bakteriofaj-l
transkripsiyon promoterine yapışır. Oluşan ilk genler “integras” adı verilen ve
l-DNA’yı bakteri-DNA’sına ekleyen bir enzimdir. Enzim bunu l-DNA’yı ev sahibi
hücrenin DNA’sının benzer bir sıraya sahip olduğu noktadan keser. Aynı enzim
bakteri-DNA’sını da bu noktadan keser. Bu her iki DNA parçasını birbirlerine
karşılık gelen ve hidrojen bağ yapabilecekleri açık “yapışkan” uçlarla bırakır.
Birleştirme enzimi daha sonra bu iki DNA parçalasını birleştirir.
Başka bir l
geni de, “baskılayıcı” adı verilen bir proteini şifreler. RNA polimerazın litik
çevrimi başlatmak için bağlanması gereken l-DNA sırasına, baskılayıcı sıkıca
bağlanır. Ancak baskılayıcı olduğu sürece l-RNA polimeraz bağlanamaz,
dolayısıyla litik çevrim de başlamaz. Baskılayıcının bağlanabileceği tek sıra
halinde üç yer mevcuttur. Baskılayıcı, birinci bölgeye ikinciden ve ikinci
bölgeye de üçüncüden daha sıkı bağlanır. Üçüncü yer, baskılayıcının kendisini
şifreleyen promoteri kapsar. Bu sıralama üçüncü yer dolana ve sentezlenmeyi
durdurana kadar baskılayıcının sürekli olarak sentezlenmesini sağlar. Eğer
baskılayıcının konsantrasyonu üçünce yerden ayrılmasına neden olacak kadar
düşerse, baskılayıcı gen yine çalışmaya başlar.
Bu mekanizma ile l, kendi
üretimini düzenler. Bazı kimyasalların mevcudiyetinde, mor ötesi ışıklar veya
yıkıcı diğer aracılar söz konusu olduğunda özellikle l baskılayıcısı, parçalayan
bir enzimin geni gibi çalışmaya başlar. Baskılayıcı, birince yerden
çıkartıldığında, Cro adındaki bir protein faaliyete geçer. Cro proteini
kuvvetlice üçüncü l baskılayıcı bağlama bölgesine bağlanır. Bu şekilde onu
tamamıyla kapatarak bakteriyofajın litik çevrimini başlatır. Artık l-DNA’nın
kopyasını yapmak ve onlara protein kılıf hazırlamak için gereken bütün genler
şifrelenmiştir.
Bakteriyofaj l’nın hayat çevriminin kontrolü, gen
regülasyonunun en basit örneklerindendir. Ancak yine de genlerin çoğunun l
sistemine benzer sistemlerle, bir genin başlatılmasına dair pek çok geri iletim
sistemiyle donatılmış şekilde regüle edildiği düşünülmektedir.
TRANSLASYON -
ÇEVRİM
Haberci RNA üretilir üretilmez, yapılan görev mesajın bir proteine
çevrilmesine döner. Bu süreç en iyi şekilde prokaryotlarda anlaşılır.
Şifresi
çözümlenmiş bir mRNA, ribozom adı verilen bir parçacıkla bağlıdır. Ribozomlar,
52 ayrı proteini (çoğu çoklu kopya şeklinde mevcuttur) ve 120, 1542 ve 2904
nükleotidden oluşan, 3 RNA içerir. Ribozom, 305 alt birim - 505 alt birim adı
verilen iki büyük parçaya bölünebilir. Ribozom inanılmaz bir biçimde kendi
kendini yenileyebilmektedir. Deneylerde, ribozomların kendisini oluşturan
parçalarına ayrıldığı ve tekrar karıştırıldığı zaman, uygun şarlar mevcutsa
kendiliğinden yine eski halini oluşturabileceğini göstermiştir.
Ribozom, RNA
polimeraza benzer bir probleme sahiptir. Ribozom, çevrimi başlatmak için
mRNA’daki noktayı bulmalıdır. Prokaryotlarda bu nokta Shine-Dallagarno sırası
adı verilen ve başlangıç noktasından yaklaşık on nükleotid yukarıda olan bir yer
olarak işaretlenmiştir. Başlangıç AUG’nin ilk ardışık sırasında başlar (AUG
aminoasit metionini şifreler). Ökaryotlarda ise başlangıç 5′inci sondan itibaren
ilk AUG’de başlar.
Ribozomlar doğrudan mRNA’ya bağlanamazlar, diğer başka
faktörler de etki eder. Prokaryotlarda başlangıç faktörleri adı verilen ve IF-1,
IF-2, ve IF-3 olarak etiketlenen proteinler gereklidir. Çevrimin başlaması için
IF-1 ve IF-3, 30S ribozomal alt birime bağlanır. Bu kompleks daha sonra, daha
önceden oluşmuş IF-2′ye bağlı metionin taşıyan bir tRNA molekülüne (1) ve
başlangıç bölgesindeki mRNA molekülüne bağlanır (2). Daha sonra 50S ribozomal
alt birim, büyüyen komplekse bağlanarak IF-1, IF-2 ve IF-3′ün düşmesine neden
olur. Ökaryotlardaki çevrim başlangıcı, benzer aşamalardan geçer ancak başlatma
faktörleri on veya daha fazla olabilir.
Bir sonraki aşamada, ikinci bir tRNA
molekülü uzatma faktörü Tu (Ef-Tu) ile işbirliği yapar ve uygun aminoasidi
taşıyarak ribozoma bağlanır. Peptit bağ, ribozom tarafından taşınan iki
aminoasit arasında oluşur. Artık birinci tRNA, iki aminoasidini kaybetmiş ve
ikinci tRNA’ya da iki kovalent bağlı aminoasit parçası kalmıştır. Bu noktada
birinci tRNA ribozomdan çözülerek ayrılır, ikinci tRNA daha önce birinci tRNa
tarafından işgal edilen yere taşınır ve ribozom mRNA, tam üç nükleotid aşağıya
hareket eder. Bu translasyon süreci şimdilik nedeni tam olarak bilinmese de,
EF-G adı verilen başka bir proteine gereksinim duyar.
Bu aşamalar ribozom
“dur” kodonuna karşılık gelen serbest bir nükleotid sırasına gelene kadar sürer.
Serbest bırakma faktörü adı verilen bir başka protein, dur kodonuna bağlanarak
ribozomun oradan hareket etmesini engeller. Ayrıca, serbest bırakma faktörü
ribozomun davranışını değiştirir. mRNA’nın üzerinde oturup serbest bırakma
faktörünün hareket etmesini beklemektense, ribozom hala bağlı bulunduğu en son
tRNA molekülünün tamamlanmış peptit zincirini keser ve protein serbest olarak
solüsyonun içerisinde yüzer. Artık etkin olmayan ribozom mRNA’dan ayrılarak
başka bir protein sentezi sürecini başlatmak için serbestçe dolaşarak
uzaklaşır.
Bu kısa özette belirtilemeyecek kadar başka birçok faktörler de
translasyon-çevrim sisteminin işlevi için gereklidir. Bunlar kimyasal olarak
doğru aminoasidi doğru tRNA’ya yerleştirecek enzimleri, çevrimin doğruluğunu
kontrol edecek çeşitli mekanizmaları, aktive edilmiş nükleotid GTP şeklinde
kimyasal enerjileri içerir. Bu özet okuyucuya hem genetik bilginin ifade
edildiği süreçle ilgili ve bu ifadede ne tip inceliklerin dahil olduğu ile
ilgili bir fikir verir.
DNA REPLİKASYONU
Bütün hücrelerin hayatında
bölünme düşüncelerinin olduğu bir dönem vardır. Hücre bölünmesinde esas önemli
konu, genetik bilginin kopyalanıp bozulmadan taşınmasıdır, bu görev için çok
büyük bir çaba harcanmaktadır.
1957 yılında Arthur Kornberg, belli bir
enzimin aktif hale gelmiş deoksinükleotidleri, Kornberg’in tepkime karışımına
koyduğu herhangi bir DNA “karşılığı”ının tam bir kopyası olan yeni bir DNA
molekülüne polimerize ettiğini ispatladı. Bu enzime DNA polimerazı 1 (pol 1)
adını verdi. Bilimsel çevreler buluşla ilgili çok heyecanlanmışlardı. Ancak
geçen yıllar Pol 1′in temel görevinin hücre bölünmesi sırasında DNA sentezlemek
olmadığını, daha çok morötesi ışınlar ve mutajenler gibi diğer çevresel etkiler
nedeniyle zarar gören DNA’ları onarmak olduğu anlaşıldı. Daha sonra diğer iki
DNA polimerazı olan Pol II ve Pol III keşfedildi. Pol II’nin görevi hala pek
anlaşılamamıştır, bu enzime sahip olmayan mutant hücreler, gözle görülür bir
eksiklik sergilememektedirler. Pol III, DNA replikasyonunda temel görev yapan
bir enzim olarak tanımlanmıştır.
DNA polimerazı III, aslında 300 ile 1100
aminoasit segmentiı arasında uzunluğa sahip yedi farklı kompleksten oluşur. Bu
alt birimlerden yalnızca bir tanesi gerçek kimyasal birleştirmeden sorumludur,
diğer alt birimler kritik ek fonksiyonlarda görev alırlar. Örneğin polimerize
alt birimleri on ile on beş arası nükleotidleri birleşirdikten sonra, DNA
karşılığından ayrılma eğilimindedirler. Eğer bu hücrede de gerçekleşecek olsaydı
polimeraz replikasyon tamamlanmadan önce bir kaç yüz kez geri atlamak zorunda
kalacaktı ve replikasyonu çok yavaşlatacaktı. Ancak yedi alt birimiyle birlikte
tam bir Pol III bütün DNA karşılığı (bazen milyonlarca baz çifti uzunluğunda
olabilir) kopyalanmadan ayrılmaz.
Polimerleştirme faaliyetine ek olarak Pol
III’ün 3′©5′ nükleaz faaliyeti de vardır. Bu polimerleşmiş DNA’ları 3′ ucundan,
5′ ucuna doğru başlayarak serbest nükleotidlere çevirebilir anlamı taşır. Neden
bir polimeraz DNA’yı ayırabilsin? Pol III’ün nükleaz faaliyetinin kopyalama
sürecinin doğruluğunu güvence altına almak açısından çok önemli olduğu ortaya
çıkmıştır. Yanlış bir nükleotidin büyüyen DNA zincirine eklenmiş olduğunu farz
edin, Pol III’ün nükleaz fonksiyonu geri dönmesini ve yanlış nükleotidi
çıkarmasını sağlayacaktır. Doğru çiftlenmiş nükleotidler nükleaz faaliyetine
karşı dirençlidirler. Bu aktivitenin adı “doğrulama”dır ve eğer olmasaydı DNA
kopyalanırken binlerce hata oluşacaktı.
DNA replikasyonu, “replikasyon
orijini” olarak bilinen belirli bir DNA parçacığında başlar ve ana DNA’nın, her
iki yönünde hızlıca ilerler. Replikasyon sırasında halledilmesi gereken ilk
görev transkripsiyonda olduğu gibi iki ana DNA sarmalının ayrılmasıdır. Bu DnaA
proteinin görevidir. Sarmallar ayrıldıktan sonra DnaB ve DnaC adı verilen iki
protein devreye girer ve tekli tutama bağlanırlar. Büyüyen açık uçlu DNA’ya iki
yeni protein daha eklenir, tek tutam bağlama proteini (SSB) DNA kopyalanırken
iki DNA tutamını ayrı tutar. Ve kompleks oluşumu sırasında çift sarmal DNA’da
ortaya çıkan karışıklıkları çözer.
Bu noktada DNA polimeraz sentezlemeye
başlar. Ancak bazı problemler ortaya çıkar. DNA polimerazı, RNA polimerazının
transkripsiyonu başlattığı gibi iki nükleotidi birbirine bağlayarak sentezlemeye
başlayamaz. DNA enzimi sadece mevcut nükleotide yeni nükleotid ekleyebilir. Bu
nedenle hücre açık DNA karşılığının üzerinde kısa bir RNA sırası yapmak için bir
enzim kullanır. Bu enzim iki nükleotidde RNA sentezini başlatabilir. RNA zinciri
on nükleotid boyuna ulaştığı zaman DNA polimerazı RNA’yı kullanarak sonuna
deoksinükleotidler ekler.
İkinci problem, replikasyon “çatal”ı açıldığı zaman
ortaya çıkar. Yeni DNA’nın tutamlarından bir tanesi zorluk çıkmadan devam eder.
Bu polimerazın 3′©5′ doğrultusunda okurken 5′© 3′ doğrultusunda yapmış olduğu
tutamdır. Ancak ikinci tutam nasıl sentezlenecektir? Eğer doğrudan yapılacak
olursa polimeraz karşılığı 5′© 3′ doğrultusunda okuyacak ve yeni tutamı 3′©5′
doğrultusunda sentezleyecektir. Teorik olarak bunun neden gerçekleşmediği
açıklanamamakla birlikte, hiç bir bilinen polimeraz 5′©3′ yönünde
okuyamamaktadır. Bunun yerine, DNA açıldıktan sonra çatala yakın yerde RNA
primer yapılır ve DNA sentezi 5′©3′ yönünde gerisin geri işlemeye başlar. Bu
kısımdaki sentezlenmenin ilerleyebilmesi için replikasyon çatalı açılıncaya
kadar beklenilmeli, başka bir RNA primeri yapılmalı ve DNA sentez prosedürü daha
önce sentezlenmiş kısıma doğru gerisin geri başlamalıdır. RNA primerler
ayrılmalı ve boşluklar DNA ile doldurulmalı ve DNA’nın uçları birbirine
tutturulmalıdır. Bu bir kaç enzim daha gerektirmektedir.
Prokaryotik DNA
replikasyonunun yukarıda anlatılan tanımı çok sayıda laboratuvarın olağanüstü
çabalarıyla bir araya gelmiştir. Ökaryotik DNA’nın replikasyonu çok daha
karmaşıktır dolayısı ile hakkında bilinenler de daha azdır.
____________________________________


