|
I. BİLİM
TARİHİ ve YENİ BİLİMSEL VERİLER
Günümüzde ilkokul çağındaki bir çocuk için
bile sıradan sayılabilecek bir takım bilimsel bilgiler, düşünce tarihi
boyunca insanlığın en kompleks problemlerini oluşturmuştur. Tarih boyunca
evren ve insanın evrendeki yeri hakkında bir çok iddiada bulunulmuş ve bu
konuda çok çeşitli kabuller ortaya konmuştur.
Eski çağlardan beri gökyüzü ve gök olayları,
insanların dikkatini çekmiştir. İlkçağ insanı, gökyüzünü incelemek ve
evrendeki olaylar üzerinde bilimsel çalışmalar yapmak için gerekli
olanaklara yeterince sahip değildi. Yaşamını çok zor koşullar altında
sürdürdüğünden, güvenli ve rahat bir yaşam için öncelikle hayatı
zorlaştıran doğa olaylarını anlamak ve onları kontrol etmek zorundaydı.
İlk dönemlerden beri insanların gök bilimleriyle ilgilenmesi bu
nedenledir. Kısaca ifade etmek gerekirse, astronomi bilimi, yalnızca soyut
bilim ve gerçeği öğrenme isteğinden değil, daha çok sosyal
gereksinimlerden doğdu.[1]
Babillilerde, Eski Mısır’da, Eski Çin ve Hint uygarlıklarında daha çok
günlük ihtiyaçlara yönelik matematik ve astronomi çalışmalarına
rastlanmaktadır. Eski Yunan’da Aristo, dünyanın sabit merkez olduğunu;
bütün gezegenlerin, yıldızların, Güneş’in ve Ay’ın, dünyanın çevresinde
döndüklerini savunuyordu. Ona göre yıldızların ham maddesi ve dünyanın ham
maddesi birbirlerinden tamamen farklıydı. Yıldızlar ezelî bir yakıtla
yakılmışlardı. Bunlar hem ezelî, hem de ebediydi. Oysa dünya, kusurlu ve
eksikti, yıldızlar gibi mükemmel değildi. Daha sonra Batlamyus, Aristo’dan
aldığı mirası kullanarak ortaya dünya merkezli astronomik bir model
koydu. Bu modele göre Güneş, Ay ve gezegenler dünyanın etrafında
dönüyordu. Batlamyus’un dünya merkezli evren modeli 1500 yılı aşkın bir
süre Hıristiyan Kilisesi tarafından da kutsal kitaba uygun olan bir evren
görüşü olarak benimsenmişti.[2]
Karanlık çağda Avrupa’ya kilise egemendi.
Kilise öğretilerine karşı olan her şey tehlikeli sayılmış ve
cezalandırılmıştı. Bu durum 16. ve 17. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu
sıralarda Ortaçağ politik yapısı gerilemekte ve Aydınlanma hareketleri
başlamaktadır. Kopernik, Galile ve Kepler ile beraber Ortaçağ sona ermiş,
güneş merkezli evren kavramı, yeniden gündeme gelmiştir.[3]
Bu anlayışın geçersiz olma sürecini başlatan Kopernik, güneşi her şeyin
merkezine koyarak, bu anlayışın gözlenen evrenle daha uyumlu olduğunu
ortaya koydu. Çok iyi bir matematikçi ve yeryüzündeki fizik yasalarını
gökyüzündeki cisimlere uygulayan ilk kişi olan Kepler, Kopernik’in
sistemindeki eksiklikleri gidererek, güneş merkezli evren sisteminin
doğruluğunu onaylıyordu. Bilimin Kepler ile zirveye doğru tırmanışı,
hareket yasalarını keşfeden ve teleskopu kullanarak ilk ciddi yıldız
gözlemini gerçekleştiren Galile ile devam etti. Kopernik, Kepler ve
Galile’nin gözlemlerinin gelişimi bilim tarihinin gelmiş geçmiş en önemli
düşünürü Newton’un çekim yasası ile zirveye oturmuştu. Ardından
Einstein, Newton’dan miras aldığı birikim sayesinde maddeyi, uzayı ve
zamanı birbirine bağlayan formülleri ortaya koydu. Einstein’ın izâfiyet
teorisi, zamanın mutlak olmadığını, zamanın, hıza ve çekim gücüne bağlı
olarak değiştiğini göstererek, büyük bir zihinsel devrime sebep oldu.[4]
Bilimdeki bu hızlı gelişmeler ile birlikte
materyalistlerin dayandıkları ve güvendikleri madde, bugün o eski
saltanatını kaybetmiştir. Modern fizik, maddeyi imhâ etmiştir. Asıl ve
cevher sanılan maddenin, atom çekirdeğinde bulunan kuvvetlerden
(enerjilerden) ibaret olduğu anlaşılmıştır.[5]
Yunanca’da “bölünemez” mânasına gelen atom üzerindeki çalışmalar
sonucunda, kütlesi en hafif atomun kütlesinin binde birinden daha az
olan ve “elektron” denilen bir maddenin varlığı ortaya konmuştu. Kısa bir
süre sonra, bu elektronların da atomların kendi içlerinden çıktığı
anlaşıldı. Maddeyi oluşturan atomların gerçekten bir iç yapılarının
olduğunun ortaya çıkması, atomların da etrafında elektronların döndüğü,
son derece küçük ve artı yüklü çekirdeklerden oluştuğunu ortaya koydu.
Yirmi yıl öncesine kadar, proton ve nötronların temel parçacıklar
oldukları sanılıyordu. Ancak protonların ve elektronların
çarpıştırıldıkları deneyler, onların daha da küçük ve “kuvark” denilen
parçacıklardan yapıldıklarını gösterdi. Artık, ne atomların ne de onların
içindeki proton ve nötronların bölünemez olmadıkları bilinmektedir.[6]
Bilimdeki bu tür gelişmeler, evren ve oluşumu
hakkındaki bilgilerin artması, ayrıca ortaya atılan bilimsel iddiaların
artık varsayımlara değil, olasılık hesapları doğrultusunda matematik gibi
kesin bir dil kullanan güçlü verilere dayandırılması, tarih boyunca dine
karşı bilimi kendine dayanak olarak gören materyalist ateistlerin değil,
teistlerin iddialarını doğrular hale getirmiştir. Bu çalışmanın Tanrı’nın
varlığının kanıtlanmasında kullanılan klasik deliller kısmında
gösterilmeye çalışılan delillere yöneltilen çeşitli eleştirilerin ve bu
delillerin bilimsel olmadıkları iddialarının asılsızlığı, modern bilimin
verilerinin desteğiyle yeni formülasyonlar halinde, söz konusu itirazlar
da gözetilerek ortaya konmuştur.
Örneğin evrenin bir başlangıcı olduğu fikri
(kozmolojik delilin iddiası) günümüzde Big Bang (Büyük Patlama) teorisi
çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu teori, 1920’li yıllardan sonra
ortaya konmuş ve Einstein’ın izâfiyet teorisi ile Hubble’ın en gelişmiş
teleskoplarla gözlem verileri bunun için kullanılmıştır. William Lane
Craig, bilimdeki bu verilerin kelâmcıların hudûs (kozmolojik delilin
kelâmcılarca en yaygın biçimde kullanılan şekli) delilini desteklediğini “
The Kalâm Cosmological Argument ” adlı eserinde uzun uzadıya
anlatmaktadır. Bu delile göre:
·Her başlangıcı
olanın kendi dışında bir sebebe ihtiyacı vardır.
·Evrenin bir
başlangıcı vardır.
·Demek ki evrenin
varlığının da bir sebebi vardır.[7]
Bu formülasyon iyi incelendiği takdirde,
buradaki en kritik maddenin, ikinci madde olduğu anlaşılır. Modern dönemde
ortaya konan Big Bang Teorisi ise söz konusu kritik maddenin
doğruluğunu ortaya koymak suretiyle kelâmcıların kullandığı klasik hudûs
delilinin doğruluğunu desteklemektedir.
Big Bang Teorisi, evrenin tek bir noktadan
başladığını, bu çok yoğun ve çok sıcak başlangıcın uzay genişledikçe daha
az yoğun ve daha az sıcak duruma geçtiğini söylemektedir. “Yokluk” tarif
edilemeyen demektir, şâyet evrenin başlangıcı da yokluk ise, bu durumda
evrenin başlangıcının da tarif edilemez olması gerekir. Fizik kuralları
ile yapılan hesaplar, evrenin başlangıcında fizik kurallarının çöktüğünü
göstermektedir. Bu, fizik kurallarına dayanarak, fizik kurallarının
çöktüğü anı tespit etmek demektir ki, bilimin insanlığı böyle bir sonuca
götüreceğini hiç kimse tahmin etmiyordu. William Lane Craig, bu hususu
şöyle açıklamaktadır: “Başlangıçtaki tekillik, bir varlık değildir. Yani
bu tekilliğin, pozitif ontolojik (varlıksal) bir statüsü yoktur.
Eğer uzayın genişlemesini zamanda geriye doğru götürürseniz, tekillik,
evrenin varlığının kesildiği noktayı temsil eder. O, evrenin bir parçası
değildir, fakat geriye döndürülmüş, zamanda büzülen evrenin, yok olduğu
noktayı temsil etmektedir. Evrenin, tekilliğin yanında var olan hiçbir ânı
yoktur. Başlangıçtaki tekilliğin ontolojik statüsü yokluğa denk
gelmektedir. Tekillikte fizik kurallarının durması ve mevcut tahmin
edilemezlik, yokluğun hiçbir fiziki kural gerektirmemesinin ışığı altında
anlaşılırdır.”[8]
Craig, madde, uzay ve zamanın içinden çıktığı
tekilliği yokluk olarak tanımlamakta ve bu konuda da şöyle demektedir :
“Gerçek Dünya’da sonsuz yoğunluk haline eşit hiçbir şey olamaz, eğer
herhangi bir kütlesi olan cisimse, o zaman sonsuz yoğun olamaz. Hoyle’un
işaret ettiği gibi durağan-durum modeli, maddenin yokluktan yaratılmasını
gerektirir; fakat Büyük Patlama da aynısını gerektirir; çünkü eğer
genişlemeyi zamanda geriye doğru takip edersek evrenin hiçliğe kapandığını
görürüz. İşte bu sonsuz yoğunluktur. Büyük Patlama modelinin tam olarak
mânası ve gereği yoktan yaratılıştır.”[9]
İzâfiyet teorisi, uzayı, zamanı ve maddeyi birbirine bağlayarak, maddenin
başlangıcının yokluğa denkliğini gösterir. Evrenin başlangıcına geri
gittiğimizde tüm uzayın kapanması, maddeyi de bahsedilir olmaktan
çıkarmakta, yani maddenin yokluğunu göstermektedir.
Evrenin bilinçli bir şekilde tasarımlandığını
gösterebilmek ve bu deliller üzerinde düşünebilmek, Tanrı’nın evrene
müdahalesinin, hâkimiyetinin ve her şeyden haberdar oluşunun en önemli
delilidir. Günümüzde, astronomi, fizik, astrofizik, kimya ve biyoloji
alanlarında bulunan sayısız delil, bunu desteklemektedir. Bütün bilimler,
olayları neden-sonuç çerçevesinde açıklamaktadırlar; bilimin varlığı
neden-sonuç ilişkilerine bağlıdır. Bazı kişiler bilimin kanunlarıyla
evrenin açıklandığını söyledikten sonra, “Mâdem bilim her şeyi açıklıyor,
Tanrı bunun neresinde?” şeklinde sormuşlardır. Oysa bilim ve nedensellik
evrenin yaratılmadığını değil, evrenin işleyiş mekanizmalarını
açıklamaktadır. Bu açıklamalar ise Tanrı’nın varlığının karşıtı değildir.
Evrenin işleyiş mekanizmaları ne kadar iyi açıklanırsa, evrenin düzeni o
kadar iyi anlaşılmakta, bu durum da evrenin ancak Tanrı tarafından planlı
bir şekilde yaratılabileceğine dair deliller sunmaktadır. Mekanizm ve
gâyesellik içe içe girmiş bir şekilde gâyeselliğin zıttı değil,
anlaşılmasının aracıdır. Bilimsel bilgilere ulaşma çabası, Tanrı’dan
uzaklaşmanın değil Tanrı’ya yakınlaşmanın aracıdır. Sorun, bilimsel
yaklaşımlarda değil, bilimi tanrılaştırmaya kalkmaktadır. Big Bang,
evrenin ve tüm kanunların bir başlangıcının olduğunu, evren gibi bilimsel
kanunların da mutlak olmadıklarını, evrenin işletilen, muhafaza edilen,
bağımlı kanunlara sahip olduğunu, bütün bunların da kudretli, bilinçli,
her şeyden haberdâr bir Yaratıcı tarafından tasarlandığını ortaya
koymaktadır. [10]
Amerikalı ünlü astrofizikçi Hugh Ross,
evrenin bir başlangıcı olduğunu kanıtlayan Big Bang’in verilerinin evrenin
sonsuzdan beri varolduğunu savunan materyalistlere verdiği cevabı şu
sözleri ile özetlemektedir: “ Ateizm, Darwinizm ve 18. yüzyılda başlayıp
20. yüzyıla kadar süren felsefelerden doğan tüm “izm” ler, evrenin
sonsuzdan beri var olduğu şeklinde yanlış bir varsayıma dayanmışlardır.
Big Bang’in tekilliği ise, bizleri evrenin ötesinde/arkasında/öncesinde
bulunan bir sebeple yüzyüze getirmiştir ki bu sebep, hayat dahil her şeyin
asıl kaynağıdır.”[11]
Kozmolojik delil, modern bilimsel verilerle nasıl yeniden savunuluyorsa,
aynı şekilde Teleolojik delil de yeni bilimsel veriler çerçevesinde
yeniden ele alınmaktadır. Ancak bu kez tartışmalar, “İnsancı İlke”
başlığı altında cereyan etmektedir.
II. İNSANCI İLKE’NİN
ORTAYA ÇIKIŞI ve TANIMLARI
Evren’in oluşumunda bir amaç olup olmadığı
sorusunun felsefe ve ilahiyat çevrelerinin en temel konularından biri
olduğunu belirtmiştik. Aynı şekilde insan ve evren ilişkisi ve insanının
evrendeki konumu konusu da düşünce tarihinin temel problemlerinden birini
oluşturmaktadır. İnsan ve evren yaratılmış mıdır? Yoksa materyalistlerin
savundukları gibi kör bir tesadüf sonucumu meydana gelmişlerdir? Hayatın
ve canlılığın kökeni nedir? Yaşamımızın bir gâyesi var mıdır? gibi
bir çok soruya cevap hazırlamak ve yaşamın gerçek amacını tespit etmek
için özellikle astronomi, fizik, astrofizik, kimya, biyoloji, biyokimya,
moleküler biyoloji, hücre biyolojisi ve daha bir çok alanda modern bilimin
verileri ışığında teistler tarafından çeşitli deliller öne sürülmüştür.
Artık günümüzde materyalistlerin, düşüncelerine dayanak olarak gördükleri
bilimin birçok verisi kendi düşüncelerini çürütür ve etkisiz hale getirir
olmuştur.
20. yüzyılın son çeyreğinde evrenin kaynağı
ve kaderi ile ilgili önemli sorularla ilgilenen akademisyen sayısında
önemli bir artış olmuştur. Bu akademisyenlerin içinde ileri seviyede
uzmanlık gösteren filozoflar, ilahiyatçılar, ve bilim adamları
bulunmaktadır. Bu modern metakozmolojistler[12]
evrenin tamamını inceleyip hem mikro hem makro ölçüde, pek çok soruyu
gündeme getirmişlerdir. Evren niçin vardır? Evren niçin olduğu gibidir?
Niçin sonu varmış gibi görünür? Uzay, zaman, madde, enerji ve bilincin,
arkasındaki yaratıcı güç nedir? Ve bunlar neden bu kadar hassas bir denge
içindedirler? Öyle ki bunların temel yapısındaki en ufak bir farklılık
hayatın varlığını ve devamlılığını imkânsız kılar. Evrenin varlığı için ne
gibi kozmik birleşimler gereklidir ve bunlar akıllı bir yaşamı nasıl
desteklemişlerdir? Değişik formlarda bilinçli bir hayatın varlığına imkân
tanıma potansiyeli olan farklı evrenlerin olması mümkün müdür? İçinde
hayatın, akıl ve bilincin bulunabileceği ve değişik doğa kanunlarıyla
yürüyen farklı evrenlerin oluşturulması mümkün olabilir mi? Evrenin
yaratılmışlığı ve beraberinde getirdiği pek çok soru ile Tanrı’nın
kendisini, doğal olarak tanıttığı gerçeği bize iyimser pek çok sebep
vermektedir. Belki de en büyük metakozmolojik soru Leibniz’in dediği gibi
filozofik olarak şu şekilde sorulabilir: “Neden hiçbir şey yerine bir
şeyler var?”[13]
Modern bilimsel veriler bizlere evrenin ve
canlılığın tesadüfen oluşamayacak kadar hassas değerlere sahip olduğunu,
gözlemler ve matematiksel veriler doğrultusunda ispat etmekte ve yaşamın
oluşabilmesi için gereksinim olan bu hassas değerlerin insan ile uyumunu
göstermektedir. Bilim çevrelerinde genellikle, Tanrı’nın varlığına ulaşmak
amacıyla yola çıkılmamasına rağmen özellikle son yıllarda ortaya
çıkan sonuçlar, inanan ve inanmayan bir çok bilim adamını hayrete
düşürmekte ve bu mükemmel hassasiyetin ve akıllı yaşamın ancak bir düzen
koyucunun kontrolünde ve bir inâyet doğrultusunda oluşabileceği gerçeğini
ateist ve agnostik bilim adamlarına dahi itiraf ettirmektedir. “Kozmoloji
biliminin her zaman büyüleyici yanlarından biri, insanların kozmoloji ile
amatör olsun profesyonel olsun ilgilenen herkesin, evrendeki yerimiz,
evrenin yaratılışı, varlığı ve hatta Tanrı’nın varlığı gibi konulardaki
soruları yanıtlama potansiyeline sahip olduğunu düşünmesidir. Büyük
patlama destanının astronomlar, matematikçiler ve fizikçiler kadar
teologların ve felsefecilerin de ilgilerini uyandırması hiçbir şekilde
rastlantısal değildir.”[14]
İngiliz astrofizikçi Fred Hoyle evrendeki
mükemmel uyumlar karşısında varlığımız hakkında şöyle söylemektedir:
Oldukça fantastik bir evrende yaşıyoruz, ancak varlığımızın manası olup
olmadığına dair çok az şüphemiz var”. Yine fizikçi Freeman J. Dyson
evren-insan uyumuna şöyle dikkat çekmektedir: “Evrenin derinliklerine
bakıp, fizik ve astronomide bizim yararımıza çalışan bir çok rastlantıyı
fark edince, evren, bir anlamda, sanki bizim geleceğimizi biliyormuş gibi
görünüyor.”[15]
Son otuz kırk yıl içinde bir çok meşhur bilim
adamı, hem Tanrı’ya hem de bilime olan inancını açık bir şekilde
belirtmiştir. Ancak materyalizmin etkisinden kurtulamayan bazı bilim
adamları, örneğin Oxford Üniversitesi’nden ve Darwin’in takipçilerinden
olan zooloji profesörü Richard Dawkins, dînî inancı bir kenara atmakta
tereddüt bile etmeyerek evrenin ve canlılığın bilinçli bir şekilde oluşumu
konusunda yaratıcı bir Tanrı inancına sahip herkesi “bilimsel cahil”
olarak niteler ve dini de “bir virüs” olarak tanımlar.[16]
Darwin hayranlığı ile yazılmış meşhur kitabı Kör Saatçi’nin
(The Blind Watchmaker) birinci bölümünün ilk cümlesinde kullandığı
ifade ise, konuya yaklaşımını açıkça ortaya koymaktadır: “Biz hayvanlar,
bilebildiğimiz evren içerisindeki en karmaşık şeyleriz”.[17]
Epistemoloji ve bilimin merkezi sorunu, hangi
kuramların temel olarak alınması gerektiğini belirlemek olmuştur. Büyük
idealist filozofların çözümü aklı (mind) mantıksal ön koşul olarak alırken
(apriori); materyalist filozoflar maddenin içsel özelliklerini aklın (intelligence)
varlığını düşünebilmek için ön koşul olarak almışlardır. Akıl, felsefenin
her zaman temel kuramlarından biri olmuştur. Ancak fizikçiler hiçbir zaman
teorilerine aklı karıştırmamışlardır. Gözlemcinin etkisini fiziğe sokan
kuantum fizikçileri bile hiçbir zaman bilgiye sahip (intellectual)
özellikleri kullanmazlar; bir fotoğraf tabakasıyla insanı gözlemci olarak
eşdeğer kabul etmişlerdir. Ancak 70’li yıllardan sonra kozmologlar
arasında Anthropic Principle (İnsancı İlke) olarak bilinen fikirler
toplamı, aklı ve gözlemciliği de fiziksel bilimin konuları arasına
sokmuştur.[18]
Kopernik ve Rönesans’tan gelen devrim ve
bunun Newton fiziğiyle bütünleşmesinden ileri gelen miras ile insan
evrenin merkezinden uzaklaştırılmıştı. Kopernik Kozmolojik İlkesi,
dünyanın önemli bir yerinin olmadığını söyler. Aynı İlkeye göre homojen[19]
ve izotropik[20]
bir evrende, her nokta eşit öneme sahiptir. Antropik Kozmolojik İlke
ise, bizim evreni çok özel bir anda gözlemlediğimizi ve bu anın geçmiş ve
gelecekten farklı olduğunu belirtir. Bu ilkeye göre insan, çok özel bir
anda ortaya çıkmıştır. Şayet evren daha düzensiz olsaydı, onda yaşam
olamazdı.[21]
Evrenin insanı içerecek şekilde olması
gerektiğini söyleyen her hangi bir düşünce geçmişte yoktur. Zira Antik
çağda, evren, yayılmış ruhuyla yaşayan bir canlı gibi düşünülürdü; Orta
çağda bu kavram, Tanrı’nın evreni insan ırkı için ve kendi ihtişamı için
yarattığı düşüncesiyle ele alındı. Ancak Kopernik devriminin yarattığı
etki, dünyayı ve insanı evrenin merkezinden alıp dünyayı Tanrı tarafından
yaratılmış, kendi kuralları olan ve artık hiçbir ilâhi müdahaleye
uğramayan bir makine gibi görmek şeklinde oldu. Bu anlayışa göre dünya
artık, onu bilebilecek insan aklına yer vermeyen ve kendi
kurallarının aklın doğasını ve aklın fiziksel sistemin bir parçası olan
vücutla ilişkisini açıklamaya yetmediği bir makineydi. Bu nedenle
Descartes, insan vücudunu kendiliğinden hareket eden ve belirsiz bir
şekilde akıldan etkilenen bir şey olarak gördü. Bu nedenle akılla vücudun
ilişkisi, hem Descartes hem de onu izleyenler için ebedi bir problem
olarak kaldı. Descartes, bunları Tanrı tarafından yaratılmaktan başka
hiçbir ortak noktaları olmayan iki ayrı madde olarak kabul etti.[22]
Bu şartlar altında fiziksel dünyayı, aklını
ve kendi varlığını içerecek şekilde kabul etmek insan için oldukça
şaşırtıcı oldu. Aslında dünyayı, akıllı bir varlığı göremeyecek bir
makine şeklinde görmek; varlığı ve bilinçliliği bir gizem haline getirdi
ve insanoğlu kendinden haberdar olmak için gök cisimlerini incelemeyi
düşünmedi. Kendi varlığından haberdar olduğunu inkâr edemeyen Descartes
için sorun, gerçekliği kolayca ortaya çıkarılamayan makine dünyadan
haberdar olmanın nasıl mümkün olduğu sorusuydu. Onun çağdaşları, bu sorunu
kendi duyularının taşıdıklarına güvenerek çözüyorlardı ancak Descartes,
bunlara güvenmemişti. Duyular yoluyla tıpkı, pencereden ya da
uzaktan bakar gibi, dış dünya gözlenebilirdi, ancak ortaya çıkanın kişisel
etkiler tarafından kirletilmemesine özen gösterilmeliydi. Dünyanın kendi
içinde gözlemleyen akıllar üretebilmesi gibi bir özelliğin Tanrı
tarafından sağlandığı kabul ediliyordu. Akıl Cennet Krallığına ait farklı
bir yaratımdı.[23]
Bunlar 17. yüzyıla ait bilimden çıkan
metafiziksel varsayımlardı. Ancak Darwin’in evrim teorisi, 19. yüzyılda
yeni bir gelişme yarattı. Bir çok kişiye göre insan ve onun akılsal
işlevi, akılla madde arası bir köprü olarak görülen insan dışı şeylerden
geliyordu. Yaşam zamanla bilinçsiz maddeden türüyordu. Ancak 20. yüzyıl
fiziği her şeyi değiştirdi. Artık evren bir makine olarak kabul
edilmiyordu. Artık dünya, akıllı varlıkların gelişmesini sağlayacak
koşullara sahip kabul ediliyordu.[24]
İnsanın kendini evrenin merkezinde kabul eden görüşleri, her ne kadar
Kopernik ilkesiyle ortadan kalksa da ve bu ilkenin etkisiyle evrendeki
yerimiz merkezi ve özel olarak kabul edilmese de bu anlayışın ortaya
koyduğu sonuçlar dünyanın herhangi bir şekilde “özel” olamayacağı anlamına
gelmiyordu. Bu olasılık, Brandon Carter adlı fizikçiyi Kopernik dogmasına
İnsancı İlke adlı bir yaklaşımla sınırlama getirme fikrine ulaştırdı. Bu
yaklaşıma göre, insanın evrendeki yeri onun gözlemci olarak var olabilmesi
için gerekli olan ayrıcalıktadır. Evrenin temel özelliklerinin (şekil, yaş
ve değişim kanunları gibi) gözlemcilerin oluşumuna olanak verecek bir
yapıda olduğu “gözlenebilmelidir”. İlk bakışta bu görüş, doğru fakat basit
görünebilir. Ancak bunun fiziksel anlamı şudur: Evrenin, gözlenen fakat
ilk bakışta olması imkânsız gibi görünen bazı özellikleri vardır. Bu
özelliklerin evrende gözlemcilerin oluşumu ve varlığı için bir ön koşul
oldukları ancak onlara bu açıdan bakılınca bir anlam kazanır. Şu anda
ölçülen birçok kozmolojik ve fiziksel büyüklüklerin, astrofiziksel ve
biyolojik zaman aralıklarının tamamı söz konusu bakış açısıyla
incelendiğinde bunların tümünün yaşamı destekleyecek bir ortamın gelişmesi
ve biyolojik yaşamın oluşması için gerekli olduğu görülecektir.
Evrenin doğasını, fizik yasalarıyla kendimiz
arasındaki ilişkiler şeklinde anlamaya çalışma fikri “Antropik Kozmoloji”
olarak adlandırılmaktadır.[25]
Tarihsel olarak, Antropik Prensipleri detaylı olarak inceleyen ilk
bilimsel çalışma R.H. Dicke’in 1961 yılında kaleme aldığı
Dirac’ın Kozmolojisi ve Mach’ın Prensibi (Dirac’s Cosmology and Mach’s
Principle) başlıklı makalesidir.[26]
Bunu 1970’lerde Cambridge Üniversitesi’nden Martin Rees tarafından yapılan
çalışmalar izler. “Antropik Prensip” teriminin ilk olarak ortaya konuluşu,
1974 yılında fizikçi Brandon Carter tarafından gerçekleştirilmiştir. Onun
Antropik İlke’yi bir terim olarak kullanmasından önce bu düşünce tarzı R.
Wallece, Lawrence Henderson, George Wald, G.J. Whitrow, Sir Arthur
Eddington, Paul Dirac, Fred Hoyle, Edward R. Harrison, J.B.S. Haldane,
gibi pek çok bilim adamı tarafından kullanılmıştır. Bu bilim adamlarının
hemen hemen tamamı kozmik tesadüfler argümanı ile evrenin varolan fiziksel
özelliklerinin belirlenmesi meselelerine katkıda bulunmuşlardır.[27]
Büyük Patlama’dan sonraki süreçte, evrendeki
bütün fiziksel dengelerin insan yaşamı için çok hassas bir şekilde
düzenlenmiş olması, dünyanın bu şekilde oluşmasını sağlayıp onun üzerinde
insan yaşamıyla mükemmel bir uyum gösteren kanunların hakim olduğunun
ortaya çıkması, bilim adamlarının ‘İnsancı İlke’ (Anthropic
Principle) kavramını ortaya atmalarını sağladı. Evrenin insana
uyumlu olduğuna ve bu şekilde bir yaratılışta etkili ilâhi inâyeti
gösterme çabalarının yeni olmayıp tarih boyunca bu gibi yaklaşımların
ortaya konduğuna önceki bölümlerde değinilmişti. Ancak bu bölümdeki
veriler, yukarıda da belirtildiği üzere, olasılık hesapları doğrultusunda
kesin bir dil kullanan matematik ile modern bilimsel verilere
dayanmaktadır. Her ne kadar, kozmologlar hesaplarını dev teleskoplardan ve
modern uzay araçlarından elde ettikleri bilgilerden yararlanarak büyük
bilgisayarlarla yapsalar da, kozmolojinin temeli halâ matematiktir. Bu da,
tüm kozmolojik fikirlerin kalem ve kağıt kullanılarak yazılı hale
getirilen denklemlerle ifade edilebileceği anlamına gelir.[28]
İnsancı İlke (AP), ilk olarak 1974
yılında fizikçi Brandon Carter tarafından Kozmolojideki Büyük Sayılı
Uyuşumlar ve İnsancı İlke (Large Number Coincidences and the Anthropic
Principle in Cosmology) başlıklı makalesi ile ortaya atıldı.[29]
Bu makalenin ardından, günümüze kadar yapılan bir çok bilimsel ve felsefi
eserde bu ilke kullanılmaya başlandı. Ancak İnsancı İlke’yi farklı anlayan
ve yorumlayan bilim adamları, bu yeni teistik yaklaşıma çeşitli farklı
tanımlar getirmişlerdir. Bu ilke genellikle teistler tarafından Tanrı’nın
varlığının kanıtlanması için kullanılmasının yanında, bazı ateistler
tarafından da karşı delil olarak kullanılmıştır. Örneğin
İnsancı Kozmolojik İlke (The Anthropic Cosmological Principle)
kitabının yazarlarından Amerikalı matematik fizikçisi Frank Tipler
kariyerinin ilk dönemlerinde kendini bir ateist olarak tanımlıyordu.
“Ayrıca WAP ve SAP ı (Zayıf ve Güçlü- İnsancı İlke) ortaya koyan Carter’ın
İnsancı İlkesi’nin kesinlikle dindar olmadığı görüşünde olanlar da
bulunmaktaydı. John Leslie’ye göre bu İnsancı İlke ile tasarım kanıtı
arasında bir ilişki ya da pozitif bir ilişki olmadığı anlamına gelmez.
Aslında bu şu demektir; bu ikisi arasındaki ilişki oldukça karmaşık olup
çok açık ve doğru bir şekilde anlaşılmalıdır. Antropik prensipler ve
tasarım kanıtı arsındaki ilişki dolambaçlı, tartışmalı ve zaman zamanda
negatiftir. Diğer taraftan kozmik veya Antropik uyuşumlar veya hassas
ayarlar ile tasarım kanıtı arasındaki ilişki çok daha direk, tartışmasız
ve pozitiftir.”[30]
“Örneğin bu konuda en önemli yazarlardan bir olan John Leslie şöyle
söylemektedir: “ Dindar düşünenler hassas ayarların Allah’ın gücünün ve
tekliğinin delili olarak görürler, ateistler ise Antropik Prensibe
başvurmayı tercih ederler” Bu düşünce tarzına göre evrenin hassas ayarının
iki alternatif açıklaması Allah’ın tasarımı ve Antropik Prensiptir.”[31]
Ancak bu konuda Frank Tipler şöyle bir açıklama yapmaktadır: “ 20 yıl önce
kozmolojist olarak kariyerime başladığımda bir ateisttim. Bir gün
Yahudi-Hıristiyan teolojisinin temel iddiasının doğru olduğunu ve bunun
bizim anladığımız fizik kanunlarının bir sonucu olduğunu gösteren bir
kitap yazacağımı en vahşi rüyalarımda bile hayal edemezdim. Ben bu
sonuçlara benim özel fizik branşımın merhametsiz mantığını kullanarak
ulaştım.”[32]
Evrenin oluşumu ve ayrıca içinde canlılığın
ve insanlığın varolabileceği bir hayatın ortaya çıkışının ardındaki
mükemmel ve hassas ayarların ortaya koyduğu değerler sonuncunda evrenin
kendiliğinden kör tesadüfler sonucu oluşamayacağı ortaya çıkmıştır. Bu
sonuç dindarları Allah’ın evreni yaratması ve bu şekilde düzenlemesindeki
amacın, içinde insanlığın varolabilmesi olduğu şeklinde bir Antropik
Prensip anlayışına götürürken, ateistleri ise biz varolduğumuz için bu
hassas ayarları ve evrendeki mükemmelliği gözlemleyebiliyoruz, sonsuz
ihtimaliyet dairesi içinde bunun tesadüfen de oluşabileceği şeklindeki bir
Antropik Prensip anlayışına götürmektedir. Ancak ileride gösterilmeye
çalışılacak olan anlayış ateistlerin iddialarının tutarsızlıkları ile
birlikte, teistlerin, Antropik Prensibi kullanımının ne kadar tutarlı
olduğunu ortaya koyacaktır.
Bilim dünyasının en yeni teist
yaklaşımlarından biri olan Antropik İlke’nin terminolojik doğuşu oldukça
ilginçtir. Antropos kelimesi Yunanca’da “insan” manasına
gelmektedir. Bu ifade evrenin varlığında insanın oynadığı rolün önemini
vurgulamaktaır. John Gribin de bu noktaya dikkat çekerek: “İnsancı
İlke’nin ortaya koyduğu gibi, evren insanlık için âdetâ ısmarlama bir
elbise gibi ‘özel dikim’ (tailor-made) şeklinde yaratılmış gibidir.
Zira insanlar, sadece bunun gibi bir evrende var olup gelişebilirler” der.
NASA Uzay Araştırmaları Goddard Enstitüsü’nün kurucusu ve eski
yöneticilerinden Robert Jastrow aynı hususu şu şekilde açıklamıştır :
“Fizikçi ve astronomlara göre, evrenin çok kritik sınırlar içinde
yaratıldığı görülmektedir. Bu sonuç, Anthropic Principle (İnsancı İlke)
olarak isimlendirilmiştir. Bence bu bilim dünyasının sunduğu en teistik
sonuçtur.” [33]
Brandon Carter’ın ifadesiyle, onun Antropik
İlke konularına ilgisi H.Bondi’nin 1959 tarihinde yazdığı
Kozmoloji kitabından kaynaklanmaktadır. Bu kitapta çok tanınmış
bazı ‘büyük sayılı uyuşumlar’ listelenmiş ve bunların pek çok egzotik
teorinin oluşumuna neden oldukları öne sürülmüştür. Carter ise Antropik
İlke’yi şu şekilde ortaya koymaktadır: “Ben bunun tam tersine
ikna olmuş durumdayım. Bu uyuşumlar, egzotik teorilerin kanıtı olma
yerine, geleneksel fizik ve kozmoloji teorilerinin kanıtıdırlar. Bu
prensipler, bu uyuşumların gözlemlenmesinden önce onların tahmin
edilmesinde kullanılmalıydı. Bu tahminler, Anthropic Principle (İnsancı
İlke) olarak adlandırabileceğimiz bir prensibin kullanımını
gerektirmektedir. Öyle ki bizim gözlemlemeyi bekleyebileceğimiz bu şeyler,
gözlemci olarak varlığımızın gereği olan koşullarla sınırlıdır”.[34]
Brandon Carter, İnsancı İlke’yi, Zayıf İnsancı İlke
(Weak Anthropic Principle) ve Güçlü İnsancı İlke (Strong Anthropic
Principle) olarak iki şekilde tanımlamıştır.
Zayıf İnsancı İlke (WAP)
: “Gözlemciler olarak varlığımızla uyuşur olacak ölçüde, evrendeki
yerimizin zorunlu olarak ayrıcalıklı olduğu gerçeğini hesaba katmak
zorundayız”.[35]
Güçlü İnsancı İlke (SAP)
: “Evren bir aşamada içinde gözlemcilerin yaratılışını kabul edecek
şekilde olmalıdır.” [36]
Carter’ın bu tanımlarının ardından İngiliz
astronom John Barrow ve Amerikalı matematik fizikçisi Frank Tipler
tarafından 1986 yılında yazılan “İnsancı Kozmolojik İlke” (The
Anthropic Cosmological Principle) isimli kitap ile ve ardından pek çok
kitap, makale, konferans gibi çalışmalarda bu konu detaylı bir biçimde
işlenmiştir. Barrow ve Tipler’in İnsancı İlkeye getirdikleri tanımlardan
Zayıf ve Güçlü İnsancı İlke için olanları şöyledir :
Zayıf İnsancı İlke
: Bütün fiziksel ve kozmolojik büyüklüklerin alabileceği değerler eşit
olasılıkta değildir; ancak bunlar karbona dayalı bir yaşamı ortaya
çıkaracak ve evrenin buna izin verecek kadar yaşlı olmasını sağlayacak
değerlerini alırlar.[37]
Güçlü İnsancı İlke
: Evren, geçmişinin belli bir evresinde hayatın gelişmesine imkan
veren bu özelliklere sahip olmuş olmalıdır.[38]
WAP her kozmolojik
gözlemde bizi saran seçici etki gerçeğiyle kendi varlığımızı birleştirmeye
çalışır. Evrenin bize pek de olağan görünmeyen özellikleri; evrenin biz
insanlar gibi karbona dayalı bir yaşamı ortaya çıkaracak bazı kesin
özelliklere sahip olması gerektiği gerçeği açısından bakılarak karar
verilmelidir. Evrenin bu beklenmedik özellikleri ilk kez G.J. Whitrow’un
1955 de yayınladığı “neden uzayda üç boyut var?” başlıklı
makalesinde belirtilmiştir.[39]
Ona göre evrenin bu özellikleri bizim varlığımızla ilgisiz olamaz.
Matematiksel fizik, üç boyutta incelenince, mantıklı bir şekilde bilgiyi
işleyebilen gözlemcilerin varlığı için gerekli benzersiz özellikler ortaya
çıkar. Whitrow ayrıca evrenin boyutlarının sadece üç boyutta
sorgulanabileceği sonucuna varmıştır. Ayrıca evrenin genişlemesiyle
büyüklüğünün, yaşının ve var olan yoğunluğunun arasında kırılmaz bir
ilişki olduğunu belirtmiştir. WAP, Robert Dicke’in benzer
düşünceleriyle de desteklenmiştir. O, evrendeki gözlenebilir parçacıkların
ve Dirac’ın büyük sayılı uyuşumlarının rastgele olmadığını ancak bunların
biyolojik faktörlerle belirlendiğini belirtmiştir. Bu da WAP tanımını
ortaya koymuştur. Bu tanımın çelişkili ve spekülatif olduğunu
belirtmeliyiz. Bu sadece evrenin ayırt ettiğimiz özeliklerinin bizim şu an
var oluşumuzla ve kendi oluşumumuzla tutarlı olması gerektiği gerçeğini
belirtir. WAP bizim karbona dayalı olmayan yaşamı kabul etmememizi
kısıtlamaz; ancak “bizim” gözlemlerimizin bizim özel doğamızla sınırlı
olduğunu belirtir.[40]
Kısaca WAP’a dayanarak şu argümanı ileri
sürenler vardır: “Bizim var olmamız için zaten bu oluşumlar gereklidir. Bu
yüzden bu düşük olasılıklı (paydası büyük sayılı) oluşumlara
şaşırmamalıyız.” Yani biz evrene baktığımızda doğal olarak bizi
oluşturacak olasılıkları gözlemliyoruz. Bunlar olmazsa, bizim varolmayacak
olmamız bunların gözlemlenmesinin sebebidir. Bizim gözlemimizdeki bu
“seçici etki” yi her gözlemimizde göz önünde bulundurmalıyız. Görüldüğü
gibi WAP, evrendeki hassas ayarların “niye” var olduğu hakkında bir şey
söylemez. Sadece bize, var olduğumuz için başka türlü bir evren
gözleyemeyeceğimizi söyler.
Çok farklı büyüklükteki ve birbirinden
bağımsız bu sâbitler arasında birçok olası olmayan ‘tesadüflerin’
(uyuşumların) olduğu ve bu ‘uyuşumların’ karbona dayalı bir yaşam
için gerekli olduğu da görülünce, Carter daha güçlü olan bir başka
versiyonu Güçlü İnsancı İlke’yi (SAP) ortaya attı. Buna göre evren, kendi
içinde bir dönemde gözlemcilerini oluşturacak şekilde olmalıydı. Bu
diğerine göre daha metafiziksel anlam taşır çünkü evrenin daha farklı
oluşamayacağını ifade eder. Bu ifadeden hareketle de evrenimizin içinde
yaşayan canlıları için usta bir terzi tarafından tam uyumlu bir şekilde
dikilmiş gibi gözükmesi, Leibniz’in bu konuda “Bütün olası dünyaların en
iyisi” görüşünü desteklemektedir.
SAP’ın ortaya koyduğu, evrendeki tüm
oluşumların, evrenin belli bir döneminde insan gibi bilinçli bir varlık
veya varlıklar ortaya çıkaracak şekilde ayarlanmış olmasından hareketle,
WAP’ın insanın varlığından geriye doğru seçici etki ile gözlem yapmasına
dikkat çekmesine karşın; SAP daha baştan tüm evrensel uyuşumların
planlanmış olması gerektiğine dikkat çekmektedir. Evrenin bir amacı vardır
ve bu amaç için tüm bu uyuşumlar son derece hassas bir şekilde baştan
ayarlanmıştır. Bu amaç evreni gözlemleyebilecek bilinçli canlıların
(örneğin insan) yaratılmasıdır. Yani evrendeki süreç teleolojiktir. Bu
süreç, mekanist kanunlarla işlese de teleolojik olarak bir gayeye
yönelmiştir. SAP’ın bu şekildeki yorumu; Tasarım Merkezli İnsancı İlke (Design-Centered
Anthropic Principle) diye anılan teistik bir İnsancı İlke’yi gündeme
getirmiştir.[41]
Doğanın temel sabitlerinin gerçek
değerlerinden sapmaları başka evrenlerin oluşmasına izin verebilir ancak
gözlemciler oluşturamaz ve bilinemez; genellikle de ne atomlar ne de
yıldızlar oluşabilir. Carter’ın ortaya koyduğu SAP’ın bir anlamı
şudur: Sabitler ve doğanın kanunları öyle olmalıdır ki yaşam ortaya
çıkabilsin. Bu tanımın yol açtığı yorumlardan en önemlisi Geleneksel
Tasarım Kanıtını takip ederek şunu iddia etmektir: “Gözlemcileri oluşturma
ve devam ettirme amacında olan sadece bir evren ‘tasarlanmıştır’.” Bu
görüş, doğal teologlar tarafından savunulmuştur. Harvard Üniversitesi’nden
kimyacı Lawrence Henderson ve İngiliz astrofizikçi Fred Hoyle bazı sayısal
değerler arasındaki birimsiz oransal ‘uyuşumlardan’ etkilenmişlerdir. Bu
oranlar olmaksızın evrende herhangi bir canlı türü bulunamaz.
Yaşam için ihtiyaç duyulan çekirdek
miktarının sentezlenmesinde yer alan reaksiyonların sırası son derece
karmaşıktır, çok hassas bir şekilde dengelenmiş olan bu hassas denge ile
karmaşık sıranın açıklanması yirminci yüzyıl fiziğinin en büyük
başarılarından biri olmuştur. Bunun keşfinde başlıca rolü oynayanlardan
biri olan Fred Hoyle, bu konu, sadece işlemi geçerli kılmak için yapılan
deneyler vasıtasıyla bilinmeden önce, zincirdeki bu bağlantıyı mümkün
kılan karbon rezonansının varlığını keşfeden astronomdur. Elementlerin
inşa edilmesiyle ilgili sıranın tamamlanabilmesine imkan verecek şekilde
ve çok doğru yerlerde oluşan bir takım olağan üstü ‘acayiplikler’ Hoyle’un
çok dikkatini çekmiştir. Bunun üzerine Hoyle, karbon ve oksijenin nükleer
rezonans düzeylerinin yerleşimlerine bakmak suretiyle teolojist
çıkarımlar yapmanın ne kadar kolay olduğunu şu sözlerle
açıklamıştır: “Bu delilleri incelemiş olan hiçbir bilim adamının, nükleer
fizik kanunlarının yıldızların içinde ürettikleri sonuçlar bakımından,
onların bir gayeye yönelik olarak tasarlandıkları neticesine varmakta
güçlük çekebileceklerine inanmıyorum. Eğer öyle ise, o zaman benim
görünürde rastgele olan acayipliklerim çok içerikli bir planın bir parçası
haline geldiler.” [42]
III. İNSANCI İLKE’NİN
TEİSTİK YORUMUNA
KARŞI YAPILAN İZAHLAR
İnsancı İlke verilerine ait neticelerin “evrenin mükemmel ve kritik
değerler ile oluştuğu” fikrini desteklemesi, evrenin tesadüfen oluştuğu
görüşüne sahip olan ve bu fikre karşı çıkan materyalist çevreler
tarafından ‘Çok Evrenler’ (Many Worlds) teorisinin ortaya atılmasını
sağlamıştır. İlk olarak 1957 yılında Hugh Everett tarafından ortaya
atılan bu senaryonun amacı, sonsuz bir küme ve sonsuz bir ihtimaliyet
oluşturarak İnsancı İlke’nin evrenin oluşumu hakkında ortaya koyduğu
kritik değerleri sonsuz ile kıyaslayarak önemsizleştirmektir. Bu fikre
göre tek bir evrenden bir sürü evrenler oluşmuştur.[43]
Bütün ilâhî dinlerin en temel mesajı olan
“Tanrı’nın varlığı, birliği ve O’nun bütün âlemi yaratmış olduğu
düşüncesi” tarih boyunca evrendeki tasarıma dikkat çekmiş bu görüşe karşı
olan materyalistler ise bu tasarımı ve Tanrı’nın varlığını
reddetmişlerdir. Dine karşı bilimi kendine dayanak olarak gören
materyalist anlayış, 20. yüzyılın modern bilimsel verileri, astronomik ve
fiziksel bulguları, hayatın oluşabilmesi için gerekli olan hassas
değerlerin bulunması gibi daha bir çok bilimsel açıdan da reddedilemeyecek
kadar belirgin bulgular karşısında çaresiz kalmıştır. Bu çaresizlikten
hareketle evrenin bilinçli bir şekilde yaratılmış olabileceği tezini kabul
etmemek için “Belki de evrenimiz sonsuz sayıdaki evrenlerden biridir.
Bizim evrenimiz de tesadüfen yaşama uygun olmuştur” şeklinde bir iddia ile
sonsuz evrenler teorisini savunmaya ve bu teoriden hareketle İnsancı
İlke’nin bize sunmuş olduğu verileri tesadüfler ile açıklamaya
çalışmaktadırlar.
AP’ın teistik yorumuna karşı tepkilerden biri
de, “evrenin bulduğumuz gibi olması gerektiğine dair kesin bir gereklilik
olmadığı” iddiasıdır. Bazı anahtar koşulların farklı olabileceği ya da
bazı başlangıç koşullarının değişik olabileceği (Big Bang gibi) kabul
edilebilir. Nitekim fiziksel koşullar, yaşamın başlamasına zıt olsaydı
hiçbir gözlemci olmazdı. Fizikçiler, bu fikri destekleyen modeller ortaya
atmışlardır. Buna göre evren uzay ve zaman bakımından sonsuz olabilir. Bu
durumda birbiriyle iletişime geçemeyecek kadar uzak bölgelerin bir
kısmında yaşam olurken diğerlerinde olmayabilir. Bu, birçok evren içinde
şu anki modelin örneği olabilir ancak termodinamik açıdan mümkün olmayan
sınırlar ortaya çıkardı. Sadece bu gibi durumlarda gözlemciler var
olabilecekler ve bunlar kaçınılmaz olarak etraflarında kendi varlıklarına
uygun bir çevre bulacaklardı. Bu konu çeşitli şekillerde ortaya
atılmıştır. Bilindiği gibi evren yavaşlayan bir hızla genişlemektedir.
Eğer bu yavaşlama devam ederse Big Bang ile başlayan evren, ‘Büyük Çöküş’
(Big Crunch)[44]
denilen bir kapanmayla son bulacaktır. Ancak bazı kozmolojistler bunun
olası farklı başlangıç koşullarıyla yeni bir evrene başlangıç olacağını
söylerler. Bu çeşitli alternatifler de geçmişte sayısız kez gerçekleşmiş
ve gelecekte de tekrar tekrar gerçekleşebilecek, ancak bunların bazısının
yaşama olanak verirken, bazısının vermemiş olduğu düşünülür.[45]
Hugh Everett’in ‘Çok Evrenler Teorisi’, her
ölçülebilir büyüklüğün her muhtemel değerine karşı gelen evrenler kümesi
olduğunu ileri sürer. Bu sonsuz kümeden sadece bir kaçı biyolojik yaşam
için gerekli özelliklere sahiptir. Ancak bu görüş aşağıda belirtilen
noktalarda aksar:
· Bu farklı
dünyaların orijinal maddesi nereden geldi? Bu maddeler kendini organize etme
özelliğine nasıl sahip olabildi?
· Bu teoriyi
destekleyen somut bir kanıt yoktur.
· Bu çok
evrenlerin her birinde her nesnenin farklı bir varyasyonu olmalıdır. Bazı
evrende ‘İyi Hitlerler’ bile olabilirdi. Yani buna göre her konunun sonsuz
derecelenmesi olmalıdır.
· Muhtemel bir
dünyanın ayrılmalarının nasıl olup da uygun evreni bir arada tuttuğu
anlaşılmaz. Ayrıca bu teori oldukça karışıktır. [46]
Bu teori, Occamlı’nın[47]
usturasına da takılır. H.Everet’in fikri ‘çok evrenler’ değil ‘çok
dünyalar’ olarak yorumlanmalıdır. Çünkü her bir farklı olasılık aynı
kökenden gelir, aynı fizik yasalarına sahiptir. Böylece evreni, “fiziksel
gerçekliği olan her şeyi kapsayan” bir kavram olarak tanımlarsak, her bir
farklı olasılık, farklı bir ‘dünya’ olur. Geçmişin Toplanması Yorumu
olarak bilinen yorumda S.Hawking, R.Feynman’ın “bir atom altı parçacık
A’dan B’ye, bu iki nokta arasındaki bütün fiziksel yolları alarak gider”
şeklindeki yorumunu kullanır. Bu yoruma göre, söz konusu yollar daha sonra
ard arda toplanınca tek bir gerçek dünya belirlenebilir. Hawking, bunu
evrendeki her bir parçacığın tüm muhtemel yolları alacağını söyleyerek
genişletir ve uzun bir zaman geçmesine izin verirsek şu anki evrene
ulaşacağımızı söyler.[48]
Ancak bu izah, “evrenin neden ard arda gelen anlar sonrasında tam bir
düzensizliğe dönmediği sorusunu” açıklayamaz. Şayet tüm yollar, tüm
parçacıklarca alınıyorsa, düzenli durumdan çok daha fazla düzensiz durum
vardır. Buna göre çok düzensiz bir evren ile karşı karşıyayız. Ayrıca bir
an, geçmişte atomların düzene kavuştuğunu kabul etsek bile, oluşan bu
düzende her bir parça, her an farklı bir davranışa girecek ve düzeni
korumak mümkün olmayacaktı. Bu ikilemden kurtulmanın tek yolu, söz konusu
olasılıkların tümünün geniş aralığını, dar bir aralığa indirgeyecek “her
şeye gücü yeten
Varlığı” kabul etmektir. [49]
Şayet evren, kazara meydana gelmiş olsaydı,
onda geçmişteki düzensizlikten kalan bir iz, bir hata olurdu. Ancak böyle
bir hata veya iz keşfedilmemiştir. Penrose’a göre Big Bang,
tamamen kara delikler de (Black Holes) oluşturabilirdi. Ancak bütün
bunların yerine ince ve her yere yayılmış maddeden oluşan bir evrene
sahibiz. Penrose bu konuda şöyle söylemektedir: “Big Bang’in maddeyi
homojen ve ince bir şekilde dağıtacak bir biçimde olması oldukça zordur.
Düzensiz bir şekilde olsa sadece kara delikler oluşurdu. Bu olasılık 1010^30
da 1 dir.” Tanrı’nın varlığı sonucu, bu boşlukları doldurmak için
çıkmaz. Bu sonuç doğal olarak, bir “İlk Yaratıcı” olmasını
gerektirir.[50]
" style="text-align:
justify; text-indent: 35.4pt; line-height: 150%; page-break-before: always;
margin-bottom: 12.0pt"> Ayrıca bütün bu “Çx" align="justify">ok Evrenler
Teorileri” düzenin yalnızca şans eseri uzun ya da sonsuz bir zaman sürecinde
oluştuğunu kabul eder. Ancak bunun, evrenin sürekli olarak düzensizliğe
gittiğini vurgulayan Termodinamiğin ikinci kanununa göre nasıl mümkün olduğu
açıklanmamıştır. Akla gelmesi gereken sorun şudur: söz konusu bu kanunu
delmeden düzenin ortaya çıkması, çevrenin düzensizliği sürekli artıyorsa
mümkündür. Ancak şayet bütün evren düzene ulaşırsa, evrenin çevresinde olan
her hangi bir çevre yoktur. Daha zararlı olan ise paralel evrenlerin bizim
tarafımızdan gözlenememesi sorunudur. Her bir evrenin yalnız kendi içinden
gözlenebildiği ve hatta bizim de bu alternatif evrenlerin her birine
bölündüğümüz iddia edilir. Bunu da, tıpkı dünyanın güneş etrafında döndüğünü
fark edemememiz gibi fark edemeyiz. Bütün bunlar, Occam’ın usturası
tarafından kesilir. Çünkü bu model, diğer evrenlerin bizim tarafımızdan
gözlenmesini imkânsız kılar. Bu durumda doğanın detaylarını ve yapısını,
sadece çıkarımla bulabiliriz. Uzak bölgelerle iletişim olasılığımız azdır.
Ancak tüm bunlar, bizim dünya üzerindeki varlığımızın değerini azaltmaz.
Aksine şâyet başka yerlerde yaşam bulunabilirse, AP daha da güçlenir.
Genişleyen bir evrende uzak galaksiler bizim varlığımızın şartı olabilir.
Eğer başka dünyalar da var olsa, bu bizim durumumuzda herhangi bir
değişiklik yapmaz. Bu nedenle, “Çok Evrenler Teorisi” nin AP’a karşı
görüşleri azaltmaya yönelik bir etkisi olmaz.[51]
Richard Swinburne, çok evrenler iddiasını şu
şekilde eleştirmektedir: “Bir muhalif, bir çok dünya teorisi olarak
bilinen kuramı savunabilir. Eğer trilyonlarca evren varsa, onlar arasında
olabilecek bütün olası türden düzen ve düzensizlikleri göstererek,
hayvanların ve insanların ortaya çıkmasına yol açacak basit, anlaşılabilir
yasalar tarafından yönetilen bir evren olması kaçınılmazdır. Doğru. Ancak
bizimki dışında başka evrenlerin olduğunu düşünmek için bir neden yoktur.
Bildiğimiz her nesne, evrenimizin gözlemlenebilen bir bileşenidir veya
böyle nesneleri açıklamak için varsayılmıştır. Evrenimizin düzenliliğini
açıklamak için, bir Tanrı yerine trilyonlarca evren varsaymak,
mantıksızlığın en üst düzeyi gibi görünüyor. Bilimin doğal dünyanın ne
kadar derinden düzenli olduğunu bize göstermedeki başarısı, bu düzenin
daha da derin bir nedeninin olduğuna inanmak için güçlü gerekçeler verir”.[52]
Stephen Hawking’in çalışma arkadaşlarından
biri olan kozmolog Martin Rees ise bu konuda şöyle söylemektedir: “
Bilim adamlarının birleştiği ortak noktalardan biri de, 14. yüzyılın
başlarında Ockham’lı William tarafından ortaya konulan ‘Ockham’ın
Usturası’ sınırlamasına riâyet etmeleridir… Herhalde hiç bir şey bu
sınırlamayı, sonsuz bir evrenler dizisini kabul etmekten daha şiddetli bir
biçimde ihlal edemez! Ayrıca, gözlemlenemeyen ve muhtemelen de asla
gözlemlenemeyecek olan bölgelere başvurmak pek de ‘bilimsel’ olmasa
gerek”. [53]
Bilimsel açıdan hiçbir gözlem ve deneye
dayanmayan, ayrıca tamamen hayalî ve tutarsız bulunan “Çok Evrenler
Teorisi” fizikçi Paul Davies’in de eleştirisine maruz kalmıştır: “Her şeye
rağmen çok evren kuramcıları, teorilerine ilişkin ‘öteki dünyaları’ asla -ilke
olarak bile- denetleyemediklerini kabul ederler. Kuantum dalları
arasında gezinme yasaklanır. Üstelik sonsuz ya da salınımlı model,
evrenlerdeki düzenli bölgeler hiçbir gözlemcinin, asla çok evrenlerin
varoluşunu deneysel olarak yalanlayamadığı ya da doğrulayamadığında ya da
uzayın böyle kocaman yayılımları yoluyla ayrılırlar. Bütünüyle teorik
yapının bilimsel anlamda, doğanın bir özelliğinin bir açıklaması olarak,
asla nasıl kullanılamayacak olduğunu anlamak zordur. Elbette, insan sonsuz
bir Tanrı yerine sonsuz bir evrenler dizisine inanmayı daha kolay
bulabilir, ama böyle bir inanç gözlemden çok inanca dayanmalıdır”.[54]
Alman matematikçi ve filozof Leibniz’in,
dünyamızın muhtemel olanın en iyisi olduğunu söylediği daha önce
belirtilmişti. Bazıları, “dünyada kötülük varsa bu dünya nasıl en iyisi
olabilir?” demektedir. Ancak kötülük olmayan bir dünyada düşünce ve
davranışlar kötülük olmaması için kontrol edilirdi ve insanlar robotlara
döndürülürdü. Bütün temel sabitler farklı olup yine de bir yaşam meydana
getirebilirdi. Ancak göz ardı edilemeyecek husus çeşitli parametrelerin
bir araya gelip AP’a uygun olarak yaşamı destekleyen bir çevre
oluşturmasıdır.
Ayrıca bundan daha iyi bir dünyanın nasıl
olacağını gösteren bir yol yoktur. Şu ana kadar hiç kimse, belli bir
sabiti değiştirerek daha iyi bir dünya elde edememiş aksine, daha kötüsünü
elde etmiştir. Ayrıca Leibniz’in ‘Radikal İyimserlik Prensibi’ (Radical
Optimism Principle) bir yerde uygulanıp bununla o yapının olabilecek en
iyisi olduğu gösterilirse, evrenin birliği-bütünlüğü göz önünde tutularak,
aynı ilke her yerde uygulanabilir. Bu da Leibniz’in “şayet her şey
lâyıkıyla göz önünde tutulursa bu dünya, mümkün dünyaların en iyisidir”
tarzındaki iyimserlik görüşüne uyar.[55]
İnsancı İlke’den
hareketle ortaya çıkan sayısız ve mükemmel oluşumları değersiz gösterme
çabaları ile ortaya atılan senaryoların yanlışlık ve tutarsızlığı,
Dünya İlkesi (The World Principle) olarak isimlendirilen bir
anlayışla da ortaya konabilir. Bu İlke, İnsancı İlke’yi de kapsayan çok
daha geniş bir prensip olarak karşımıza çıkar. Bu ilkeye göre, insanın var
olması için gerekli olan ‘olmazsa olmaz’ şartlar yanında, insanın varlığı
için ‘olmazsa olmaz’ türden olmayan diğer tüm canlıların oluşumu için
‘olmazsa olmaz’ türden şartları ve mükemmellikleri de kapsayan daha geniş
bir anlayış ortaya konabilir. Örneğin bir arının ya da başka bir hayvan
veya bitkinin oluşumunu düşünelim. Bunların ortaya çıkması ve insanların
bütün bu canlılardan bu denli fazla biçimde faydalanıyor olması, insanın
varlığı için zorunlu şartlardan değildir. Etrafımızdaki canlıların ve
besinlerin, insan yaşamı için yaşanabilecek kadar olmaması için
hiçbir neden yoktur. Ancak etrafımızda kolayca gözlemlenebildiği gibi,
ihtiyaç duyulandan çok daha fazla hayvan, bitki, meyve gibi pek çok varlık
ve besin bulunmaktadır. Bunlardan sadece birinin bile kendiliğinden
oluştuğunu ya da varlığının bir amacı olmadığını iddia etmek, son derece
anlamsız ve tutarsızdır.
“Dünya, canlılar için seçilmiş özel bir
alandır. Bu alan, Tanrı’nın canlılar yaratmak suretiyle sanatını, gücünü
sergileme alanıdır. Dünya içinde akıllı bir varlık olan insanın gözlemci
olarak bulunması, bu serginin sebeplerinden biridir. Bu canlıların bir
çoğu, insanın varlığı için “olmazsa olmaz” lardan biri olmasalar bile,
insana bal gibi gıdalar vererek, insana Tanrı’nın inayetini gösterirler.
İnsanın yanıbaşında bu kadar çok türden canlının var olması bir açıklamaya
muhtaçtır. Bunlar, insanın varlığı için gerekli olan şartları
gözlemlemesiyle açıklanamaz. Çünkü bunlar olmadan da insan var olabilirdi.
Dünyanın içindeki oluşumlar ve özellikle bitkisiyle hayvanıyla tüm
canlılar, insanın “olmazsa olmaz” ihtiyaçlarının çok ötesinde;
mükemmelliği, üstün bir sanatı ve kudreti göstermektedir. “Dünya İlkesi”,
bizi, “İnsancı İlke” nin yöneldiği “olmazsa olmaz” şartların dışındaki çok
geniş bir alana yöneltmektedir. Bu alana “İnsancı İlke” ye ilaveten şunlar
da girmektedir”:[56]
1.
Diğer tüm
canlılar,
2.
İnsanın
yaşaması için “olmazsa olmaz” şartlardan olmayan mükemmellik göstergeleri
ve
3.
Sayılanların
tamamının tek bir gezegende (Dünya) toplanması.
İnsancı İlke’yi ateist bir anlayışla
yorumlayanlar insanın var olması için gerekli olan “olmazsa olmaz”
şartlara şaşırmamamız gerektiğini söylemişlerdir. Dünya İlkesi ise olmazsa
olmaz şartların dışındaki geniş bir alana dikkatleri çekmektedir. Bu
alandaki diğer canlıların ve mükemmellik göstergelerinin herhangi biri
için yapılacak olasılık hesabı Bilinçli bir tasarımı ortaya koyar
ve bu yaklaşıma İnsancı İlke’ye yöneltilen itirazlar yöneltilemez.
Etrafımızdaki canlılığın ve oluşumların bu kadar çeşitli renk, koku, tat,
şekil ve özelliklerde olması; bunların dünyadaki ekolojik düzeni
sağlamaları; bazen, arıda oluğu gibi, kendi ihtiyaçlarından fazla üretim,
bazen de sadece insanlar için üretim yapıp ürün vermeleri, ayrıca
insanlığın hizmetine verildiği gözlenen bunca güzellikler, bütün bunların
bilinçli bir şekilde üstün ve kudretli bir Zât (Tanrı) tarafından
insanlara sunulmuş nimetler olduğunu ortaya koymaktadır.
IV. İNSANCI İLKE’NİN
ATEİSTİK YORUMUNA KARŞI
ÖRNEKLER
AP’ı kendilerine göre yorumlayan ateistlerin
düzene karşı getirdikleri en temel iddia, “bizim mevcut düzene şaşırmamız
gerektiği” savıdır. Zirâ bu iddiaya göre bu düzen biz burada olduğumuz
için vardır. Şayet biz burada olmasaydık bu düzende olmayacaktı. Bu
iddianın asılsızlığını göstermeye çalışan bir çok bilim adamı
bulunmaktadır. John Leslie, bu konuda şöyle bir örnek sunmaktadır: “Farz
edin ki bir ekip sizi sürükleyerek idama götürüyor. 100 keskin nişancı,
çok yakın mesafeden kalbinizi hedef alıyor. Emir veriliyor ve siz
silahların sağır edici seslerini duyuyorsunuz. Ve halâ yaşadığınızı
gözlemliyorsunuz. 100 keskin nişancının hepsi de hedefini ıskalamış. Bu
varsayım karşısında, aşağıdaki şıklardan hangisi doğru bir düşünce
olabilir?
· Bu duruma
şaşırmamalısın! Eğer ölseydin bu durumu gözlemleyemeyecektin!
· Halâ yaşıyor
olmanı gözlemlediğine şaşırmalısın!”[57]
100 keskin nişancının hepsinin birden hedefi
ıskalaması son derece inanılmaz bir durumdur. Bu durumu gözlemleyen birisi
bunun muhakkak bir açıklaması olması gerektiğini bilir. 100 keskin
nişancının çok yakın mesafeden ıskalamayacağına (silahların kurusıkı dolu
olduğu veya herhangi başka bir açıklamaya) kesin olarak inanır. Ancak
evrendeki bu mükemmel ve kritik aralıklarda gerçekleşen varlığımızın
ortaya çıkma ihtimali, 100 keskin nişancının hedefi şaşırma ihtimalinden
bile çok çok daha küçüktür.
Richard Swinburne ise aynı konuda cevap
mahiyetinde şöyle bir örnek sunar: “Varsayalım ki bir deli, kurban olarak
seçtiği birini kaçırarak onu içinde bir kart karıştırma makinesi bulunan
bir odaya kapatır. Odadaki makine, on deste kartı aynı anda karıştırır.
Daha sonra her bir desteden bir kart çekerek on kartı aynı anda gösterir.
Adam, kurbanına makineyi kısa zamanda çalıştırmak üzere hazırlayacağını ve
ilk çekilişini kendisine göstereceğini; ancak her bir desteden bir kupa as
çıkmadığı takdirde makinenin eş zamanlı olarak kurbanı öldürecek olan bir
patlama mekanizmasını ateşleyeceğini, bunun sonucunda da kurbanın
makinenin hangi kartı çektiğini göremeyeceğini söyler. Daha sonra makine
çekilişe hazırlanır. Ancak makine kurbanın bir yandan şaşkınlığına diğer
yandan da rahatlamasına neden olacak biçimde her bir desteden bir kupa as
gösterir. Kurban, bu olağanüstü gerçeğin ancak makinenin bir biçimde
hileli düzenlenmiş olmasıyla açıklanabileceğini gerektirdiğini düşünür.
Deli ise ona şöyle der: ‘Makinenin sadece kupa as çekmesi hiç de şaşırtıcı
bir şey değil. Ayrıca senin bundan başka bir şey görmen de olası değil.
Zirâ başka bir kart çekilmiş olsaydı, senin herhangi bir şey görmek
için burada olman mümkün değildi.’ Ancak şüphesiz kurban haklı, onu
kaçıran kişi ise haksızdır. Gerçekten de, on kupa asın çekilmesinde,
açıklama gerektiren olağanüstü bir durum vardır. Bu tuhaf düzenin,
algılanan çekilişin zorunlu bir koşulu olduğu gerçeği, algılanan şeyi daha
az olağanüstü yapmadığı gibi, onun da daha az açıklamaya gereksinimi
olduğu anlamına gelmez. Teistin başlangıç noktası, bizim düzensizlikten
çok düzeni algılamamız olmayıp, düzensizlikten çok düzenin orada
olmasıdır. Belki sadece düzen orada ise, biz orada olanı bilebiliriz.
Ancak bu durum, orada olanı daha az olağanüstü yapmaz ve açıklamayı daha
az gerekli kılmaz. Doğru, her çekiliş, özdeğin her düzenlemesi -yani
çekileni sadece şans belirlerse- aynı derecede apriori inanılmazdır. Ancak
eğer bir kişi varlıkları düzenliyorsa, başka değil de belirli biçimlerde
(on kupa as, hayvan ve insanları üretecek hassas ayarlı bir dünya gibi)
düzenleme yapmasının mutlaka bir nedeni vardır. Eğer biz böyle
düzenlemeleri bulursak bu, bir kişinin bu düzenlemeyi yapmakta olduğunu
düşünmenin gerekçesi olur.”[58]
Bu konudaki örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu
örneklerden bir diğerini ise şu şekilde verebiliriz: “Binlerce rulet
masası olan bir kumarhanede olduğunuzu düşünün. Size tüm rulet oyunlarının
hileli olduğunu söylüyorum ve delil olarak binlerce masadaki yüz binlerce
oyunun sonucunu önceden söylüyorum. Verdiğim sonuçlar doğru çıkınca, rulet
oyunlarının sonucunun evvelden bilindiğine kanaat getiriyor ve birisine bu
olayı anlatıyorsunuz. Anlattığınız kişi ise, size bunun tesadüfen
olabileceğini, şayet kumarhanelere giden tüm insanlar böyle bir tahminde
bulunurlarsa, onlardan birinin tutturma ihtimali olduğunu söylüyor. Sonra
bunun da olasılık açısından imkânsız olduğunu gösterdiğiniz de, aslında
sonsuz gezegenler olabileceğini, bu sonsuz gezegenlerde sonsuz
kumarhanelerde böyle tahminlerde bulunan sonsuz kişiler olabileceğini,
bunlardan birinin rastgele bir tahminle böyle bir sonucu yakalamasının
muhtemel olduğunu, kumarhanelerin rulet oyunlarının önceden bilindiğini
size söyleyen benim ise yalancı olduğumu, benim de bunu rastgele
başardığımı size söylerse ona cevabınız ne olur? Diyelim sonsuz
kumarhanelerin varlığına inandınız. Binlerce rulet masasında oynanan yüz
binlerce rulet oyununun sonuçlarını bilmemi yine de tesadüfle açıklamaya
kalkar mısınız? Biz tek bir evren gözlüyoruz. Big Bang Teorisi, bu
evrenin bir başlangıcı olduğunu, genişleyen sınırlarıyla sonlu yapıda
olduğunu ortaya koymuştur. Bu tek evrendeki kritik değerler, evrenin
bilinçli bir şekilde, üstün bir Kudret tarafından tasarımlandığını çok
açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Sonsuz evrenler gibi hiçbir delili
olmayan bir senaryoyu doğru kabul etseydik bile bu sonuç değişmezdi. Ancak
bu senaryoyu doğru kabul etmeyi gerektiren rasyonel bir sebep olmadığı
gibi, bu senaryo akıldan uzak bir fantezi olarak görülmektedir.” [59]
V. İNSANCI
İLKE ve İHTİMALİYET HESAPLARI
“AP’ın sonucu, kozmosun akıllı hayata uygun
olduğu değil (ki bu apaçık böyledir) fakat tam manasıyla uygun olduğudur.
Bizim gibi gözlemcileri üretmeye uygun olduğu değil, fakat bütün
ihtimalsizliklere karşı çok şaşırtıcı bir kesinlikle uygun olduğudur.
Tabiatın kanunları çok büyük derecede istatistiksel imkânsızlıklara sahip
pek çok uyuşuma dayanmaktadır. Pek çok bilim adamı, uzun bir müddet bu
uyuşumları metodolojiksel bir takım araçlara çevirip insan gözlemlerinin
kozmostaki rolünü daha iyi anlamaya çalışmışlardır.”[60]
Antropik uyuşumların bir rastlantı sonucu
olduğu görüşü bazı çevreler tarafından popülerlik kazanmışsa da, bu
görüşün çok büyük eksiklikleri vardır. Öncelikle bu hassas ayarın
kendiliğinden oluşmasının imkânsızlığı bunun şansa dayalı olmasını
savunulmaz kılar. Örneğin, Michael Denton 1998 yılında kaleme aldığı
Doğanın Kaderi (Nature’s Destiny) isimli kitabında, insan hayatı için
gerekli pek çok farklı kimyasal, jeolojik ve biyolojik koşulu ortaya
koymuştur. Bunun ötesinde pek çok ayrı parametre olağanüstü derecede bir
hassas ayar göstermektedir. Evrenin genişleme hızı 1060 ta 1 gibi kritik bir değerde olmalıdır. Biraz daha hızlı bir
genişleme oranı (yani 1060
ta 1’i kadar daha hızlı) evrenin yıldız formasyonuna izin vermeyecek bir
maddesel yayılmada olmasına sebep olurdu. Aynı oranda biraz daha yavaş bir
genişleme yerçekimsel bir çöküşe sebep olurdu. Oxford’lu fizikçi Roger
Penrose’a göre evrenin başlangıç entropisinin düzenlenmesi te 1 lik
hassasiyet gösterir.[61]
Bu rakamı yazmak bile imkânsızdır. Zira söz konusu rakamda tüm evrendeki
element parçacıklarının sayısından daha fazla sıfır bulunmaktadır.[62]
Dünyanın önde gelen fizikçilerinden biri
olan Roger Penrose, 1989 yılında yazdığı Emperor’s New Mind isimli
kitabında şu ifadelere yer vermektedir: Yaratıcının hedefinin ne
kadar kesin olduğunu şimdi biliyoruz. Bu,
lük seviyede bir katiyete tekabül eder. Bu ise, olağanüstü bir değerdir.
Bunun rakamsal ifadesinin bütün insanlar bir araya gelseler bile üslü bir
sayı olarak yazılmadan normal şekilde yazılması dahi imkansızdır. 1’in
ardından
10123 tane
sıfır eklediğinizi düşünün. Evrendeki bütün proton ve nötronların -ve
diğer tüm parçacıkların da- her birinin üzerine bir sıfır yazsak, yine de
bunu rakamsal olarak elde edemeyiz.[63]
Teolojik açıdan uzay enerji hacminin tarihin herhangi bir aşamasında
fiziksel yaşamı desteklemesi için evrenin kütle hacminin değerinin 1060
lık bir ince ayara, kozmolojik sabit değerin ise
lik bir ince ayara konması gerektiğini gösterir. İnsanoğlu tarafından
tasarımlanmış olan en hassas âlet,
1023 te
1 ölçüm yapabilen yerçekimi dalga teleskopudur. Bu da demek oluyor ki,
Yaratıcı en azından biz insanlardan ‘10 trilyon trilyon trilyon trilyon
trilyon trilyon trilyon trilyon’ defa daha akıllı, bilgili, yaratıcı ve
güçlüdür. Bir başka şekilde söylemek gerekirse bu buluştan önce bilim
adamlarının
Tasarım Kanıtı olarak buldukları en derin hassas ayar
1040 ta
1 idi. 20. yüzyılın bu buluşu sayesinde, Allah’ın evreni yaşam ve
insanoğullarının yararı için tasarımladığı ve yarattığı inancının kanıtı,
1080 kat
daha güçlü hale gelmiştir. (100 milyon trilyon trilyon trilyon trilyon
trilyon trilyon trilyon daha güçlü).[64]
Fizikçi Paul Davies, evrendeki bu hassas
ayarın ortaya çıkardığı Tasarım Kanıtı delillerinin gücüne karşı,
geleceğe dönük olarak Çok Evrenler Teorisi’ne ümit bağlasa da
şu itirafını dile getirmekten kendini alamamaktadır: “Görünüşe göre
sayılardaki çok küçük değişimlere böylesine hassas olan, oldukça özenle
tasarlanmış olan evrenin şimdiki yapısının insandaki etkisine karşı durmak
oldukça zordur. Belki bilimdeki gelecek değişmeler, öteki evrenler için
doğrudan doğruya kanıta götürecektir, fakat o zaman kadar, görünüşe göre,
doğanın, onun temel sabitelerine, ayrılmış olduğu sayısal değerlerin
mûcizevî uygunluğu, kozmik tasarının bir öğesi için son derece zorlayıcı
bir kanıt olarak kalmalıdır.”[65]
“Her canlı proteinlerden oluşur, proteinsiz
bir canlı düşünülemez. En basit bakterilerde bile binlerce protein vardır.
Biz tek bir proteini alıp, bu proteinin tesadüfen oluşmasının olasılığını
incelersek, canlılardaki mikro dünyanın sırf bu unsurunun bile bilinçli
tasarımı ispatlamaya yeterli olduğunu görürüz. Örnek olarak vücudumuzdaki
proteinlerin en fazla bilinenlerinden biri olan hemoglobini ele alalım.
Bilindiği gibi hemoglobin, kan hücrelerinde oksijen taşıma vazifesini
görür. Bir insanda 60 octillion (60.000.000.000.000.000.000) civarında
hemoglobin proteini bulunur. Hemoglobin 574 tane amino asidin arka arkaya
gelmesi sonucunda oluşur. İnsan vücudunda 20 tane farklı amino asit
kullanılır. Bu amino asitlerin her biri tam doğru yerde olmalıdır. Örneğin
“orak hücre kansızlığı” denen öldürücü hastalık, hemoglobin proteininin
sadece tek bir amino asidinin doğru yerde olmamasından kaynaklanmaktadır.
Bir hemoglobin proteinin sırf amino asitlerinin belli bir dizilimde
olmasının olasılığı şu şekilde gösterilebilir:
Bir amino
asidin doğru yerde olma olasılığı: 1/20 İki amino asidin doğru
dizilme olasılığı: 1/20 x 1/20 Üç amino asidin doğru dizilme
olasılığı: 1/20 x 1/20 x 1/20 574 amino asidin (hemoglobin) doğru
dizilme olasılığı: 1/20574
Yüzbinlerce canlı türünün sadece biri olan
insanın, bir çok yapıtaşından birini teşkil eden proteinin, bir çok farklı
tipinden biri olan hemoglobinin, tesadüfen oluşmasının imkânsızlığı
görülmektedir. Ayrıca bu işlemde amino asitlerin oluşma olasılığı, bir
proteindeki amino asitlerin sol-elli olmasının olasılığı, proteinin üç
boyutlu katlanmasının olasılığı göz ardı edilip hiç hesaba katılmamıştır.
Bir proteinin, D.N.A.’da kodlanışının olasılığı hesaplansaydı, amino asit
dizilimi olasılığından elde edilen daha inanılmaz bir sonuçla karşı
karşıya gelinirdi. Evrenin tüm parçacıklarının, evrenin tüm zamanında
oluşturmaya güç yetiremeyeceği bir molekülün (hemoglobinin) bilinçli bir
tasarım olmasaydı var olamayacağı açıktır.” [66]
Matematikçilerin ve fizikçilerin evrenin ve
hayatın oluşabilmesi için ortaya koymuş oldukları mükemmel ve ihtimaliyet
açısından imkânsız olan bu rakamlar, evrenin çok özenli bir şekilde
yaratıldığını açıkça göstermekte ve bir çok bilim adamının Tanrı’nın
varlığı inancına yönelmesine sebep olmaktadır. Bu noktada Heinemann
Matematiksel Fizik Ödülü’nü kazanan Robert Griffiths’in ifadeleri,
olayın boyutunu ortaya koymaktadır: “Şayet tartışmak için bir ateiste
ihtiyacımız olursa, felsefe bölümüne gidiyorum, zirâ artık fizik bölümünde
ateist bulmak oldukça zor.” Kendini agnostik bir bilim adamı olarak
tanımlayan astrofizikçi Robert Jastrow ise kozmosun ölçümünü yapan iş
arkadaşlarının başına gelenleri en iyi şekilde anlatmaktadır : “Aklın
gücüne inanarak yaşamış bilim adamlarının hikâyesinin sonu kötü bir rüyâ
gibidir. Câhillik dağını aşıp onun en yüksek tepesini fethedip de, son
kayanın üzerinden baktığında, yüzyıllardan beri orada bulunan
ilahiyatçılar tarafından karşılanır.”[67]
VI.
EVRENİN ve ZAMANIN BAŞLANGICI
Materyalistlerin en ısrarlı iddialarından
biri, evrenin sonsuzdan beri var olduğu ve sonsuza kadar da varolacağı
düşüncesidir. Bu sonsuzluk iddiasından hareketle de, evrende amaçsal bir
yapının olmadığı ve evrenin tesadüfen oluştuğu gibi bir iddiada
bulunmaktadırlar. Bu noktada kendilerine şu sorunun sorulması
gerekmektedir : Bu evren nasıl ve nereden ortaya çıkmıştır? Bu sorunun iki
cevabı vardır. Birincisi materyalistlerin savundukları gibi, evren
sonsuzdan beri mevcuttur. İkincisi ise teistlerin savundukları üzere,
evren belirli bir süre önce yaratılmıştır. Modern bilimsel verilerin
ortaya koyduğu gerçekler, evrenin hayranlık verecek şekilde hassas
değerler sonucu meydana geldiğini göstermektedir. “Araştırmalar evrenin
derinliklerine doğru ilerledikçe ve evrenin daha ilk aşamaları daha fazla
bilinir hale gelince, sadece dünyanın etrafındaki güneş sistemi içinde
veya Samanyolu galaksisinde değil, evrenin büyük patlama ile başlayan ilk
saniyelerinden beri her anında çok hassasça ayarlanmış kritik bir düzenin
olduğunun ortaya çıkması, rastlantısallığa dayalı iddiaları, inanılması
çok zor bir duruma düşürmüş gibi gözükmektedir. Evrenin hem ezeli değil
zaman içinde var olmuş olması, hem de var oluşunun başından beri canlı
hayatın oluşumu ve yaşaması ile yakından ilişkili, hatta doğrudan
bağlantılı bir çok farklı unsurun ve özelliğin, çok hassas dengeler ve
düzenler içinde gelişimini sürdürmekte oluşu, insanın evrende rastgele bir
kaynaktan tesadüfen ortaya çıkmış, evrenin kalan kısmından izole olmuş,
yalnız ve yabancı bir çingene gibi olduğu iddiasının, ne bilimsellik ve
nesnellik ve ne de felsefilik ve rasyonellik adına savunulabilecek fazla
kesinlik ve hatta ihtimaliyet değeri taşımadığını göstermektedir”.[68]
Evrenin oluşumunun ilk anlarının ortaya
konulmaya çalışıldığı İlk Üç Dakika adlı eserin yazarı ünlü fizikçi
Steven Weinberg, bu kitabın girişinde şu ifadeleri kullanmaktadır: “ İlk
saniyenin ya da ilk dakikanın, ya da ilk yılın sonunda evrenin neye
benzediğini söyleyebilmek müthiş bir şeydir. Bir fizikçi için, işleri
sayılara dökebilmek, falanca zamanda evrenin sıcaklığı, yoğunluğu ve
kimyasal bileşimi filanca değerlerdeydi diyebilmek keyif vericidir. Doğru,
tüm bunlardan kesin olarak emin değiliz; ama artık bu tür şeylerden söz
edebilmemiz heyecan vericidir.”[69]
Evrenin başlangıcı kadar zamanın
başlangıcı da üzerinde oldukça düşünülmüş konulardandır. Einstein’ın
ortaya koyduğu İzafiyet Teorisi zamanın mutlak olmadığını ve onun
hız ve çekim gücü gibi değişkenlerden etkilendiğini gösterdi. Bu teori,
uzayı, hareketi ve zamanı birbirine bağladı ve uzayla hareketin olmadığı
bir ortamda zamanın da olamayacağını gösterdi. 1970 yılında Stephan
Hawking, Roger Penrouse ile birlikte Einstein’ın formüllerinin ortaya
koyduğu evrenin zaman içinde bir başlangıcı olduğunu, bir kez daha
ispatladılar.[70]
Paul Davies, zamanın başlangıcı ile ilgili şöyle söylemektedir: “ Bu
sonucun önemi göz ardı edilmemelidir. Bir çok kişi şöyle bir soru
sormaktadır: Büyük Patlama nerede gerçekleşti? Patlama, uzayın bir
noktasında oluşmadı. Uzayın kendisi Büyük Patlama ile oluştu. Benzer bir
soru üzerine de aynı güçlük gözükmektedir: Büyük Patlama’dan önce ne
oluyordu? Cevap, “öncesi yoktur” şeklindedir. Zamanın kendisi Büyük
Patlama ile başladı.”[71]
“Big Bang olayının ilk saniyelerinde neler
olup bittiği de bilimsel olarak ispatlanmıştır. Parçacık Fiziği’nde son
yıllarda görülen hızlı gelişmeler, sonucunda atom altı parçacıkların nasıl
ortaya çıktığı konusunda laboratuvarlarda benzer şartlar düzenlenmesi
suretiyle bazı açıklamalar getirmiştir. Buna göre çok yüksek sıcaklık
değerleri altında; elektron, proton, nötron ve nötrinoların fotonlarla
birlikte nasıl bir reaksiyona girdikleri ve reaksiyon sırasında nasıl
davrandıkları görülmüştür. Atomların, daha sonra da moleküllerin ve
nihayet moleküllerden de maddenin nasıl yaratıldığı saniye dilimleri
arasında aşama aşama anlaşılmıştır. Big Bang’ten önce hiçbir şey yoktu.
Madde yoktu, enerji yoktu, uzay yoktu…zaman yoktu, mekân da yoktu. Bu
‘yok’ ifadesini insan zihninin tam olarak kavraması çok zordur. Çünkü
‘yok’ luk, ancak ‘var’ lığa göre tanımlanan bir kavramdır. Yok’luğu tarif
edecek bir kelime, onu belirleyecek bir sıfat da yoktur. Yokluğu
matematikteki sıfır kavramı ile de tanımlamak imkânsızdır. Sıfır, var
olmayan bir kemiyetin (nitelik) adıdır. Yoklukta nitelik ve nicelik de
olmadığından sıfır kavramı da kullanılmaz. Bu durumda, Big Bang’ten
‘önceki zamanda’ neler olduğu sorusu, mantık dışıdır. Çünkü zaman da Big
Bang ile yaratılmıştır. Maddenin yaratılmaya başladığı ‘an’ zamanın da
yaratıldığı ‘an’ dır. Evrenin yaşı 15 milyar yıl ise, “30 milyar yıl önce
ne vardı?” sorusu hiç anlamı olmayan bir soruşturmadır. Çünkü, 30 milyar
yıl önce ‘zaman’ yoktu ki, ‘ne vardı’ sorusuna bir cevap arayalım.”[72]
David Darling, Derin Zaman (Deep Time) isimli eserinin başlangıç
bölümünde âdetâ bir şiir gibi, şu satırlara yer vermektedir: “Zaman yoktu,
uzay yoktu.. Madde ve enerji de yoktu.. Hiçbir şey yoktu.. En küçük bir
nokta, boşluk bile yoktu. Bu yokluktan küçücük, olağan üstü bir kıpırtı
belirdi.. Ufacık bir titreme.. Hafif bir dalgalanma, belli belirsiz bir
girdap.. Bu kozmik kutunun kapağı açıldı ve altından yaratılış mucizesinin
filizleri belirdi…”[73]
A.
İNSANIN EVRENDEKİ YERİ
“Bilimsel çözümlemeye açık uçsuz bucaksız bir
laboratuvardır evren. Hızlandırıcılar onun geçmişteki davranışlarını
simüle etmemizi, teleskop ise bugün vardığı noktayı görmemizi sağlar.
Yüksek enerji fiziği kimi işaretler bırakmış olan ve izleri bugünkü evreni
biçimlendiren geçmiş olayların varlığını saptamamıza olanak tanımıştır.
Bilimsel araştırmaların büyüleyici bir dönemini yaşıyoruz: Mikrofizik ve
astrofizik evrenin geçmişini araştırmak üzere birleşiyorlar. Bu iki tür
sonsuzluğun ortasında insan nereden geldiğini anlamaya çalışıyor. Evrenin
evrimi sırasında ortaya çıkan milyarlarca sinir hücresi kendi tarihini
yeniden oluşturmak için çalışmaya koyuluyor”.[74]
Tanrı, tanım icabı sınırsız kudretli olup akıllı yaşamı üretebilecek bir
evreni yaratabilecek bir güce sahiptir, fakat bunu yapmasının sebebi
nedir? Akıllı yaşam ile ilgili en değerli özellik onun zihinsel bir hayat
olmasıdır. İnsanlar duyum, düşünce, amaç, arzu ve inanç dolu bir zihinsel
hayata sahiptir. Renkleri, kokuları hisleri takdir edecek duyumlara sahip
varlıkların olması iyi bir şeydir. Tanrı tanım icabı iyi olup insanları ve
diğer varlıları dünyaya getirmek için pek çok sebebe sahiptir.[75]
Şu ana kadar hep evrendeki düzenin biyolojik
yaşamı oluşturmak için tertiplendiği konusu araştırıldı. Ancak neden bu
tertibin insan yaşamını üretmesi gerektiği hususu irdelenmedi. Yaşamı
destekleyen fiziksel parametrelerin olması, biyolojik yaşamın oluşmasının
amaçlandığını gösterir. Bu biyoloji-merkezli bir (biocentric) yaklaşımdır.
Kopernik ile değişen “insan, evrenin merkezidir” görüşü, Brandon Carter’ın
AP’ı tanımlayıp, insanın evrenin yapısal düzenlemesinde olması gerektiğini
söylemesiyle insanı yine eski yerine oturtmuştur. Antropik Prensibin
sebep olduğu sorulardan biri de; ‘Tanrı baştan beri mi yoksa sonradan mı
insanı yaratmaya karar verdi?’ şeklindedir. Yani, “İnsanın varlığına
baştan beri mi niyetlenildi?” Bu konuda sadece evrimin tasarlanıp, şans
eseri oluştuğumuzu; ya da her şeye gücü yeten tarafından bir niyet
olduğumuz iddia edilir. Her ikisi de, Tanrı’nın varlığını kabul eder;
ancak arada bir fark vardır: Birincisi Tanrı’nın sadece evrimi düzenleyip
insanın bu olaylar dizisi sonucu önceden belirlenmeden oluştuğunu kabul
ederken, diğeri her şeyin baştan beri belli olduğunu söyler. Birincisi
sadece biyoloji-merkezli görüşü kabul eder ve Tanrı’nın kasıtlı olarak işe
karıştığını kabul eder. Diğeri ise Antropik görüştür ve insanın
zorunlulukla Kutsal Güç tarafından yaratıldığını savunur. Harvard
Üniversitesi’nden paleontolog Stephan Jay Gould,[76]
evrimde iki yöne de gidebilecek bir çok ayrım noktası olduğunu ve bunun
evrim sürecinin bir güce bağlı olduğunu kanıtladığını söyler.[77]
Oxford Üniversitesi’nden filozof Keith
Ward da, evrenin oluşum aşamalarında doğru yolu seçmesinin (sonsuz bir
olasılık arasından) Akıllı bir tertip fikrini verdiğini söyler. Ancak bu
noktada da: “Tanrı her ayrım noktasında mı, yoksa başlangıçta mı yaratıcı
etkisini kullandı?” sorusunun sorulabileceğini söyler. Bu görüşten
anlaşılabileceği gibi evrendeki aşamaların birbirine bağlılığı, insancı
evren fikrini çürütmez, aksine onu destekler. Evrenin akıllıca tertip
edildiğini kabul eden, bunun ne için tertip edildiğini de sormalıdır. Bu
nedenle biyoloji-merkezli ya da insan-merkezli (antropocentric) bir
dünyada yaşadığımız sorulmalıdır. Burada her canlının içsel değeri sorusu
ortaya çıkar. Tüm hayvanların da, bitkilerin de içsel değeri vardır. Tüm
evrenin yalnız insanlık için yaratıldığını anlamak zordur.
Biyoloji-merkezli dünyada risk vardır. Çünkü bu evrim süreci sonucu
insanın çıkıp çıkmayacağı belli değildir. Evrende insanın ve diğer
canlıların çıkması için gerekli koşullar aynı olduğu için
biyoloji-merkezli ilke insan-merkezli ilkeyi de içerir. Yani evrende
insanın var olması için diğer canlılardan ayrı bir madde gerekmez. Bu
nedenle antropik evren için gerekli her şey biyoloji-merkezli evren için
de gereklidir. Bu nedenle ılımlı (moderate) insan-merkezcilik kavramı
çıkmıştır. Bu görüş çeşitlidir : Bazısı insanın evrende tek ve en önemli
yaratık olduğunu, bazısı insanın evrende en önemli yaratıklardan biri
olduğunu iddia eder. Güçlü insan-merkezcilik anlayış ise insanın evrendeki
tek yaratılma nedeni oluşturduğunu ileri sürer. Ancak bu görüş, iki
nedenle eleştirilebilir : Dünyadaki diğer canlıların değerini bilemeyiz ve
bizim evrendeki tek akıllı canlılar olduğumuzu da bilemeyiz. Bütün temel
sabitlerin ortak paydası, biyolojik yaşamı oluşturmak olmuştur. Bu görüş,
“dünyamızda yaşam olmasının evrenin diğer yerlerdeki yapısıyla ilgisi
yoktur” şeklindeki anlayışı yıkmıştır. AP, bu devrimsel görüşü vermiştir.
AP, evrenin yapısını ve yaşamın varlığını tek bir dinamik birim olarak
görmüştür.[78]
Nobel ödüllü fizikçi Sir John Eccles: “Bilim
ve din birbirine çok benzerler. İkisi de aklın yaratıcı ve hayali
konularıdır. Aralarındaki tartışma görüntüsü bunu göz ardı etmenin
sonucudur. Biz, Kutsal bir güç sonucu var olduk. Kutsal yardım (yol
gösterme) hayatımız boyunca olan bir konudur. Ölümde beynimiz gider; ancak
bu yardım kalır. Her birimiz eşsiz, bilinçli bireyleriz; kutsal bir
yaratılışız. Sadece, dini görüş tüm delillerle uyumludur.” demektedir.
Brandon Carter, AP’ı Kopernik doğmasını sınırlamak ve evrendeki yerimizin
zorunlu olarak, gözlemci varlığımızla uyumlu olacak şekilde ayrıcalıklı
olduğunu belirtmek için kullanır. Bu görüş sadece evrende yerel olarak
geçerli değildir. Big Bang’ten beri eşsiz, yaşamı destekleyen özellikler;
ilk koşullardan beri devam eden bir süreçtir bu. Yani varlığımızı bu ilk
koşulların özel doğmasına borçluyuz. Ayrıca tüm evrende de bu
biyoloji-merkezli yapı vardır; çünkü hepsi ilk koşullardan çıkmıştır. AP,
bizim evrenin merkezinde olduğumuzu söyler. Çünkü tüm evren aynı ilk
koşullara sahipken bizim gezegenimiz yaşamı destekleyen bir yapıdadır.
Ancak AP bunun ‘neden’ böyle olduğunu söylemez. Bu kişinin varması gereken
bir sonuçtur.[79]
Antropik Prensibi
daha kapsamlı bir insan-merkezli argümana genişletmek mümkündür:[80]
· Tüm evren
insanın varlığını mümkün kılacak bir yapısal tarife göre kurulmuştur. Bu
sınırlı yapı içinde insan gerçekten de bilinen evrenin merkezinde gibi
görünür.
· İnsan beyninin
keşfedilmiş en karmaşık fiziksel yapı olduğu kabul edilmektedir. Bu yapının
karmaşası insan beyninin bilinen evrenin merkezinde olduğunu düşündürür.
· İnsan bilincinin
kozmosta gözlemlenen en gelişmiş fonksiyonel özelliğe sahip olduğuna
inanılmaktadır. Bu sofistike insanî bilincin tüm evrenin merkezinde olduğu
düşünülebilir.
Bu argüman, aslında ılımlı (moderate)
bir insan-merkezli görüşü temsil eder çünkü insanlar dışında diğer akıllı
varlıkların da evrende var olabileceği ihtimalini kabul eder. Bu argümanın
genel antropik kapsamda işlenmesi için iki gerekli koşul daha vardır:
· İnsanın varlığı üstün düzeyde bir
kozmolojik hassas ayarı gerektirmelidir.
· İnsanın hayatı
esasen yeteri kadar arzu edilir olmalıdır ki bu antropik evrenin varlığına
neden oluştursun.
“İnsancı İlkeler ve teleolojik yorumları,
insan ve evren arasında katı bir klasik insan-merkezcilik ve deyim
yerindeyse salt insan içincilik türünden bir insan-evren ilişkisi
çağrıştırıyor değildir. Ancak İnsancı İlkeler ve onlara neden olan evrende
görülen insan varlığı açısından kaçınılmaz olan olağanüstü rakamlara
ulaşan kritik dengelerdeki kozmik uyuşumlar, insan ve evren arasında bir
yakınlık, ittifak, amaç ilişkisi olmadığı görüşünün yanlışlığını ya da en
azından gerçeğe pek yakın gözükmediğini göstermeye yetmektedir. Zira
kozmolojik bilgiler ve ilkeler ışığında düşünüldüğünde insan ve evren
arasında bir sebep-sonuç ve hatta belki aynı zamanda bir sonuç-sebep
ilişkisi görülmektedir. Bu durumda bilimsel ve felsefî gelişmeler ve
görüşler açısından baktığımızda, bize göre aslında insan ve evren arasında
yakın ve olumlu karşılıklı bir ilişki ve ittifak vardır, iddia edildiği
gibi bir kargaşa ve karşıtlık değil.”[81]
Fizikçi Paul Davies, insan evren ittifakı
hakkında şunları söylemektedir: “ Dört asır önce bilim, Tanrı tarafından
tasarlanmış amaçlı bir yapı olan kozmos içinde insanlığın sıcak ve rahat
yerini tehdit eder göründüğü için, din ile çatışmaya girmiştir. Kopernik
ile başlayan ve Darwin ile sona eren devrim, insanları değeri düşük ve
hatta abes görme etkisi doğurmuştu. Artık insanlara büyük planın
merkezinde bir yer verilmiyor, bunun yerine ilgisiz bir kozmik drama
tesadüfî ve görünüşe göre anlamsız bir rolleri olduğu varsayılıyordu.
Bilim; insanların varlığını, kör fiziksel güçlerin rastlantısal ürünleri
olarak göstermenin aksine, bilinç sahibi organizmaların evrenin temel
özelliği olduğu izlenimini vermektedir. Biz doğanın yasalarına derin, ve
inanıyorum ki anlamlı bir şekilde yazılmıştık.”[82]
Yine Paul Davies, bu konuda: “Fizikteki son
gelişmeler, insan şuurunu kâinatın merkezine yerleştirmiştir. Modern fizik
anlayışı, içinde fizik âlemi seyreden şuur sahibi seyirciler bulunmadan
bir bütünlük ve mâna ifade etmez. İnsan şuuru, sayısız varlıklar arasında
herhangi bir varlık değil, bütün varoluş mânasının küllî bir tarzda
organize olup yansıdığı bir ayna gibidir. Bu yeni fiziki bakış açısıyla
kâinatın gâyesi, hayat vasıtasıyla insanın zihninde ‘bilinebilmektedir’.
Hayat da, aslâ mekanik olarak çalışan bir kâinat içinde tesadüfen ortaya
çıkmış bir şey gibi anlaşılmamalıdır. Hayat kâinat denen mucizenin bir
basamağıdır. Hayatın önemi, kâinatın mütalâacısı insan zihninin varlığına
ve fonksiyon görmesine vesile olmasındadır.” demektedir. Astrofizikçi John
A. Wheeler de, bu gerçeklerin
Antropik Kozmoloji Prensibi’nin ana esasları olduğunu şu şekilde
ifade eder: “ Kâinatın temel yapı özellikleri ‘hayata imkân verecek
şekilde’ ve mükemmel bir incelikle ayarlanmıştır. Kâinatın yaratılışından
itibaren bütün hâdiseler, insanı mahsul verecek bir tarzda
gerçekleştirilmiştir. İnsansız bir kâinat ne mâna ifade ederdi? Fiziğin
ortaya koyduğu gerçekler ‘insan zihninin kâinatta müstesnâ bir yeri
olduğunu gösterir. İdrâk sahibi zeki mütalâacılar ve gözlemciler
topluluğu bulunmadan kâinatın bir mâna ve önem taşıması tasavvur dahi
edilemez.”[83]
Bütün bu açıklamalardan ve evrende gözlemlediğimiz sayısız hassas
oluşumlardan görmekteyiz ki insan ve canlılık, aslâ kör tesadüfler sonucu
kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Bütün bunların bir yaratıcısı olması
gerekliliği artık iman konusu olmaktan öte, ortaya çıkan bilimsel
göstergelerin bir sonucudur.
B. AKILLI YAŞAM ve EVRENDEKİ
HASSAS AYAR
Einstein : “Evrende en anlaşılmaz şey, onun
anlaşılabilir olmasıdır” [84]
diyerek evrenin mükemmel bir düzen ve derinlik içinde anlaşılabiliyor
olmasını dile getiriyordu. İçinde yaşadığımız dünyanın, varlığımıza ve onu
sürdürebilmemize bu kadar uyumlu olması evrenin ilk aşamalarındaki
oluşumuna kadar dayanmaktadır. Bu konuda ünlü Fransız bilim adamı Maurice
Bucaille’ın ifadeleri konunun derinliğini çok güzel bir biçimde
açıklamaktadır : “İster evren, ister canlı varlıklar veya insan olsun, tek
tek her alanda temelde metafiziksel bir niyet taşımadan yapılan çok
dikkatli araştırmalar, tabiat kanunlarının yönelttiği bir düzenin
varlığını açıkça göstermektedir. Çok daha basit bir oluşuma sahip
organizmalarda olduğu gibi, anatomik ve fonksiyonel birimler oluşturan en
mini mini canlı organizmalarda da canlı dünyanın incelenmesi, moleküler
düzeyine değin her yanda görülen göz kamaştırıcı yapısal bir düzenin
varlığını ortaya koyuyor”.[85]
Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross,
Tanrı’nın Parmakizi (The Fingerprint of God) adlı ünlü
eserinin “Tasarım ve İnsancı İlke” başlıklı bölümünde
evrendeki mükemmel tasarıma birçok örnek verdikten sonra şöyle demektedir:
“Yaşayan organizmaların kompleks ve düzenli konfigürasyonunun tek
açıklaması, akıllı ve üstün bir yaratıcının şahsen bunu oluşturmasıdır.
Yine görüyoruz ki özel ve üstün bir yaratıcı, evreni var etmiş ve
tasarlamış olmalıdır.” [86]
AP’ın oluşumunun kısa da olsa bir tarihi
vardır. Her ne kadar bu prensibin kökeni Batı filozofisi, bilim ve
teolojisine kadar gitmekteyse de, akıllı insan gözlemcilerinin varlığının
evrenin amaçsal eğilimlerinin sonucu olduğu ya da bilinçli hayatın
yaratılışın sebebi olduğu düşüncesi modern bilimsel şekliyle 1950’lerin
sonu, 1960’ların başında doğmuştur.[87]
“Akıllı yaşam niçin özel bir açıklama gerektirir? Evrenin akıllı hayatı
barındırıp barındırmadığı konusuna ilişkin niçin başka bir açıklama daha
gerekmektedir? Çünkü akıllı yaşam, yaratıcı bir Tanrı’nın ortaya çıkarma
gücüne ve pek çok sebebine sahip olduğu bir şeydir. Aynı zamanda akıllı
yaşam, hassas ayar kanıtının dile getirdiği gibi, ancak Tanrı’nın
vasıtasıyla olabilecek bir şey olup Tanrı’nın varlığının bir
göstergesidir”.[88]
Big Bang’in ilk zamanlarındaki fiziksel
kuvvetlerin gücü, element parçalarının hacmi, genişlemenin hızı ve
türbülans derecesi gibi temel kozmik parametrelerin hassas ayarına (fine
tuning) büyük ilgi gösterilmiştir.[89]
Örneğin elektromanyetizm, çekim gücü, atom çekirdeğini kontrol eden iki
ana gücün hepsinin belli dar limitler içinde bir güce sahip olması, uzun
müddet var olabilecek ve hayatın oluşumuna olanak tanıyacak yıldızların
var olması için şarttı. Hayatın karmaşık kimyası, nötron, proton ve
elektron maddelerinin ince bir ayarı sayesinde mümkündür. [90]
Atom ve moleküller birleşerek düzen meydana
getirecek şekilde yapılmıştır. Ancak atomlar, minimum enerji düzeyine
geçmek ister (en düzensiz konuma). Bu konuma ‘dengeye’ ulaşmaları için
ancak anti-denge etkisi (yüksek derecede düzen) gerekir. Bütün canlılar,
düzen dengesinde canlı kalmak için denge sisteminden uzak yaşarlar.
Çünkü termodinamik denge, ölüm demektir. Bu da onların dışarıdan dengeyi
bozacak bir etkiye uğradıklarını gösterir. Eğer biz, sadece düzensiz
hareketten oluştuysak, neden atomlar dengede kalmadı? Dengeden uzak
sistemler termodinamik olarak bulunabilir. Ancak neden evrende düzen var?
Bu dengeden uzak sistemler nasıl ortaya çıktı? Anti-teistik argümanlar
sadece bir sis |