I. TANRI’NIN VARLIĞI
Tanrı’nın varlığı meselesi düşünce tarihinde
çok önemli bir yere sahiptir. Tek tanrıcı dinlerin en temel mesajı,
Tanrı’nın varlığı ve O’nun mükemmel bir varlık oluşudur. Kelâm
tarihinde Tanrı’nın varlığını ispata yönelik olarak, Kur’ân-ı Kerîm’e,
felsefe, tasavvuf ve mütekellimlerin ilmî tecrübelerine dayanan bir çok
delil geliştirilmiştir. Bu deliller, hem inananların inançlarını sağlam
temellere oturtmalarını sağlamış, hem de inanmayanların şüphelerine cevap
teşkil etmiştir. Allah’ın varlığını ispat konusunda İslâm âlimlerince
vahiy, akıl ve keşif metodları kullanıldığı halde, kelâm ilminde daha çok
aklî istidlâl metoduna yer verilmiştir. Ehl-i sünnet ile Mu’tezile
arasında Allah’ın sıfatları konusunda bir takım ihtilâflar çıktığı halde,
varlığının delilleri ile alakalı önemli bir ihtilâf çıkmamıştır.[1]
Tanrı’nın varlığına inanan veya inanmayanların hepsinin bu delillerden
hareketle inandıklarını ya da bu delillere karşı çıkarak O’nun varlığını
inkâr ettiklerini söylemek elbette doğru olmaz. Bununla birlikte
insanların bir çoğunun, inandıkları hususu rasyonel bir tabana oturtmak
için çeşitli delillere ihtiyaç duydukları da bir gerçektir. Tanrı inancı
hak olanından, sapmış ve bozulmuş olanına kadar muhtevası değişik de olsa
bütün inanç sistemlerinin temelini oluşturmaktadır. İlâhi dinlerin en çok
vurgu yaptığı iman esası Allah’a imandır. İslâm inancına göre Allah,
insanı kendi varlığı ve birliğini bilip tanıyacak yetenekte yaratmıştır.[2]
Eski Yunan’da, Sokrat öncesi filozofların
tabiatın aslını ve kaynağını bulma yolundaki çabaları yanında, Eflâtun’un
hareketin nihaî kaynağını ruha bağlamaya çalışması ve Aristo’nun ilk sebep
ve ilk hareket ettirici fikrini benimsemesiyle Tanrı’nın varlığını ispat
problemi Yunan felsefesinin konuları arasında yer almaya başlamıştır.
İlkçağ felsefesinde kullanılan kozmolojik kanıtlar, Kitâb-ı Mukaddes’in
ulûhiyyet anlayışı ile bağlantılı olarak Yahudi ve Hıristiyan
teolojilerinde de yer almıştır.[3]
İslâm düşünce tarihinde de din âlimleri ve düşünürler tarafından çeşitli
açılardan ele alınan Allah’ın varlığı konusu, O’nun her şeyin yaratıcısı
olan ‘yetkin varlık’ oluşunu ortaya koymak için gösterilmiş olan çabaların
neticesinde her dönemde güncelliğini korumuş ve özellikle kelâm âlimleri
tarafından çeşitli eserler verilmiş en temel konudur.[4]
Mu’tezile
Allah’ın varlığının ancak akılla bilinebileceği tezini savunmuştur. Bu
konuda Nazzâm şöyle söylemiştir: “Akıllı bir insan şeriattan önce düşünce
ile Allah’ın varlığını bilir”. Ebul’ Hüzeyl al-Allâf ise Allah’ın ve bütün
bilgilerin ancak aklî zaruretle bilineceğini söylemiştir. İmâm Mâtürîdî’ye
göre Allah’ın varlığı akılla, dinî teklif ise şeriatla bilinir. İmâm
Eş’arî ise bu konuda orta bir yol tutmuştur. Ona göre mârifetullah önce
akıl ile sağlanır. Sonra şeriatla da vâcip olur. [5]
Ebû Hanîfe, Allah’ın varlığını ispat için hem naklî hem de aklî
delillere baş vurmakla beraber, daha çok inkârcılar ve bidat ehli ile
muhatap olduğu için aklî delillerin kullanımına öncelik vermiştir. Onun
kullandığı aklî delillerin malzemesi Kur’an’dan, istidlâl metodu ise ilk
mütekellimlerden alınmış olup çoğunlukla imkân ve hudûs delillerine
yakındır. O, bu delilleri kullanırken mukaddimelerini kelâmcıların yaptığı
gibi cevher ve araza değil, bedihî ve zarurî bilgilere dayandırır.
Risâlelerinde şu örnekler yer alır: Akıl, dalgalı ve fırtınalı bir deniz
içinde yük dolu bir geminin kaptansız olarak, doğru seyretmesini imkânsız
gördüğü gibi, bu âlemin de yaratanı olmadan mevcudiyetini imkânsız görür.
Akıl, ana karnından en güzel şekilde çıkan çocuğun, Allah’ın takdiri
olmaksızın yıldızların ve tabiatın tesiri ile meydana geldiğini imkânsız
görür. Aynı şekilde boş olan bir arsa üzerinde yapılan muhkem bir bina,
onu yapan bir ustanın varlığına delâlet ettiği gibi, âlemde görülen
değişiklikler de bunu yapan bir yaratıcının varlığına delalet eder. Ebû
Hanife bu yaklaşımı ile burhân-iknâ yolu arasında bir metodu tercih etmiş
gözükmektedir.[6]
Ebû
Hanife’nin yöntemine benzer bir şekilde tabiatta gözlenen değişikliği esas
alan anlatımlar, Ebü’l-Hasan el-Eş’arî’nin Tanrı’nın varlığını ispatlamak
için kullandığı delillerde de görülmektedir. Eş’arî, insanın yaratılış
delilini sunarken şu şekilde bir örnek vermektedir : “En mükemmel bir
yaratılışa sahip olan insanı ele alalım. Ana karnında önce bir damla meni
halinde bulunuyordu. Sonra bir kan pıhtısı şekline girdi, daha sonra da
et, kan ve kemikten teşekkül eden bir insan oldu. Şimdi düşünelim, onun,
bu merhaleleri kendiliğinden katetmiş olması mümkün müdür? Değildir. Çünkü
görüyoruz ki maddî ve mânevî istidatların kemâl devresinde bile kendisi
için ne göz, ne kulak, ne de her hangi bir uzuv icad edebiliyor, kemâl
devresinde bunları yapmaktan âciz olan insan, ilk çocukluk gibi en zayıf
ve en âciz devresinde nasıl yapsın?” Bu hakikati izah eden diğer bir misâl
de şudur : “İşlenmemiş bir pamuk kendiliğinden iplik, sonra da dokunmuş
kumaş haline gelebilir mi? Pamuğu alıp da, herhangi bir usta ve dokumacı
olmaksızın, onun kendiliğinden iplik ve kumaş haline gelmesini bekleyen
adam akıl dışı hareket etmiş olur. Yine bomboş bir araziye gidip toprağın,
ustası ve yapıcısı olmadan, kendiliğinden tuğla ve bina haline gelmesini
bekleyen adamın durumu da aynıdır.” [7]
Allah’ın varlığı mümkin
varlık kategorilerinin (fizikî varlıklar) dışındadır. O, ne cevherdir ne
de arazdır. O’nun şekli yoktur, başlangıcı ve sonu söz konusu değildir.
Her an her şeyi kuşatan, gören, duyan ve bilen, yarattıklarının üzerinde
güç ve söz sahibi tek varlıktır. Bu konuda Kur’an-ı Kerîm’deki şu ayet en
güzel ifadeleri sunmaktadır:
Allah... O'ndan başka ilâh yoktur. Diridir,
kâimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi
O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O,
önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının
dışında, O'nun ilminden hiç bir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü,
bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç
gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.[8]
Yaratıcı gücü inkâr etmenin zorluğu
karşısında insanlar şirk yoluyla Tanrı’nın otoritesini paylaşma eğilimi
göstermişlerdir. Bu noktada Kur’an-ı Kerîm’de Allah’ın varlığını ispat
eden ayetlerden daha fazla, Allah’ın birliğine ve eşsiz bir varlık
oluşuna, ortağı olmasının söz konusu olamayacağına ve tek Yaratıcı oluşuna
vurgular yapılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın varlığının açık olduğunu
belirtmek için “Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın varlığında şüphe mi var?”[9]
diye buyurmakta; bununla birlikte Hz. İbrâhim’in[10]
ve Hz. Îsâ’nın havarilerinin[11]
kalplerinin tatmin olması için Allah’tan delil istemeleri, insanların
imanlarını sağlam temellere oturtmak için delillere duydukları ihtiyaç
ifade edilmektedir. Bir taraftan bakılınca Allah’ın varlığı ispata gerek
duyulmayacak kadar açık bir husustur. Başka bir açıdan bakılınca ise O’nun
varlığını iyice kavramak için yarattığı şeyleri ve kâinatta oluşturmuş
olduğu mükemmel düzeni dikkatli bir şekilde incelemek gerekmektedir.
Ancak bu noktada belirtilmesi gereken bir
husus daha vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli âyetlerde değişik biçimde
tekrarlanan şekliyle insanların bir kısmının ne kadar mucize ve delil
görürse görsün yine de inkârlarında inat ve ısrar edecekleri ve gördükleri
şeyleri önemsemeyecekleri vurgulanmıştır.[12]
Bu tutum ve davranışı her dönemde görmek mümkündür. Günümüzde de modern
bilimsel verilerin ışığında ortaya çıkan ve teistlerin kutsal kitaplardan
hareketle her zaman savundukları bir takım gerçekleri destekleyen deliller
karşısında bir çok bilim adamı, düşünür ya da sıradan insan sessiz
kalmakta, bazen de bu delilleri detaylıca inceleme ihtiyacı bile
hissetmeden psikolojik ve felsefik bir takım tutum ve anlayışlarından
dolayı bu delilleri toptan reddetmektedirler.
II.
KUR’AN’DA TANRI’NIN VARLIĞI
Kur’an’da Tanrı’nın varlığını ispat etmeye yönelik olmakla birlikte
daha çok Tanrı’nın sıfatları, birliği, benzersizliği ve mükemmel bir
varlık oluşu hakkında bir çok âyet bulunmaktadır. Bu tür âyetlerde en
küçüğünden en büyüğüne, en basitinden en mükemmeline kadar bütün
oluşumların, evrendeki hassas ayarların, bir gâye ve nizâmın varlığına
dikkat çekilmekte ve bu mükemmel düzenin tesâdüfen oluşamayacağı
gösterilerek Tanrı’nın yaratışındaki üstünlükten O’nun varlığına
ulaşılmaktadır. Monoteist dinlerin en temel tezi olan, “Tanrı’nın her an,
her şeye hâkim ve canlı cansız her şeyin yaratıcısı olması” inancı üç
büyük dinin de en önemli dayanağıdır. Ancak insanın yaratılışı, evrenin
kökeni ve evren hakkında detaylı bilgiler içermesi bakımından bu üç
dinin kutsal kitapları arasında Kur’an’ın ayrı bir yeri bulunmaktadır.
“İnsan ile alakalı moleküler biyoloji, genetik mühendisliği, hücre
biyolojisi bilimlerinden başka, astrofizik, astronomi, kozmoloji,
kozmogoni vb. bilimler de Kur’an ile tam bir ahenk içindedir”.[13]
Kur’an’da Tanrı’nın varlığına işaret eden âyetleri yedi gruba ayırarak
incelemek mümkündür: [14]
1. Büyük bir kudret,
ilim ve hikmet eseri olan insanın yaratılışı, onun bir mucize olan vücut
yapısı, uzuvlar ve fonksiyonları, vücut sistemine bağlı olarak insana
lutfedilen sayısız nimetleri bildiren âyetler;
2. Yürüyeni, uçanı,
sürüngeni, iki ve dört ayaklısıyla birlikte sonsuz bir kudretin eseri olan
hayvanların yaratılışı ve insan hizmetine verilişini tasvir eden âyetler;
3. Bozulması ve aksaması
olmayan mükemmel tabiat nizâmı içindeki yer küresi, dağlar ve denizler…
Göklerin ve yerin birbiriyle âhenkli olarak gediksiz ve kusursuz yaratılışı,
bunların çalışması, yerin mevsimden mevsime değişik şekillere bürünmesi, yer
küresinin hayat taşıması ve insanın barınması için elverişli olması, yer
küresini koruyan atmosfer, acı ve tatlı suların ve denizlerin bulunuşu…
yerde ve gökte bulunan her şeyin insan emrine verilişini bildiren âyetler;
4. Bütün canlıların
mayasını teşkil eden su, suyun müjdeleyicisi ve bulutların sevk edicisi olan
rüzgâr, ölmüş bulunan toprağın yağmurla dirilerek muhtelif yiyecekler
vermesi, insanların büyük ihtiyaçlarını gideren ateş… ve daha bir çok
benzerlerinin yaratılışını ifade den ayetler.
5. Ay, güneş ve
yıldızların (gezegenlerin) bağlı bulunduğu değişmez nizâmı, gündüzün insan
geçimi ve gecenin de onun uyku ve istirahatı için yaratıldığını, güneşin,
ayın ve diğer gezegenlerin bağlı bulunduğu hassas kanunlar, bunların
insanlığa ve bütün canlılara temin ettiği faydaları anlatan âyetler;
6. Yiyecek, insan ve her
türlü eşya naklini emrimize âmâde kılınan gemiler, denizden çıkarılan
gıdalar ve zinet eşyası;
7. İnsanın, kibir ve
inat engellerini aşabildiği, gaflet perdesinden sıyrıldığı zamanlarda,
başkasına değil, mutlaka Allah’a yönelmesi, O’na yalvarması. Bu,
felâketlerin bastırdığı, musibetin geldiği ve insanın nâçar kaldığı andır. O
zaman insan yalnız Allah’a yalvarır. Onu sadece Allah kurtarabilir.
İslâm filozofları ve
kelâmcılarının Tanrı’nın varlığını ispat mevzusunda kullandıkları
delillerin çoğu Kur’an âyetlerinden de destek görmektedir. Âyetlerin bir
kısmı içimizdeki ve dışımızdaki varlığa, bir kısmı evrende
gözlemleyebileceğimiz ve gözlemleyemeyeceğimiz bir çok hassas oluşuma, bir
kısmı da bütün bu oluşumların tesadüfen oluşamayacağını ve Tanrı
tarafından bilinçli ve bir amaca yönelik olarak oluşturulduğuna işaret
etmektedir. Allah’ın yaratışı ve bu yaratışındaki mükemmellikleri gösteren
ayetler, insanları, önce kendi yaratılışlarındaki mükemmelliğe sonrada
evrendeki yaratılışların kusursuzluğuna götürmekte bunlar üzerinde
düşünülmesi ve bunların nasıl meydana geldiğinin farkına varılması
söylenilmektedir. Bu ayetlerin bir kısmını şu şekildedir:
Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde)
kusursuzca var edendir, 'şekil ve sûret' verendir. En güzel isimler
O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O,
Azîz, Hakîmdir.[15]
Doğrusu, çiftleri; erkek ve dişiyi, yaratan
O'dur. Bir damla sudan (döl yatağına) meni döküldüğü zaman.[16]
Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alakı
(hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o
çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et
giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşâ ettik. Yaratıcıların en
güzeli olan Allah, ne yücedir.[17]
Biz ayetlerimizi hem (evrenin) uçsuz bucaksız
ufuklarında (âfâk) hem kendi nefislerinde (enfüs) onlara göstereceğiz;
öyle ki, şüphesiz O’nun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her
şeyin üzerinde Rabbinin şâhid olması yetmez mi? [18]
Şüphesiz, mü'minler için göklerde ve yerde
âyetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin
bilgiyle inanan bir kavim için âyetler vardır. Gece ile gündüzün ardarda
gelişinde (veya aykırılığında), Allah'ın gökten rızık indirip ölümünden
sonra yeryüzünü diriltmesinde ve rüzgârları (belli bir düzen içinde)
yönetmesinde aklını kullanan bir kavim için âyetler vardır.[19]
Kur’ân-ı
Kerîm âyetlerinde tarih boyunca başka hiçbir kitapta ve düşünce sisteminde
ortaya konulamayacağı ve iddia edilemeyeceği kadar açık bir şekilde
evrenin başlangıcı ve oluşumuna dair bir çok işaretler bulunmaktadır.
Kur’an’ın indiği dönemin bilimsel ve gözlemsel açıdan ne kadar zayıf
olduğu düşünüldüğünde o dönemde bu tür iddialar ile insanların
dikkatlerini evrene ve oluşumuna çekiyor olması ve günümüzden yüz sene
önce dahi bilinemeyen bir takım gerçekleri bin dörtyüz sene önce söylemiş
olması, Kur’an’ın mûcizevîliğinin ve Allah katından geldiğinin en büyük
delillerindendir. Bu âyetlerin bir kısmı şu şekildedir:
Elbette göklerin ve yerin yaratılması,
insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ancak insanların çoğu bilmezler.[20]
Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona
sırtlarını dönüp giderler.[21]
O inkâr edenler görmüyorlar mı ki
(başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve
her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?[22]
Göğü ‘büyük bir kudretle’ bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu)
genişleticiyiz.[23]
‘Özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış’ göğe andolsun.[24]
Güneşi bir aydınlık, ayı bir nûr kılan ve
yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona duraklar tespit eden O'dur.
Allah, bunları ancak hak ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için
âyetleri böyle birer birer açıklamaktadır.[25]
İnkâr edenler, dediler ki: ‘Kıyamet-saati
bize gelmez.’ De ki: 'Hayır, gaybı bilen Rabbime andolsun, o muhakkak size
gelecektir. Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiç bir şey O'ndan uzak
(saklı) kalmaz. Bundan daha küçük olanı da, daha büyük olanı da,
istisnâsız, mutlaka apaçık bir kitapta (yazılı)dır.[26]
O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ (mutabakat)
içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahmân (olan Allah) ın yaratmasında hiç
bir ‘çelişki ve uygunsuzluk’ (tefâvüt) göremezsin. İşte gözü(nü)
çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor
musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk
bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.[27]
Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa
onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Her şeyi ‘sapasağlam ve
yerli yerinde yapan’ Allah'ın sanatı (yapısı) dır (bu). Şüphesiz O,
işlediklerinizden haberdârdır.[28]
Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında,
gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde
yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden
sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları
estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip
çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten âyetler vardır.[29]
Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında,
gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten
âyetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı
zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (ve
derler ki:) ‘Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi
ateşin azâbından koru!’[30]
Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk
edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen
vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.[31]
Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun âyetlerinden yüz
çeviriyorlar.[32]
Kur’an’da
bir çok konuda olduğu gibi insanların faydasına yaratılan ve hizmetine
sunulmuş şeyler konusunda da çeşitli ayetler bulunmaktadır. İnsanların
günlük yaşamlarında kullandıkları ve faydalandıkları canlı ve cansız bir
çok araç, gereç, yaşamlarını sürdürebilmeleri için yiyip içtikleri
nimetler ve bunların oluşumu ve bir çok insan için sıradan olan hayatın
insan yaşamı için ne kadar mükemmel tasarlanmış olduğunu gösteren ayetler,
Allah’ın insanlara verdiği nimetleri açık bir biçimde ifade etmektedir. Bu
âyetlerin bir kısmı da şu şekildedir:
Gökten yere her işi O evirip düzene koyar…[33]
Sizin için gökten su indiren O’dur; içilecek su ondandır. Hayvanlarınızı
otlattığınız bitkiler de onunla oluşur. Allah, o suyla size ekin, zeytin,
hurmalıklar, üzümler ve her türlü meyveyi bitirir. Elbette bunda, düşünen
bir topluluk için deliller vardır. O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin
emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle hizmetinize hazır kılınmıştır.
Şüphesiz bunlarda, aklını kullanabilen bir topluluk için deliller vardır.[34]
Ölü toprak kendileri için bir âyettir; biz onu dirilttik, ondan taneler
çıkarttık, böylelikle ondan yemektedirler.[35]
Ve rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler
olarak gönderen O’dur. Biz, gökten tertemiz su indirdik; Onunla ölü bir
beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız hayvanlardan ve insanlardan
birçoğunu onunla sulamak için.[36]
İki deniz bir değildir. Şu, tatlı, susuzluğu
keser ve içimi kolay; şu da, tuzlu ve acıdır. Ancak her birinden taze et
yersiniz ve takınmakta olduğunuz süs eşyalarını çıkarırsınız. O’nun
fazlından aramanız ve umulur ki şükretmeniz için gemilerin onda (denizde)
suları yara yara akıp gittiğini görürsün.[37]
Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz
mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer
dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi? Şimdi
yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü? Onun ağacını sizler mi inşâ ettiniz
(yarattınız), yoksa onu inşâ eden Biz miyiz? [38]
De ki: Gördünüz mü söyleyin; Allah, kıyâmet
gününe kadar geceyi sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa,
Allah'ın dışında size aydınlık verecek ilâh kimdir? Yine de dinlemeyecek
misiniz? De ki: Gördünüz mü söyleyin, Allah kıyâmet gününe kadar gündüzü
sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa Allah'ın dışında size içinde
dinleneceğiniz geceyi getirecek ilah kimdir? Yine de görmeyecek misiniz?[39]
Ve hayvanları yarattı; sizin için onlarda
ısınma ve yararlar vardır ve onlardan yemektesiniz.[40]
Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır, size karınlarındaki
fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından, içenlerin boğazından
kolaylıkla kayan dupduru bir süt içirmekteyiz.[41]
Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda,
ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra
meyvelerin tümünden ye! Böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda
yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda
insanlar için bir şifâ vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için
gerçekten bunda bir âyet vardır. [42]
Kur’ân-ı
Kerîm’in “Allah-âlem-insan” ilişkilerini belirtirken idrâkimize sunduğu
‘kozmos’ resmi bir açıdan ilâhî hikmet, rahmet, adâlet ve inâyetin
mevcûdiyetini yansıtırken, diğer açıdan insanın ‘kozmos’ içindeki yeri,
anlamı ve gâyesini yansıtmakta ve kozmik düzenin bir bakıma insan için
düzenlendiğini vurgulamaktadır. Bunun yanı sıra insan gerek kendi varoluş
hikmeti, gerekse kozmostaki varlık ve oluşların gâyesi üzerinde tefekküre
dâvet edilmekte, böyle bir tefekkür ibadeti sonucunda tevhid ilkesini
aklen kavrayacağı kendisine hatırlatılmaktadır.[43]
[1]
M. Sait Özervarlı, Kelâm’da Yenilik Arayışları, s. 78.
[3]
M. Sait Özervarlı, “İsbât-ı Vâcib”, DİA, XXII, 495.
[4]
Allah’ın varlığı ve özellikle hudûs delilinin klasik kaynakları
için bkz. M. Sait Özervarlı, Kelâm’da Yenilik Arayışları, 38.
dipnot s. 78.
[5]
İbrahim Agâh Çubukçu, İslâm Felsefesinde Allah’ın Varlığının
Delilleri, s. 10.
[6]
Beyazîzâde, İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin İtikadî Görüşleri (çev.
İlyas Çelebi), s. 40-41.
[7]
B. Topaloğlu, Allah’ın Varlığı, s. 76.
[13]
Fethullah Han, Kur’an ve Kâinat Ayetleri (çev. Safiye Gülen-Oya
Morçay), s. 191.
[14]
Bekir Topaloğlu, Allah’ın Varlığı, s. 23-24.
[30]
Âl-i İmrân 3/190-191
[43]
İlhan Kutluer, Akıl ve İtikad, s. 175.