I.
TANRI’NIN VARLIĞINA MATERYALİST YAKLAŞIM
İlk dönemlerden itibaren Tanrı’nın
varlığı konusunda olduğu gibi evrenin mahiyeti ve nasıl meydana geldiği
konusunda da çok çeşitli düşünceler ve anlayışlar ortaya çıkmıştır.
Tabiatta gaye var mıdır yok mudur? Bir kısmında var, bir kısmında yok ise,
tabiatın bütünlüğünü ve genel prensiplerini, nasıl izah etmeli? Tabiatta
bunlar, bir zaman için yok iken bir müddet sonra teşekkül ediyorsa, bu
teşekkülün sebep ve kaynağını, tabiatın birliğini nasıl göstermeli?
şeklindeki sorulara maddeci anlayış şöyle cevap verir : Tabiatta ne
yüzeyde görülebilen sayısız tesadüflerin, ne de bütün tesadüfler arasında
olayların genel kanunlara göre meydana geldiklerini gösteren kesin
sonuçların hiç birinde şuurlu, planlı bir gaye yoktur. Varlık
kendiliğinden oluşurken, bilinçsiz bir şekilde hücre oluşmuş, tabiatın
insana yönelik bir amacı olmadan kör bir tesadüf sonucu insan meydana
gelmiş ve bilinç doğmuştur.[1]
Materyalizmin bilinen kökü milâttan
önce V. asra kadar uzanır. Materyalizm milâttan sonra 18. yüzyıla kadar
zayıf bir akım olarak varlığını sürdürmüş, son asırların Avrupa’sında
yeniden taraftar ve güç kazanarak “Tarihi Materyalizm”, “Darwinizm” ve
“Pozitivizm” şeklinde yayılma imkânı bulmuştur. Aralarında bazı izah
farkları bulunmakla birlikte bu akımların hepsi de materyalisttir, sonuç
itibariyle inkârcıdır.[2]
Materyalist felsefe görüşü olarak bilinen maddecilik anlayışına göre
evreni ve oluşumları kontrol eden yaratıcı bir tanrı bulunmamakta, bütün
bu oluşumlar ve evren maddenin kendisinden, onun ezelî ve ebedî oluşundan
kaynaklanmaktadır. Bu anlayışa göre bu maddî evren yaratılmamış olduğundan
bir başlangıcı ve sonu yoktur. Bu iddia, ateistlerin tarih boyunca
dayandıkları en temel iddia olmuştur.
Materyalist anlayış özellikle
Demokritos, Epikuros ve Lucretius’un öncülüğündeki bir akım olarak Eski
Yunan’a dayandırılır. Bu konuda öne çıkan ilk isim Demokritos’tur. Ona
göre bütün madde, ezelî ve ebedî olan yok edilemez ve değişmez atomlardan
oluşur.[3]
Bu fikirlerinden dolayı Demokritos günümüz materyalistlerinin fikir babası
sayılır.
Epikuros, atomculuk anlayışını
Demokritos’tan almıştır.[4]
Epikuros’un, tanrıların varlığı ile ilgili sözleri bulunsa da, bu tanrılar
hiç bir doğa olayına karışmazlar. Epikuros’a göre evren ezelîdir ve her
şey birbiri ardından doğum ve ölümü meydana getiren öncesiz-sonrasız bir
düzene göre işlemektedir.[5]
Tarihin en meşhur ve etkili materyalisti olan Karl Marx, doktora unvanını
“Demokritos ile Epikuros’un Doğa Felsefeleri” isimli tezinden
almıştır. Tanrı’nın varlığını yok saymak için maddenin ezeli olduğunu
kabul etmenin gerekliliğini savunarak günümüz materyalist anlayışına en
yakın görüşler ortaya koyan antik dönem düşünürü Lucretius’tur. Bu açıdan
Lucretius ta Materyalizm anlayışının babası olarak gösterilir.[6]
Maddenin bir başlangıcı olmadığını
sonsuzdan gelip sonsuza gideceğini kabul eden materyalist anlayışta temel
unsur ‘madde’ dir. Bu ateist anlayış 19. yüzyıldan itibaren Batı’da
yeni bir karakter kazanmıştır. Bu dönemde ateizm Tanrı’nın varlığı
hakkında ileri sürülen delilleri reddetmekten çok, O’na atfedilen
nitelikleri eleştirmeye yönelmiş, sonlu bir varlık olan insanla, ebedî bir
varlık olan Tanrı’nın birlikteliğinin imkânsız olduğunu ileri sürmüştür.
Modern dönemde Tanrı’nın varlığı, ateistlerce insanın özüne yabancılaşması
ve özgürlüğünü kaybetmesi açısından temel bir problem olarak gözükmüştür.
Bu dönemde insan özgürlüğü ile Tanrı iradesi arasında derin bir uçurum
oluşmuş böylece ateistler kendilerini bu ikilem içerisinde bulmuşlardır.
İnsanı, Tanrı’ya tercih ederek zihinlerindeki sorunu çözmeye
çalışmışlardır.[7]
Schopenhauer, Feuerbach, Marx,
Nietzsche, Freud, Sartre ve Ayer gibi düşünürler modern ateizmin
öncüleridir. Bu dönemde genelde bütün dinler, özelde ise Hıristiyanlık,
ciddi bir biçimde reddedilmiştir. Ayrıca mitolojik, teolojik ve felsefî
Tanrı kavramları da kapsamlı olarak eleştiriye tâbi tutulmuştur. Modern
dönemde ateizm, felsefî bir problem olmaktan öte bazen politik bir yaşam
biçimi haline getirilmiş ve ideolojik bir dünya görüşü olarak sunulmaya
çalışılmıştır. Özellikle Karl Marx, Friedrich Engels ve Lenin’in
görüşlerinden hareketle kurulan sosyalist yönetimlerde ateizm komünist
partilerin propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Eski Sovyetler Birliği
ile Sosyalizmin hâkim olduğu bazı üçüncü dünya ülkelerinde ateizm,
Marksist ve Leninist dünya görüşünün ayrılmaz bir parçası olarak
değerlendirilmiş ve “bilimsel ateizm” adıyla takdim edilmiştir.[8]
Materyalist felsefenin en etkili ismi
hiç şüphesiz Karl Marx olmuştur.
F. Engels ile birlikte kurduğu bu sisteme Tarihsel Materyalizm ve
Diyalektik Materyalizm adını vermişlerdi. Her ne kadar bu iki terim
birbirinin yerini tutsa da, insan işlerinden söz ederken Tarihsel
Materyalizm tabirini, evrenin insanî olmayan yönlerinden söz ederken
Diyalektik Materyalizm ifadesini kullanmak daha uygundur.[9]
Marksçı diyalektiğe göre doğa; tarih, toplum ve kültür alanlarındaki bütün
gelişme, çatışma, çelişki ve aşamalardan geçerek ilerler. Tarihin ve
toplumun diyalektik açıdan incelenmesi, temel ilkelerinin ve
belirlenmelerinin ortaya konması, Marksçılığın özel, ancak en temel
felsefî-bilimsel alanını oluşturur ve bu alana ilişkin açıklamaların
bütününe ‘tarihsel maddecilik kuramı’ adı verilir.[10]
Marksist materyalizm bilinebilirci özelliği
ile bilimi âdetâ kutsayarak bilimin dinin yerini alacağını ve bilimin
verilerinin hem dini, hem de agnostisizmi geçersiz kılacağını savunur.
Engels, bilimsel bilginin başarısını agnostisizmin en ünlü
temsilcilerinden Kant’ı eleştirerek şöyle ifade eder : “ Kant’ın çağında,
doğal nesneler konusundaki bilgimiz gerçekten öylesine bölük pörçüktü ki,
onların her biri üzerine bildiğimiz az bir şeyin ötesinde sırlarla dolu
bir “kendinde-şey” bulunduğu pekala sanılabilirdi. Ama bu kavranamaz
şeyler, bilimin dev adımlarıyla ilerlemesi sırasında kavrandılar,
çözümlendiler, üstelik yeniden üretildiler; üretebildiğimiz şeyin
bilinemez olduğunu elbette düşünemeyiz.”[11]
Görüldüğü gibi bilimi, felsefelerine dayanak olarak gösteren materyalist
anlayış, bilimsel verilere öyle çok güvenmektedir ki, ileride göreceğimiz
modern bilimsel verilerin evrenin oluşumu ve bu oluşumun ancak bir gâyeye
göre düzenlenebileceğine dair verilerine karşı çaresiz kalmakta ve
felsefelerinin temeline koydukları bilim, tarih boyunca gelen
anlayışlarına karşı bomba etkisi yapmaktadır.
Felsefelerini eylemle birleştiren
Marksçılar, Karl Marx’ın ölümünden 70 yıl sonra, kendilerine Marksçı adı
verilen toplulukların, dünyanın üçte birini yönetimleri altına almasını
sağlamışlardır.[12]
Friedrich Hegel, gerçekliğin tarihsel bir süreç olduğunu, tarihin doğrusal
bir şekilde, evrimsel bir süreç izleyen, bu evrimin de sürekli olarak
gelişmeyi içerdiği, sürekli ilerlemeci bir tarih anlayışı ile açıklamıştı.
Marx’ın fikirlerinin oluşmasında Hegelci tarih anlayışının ciddi etkileri
olmuştur. Hegel’in, tarihi, metafizik bir açıdan değerlendirmesine karşın;
Marx, tarihe tamamen maddeci bir açıdan bakmış, kendi görüşlerine tarihsel
maddecilik (materyalizm) ismini vermiştir. Dini akıl noktasında inceleyen
Hegel şöyle bir tarifte bulunur : “Her din, temelde kâinatın belirli bir
tarzda, görülüşünden başka bir şey değildir.” Marx’ın din hakkındaki
ifadeleri de farklı değildir : “Din, baskı altındaki yaratıkların iç
çekişmesi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz olayların ruhudur.
Din, fakir halkın afyonudur.[13]
Maddenin ezelîliği ve onun her şeyin
kaynağı olduğu görüşünden hareketle ateizmi temellendirmeye çalışan
materyalizmin iddiasının iki önemli basamağı bulunmaktadır. İlk basamakta
maddenin ezelîliğinin apaçık olduğu, hattâ bunun bilimsel olarak
kanıtlandığı ve maddenin, şuur dahil, her şeyin kaynağını oluşturduğu
söylenmekte; ikinci basamakta ise, bu görüşün yaratıcı bir Tanrı fikrini
imkânsız kıldığı öne sürülmektedir.[14]
Materyalizme göre, maddenin ezelî olması evrenin ezelî olması anlamına
gelmektedir. Çünkü son tahlilde evren de madde yığınından ibarettir. Buna
göre evren var oluş sebebini kendi içinde taşımaktadır. Evren ve onun
içindeki her şey kendi varlık alanlarının dışında var olan bir nedene
muhtaç değildir. Dolayısıyla materyalizm Tanrı’yı ya fiziksel-maddi bir
varlığa indirgeyecek, ya da O’nun varlığını reddedecektir. Bu nedenle
materyalizmin ateizmle çok sıkı bir ilişkisi vardır. Maddenin ezelîliği ve
onun her şeyin kaynağı olduğu şeklindeki bir görüşün zorunlu olarak
Tanrı’yı devre dışı bırakacağı ve O’nun varlığını reddedeceği açıktır.
Dolayısıyla materyalizm, ateizmin dayandığı temel argümanlardan birisidir.[15]
Maddenin sonsuzluğunu, tek
gerçekliğini ve var olan her şeyin kaynağı olduğunu iddia eden
materyalizm, madde ötesi ruh ve Tanrı gibi kavramları reddetmiş,
metafiziğe ve teolojiye varlık alanı tanımamış, evrenin işleyişinde gâye
ve nihaî nedenler gibi konulara yer vermemiştir. Günümüzde ise Tanrı’nın
varlığını kanıtlamaya yönelik olan kozmolojik ve teleolojik kanıtlarla
mücadele içerisinde bulunmuştur.[16]
Buna karşılık olarak teizm ise Tanrı’nın varlığını ve maddenin yaratılmış
olduğunu kabul ederek kendi sistemini kurmuş evrenle ilgili olarak
kozmolojik ve teleolojik kanıtları ileri sürmüştür. Bilimsel sonuçlar
kozmolojik delilin, ya da klâsik İslâmî terminolojiyle ile “hudûs” ve
“imkân” delillerinin formüle edildikleri dönemlerin ilkel ve zayıf
bilimsel anlayışlarının geçersizliklerini, hatta bizzat kozmolojik delilin
geçersizliğini ortaya koyabilir; ama bunların hiçbirinden “o halde Tanrı
yoktur” hükmü çıkarılamaz.[17]
Çağdaş İngiliz düşünürü John
Macquarrie’nin de işaret ettiği gibi, ateistlerin önemli bir kısmı,
kozmolojik açıdan bugün artık “katıksız bir ateizm” iddiasından
vazgeçmiştir. Ama bu vazgeçiş de onları bir ikileme sokmuştur. Şöyle ki,
ateist, maddeci ve indirgemeci bir tutumu benimsediği taktirde
açıklayamadığı bir sürü soruyla karşı karşıya kalmakta ve buna rağmen
ateizminde iddialı olunca da irrasyonalizme gitmektedir. Oysa onun teizm
karşısında kullana geldiği en büyük tenkit silahı, irrasyonalizm
silahıydı. Maddeci ateist eğer rasyonalist davrandığını ortaya koyacaksa,
şekilsiz bir maddeden bugünkü kâinatın nasıl meydana geldiğini açıklamak
zorundadır. Bugüne kadar bu konuya tatmin edici bir açıklama getiren
herhangi bir ateist çıkmamıştır. Öte yandan, kâinatın oluşumunda bir çeşit
“yaratıcılık”, “istikamet”, “şuur” v.s gibi şeyler görünmeye başladığı
taktirde de ya bir çeşit panteizme, yahut âlemde yarı ilâhî ve içkin bir
gücün bulunduğu inancına gidilmektedir. Bu tür anlayışların,
“kozmolojik bir açıklama ilkesi” olarak teizmden daha başarılı olduğunu
söylemenin mümkün olmadığını ateistlerin pek çoğu kabul ve itiraf
etmektedir.[18]
Yine çağdaş Batı düşünürlerinden Norman L. Geisler, ateizmin felsefî ölümü
hakkında şöyle söylemektedir : “Ateizmin ölümünden söz ederken,
mutlaka dünyada daha az ateistin olduğunu değil, sadece, ateist olmak için
daha az nedenin olduğunu söylemek istiyoruz. Yani, ateist bir tutumu
savunmak için başvurulan düşünsel zeminler çökmüştür demek istiyoruz.”[19]
II. TANRI’NIN VARLIĞINA DARWİNİST YAKLAŞIM
Evrim’den ilk söz edenler milattan önce 6.
yüzyılda İyonya’lı filozoflar olmuştur. Miletus’lu filozof Anaximender
Animal Kingtom adlı eserinde evrim nosyonunu ilk kez ortaya atmış,
bundan sonra yazdığı Lucretius On Nature adlı kitabında ise en
güçlü türleri koruyan doğal seleksiyon anlayışından yana tavır alan bir
yaklaşım sergilemiştir. 18. yüzyıla gelindiğinde biyolojide ilk
önemli girişimi Fransız doğa bilimcisi Buffon (1707-1788) yapmış, evrimi
desteklemiş ancak zamanın yerleşik fikirlerine karşı durmaktan çekindiği
için zaman zaman geri adımlar atmıştı. Fransız biyolog Lamarck ise
1801 yılında yazdığı La Philosophie Zoologique adlı kitabında kendi
evrim teorisinin ana hatlarını ortaya koymuştur.[20]
Ardından İngiliz Biyolog Charles Darwin tarafından daha kapsamlı bir
şekilde işlenen bu teori, ‘Evrim Teorisi’ olarak daha çok Darwin
ile anılarak günümüze kadar gelmiştir.
Evrenin yaratılışında olduğu gibi canlıların
yaratılışında da Tanrı’nın etkisinin olup olmadığı konusu teistler ile
ateistler arasında çetin tartışmalara konu olmuştur. Teistler Tanrı’nın
etkisinin şekli konusunda farklı şeyler söylemekle beraber canlıların
oluşmasında Tanrı’nın mutlaka etkisinin bulunduğunu kabul etmektedirler.
Bu etkiler öne çıkarılarak O’nun varlığını isbata gidilebileceğini
savunmaktadırlar. Buna karşı ateistler ise canlıların kendi kendine
tesadüfen ortaya çıkan bir evrim suretiyle meydana geldiğini
savunmaktadırlar. Evrendeki düzen ve gâyenin Tanrı’nın yaratması ve
iradesi ile açıklanması, diğer bir deyişle düzen ve gâyeye evrenin dışında
bir açıklama getirilmesi, 18. yüzyıldan itibaren bilim çevrelerinden gelen
çeşitli tepkiler ile karşılaşmıştı. Kökeni Eski Yunan’a kadar dayanan bu
anlayış “canlılığın ortak bir atadan gelip zamanla küçük değişiklikler ile
farklılaşarak tesadüfen meydana geldiği” şeklinde özetlenebilir. Bu görüş
18. ve 19. yüzyıllarda Materyalizm anlayışının kuvvetli desteğini arkasına
alarak canlılık kazanmış ve dinlerin temel öğretisi olan yaratılış
kabulüne alternatif bir anlayış olarak kendine taraftar bulmuştur.
Lamarck, çevre koşullarının canlı
organizmalar üzerinde büyük bir etkisi olduğunu ve bu organizmaların da
çevreye uyum sağlamak için değişim geçirdiğini öne sürerek görüşünü
teorileştirmişti. Lamarck, bu değişimin kalıtım olarak bir sonraki kuşağa
geçeceğini de söylemişti. Bu değişim, desteklenebilir nitelikte olduğunda
gittikçe artan bir kompleksliğe yol açacak ve kullanılmayan organlar
sonunda körelecekti.[21]
Darwin’in 1859 yılında yayınlanan
Türlerin Kökeni isimli kitabı ile biçimlendirdiği evrim
teorisi, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerek sosyal ve pozitif
bilimlerin, gerekse çeşitli dünya görüşlerinin şekillenmesinde önemli bir
rol üstlenmiştir. Bu teori, biyoloji biliminin ötesinde jeolojiden
ekolojiye, antropolojiden sosyolojiye kadar bir çok disiplini etkisi
altına aldı. Doğayı konu edinmesinden dolayı pozitif alanla sınırlı
kalması beklenen bu teori, sosyal alanı da kapsamına dahil etmiş ve
teorinin ortaya çıkışından kısa bir süre sonra İngiliz filozof Herbert
Spencer tarafından ortaya konulan ve “Sosyal-Darwinizm” denilen bir
akımdan söz edilir olmuştur. Teori, sadece doğanın işleyiş düzenini, onun
tâbi olduğu kanunları açıklamakla kalmıyor; aynı zamanda yeni bir
kozmoloji, yeni bir evren algısı sunuyordu. Aslında dünya Darwin’den önce
evrim görüşüne çok da yabancı değildi. Ondan önce de evrimden söz edenler
olmuştu. Hatta bu kişiler arasında din adamları da vardı. Canlılığın
oluşumunda evrimsel bir süreç olabileceği kabul edilse de, canlılar
arasındaki değişimin aynı türle sınırlı kaldığı inancı hakîmdi. Ancak
Darwin’e göre tür içindeki değişimler yeni bir tür de oluşturabilirdi.
Yani doğada türlerin sabitliği diye bir şey yoktu. Bir sürüngen kuşa
dönüşebilir, ya da suda yaşayan bir canlı karaya çıkarak zamanla bir kara
canlısı olabilirdi.[22]
Darwin’e göre bugünkü canlı yapılar, doğal
bir süreç içerisinde basit bir organizmadan gelişmişlerdir. Canlı hücreler
de nesilden nesile genetik değişime uğramışlardır. Ona göre değişmenin
arkasında doğal gereksinimler yatmaktadır. Canlı bu değişim sürecinde
yaşam mücadelesi vermekte, çevresine uyum sağlamaya ve ayakta kalmaya
çalışmaktadır. “Doğal Seçilim” (tabiî seleksiyon) denilen bu süreç
içerisinde güçlü canlıların yaşamlarını devam ettirebilme şansları zayıf
olanlara nazaran daha fazla olmaktadır. Buna karşılık çevreye uyum
sağlayamayan zayıf canlılar ise yok olup gitmektedir.
Liberal ekonomi görüşü evrim teorisinin
dayandığı üç prensip olarak görülen, ‘kısıtlı kaynaklar için hayat
mücadelesi’, ‘doğal seçim yoluyla ayıklanma’ ve ‘en uygun olanın hayatta
kalması ve neslini devam ettirmesi’ ilkelerine sempati ile bakıyordu.
Değişen doğa koşullarına uyum sağlayamayanlar mücadeleyi kaybediyor,
böylece doğa kendi şartlarına uyan nitelikteki canlıları seçiyor ve doğal
seçimle hayatta kalmış olanlar kendi aralarında üreyerek nesillerini devam
ettiriyordu. Doğadaki hayat kanunu buysa, o zaman ekonomik hayata da
müdahale etmemek ve işleri kendi doğal akışına bırakarak yaşamaya hak
kazananların üste çıkmasına izin vermek gerekliydi.[23]
Darwin’in evrim düşüncesinin gelişmesinde döneminin popüler ekonomik
düşünce tarzının büyük etkisi olmuştur. Kendisinin de belirttiği gibi, bir
taraftan Malthus’un ekonomi üzerine yazıları, diğer taraftan 18. yüzyılın
büyük ekonomi filozofu Adam Smith’in görüşleri, teorisinin gelişiminde
önemli etkiler ve katkılarda bulundu.[24]
Aynı zamanda bir Hıristiyan din adamı
olan Thomas Malthus, 1798 yılında kaleme aldığı
Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme isimli eserinde, o dönemde yaşanan
ciddi kuraklıktan, hızlı endüstrileşme ile gelen göçlerden ve sayıları
giderek artan yoksulların durumlarından oldukça endişelendiğini
belirtmiştir. O’nun bu endişeleri; “insan nüfusu ile doğal kaynaklar
arasındaki ilişki üzerine” oturan o ünlü ilkesini ortaya koymasını
sağlamıştır. Malthus, yiyecek üretiminin aritmetik; nüfusun ise geometrik
olarak arttığını savundu. Buna göre, nüfusun her zaman yiyecek mevcuduna
göre daha fazla olduğu bir durum ortaya çıkmaktadır. Ancak nüfusun mevcut
kaynaklara göre fazlalığı, “yoksul ve yeteneksizlerin açlık, kıtlık,
sefalet, salgın hastalık, ihtilal, savaş ve benzeri olgular aracılığıyla
elenmesi sayesinde, kontrol altında tutulmakta böylece denge
sağlanmaktadır”. Bir başka ifade ile, hayatta kalma mücadelesinde tabiat,
güçlünün başarmasını, zayıfın ise yok olmasını temin etmektedir.[25]
Darwin Türlerin Kökeni adlı kitabının
sonlarında, ilk yaşam biçiminin ‘yaratılmış’ olabileceğini söylüyor ve
kitabını şu cümleler ile bitiriyordu: “Yaradanın başlangıçta bütün özünü
birkaç ya da bir biçimde üfürdüğü yaşamı böyle anlayan ve bu gezegen
çekimin değişmez yasasına göre dönüp dururken, böylesine basit bir
başlangıçtan en güzel, en olağanüstü, biçimlerin türemiş ve türemekte
olduğunu kavrayan bu yaşam görüşünde gerçekten yücelik vardır.”[26]
Ancak daha sonra, ‘yaratılış’ kelimesini kamuoyunu dikkate alarak
kullanmasından dolayı pişmanlığını dile getirmiştir. Her ne kadar o,
türlerin kökenine ilişkin bu eserinde, insanın nasıl meydana geldiği
konusuna girmese de, 1871 yılında yayımladığı insanın kökenine dair
İnsanın Türeyişi isimli eserinde bu konudaki yargısını açıkça ortaya
koyuyordu.[27]
Darwin, insanı evrim noktasında hayvandan ayrı tutmaktan ve onun
yaratılması, gelişmesi için hayvanların tâbi olduğu güçten ayrı özel
güçlerin gereğine inanmaktan çok uzaktı. Ona göre insanların, kendisinin
bu kadar genel saydığı evrim kuramının dışında kalmasının bir mânası
yoktu. İnsanın değeri, büyüklüğü, kendisinden daha aşağı varlıklardan
gelmesiyle değişmezdi. O, aksine serbest bir deyişle, insanı düşkün bir
melek sayan ilâhiyat iddialarına karşı, insanın gelişmeye erişmiş ve
sonunda akılla seçkinleşmiş bir hayvandan başka bir şey olmadığını
söylüyordu. Kısacası Darwin, insan ile hayvan arasında nitelik açısından
değil, sadece nicelik açısından bir fark olduğunu düşünüyordu. Ona göre en
aşağı derecedeki omurgalı hayvanlarla maymunların zihinsel yetileri
arasındaki uçurum, insanla büyük maymunların zihinsel güçleri arasındaki
uçurumdan çok daha büyüktü.[28]
Darwin’in ve takipçilerinin izahlarında ırkçı
yaklaşımlar da bulunmaktaydı. Darwin’in önde gelen destekçilerinde Thomas
Huxley, “Hiçbir rasyonel insan, hiçbir idrak sahibi, zencilerin,
beyazların bırakın üstünü, eşiti bile olduğuna inanmaz” diyordu. Darwin’de
evrimsel düşüncesini aynı derecede ırkçı fikirler üzerine bina etmiştir.
İnsanın Türeyişi isimli eserinde, zenci ırkların beyaz insanlardan çok
maymunlara yakın olduğuna ilişkin inancını dile getirmekte ve ayrıca çok
uzak olmayan bir gelecekte, insanlığın medenî ırklarının soyunun
tükeneceğine ve kesinlikle yerini dünyanın her yerinde vahşi ırkların
alacağına inanıyordu. [29]
Darwin’in teorisi kendisinin de kabul ettiği
gibi bir çok zorluklarla karşı karşıya olan, somut bilimsel bulgulardan
hareketle değil tamamen mantık yürütmeler ile ortaya konulmuş bir
teoriydi. Darwin ortaya koyduğu teorinin zorluklarının gelişen bilim ile
aşılacağına inanıyordu. Ancak Darwin bilimsel olarak ilk darbeyi, Fransız
biyolog Louis Pasteur’un yaptığı deneylerle, onun cansız maddelerin
tesadüfen hayat oluşturabilecekleri şeklindeki iddialarını çürütmesiyle
almıştı. Ayrıca teorinin önceden var olan bir canlı türünün zaman içinde
başka bir canlı türüne dönüştüğü, yani bütün canlıların birbirlerinden
türeyerek meydana geldiği iddiasına dayanak olarak aranan fosil
kayıtlarında beklenenin aksine canlıların birbirlerinden türediğini
gösterecek ara geçiş formlarına rastlanmamıştır. Her ne kadar fosil
bilimcilerinin yaptıkları araştırmalar, bazı çevreler tarafından kabul
edilmek istenmese de, canlılığın aniden mükemmel bir şekilde meydana
geldiğini göstermektedir. Ardından modern bilimin verileri hücrenin
kompleks yapısını ortaya koydukça hayatın moleküler seviyede incelenmesi
tesadüfe meydan bırakmayacak şekilde güçlü ve akıllı bir tasarım gerçeğini
ortaya çıkarmıştır.
Darwin’de özellikle ‘göz’ gibi mükemmel bir
yapıya sahip organların mükemmellikleri ve bunların teorisini soktuğu
zorluklar karşısındaki çaresizliğinin farkındaydı. Türlerin Kökeni
kitabında doğal seleksiyon ve evrim teorisine karşı çıkan bir takım
fikirlere değinmişti. Hatta kitabının bir bölümünde gözle ilgili yaşadığı
problemleri incelemiş ve bu bölümü “Kusursuz Mükemmellikteki ve
Karmaşıklıktaki Organlar” olarak adlandırmıştı.[30]
Darwin, teorisindeki boşlukların doldurulması için insanlara, hayal
güçlerini kullanmalarını tavsiye ediyordu.
Darwin teorisi ile din, doğal
olarak, ilk günden itibaren karşı karşıya gelmişti. Çünkü bu teori ile
birlikte dinlerin savunduğu yaratılış öğretileri artık bazı çevreler
tarafından birer efsane olarak görülmeye başlandı. Teorinin en sıcak
çatışmayı yaşadığı din, Hıristiyanlık idi. Tanrı’nın yeryüzüne, insanların
arasına yine bir insan olarak, Hz. Îsâ’nın bedeninde tecessüm ettiği
inancı, Hıristiyanlığın en temel doktriniydi. İnsanın kökeni üzerine din
adına kabullenilemez fikirler ortaya atan bu teorinin en şiddetli
çatışmayı böylesi bir Tanrı tasavvuru olan din ile yaşaması kaçınılmazdı.
Dolayısıyla Darwin’in teorisi bütün dinlerden önce Hıristiyanlık için
büyük bir problemdi ve bu yüzden kabulü aslâ mümkün değildi.[31]
Zâten Darwin’in kitabının yayımlanmasından hemen sonra bütün dünya da
özellikle Hıristiyan ilâhiyatçılar tarafından çok ciddi eleştiriler ve
tepkiler oluşmaya başlamıştı.[32]
Günümüz materyalistlerinin çoğuna göre hayatı
açıklamanın tek yolu evrimdir. Şayet materyalizm, Marx’ın dediği gibi
bilimsel bir temele dayandırılacaksa bunun da tek yolu evrimin bilimsel
olduğunun gösterilmesiydi. Ne var ki evrim modeli bilimin tanımında yer
alan kriterlere uymaz. Bu nedenle sadece bir inanç sistemi olarak
materyalist felsefenin temelini oluşturur.[33]
Marx ve Engels, Darwin teorisini kendi ideolojik amaçları doğrultusunda
ilk sahiplenenlerdendi. Marx, Darwin’in kitabının “tarihteki sınıf
mücadelesinin doğal bilimlerdeki temelini oluşturduğunu” söylüyordu. Evrim
teorisini o kadar heyecanla karşılamıştı ki, Das Kapital’i Darwin’e
ithaf etmek için kendisinden izin istedi. Ama Darwin, Marx’ın teziyle
özdeşleşmenin kendi araştırmasının meslektaşları arasındaki
güvenilirliğine zarar verebileceği endişesiyle bu talebi nazikçe reddetti.
Marx, Darwin’in araştırmasında her şeyden önce iki şeyi değerli bulmuştu.
Birincisi, evrim teorisi “doğal bilimlerde dine ilk defa ölümcül darbe
vuran bir teoriydi.” İkinci olarak ise, Marx ve Engels, türlerin
başlangıcı ve gelişimi teorisinin, kendilerinin kültürün başlangıcı ve
gelişimi üzerine ortaya koydukları fikirlerle paralellik arz ettiğine
samimiyetle inanıyorlardı. Engels, Marx’ın cenaze töreninde şunları
söylüyordu : “Tıpkı Darwin’in organik doğada evrim kanununu keşfetmesi
gibi, Marx da insanlık tarihindeki evrim kanununu keşfetmişti.”[34]
Discovery Institute’da kıdemli bir biyolog
olan Dr. Jonathan Wells, bilimsel bir gerçek gibi gösterilmeye çalışılıp
eğitim sistemine yerleştirilmiş evrim teorisinin, bilim kisvesi altında
materyalist felsefeye nasıl hizmet ettiğini Evrimin İkonları isimli
kitabında şu şekilde anlatmaktadır : “Felsefi görüşlere sahip olmanın
yanlış bir yanı yoktur. Herkesin doğru veya yanlış felsefi bir görüşü
vardır. Öte yandan, halk eğitiminde, felsefenin açıkça tanımlanması ve
bilim kisvesi altında sunulmaması gerekir. Kuşkusuz, insan doğasına
ilişkin hiçbir felsefi görüş, Newtoncu fizik veya Mendel genetiğiyle eşit
değerde bir düşünce olarak ele alınmamalıdır. Ne var ki Amerikan halk
okulları biyoloji sınıfları tam da bunu yapmaktadır. Evrimin tasarlanmamış
olduğunu ve bunun sonucu olarak insan varlığının salt bir tesadüf olduğunu
savunan doktrin, deneysel bilimden ziyade, materyalist felsefeden
kaynaklanmaktadır. Açıkçası, biyoloji öğrencilerine materyalist felsefe,
deneysel bilim kisvesi altında öğretilmektedir. Materyalist felsefe
bağlamında ne düşünülürse düşünülsün, kuşkusuz o, kanıttan çıkarsama
yapmak yerine, kendisini zorla kanıta kabul ettirecektir. Her ne kadar
işin içinde bilimsel meseleler varsa da, gerçekte özü mittir.”[35]
Özellikle son yıllarda Amerika’daki bir çok okulda evrim teorisinin
yanında hatta bazı eyaletlerde evrim teorisine karşı yaratılış gerçeğinin
anlatıldığını da vurgulamakta fayda vardır. Bu konu birçok eyalette
mahkemelere intikal etmiştir.[36]
Evrimcilerin savunduğu gibi insanın ortak bir ata kabul edilen maymundan
türemediği, aksine insan şeklinde yaratılmış olduğu inancı yaygınlaşmakta
ve bu inanç bilimsel açıdan da kendine bir çok dayanak bulmaktadır.
Teleolojik kanıtın, Darwinizm ile birlikte
ciddi biçimde sarsılacağı ve yıkılacağı bir süre düşünülmüştür. Ancak bu
düşünce fazla sürmemiştir. Çünkü evrim teorisi, bilimsel teorinin tanımı
gereği, bilimsel olmayan bir teoridir. Bir teorinin bilimsel olarak
sınıflandırılabilmesi için, bu teorinin gerçekleri kendi içerisinde, genel
yasalar çerçevesinde temsil etmesi gerekmektedir.[37]
Günümüzde evrim teorisinin delilleri ciddi bir şekilde ünlü biyologlar ve
fosil bilimciler tarafından eleştirilmekte, evrime inanan bir çok bilim
adamı ise Tanrı’nın varlığını kabul ederek bunu evrim fikri ile
bağdaştırmaya çalışmaktadırlar. Evrimin bilim dışı olduğu konusunda son
derece ikna edici nedenler ileri sürülürken ülkemizdeki durumun, evrimin
bir teori bile değil kesin bilimsel bir kanun olduğu tarzında yaklaşımları
yansıtması oldukça düşündürücüdür. Evrimi bir kanun gibi kabul eden bazı
çevreler, evrim teorisinin tartışılmasını bile istememektedirler. Ne var
ki bilimsel bir teorinin hatta bir kanunun bile sorgulanması bilimsel
gelişmenin temeli olmuştur.[38]
İngiltere’de yazarlık yapan ve Jeoloji
Birliği üyesi olan Richard Milton bu konuda şu şekilde söyleyerek
Darwinizm anlayışının ardındaki gerçeği güzel bir şekilde ortaya
koymaktadır : “Türlerin Kökeni’nin yayınlanmasından yüz otuz yıl
sonra, Darwinizm hâlâ bir teoridir ve hâlâ tartışmaları kesin olarak sona
erdirecek belirleyici ve rakipsiz ampirik kanıtlardan -teorinin
doğruluğunu kati olarak gösteren ve toplum tarafından kabulünü sağlayan
kanıtlardan- yoksundur. İronik biçimde, yirminci yüzyılın büyük bir kısmı
boyunca Darwinistler sanki kesin kanıt bulmuş ve sanki toplum olarak
bizler çoktan onların teorisini kabul etmişiz gibi davranmışlardır. Fizik
ya da kimya gibi herhangi bir başka ciddî bilimsel disiplinde, bilim
adamları yeni bir teoriyi, o teorinin yanlışlığını ortaya koyacak kanıt
aramak ve onu test etme fırsatı bulmaktan memnuniyet duyarlar. Buna karşın
evrimsel biyolojide Darwinistler teorileriyle çelişen kanıtlardan uzak
dururken, bu teoriyi destekleme eğilimi gösteren bütün kanıtları aktif
şekilde arar ve sahiplenirler. Örneğin prensip olarak nerede evrimle
ilişkili bir kanıt varsa, Darwinistler bu kanıtın kendi mutasyon ve doğal
seçme teorilerinin kanıtı olduğunu ileri sürerler.”[39]
Jonathan Wells Evrimin İkonları
kitabında teoremlerin geçerliliğini şöyle söyleyerek ortaya koymaktadır:
“Teoremleri kanıt karşısında sınamak hiç bitmez. Ulusal Akademi’nin
kitapçığı haklı olarak şunu belirtiyor: “Her bilimsel bilgi, prensipte,
yeni kanıt elde edildiğinde değişmeye mahkumdur.” Bir teoremin ne kadar
süre savunulacağı veya kaç tane bilim adamının ona inanacağı bu bağlamda
önemli değildir. Eğer ona karşıt bir kanıt ortaya çıkarsa, teoremin
yeniden değerlendirilmesi veya hatta terk edilmesi gerekir. Aksi halde o,
bilim değil mit olur.” [40]
III. TANRI’NIN VARLIĞINA POZİTİVİST YAKLAŞIM
Sosyolojinin isim babası ve Pozitivizmin
kurucusu kabul edilen Auguste Comte insanlık tarihini üç döneme ayırır.
Ona göre, sosyolojinin kullanacağı metot gözleme ve tüme varıma dayanan
bir metot olmalıdır. Bu teoriye göre, insanlar kendilerini çevreleyen
dünyayı anlama ve açıklama çabaları boyunca ardarda gelen üç tavır içinde
olmuşlardır :
Teolojik Çağ : Comte, bu dönemi kendi içinde
ve zaman sırasına göre Fetişizm, Politeizm ve Monoteizm diye üç safhaya
ayırır. Ancak bütün bunların ortak yanı, insan zekâsının bu aşamalarda
mutlak bilgiye yönelmesidir. Farklı olgular insan tarafından tabiat üstü
varlıkların etkisiyle açıklanır ve bu varlıkların mücadelesine bağlanır.
Bu dönemde sosyal üstünlük, din adamlarındadır.
Metafizik Çağ
: Bu dönemde tabiat üstü etkenler, yerini soyut kuvvetlere bırakmıştır.
İlk nedenlerin yerini daha genel nedenler almıştır. Bütün gözlenen olaylar
kendiliklerinden meydana gelebilecek güçte kabul edilir. Gözlenen
olayların açıklaması, her olayı uygun bir töze bağlayarak olur. Devletin
hayatında ise, dogmatizm hâkimdir.
Pozitif Çağ : Bu
çağda insan zekâsı, “mutlak” ı bulmanın ne kadar imkânsız olduğunu
anlamıştır. Evrenin nereden gelip nereye gittiğini ve olayların iç
sebeplerini aramaktan vazgeçmiştir. Muhâkeme ve gözlem yardımıyla
olayların gerçek kanunlarını yani değişmez devamlılık ve benzerlik
münasebetlerini bulmaya yönelmiştir. Comte’a göre bu çağın temel
karakteristiği, tabiat bilimlerinden fiziği andıran yeni bir ilmi
disiplinin doğmuş olmasıdır. O, bu ilme ad olarak “sosyal fizik” veya
“sosyoloji” adlarını teklif etmektedir.[41]
Comte’a göre pozitif ilim çağına giren insan,
bütün tabiat olaylarını deney ve gözlem yoluyla anlamakta,
açıklayabilmektedir. Beş duyu ile idrak edilen tabiatın ve tabiat
olaylarının dışında, insanın kavrayabileceği bir gerçek yoktur. “Ben
nereden geldim, nereye gideceğim?” tarzında düzenlenen, ilk sebebi
(yaratıcı) ve son gâyeyi vurgulayan soru, pozitif ilim devresindeki
insanın sorusu değildir. Bu problem, tabiat olayları hakkında doğru ve
yeterli bilgisi olmayan bundan önceki insanların sorusuydu. Ona göre
problemin çözümünde ne materyalistlerin ne de, Allah’a inananların ortaya
koyduğu fikirler doğru değildir. Auguste Comte, pozitif ilime sığınarak
hem felsefeyi (dolayısıyla materyalist felsefeyi) hem de dini inkâr
etmiştir. Ancak onun izahları da, felsefeden başka bir şey değildir.[42]
Dini, insanlık tarihinin belli bir merhalesine ait ve fonksiyonunu
yitirmiş bir olay olarak gören Auguste Comte’un hayatının sonlarına doğru,
kendisinin sistemleştirdiği pozitivizmle çelişen bir “insanlık dini”[43]
peşinde koşması, pozitivist din anlayışının geçersizliğini ortaya koyan
bir durumdur.[44]
Yirminci yüzyıl pozitivizmi, bilim ve teoloji
alanlarının ayrılmasında ısrar etmektedir. Kuramların, deneysel ve
toplumsal olarak test edilebilirliği özelliğine dikkat çeken,
pozitivistler, bilimi yegane rasyonel ve nesnel bilgi edinme yolu olarak
benimsediler. Onlar teolojik iddiaların bilimin metotlarına uymakta
başarısız olduğunu, bu sebeple de aslâ herhangi bir meşru bilgi ortaya
koyamadığını savundular. Pozitivistlere göre sadece deneysel konular,
anlamlı bir dil için referans noktaları sağlar. Din dili ise ekseriyetle
(Tanrı, rûh ve ölümsüzlük gibi) deneysel olmayan konulardan söz ettiği
için pek çok pozitiviste göre, bilişsel açıdan anlamsızdır.[45]
IV.
TANRI’NIN VARLIĞINA FREUDİST YAKLAŞIM
17. yüzyıl bilim felsefecisi Francis Bacon,
dünyanın seyrini değiştiren üç keşfin barut, pusula ve matbaa olduğunu
belirtir. Freud’un ise bu üç keşfe karşılık, üç kâşifi vardır. Bunlar da
insanoğlunun evreni algılama biçiminin ve âlemde kendisine biçtiği rolün
değişmesine, dolayısıyla dinin darbe almasına sebep oldular. Bunların ilki
olan Kopernik’le gelen kozmolojik darbe insanın ve onun mekânı olan
dünyanın evrenin merkezi olduğu illüzyonunu yıktı. İkinci darbe
Darwin’dendi. Evrim teorisiyle dinlerin savunduğu yaratılış teorileri
artık bir efsâne muâmelesi görmeye başladı ve Tanrı, “yaratıcı olma”
unvanını kaybetti. Üçüncü darbe ise tabiî ki, Freud’un kendisindendi. Onun
öğretileriyle de insan artık Tanrı’nın yeryüzündeki halifesi olan
mâsum bir varlık değildi. İnsanın cinsel dürtüleri tamamıyla
ehlileştirilemezdi ve onun zihninde bilinçli gibi görünen süreçler aslında
bilincinde olunmayan bir alanın tesiri altındaydılar. Freud’a göre bu üç
keşifle dinin evren ve insan üzerine iddialarının doğru olmadığı
anlaşılmıştı. İnsan artık evreni ve kendisini yeniden değerlendirmeliydi.[46]
Sigmund Freud, “tekerlek ve elektriğin icadı
kadar mühim” dediği psikanalizin kurucusudur. Ancak onun kendisini,
hakkında yargıda bulunmaya yetkili gördüğü bir alan daha vardı: Din. O, bu
alanda da birinci alanı olan psikanalizi kullandı. Bu yöntemden hareketle
18. asırdan itibaren başlayan ve 19. asırda, Darwin ile devam eden
süreçte, dine bir darbe de o vurdu. Batı’da felsefe, biyoloji ve fiziğin
temsil ettiği bilimle dine karşı kazanılan zaferin, psikoloji ayağı da
Freud’la başarılmıştı. Darwin’le gelişen süreçte insan, eşref-i mahlukât
olmaktan çıkarılmış, dinlerin kendisine sağladığı imtiyazlı pozisyondan
aşağıya çekilmişti. Freud’la ise kutsal kitapların “Tanrı, insanı kendi
imajında yarattı” şeklindeki öğretisi “insan, Tanrı’yı kendi imajında
yarattı” ya dönüşmüş ve Tanrı yaratıcı pozisyondan, insan zihninin bir
yaratığı derecesine düşürülmüştü. Freud, bilinçaltı ile bilincin
birbirleriyle bir bütünlük, bir ayrılık arz etmemelerinden kaynaklanan
yanılsamaların olduğu ve insanın iki alan arasındaki çatışmaları giderme
için savunma mekanizmalarına başvurduğu inancındaydı. İşte Freud’un,
Tanrı’nın, dolayısıyla dinin bir yanılsama, insan düşüncesinin bir vehmi
olduğunu, bir gerçeklik olmadığını ileri sürmesinin altında yatan temel
neden, onun yukarıda belirtilen psikolojik mekanizmanın varlığına olan
katî inancıydı. [47]
“Bilimselci” anlayışın en önemli öncülerinden
birisi Freud’dan yaklaşık 50 yıl önce yaşayan ve Freud’un “kendisinden çok
etkilendiğim” dediği Darwin’di. O dönemdeki din-bilim mücadelesi,
Darwin’in şahsında sembolleşmişti. Freud, din ile bilimi karşı
karşıya getirirken üç alan belirler. Birincisi, din, âlemin varlığı
ve kaynağı konusunda bir bilgi sunar, insanın bu konudaki anlama arzusunu
tatmin eder. İkincisi, din, hayatın tüm kötü yönlerine rağmen
insanlara ebedî mutluluk vaadinde bulunur.
Üçüncüsü, din, çeşitli prensiplerle insanların düşünce ve
davranışlarını yönlendirir, bunu da onlar üzerinde büyük bir otorite
kurarak gerçekleştirir. Freud’a göre bilimin güçsüz olduğu
devrelerde din, insanın bu alanlarda “anlama, mutluluk arama ve
yönlendirme” arzularını tatmin etmiştir. Ancak artık bu alanlar dinin
tekelinden çıkarılmalı, bilime devredilmelidir. Çünkü bilim hayatın
gerçeklerini olduğu gibi algılamayı ve bunlarla nasıl baş edeceğini insana
gerçekçi bir şekilde öğretmektedir. Bununla birlikte Freud, bilimin de
üstesinden gelemediği birçok durum olduğunu ve insanı hayatın acılarına
boyun eğmesi gereken bir alanla baş başa bıraktığını, dolayısıyla dinin bu
fonksiyonunu hiçbir zaman kaybetmeyeceğini kabul eder. İşte bu sistem
içinde Freud, dini bir önyargı ile incelemiştir. Bu sebeple o, ateizme,
yaptığı araştırmalarının neticesinde ulaşmadı. Tam tersine,
araştırmalarını ateist inançlarının gölgesinde yaptı.[48]
Freud’u okurken kendini dine karşı çıkmaya mecbur gören, bu yüzden de
kendisini “Tanrısız Yahudi” şeklinde tanımlayan bir materyalist ile karşı
karşıya bulunulduğu bilinmelidir.[49]
Nitekim, Freud dine yönelik eleştirilerini özetlerken: “Benim bütün
yaptığım, benden öncekilerin dine yönelttikleri tenkide biraz psikolojik
temel kazandırmaktır” demektedir.[50]
V.
TANRI’NIN VARLIĞINA AGNOSTİK YAKLAŞIM
Agnostisizm (Bilinemezcilik), Yunanca
‘Bilinemez’ manasına gelen ‘Agonustos’ kelimesinden alınmış bir tabirdir.
Sonsuz, ilk sebepler, cevher, eşya ve olayların son gâyesi gibi metafizik
hakikatleri insan zihninin asla bilemeyeceğini ileri süren ve böylece
metafiziğe bilinemez diyen sistemlerin adıdır. Buna göre, insan zihninin
veya aklın reel değeri yoktur. Bu anlayış, görünülen âleminin ilk ve son
sebeplerinin akıl için daima meçhul kalacağını iddia eder. Böyle olunca da
agnostisizm objektif bir bilginin ve fizik ötesinin (metafiziğin)
imkânsızlığını kabul etmiş olur. Agnostisizm, metafizik sahasıyla
sınırlanmış bir şüpheciliktir. Agnostik, çoğu halde bir ilimcidir.
Metafizik tezleri açıkça reddetmez; fakat tespit etmenin imkânsız olduğunu
söyler, mutlak bilgi elde edilemez, bilgimiz problemi çözmeye yetmez der.[51]
Tanrı’nın varlığı probleminde tavrını agnostik (bilinemezci) bir tavır
olarak ortaya koyan Bertrand Russell
“Bilinemezci Ne Demektir?” adlı yazısında agnostik için şu tanımı
verir: “Agnostik, Hıristiyanlığın ve öteki dinlerin ilgilendiği Tanrı ve
gelecek hayat gibi sorunlarda gerçeği bilmenin imkânsızlığına inanır.
Yahut büsbütün imkânsız olmasa bile, en azından bugün için imkânsızlığına
inanır.”[52]
Batı’da agnostik terimi ilk defa 1869 yılında kendi zihni tutumunu
nitelemek için Huxley tarafından kullanılmıştır. Huxley bu terimi, ateist,
teist, panteist, materyalist, idealist, Hıristiyan veya serbest düşünenler
gibi akımların, varlık problemini kendilerince çözdüklerini, ancak
problemin kendisi için çözülemez olduğundan emin bulunduğunu ifade etmek
için kullanmıştır. Huxley, teorik akla dayalı bilginin imkanını
sorguladıkları için septik filozof David Hume ve Kritisizmin büyük
filozofu Immanuel Kant ile kendini aynı safta görmüştür.[53]
Agnostisizm, İslâm düşüncesinde ‘Lâedriyye’,
‘Sûfestaiyye’, ‘Vâkıfiyye’ ve ‘Şek Ehli’ gibi tabirlerle ifade edilmiştir.
Arapça’da ‘bilmiyorum’ anlamına gelen lâedrî
fiilinden türetilmiş olan ‘Lâedriyye’ klasik İslâm düşünce
geleneğinde, özellikle kelâmcıların sofistler hakkındaki değerlendirme ve
eleştirileri çerçevesinde gerçekleşmiş, sonradan modern Müslüman
müellifler tarafından 19. yüzyıl Batı felsefesinde benimsenen agnostisizme
karşılık olarak kullanılmış, insan aklının Tanrı ve evren hakkındaki
mutlak gerçeği bilemeyeceğini ileri süren felsefî akım olarak tarif
edilmiştir.[54]
Agnostisizmin zıttı olarak kullanılan Gnostisizm (Bilinircilik) ise
Arapça’da ‘İrfâniyye’ şeklinde kullanılmaktadır. ‘Tanrı başta olmak üzere
varlık ve olaylara dair gerçek ve derunî bilginin duyu verilerine, akıl
yürütmeye veya burhanî kanıtlamalara dayanmaksızın sadece keşif ve ilham
yoluyla elde edilebileceğini ileri süren mistik ve felsefî bir akım’
olarak tarif edilebilecek olan ‘İrfâniyye’ terimi ‘bilmek, tanımak,
kavramak’ anlamına gelen irfân kelimesinden oluşturulmuş, Yunanca
‘bilgi’ manâsındaki
gnosisten türetilmiş gnostisizm karşılığında kullanılan bir
terimdir. [55]
İslâm inancında iman kalbin tasdiki ile
oluşur ki bunun içinde yakîn (kesin bilgi) bulunmaktadır. Dolayısıyla
imanla bilinemezcilik bir araya getirilemediği gibi iman, şek, istisna,
tereddüt ve kararsızlık da kabul etmez. Ebu Hanife karasız duruma düşen
kişiye, bu tereddütlerini izah ederek makul bir süreyi tanımakla beraber,
sürekli bir agnostisizmi kabul etmez. Aynı görüşü diğer kelâm bilginleri
de benimsemişlerdir. Kelâm literatürünün bilgi teorisini ortaya koyan
bölümleri incelendiğinde bu yaklaşımı görebiliriz.
Agnostik
(bilinemezci) anlayış, “Tanrı’nın var olduğu ve maddenin yaratıldığı
görüşü” veya “Tanrı’nın olmadığı ve maddenin ezeli olduğu görüşü” gibi
belli bir görüşü savunmasa da, bunun yerine tüm bu görüşleri aynı derecede
bilinemez olarak niteler. Bilinemezci tavır “Bunların hangisinin doğru
olduğu bilinemez” der. Bu da bilinemezciliğin şüpheci yaklaşımını
bir iddia haline getirir. Yani bilinemezci tavır da aktif olarak bir
fikrin savunulmasıdır, kişi eğer sadece kendisi ile sınırlı olarak “Ben
bilemiyorum” derse bu bir iddia olmaz. Fakat “İleri sürülen şıklardan
hangisinin doğru olduğu bilinemez” demek de bir iddiadır.[56]
[1]
Yümni Sezen, Maddeci Felsefenin Çıkmazları, s. 135.
[2]
Bekir Topaloğlu-Y. Şevki Yavuz ve İlyas Çelebi, İslâm’da İnanç
Esasları, s. 49.
[3]
A. Adnan Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din, s. 40.
[4]
Friedrich Albert Lange, Materyalizmin Tarihi ve Günümüzdeki Anlamının
Eleştirisi (çev. Ahmet Arslan), s. 40.
[5]
F. Lange. a.g.e., s. 104.
[6]
A. Osman Gürel, Doğa Bilimleri Tarihi, s. 101-103.
[7]
Aydın Topaloğlu, Teizm ya da Ateizm, s. 22-23.
[8]
A. Topaloğlu, a.g.e., s. 23.
[9]
Bryan Magee, Felsefenin Öyküsü (çev. Bahadır Sina Şener), s.
165-166.
[10]
Selâhattin Hilav, Felsefe El Kitabı, s. 132.
[11]
Karl Marx-Friedrich Engels, Felsefe İncelemeleri
(çev. Sevim Belli), s. 145.
[12]
B. Magee, a.g.e., s. 171.
[13]
İrfan Yılmaz-İ.Hakkı İhsanoğlu, İlim ve Din, s. 75.
[14]
M. Aydın, Din Felsefesi, s. 210.
[15]
Şahin Efil, Yaratılış Modelleri, s. 50.
[16]
A.Topaloğlu, a.g.e., s. 48.
[17]
M. Aydın, a.g.e., s. 211.
[18]
M. Aydın, a.g.e., s. 212.
[19]
Norman L. Geisler, The Collapse of Modern Ateizm (çev. Cafer
Sadık Yaran), s. 131.
[20]
Muhammed A. Esedî, Birliğin Teorisi (trc. Kerem Genç), s. 76.
[21]
M. Esedî, a.g.e., s. 76.
[22]
Ali Köse, Darwin’in Çöküşü, önsöz, s. 7-8.
[23]
Yılmaz Özakpınar, İnsan Düşüncesinin Boyutları,
s. 31.
[24]
Jeremy Rifkin, Darwin’in Çöküşü (çev. Ali Köse), s. 47.
[25]
J. Rifkin, a.g.e., s. 34-35.
[26]
Charles Darwin, Türlerin Kökeni ( çev. Öner Ünalan), s. 551.
[27]
bkz. Charles Darwin, İnsanın Türeyişi (çev. Sevim Belli), s. 206.
[28]
A. Adnan Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din, s. 313-314.
[29]
Richard Milton, Darwinizm’in Mitleri (çev. İbrahim Kapaklıkaya),
s. 228.
[30]
Michael J. Behe, Darwin’in Kara Kutusu ( çev. Burcu Çekmece), s.
25-26.
[31]
A. Köse, Darwin’in Çöküşü, önsöz, s. 7-8.
[32]
A. Adıvar, a.g.e., s. 362-370.
[33]
Gufran Koyuncu, Evrim, s. 238.
[34]
J. Rifkin, a.g.e., s. 74.
[35]
Jonathan Wells, Icons of Evolution, Science or Myth? s.
206-207.
[36]
Fethullah Han, Kur’an ve Kâinât Âyetleri (çev. Safiye Gülen-Oya
Morçay), s. 184.
[37]
M. Esedî, a.g.e., s. 76.
[38]
G. Koyuncu, a.g.e., s. 236.
[39]
R. Milton, a.g.e., s. 287.
[40]
Jonathan Wells, Icons of Evolution, Science or Myth? s. 2-3.
[41]
Zeki Aslantürk - M.Tayfun Amman, Sosyoloji, s. 90-91.
[42]
Topaloğlu-Yavuz ve Çelebi, İslâm’da İnanç Esasları, s. 54.
[43]
bkz. Auguste Comte, Pozitivizm İlmihali (çev. Peyami Erman).
[44]
Yılmaz - İhsanoğlu, İlim ve Din, s. 76.
[45]
Cafer Sadık Yaran, Bilgelik Peşinde, s. 108.
[46]
Ali Köse, Freud ve Din, s. 7-8.
[47]
A. Köse, a.g.e., s. 8-11.
[48]
A. Köse, a.g.e., s. 168-170.
[49]
A. Köse, a.g.e., s. 13.
[50]
A. Köse, a.g.e., s. 62.
[51]
S. Hayri Bolay, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, s. 3-4.
[52]
Fikri Gül, Bertrand Russell’da Bilim, Felsefe ve Din, s. 164.
[53]
İlhan Kutluer, “Lâedriyye” DİA, XXVII, 41.
[54]
İlhan Kutluer, a.g.e., s. 42.
[55]
Ömer Mahir Alper, “İrfâniyye”, DİA, XXIV, 444-445.
[56]
Caner Taslaman, Big Bang ve Tanrı, s. 137.